ÇANAKKALE'DE GÜN GÜN RAMAZAN AYI VE OLAYLAR

 

 

 

 
İŞTE İLK 10 GÜN:

YAZAN: Ekrem Şama

1 RAMAZAN 1333HİCRİ SALI 

13 TEMMUZ 1915 MİLADİ-30 HAZİRAN 1331 RUMİ 

Ramazan ayına kadar neler oldu? 

İtilaf devletleri Osmanlı devletini tarihe gömmek, topraklarını paylaşmak, Hilafeti kaldırmak ve Rusya’ya destek vererek 1.Dünya Savaşı’nı kazanmak için 19 Şubat 1915’de ağır donanmalarıyla Çanakkale Boğazı’na saldırdılar. 14 günde İstanbul’da olacaklarını dünyaya ilan ettiler. 28 gün süren deniz savaşından sonra, 18 Mart 1915 günü Mehmetçiğin kahramanlığı ve Allah’ın yardımıyla ağır bir yenilgi alıp kaçtılar.

37 Gün  sonra bu defa da kara orduları ve onu destekleyen donanmalarıyla Çanakkale’ye asker çıkardılar.

3 gün içinde Boğaz’ı ele geçireceklerinden emindiler. Ama gene yanıldılar. 25 Nisan 1915 tarihinde başlayan kara savaşları 12 Temmuz 1915 akşamına kadar bütün dehşetiyle devam etti. Kuzeyde Kanlısırt, Bombasırtı, güneyde Zığındere, Kirte ve Kerevizdere muharebeleri bütün dehşetiyle devam etmiş, ancak bin dönümden biraz fazla toprak parçası ele geçirebilmişlerdi.

İşte şimdi 13 Temmuz 1915 tarihinde Ramazan ayı başlamıştı. Düşman Ramazan ayında hücumlarını arttıracak  ve bu işi bitirecekti. Osmanlı askerinin Ramazan rahavetinden faydalanacaktı.

Bu yazı dizimizde 13 Temmuz’dan 12 Ağustos’a kadar süren Ramazan ayında önemli olayların gün gün bir özetini vermeye çalışacağız. 

İşte Ramazanın ilk günü:

Komutanlarının israrlı muhalefetine rağmen her an Allah’ına kavuşmayı bekleyen askerleirmizin çoğu gizli gizli oruç tutmaktadır.

Dün Kerevizdere ve Zığındere’de savunmamızı delmeye çalışan düşman, siperlerimize yaklaşık 60 bin adet top mermisi atmış, hallaç pamuğuna çevirmiştir. Sargıyerleri yaralılarımızla dolmuş, taşmış feryatlar gökleri tutmaktadır. Siperler arası şehit ve yaralılarla doludur. Bunların defnedilmesi ve yaralılara bakılması için düşmana geçici ateşkes teklifi yapıldığı halde reddedilmiştir.

Sargıyerlerinde ve siperlerde şöyle sesler duyulmaktadır:

-Ali Dayıııı? 2.Hat siperlerde vuruldum, yaralıyım, intikamımı al!..

-Hasan! Vurldun mu evladım!..

-Evet dayııı? Bacağımdan vuruldum! İntikamımı sen al!..

-Vay kahpeler! Ben onlara gösteririm!

Seddülbahir’de ramazanın birinci günü de devam eden bombardımanlarda 10 bin civarında şehit verildi. Bunların yarısı gemi bombardımanlarıyla meydana gelmişti.

Bu gün düşman da 12 bin üçyüz zayiat vermişti.

Ramazan kanla başlamıştı. Seddülbahir cephesinde iki tarafın toplam zayiatı 20 binden fazla idi. Ama şükür düşman bu gün de ilerleyemedi. İlk gün almayı planladığı Alçıtepe’ye yaklaşamamıştı bile…

 

 

 

 

2 RAMAZAN 1333 HİCRİ ÇARŞAMBA 

14 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 1 TEMMUZ 1331 RUMİ 

25 Nisan 1915 den beri geçen yaklaşık 2 buçuk aydır hergün binlerce ton gülle yağdırdıkları Mehmetçiğin hala dipdiri olması, hala göğsünü siper ederek kendilerini durdurması karşısında düşmanda yılgınlık emareleri görülüyordu.

