SIRTIMIZDA NATO VAR

 

Nedir bu Haçlı zihniyetinden çektiklerimiz?
90 yıldır ne bedeller ödedik Cemiyeti Akvam için, Birleşmiş Milletler için, NATO için, Avrupa Birliği için. Ödemeye de devam ediyoruz.
1928 yılında Cemiyeti Akvam’a girebilmek için Musul’u İngilizlere terk etmemiz ile başlayan fedakarlığımız, 1940’lı yıllarda Birleşmiş Milletler’e kurucu olarak kabulümüz için İsrail’in kurulmasını onaylama, arkasından da Cezayiri’in bağımsızlığını reddetme centilmenliğimiz(!) ile gelişmiştir. Ama asıl fedakarlığımız NATO için olmuş ve halen de devam etmektedir.
Gelin NATO’nun eski kirli defterleri birazcık açalım:
1945 Yalta’da dünya bölüşümü sonucu biz ABD’nin patronluğunda “Hür Dünya” denilen bahçeye düşmüşüz. Bölüşümü pekiştirmek için ABD NATO’yu, Rusya’da Varşova Paktı’nı kurdular.
Plana göre biz NATO şemsiyesi altında olmalıydık. Olmalıydık ama bunun için bizden bir bedel almalılardı. Bu bedel Kore savaşında ABD askerlerini koruma ve kollama bedeli olarak belirlendi ve uygulamaya sokuldu.
1950 yılında ABD askerlerini korumak için gittiğimiz Kore’de 3 yıllık zaman içinde askerlerimiz üzerlerine düşen kahramanlığı hakkıyla yaptılar. 721 şehit, bunun birkaç misli yaralı ile NATO’nun bedelini ödedik. Bizi lütfen NATO’ya kabul buyurdular. Ama onlara daha sıkı sarılmamız ve oyunların farkına varmamamız gerekiyordu. Kars ev Ardahan senaryosu devreye sokuldu. Güya bu iki şehrimizi “Komünist Blok” patronu Rusya bizden istemeye hazırlanıyordu. Patronumuz ABD’den hemen bir açıklama geldi:
“Hür dünyanın sınırları Kars ve Ardahan’dan başlar!”
Aman diye ABD’ye daha sıkı sarılarak, NATO’dan imdat istemek zorunda kaldık. Bunun bir senaryo ve oyun olduğu bilmem kaç sene sonra açıklandı. Artık NATO’nun sadık bir müttefiki, ve yüklerini taşıyan bir hammal olarak sırtımızı arz etmek zorunda kaldık. Öyle ya, komünist istilası kapıdayken NATO’nun her dediğini yapmak zorundaydık.
NATO’nun en kalabalık ordusunu onlar için besledik donattık. Donattık derken onların bize lütfen verdikleri silah ve teçhizatla. Ama ikinci dünya savaşından kalma demode olmuş, çöpe atılması gereken silah ve teçhizatlar. Hibe ya da yardım adı altında öde babam öde bitirilmesi imkansız bedellerle. Tanklar, toplar, arabalar, cephaneler… Diğer taraftan da patron ABD, yardım(!)ın sivil olanını gönderiyordu bol keseden. Marshall yardımı, ya da başka adlarla. Maksat halkımızı üretime değil tüketime alıştırmak. Sanayileşmek kimsenin aklına gelmesin diye. Ama bedelsiz olur mu? Mesela iş makinesi bedava ama contası iki iş makinesi fiyatına. Bir makineyi kaç defa satmış oluyorduk Allah bilir… Makine bir örnektir. Bence biz hala o tüketim alışkanlığından kurtulamadık. Ayrıca bu çerçevede okullarda dağıttırılan süt tozlarının kısırlaştırıcı etkileri konusunda hangi veriler elde edildi takip edemedim.
Kendi ordumuzu ve bedellerini ödediğimiz silahları kendi işimizde kullanmamız yasaktı. Mesela Kıbrıs’ta uğradığımız katliamları önlemek için 1964 yılında bir teşebbüs yaptık, hemen Johnson mektubu ile dünyaya rezil edildik. ABD bizi köpek azarlar gibi azarladı, dünyanın gözü önünde.
1974 Kıbrıs harekatında da benzer manevralarla katliama müdahale etmemiz ABD İngiltere ve diğer Haçlılarca engellenmeye çalışıldıysa da Milli Görüş’ün asil duruşu ve aksiyoner ruhu ile harekat gerçekleşti. Bu sefer de bize teknik malzeme ambargosu koymaya kalkıştılar ama, Milli Görüş’ün kararlı tutumu ile ABD üsleri kapatılınca geri adım atmak zorunda kaldılar.
