ÜMEYYE BİN HALEF

Vurdu kırdı, putların ardına sine sine,
Kızgın kayalar koydu Bilal’in sinesine!

 

 

KİMLİĞİ:
Ebû Safvân Ümeyye Bin Halef Bin Vehb el-Kureşî el-Cumahî’dir.
Kureyş’in kollarından Cumahoğulları’na mensuptur. İslâmiyet’in zuhuru sırasında kardeşi Übey Bin Halef gibi Mekke’nin ileri gelenleri arasında bulunuyordu. Mekke Müşriklerinin:
-Ne olurdu bu Kur’an Ümeyye Bin Halef, Mes‘ûd Bin Amr, Kinâne Bin Abdüyâlîl ya da Mes‘ûd Bin Muttalib gibi soylu ve zengin birine inseydi!
Şeklindeki sözlerinden anlaşıldığına göre, hem zengin hem de itibarlı bir kişiliği vardı.
Ümeyye’nin oğlu Safvân, Huneyn Seferi dönüşü Müslüman olmuştur.

 

HAYATINDAN KESİTLER:
Hazreti Peygamber’in azılı düşmanlarından biri de budur.
Ümeyye Bin Halef Peygamber Efendimizi davasından vazgeçirmek amacıyla, Müşrik liderleri tarafından girişilen teşebbüslerin hepsinde kardeşiyle Übey ile birlikte yer aldı. Ebu Lehep, Ebu Cehil ve diğer ileri gelenlerle birlikte farklı zamanlarda Resûl-i Ekrem’in amcası Ebû Tâlib’in yanına defalarca giderek, yeğenini bu davadan vazgeçirmesini isteyen Kureyş heyeti içerisinde de bulundu. Resûlullah’a Safâ tepesini altın yaparak bir mûcize gösterirse iman edeceklerini söyleyen Müşrikler arasında o da vardı.
İslam’ın ilk yıllarında Hazreti Bilali Habeşi, Ümeyye’nin kölesi idi. Ümeyye ona çok zulmetti. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Bilal’i kendi parası ile satın alarak hürriyetine kavuşturdu. Ümeyye’nin oğlu Safvan da yıllarca Müslümanlara zulmetti, düşmanlık etti. Ama Safvan Huneyn Gazası dönüşünde imana geldi, kendisini kurtardı.
Bir gün Hazreti Peygamber, Kâ’be civarında namaz kılarken içlerinde Ümeyye Bin Halef’in de olduğu Müşrikler onunla alay etmeye başladılar. Ebû Cehil’in teşvikiyle, Ukbe Bin Ebi Muayt, yeni doğuran bir devenin etenesini ve diğer artıklarını getirip secdeye vardığı sırada Resûlullah’ın üzerine attı. Buna karşılık Peygamberimiz şöyle dedi:
-Allahım! Bu Kureyşliler’in bana yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil Bin Hişâm’ı, Utbe Bin Rebîa’yı, Şeybe Bin Rebîa’yı, Ukbe Bin Ebi Muayt’ı, Ümeyye Bin Halef’i sana havale ediyorum!
Kâfirûn sûresinin Ümeyye Bin Halef, Esved Bin Muttalib, Velîd Bin Mugīre ve Âs Bin Vâil’in Kâbe’yi tavaf etmekte olan Resûlullah’a:
-Ey Muhammed! Biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap, seninle ortaklık yapalım! Demeleri üzerine indiği bildirilmektedir.
Kafirun suresi:
1-De ki: Ey inkârcılar!
2-Ben sizin tapmakta olduğunuz şeylere tapmam.
3-Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
4-Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
5-Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
6-Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
Müfessirler bu surenin izahını da şöyle yapmışlar:
Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen bu sûrede, Mekkeli Müşriklerin şahsında, bütün putperestlere ilân edilmek üzere, iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
Bazı müfessirlere göre 2-3. âyetlerde, gelecekte Hazreti Peygamber’in Müşriklerin taptığına tapmayacağı, onların da Hazreti Peygamber’in taptığına tapmayacakları ifade edilmiş; 4-5. âyetlerde ise halihazırda da onların tutumlarının farklı olmadığı bildirilmiştir. Ancak Şevkânî bu yorumu reddetmekte, 4-5. âyetlerin 2-3. âyetlerdeki gerçeği pekiştirdiğini söylemekte; bu tekrarlara dil kurallarından ve Arap şiirinden örnekler getirmekte, Peygamberimizin hadislerinde de benzer tekrarların bulunduğunu ifade etmektedir. 2-3. âyetlerde Hazreti Peygamber’in şahsında Müminlerin sadece bir Allah’a kulluk etmeleri emredilmiş, Allah’a ortak koşanlarla gerek inanç, gerekse ibadet bakımından hiçbir şekilde benzerliklerinin bulunmadığı vurgulanmıştır. 4-5. âyetlerde ise Hazreti Peygamber’i kendi dinlerine döndürmek isteyen putperestlerin, ümidini kırmak maksadıyla söz tekrar edilmiştir. “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” şeklinde tercüme edilen 6. âyet, daha geniş kapsamlı ve daha vurgulu bir şekilde, önceki âyetleri tekit eder ve Müslümanlık ile Müşriklik arasında uzlaşmanın olamayacağını gösterir. Zira bu iki dini uzlaştırmak, hak ile bâtılı uzlaştırmak anlamına gelir.
