NADR BİN HARİS

 
Ben de kur’an yazarım derdi, hep küf üretti,
İmana davet edildikçe hep küfür etti!

 

KİMLİĞİ:
Künyesi; Nadr Bin Hâris Bin Alkame Bin Kelede El-Kureşî’dir.
Kureyş’in zenginlerinden olup, ticaret için Hîre’ye ve İran’a giderdi. Bu seyahatleri sırasında Fars sanat ve kültürüyle ilgilenerek ud çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrenmiş, oralardan Mekke’ye şarkıcı câriyeler getirmişti.
Babası Haris Bin Alkame ile gittiği seyahatlerde tıp ve felsefe öğrenimi gödüğü rivayet edilir.

HAYATINDAN KESİTLER
Nadr Bin Hâris, Mekke Müşrikleri içinde körü körüne İslâm’a karşı çıkanların başında geliyordu. Sazını ve sözünü Hazreti Peygamber’i ve onun dinini kötülemeye hasretmişti.
Nadr Bin Hâris’in kendi kabilesine seslenişi çok anlamlıdır ve onun Hazreti Muhammed’in gerçek peygamber olduğunun farkına vardığını göstermektedir:
-Ey Kureyşliler! Başınıza öyle bir iş açılmıştır ki, artık siz onun üstesinden gelemezsiniz. Muhammed henüz gencecik bir delikanlı iken sözce en doğrunuz, emanetçe en emininiz idi ve en çok ondan razıydınız. Saçlarına ak düştüğü ve size bir görevle geldiği zaman ona sihirbaz dediniz. Hayır o sihirbaz değildi; zira biz sihirbazların ne yaptıklarını biliriz. Ona kâhin dediniz. Hayır o kâhin değildi; zira onların sözlerindeki secileri biliriz. Ona şair dediniz. O şair değildir; çünkü biz şiiri ve o sanatın inceliklerini biliriz. Sonra ona mecnun dediniz. Hayır o mecnun değildir; çünkü biz mecnunları da biliriz. Onun ne karıştırması vardır ne de vesvesesi. Ey Kureyşliler, durumunuzu bir düşünün! Gerçekten başınıza büyük bir iş gelmiştir!
Bu hitabından Efendimizin Peygamber olduğunu çok iyi bildiği, ama inadından dolayı, bakar ve görür körlüğünden dolayı O’na iman etmeye yanaşmadığı anlaşılmaktadır. Belki de bu küfrün ve şirkin en aşağı derecesidir.
Efendimiz bir gün bir iş için Hacûn yokuşunun dibine kadar gitmişti. Orada bulunan Nadr, O’nu yalnız görünce kendi kendine:
-Ben onu hiçbir zaman şu saatteki kadar ıssız bir yerde tek başına bulamamıştım, dedi.
Peygamberimize saldırmak için yanına yaklaşır yaklaşmaz, geri dönüp koşarak evine kadar kaçması bir oldu. Ebû Cehil ona yolda rastlayıp:
-Nereden geliyorsun? diye sordu. Nadr Bin Hâris:
-Muhammed’e saldırmak ümidiyle ardına düşmüştüm. Kendisi yapayalnızdı, yanında hiç kimse yoktu. Yanına yaklaşır yaklaşmaz başının üzerinde kocaman karayılanların ağızlarını açarak keskin dişlerini gıcırdattıklarını görüp korktum ve hemen geri döndüm. Dedi.
Ebû Cehil:
-Bu da onun sihirlerinden birisidir, dedi.
Nadr Bin Hâris, Acem hikâyelerini iyi bilirdi.
-Muhammed size geçmişlerin masallarını anlatıyor, diyerek, hem Kur’an-ı Kerim ve hem de Peygamberimizle alay ederdi.
Düşmanlıklarında Nadr Bin Hâris gibi aşırı gidenler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli göndermeler vardır. Müfessirlerin pek çoğu bazı âyetlerin nüzûl sebeplerini onun faaliyetleriyle ilişkilendirir. Nadr Bin Hâris aynı zamanda Kureyş’in en iyi hatiplerinden biriydi ve sık sık kabilesinin önüne çıkarak:
-Hangimiz daha güzel konuşuyoruz, ben mi, Muhammed mi? Diye sorardı.
Müşriklerin Kur’an hakkında söyledikleri, “öncekilerin masalları” sözü de ona aittir. Enfal suresindeki 31. ayet bu konuda nazil olmuştur.
Enfal suresi:
31- Kendilerine âyetlerimiz okunduğunda, "Duyduk, duyduk! İstesek elbette bunun benzerini biz de söyleriz, bu eskilerin masallarından başka bir şey değil" dediler.
İzahı:
Kur’ân-ı Kerîm defalarca Müşriklere meydan okumuştu. Ku’an’ın Allah’tan geldiğine inanmıyorlarsa, bir benzerini yapmalarını istemişti. Hazreti Peygamber’i durdurmanın en kısa yolu bu meydan okumaya cevap vermek ve Kur’an benzeri bir kitap ortaya koymaktı. Müşrikler bunu yapamadılar. Ancak gerçeği kabul edip teslim olmak yerine “yapmak isteseydik yapardık” tavrı içine girdiler. İçlerinden biri, İran’a yaptığı seyahatlerinde Acem destan ve masallarını öğrenmiş bulunan Nadr Bin Hâris, hem üslûbu hem de içeriği bakımından Kur’an’la karşılaştırılması bile abes olan Acem masallarını ileri sürerek:
-İşte Kur’an benzeri kitap, o da geçmişlerin masalı, bu da, dedi.
Ancak masallar masal olarak kaldı, Kur’an ise on dört asırdır milyonlarca insanın yoluna ışık tuttu, İslâm medeniyetinin omurgasını teşkil etti.
Masal konusunda En’am suresinde başka ayeti kerimeler de vardır. Bunlar Velit Bin Mugire bahsinde geçti.
Mutaffifin suresinin bazı ayetleri de Nadr hakkında nazil olmuştur, diyenler vardır.
Mutaffifin suresi:
10-Gerçeği yalan sayanların o gün vay haline!
11-Onlar yargı gününü asılsız sayanlardır.
12- Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başkası inkâr etmez.
13-Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "eskilerin masalları" der.
14-Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır.
15-Ve gerçek şu ki, onlar o gün elbette rablerinden mahrum kalacaklardır.
16-Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir.
17- Sonra da onlara, "İşte inkâr etmiş olduğunuz cehennem budur!" denilecektir.
İzahları:
Ayetlerde hesap ve ceza gününü inkâr eden, dolayısıyla bu tutumları siccînde kayda geçirilmiş bulunan günahkârların, âhiretteki âkıbetlerinin çok kötü olacağına dikkat çekilmektedir. 12-13. ayetlerde ise bunların kötü davranışlarından üç kapsayıcı örnek gösterilmektedir:
a) İnanç konularında haddi aşmaları, hak yoldan sapmaları.
b) Durmadan günah işlemeleri.
c) Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bunlara “eskilerin masalları” demeleri.
Dolayısıyla Kur’an’ı ve Peygamber’i red ve inkâr etmeleri. 14. ayette inkârcıların bu tür davranışlarının kalplerini kaplayıp kararttığı bildirilmiştir. “...kaplayıp karartmıştır” diye çevirilen râne fiili, sözlükte “galip geldi, kuşattı, istilâ etti” anlamlarına da gelir. Bu âyette ise işlenen günahların, bir pas tabakası gibi kalbi kaplayıp karartmasını, körlenmesini, böylece insanın düşünce ve duygularını olumsuz etkilemesini ve onun hakikatleri kavramasına engel olmasını ifade eder. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
-Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terkedip bağışlanmayı dilerse, bu leke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar.