Kıbrıs harekatı esnasında bir kere daha görüldü ki, kendileri modern silahları kullanırken bize 1945’lerin silah ve vasıtalarını kakalamaya devam ediyorlar. Mesela donanmamız için verdikleri gemilerinin motorları eski ve çok yavaş. Bunlarla başarılı bir harekat yapmak mümkün değil. Bunlar o devrin tanklarından sökülen motorlarla değiştirilerek gemilerin hızları arttırıldı ve Kıbrıs çıkarması böyle yapılabildi.
Böylece 1950’li yıllardan 1980’li yılların sonlarına kadar diri tuttukları Sovyet tehdidi ile resmen eski silahlarla ve sözde yardımlarla oyalandık, sömürüldük.
Sovyet Bloku’nun çökmesi ile 1991 yılında, dağılan Varşova paktı karşısında NATO da dağılmalı idi ama hayır, namlularını bu sefer İslam ülkelerine çevirdiler. Bu bir konsept değişikliği idi. Bizim de onayımız gerekiyordu. Bu onayı da o yıllarda başbakan olan Demirel ya da Çiller veriverdi. Böylece NATO bir Haçlı gücü olarak Müslümanlara yapılacak saldırılarda kullanılacak hale geldi. Açıkçası bir NATO üyesi olan Türkiye, aynı zamanda halkı Müslüman olmasına rağmen Müslümanlara karşı bir Haçlı silahlı gücünün yanında yerini aldı. Öyle anlaşılıyor ki, NATO’nun patronları kafalarındaki Haçlı ideallerini gerçekleştirinceye kadar bu gücü kullanacaklar, Türkiye’de yanlarında yer alacak. Sırada Suriye var. Bu ne zamana kadar böyle devam eder? Türkiye’ye sıra gelinceye kadar…
Bu silahlı gücü Afganistan’da, Libya’da veya başka İslam beldelerinde kullandılar. Yaptıkları katliamlar, tecavüzler ve işkencelerin çok ufak bölümleri basına da yansıdı. Yansımayan ne katliamların olduğunu ise tahmin etmek zor değil.
Sözün kısası bu NATO 60 yıldır sırtımızda ve biz bedel ödüyoruz. Daha da ödeyeceğe benziyoruz. Geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, NATO zirvesi için Chicago'da Türkiye'nin söylediğinin devamlı dinlendiğini ve tavsiyelerine kulak verildiğini iddia etti. Acı acı gülmemek elde değil. Demek oluyor ki 60 yıldır ödediğimiz muazzam maddi ve manevi bedeller yetmemiş. Ödemeye devam edeceğiz. Ne zamana kadar? Dilim varmıyor ama söylemek zorundayım, bir İslam beldesi olan güzel yurdumuza sıra gelinceye kadar. İşte o zaman bedellerin belki de en büyüğü olanı bizden istenecek.
Son sözlerim şunlar:
Bizim hangi düşmanımız var ki NATO’da kalmaya devam ediyoruz? NATO’daki ortaklığımıza isteyerek mi devam ediyoruz, yoksa mecbur mu tutuluyoruz?
-Baba bir hırsız yakaladım!
-Tut getir!
-Gelmiyor!
-O zaman bırak gitsin!
-Gitmiyor!
Meşhur örneğinde olduğu gibi biz NATO’da kendi isteğimizle mi kalıyoruz, yoksa patronların zoru ile mi? NATO Genel Sekreterliği’ne azılı bir İslam düşmanı olan Rasmussen’in getirilmesine Türkiye’nin, her ortakla eşit oyu olmasına ve kararlar oybirliği ile alınmak zorunda olunmasına rağmen engel olamaması ve sonrası Türkiye’yi yakından ilgilendiren iki önemli olay ister istemez bu soruyu sorduruyor. Bunlardan ilki Libya’nın tamamen haksız ve korsan metodlarla bombalanmasına Türkiye’nin ikna edilebilmiş olması. Diğeri ise Malatya toprağına yerleştirilen ve paratöner gibi tehlike şimşeklerini üstümüze çekecek olan füze kalkanları sisteminin Türkiye’nin isteği (!) ile kurulmuş bulunması. Şimdi yakaladığımız hırsızın başımıza ne işler açacağının endişesi ile bekliyoruz.
60 yıldır sırtımızda bir NATO vardı. Daha ne kadar taşıyacağız? Daha ne kadar ve hangi bedelleri ödemeye mecbur tutulacağız?

Sıra cinaslı dörtlüğümüzde:

NATO SİLİNDİR GİBİ

Batının genlerindeki bilgi notu;
Vur, kır, yak, yık, soy, öldür, sömür, sil, indir!
Haçlının silahlı gücü şimdi NATO;
Üstümüze gelen koca bir silindir!

Ekrem Şama
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.