Artık Mehmetçiğe karşı hücum ederek ölmek istemeyen ve cesareti yok olmuş askerlerini yüreklendirmek için, önce onların beyinlerini alkolle uyuşturmayı denediler.  Her gün çıkan alkol miktarını arttırdılar. Cesaret bulacaklarını umdukları askerleri yine de harekete geçmiyorlardı.

Düşman subaylar bu sefer çareyi şiddet kullanmakta buldular. Askerlerine karşı kılıç ve sopa kullanmaya başladılar. Bu bile onları harekete geçirmeye yetmiyordu.

Bugün Çanakkale savaş müzelerinde o günden kalma içki şişe ve mataraları da bunların birer delilidir.

Artık görülüyordu ki her iki cephede de düşman yılgınlık emareleri gösteriyordu. Bu da saldırı güçlerinin azaldığına bir işaretti.

Birkaç cümle ile de siper hayatından bahsetmek yerinde olur.

Derin siperler içinde görev yapan askerlerimiz çoğu kavurucu sıcağın altında   16-17 saat oruç tutuyordu. Hem de en kanlı savaşların yapıldığı günlerde. Derin siperlerde karınca yuvalarının üzerinde nöbet bekleyerek. Etraftaki at ve katır leşleri, yiyecek artıkları, tuvalet çukurları ve şişmiş patlamış insan cesetleri dolayısıyla oluşan bulutlar gibi karasinek ordularına karşı, bit ve pirelere karşı, yılan, çıyan ve böceklere karşı mücadelesi ise hayattan bıktıracak seviyelere geliyordu.

Ama oruç Allah’ın emri idi. Tutulacaktı. Komutanlar müsade etmeseler bile… Şehit olacaklarsa oruçlu iken olmalılardı.

 

3 RAMAZAN 1333 HİCRİ PERŞEMBE

 

15 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 2 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Bugün enteresan bir olay meydana geldi. Öldürülen düşman askerlerinin sırtlarına iliştirilmiş küçük üçgen şeklinde ışığı yansıtan tenekeler görüldü. Düşmandan alınan siperlerin üzerinde de aynı tenekelerden görülmüştü.

Bunların ne olduğu kısa süre sonra anlaşıldı:

Yoğun çarpışmalar sırasında, düşmanın, gemilerindeki ve karadaki topçuları büyük hatalar yapıyorlardı. Haberleşme aksaklıklarından kaynaklanan bu hatalar sonucu, bazen Türk hatlarını yararak ilerlemiş olan kendi askerlerini, Türk askeri zannederek bombalıyorlardı. Bazen de yanlışlık yapmaktan korkarak yeterli miktarda atış yapamıyorlardı. Komutanlardan birinin aklına, bu tür yanlışlıklara son verecek parlak bir fikir geldi.

Yapılacak hücumdan önce askerlerinin elbiselerinin sırt kısmına, tenekelerin parlak yerlerinden üçgen şeklinde kesilmiş parçalar bağlattırdılar. Askerleri hücuma geçip, Türk hatları zapt edildikçe, alınan siperlerin üstüne de bu tenekelerden konulacak, böylece ileriye doğru yürüyen kendi askerlerini ve ayrıca zapt edilen siperleri de kolayca görecekler, bundan önce düştükleri hatalara artık düşmeyeceklerdi.

Gerçekten de topçunun gözü tenekelerdeydi. Düşman Türk siperleri içine doğru ilerledikçe, siperler de birer birer düşman eline geçiyordu. Düşman topları maharetli atışlarla Türklere göz açtırmıyordu. Düşman, topçu kuvvetiyle ilerliyordu. Ele geçirilen siperlerin üzeri parlayan tenekelerle donatılıyordu. Bir zaman geldi ki, Türkler mukabil hücuma geçtiler. Düşman kaçmaya başladı, giderken de siperlerin üstündeki işaret tenekelerini alıp geri götürecek zamanları kalmamıştı.

