BİRLEŞMİŞ MİLLETLER VE SURİYE


 
Kofi Annan devreye girdi. Bir ateşkes planı hazırladı. 12 Nisan sabahı devreye girdi ve Suriye’de bir sükunet sağlanmış gibi oldu.
Öyle gözüküyor.
Ama biliyoruz ki, Birleşmiş Milletler bir olaya el atmışsa, sonuç asla Müslümanlar açısından olumlu şekilde bitmez. Birleşmiş Milletler, bu İslam düşmanı ve sömürgeci yapısıyla asla Müslümanlar lehine bir karar veremez. Vermiş gibi gözükürse, bunun altından mutlaka bir çapanoğlu aramak gerekir. Birleşmiş Milletlerin bu yapısı ile dünya adalet ve barışını sağlaması mümkün değildir. Kıbrıs’ta hazırlanıp bizi tuzağa düşürdükleri Annan Planı ve diğer sayısız tecrübelerden sonra bunu BM kürsüsünden bizzat Başbakan Erdoğan da açık açık söylemek zorunda kalmıştır.
Söylemesine söylemiştir ama, aradan bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bu tesbitleri doğrultusunda dünya barışını sağlayabilecek oluşumlar için tek bir adım dahi atmamıştır. Artık herkes biliyor ve kabul ediyor ki, Müslümanların bir araya gelerek yeni bir teşkilat kurup hayata geçirmekten başka İslam dünyasının haklarını koruyup adalet ve barışı sağlamaları mümkün değildir. Bu yolda bir an önce adımlar atmak, siyasetler geliştirmek gerekirken maalesef hiçbir kıpırdama olmamıştır. Mevcut bulunan D-8 benzeri kuruluşların da önü tıkanmıştır.
Başbakan Erdoğan şimdi de Suriye konusunda BM Genel Sekreteri’nin hazırlayıp yürürlüğe koyduğu plana bel bağlamış bulunmaktadır.
Korkularımızı ifade etmek gerekirse BM’nin el attığı bu konu da, Afganistan gibi, Libya gibi, Irak gibi Sudan gibi işgal, parçalanma, yağma veya katliamlarla sonuçlanacaktır.
Hatırlanacaktır, aynı BM Irak’ta nükleer silahlar bulunduğu, bunların imha edilmesi için BM yetkililerine teslim edilmesi gerektiği, teslim edilmediği takdirde bunun bir askeri müdahaleye gerekçe sayılacağı yolunda, 8 Kasım 2002 tarih ve 1441 sayılı bir karar almıştı. Bu kararın alınmasından önce Irak tüm suçlamaları reddetmiş, ülkesinin denetime açık olduğunu, söz konusu ithamların aslının olmadığını ifade etmesine rağmen ABD ve İngiltere’nin israrları ile karar alınmış ve hemen harekete geçilmiş idi. Irak ise karara 13 Kasım 2002 günü uyduğunu açıklamıştı. Silah denetçileri 27 Kasım 2002 tarihinde Irak’a gitmişler, yaptıkları denetimlerde herhangi bir silahın bulunmadığını bildirirmelerine rağmen, bir dizi yalan ve iftiradan sonra Irak’a müdahale kararı alınarak bildiğimiz  felaketler meydana gelmiştir. Bugün Irak üçe bölünmüş vaziyettedir.
 Libya’daki süreç ise daha tazedir. Alelacele alınan bir kararla bombardıman başlatılmış, uluslar arası kaideler çiğnenerek savaş bile ilan etmeksizin ülke yerle bir edilmiştir. Libya bugün fiilen ikiye bölünmüş durumdadır.
Afganistan’ın, Sudan’ın ya da Somali’nin BM yüzünden uğradığı felaketleri bilmeyen yoktur.
Aynı ceberut BM, İsrail konusunda yığınla aldığı kararlara uyulmaması sebebiyle kılını bile kıpırdatmamıştır, kıpırdatmaz da.
Şimdi de Suriye…
Güya Annan Planı ateşkesi sağlanmış. Bu yazının yazıldığı 13 Nisan gününe kadar önemli bir olayın olmadığı görülüyordu.
Kimbilir el altından ne dolaplar çevirip Nusayri rejimini azdırıp müdahale zemini ayarlayacaklardır. Bunu bilmek için uzman olmaya gerek varsa, Müslümanlar artık BM konusunda uzmandırlar. Suriye’de diktatörün devrilmesi ve halkın zulümden kurtarılması için neden bir İslam planı yoktur. Ya da İslam ülkeleri destekli Türkiye planı yoktur? Çözüm bu değil midir?
İşin diğer bir enteresan tarafı Irak’ın felakete uğramasının sebebi olan  BM’nin 8 Kasım 2002 tarih ve 1441 sayılı kararına Suriye de olumlu oy vermiştir. Şimdi aynı BM kendi kapısını çalmaktadır. Men dakka dukka sözü moda olduğu için buraya yakışmaktadır.
Lakin men dakka dukka sözünden biz de ibret almalı değil miyiz?
İslam ülkelerini felakete sürükleyen BM, günü geldiğinde ve istediği şartları oluşturduğunda bizim hakkımızda da acaba aynı oyunları oynamakta tereddüt eder mi?
Türkiye neden BM’ye bel bağlamıştır? Neden İslam Birliği’ni kurma konusunda hala tek bir adım atmamıştır. Atmamış mıdır, atamıyor mu? Bu da ayrı bir konu. Şayet böyle bir birlik oluşturma, ya da oluşmuş buşlunanlara işlev kazandırma iradesi elimizdeyse neden bu adımı atmayız? Atmazlar…
Şayet böyle bir irademiz yoksa, bu takdirde de biz neyi konuştuğumuzu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Ya da soruyu şöyle sralım:
Müslümanları bir araya getirmeyeceğimize, bir arada olanları da dağıtacağımıza dair birilerine söz verip angaje mi olduk da adım atamıyoruz?
Yoksa BOP dedikleri, Eşbaşkanlık dedikleri bunu mu gerektiryor?

Ekrem Şama
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.