FRANSIZ YALANLARI

  
 
Fransa…
Akla, mantığa, tarihe, insanlık anlayışına ve kendi anayasasına ters bir kanunu resmen kabul etti.
Yıllardan beri demoklesin kılıcı gibi üzerimizde sallandırdığı sözde Ermeni katliamını inkar edenlere hapis ve para cezasını öngören kanun, böylece kabul edilmiş oldu.
Hepimiz öfkeliyiz. Haksızlığı protesto etmek ve ne karşılık vereceğimizi konuşmakla meşgulüz. Hele Sayın Cumhurbaşkanı Gül ve Basbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetin diğer üyeleri hergün Fransa’nın ağzının payını vermek için olağanüstü çaba içindeler.
Televizyonda Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ı dinliyoruz. AKPARTİ’nin özel bir toplantısında konuşuyor. Diyor ki:
“Bizzat ben şahidim, Fransa lideri Nicolas Sarkozy, Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Başbakanımıza Ermeni yasa tasarısının kabul edilmesine asla izin vermeyeceğine dair söz verdi. Söz veriyorum dedi.  Merak etmeyin böyle girişimler var bunların bizim parlamentodan geçmesine ben izin vermem, dedi ”
Böylece anlıyoruz ki, Fransa lideri Sarkozy, hem Cumhurbaşkanımızı, hem de Başbakanımızı resmen kandırmış.
Fransa bunu hep yapıyor. Karşısında saf ve iyi niyetli kişileri bulduğunu zannettiği anda kandırmaya başlıyor. Genelde Haçlı dünyası yalan ve kandırmaca üzerine politika yaparlar. Bu hep böyle olagelmiştir, halen de böyledir. Tarihten bir örnek vermek istiyorum.
Napolyon Bonapart.
Fransızların büyüklerinden…
Genç, hırslı, mağrur, kısa sürede Avrupa’da büyük zaferler kazanmış çiçeği burnunda 27 yaşında general olmuş bir Fransız. Önce İngitere’yi, arkasından Avusturya ve İtalalya’yı üst üste bozguna uğratınca şöhreti artmış ve bıyığını balta kesmez olmuştur. Artık kendisini dünyanın bir numaralı askeri dehası kabul etmektedir. Dünya hakimiyeti dururken Fransa’da kakılıp kalmak olur mu? Artık hedefinde Osmanlı Devleti vardır. Donanmayla Mısır’a asker çıkarmak, bir dizi yalan dolanla Mısır’a hakim olmak, oradan da Kudüs’ü ve Müslümanların kutsal şehirlerini ele geçirmek, sonra da Kızıldeniz’e hakim olmak suretiyle Dünya hakimiyeti için bütün stratejik noktalara hakim olmak… Planına göre bunun için savaşmaya bile gerek kalmayacaktır. Tarihten beri Fransa’yı dost kabul etmiş ve asla dostluktan vazgeçmemiş bir Osmanlı’ya karşı, yalanla dolanla, hileyle, silah atmadan bu işi başaracak akıllılıktadır. Kendini öyle görmektedir. Saf Osmanlı’yı kandırmak, Mısır’ın cahil halkını aldatmak onun için çocuk oyuncağı sayılırdı. Tıpkı Sarkozy’nin bizim yöneticilerimizi kandırıp, Ermeni oylarını alacak kanunu çıkarma ve yaklaşan seçimleri kazanma planı gibi.
Ne mi olmuştur?
Mağrur ve düzenbaz Napolyon Bonapart, 1Temmuz 1798 tarihinde asker yüklü donanmasıyla Mısır’a ayak bastı. Müslüman olmuş rolüne soyunup bir dizi yalanla kolayca ilerledi. Attığı yalanlara göre; Mısır halkına yardıma gelmişti. Padişah 3.Selim Han’ın dostuydu. Mısır halkını rahatsız eden Memlük kalıntılarını hizaya getirmek üzere Padişah tarafından görevlendirilmişti. Camilere medreselere yardım ediyortdu. Sulama kanalalrını tamir ettirip göstermelik olarak halk temsilcileriyle beraber görüntüler veriyordu. Piramitler civarında kendisine direnmeye kalkışan Osmanlı askerlerini kolayca dağıtıp yoluna devam etti. Mısır işgali, yalan dolanla kolayca tamamlandı. Artık maskesini de indirmiş olarak, halka eza cefa yapmaktan çekinmiyordu. Katliama girişmiş, yakaladığı Osmanlı askerlerini esir almak yerine, toptan katletmeye başlamıştı. Yani onları esir edip beslesin miydi? Kılıcı çalıştırıp kellelerini kesiyordu.
Kısa süre sonra Mısır’ı çiğneyip Kudüs’e doğru yöneldi. Yolda Akka şehri vardı.  Şehri savunan bir avuç Osmanlı askerine, 80 lik ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa kumanmda ediyordu.
Cezzar Ahmet Paşa tecrübesi ve taktikleri ile Napolyon’a öyle bir Osmanlı tokatı indirdi ki, sesi bu gün bile tarih sayfalarında yankılanmaktadır. Padişah 3.Selim Han da Mısır halkına yayınladığı “Cihad Fetvası” ile onları Napolyon üzerine sevketti.
Sonunda mağrur Napolyon Bonapart, ömrü boyunca asla unutamadığı tokatı yiyip, Mısır halkının da karşısına çıkması ile asker ve donanmasını da Mısır’da bırakarak tabanları yağlayıp, kapağı Fransa’ya zor atmıştır. Böylece yalan dolan üzerine yaptığı plan şöhretini de yerle bir etmiştir.
Gelelim Fransız’ın bugünkü ettiğine:
Yukarda okuduk. Cumhurbaşkanımızı ve Başbakanımızı resmen kandırmışlar. Sanırım Napolyon kadar zahmet de çekmemişlerdir kandırmak için.  O zaman Osmanlı ve Mısır halkı 1396 yılındaki Niğbolu Haçlı saldırısından beri tam 400 yıldır Fransa’yı dost olarak kabul ediyordu. Fransa Osmanlı’dan hep himaye, dostluk ve kayırma muamelesi görmüştü. 400 yıldır ekmek yediği çanağa terslemesi düşünülemezdi. Böyle bir kandırmacanın olacağına ihtimal vermezlerdi. Buna rağmen kısa sürede Padişah sayesinde düşman olduklarını anladılar ve gereğini yaptılar.
Bu gün ise başta Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve kandırmacaya yakinen şahit bulunan Babacan, Haçlı dünyasının bir üyesi olan Fransa’nın dost, müttefik, takip edilecek ve içine girilecek galip olmuş bir medeniyet cenneti olduğunu kabul etmektedirler. Kıbrıs’ta Annan planının kabulü oylamasındaki yalanlar, Avrupa Birliği’ne girişteki çevrilen dolaplar, Afganistan ve Irak’taki katliamlar, Filistinde oynanan oyunlar, Libya’ya korsanca müdahale, Afrika’daki tüyler ürperten zulüm ve sömürüler gibi daleverelerle defalarca kandırılmalarına rağmen, hala dost ve güvenilir müttefik olarak kabul etmektedirler. Bu kanaatlarini hala muhafaza etmektedirler. Zaten siyasi çıkışları da bu kabul üzerine kurulmuştur. Onlar tarihte Haçlıların ve özelde Fransızların verdikleri sözlerde asla durmadıklarının örneklerini belki de bilmediklerinden olsa gerek, hala yüzleri batıya dönük ve siyasi planları Haçlı ile birliktelik üzerine kuruludur. Bunun için defalarca kandırıldıkları halde, safiyetlerinden dolayı olsa gerek siyaset değiştirmemektedirler. 
Hadi Mösyö Sarkozy’nin Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımıza söylediği bu yalanlarına karşılık ne tavizler almış olduğunu sormayalım ama, şu tespitleri de yapalım:
Genelde Haçlı’ya, özelde Fransa’ya karşı hayranlıkla değil, tecrübeyle yaklaşacak, teslimiyetle değil, tedbirlerini almış olarak masaya oturacak devlet adamalarına ve siyasetlere ihtiyaç vardır. Zulme ve sömürüye dayalı Haçlı Medeniyetiyle beraber hareket etmek temel fikriyle yola çıkarsanız, akıbetiniz hep kandırılmak olur. Şair de tam bunu ifade etmiş:

Kim taşıyorsa yalancıya hayran bir beyin,
Hep kandırılır akşamleyin ve sabahleyin!...

Büyük Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han, Haçlı hayranlığının ayyuka çıktığı dönemde tahta oturduğunda çözümü açıklamıştı:
“Bunlar dostluktan, diyalogtan anlamazlar. Yegane anladıkları şey güç ve kuvvettir. Bizim alacağımız en etkili tedbir, ordumuzu ve donanmamızı güçlendirmektir.”
Kolları sıvayan Hünkar kısa sürede ordumuzu ve donanmamızı Haçlı’ya korku verecek bir güce ulaştırmıştır. İşte bu sebepten dolayı, içte batı hayranı Mithat ve Hüseyin Avni paşalar ve onlarla birlikte olanlar tarafından, Haçlıların kandırmacalarıyla alaşağı edilmekle kalmamış, şehadet şerbetini de içmiştir.
Bugün de kaide değişmemiştir. Kıytırk boykot kararları, ya da söğüp saymakla Haçlı ruhlu Fransız’a haddini bildirmeniz mümkün değildir. Onlar sadece ve sadece güçten kuvvetten anlarlar.
O halde:
Zaten kurulmuş bulunan İslam Birliği’ni işler hale getireceksiniz. Lider ülke olarak masada yerinizi alacaksınız. Batıya sevkedilen petrol ve hammaddeleri kontrol edeceksiniz. Stratejik yolları denetleyeceksiniz. Sömürü ve zulüm çarkı olan Birleşmiş Milletlere bağımlı olmayacak, alternatiflerinizi devreye sokacaksınız. O zaman bağırıp çağırmaya, küfretmeye ihtiyacınız kalmayacak.
Lakin bunun için siyasi basiret sahibi devlet adamlarına ihtiyaç var. Tecrübeye ihtiyaç var, tarihi doğru okuyacak uzmanlara ihtiyaç var. Yoksa sizi akşam kandırırlar, sabah tekrar kandırırlar…
Şu anda İslam dünyası büyük bir imtihanın içindedir. Önlerinde yalan, dolan, dalevera ve hile ile ülkelerinin ve hürriyetlerinin elden çıkması, ya da büyük uyanışın neticesinde bir araya gelme seçenekleri vardır.
Bir bakıma yok olmakla var olmak seçenekleri de denilebilir.

Ekrem Şama
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.