İşte Allah Teâlâ’nın, “Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır” meâlindeki âyetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur. Kur’an’da, gerçeğin ve iyinin ne olduğunu anlayıp kavrama merkezi olan, mânevî anlamdaki kalbin belirtilen fonksiyonunu yitirmesiyle ilgili olarak “kararıp paslanma” anlamındaki reyn kavramının dışında, “mühürlenme, kilitlenme, ve kılıfla örtülüp kapanma” gibi anlamlara gelen başka deyimler de kullanılmıştır. Râzî’nin kaydettiği bir yoruma göre bu tür ifadeler, günah ve inkârda ısrar eden insanların kalplerinin geçirdiği farklı aşamaları ifade eder. Çünkü insan inkâra ve günah işlemeye devam ettikçe kalpteki mânevî lekelerin de aşama aşama artıp çoğalacağı açıktır. Nefsi anlatan âyetlere göre de bu kalp, ibadetle olgunlaşıp ilâhî rızâya erme mertebesine yükselen, ama öte yandan günahlarla da alçalan ve hep kötülüğü arzu ve telkin eden nefistir.
Hazreti Peygamber’in ve O’nun misyonunun Kureyş toplumunda yapacağı değişim ve etkiyi tahmin eden Nadr Bin Hâris, diğer Kureyşliler gibi çeşitli bahanelerle oyalanmadan âcil tedbirler alınması gerektiğine inanıyordu. Bu çerçevede Ukbe Bin Ebû Muayt ile birlikte Resûl-i Ekrem’in durumu hakkında bilgi edinmek ve ona fikrî planda karşı koyabilmek için Yahudi âlimleriyle görüşmek üzere Yesrib(Medine)’e gittiler. Orada Hazreti Peygamber’in durumunu, onun çok iddialı sözler söylediğini anlattılar ve sözlerinden bir kısmını aktardılar. Bunun üzerine Yahudi âlimleri:
-Siz O’na şu üç şeyi sorun. Eğer cevap verebilirse gerçekten gönderilmiş bir peygamberdir, O’na tâbi olun. Şayet cevap veremezse yalancıdır. Dediler.
Sorulacak üç soru Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh meseleleriydi. Nadr ile Ukbe, Mekke’ye döndüklerinde Müşriklerden bir grupla birlikte Resûl-i Ekrem’in yanına giderek Yahudi âlimlerinin sorularını sordular. Hazreti Peygamber, “Size yarın cevap vereceğim” dediyse de beklediği vahiy gecikti. Nadr Bin Hâris ve diğerleri, “Muhammed sorduğumuz sorulara cevap veremedi” diye propaganda yapmaya başladılar; ancak uzunca bir süre sonra Kehf sûresi nâzil oldu. Bu suredeki ilgili ayetleri Ukbe Bin Ebi Muayt bahsinde yazmıştık.
Nadr Bin Hâris, Hazreti Peygamber’i âdeta takip altına almıştı. Resûl-i Ekrem herhangi bir şey söyleyince ya da Kur’an’dan âyetler okuyunca, hemen gidip bunların tesirini yok etmeye çalışıyordu. Nitekim Hazreti Peygamber, Kureyş’e tek Allah’ı anlatarak geçmiş ümmetlerin karşılaştığı felâketlerden kavmini sakındırmaya çalıştığında:
-Muhammed size Âd ve Semûd’un hikâyelerini anlattı, ben de size kisrâların haberlerini getirdim.
Diyerek Kureyşliler’in kafasını karıştırmıştı. Ayrıca mûsiki bilgisini de İslâm’a ve Resûl-i Ekrem’e karşı kullanıyor, bazı şarkı sözlerini Kur’an’a alternatif olarak sunuyordu. Bu konuda da ayet nazil olmakta gecikmedi.
Lokman suresi:
6-İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor.
7-Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. Ona acıklı bir azabı müjdele!
Kur’an alimlerinin bu ayetleri izah şekli:
Dünyada maddî haz ve mutluluktan başka gayeleri olmayan insanlar, başkalarını da bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak, alıkoymak, boş şeylerle uğraşmak maksadıyla akıl ve bilgi temeline dayanmayan anlamsız, içi boş sözlere veya bir yoruma göre çalgılı eğlencelere kendilerini kaptırır. Hayatın gayesini bunlardan ibaret görür, bunlara para harcar; bunları konuşup bunları dinlerler. Allah’ın hikmetli, anlam yüklü ve dolayısıyla kurtarıcı âyetleri kendilerine okunduğunda ise, büyüklenerek bunlara kulak tıkayıp sırt çevirirler. Böylece inançlı ve inkârcı kesimler arasındaki temel bir mantık ve zihniyet farkı ortaya konmaktadır.
“Eğlendirici söz” diye çevirilen 6. âyetteki lehve’l-hadîs deyimi klasik tefsirlerin çoğunda mûsiki olarak açıklanmış ve bazı tefsirlerde bu âyete dayanılarak şarkı söylemenin, çalgı çalmanın, dinlemenin, bu işin ticaretini yapmanın haram olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu deyimin şirk inancı içeren sözler veya daha genel olarak insanlar için herhangi bir fayda getirmeyen boş ve lüzumsuz konuşmalar olduğu yolunda görüşler de zikredilmektedir. İmam Mâlik bir soru üzerine âyetteki “Allah yolundan saptırmak için” ifadesine dayanarak:
-Eğer müzik insanı Allah’a karşı görevlerinden alıkoyuyorsa haramdır, demiştir.
Kurtubî mûsikinin haram olduğu yolunda aktarılan bazı rivayetleri sıraladıktan sonra, ünlü fıkıh bilgini Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye dayanarak kendi görüşünü özetle şöyle belirtir:
-İnsanların kötü duygularını tahrik eden, haramları öven şarkıların haram olduğu açıktır. Ancak bu tür sakıncalar taşımayan mûsiki bayram, düğün gibi sevinçli ve mutlu zamanlarda veya dinlenmeye ve rahatlamaya ihtiyaç duyulduğu durumlarda câizdir.
Ancak Taberî’nin de belirttiği gibi lehve’l-hadîs deyiminin özel olarak şarkı ve mûsiki anlamına geldiğine dair âyette herhangi bir işaret bulunmadığına göre, bu deyimin anlamını mûsiki olarak sınırlamak doğru değildir. Bu iki âyette özetlenen inkârcı psikoloji ve tavır dikkate alındığında bunun, genel olarak Müşriklerin, ilâhî mesajın insanlar üzerindeki etkisini kırmak veya onları alay ve eğlence konusu yapmak için ileri sürdükleri içi boş iddialar, laf cambazlıkları şeklinde yorumlanması gerekmektedir. Nitekim 6. “âyetteki “bi-gayri ilm” yani “bilgisiz olarak” tabiri de bunu desteklemektedir. Eğer mûsiki, şiir ve benzeri etkinlikler böyle bir kötü amaca alet ediliyorsa, bunu yapanlar da âyetteki eleştiri kapsamına girer. Ayrıca burada, sadece o dönemdeki inkârcıların söz konusu tutumları değil, hangi dönemde olursa olsun “Allah’ın yolu”nu tıkama amacına yönelik zihniyet ile bunun ürünü olan tavır, tenkit ve faaliyetler de eleştirilmektedir.
