HİLE NASIL FARKEDİLDİ?

HİLE NASIL FARKEDİLDİ?

Çanakkale bölgesinin savunulması için 5. Ordunun teşki-li ve görevlendirilmesi konusunda Almanlar niçin çok çaba sarf etmiştir? Liman Von Sanders hatıralarını yazarken şöyle diyor:
“Nihayet 24 Mart’ta Enver, Çanakkale bölgesinde 5.Or-duyu teşkile karar verdi. Türk Genel Karargahına bu kararı verdirebilmek için benim harcadığım sü-rekli çabalara, son zamanlarda Alman Sefareti ile Amiral Souchon da katılmışlardı.” 21  
Liman Paşa ıslah heyeti başkanıdır, 5. Ordunun teşkili ve Çanakkale’ye görevlendirilmesi için çaba sarf edişini hadi anla-dık diyelim, Amiralin çabalarını ne ile izah edeceğiz, hele Al-man Sefareti nasıl böyle bir iş için Enver Paşaya baskı yapar? Elbette kendi hükümetinden almış olduğu talimatla…
Enver Paşa Liman Von Sanders’e iki defa ordu komutanlığı teklif ettiği halde kabul etmemiş, Çanakkale cephesine gö-revlendirilen 5. Ordunun komutanlığı teklif edildiği zaman hiç tereddüt bile etmeden derhal kabul etmiştir. Düşünmek gerek, iki defa reddedilen Enver Paşa üçüncü defa aynı mahiyette bir teklifi neden yapmıştır, iki defa aynı mahiyetteki teklifleri reddeden Liman Paşa üçüncüsünü niçin tereddütsüz kabul etmiş olsun. Bu görevlendirmenin Almanya tarafından yapılmış oldu-ğunu ve Enver Paşadan böyle yapılmasının istenmiş olduğunu düşünmez misiniz? Ya 5. Ordunun kritik görevlerine Alman su-baylarının atanmasının adeta bir şart gibi dayatılmış olduğunu anlamaz mısınız? Hele diğer cephelerde, mesela Sarıkamış’ta, Kanal’da Irak cephesinde Almanların bu derece yoğunlukta gö-rev almamış olduklarını bilirsek, bu görevlendirmede özel bir gaye olduğunu fark etmez miyiz?
Çanakkale’de görev almış bulunan 19. Tümenin Kurmay Başkanı, Binbaşı İzzettin Çalışlar Bey şöyle diyor:
“31 Mart 1915 – Almanlar Çanakkale müdafaasında emir   ve komutayı tamamen ellerine almak istiyorlar.” 22
Yukarıdaki sayfalarda da bahsettik; Liman Paşa 26 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’ya geldi. Verdiği ilk emirlerden birisi de 28 Mart tarihinde cepheleri bizzat görmek istediği için hazırlık yapılmasıdır. 28 Mart’ta, yanına Kolordu Komutanı Esat Paşa ve iki tümen komutanı Albay Halil Sami ve Yarbay Mustafa Kemal olduğu halde, cepheleri görmeye çıkar. (Resim:5,6) Ancak sadece Alçıtepe ve Kabatepe’yi gördükten sonra alelacele geri gelerek savunma stratejisini değiştirmek gerektiğini ifade eder. Daha da ileri gidebiliriz:
Liman Paşanın Gelibolu’ya geldiği tarih 26 Mart 1915′ tir. Aynı günün tarihi ile Başkomutanlığa bir telgraf gönderir. Sa-vunma planlarını değiştirdiğini, yeni hazırladığı planları uygulayacağını, bu konuda Başkomutanlığın emirlerini sorar. Enver Paşa uzun bir telgrafla bu planları beğenmediğini ve tasvip et-mediğini bildirmiş olmasına rağmen, onun emirlerini hiç kale almadan bildiğini okumaya devam eder.
Bunda ne var derseniz, iki önemli delil var derim:
Birincisi, henüz cepheyi bile gezmeden bir savunma planı hazırlamışsa ki, tarihine bakarsanız kesin olarak bunu gösteri-yor, bu plan kendisine önceden dikte ettirilmiştir sonucu çıkar. Elbette dikte ettiren de Almanya’dır. İkincisi ise, emirlerine uy-ması gerektiği Başkomutanlıktan menfi görüş geldiği halde bu-nu hiç görmezden gelerek, yanlış planını aynen uygulamaya ko-yabiliyor. Bu da gösteriyor ki, emir daha yukarıdan, yani Al-manya’dan gelmiştir.
