ÜBEY BİN HALEF

 
Canı çıkmadan bitmedi bu adamın kîni,
Bir kutlu mızrak bitirdi bu adamınkini!

 

KİMLİĞİ
Künyesi; Übey Bin Halef Bin Vehb El- Kuraşi El-Cumahî’dir.
Ümeyye Bin Halef’in kardeşidir.
Übey Bin Halef, Hazreti Peygamber’in hanımlarından Hazreti Meymûne’nin kız kardeşi Esmâ ile evliydi. Oğlu Abdullah’ın soyundan gelen Muhammed Bin Abdurrahman Bin Safvân, Medine kadılığı yapmış, onun oğlu Ubeydullah Bin Muhammed, Halife Ebû Ca‘fer el-Mansûr döneminde Bağdat, Mehdî-Billâh döneminde Medine kadılığı görevinde bulunmuştur.

HAYATINDAN KESİTLER
Kardeşi Ümeyye kadar azılı bir İslam düşmanıdır. Ümeyye ile birlikte Übey, İslâmiyet’in doğuşunun ardından Resûl-i Ekrem’e karşı her türlü kötülüğü yapan Kureyş eşrafının yanında yer aldı.
Übey Bin Halef İslâmiyet’in zuhuru sırasında Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alıyordu. Nüfuzunu güçsüz ve himayesiz kimselere karşı haksızlık yolunda kullandığı anlaşılıyor. Son Ficâr savaşının ardından Mekke’ye hac ve ticaret için gelenlere yapılan haksızlıkların yaygınlaştığı yıllarda, Süleym kabilesinden bir kişinin mallarını satın aldığı, ancak parasını ödemediği, bu kişinin Mekkeliler’den yardım istemesi üzerine, Ebû Süfyân ile Hazreti Peygamber’in amcası Abbas’ın araya girip parasını Übey’den aldıkları kaydedilmektedir.
İnsanların öldükten sonra tekrar dirileceği, sevap ve günahlarının mizanda tartılacağı, cennetlik veya cehennemlik olarak cezalarını çekecekleri yönünde ayet ve tebliğleri dinledikten sonra, bir gün çürümeye yüz tutmuş bir kemiği eline alıp ufaladıktan sonra Resûlullah’a doğru savurarak:
-Toz olup gittikten sonra bu kemiğin diriltileceğini mi iddia ediyorsun?
Demişti. Bunun üzerine Yasin suresinin, 77, 78 ve 79 ayetleri nazil oldu. İşte o ayetler:
Yasin suresi:
77- İnsan kendisinin bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur.
78- Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve "Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" diyor.
79- De ki: "Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir."
Kur’an alimleri şöyle izah ediyorlar:
İnsanın kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakıp, küstahça bir tavırla Yüce Yaratıcı’nın ve Peygamberi’nin bildirdiklerini yalnızca aklıyla yargılamaya kalkışmasının ne kadar çelişkili olduğu, bir örnek ışığında ortaya konmaktadır. Bu örnekte iki nesne yani, nutfe ve çürümüş kemik kıyaslanmaktadır. Bunlardan nutfe, Kur’an’daki kullanımlarına göre erkeğin menisi veya döllenmiş hücre mânasına gelmektedir. Böylesine önemsiz görünen bir cismin, belirli süreçlerden geçtikten sonra yetişkin bir insan haline gelebilmesini sağlayan bir irade ve kudretin, yani yaratıcının bulunduğunu kabul eden kişinin, işte bu gücün çürümüş kemiğe de can verebileceğini yadırgamaması gerekir. Ne var ki Resûlullah’ın Peygamberliğini ve onun bildirdiklerini, dolayısıyla öldükten sonra dirilme gerçeğini kabul etmemek, sonuç olarak da Allah’ın yanı sıra başka mâbudlara tapma esasına dayalı, kurulu düzenlerini sürdürmek için kırk dereden su getiren Mekke Müşrikleri, akıllarınca bu tür örneklerden de yararlanarak alaycı ifadelerle çevrelerindekileri etkilemeye çalışıyorlardı. Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak şöyle bir olaya yer verilir:
Müşriklerin önde gelenlerinden biri olan Übey Bin Halef, Hazreti Peygamber’e elinde çürümüş bir kemik parçasıyla gelir ve onu ufalayıp:
-Böyle un ufak olduktan sonra Allah bunu diriltecek öyle mi, der. Resûl-i Ekrem de:
-Evet. Nitekim O seni de öldürecek, sonra diriltip cehenneme atacak! Cevabını verir.