Nadr Bin Hâris bir gün eline çürümüş bir kemik alıp ufalayarak:
-Bunu kim diriltebilir yâ Muhammed?
Diye sormuştu. Bunun üzerine Yasin suresinin 77 ve 78 ayetleri nazil olmuştu. Bu konuda Übey Bin Halef bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.
Peygamber Efendimiz inanmayanlar için korkutucu azap olduğuna dair ayetler inip onları tebliğ ettikçe, Nadr Bin Haris başta olduğu halde çeşitli şekillerde alay ederek mukabele ederlerdi. Bu konuda da ayetler nazil olmuştur.
Sad suresi:
16- Onlar, (alaycı bir tavırla), "Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!" dediler.
17- Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla! Yönü hep Allah’a dönüktü.
İzahı:
Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vesilelerle bildirildiği üzere, Resûlullah kendilerini uyarmak maksadıyla inkâr ve kötülüklerinde ısrar ettikleri takdirde başlarına böyle felâketlerin geleceğini, dünyada ve âhirette cezalarını göreceklerini bildirdikçe, Nadr Bin Haris ve etrafındaki Müşrikler alay maksadıyla sık sık bu tür isteklerde bulunurlardı. 17.ayette, bu küstahça sözler karşısında son derece üzüldüğü anlaşılan Hazreti Peygamber’e sabırlı olması öğütlenmekte; ayrıca İsrâil peygamberleri içinde özellikle dünyevî gücü ve iktidarıyla tanınan Hazreti Dâvûd’u hatırlaması istenmektedir. Burada o gün putperest muhaliflerinin kendisini ciddiye almadıkları, mesajıyla alay ettikleri Hazreti Muhammed’in de bir zaman sonra Dâvûd aleyhisselâm gibi muzaffer ve muktedir bir konuma ulaşacağına ima vardır. Nitekim tarih bunu göstermiştir.
Nahl suresi:
103-Hiç kuşkusuz, "Kesin olarak bunları O’na bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa O’na öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır.
104- Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır.
105-Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.
İzahları:
Müşriklerin bazıları Hazreti Peygamber’in kendisine Allah tarafından vahyedildiğini bildirdiği sözleri kendisinin uydurduğunu söylerken, bazıları da bunları O’na başka bir insanın öğrettiğini ileri sürmüşlerdi. Bu kişinin Ehl-i kitap’tan Bel‘am isimli Mekkeli bir kılıç ustası veya Yaîş ya da Cebr isimli bir Hıristiyan köle olduğu gibi çeşitli rivayetler vardır. Ancak bu rivayetler tahminden öte bir değer taşımamaktadır. Âyetten anlaşıldığına göre bu kişinin kim olduğu o zaman bilindiği için, burada isminin verilmesine gerek görülmemiş, bununla birlikte onun bir Arap olmadığı bildirilmiş. Arapça’nın en güzel örneği olan Kur’an gibi bir edebiyat şaheserinin, insanlığın din ve dünyasına ışık tutacak değerde bir hikmet kaynağının bir yabancı tarafından dikte edilmesinin imkânsızlığı ifade edilerek iddianın saçmalığı ortaya konmuştur.
104. ayette, bu şekilde âyetleri inkâr edenlerin hidayetten mahrum kaldıkları ve şiddetli bir azapla cezalandırılacakları bildirilirken, 105. âyette Hazreti Peygamber’in öğretisinin, O’nun kendi uydurması olduğunu ileri süren, özelde Mekke Müşrikleri ve genelde tarihin başka döneminde İslâm vahyi için benzer iddiada bulunanlar kastedilerek, yalancılık ve sahtekârlığın ancak böylesi inançsızlara yakışır bir davranış olduğu bildirilmiştir. Dolayısıyla asıl iftiracı ve yalancıların imandan nasip almamış kimseler olduğu ifade edilmiştir.
Furkan suresi:
4-İnkâr edenler, "Bu Kur’an, onun uydurduğu, birilerinin de bu konuda kendisine yardım ettiği bir düzmeceden ibarettir" dediler; böylece onlar açık bir haksızlık ve iftirada bulunmuş oldular.
5-Yine dediler ki: “Bunlar, O’nun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!”
6-De ki: "Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir."
İzahları:
Mekkeli putperestler, aslında Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerini kendi bâtıl inançları ve zulme dayanan mevcut düzenleri için zararlı gördüklerinden, onun etkisini değişik yollardan önlemeye çalışıyorlardı. Bu yollardan biri de Resûlullah’ın “birilerinden”, yani o dönemde Mekke’de bulunan birkaç Ehl-i kitap mensubundan da yardım alarak Kur’an’ı kendisinin uydurduğu iddiasıydı. Gerçi Resûlullah’ın genellikle köle sınıfından olan birkaç Hıristiyanla görüştüğü söylenmektedir. Bunun da sebebi, onların inançlarının putperestlerinkine göre doğruya daha yakın oluşuydu. Ancak Kur’ân-ı Kerîm gibi mükemmel bir kitabı böyle rastgele kişilerden aldığı bilgilerle oluşturması saçma bir iddia olmaktan öte gidemezdi.
6. ayette putperestlerin iddiaları reddedilirken “Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” buyurulması şu gerçeğe işaret etmektedir:
Kur’an, Allah’ın yardımı olmadan hiçbir insanın, kendi beşerî yetenekleriyle ulaşamayacağı zenginlikte sırlar, gayb âlemine ilişkin bilgiler, kurallar ve gerçekler içermektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın insan değil, Allah’ın sözü olduğunu kanıtlayan delil yine Kur’an’ın kendisidir, onun içeriğidir.
Fatır suresi:
42-Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse, herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı.
43-Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah’ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın.
44-Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nice olmuş görsünler! Kaldı ki onlar bunlardan daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ın kudretine karşı durabilecek yoktur. Şüphe yok ki, O her şeyi bilmektedir, her şeye kadirdir.
45-Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Vadeleri dolduğunda ise (herkes anlayacaktır ki) Allah kullarını hakkıyla görüp bilmektedir.
Kur’an alimlerinin görüşü:
Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke Müşrikleri, peygamberleri yalanlamadıklarını söyleyip, şayet kendilerine gerçek bir peygamber gönderilmiş olsa, eski ümmetlerin yaptığını yapmayacaklarına, yani peygamberi asla inkâr etmeyeceklerine ve onun getireceği mesaja, geçmiş ümmetlere nazaran çok daha fazla sahip çıkacaklarına yemin ediyorlardı. Ama Hazreti Muhammed Peygamber olarak gönderildiğini açıklayınca, ondan sür’atle uzaklaştılar. Resûlullah’a ve Müslümanlara karşı cephe almalarının sebebi ise bazı âyetlerde ifade edildiği ve siyer kaynaklarındaki olaylardan anlaşıldığı üzere açıktı:
Resûl-i Ekrem onların beklentilerine göre bir Peygamber değildi ve getirdiği mesaj çıkarlarına alet edebilecekleri bir içerik taşımıyordu. Âyetin “herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair” şeklinde çevrilen kısmı “bulundukları durumdan çok daha iyi bir yol tutacaklarına dair” ve “geçmiş ümmetlerin hepsinden daha iyi olacaklarına dair” şeklinde de anlaşılabilir. 45.ayetin son cümlesi daha çok “Vadeleri dolduğunda ise Allah kime nasıl muamele edeceğini takdir eder veya gereken cezayı verir, çünkü O kullarını hakkıyla görmektedir” tarzında açıklanmıştır.