Son âyetten din, vicdan ve ibadet özgürlüğünün esas olduğu, kimsenin herhangi bir dine girmeye zorlanamayacağı anlamının da çıkarılabileceğini düşünen bir kısım müfessirler, bu âyetin Müşriklere karşı savaşılmasını emreden Tevbe suresi 36.ncı ayeti ile nesh edildiğini, yani hükmünün kaldırıldığını ileri sürmüşlerdir. Ekseri görüşe göre ise bu ayetin hükmünün kaldırılmadığı ifade ediliyor. Çünkü burada bir emir veya yasak değil, bir vâkıanın tesbiti ve ifade edilmesi, yani haber söz konusudur. Haber ise Allah’tan olduğu için gerçektir, hükmü değişmez. Bu âyet, bir vâkıa tesbiti olduğu ve Müslümanların zayıf durumda bulundukları bir dönemde indiği için, ondan din ve vicdan özgürlüğü anlamının çıkarılamayacağı da düşünülebilir. Kuşkusuz İslâm’da din, vicdan ve ibadet özgürlüğü vardır. Ancak bu özgürlükler Medine döneminde inen âyetlerde ifade edilmiş, Müslümanların hâkim oldukları zaman ve mekânlarda uygulanmış, hayata geçirilmiştir.
Gelen rivayetlerin bazısında Utbe ve Şeybe kardeşler, Ebû Süfyân, Nadr Bin Hâris, Ebû Cehil, Ümeyye Bin Halef, Velîd Bin Mugîre gibi Kureyş’in ileri gelen Müşrikleri, Kur’an’ın mûcizevî üstünlüğünü kabul etmedikleri gibi, onun benzerini ortaya koymaktan da âciz kalınca bir heyet halinde Kâbe’nin yanında toplandılar. Efendimizi de davet ettiler. Paygamberimiz, samimi bir görüşme yapacaklarını umarak yanlarına geldiğinde ona özetle şunları söylediler:
-Sen şimdiye kadar Araplardan hiç kimsenin yapmadığı kadar halkımız arasında bir ihtilâf ortaya çıkardın; atalarımızı yerdin, ilâhlarımıza hakaret ettin, akıllılarımızı ahmak yerine koydun, toplumumuzu böldün, bize olmadık kötülükler yaptın. Eğer bunları mal için yapıyorsan aramızda sana mal toplayalım ve seni en zenginimiz yapalım, şan ve şeref kazanmak için yapıyorsan, seni başımıza lider yapalım, eğer ruhsal bir rahatsızlık sebebiyle bunu yapıyorsan, bir tabip bulup iyileşmen için malımızı mülkümüzü harcayalım. Seni cin çarpmış olabilir, bu durumda seni mâzur sayalım. Ne diyeceksin?
Hazreti Peygamber, bu söylediklerinin hiçbirinin doğru olmadığını, aksine Allah’ın kendisini gerçek bir elçi olarak gönderdiğini, kendisine bir kitap indirdiğini, uyarıcılık görevini yerine getirmesini emrettiğini; bu sebeple onlara Allah’ın mesajlarını tebliğ ettiğini ve uyarıda bulunduğunu ifade ederek, eğer kendisini dinleyip uyarısını kabul ederlerse bundan dünya ve âhiret hayatları bakımından kârlı çıkacaklarını, ama reddederlerse artık kendisi için sabredip Allah’ın hükmünü beklemekten başka bir çare kalmayacağını ifade etti.
Bunun üzerine söz konusu heyet, alaycı bir üslûpla, etraftaki dağları kaldırarak verimli topraklarını genişletmesi, söylediklerini doğrulaması için atalarından bir zatı diriltmesi gibi, daha başka talepler yanında, şimdi konu edineceğimiz âyetlerde belirtilen saçma isteklerini sıraladılar. Resûlullah ise, kendisinin bunları gerçekleştirmek gibi bir görevinin olmadığını belirterek yukarıda anlatılan açıklamalarını tekrar hatırlattı ve nihayet umduğunu bulamamanın verdiği üzüntü içinde onlardan ayrıldı. Söz konusu olan İsra suresi 90. ve devamındaki ayetlerine bir göz atıyoruz:
İsra suresi:
90- Dediler ki: "Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız."