İşaretli siperler çok kolaylıkla geri alındı. Çünkü artık bu siperlere topçu atışı yapılmıyordu. Durumu fark eden askerlerimiz buldukları tenekeleri kendi siperlerinin üzerine de koyarak top ateşinden korunmuş oluyorlardı.

Parlak fikir, böylece ters dönmüş, Mehmetçiğe yaramıştı.  

 4 RAMAZAN 1333 HİCRİ CUMA 

16 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 3 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Düşman artık ümitsizliğe düşmüştü. Bu askerle, bu teçhizatla, bu yürekli ve imanlı Türk askerini yarıp geçmenin imkanı yoktu. Yeni ordulara, yeni silahlara, yeni teknolojilere ve yeni cephanelere ihtiyaç vardı. Düşman yeni gelecek bu takviyelerin nerede nasıl kullanılacağı konusunda bir plan yapmak için Çanakkale Boğazını ve Gelibolu Yarımadası’nı yeniden incelemeye koyuldu. Bunun için yoğun bir istihbarat çalışması başlattı. 

Keşif uçakları, balonlar ve gemilerle yoğun bir keşif faaliyeti başlatıldı. Bu arada insan unsurundan da yararlanmak için bilhassa Rumlardan çok istifade edildi. Köylere casuslar salındı.

 Ordumuzda görevli bir subayın anılarından okuyoruz:

“Bu hadiseyi bir kumandanımdan işitmiştim. Ramazan ayında, Gelibolu yarımadasının küçük bir köyüne bir derviş gelmiş, uzun beyaz sakallı, başında yeşil bir sarıkla haza bir derviş. Bütün köylüler kendilerini karşılayarak, her türlü hürmeti gösterip, ondan dilekte bulunmuşlar:

- Ne olur bu mübarek ayı aramızda geçirin, size rahat edebileceğiniz bir de oda verelim.

Casus nal diyordu da mıh demiyordu:

- Benim bütün günlerim Allah’a dua ile geçer. Onun için benim bulunduğum yerler yüksek olmalıdır. Yüksek ve ulu tepelerde ben kendimi çok daha rahat hissederim. Dualarıma ancak orada devam edebilirim.

Köylüler memnuniyetle dervişi alıp, yüksek bir tepeye götürmüşler, yiyecek ve içecek sıkıntısı çekmemesi için, bin bir çeşit iaşe temininde kusur etmemişler.

 Derviş bu tepede ordugahını kurarak, istediği gibi çalışmaya başlamış. Tepeler, dereler, nirengi noktaları, yollar, kuyular… Velhasıl bizim elimizdeki kadar mükemmel harita hazırlamış.”

Gelibolu Yarımadası kısa süre sonra yeni ve taze kuvvetlerle yeni hücumlara sahne olacaktı.

Ama düşman bu sefer işi sıkı tutmaya kararlı gibiydi. 

5 RAMAZAN 1333 HİCRİ CUMARTESİ 

17 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 4 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Boğaz’ın Anadolu yakasında İntepe denilen mevkiye konuşlanmış bulunan Türk topları Eskihisarlık ve Kerevizdere mevkiini işgal etmiş bulunan Fransız kuvvetlerine karşı çok isabetli atışlar yaparak, büyük kayıplara uğratıyorlardı.

Düşman bu toplarımızı susturabilmek için olağanüstü çabalar serfetmesine rağmen bir türlü başaramıyordu. Çanakkale zaferimizin tarihini yazanlar İntepe topçularımızın büyük başarılarını mutlaka dile getirmelidirler.

Bugün İntepe topçusu Fransız kuvvetleri komutanı General Guro’yu vurmaya muvaffak oldu. General o günden sonra artık tek kolludur.

General Guro savaştan çok sonra Gelibolu’ya gelerek hatıralarını tazeleyecek ve şu olayı anlatacaktır: 

Hiç unutamadığım bir hatıram var. Yoğun bir çarpışmadan sonra hava kararmak üzeredir. Silahlar susmuştur. Ölü ve yaralıları toplamak ve tespitler yapmak üzere siperler arasında dolaşıyorduk. Bir Türk askeri bizim bir askerimizin yarasını sarmaya çalışıyordu. Dikkatimi çekti. Tercümanımla sordum:

-Asker sen neden bunu yapıyorsun? Halbuki biraz önce kıyasıya dövüşüyordunuz. Belki de onu sen yaraladın.