Rivayetlerde Resûlullah’la konuşan kişi ile ilgili olarak Übey Bin Halef, Âs Bin Vâil, Ebû Cehil ve Velîd Bin Mugire isimleri de geçmektedir. Belki de bu olay ve benzerlerinin birkaç defa meydana gelmiş olması ihtimalini bize düşündürmektedir. Übey Bin Halef’in, isimleri belirtilen diğer kişilerin bulunduğu bir toplulukta:
-Muhammed Allah’ın ölüleri dirilteceğini söylüyor, bunu onunla tartışacağım!
Dedikten sonra çürümüş bir kemik alıp Resûlullah’a gittiği rivayeti daha mâkul görünmektedir. 79. âyetin son cümlesinde geçen “hâlk” kelimesi hem “yaratma” hem “yaratılanlar” yani mahlûkat anlamına geldiği için, bu cümle genellikle bu iki mânayı da yansıtmak üzere şu şekilde açıklanmıştır:
Allah Teâlâ, yaratılanların hepsini bütün ayrıntılarıyla, her birini toplanan ve dağılan parçalarıyla, usulü ve fürûu, içinde bulunduğu durumları, nitelik ve nicelikleri, her türlü özellikleriyle bilir. yaratmanın da her türlüsünü, maddeli-maddesiz, aletli-aletsiz, örnekli-örneksiz, ilkin ve sonra her çeşidini bilir.
Yine Hazreti Peygamber’den kendisiyle beraber bir meleğin gelmesini, gözlerine görünüp peygamberliğini tasdik etmek için kendileriyle konuşmasını isteyen ve bu sebeple haklarında En’am suresi 8. ayetinin indirildiği Müşrikler topluluğunun arasında Übey Bin Halef de vardı. Şimdi de o ayeti görelim:
En’am suresi:
8-"O’na bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi.
Müfessirler bu ayeti de şöyle açıklıyorlar:
Müşrikler görünüşte İlâhî vahyin geliş tarzını inandırıcı bulmadıkları için, hakikatte ise sırf inat ve taassuplarından dolayı, başka bir istekte bulunmuşlar, Hazreti Muhammed’i kastederek:
-Ona bir melek inseydi ya! Demişlerdir.
Aslında ayetler Peygamberimize Cebrail meleği ile inmekte idi. Ama bu azgın ve inatcı Müşrikler, meleğin asli suretinde gelip, Hazreti Muhammed ile dolaşmasını ve bunu gözleriyle görmeyi istiyorlardı. Âyetin devamında yüce Allah “Eğer biz, istedikleri şekilde bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi” buyurarak onların bu talebini de reddetmiştir. Tefsirlerde âyetin bu kısmıyla ilgili olarak çeşitli görüşler vardır.
Elmalılı Muhammed Hamdi’ye göre, eğer melek kendi suretinde gelip de hakikat itiraza mahal kalmayacak şekilde apaçık ortaya çıksaydı, artık Hazreti Peygamber’in haber verdiği azap hemen uygulanırdı. Özellikle vahiy meleği Cebrâil’i, sıradan insanlar şöyle dursun, peygamberlerden bile pek azı asıl varlığıyla görebilmiştir. Kaldı ki, Hazreti Muhammed’in dahi vahiy esnasında büyük bir dehşet ve sıkıntı hali yaşadığına ilişkin çok miktarda olay vardır.
İnfitar suresinin 6, 7 ve 8. ayetleri de Übey Bin Halef veya Velîd Bin Mugīre hakkında nâzil olduğu nakledilir.
İşte o üç ayet.
İnfitar suresi:
6- Ey insan! Yüce rabbin hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?
7- O rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi.
8-Terkibini de dilediği gibi yaptı.