Mearic suresi:
1-2-3-Birisi, huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan Allah katından, inkârcılar için gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi.
4-Melekler ve rûh O’na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
Açıklamaları:
“Huzuruna yükselmenin birçok yolu” diye çevrilen meâric, “yükselme vasıtaları” demektir. Bazı müfessirler bu kelimeye, “meleklerin yükseldiği gökler, Allah’ın mahlûkata lutfettiği nimetlerin mertebeleri, cennetteki dereceler, mânevî ve ruhanî mertebeler” gibi açıklamalar getirmişlerdir. Bir kısım müfessirler ise meârici mecaz olarak insanı Allah’ın varlığını kavramaya ve O’nunla mânevî yakınlık kurmaya götüren yollar olarak yorumlamışlardır.
Rivayete göre Müşriklerin ileri gelenleri, Hazreti Peygamber’e, alaylı bir üslûpla, haber verdiği azabın gelip gelmeyeceğini, gelecekse bunun ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlardı. Bir rivayete göre bu soruları soran Nadr Bin Hâris idi. Buna göre inkârcılar Hazreti Peygamber’in getirdiği kitap doğru ise, Allah tarafından başlarına taş yağdırılmasını veya büyük bir ceza ile cezalandırılmalarını istemişlerdi. Müşriklerin, aslında alay ve inkâr yollu ortaya koydukları bu tür sorularına ve isteklerine cevap olmak üzere 2. ayette; onlar ihtimal vermese de, vakti geldiğinde Hazreti Peygamber’in haber verdiği azabın mutlaka gerçekleşeceği, bunu hiç kimsenin önleyemeyeceği bildirilmiştir.
Müfessirlere göre 4. âyette geçen “ruh”tan maksat Cebrâil’dir. “Miktarı elli bin yıl olan gün”den ne kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı müfessirler buradaki elli bin yılı dünyanın ömrü, bazıları kıyametin oluş süresi, kimileri de âhirette kulların hesap vereceği süre olarak açıklamışlardır. Bir görüşe göre, kıyametin müddeti inkârcılar için elli bin sene, Müminler için sadece bir günün muayyen bölümü kadar sürecektir. Elli bin senenin, âhiret hayatının toplam süresi olduğunu ileri sürenler de vardır. Ancak bu yorumların hiçbirinin kabul edilebilir bir mesnedi ve gerçekliği yoktur. Bir önceki âyette geçen “huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan” şeklindeki ifadenin ardından burada da “Melekler, miktarı elli bin sene olan bir gün içinde O’na yükselmektedirler” buyurulmuştur. Görüldüğü gibi bu ifadenin kıyamet ve uhrevî hesapla, dünya veya âhiretin süresiyle bir ilgisi yoktur. Sadece meleklerin Allah’a yükselmesinden söz edilmektedir. Şevkânî’nin naklettiği bir yorumda da belirtildiği gibi, bu âyetteki elli bin sayısı bu mertebelerin ne kadar yüce olduğunu zihinlerde canlandırmayı amaçlayan temsilî bir anlatımdır.
Hacc suresi:
3-Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her âsi şeytanın peşine takılır.
4-Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.
Açıklaması:
Evren Allah’ın kudretini gösteren delillerle dolu iken ve peygamberler de öldükten sonra dirilme gerçeğini anlatıp insanları açık bir biçimde uyarmışken, bazı insanların Allah’ın gücü ve âhiret hayatının varlığı hakkında tartışmaya girmeleri, üstelik hiçbir sağlam bilgiye sahip olmadıkları halde inkârcılıkta inat etmeleri, tarihin her döneminde görülen bir durumdur. Bu âyetlerde, ilk iki âyetteki bildirim ve ikaza rağmen bazı kimselerin bu tutumlarından vazgeçmedikleri gerçeğinden hareketle, bu beşerî zaafa ve sonuçlarına tekrar dikkat çekilmektedir. Esasen genel bir teşhis ve uyarı içermekle beraber 3.âyetin Nadr Bin Hâris hakkında inmiş olduğu rivayet edilir. Kureyş’in amansız inkârcılarından olan bu şahıs, babasıyla Hîre’de tıp ve felsefe öğrenimi görmüştü.
3. âyetteki “her âsi şeytan” ifadesiyle, İblîs ve avenesinin yahut Kureyş’in ileri gelen inkârcılarının kastedildiği yorumları yapılmıştır. Buradaki “her” anlamına gelen küll kelimesinin Kur’an’daki benzer ifadeler dikkate alındığında çokluğu belirtmek için kullanıldığı anlaşılmaktadır. “Âsi” olarak tercüme edilen merîd kelimesine “had bilmez, zorba, inatçı, azgın, mütekebbir” gibi mânalar da verilebilir.
4.âyette şeytan ve onu dost edinecek kişiler hakkında kaçınılmaz sonuç ve hükmü belirtmek üzere lafzan “Onun hakkında şöyle yazıldı” mânasına gelen bir ifade kullanılmıştır. Bu sonuç şeytana uyanın doğru yolda kalamayacağı, dolayısıyla cehennem azabına sürükleneceğidir. Burada dikkat çeken bir husus da şudur: Şeytana insanları doğru yoldan saptırma fırsatı verilmekle beraber, ona uyanlar iradelerini bu yönde kullandıkları, İlâhî ikazları bir kenara bırakıp şeytanı dost edindikleri için sorumluluk kendilerine aittir.
Ümeyye Bin Halef bahsinde izahını verdiğimiz İsra suresi 90. ayet’in kasdettikleri arasında Nadr Bin Haris de bulunmaktadır.
İsra suresi:
94-Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" şeklindeki itirazları engellemiştir.
95-De ki: "Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik."
96-Yine de ki: "Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. O, kullarını çok iyi bilip görmektedir."
Tefsiri:
“Kurtuluş rehberi” diye çevirilen hüdâdan maksat vahiy bilgisidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre Mekke Müşriklerinin Hazreti Peygamber’e inanmamalarının bir sebebi de, onun melek benzeri bir varlık değil, kendileri gibi bir insan olmasıydı. Halbuki onlar, peygamberlerin insan üstü olması gerektiğini düşünüyorlar; Allah’ın, peygamberleri insanların kendi varlık türlerinden göndermesindeki hikmeti anlayamıyorlardı. Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı iletişim kurabilmeleri için Allah onlara elçi olarak melek gönderirdi. Ama Allah insanlara peygamber olarak melek gönderseydi onu göremezler, kendi dilleriyle iletişim kuramazlar, sonuçta risâletin hedefi gerçekleşemezdi.
96. âyet, davet ve tebliğin bütün açıklığına, ikna ediciliğine rağmen Müşriklerin red ve inkârda inat etmeleri, küstahça tavırlarını sürdürmeleri karşısında Peygamber’e güven telkin ederken, inkârcılara da bu anlamsız tavırlarının Allah tarafından bilindiği hatırlatılarak bir defa daha uyarıda bulunulmaktadır.
Nahl suresi:
43- Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun.