Şöyle cevap verdi:

-Evet. İkimiz düşmandık dövüştük. İkimiz de ağır yaralı olarak buraya düştük. Bu asker bana bir şeyler söyledi ama ben anlamadım. Sonra cebinden yaşlıca bir kadın resmi çıkardı bana gösterdi. Sanırım anasıydı. Ben şehit olacağım nasılsa. Bari o kurtulsun da anasına kavuşsun istedim.

General diyor ki:

-Donakaldım. Bu nasıl bir insanlık. Bu nasıl bir merhamet. Yaklaştım baktım Türk askeri de yaralı. Hem de yarası Fransız’ınkinden daha ağır. Kendi yarasına toprak ve ot tıkamış, düşmanının yarasını da gömleğinden kestiği bir parça ile sarmaya çalışıyor. Gözyaşlarımı tutamadım. Bir müddet sonra baktığımda her ikisi de cansız yatıyordu.

İşte bu hatıramı hiç unutamıyorum.

İşte centilmen Mehmet! Mehmetçik!.. 

 

6 RAMAZAN 1333 HİCRİ PAZAR 

18 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 5 TEMMUZ 1331 RUMİ 

İşte Ramzan ayının ilk haftası bitiyor. Çanakkale cepheleri insan öğüten bir makine gibi. Üstten düşmanın denizden ve karadan bombardımanı, şarapnel, kurşun, domdom kurşunu, uçak bombardımanı, alttan patlatılan lağımlar, tuzaklar, siperden sipere atılan el bombaları, yok olan tepeler, tepelerin altında toprağa gömülü bırakılan, isminden geçtik, sayısını bile bilmenin mümkün olmadığı yüzlerce fidan. 

Akif’in diliyle: 

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müthiş tipidir savrulur enkazı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak… 

İşte bu mahşerde Seddülbahir cephesinde kaybolan fidanlardan bir tanesinin köyünden bir kesit:

Balıkesir’de Ali Şuuri İlkokulu karşısındaki boşlukta eski ayakkabı tamircisi, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet (Alkalp) dede vardı.  Bir akşamüstü konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı.

Ve devam etti

Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayı Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş, yokluk, sıkıntı… Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.

Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse yanıma gelir ve;

-Oğlum ben pazara gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha!..

-Ben teyzenlere gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha!..

-Ben komşulara gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha!..

Derdi.

Anam babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkan açtım. Annem yine her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler ve “Baban gelirse beni çağır ha!..” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. gene hep değneğini kaparak bana gelir ve :

-Baban gelirse beni çağır ha!..

Diye tenbihlerdi.

Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti.

-Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin!..

Diyerek bana döndü yavaşça:

-Baban gelirse, ona “annem hep seni bekledi” de!..

Dedi.

Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek,

-Hoş geldin bey, hoş geldin!..

Diyerek ruhunu teslim etti.  

 

7 RAMAZAN 1333 HİCRİ PAZARTESİ 

19 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 6 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Kanlısırt…

Sürprizlerle dolu kocaman bir tuzak!

Bugün çok enteresan bir olay meydana geldi.

Yüzbaşı Mehmet Emin Bey anlatıyor:

Cephelerde bazen sürpriz hücumlar olurdu. Bir tanesini de bugün yaşadık. Kanlısırt cephesinde…

Karanlığı yırtan bir çığlık duyduk:

- Amanın arkadaşlar, düşman  geliyor! Bombalarıyla geliyor!..

Zaten tetikte bekliyoruz. Her an her şey olabiliyor. Hemen aydınlatma mermileri attık. Ortalık gündüz gibi aydınlandı. Evet gerçekten de düşman sessizce baskına geliyordu. Tüfeklerimiz çalışmaya başladı ve düşman geri siperlerine zor kaçtı.

