KOCATEPE MUHRİBİ FACİASI

   

Unutmak mümkün mü?

Tarih 20 Temmuz 1974 Cumartesi. CHP-MSP koalisyon hükümetinde Milli Görüş Kanadı’nın kararlı ve ısrarlı tutumuyla, Başbakan Vekili Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın verdiği emirle Kıbrıs Barış Harekatı başlamıştır. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetlerimizin ortak koordinesinde  birliklerimiz zafere doğru koşmaktadır.

Harekatın tüm hızıyla devam ettiği 21 Temmuz Pazar günü enteresan, üzücü ve unutulmaz bir olay meydana gelmiştir:

Deniz kuvvetlerimize ait üç adet gemimiz hava saldırısına uğramıştır. Bizim Hava Kuvvetlerimize ait uçaklarımız tarafından. Gemilerimizi Yunan gemisi olarak algılayan uçaklarımız tarafından… Ne yazık ki, Kocatepe isimli muhribimiz batırılmış 54 askerimiz şehit edilmiştir. F.Çakmak ve Adatepe isimli muhriplerimiz ise ağır hasar görmüştür.

Olayın tam detayı sanırım hala açıklanmamıştır. Açıklanan kısım sadece batan Kocatepe muhribinin komutanı olan, Kurmay Yarbay Güven Erkaya’nın bir söyleşi sırasında anlattıklarından Genel Kurmay Başkanlığının uygun gördüğü bazı bölümlerdir.

Kıbrıs sahillerinde Baf yakınlarında görev yapmakta olan üç muhribimiz, Hava Kuvvetlerimize Yunan Gemileri olarak tanıtılmış ve vur emri verilmiştir. Emrin detayında bu “Yunan Gemileri”nin bir aldatmaca olarak Türk Bayrağı çekmiş olduğu, personelinin de ana dili gibi Türkçe konuşmakta oldukları söylenmiş, bunlara aldırış edilmeksizin vurulması emredilmiştir. Muhriplerdeki komutanlarımız bu saldıran uçakların kendi uçaklarımız olduğunu anlamışlar, fakat ne dedilerse ateşi kestirememişlerdir. Yalvarmak yakarmak da para etmemiştir. Savunmak için ateş etmeleri söz konusu değildir ve zaten gemilerimizde uçaklara karşı etkin savunma silahları da yoktur.

Tarihe büyük bir facia olarak geçen bu üzücü olayda insanın saçını başını yolduracak hususlar vardır.

İşte en üzücü olan sahne:

21 Temmuz Pazar günü sabah saatlerinde askerlerimiz tarafından acele ve önemli kaydıyla Başbakan Merhum Bülent Ecevit’e bir bilgi verilmiştir. Bu bilgiye göre Türk Bayrağı çekmiş ve Türkçe bilen personel tarafından komuta edilen üç tane Yunan savaş gemisi Kıbrıs’a doğru yaklaşmaktadır. Bulundukları bölge daha önce Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızca yabancı gemilere yasak bölge olarak ilan edilmiştir.

Ecevit de derhal telefona sarılarak ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’i aramıştır. ABD de vakit gece yarısıdır.

Daha sonra Kissinger’in yayınladığı hatıralarından okuyoruz ki, apar topar yatağından kaldırılan yarı uykulu Kissinger’le aralarındaki konuşma şu tarzda cereyan etmiştir:

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçe' yi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin yasak bölgede seyretmekte olduklarını, bunların uçaklarımızca derhal batırılacağını söyleyince Kissinger de şaşırmış, Ecevit'in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunmadığını söylemiş, çok ilginç bir yanıt vermişti.

Kissinger;

- Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit:

-Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri!..

Üzerinden 37 yıl geçtiği halde bu konuşma beni sinirden terletiyor. Gururumu incitiyor. Bu cevaplarla bile işin doğrusu anlaşılamamış ve Baf sahillerinde yapılan bombardıman sonucu yukarıdaki üzücü olay gerçekleşmiştir.

Bir enteresan olay da şudur:

Sonradan "Kocatepe'nin son 72 saati" adıyla o günleri Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde anlatan Kocatepe'nin Harekat Merkez Subayı Üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu:

-Komutanımız sanki saldırı içine doğmuş gibi sefere çıkmadan 2 gün önce gemiyi terk eğitimi yaptırmıştı.

Diyecektir.

Şaşmamak elde midir?

Hem bu nasıl bir yanılmadır? Sonradan Deniz Kuvvetleri Komutanı olacak olan Güven Erkaya’ya göre, bu feci yanlışlığın kaynağı şudur:

Muğla'daki İl Jandarma Komutanlığı'ndan Muğla Valisi’ne, oradan Jandarma Genel Komutanlığı'na, bu komutanlıktan da Genelkurmay Başkanlığı’na, Genelkurmay'dan da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bir rapor gelmiş. Rapor şudur:

"Rodos'ta, Mandrake Burnu açıklarında asker yüklü 10-12 gemi görüldü."