İzahı:
Ey insan, hitabıyla özellikle belli bir kişiye veya bütün insanlara değil, sûrenin asıl konusu olan kıyamet, âhiret ve uhrevî yargılanma ve hesap vermeyi inkâr eden Übey Bin Halef ya da Velit Bin Mugire’ye bir hitaptır. Rab ismi ve bu ismin sıfatı olarak geçen Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın “Cemal sıfatları” denilen ve kullarına yönelik lutufkârlığını ifade eden isim ve sıfatlarındandır. 7-8. âyetlerde bu sıfatların, insanın insan olarak varlık alanına çıkışındaki yaratıcı rolü dile getirilmekte; böylece insanın, hayatı boyunca her an yararlanmakta olduğu diğer bütün nimetlerden de önce, bedensel ve zihnî melekelerle donanıp düzgün bir insan olarak dünyaya gelişini kendisine borçlu bulunduğu Rabb’i hakkında, saptırıcı tesirlere kapılarak yanılgıya düşmesi, türlü şekillerde inkâr ve isyanlara boğulması eleştirilmektedir.
Kur’anı Kerim’de Rum suresinin ilk ayetlerinin nüzul sebebi olarak da, içinde Übey Bin Halef’in de geçtiği Mekkeli Müşriklerin olduğu rivayet edilmektedir. Şimdi o ayetlere ve izahlarına bakalım:
Rum suresi:
1-Elif lam mim.
2-3-4-5- Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce olduğu gibi, sonra da Allah’ın dediği olur. O gün Müminler Allah’ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir.
6- Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; ama insanların çoğu bunun bilincinde değildirler.
Burada anlatılan olayın uzunca bir izahı vardır.
Rûm kelimesi, Araplar tarafından Yunanlılar, Slavlar ve Latin asıllı Romalılardan oluşan halkı anlatmak üzere kullanılan bir isimdir. 2.âyette Rum ismi ile Doğu Roma olarak da bilinen Bizans İmparatorluğu tebaasının kastedildiği anlaşılmaktadır. O dönemin iki büyük süper gücü İranlılar ile Bizanslılar sayılıyordu. İranlılar ateşgede, yani Mecusi dinine mensup, Bizanslılar ise Miladi 4.Yüzyılda kabul ettikleri Hıristiyan dini üzerinde idiler. Efendimizin Peygamber olarak gönderilmesine kadar Hıristiyanlığın Hak kitap olan İncil’e dayalı bir din olduğunu bu bakımdan Ehli Kitap diye anıldıklarını unutmamak gerek.
Peygamberimizin Asrı Saadet dediğimiz zamanından önce, İranlılarla Bizanslılar uzun savaşlar yapmışlardı. Süregelen bu savaşlar, Peygamberimizin Nübüvvetle görevlendirildiği yıllarda İran lehine, Bizans aleyhine bir seyir gösteriyordu.
610 yılında Efendimiz Peygamberlikle görevlendirildi.
613’te İrmîniye ve Suriye’ye girerek Dımaşk’ı işgal eden Sâsânîler yani İranlılar, ertesi yıl Kudüs’ü zaptederek burada günlerce katliam yaptılar ve Mukaddes Mezar Kilisesi’ni yakarak Hazreti Îsâ’nın gerildiği kabul edilen “kutsal haçı” alıp Medâin’e götürdüler.
615 yılında Anadolu’ya yeniden Sâsânî akınları başladı. Sâsânîler 619 yılında Mısır’ı da işgal ettiler. O güne kadar inen ilgili Kur’an âyetlerinde kendileri hakkında Müşrik Araplar’a nisbetle daha sıcak bir üslûp kullanılan Ehl-i kitap yani Bizanslılar karşısında, ateşperest olan İranlılar’ın bu galibiyetleri putperest Mekkelilerde büyük bir sevinç meydana getirmişti. Mekke Müşriklerinin bu gelişmeyi Kur’an’ın ayet ve hükümlerine candan inanan Müslümanlara karşı böbürlenme aracı olarak kullanmaları üzerine, Yüce Allah, yukarıda meallerini verdiğimiz Rum suresinin baş tarafındaki ayetlerle, Müminlerin mâneviyatını yükseltecek bir müjde verdi. Yani İlâhî bir kitaba inanan Bizanslılar kısa bir süre içinde galibiyet elde edecekler ve o zaman Müslümanlar büyük bir sevinç yaşayacaklardı. 4. âyette geçen ve meâlde “birkaç” anlamı verilen bıd‘ kelimesi, Arap dilinde 10’u aşmayan azlığı ve daha çok 3-9 arasındaki sayıları ifade etmek üzere kullanılır. Bu kelimenin kullanımı bir yönüyle Bizanslılar’ın üstün gelmelerinin tek bir savaşın kazanılması biçiminde değil, muayyen bir süreye yayılacak galibiyetler olarak belireceğine de işaret ediyordu.