Tüm  makul itirazlara ve araziyi çok iyi bilen subayların izahlarına aldırmaksızın, yanlış kararda israr etmenin izahını na-sıl yaparsınız?
Üçüncü Kolordu Komutanı Esat Paşa; Liman Paşadan sonra gelen en büyük komutan bu konuda şunları yazmış:
“Çanakkale’nin savunmasını üzerine alan 5.Ordu Komu-tanı Mareşal Liman da, kuvvetli ihtiyatlar bulundurmak ve karaya çıkan düşmanı karşı taarruzla denize dökmek hevesine kapılmıştı. Onlar böylece Batı cephesinden İngilizlerin buraya kuvvet kaydı-racağını düşünerek, oradaki Alman ordusunun yü-künü hafifletmek istiyorlardı.” 23
Biz de bunu söylüyoruz. Bu müdafaa tertibatını Çanak-kale için değil de batı cephesi için uygulamaya soktuklarını ifa-de ediyoruz.
İlaveten Liman Paşanın bu strateji değişikliğini, Çanak-kale’nin daha iyi müdafaası için mi, kendi ülkesinin yararı için mi yaptığını tespit için Alman kaynaklarına bakıyoruz:
Alman savaş arşivlerinden oluşturulan “Büyük Harp” isimli eserin Çanakkale Savunmasını değerlendiren 9. cildinde bakın ne yazıyor?
“Çanakkale seferi 1915 yaz ve sonbaharı süresince bir çok düşman kuvvetlerini bağlamış ve Batı cephesinden uzak bulundurmuştu. Buna karşı kullanılan Alman Kuvveti hemen hemen hiçti. Türkiye Batı cephesine esaslı surette yardım göstermiş bulunuyordu.
İngilizler tarafından 410.000 ve Fransızlar tarafından 79.000 asker olmak üzere yarım milyon asker Ça-nakkale’ye karşı kullanılmıştı. Sekiz ay devam eden muharebelerde düşman 252.000 askerden fazla za-yiat vermişti…
Liman Paşanın kararlı yönetimi de zaferde çok etkili oldu. Kendisine bu vazifede 500 Alman subay, memur, astsubay ve asker de yardım etmiştir. Bunlar kara ordusunda ve Müstahkem Mevkide çeşitli yerlere dağılmış bulunuyordu.”
Ne dersiniz? Çanakkale savaşları konusunda Almanlar, asıl niyetlerinin batı cephesini rahatlatmak olduğunu bundan da-ha açık nasıl  itiraf edebilirler? Liman Paşaya sadece Alman personel yardım etmişmiş. Türk komutan subay ve askerleri, böyle bir gaye için ona elbette yardım etmezlerdi. Onlar vatanın mü-dafaası için uğraşıyorlardı. Onun için Alman arşivlerinde hiç ba-hisleri geçmemiş.
Yine önemli bir belgeyi burada zikredelim:
Almanya ile gizli anlaşma yapılmış. Aradan birkaç gün geçmiş, 10 Ağustos 1914′de Alman Genel Kurmay Başkanı En-ver Paşaya  adeta emir dikte ettirir gibi bir yazı yazıyor:
“Osmanlı Müttefikin vazifesi, mümkün olduğu kadar çok Rus ve İngiliz kuvvetlerini bağlamak ve sıkı bir faa-liyetle İslam ihtilalini gerçekleştirmektir.” 24
İslam ihtilali yutturmacasının içine gizlenmiş olan asıl ga-yeyi görmemek mümkün mü?
Tüm savunma anlayışını değiştirmekle Liman Paşa, adeta suları yukarı doğru akıtmaya çalışmıştır. Ancak su yukarı doğru akmaz, ancak taşınabilir. Bunun için de çok insan, çok malzeme, çok kaynak çok zaman gereklidir. Amaçlanan da bundan başka bir şey değildir.
Liman Paşanın yaptığı planın yanlışlığını yine Alman ar-şivleri ortaya koymaktadır. İşte bir parağraf:
“Yarımadanın kuzeybatı sahilinde bazı yerler sarp oldu-ğundan çıkarmaya müsait değildi. Bir kısım sahil ise, çıkarmaya müsait olmakla beraber, hemen ge-ride arazi sarplaştığından karaya çıkan düşmanın ilerlemesi güçtü. Bir çıkarma için en müsait bölge, yarımadanın güney kısmı idi. Bu bölgeye yapılacak çıkarmaya donanmanın ateş ile yardım etmesi için de durum daha müsaitti. Yarımada dar olduğundan en yüksek yerlere hakim olan taraf, diğer taraftaki sahilleri elde etmiş sayılabilirdi. Bu durumda düşman tarafından en yüksek noktaların elde edilmesiyle Boğaz tahkimatına ve Boğaza hakim olmak mümkündü.”