Birisi bizi kurtaracak haberi vermişti ama kimdi?

Keşif kolları çıkardık, sesin geldiği yeri arattırdık. Ağır yaralı, zor konuşan bir eri bulmuşlar getirdiler:

Antalya Kağnıcılar Köyü’nden Sarı İbrahim Oğlu Mehmet...

Üç gündür siperler arasında ağır yaralı olarak kalmış. Aç, susuz, kurtarılmayı beklemiş. Düşmanın kendisini keşfetmemesi için de ölü taklidi yapmış. Düşmanın baskın yapmaya geldiğini görünce de son gücünü harcayarak bize haber vermiş. Bir bölük böylece kurtulmuştu.

Mehmed’i kurtaramadık. Kısa süre sonra şehadet şerbetini içti. 

Bugün meydana gelen diğer bir olay:

General Hunter Weston…

Seddülbahir cephesindeki İngiliz  birliklerinin komutanı.

Çıkarma öncesi müttefik kuvvetler komutanı General Hamilton’a şöyle demişti:

“Çıkarma yaptıktan sonra bir problem var onu nasıl halledeceğimi düşünüyorum. Savaşı hemen kazanacağız. Çok sayıda Türk askerini esir alacağız. Bunları nerede nasıl tutacağımı düşünüyorum…”

Mağrur General Hunter Weston!

İşte çıkarma yapalı üç ay olmuştu. Bırakın kazanmayı, yarımadada zor tutunuyorlardı. Bütün dünyaya rezil olmuşlardı. Bu işin içinden nasıl çıkacaklardı. Düşüne düşüne aklını oynattı. Tıpkı 17 Mart’ta aklını oynatan Amiral Carden gibi…

O da görevini terk edip, İngiltere’ye tedavi olmaya gitti.

Kısa süre sonra yerine General Davies atanacaktır. 

 

 

8 RAMAZAN 1333 HİCRİ SALI 

20 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 7 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Marmara’da dehşet günleri:

İtilaf Devletleri donanması ta başından beri Çanakkale Boğazı’nı denizaltılarla geçmeye çalışmış ve bir çok deneme başarısız olmuştur. Çünkü o günkü teknoloji ile Çanakkale Boğazı’nı geçmek hiç de kolay değildi. Üstelik Osmanlı Boğaz’ın muhtelif yerlerine ağlar ve tuzaklar kurmuştu. Boğaz kıyılarına yerleştirdiği toplarla da sık sık su yüzüne çıkmak mecburiyetinde olan denizaltılara karşı savunma sistemi oluşturmuştu.

Bütün bu alınan tedbirlere rağmen, 25 Nisan 1915 gecesi bir Avustralya denizaltısı Boğaz’dan geçmeye muvaffak olmuştu.Bunu örnek alan bir çok Fransız ve İngiliz denizaltıları da boğazı geçmeyi başardılar.

İşte bu sıcak günlerde boğazı geçen denizaltılar Marmara ve İstanbul’da dehşet havası oluşturmuşlardı. Önlerine ne gelirse batırıyorlar, demiryollarını ve fabrikaları bombalıyorlardı.

Marmara’da binlerce askerimiz boğularak şehit oluyor, Çanakkale’deki ordumuzun insan, malzeme, silah ve cephane ikmali tümden kesiliyordu.

Bunun üzerine İstanbul’dan Uzunköprü’ye kadar trenlerle, oradan da cepheye at, katır, deve ve kağnılarla malzeme ve silah taşınmak zorunda kalınıyordu. Hem de gece karanlığında yapılmak zorunluluğu vardı. Böylece bu denizaltılar ikmal işlerini kat kat zorlaştırmıştı.

İrili ufaklı 148 adet deniz vasıtamızı batıran bu denizaltılara karşı, zaman zaman başarılı savunma hücumları yapılıyor, muhtelif tarihlerde bazısı batırılırken bazısı da esir alınıyordu.

Müstecip Onbaşı’nın kahramanlığı bunlardan birisidir.

Olay 30 Ekim 1915 günü meydana gelmiştir.