O sıralarda iç isyanlardan ve iktisadî krizden ötürü perişan hale gelmiş olan Bizans İmparatorluğu’nun birkaç yıl içinde toparlanıp galibiyet elde etmesi, kimsenin hatırından bile geçiremeyeceği bir sonuç idi. Fakat Kur’an’ın gelecekle ilgili bu mûcizevî haberi aynen gerçekleşti. 5 Nisan 622’de yapılan büyük bir dinî törenden sonra başşehirden ayrılan Bizans İmparatoru Herakliyus, önce Anadolu toprakları ile İrmîniye bölgesini Sâsânî işgalinden kurtardı. Daha sonra Dvin’i ve birçok şehri zaptetti. Ardından Sâsânîler’in kutsal saydığı şehri, Gence’yi ele geçirdi. Bu arada Herakliyus’un kardeşi Thedoros, Şâhin adlı bir kumandanın idaresindeki başka bir Sâsânî ordusunu bozguna uğrattı. Sâsânîler’in ana ordusunu 627 yılı sonunda Ninova’da kesin yenilgiye uğratan Herakliyus, Ocak 628’de II. Hüsrev’in sığındığı Destgird’e girdi. Kısa bir süre sonra İran hükümdarı II.Hüsrev tahtından indirilip öldürüldü. Müslümanlar da bir taraftan kendi kutsal kitaplarının verdiği bu haberin gerçekleşmesinin ve kitap ehli komşularının galip gelmesinin, diğer taraftan da, Allah’ın kendilerine lutfettiği başka başarıların sevincini yaşadılar.
Tefsirlerde âyetteki vaadin gerçekleşmesi izah edilirken, Bizans galibiyetinin Bedir Savaşı’nın kazanıldığı veya Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı tarihlere denk geldiği yönünde rivayetlere yer verilmesini de, bu açıdan değerlendirmek uygun olur. Zaten âyette sevinçle ilgili ifade sadece Bizanslılar’ın galibiyet haberine bağlanmaksızın “o gün Müminler sevinecekler” şeklinde mutlak biçimde yer almıştır. Bununla birlikte Kur’an’ın verdiği haberin gerçekleşmesinin Hudeybiye Antlaşması’na tesadüf ettiğine ilişkin bilgiyi şöyle izah edenler de olmuştur:
Hazreti Peygamber hicretin 6. Yılındaki Hudeybiye Antlaşması’nı takiben muhtelif devlet başkanlarına İslâm’a davet mektupları göndermişti. Herakliyus’a yolladığı elçi, mektubu imparatora Suriye’de takdim ederken, o burada zaferini kutlamaktaydı. Bu sebeple birçoklarınca zaferin o sıralarda kazanıldığı zannedildi. Oysa Herakliyus zaferi çoktan kazanmış ve onu kutlamak için Suriye’ye gelmiş bulunuyordu.
Elmalılı tefsirinde enteresan bir değerlendirme vardır:
Bu ayetlerin Arap gramerinde dikkatli bir değerlendirmeye tabi tutulması halinde, Bizanslılar’ın İranlılar’a karşı zafer kazanmasından sonra, Müslümanlara yenik düşeceklerine işaret bulunduğu belirtilir. Bu da gerçeklere tamamen uygundur.
4. âyette “Önce olduğu gibi sonra da Allah’ın dediği olur” buyurularak Bizanslılar’ın galibiyeti ile dünyada emir ve iradenin onların eline geçeceği gibi bir sonuç çıkarılmaması gerektiğine, geçmişte ve gelecekte bütün sonuçların yine yüce Allah’ın iradesi gereğince dünya hayatındaki sınav düzeni içinde gerçekleştiğine ve gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir.