İzahı:
Mekke Müşrikleri “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” diyerek, kendileri gibi bir insanın peygamber olarak gönderilmesini kabul edilebilir bulmuyor, olsa olsa bir melek gönderilmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Halbuki Allah Teâlâ sadece Hazreti Muhammed’i Peygamber olarak seçmemişti. Daha önce de yalnızca insanlardan Peygamber seçmiş ve görevlendirmişti. Âyette “Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun” buyurulmak suretiyle Müşriklerin doğru inanç konusundaki samimiyetsizliğine işaret edilmiştir. Çünkü onların, önceki devirlerde de insanlar arasından peygamberler gönderilip gönderilmediğini, “bilgi sahibi olanlara” sorup öğrenme imkânları varken, bunu yapmadan Hazreti Muhammed’in peygamberliğini peşinen inkâr etmişlerdir.
Tefsirlerde çoğunlukla buradaki “bilgi sahibi olanlar”la Ehl-i kitap âlimlerinin kastedildiği belirtilir. Gerçi bu sûrenin indirildiği Mekke’de kayda değer bir Ehl-i kitap topluluğu yoktu. Ancak Mekkeliler’in ticaretle meşgul oldukları ve bu münasebetle Ehl-i kitap âlimlerinden bilgi almalarının mümkün olduğu bilinmektedir. Ayrıca özellikle böyle konularda bilgilerine başvurmak üzere Ehl-i kitap mensuplarının yaşadığı bölgelere gitme imkânları da vardı. Nitekim Kehf sûresinin nüzûl sebebiyle ilgili rivayetlerde anlatıldığına göre, Müslümanların sayısının çoğalması üzerine Müşrikler, Hazreti Muhammed’in peygamber olup olmadığı hususunda kendilerini aydınlatacak bilgiler almaları için, Nadr Bin Hâris ile Ukbe Bin ebi Muayt’ı Medine’deki Yahudi âlimlerine göndermişlerdi.
Biz bu konuda Ukbe Bin Ebi Muayt bahsinde genişçe bilgi verdik.
Buradaki “bilgi sahibi olanlar”la Mekke Müşrikleri arasındaki kültürlü kişiler de kastedilmiş olabilir. Çünkü onların arasında başta Hazreti Nuh ve Hazreti İbrâhim olmak üzere geçmiş peygamberler hakkında mâlûmat sahibi olanlar vardı.
Âyetten alınması gereken en önemli ders, başta dinî meseleler olmak üzere bir konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların, o hususta ehil olanlara yani konunun uzmanlarına sormaları gerektiği; bir konuda doğru ve yeterli bilgi edinmeden görüş ileri sürmenin veya iş yapmanın yanlış olduğudur.
En’am suresi, 8. ayetteki bu konuda ilahi cevap ve izahı Übey Bin Halef bahsinde anlatılmıştı.
Yusuf suresi:
109-Senden önce de şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
İzahı:
Bu âyet-i kerîme, Müşriklerin Hazreti Peygamber’i kastederek, “Ona bir melek indirilseydi ya!” meâlindeki sözlerine cevap olarak inmiştir. Bu ve benzeri âyetler, insanlara cin ve melek gibi, insandan başka varlıklardan peygamber gönderilmediğini ifade eder. “Kişiler” diye çevrilen ve sözlükte “erkekler” mânasına gelen “ricâl” kelimesine dayanan müfessirler, çoğunluğuna göre, peygamberlerin tamamı erkeklerden gönderilmiştir.
Müfessirler, “şehir halkı içinden” diye çevirilen min ehli’l-kurâ ifadesini dikkate alarak peygamberlerin göçebe kesimden değil, yerleşik medenî toplumlardan seçilmiş oldukları kanaatine varmışlardır. Şevkânî, Ehli’l-kurâ tamlamasına, “yeryüzünde yaşayan insanlar” mânası verir. İbnü Abbas’a göre ise, bundan maksat, peygamberlerin Müşriklerin istediği gibi göklerdeki varlıklardan değil, yeryüzünde yaşayan insanlardan gönderilmiş olduğunu ifade etmektir.
Bakara suresi:
23-Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin. Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!
Açıklaması:
Önceki âyetlerde insanlar tevhide (bir tek Allah’a kul olmaya) çağırılmışlar. Buna tefekkür yoluyla varabilmeleri için teşvik edilmişler, ayrıca deliller getirilerek onlara ışık tutulmuştu. İnsan kendi düşünce ve iradesiyle inanmaya karar verince; Allah, yaratılış, yaratılmışlar, gayb âlemi, dünya hayatının sonu; Allah, insanlar ve eşya ile ilişkilerde takip edilecek yol ve usul gibi konularda bilgilenmeye ihtiyaç duymaktadır. İnsanın kendi bilgilenme kapasitesi bu meçhulleri aydınlatmaya yeterli olmayınca, beşer üstü bir bilgi kaynağına başvurma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu kaynak vahiydir; özel bir dil veya iletişim aracı ile Allah’ın kullarına bilgi vermesidir. Bu bilginin peygamber dışındaki insanlar için elde edileceği kaynak Kur’an’dır ve vahye dayanan sünnettir. Bu sebepledir ki, kitaba iman, inanç esaslarından biri olmuş, kitabın şüpheden uzak bulunduğunu ispat için âyetler gönderilmiş, deliller getirilmiştir. Sûrenin başında “Onda şüphe yoktur” ifadesiyle gerçek ortaya konmuş, burada ve daha başka yerlerde ileri sürülen delillerle de ispat edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in kaynak ve muhteva yönlerinden “şüphesizlik, gerçeklik ve tutarlılık” şeklindeki nitelik ve özelliklerinin ispatı, aynı zamanda onu alıp tebliğ eden Hazreti Peygamber’in ve içinde geçen gayb bilgilerinin gerçekliğinin ispatı demektir. Böylece İslâm’a özgü iman esasları ve bunların ispat delilleri verilmiş olmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’in daha önce Mekke’de inen sûrelerinde de inkârcılara meydan okunmuş; bu kitabın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanların, onu Hazreti Peygamber’in uydurduğu iddialarında samimi iseler benzerini yapıp getirmeleri istenmiştir. İnkârcı Araplar bütün arzularına ve teşebbüslerine rağmen bunu yapamamışlar, bir âyete benzer söz dahi söyleyememişler; böylece âciz oldukları, yapamayacakları ortaya çıkmış, “asla yapamayacaksınız” sözü gerçekleşmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılamaması özelliğine i‘câz denir. Kelimenin sözlük mânası “âciz, çaresiz bırakmak”tır. Mu‘ciz “çaresiz bırakan”, mûcize ise “sıradan insanların yapamadığı, ancak peygamberlere Allah’ın lutfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller” demektir.
Kur’an mu‘cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır.