İşte bütün olayları başlatan rapor budur.

Muğla’dan verilen ve ham istihbarata dayanan bir raporun deniz keşif uçaklarımız tarafından da teyit edilmesi neticesinde, tarihe geçen bu üzücü olay meydana gelmiştir.

Açıklanan budur ama, insan düşünmeden edemiyor, acaba bütün bu istihbarat ve koordinasyonda bir köstebek parmağı da var mıydı? Hala gündemimizi işgal eden, kendi insansız istihbarat uçaklarımızın kendi askerlerimiz tarafından hedef gösterilmesi ve “icabına bakarız” diye yukarıdan cevaplandırılması iddiaları ister istemez bize başka şeyler düşündürtmektedir. Ayrıca “balyoz” planlarındaki “kendi uçağımızın düşürttürülmesi” senaryo iddiaları da cabası.

Her ne olursa olsun, bir istihbarat zafiyeti olduğu apaçıktır. İnşaallah benzer zafiyet ihtimalleri artık yoktur. Zira Türk Silahlı Kuvvetleri bu olaydan gerekli dersi çıkarmış, tedbirlerini almıştır. Buna inanmak istiyoruz.

Ama gene de düşünmeden edemiyoruz:

Batan Kocatepe Muhribi’nin komutanı Güven Erkaya, 28 Şubat 1997 sürecinde Deniz Kuvvetleri Komutanıdır. Batı Çalışma Gurubu (BÇG) diye bir istihbarat gurubu kurmuş, lahmacunculara, turşuculara varıncaya kadar yurt sathındaki işletmeleri fişletmiştir. Onun elindeki bir duble rakı bardağı Türkiye’ye onmilyarlarca dolara malolacak bir darbeinin start almasında tetik görevi yapmıştır. Sonunda postmodern bir darbeyi nasıl gerçekleştirdiklerini emekli silah arkadaşları ifade etmişlerdir.

Bu demektir ki, askeriyemiz istihbarat zaaflarını tamamen gidermiş, uğraşacak başka ilgi alanı kalmadığı için BÇG nu kurmuş ve o icraatları yapmışlardır. Öyle inanalım diyoruz ama, uçaklarımızdaki elektronik kumanda sistemlerimiz, tanklarımızdaki elektronik hareket sistemlerimiz hala yabancıların kontrolünde ve insafında değil midir? Bu aksaklıkları giderip, dışarıya bağımlı olmayan bir istihbarat sisteminin kurulması TSK’nın görevleri arasında değil midir? PKK ile mücadelede neden hala başkalarının istihbarat raporlarına ihtiyacımız var?

Herkesin kendi işini mükemmelen yapması esas değil midir?

Kocatepe kocaman bir ders değil mi?

İşte bu elektronik haberleşmenin belki de manüple edilmesi ile Hava Kuvvetlerimizin Deniz Kuvvetlerimizle savaşması gibi bir faciadan da ders çıkarmış olan Milli Görüş ve onun lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan, kendi silahımızı kendimiz üretelim, kendi uçağımızı kendimiz yapalım ve kendi elektronik sanayimizi kuralım diye sesini yükseltmiş ve ortak olduğu hükümet programlarına bunu yazdırmış, bu konuda 200 tesisin temelini atmış, 70 tanesini de üretime almıştır.

Hiç unutmam, Erbakan Hocamızın “Kendi elektronik sanayimizi kuracak ve bu sahada Almanya ve Japonya’ya rakip olacağız!” dediğinde, o günün bir kısım medyası koro halinde alay etmişler, bunu mizah konusu yapmışlardı. İstihzaların şekli de “Hoca ufak at da civcivler de yesin!” türünden sözlerdi.

Kısa süre sonra ASELSAN (Askeri Elektronik Sanayi) nın temeli Milli Görüş tarafından atılacak ve üretime geçilecektir. Günümüzde bu tesisimizde Almanya ve Japonya’nın da üzerinde bir teknolojik seviye yakalanmıştır.

Bari bugün insaf sahibi birkaç kalem bu konuyu işleyip de gerekli düzeltmeyi yapsa.

Milli Görüş’ün her başarısı gibi bu başarısı da hala halkımıza anlatılamamıştır.

37 Yıl sonra üç muhribimizin kendi uçaklarımızca saldırıya uğraması ve birinin batması, ikisinin de ağır yaralanması neticesinde 54 şehidimizi hatırladıkça içimiz burkulmaktadır.

Ekrem Şama

www.ekremsama.com