Gelelim olayın Übey Bin Halef ile ilgili olan kısmına:
Meal ve tefsirini verdiğimiz bu âyetlerle Bizanslılar’ın kısa bir süre içinde galibiyet elde edecekleri bildirilince, Hazreti Ebû Bekir’in Bizans yenilgisinden sevinç duyan Müşriklerle bahse giriştiğine dair rivayetler vardır. Bu olay sebebiyle “bahis oyunları” gibi kumar ve çeşitlerine fetva çıkarmak isteyenler büyük bir yanılgı içine düşerler. Çünkü bu olayda Rumların kısa süre sonra zafer kazanacakları zaten Kur’an tarafından açıklanmıştır. Sonucu önceden kestirilmeyen bahis oyunları ile, uzaktan yakımndan ilgisi yoktur. Hazreti Ebubekir de Kur’an’a ve Efendimize o kadar sağlam bir inançla bağlıdır ki, Kur’an’ın kesin olarak bildirdiği bir konuda Übey Bin Halef ile bu iddiaya girmiş ve kazanmıştır.
Hazreti Ebu Bekir ve Übey Bin Halef arasındaki bu bahsin ayrıntıları şöyle cereyan etti:
Bu ayetler nazil olunca Hazreti Ebû Bekir, onları Mekke'nin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o İranlıların zaferlerine sevinen Müşriklere:
-Rumlar, birkaç sene sonra İranlıları muhakkak yenecekler, dedi.
Müşrikler şaşkına döndüler.Yenile yenile perişan olmuş bir Bizans devletinin galip gelmesi mümkün değildir, diye düşünüyorlardı. Bu konuda ayetlerin de indiğini öğrenince, Peygamberimizi yalanlayabilecekleri bir konu bulmuş olduklarını düşündüler. İçlerinde Übey Bin Halef gibi en azılı olanı bu konuyu değerlendirmek istedi. Hazreti Ebu Bekir’e:
-Yalan söylüyorsun! Olacak şey mi bu? Madem Muhammed’e körü körüne bu kadar inanıyorsun, haydi seninle bahse girelim. Bir zaman tayin et, iddialaşalım! Dedi.
Hazreti Ebu Bekir tam inanmışlığın rahatlığı ile kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin ettiler. Hazreti Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. O da buyurdu ki:
-Âyetteki bid’ kelimesi, yani bir kaç seneden maksat, üçten dokuza kadar olan seneler demektir. Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat.
Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir geri gidip Übey’i buldu. Übey onu gördüğü anda böbürlenerek:
-Galiba pişman oldun? Dedi. Hazreti Ebû Bekir:
-Hayır, gel seninle deve sayısını arttıralım, müddeti de uzatalım. Teklifim şudur, müddeti 9 seneye çıkaralım, deve sayısını da 100 yapalım, dedi.
Übey cevap verdi:
-Haydi yapalım!
Aradan bir müddet zaman geçti. Hazreti Ebû Bekir, hicret için Mekke'den ayrılacağı sıralarda, Übey Bin Halef yakasına yapıştı:
-Sen, Mekke'den ayrılırsan, bahisde kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum. Bana bir kefil göster. Dedi.
Hazreti Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman'ı kefil gösterdi.
Aradan 3-4 yıl geçmişti. Übey Bin Halef de Uhud Harbine katılmak için Mekke’den ayrılmak üzere idi. Hazreti Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, gidip onun yakasına yapıştı, dedi ki:
-Sen şimdi bir savaşa gidiyorsun. Orada başına ne geleceğini bilemeyiz. Vallahi, babamla girdiğin 100 develik bahis için bana bir kefil göstermedikçe, seni bırakmam! Dedi.
Übey Bin Halef de kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı. Bu savaşta bizzat Efendimizin fırlattığı bir mızrak ile önce yaralanıp, sonra da öldüğünü aşağıda açıklayacağız.
100 develik bahis için tayin edilen 9 yıl bittiğinde, Rumlar İranlıları kesin olarak ve defalarca yenmişlerdi. Bu olaya Müslümanlar çok sevindiler, Müşrikler ise son derece üzüldüler. Hazreti Ebû Bekir, 100 deveyi Übey Bin Halef'in kefilinden ve mirasçılarından alıp Peygamber Efendimize getirdi. Efendimiz de:
-Onları sadaka olarak dağıt! Diye emretti.