Kur’an mûcizedir; çünkü bu eşsiz kitap, son Peygamber’in risâletinin hak ve gerçek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Bu aziz kitabın mu‘ciz ve mûcize oluşu hangi özelliklerinden gelmektedir? Hangi bakımlardan o bir mûcizedir? Bu sorunun cevabını vermek üzere İ‘câzü’l-Kur’ân konulu irili ufaklı çok sayıda kitap yazılmıştır. Burada bir fikir vermek üzere Kur’an’ın i‘câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek mümkündür:
a) Söz sanatı:
Seçilen kelimeler ve dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanatlar, kelimelere, dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak yüklenen mânalar.
b) Üslûp ve şekil özelliği:
Kur’ân-ı Kerîm’den önce Araplarda, sözlü edebiyatın iki şekli vardı. Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözlerinden ibaretti. Kur’ân-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Arapların bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve tâlimattan ibaret bulunan iki amacını gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygununu seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misaller, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel ve etkili bir şekilde vermiştir.
c) Muhteva özelliği:
Kur’ân-ı Kerîm’in muhtevası iman, inanılacak esaslar, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve tâlimat, ahlâk bilgisi ve eğitimi, yaratılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamberler ve kavimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haber ve bilgilerden oluşmaktadır. Hazreti Peygamber’in çevresi ve yetişme şartları bellidir. O’nun ve çevresindekilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda yaşayan başkalarının da sahip bulunmadıkları bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma yazma bilmeyen “ümmî” bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru olduğu, ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifleri açıklığa kavuşturan bu muhteva yani Kur’ân-ı Kerîm’in içeriği olağan üstüdür. Mûcizedir, ancak doğru bilginin kaynağı olan Allah’tan gelmiş olabilir. Başka bir ihtimal yoktur veya mâkul değildir.
Bakara suresi:
24-Bunu yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız. Yakıtı insanlar ve taş olan ateşten sakının; o, inkârcılar için hazırlanmıştır.
Açıklaması:
Âyette zikredilen “ateş” cehennem ateşidir. Bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu düşündürücüdür. İnsanlar bu âyetin gelmesinden yüzyıllar sonra kömürü bulup yaktıklarında, taş gibi nesnelerin de yandığını anlamışlardır. Cehennemin yakıtı olanlar ise kim bilir nasıl taşlardır? Bazı müfessirler bu taştan maksadın tapınılan taş heykeller, tanrı timsalleri olduğunu düşünmüşlerdir. “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız” meâlindeki izah edeceğimiz âyet de bu anlayışı destekler gibidir. Ancak heykel ve putun ham maddesi bile olsa eşyanın cezalandırılması âdil ve mâkul görülmediğinden, ceza olarak yakılanları “şuurlu ve iradeli yaratıklar” olarak anlamak, taş yakıtı ise “gayb âlemine ait, mahiyeti dünyalılar tarafından bilinemeyen bir nesne” olarak yorumlamak daha uygundur. Hadislere göre cehennem ateşinin, yakıcılık bakımından dünya ateşinden yetmiş misli daha şiddetli olduğuna dair Hadisi Şerifler mevcuttur. Bugün lazerle elmas kesiliyor. Mahiyet ve şiddetini bilmediğimiz ateşlerle taşların da ayrışıp yanması mümkündür. İnsan vücudu gibi narin bir cismin böyle bir ateşte ölmeden ve tükenmeden azap görmesinin tasavvuru bile dehşet vericidir. Kur’ân-ı Kerîm, insanları işte bu ateşten korumak için gönderilmiştir ve onları rahmete, cennete, ebedî saadete çağırmaktadır.
Kasas suresi:
49-De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin de ben ona uyayım!"
50-Eğer sana cevap vermezlerse bil ki, onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterme olmaksızın, sırf kendi bencil arzularına uyandan daha sapkını kim olabilir? Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.
51-Gerçek şu ki, düşünüp öğüt alsınlar diye biz sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır.
Tefsirleri:
Allah katından inmiş, muhtevalarında beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayacak din, ahlâk, hukuk ve diğer alanlarla ilgili kurallar taşıyan Tevrat’ı ve Kur’an’ı sihir sayan, Müşriklere meydan okunmakta, iddialarında doğru iseler insanlara hidayet yolunu bu iki kitaptan daha iyi gösteren, İlâhî kaynaklı başka bir kitap getirmeleri istenmektedir. Hatta bunu yapabilirlerse Resûlullah’ın da o kitaba uymaya hazır olduğu ifade edilmektedir. Ardından da Müşriklerin, Kur’an’ın meydan okumalarına cevap veremeyeceği belirtilmekte, Allah’ın hidayeti olmadan kişilerin sırf kendi arzularına göre davranmaları, sapkınlığın en koyusu olarak gösterilmektedir. Söz yani vahiy diye çevirilen 51. âyetteki kavl kelimesi Kur’an’ı veya peygamberlerle ilgili haberleri ifade etmektedir. “Sözü birbiri ardınca ulaştırmak”tan maksat, ya birbirini takip eden peygamberler ve onlarla ilgili haberlerin, veya yirmi üç yılda gelen Kur’an âyetlerinin ulaştırılmasıdır. Âyet “Sözü birbiri ardınca açıkladık”, “Sözü tamamladık” şeklinde de yorumlanmıştır. Yüce Allah insanların çıkmaz yollardan kurtulup doğru yolu bulmaları ve onu ruhlarına sindirebilmeleri için Kur’an’ı peyderpey indirmiştir.
Yunus suresi:
38-Yoksa "Onu Muhammed uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer iddianızda doğru iseniz, o zaman onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım; Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın!"
İzahı:
Kur’ân-ı Kerîm’in Hazreti Peygamber’in sözü olduğunu iddia edenlere karşı, yer yer onun hiç olmazsa bir bölümünün benzerini kendilerinin de ortaya koymaları yönünde meydan okuyan çeşitli âyetler vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılamaması özelliğine onun “i‘câz”ı denir.
Tur suresi:
29-Sen öğüt vermeye devam et; rabbinin lutfu sayesinde sen asla ne bir kâhinsin ne de bir mecnun.
30-Demek onlar, "O bir şairdir; zamanın sillesini yiyeceği günü bekliyoruz" diyorlar öyle mi?
31-De ki: "Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte beklemekteyim!"
32-Bunu onlara akılları mı emrediyor, yoksa onlar azmış bir topluluk mu?
33-"Onu kendisi uydurmuştur" diyorlar öyle mi? Hayır, hayır; inanmak istemiyorlar.
34-Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler.
35-Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar, yoksa yaratıcı kendileri midir?
36-Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar.
37-Yoksa rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa her şeye egemen olan onlar mı?
38-Yoksa onların, üstüne çıkıp gizli şeyleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Eğer öyleyse, içlerinden dinleyen biri açık bir kanıt getirsin.
39-Kız çocuklar O’na, erkek çocuklar da size öyle mi?
40-(Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?
41-Yahut gayb bilgisi kendilerinin yanında da onlar (buradan alıp) mı yazıyorlar?
42-Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar inkârcıların kendileridir!
43-Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir.
44-Gökten bir kütlenin düşmekte olduğunu görseler, yine de "Bunlar üst üste yığılmış bulutlar" derler.
45-Artık dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak.
46-Kurdukları planlar o gün kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve kendilerine yardım eden de olmayacak!
47-Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka (dünyada başlarına gelecek) bir azap daha var; fakat çoğu bunu bilmez.
48-Sen rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında rabbini hamd ile tesbih et.
49-Gecenin bir kısmında ve yıldızlar çekildiğinde de O’nu tesbih et.