Boğaz’da denizaltılara karşı konuşlandırılmış topların başında bulunan Müstecip Onbaşı birden bir denizaltının periskopunun sudan çıkmakta olduğunu fark etmiş, besmeleyle nişan almış ve topunu ateşlemiştir.

Periskopundan vurulan Fransız Turquaz denizaltısı teslim olmak zorunda kalmıştır.

Gemide yapılan incelemede, ertesi gün Marmara denizinin belirli bir koordinatında bir İngiliz denizaltısı ile buluşulacağına dair bir belge ele geçmiştir.

Ertesi günü Turquaz rolüne giren bir Alman denizaltısı, buluşma yerine gelen İngiliz denizaltısını teslim almıştır.

Müstecip onbaşı bir atmıştır, iki denizaltı birden avlamıştır.

Kahraman Müstecip, Bursa'nın Yenişehir İlçesi'ne bağlı Orhaniye Köyü'ndendir. Bugün orada mezarı vardır.

 

MÜSTECİP ONBAŞI

 

Son haçlının azgın atı kalktı şaha,

Vuracaktı bizi, boğazlardan geçip,

Yaralı arslanlar ayaktaydı daha,

Çanakkale için koştular and içip...

 

Boğazdan kaçtılar denizi öperek,

Rüya devam etti, tam da ballı börek,

Üstten yol yok madem, alttan geçmek gerek,

Unutuluverdi onbinlerce necip.

 

Alttan gizlenerek geçip Marmara’ya,

Hücum ettiler hep oraya buraya,

Necipler pusuya yattı tam Nara’ya

Unutulmaz bir ders vermek oldu vacip.

 

Kartal gözler suyu tarıyordu yine,

Bastı besmeleyle topun tetiğine,

Düştü  denizaltı hem de iki tane

Tarihlere geçti, Onbaşı Müstecip...

 

Bakın tarihin o sayfasını açıp,

Altın madalyalı yiğitleri seçip,

Nasıl da parlıyor hala ışık saçıp,

İki gemi vuran, Kahraman Müstecip...

 

Ekrem Şama

 

 

9 RAMAZAN 1333 HİCRİ ÇARŞAMBA 

21 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 8 TEMMUZ 1331 RUMİ 

Mermi stokları iyice azalmıştı. Almanya’dan mermi getirmek de artık zorlaşmış olduğundan, askerlerimiz çaresizdi.

Almanların teknolojik destekleri ile İstanbul’da üretilmeye başlanılan yerli mermiler cepheye gelmeye başladı. Bunların da çoğu imalat hatalı çıkıyordu. Düşman askerlerinin hatıralarından okuyoruz ki, atılan bu yerli mermilerin bir çoğu düştükleri yerde patlamıyordu. Düşman böylece kalitesiz mermi kullandığımızın farkına varıyordu.

 

Bunaltıcı bir sıcak hakim. Saatler ilerlemek bilmiyor. Siperlerin içi boğucu güneş ışığına maruz. Erlerin adeta beyni kaynamakta.

Bugün de çok kanlı çarpışmalar yaşandı. Mehmetçiğin dili damağı kurumuş vaziyette. Hele oruçlu olanlar güç ve takatlerinin sınırlarını zorlamaktadırlar.

Kerevizdere siperlerinin karşısında Fransızlar vardır. Cehennemi bombardıman devam etmektedir.

Fransızlar şaraba çok düşkündürler. Mataraları daima şarap doludur.

Acaba oruçlu Mehmetçiğin karşısında şarap içen Fransız askerlerinin bu hareketleri, Allah’ın adaletine mi dokundu dedirtecek bir olay meydana geldi:

Boğaz’ın Anadolu yakasında bulunan İntepe topçularımız Boğaz üzerinden aşırdıkları toplarla düşman üzerine seyrek de olsa top atışları yapmaktadırlar. Kıt mermi stokları ile yapılan bu seyrek atışlar dahi düşmana çok zarar verebiliyordu.

Tam da sıcakların en şiddetli olduğu bir anda, İntepe’den atılan bir top mermisi Fransızların şarap deposuna isabet etti.