Rivayet edilir ki:
Rum suresinin gelecekten verdiği bu haberlerin aynen vuku bulması bir çok Müşrik’in iman etmesine sebep olmuştur.
Ubey Bin Halef, Mekke’de Peygamberimize her rastladıkça:
-Ya Muhammed, benim bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yediriyorum. Bir gün gelir ki, onun üzerine biner seni öldürürüm.” Derdi.
Peygamberimiz de:
-İnşallah, o atın üzerinde iken ben seni öldürürüm, diye ona karşılık verirdi.
Ubey Bin Halef Uhud’a giderken, Bedir’de öldürülen kardeşi Ümeyye Bin Halef’in intikamını almak için Hazreti Peygamberimizi öldürmeye yemin etmişti.
Übey Bin Halef, Bedir’de Müslümanlara esir düşen ve “bir daha Müslümanlara düşmanlık yapmamak, onlara karşı yapılacak savaşlara katılmamak” şartıyla serbest bırakılan şair Ebû Uzze’nin Uhud Gazvesi’ne katılması ve şiirleriyle Müşrikleri teşvik etmesi hususunda önemli rol oynadı. Ebu Uzze olayı enteresandır:
Bedir savaşına katılan Ebu Uzze, Müslümanların aldıkları 70 esir arasındaydı. Peygamberimize yalvardı:
-Ya Muhammed, ben Bedir savaşına gelmek istemedim, ancak benim aklımı çeldiler. Kız evlatlarım var. Param yok. Beni bağışla da kızlarıma baba olayım, onlara bakayım. Diye yalvardı.
Peygamberimiz de onu, Müslümanlara karşı bir daha savaşa katılmaması karşılığında, fidyesiz olarak serbest bıraktı.
Übey Bin Halef ve daha başka Müşrik ileri gelenleri onu yine ikna ederek Uhud savaşına katılmasını sağladılar.
Uhud savaşında önce mağlup, sonra galip gelen Müşrik ordusu Cenabı Allah’ın kalplerine düşürdüğü korku sebebiyle, bu galibiyetten yararlanamadan Mekke’ye dönüş yoluna koyulmuşlardı. Peygamberimiz de Uhud dönüşü ordusuna silah ve elbise çıkarmadan, Müşrik ordusunu takip etmek gayesiyle yapılacak Hamra Ül Esed seferi için emri vermişti.
Mekke’ye dönüş yoluna giren Kureyş ordusu, Hamra Ül Esed'de bir gece konakladıktan sonra, sabah erkenden oradan ayrılmıştı. Onlar ayrıldıktan bir müddet sonra, aynı yere Peygamber Efendimizin kumandasındaki Müslümanlar geldiler. Bu sırada güneş haylice yükselmişti.
Fakat buna rağmen ordusundan geride kalan bir Müşrik askeri uyuyakalmış olarak orada bulunuyordu. Asım Bin Sabit, adamı yakaladı. Şaşkınlıklar içinde uyanan düşman askeri, başına gelenleri hemen kavradı. Müminler de onu tanımışlardı. Bu ordusunu kaçıran şahıs, şair Ebu Uzze'ydi. Ebu Uzze, yukarıda açıklandığı gibi Bedir savaşında Müslümanlara esir düşmüş; kendisinden bir daha Müslümanlara karşı hiçbir savaşa katılmayacağına dair, kat’i söz alınarak, fidye bile alınmadan serbest bırakılmıştı...
Ama işte şimdi suçüstü yakalanmıştı. O, kendisine yapılan bu büyük iyiliğe ve verilmiş sözüne rağmen, Uhud'da Müslümanlara karşı savaşmıştı. Şimdi yakalanmış, huzurunda Allah Resulü’ne yalvarıyordu:
-Ya Muhammed! Beni Uhud'a zorla götürdüler. Sizin karşınıza isteyerek çıkmadım. Rica ediyorum; bana acıyın. Himayeye muhtaç kızlarım var. Bana olmazsa bari, onlara merhamet ediniz. Lutfedin bana bir şans daha tanıyınız. Yalvarıyorum acıyınız!..