Ayetlerin izahı:
Yakın çevresinden yani Mekke Müşrüklerinden, haksız ve ağır ithamlara mâruz kalan Resûl-i Ekrem’e, inkârda direnenlerin düşündükleri ve düşünebilecekleri, söyledikleri ve söyleyebilecekleri, yaptıkları ve yapabilecekleri ile ilgili hemen bütün ihtimaller hatırlatılıp bunların hiçbirinin sonuç vermeyeceği, kendisine düşenin azim ve sebatla doğruyu anlatmak olduğu, bu olumsuzlukların Allah’a olan bağlılığını asla etkilememesi gerektiği, yeterli bildirim ve öğüt yapıldığı halde akıl ve iz‘anlarını harekete geçirmemekte ısrar edenleri ise kendilerini bekleyen ceza ile baş başa bırakmaktan başka bir yol bulunmadığı bildirilmektedir.
Araplarda kâhinler ve mecnunların cinlerle insanlar arasında irtibat sağladığına inanılırdı. Bu sebeple putperestler Resûlullah’a 29 ve 30. âyetlerde belirtilen türden isnat ve iftiralarda bulunuyorlardı. 29. âyette Hazreti Peygamberle ilgili bu iddiaların asılsızlığı ortaya konmaktadır. Bu ve benzeri yerlerde mecnun kelimesini, yaygın anlamıyla “akıl hastası, deli” şeklinde açıklamak mümkün olduğu gibi, o günkü inanışlar ışığında “cinlenmiş, cinin hâkimiyetine girmiş” şeklinde yorumlamak da mümkündür. “Kâhin” kelimesinde ise bu mâna daha belirgindir. 30. âyette geçen reybe’l-menûn tamlaması “zamanın getireceği musibetler”i veya “ölüm”ü ifade etmek üzere kullanılır. Hazreti Peygamber’i görevini yapmaktan alıkoyamayan Kureyşliler, O’nu bertaraf edebilmek için değişik komplolar üzerinde fikir yürütüyorlardı. Bazıları zamanın yani ölümün nice meşhur şairleri alıp götürdüğünü hatırlatıp, bu işi de zamana bırakmanın uygun olacağını söylüyordu. Bu tavrın o sıralarda “şair” olarak tanınan insanlara ilişmenin pek hayırlı sonuç getirmeyeceği telakkisiyle de bağlantılı olduğu düşünülebilir. Bazı rivayetlerde böyle bir müzakere sırasında söylenen, “O’nu bağlayıp hapsedin, öylece ölüp gitmesini bekleyin” gibi sözler bu âyetin iniş sebebi olarak gösterilmiştir. Sûrenin bir bütün olarak indiği dikkate alındığında bu rivayetlerdeki bilgileri âyetin özel bir sebep üzerine bütününden ayrı olarak indiği şeklinde değil, burada söz konusu olaya ve benzerlerine bir gönderme yapılmış olduğu tarzında anlamak uygun olur. 32. âyette Müşriklerin çelişkili söz ve tutumlarına dikkat çekilmektedir. Zira Resûlullah’ı bir taraftan mecnun ilân ederlerken, diğer taraftan da O’nu özel yetenek ve ince zekâ gerektiren şairlik ve kâhinlikle nitelemeleri akıl ve mantığa sığacak iş değildi. Bu kısa âyette putperestlerin Peygamber ve vahiy karşısındaki küstahça tutumları eleştirilirken, hilim ve tuğyan kavramları çerçevesinde dolaylı olarak iki büyük zihniyet farkına da dikkat çekilmektedir. Müfessirler, buradaki ahlâmın tekili olan hilim kelimesini, genellikle “akıl”, âyette bunun karşıtı bir konumda kullanılan tâgînin türetildiği tuğyânı da, “isyanda sınır tanımama, konuşurken hezeyanlar savurma” şeklinde açıklamışlardır. Ancak, özellikle hilimle ilgili bu açıklama iki yönden eksik görünmektedir:
a) Öncelikle hilim, salt zihinsel yetenek olan aklı değil, aynı zamanda basiretli, soğuk kanlı, sabırlı, ölçülü, kısaca erdemli ve hakka uygun davranmayı da kapsayan bir kavramdır. Tuğyan ise inançta, sözde ve eylemde doğruluk ve adalet sınırını aşmayı, cahilce ve ahmakça hareket etmeyi ifade eder ve bu anlamıyla tuğyan, kaynaklarda Câhiliye Arapları’nın cehl, asabiyet, hamiyet gibi terimlerle ifade edilen barbarlık zihniyetinin bir tezahürü olarak görülür.
b) Câhiliye döneminde de akla değer verenler vardı. Buna rağmen bu yetenek bireyin ve toplumun ruhî ve maddî hayatını kurtaracak, onlara gerçek anlamda yararlı olacak inanç ve eylemlere götürme imkânından yoksundu. Bu sebeple o döneme “câhiliye” denilmiştir.
İslâm ise ilâhî irşadla aklın yolunu aydınlattı; önüne inanç ve amelle ilgili ölçüler koydu; böylece insana zihnî, duygusal ve bedenî yeteneklerini doğru olarak kullanma fırsatını verdi. Aklın salt bir zekice düşünme yeteneği değil, belirtilen vahiy kaynaklı ölçüler çerçevesinde en doğru, en âdil, dolayısıyla da nihaî anlamda en yararlı olanı kavrama, bilme yeteneği halini almasına imkân sağladı. Esasen birçok âyette Kur’ân-ı Kerîm’in, hidayet, şifa, nur gibi sıfatlarla anılmasının anlamı da budur. Sonuç olarak, Müminler bu kaynaktan aydınlandıkları için, belirtilen anlamda akıllarıyla hareket ederler ve doğru olana inanır, doğru olanı yaparlar. İnkârcılar ise kendilerini belirtilen kaynaktan nasipsiz bıraktıkları için, inanç ve davranışlarda mâkul ve tutarlı olamaz, doğruluk ve adalet sınırını aşarlar. Hazreti Peygamber’i “kâhin, mecnun, şair” gibi gerçek dışı ve çelişkili iddialarla suçlarken de aynı tutumu sergilemişlerdir. 33. âyetin son cümlesi genellikle “Onlar iman etmezler; ne kadar delil getirilse koyu taassupları içinde inkârcılıklarını sürdürürler” şeklinde anlaşılmıştır. Fakat bu bağlamda cümleye “(dediklerine) kendileri de inanmıyorlar” tarzında da mâna verilebilir. Kur’an’ın muhataplarına onun bir benzerini ortaya koymaları için çağrı yapması ve meydan okuması konusunda 35. âyette muhataplar her şeyden önce kendi yaratılışları üzerinde düşünmeye ve muhâkeme zincirini buna göre oluşturmaya çağırılmaktadır. Âyetin “Acaba onlar bir şey bulunmadan mı yaratıldılar?” diye çevrilen kısmı, daha çok “Acaba onlar yaratıcısız mı yaratıldılar?” mânasıyla açıklanmıştır. Bu kısma “Acaba onlar sebepsiz mi yaratıldılar?” şeklinde mâna vermek de mümkündür. Bu takdirde, onlara gayesiz, boş yere mi yaratıldıkları sorulmuş olmaktadır. Bir yoruma göre ise bu cümlede “kendilerini cansız, akıl nimetinden mahrum, gösterilen kanıtları anlayamaz varlıklar gibi mi görüyorlar?” mânası bulunmaktadır. Buhârî, bu ve müteakip iki âyetin, Bedir Savaşı’nı takiben esir düşen Müşriklerle ilgili görüşme yapmak üzere Medine’ye gelen Cübeyr Bin Mut‘im’in gönlünde iman ateşini yakan bir etki oluşturduğuna dair bir rivayet aktarmıştır. Bu rivayette Cübeyr’in şöyle dediği belirtilir:
-Hazreti Peygamber akşam namazında Tûr sûresini okumuş, ben de dinlemiştim; ‘em hulikû… em hümü’l-müsaytırûn’ âyetlerine (35-37. âyetlere) gelince kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
36-43. âyetlerde inkârcıların Hazreti Muhammed’i peygamberlik görevine lâyık görmeme ve Allah hakkında sapkın iddialar ileri sürme tarzındaki küstahça tavırları eleştirilmekte, bilgisizlik ve âcizliklerine rağmen, böyle bir değerlendirme hakkını nasıl kendilerinde bulabildikleri, onları hafife alan bir üslûpla sorulmakta, üstelik Resûlullah’ın onlara herhangi bir maddî yük de getirmediğine dikkat çekilmektedir. Bir yoruma göre 42. âyetin ilk cümlesinde, Mekkeliler’in Resûl-i Ekrem’i öldürmek için suikast hazırlığı içinde oldukları, son cümlesinde de planlarının boşa çıkacağı ve asıl kendilerinin perişan olacakları haber verilmektedir. Nitekim Medine’ye hicretten kısa bir süre önce Müşrikler Dârünnedve’de toplanıp bu konuyu enine boyuna tartışmış, müşterek bir suikast planı hazırlamışlardı. Fakat bu plan boşa çıktığı gibi Resûlullah’ı öldürmeyi planlayan suikastçıların kendileri de kısa bir süre sonra Bedir Savaşı’nda öldürülmüşlerdi. Söz konusu inkârcıların apaçık kanıtlar karşısında bile inatlarını sürdürdüklerini anlatmak üzere 44. âyette somut bir örnek verilmekte, İsrâ sûresinin 90-92. âyetlerinde belirtildiği üzere istedikleri gibi gökten bir kütle düşürülse ve bunu gözleriyle görseler dahi, gelip kafalarına çarpmadıkça onun varlığını kabullenmek istemeyecekleri, “bulut yığınlarıdır” gibi sözlerle geçiştirmeye çalışacakları belirtilmektedir. 45. âyette de böylesine bağnaz bir tutum içinde olanları, kendilerini bekleyen dehşetli günle baş başa bırakma dışında bir yol olmadığı ifade edilmiştir.
Bu âyette sözü edilen gün hemen bütün müfessirlere göre kıyamet günüdür. 47. âyette bundan başka bir azap ile daha karşılaşacakları belirtilmiş, fakat azabın mahiyeti açıklanmamıştır. Bazı müfessirlere göre bundan maksat kabir azabı, bazılarına göre ise açlık, yakınlarını ve servetini kaybetme ya da Bedir Savaşı ve benzeri hezimetlere uğrama gibi dünyevî belâlardır. Taberî, bu konuda bir sınırlandırmaya gitmeksizin inkârcıların, kabir azabı dahil, kıyamet gününden önce karşılaşacakları her türlü musibeti bu kapsamda düşünmenin uygun olacağını belirtir. 48 ve 49. âyetlerde Resûlullah’ın ilâhî gözetim ve koruma altında bulunduğu bildirilerek, ondan görevini azim ve sebatla sürdürmesi istenmekte, mâneviyatını yükseltecek en büyük gıdanın her zaman Allah’ı yüceltmek, O’na olan inanç ve güvencini zinde tutmak olduğu hatırlatılmaktadır. İbnü Abbas, 49. âyetin sonunda geçen (yıldızlar çekildiğinde yapılması istenen) tesbihten maksadın sabah namazından önce kılınan iki rek‘at nâfile (sünnet) namaz olduğunu söylemiştir. Resûlullah’ın sabah namazının sünnetine çok ayrı bir önem verdiğine dair hadisler bulunmaktadır. Bu âyetlerde geçen tesbih ile genel olarak, “Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederek anma” mânasının veya farz yahut nâfile namazların kastedildiği yorumları yapılmıştır. Ayrıca burada belirtilen vakitlerle ilgili olarak değişik görüşler ortaya konmuş, “her kalktığında” diye çevrilen ifade için “oturduğun bir mecliste ayağa kalktığında, namaza kalktığında, yatağından kalktığında” gibi açıklamalar yapılmıştır. Sûre, mushaf tertibine göre “yıldız” anlamına gelen Necm sûresine geçileceğini haber verircesine yıldızlardan söz eden bir cümle ile sona ermektedir.
Enbiya suresi:
98-Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz.
99-Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi. Oysa hepsi orada ebedî kalacaklardır.
100-Orada onlara sızlanıp inlemek düşer. Onlar orada başka bir şey işitmezler.
Tefsirleri:
Yüce Allah’ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar veremeyen putlara tapanlar, taptıkları putlarla birlikte cehennemin yakıtı olacaklardır. 99. âyet, tanrı diye tapılan, fakat kendilerini dahi cehennem ateşinden koruyamayan putların ne derece âciz varlıklar olduğunu ifade eder. Dolaylı olarak insanlara âciz varlıklara kul olmak yerine, Allah’a teslim olmalarını telkin eder. Putperestler, tanrılarının da kendileriyle birlikte cehennemde yandığını görünce hatalarının büyüklüğünü daha iyi anlayacaklar; böylece hem vicdanen hem de bedenen azap çekecekler; ağır hasta ve yaralılar gibi inim inim inleyeceklerdir.
Görmek, işitmek, konuşmak insanlara verilen nimetlerin en büyüklerinden olduğu için Allah Teâlâ, dünyada bâtıl tanrılara tapanları kıyamet gününde bu nimetlerden mahrum edeceğini; onları kör, sağır ve dilsiz olarak haşredeceğini bildirmektedir. “En büyük dehşet”ten maksat, öldükten sonra dirilme, hesap verme ve cezayı içeren kıyamet gerçeğidir. Bu dünyada Allah’a iman edip erdemli işler yapanlar o günün dehşetinden etkilenmeyeceklerdir. Zira onları melekler karşılayacak ve “İşte bu size vaad edilmiş olan mutlu gününüzdür” diyerek müjdeler vereceklerdir. Nitekim başka bir âyete göre de dünyada Allah’a inanıp, O’nun dosdoğru yolunda yürüyenleri kıyamet gününde melekler karşılayacak ve onlara korkmamalarını, tasalanmamalarını, kendilerine vaad edilen cennetlerle sevinmelerini söyleyeceklerdir.
Nadr Bin Hâris, Kureyş’in Müslümanlara uyguladığı tecrit ve ambargo kararının alınmasında ve tâvizsiz uygulanmasında da rol almış, bir rivayete göre bu kararın yazılı bir metin haline getirilmesini o yapmıştı. Hicret öncesinde Hazreti Peygamber’i öldürmek amacıyla evini kuşatanlar arasında onun da yer aldığı bilinmektedir.
KELLESİ VURULARAK ÖLDÜRÜLDÜ
Nadr bin Hâris, Bedir Gazvesi’nde Müşriklerin sancağını taşırken Müslümanlara esir düştü. Alınan 70 tane esirin içinde o da vardı.
Savaştan sonra Medine’ye dönülürken Safra denilen mevkide Hazreti Peygamberimizin boynu vurulsun emriyle Hazreti Ali tarafından infaz edilmiştir.