Aynı gerçekleri Türk kurmayları da hem sözlü, hem yazılı defalarca dile getirmişler, ama Liman Paşa bildiğini okumuştur. Daha doğrusu kendisine dikte ettirileni yapmıştır.
Yukarıda kaynak olarak çalışmalarını verdiğimiz yazar-larımızın da ifade ettikleri gibi, Gelibolu yarımadasında böyle bir savunma planını uygulamaya sokmakla, adeta karaya asker çıkarılarak oraya yerleşilmesini kolay ve cazip hale getirmiştir. Bu durum, Batı cephesinde çarpışan arıların Gelibolu yarıma-dasına çekilmesi için, buraların cazip bal peteğine dönüşmesini sağlamış, bu da Alman menfaatlerine yaramıştır.
Eşyanın tabiatına aykırı olarak hazırlanıp yürürlüğe konulan söz konusu savunma planları sebebiyle, ne kadar asker zayi ettiğimizi, ne kadar kaynağımızı harcadığımızı, ne kadar zaman israf ettiğimizi yeri geldikçe izah etmeye çalışacağız. Ancak, ağırlıklı birliklerin geride konuşlandırılması, çıkarma başladı-ğında bunların ön cephelere sevki sırasında, düşman gemilerin-den açılan top ateşleri ile verdiğimiz şehit ve yaralı sayısı bile, dudakları uçuklatacak seviyede olmuştur.
Şimdi çok enteresan bir belgeyi dikkatlere sunacağım. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in 3 Mayıs 1915 tarihinde Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya gönderdiği bir telgra-fından bir bölümünü buraya alıyorum:
“Evvelce size bu bölgenin bütün bölgelerle olan farkının önemini arz etmiştim. Eceabat bölgesi kuvvetlerine komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile, düşma-nın karaya çıkmasına imkan verilmeyebilirdi. Von Sanders Paşa, sahilde çıkarma noktalarını tamamen açık bırakacak tertibat almış, bu gün düşmanın ka-raya asker çıkarmasını kolaylaştırmıştır.
Vatanımızın savunmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmayacağına şüphe olmayan, başta Von San-ders olmak üzere bütün Almanların fikirlerinin üs-tünlüğüne itimat etmemenizi, kesin şekilde istir-ham ederim. Bizzat buraya teşrif edip, genel durumumuzun gereklerine göre, bizzat sevk ve idare et-meniz münasip olur.” 25
Demek ki Mustafa Kemal de tarihi uyarısını yapmış. Ama dinletememiş.
Atatürk’ün ve diğer komutanlarımızın önerileri ve uya-rılara dikkate alınarak savunma planlanmış olsaydı, düşman as-kerleri karaya çıkamazlardı. Çanakkale cephesi açıldığı gibi bi-ter, İngiliz ve Fransızlar Batı cephesinden asker çekmezlerdi ve Almanların hedefledikleri de gerçekleşmezdi. Biz de bu kadar şehit, yaralı ve kayıp vermeden zaferi kazanırdık.
Böylece bu planı devreye sokan Almanlar, başta müttefiki olan bizlere ve düşmanlarına karşı büyük bir hileyi başarılı bir şekilde uygulamaya koymuşlardır.
“Bu hilenin farkına varmalarına rağmen, Türk Harbiye Bakanlığı, bile bile buna alet olmuştur.” Kanaatinde bulunanlar da yok değildir. İşte bir belge:
Yıl 1918. Rusya ve ardından Bulgaristan tek taraflı olarak savaştan çekilmişlerdir. Osmanlı ise devam etmekte ısrar etmektedir. Nihayet acı gerçekler bütün çıplaklığı ile karşılarına çıkınca, Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa ve arka-daşları İtilaf devletlerine ateşkes teklif ederek savaşı sona erdir-mişlerdir.