Dönek şair Ebu Uzze, adeta kendini paralıyordu.
Peygamber Efendimiz vakarla cevap verdi:
-Hani bana verdiğin kat'i söz? Biz seni şimdi bırakalım; sen de Mekke'de elinle sakalını sıvazlaya sıvazlaya "Muhammed’i ikinci kere aldattım!" diye arkamızdan alay et öyle mi? Mü'min olan, bir yılana aynı delikten iki kere sokulmaz…
Buyurdu ve boynunun vurulmasını emretti.

İBRETLİK AKIBETİ
Übey Bin Halef Uhud’da bazı sahâbîleri şehid etti. Mus‘ab Bin Umeyr’i de onun şehit ettiği nakledilir. Savaşın ikinci safhasında Müslümanların dağılıp kayalıklara doğru çekildiği esnada atının üzerinde:
-Neredesin ey Muhammed, sen kurtulursan ben kurtulmayayım! Şu Peygamber olduğunu iddia eden şahıs nerededir? Gelsin de benimle çarpışsın! Beni öldürürse, gerçekten o peygamberdir! Diye bağırarak Hazreti Peygamber’e saldırdı.
Hazreti Peygamber, Uhud’da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, ashâbına da:
-Ubey Bin Halef’in arkamdan gelmesinden korkuyorum. Onu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız, diyordu.
Bu sırada Peygamberimiz bir ara Ubey Bin Halef’in’in atını mahmuzlayarak kendisine doğru geldiğini gördü ve onu tanıdı. Peygamberimizin yanında bulunan sahâbîler:
-Ya Rasûlallah, içimizden biri ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı? Dediler, Peygamberimiz:
-Hayır olmaz, bırakınız gelsin, sizler geri durunuz, dedi ve yanındakinin elinden aldığı mızrağı fırlattı. Attığı mızrak, miğferi ile zırhının kesiştiği noktadan, boynundan onu yaraladı. Yaralanan Ubey, kaçmaya başladı. Hazreti Peygamber:
-Ey yalancı! Nereye kaçıyorsun? Diye seslendi.
Ubey, sığır böğürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı. Bu arada kaburga kemikleri de kırıldı. Arkadaşları onu alarak Müşrik karargahına götürdüler. Karargâhta:
-Vallahi, Muhammed beni öldürdü! Diye bağırıyordu.
Arkadaşları:
-Yahu sen, aklını kaybetmişsin. Sendeki yara küçük bir şey, üzülmeye değmez, dediler. Ubey Bin Halef ise:
-Muhammed, bana Mekke’de seni ben öldüreceğim, demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür, dedi.
Arkadaşları, kendisini her ne kadar teselli etmeye çalışsalar da o teselli olmuyordu:
-Susadım! Susadım! Diye bağırıyordu.
Bir müddet sonra Mekke’ye dönüş yolunda debelene debelen öldü.
Belki de Cenabı Allah’ın, iman etmesi için vermiş bulunduğu son fırsatı da körü körüne böylece heba etmiş, dünyası da, ahreti de mahvolmuştu.
Bir rivayet vardır:
Peygamberimizin fırlattığı mızrak Ubey Bin Halef’in boyun kısmına isabet etmiş, o bu yara sebebiyle ölmüştü. Efendimizin attığı mızrak böylece tam yerine, yani miğferi ile zırhının kesistiği o küçücük aralığa rastgelip onu yaralayarak görevini yapmıştır. Santim aşağı veya yukarı isabet etse, zırhı veya miğferi kendini koruyacaktı. İşte bu tam isabetli atış hakkında Enfal suresi 17-18. ayetleri nazil olmuştur. O ayetlere bakalım.
Enfal suresi:
17-Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku veya mızrağı) attığında da sen atmadın, Allah attı. Bunu da Müminlere kendinden güzel bir lutufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir.
18- İşte size lutfu! Allah inkâr edenlerin tuzaklarını hep bozmaktadır.