İnfilakle birlikte fıçılar ve şişe parçaları büyük bir gürültü ile havalara fırladı. Binlerce şişe ve fıçı parçalanmıştı.

Fransızların şaşkın ve üzgün bakışları altında Eskihisarlık’ın hemen üst tarafında sanki şaraptan bir sel meydana gelmişti. 

Tıpkı alkollü içeceklerin kesin olarak yasaklandığı ayetin indiği gün, Medine sokaklarından akan şarap selleri gibi… 

 

10 RAMAZAN 1333 HİCRİ PERŞEMBE 

22 TEMMUZ 1915 MİLADİ- 9 TEMMUZ 1331 RUMİ 

İçinden kamyon geçecek kadar derin ve geniş siperler.

Siperlerde bekleyen her iki taraftan onbinlerce asker.

Üstten ilerlemek mümkün değil. Bırakın kafayı yukarı çıkarmayı, şapkayı çıkaracak olsanız anında delik deşik oluyor.

İnsanoğunun zekası buna da çareler üretmeye çalışıyordu.

 Üstten atlayarak karşıdaki siperi ele geçirmek mümkün olmadığına göre, yer altından tüneller açarak bu gayeye ulaşmak.

Bunun için sessiz ve derinden açılacak lağım tünelleri ile, düşmanın gafil bulunduğu bir anda, siperlerine baskın yapıp ele geçirmek ve içindekileri ya öldürmek veya esir almak.

Yine böyle lağımlar kazarak, bu defa lağımlar düşman siperlerinin altına ulaştığında, içine doldurulan patlayıcıları ateşleyerek, mümkün olduğunca çok sayıda düşman askeri öldürmek. Sayının daha da çoğalması arzu ediliyorsa, önceden altına patlayıcı yerleştirilmiş siperler istikametinde bir hücum yapılacağı kanaatini vermek için aldatıcı atışlar yapmak ve gürültüler çıkarmak suretiyle, düşmanın o bölgeye kümelenmesini sağlayarak, patlayıcıları ateşlemek.

Artık her iki tarafın askeri alttan çalışmaya başlamıştı. Köstebek yuvası gibi siperler tünellerle geçilmeye çalışlıyordu. Karşıki siperi gözetlemek için ise iki ucuna ayna bağlanmış kalaslar kullanılıyordu. Bunlar basit birer periskop gibiydi.

Bugün hala tünel kalıntılarını görmek mümkündür.

Anzakların hatıra defterini incelediğimizde bugün çok komik bir olay meydana gelmiştir.

Türklerin canavar ruhlu oldukları, saç sakal temizliği nedir bilmedikleri medeniyet görmemiş korkak insanlar olduğu yalanları ile cepheye getirilen Anzak askerlerinin birinin başından geçen olay şöyledir:

 Bu olay Avustralyalı istihkam eri olan Bill Blankson’un başından geçmiştir.

Cepheye yeni gelmişti. Kendisine anlatılan “pis Türk” imajı ile beyni yıkanmıştı. Henüz Türklerle de karşılaşmamıştı.  

Bill, gerçekten sert bir tipti. Şanslıydı ve tehlikeden de korkmazdı. İki hafta boyunca lağım ve tünel kazımında çalışan Bill’in sakalı, bu süre içinde uzamış, gürleşmişti. Ancak kendisi tünel kazımı sırasında ayna taşımadığı için toz toprakla kaplı sakalını henüz görememişti. İki haftalık kazı işi biten Bill, ardından da hemen, nöbet tutmakla görevlendirilmişti.

Periskop kullanırken; eğer aleti gözetleyeceğiniz noktaya göre tam ayarlayamazsanız, sadece alttan yansıyan kendi yüzünüzü görebilirsiniz. Bill de periskopu iyi ayarlayamaz ve aynada yüzü kirli sakallarla kaplı, sadece gözleri parlayan birinin kendisine baktığını görür. Derhal periskopu bırakır ve tüfeğini kapıp siperinde doğrulur. Niyeti kendisini gözetlemek cesaretini gösteren Türk’ü haklamaktır!..