Yerlerini artık koruyamayacaklarını ve millete  hesap vermek zorunda kalacaklarını anlayan Enver Paşa ve arkadaşları orduya veda ederek yurt dışına kaçmaya karar vermişlerdir. Bu-nun için orduya bir veda mesajı yayınlamayı uygun görmüş-lerdir. 14 Ekim 1918 tarihini ve bizzat Enver Paşanın imzasını taşıyan bu mesajın bir parağrafı aynen şöyledir:
“İtilaf ordularının Makedonya cephesinde taarruza geç-meleri ve Bulgar ordusunda baş gösteren ihtilal ü-zerine, Bulgar Hükümeti düşmanlarımıza tek yanlı olarak ateşkes anlaşması teklif etmiş ve bu teklifi de İtilaf orduları tarafından kabul edilmiştir. Bu suretle Bulgaristan, dörtlü ittifak arasından çıkmıştır ve bu suretle meydana gelen genel vaziyet icabı ve müttefiklerimizle konuşarak, hasımlarımıza ‘Wil-son’ prensipleri çerçevesinde sulh teklif ettik.
Almanya, Avusturya – Macaristan ve Bulgaristan ile birlikte yaptığımız bu genel savaşta, ordu ve donanmanın harp cephelerinde cereyan eden ve kesin ne-ticeyi alacak büyük savaşlar esnasında, kendi üze-rinde mümkün mertebe fazla düşman kuvveti toplamak ve bu kuvvetlerin adım adım müdafaa ve çar-pışma ile mümkün olduğu kadar uzun süre ile cep-hede meşgul ederek, Avrupa’daki savaş alanlarından uzak bulundurmak ve kesin netice alınacak o-lan Avrupa savaş alanına bu suretle yardım etmek vazifesine icabet etmiştik.
Ordu ve donanmamız işte bu vazifesini ifa etmeye çalış-mıştır.” 26
Veda mesajı uzayıp gidiyor, ancak bu yazdığımız itiraflar çok önemli bir gerçeği açıklıyor. O da; Çanakkale savaşlarının da içinde bulunduğu Birinci Dünya Savaşında bize verilen gö-rev, düşmanı oyalamak ve Avrupa cephelerinden uzak tutmak… Bu arada bizim ülkemizin işgale uğraması veya askerlerimizin zayi olması gibi hususların hiçbir önemi yoktur. Tam yeri gel-mişken buraya çok önemli bir tesbiti aktarmak istiyorum:
Çanakkale savaşları da dahil olmak üzere, Birinci Dünya  Savaşı’nda cephelerde yedek subay olarak görev yapmış bulunan bir Türk subayı, Enver Paşanın bu veda mesajı üzerine, hatı-ralarını kaydettiği defterine şu notları ilave etmiş:
“Şu Alman Uşağı Enver Paşa:
Demek ki biz şimdiye kadar hep Almanlarla Avusturya’-lıların yükünü hafifletmek için çalışmışız. Üzerimi-ze çektiğimiz kuvvetlerle de bu ahmaklığımızın be-delini ödedik. Basra’yı, Bağdat’ı ve Şam’ı düşmana çiğnettik. Mekke, Medine ne oldu, Allah bilir. Hal-buki Almanların bir karış toprağı, düşman ayağı altında kalmadı.
Şu muhakkak ki, bütün tarih boyunca, umumi harbe katılmaya karar veren hükümet adamlarımız kadar kısa görüşlü ve düşünce kısırlığına sahip bir hükümet a-damı gelmiş midir acaba? Deli Petro’yu esir alma-dı diye Baltacı’yı idam eden bir padişah devrinde olsaydık, koca bir imparatorluğu mahveden hükü-met adamlarının kaderi ne olurdu?
Demek bütün memleketçe, biz hiç bahis konusu değiliz. Yalnız Alman varlığı ve Alman zaferi için çalışmı-şız.
İnsan bu düşüncelere nasıl isyan etmesin? Alman yar-dakçısı herifler. Ruslar harpten çekildikten sonra, bizim de harpten çekilmemiz akıllılığını neden gös-teremediler? O zeka yokmuş kendilerinde. Ne desek boş.” 27
Araştırmacı İsmet Görgülü’nün son ve çarpıcı tespitini içeren cümlesini beraberce okuyalım:
“Çanakkale muharebelerinde Almanlar kendi çıkarlarına göre harekatı yönlendirmiş ve yönetmişler. Bunu yaparken müttefikleri olan Türkleri hiç dikkate al-mamışlar, sadece niyetleri uğruna kullanmışlar. U-laşılan bu gerçek, devamında bir soru daha doğuruyor:
Çanakkale’de biz Almanlar için mi öldük?”
Kitabımızın ileriki bölümlerinde hep bu hileye dikkat çe-kerek vurgu yapmak zorunda kalacağız.