Bu ayetlerin izahında birçok bilgi mevcuttur:
Bu âyetlerin inmesine sebep olarak bazı rivayetlerde Bedir, Huneyn gibi birkaç savaşta Peygamberimizin, yerden bir avuç çakıllı toprak alarak düşmana doğru savurması, tozun ve çakılların birçok savaşçıya isabet ederek onları saf dışı bırakması olayı zikredilmiştir. 17. âyette öldürme fiili genel olarak Müminlere, atma fiili de Resûlullah’a nisbet edilmekle birlikte, her ikisini de hakikatte onların değil, Allah’ın gerçekleştirdiği belirtilmiştir. Tarihte cereyan etmiş savaş, fetih, barış, şehir ve devlet kurma gibi millet ve devlet işleri anlatılırken yapan, eden olarak liderin, devlet başkanının anılması gelenekleşmiş bir anlatım biçimidir. Burada da İslâm ordusunun yaptıkları, aynı zamanda onların kumandanı olan Hazreti Peygamber üzerinden anlatılmıştır. Atanın, öldürenin Allah olması ise, bu savaşta meleklerin gönderilmesi, düşmanın kalbine korku salınması, tam zamanında Müslümanlara kolaylık, düşmana hareket zorluğu getiren yağmurun yağdırılması gibi mûcizeleri, olağan üstü ilâhî yardımları ifade etmektedir. Kulun irade ve gücünün bir şekilde etkili olduğu fiillerin de yaratıcısı Allah’tır. Ancak bunlar için “Allah yaptı” denilmez de “falanca veya filanca yaptı, verdi, öldürdü...” denir. Kulların irade ve güçlerinin dahli bulunmayan veya ilâhî müdahalenin olağan üstü olduğu durumlarda ise, fiil doğrudan Allah’a izâfe edilir; bu ifade biçimi günlük dilde de yaygın olarak kullanılır.
Kur’ân-ı Kerîm’in şüpheye yer bırakmayan açık ifadesine göre Allah, mahiyeti ve vasıfları bakımından kendine benzemeyen, kendi aralarında da anatomik boyutları farklı olan, şuurlu varlıklar yaratmıştır. İnsan nevi de bunlardan biridir. İnsanların bir kısmı Allah’ın rızâsı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı, ya O’nu hiç tanımamış, yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah, rızâsını gözetenleri desteklemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri öldürmüştür.
Bizler biliyoruz ve inanıyoruz ki, bu ayetlerin nüzulüne sebep olarak zikredilen Bedir veya Uhud ya da Huneyn savaşları bugün çok eskilerde kalmıştır. Ama bu ayetler Kur’an’da taptaze olarak yerlerini korumaktadır, kıyamete kadar da koruyacaktır. Cenabı Allah bu savaşlarda nasıl yardım ettiğini bizlere açıklamışsa, kıyamete kadar benzer sahnelerde de yardım edeceği anlamı çıkmaktadır. İslam tarihini bu açıdan tetkik edersek savaşların yönünü, hatta tarihin yönünü değiştiren bu nevi altın atışların olduğunu müşahade ederiz.
Yukarıda bahsi geçen bu savaşlardan 1290 sene sonra yapılmış bulunan Çanakkale savaşlarında da, bunun gibi atışların olduğunu, savaşın kaderini, hatta tarihin yönünü değiştiren bu nevi “altın atışlar”ı bu yönüyle de hatırlamakta fayda vardır. Örnek olarak Seyit Onbaşı’nın Ocean zırhlısını, kaldırdığı tek mermiyi atması sonucu, dümeninden vurması ile deniz zaferinin perçinlendiğini, Yahya Çavuş ve takımının Seddülbahir’de şehit olmadan önce yaptığı direniş esnasında, attıkları mermilerin hiç birinin boşa gitmediğini, hatta her bir merminin birden fazla düşmanı öldürdüğünün bizzat düşmanın itirafları ile ortaya çıkmış olduğunu, bunun ise Osmanlı ordusuna altın saatler kazandırarak Çanakkale’de savaşın kaderini etkilediğini hatırlatmak isteriz.
Bunun gibi olaylarla dolu olan Çanakkale zaferinin, Bedir zaferine benzediğini Çanakkale Şehitlerine şiirine nakşeden Mehmet Akif Ersoy’un ifadelerinden anlıyoruz.