91-"Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın."
92- "Yahut -iddia ettiğin gibi- gökden üzerimize parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin."
93- "Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız." De ki: "Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer-peygamberim."
Hazreti Peygamber’in Müslüman olmalarını istediği Utbe Bin Rebîa, Ebû Cehil, Abbas Bin Abdülmuttalib ve Ümeyye Bin Halef ile konuştuğu bir sırada yanına gelen âmâ İbnü Ümmü Mektûm ile ilgilenememesi üzerine, Abese sûresinin nâzil olduğuna, Hümeze sûresinin de Resûl-i Ekrem’in ardından kaş göz işaretleriyle alay etmeleri yüzünden Cemîl Bin Âmir, Ahnes Bin Şerîk, Velîd Bin Mugīre veya Ümeyye Bin Halef hakkında indiğine dair rivayetler vardır. Yine Leyl sûresinin, Müslüman köleleri satın alıp âzat etmek suretiyle servetini Allah yolunda harcayan Hazreti Ebû Bekir ile, cimrilik yaparak malını ihtiyaç sahiplerinden esirgeyen Ümeyye Bin Halef hakkında nâzil olduğu bildirilmektedir. Ümeyye Bin Halef, kölesi Bilâl-i Habeşî’yi İslâm’ı kabul ettiği için kızgın güneş altında yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsünün üzerine koydurur, İslâmiyet’ten vazgeçerek Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorlardı. İşkence gören Müslümanların simgesi haline gelen Bilâl acılar içinde kıvranırken, “Allah birdir, Allah birdir” demekten geri durmamıştır.
Şimdi bu paragrafta geçen surelerin ilgili ayetlerini sırasıyla görelim:
Abese suresi:
1-Suratını astı, yüzünü çevirdi.
2-Çünkü ona gözü görmeyen biri gelmişti.
3-Sen nereden bileceksin, belki o arınacaktı.
4-Yahut o öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti.
5-6- Sen ise kendini her şeye yeterli görenle ilgileniyorsun.
7-Onun arınmamasından sen sorumlu değilsin!
8-9-10- Ama gönlünde Allah korkusu taşıyarak koşup sana gelenle ilgilenmiyorsun!
Bu 10 ayetin müfessirler tarafından izahı şöyle yapılıyor:
Peygamberimizin putperest önderlerin ikna edilmesi halinde, onları izleyen halkın İslâm’ı daha kolay benimseyecekleri düşüncesiyle onlarla da meşgul oluyordu. Böyle birilerine yaptığı konuşmanın ortasında, yanlarına gelen bir âmânın zamansız sorularından rahatsız olarak yüzünü ekşitmiş ve ona cevap vermemişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Resulünü, ümmetine örnek olmak üzere sitemli bir ifadeyle uyardı; onun, kimlere verilecek emeğin daha verimli olacağını kesin olarak bilemeyeceğini, topluluğun ileri gelenlerinden de sorumlu olmadığını bildirdi. Bundan etkilenen Hazreti Peygamber’in, daha sonra zaman zaman Abdullah İbni Ümmü Mektum’u gördüğünde:
-Kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı şahsa merhaba!
Diyerek ona iltifatta bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu ve benzeri bazı iltifatlarının yanında, iki defa gazâya çıktığında, yerine Medine’de kalanlara namaz kıldırmak üzere İbnü Ümmü Mektum’u görevlendirmiştir.
Birkaç âyette Hazreti Peygamber’in “zelle” denilen bazı hataları hatırlatılmış ve düzeltilmiştir.
“Kendini her şeye yeterli gören” diye çevilen 5. âyet Mekke’nin ileri gelen zenginlerini ve kabile reislerini ifade eder. Bunlar mal ve adamlarının çokluğu sebebiyle büyüklük taslayarak inkârcılıkta devam ediyor, Allah ve Peygamberinin kendilerine doğru yolu göstermelerine ihtiyaçlarının olmadığını söylüyorlardı. Allah korkusu ile huzuruna gelen âmâ ise, Kur’an’ın nuruyla aydınlanarak cehaletten kurtulmak ve günahlardan arınmak istiyordu.
Hümeze suresi:
1-2-Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan, servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline!
3- O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder.
4- Hayır! Andolsun ki o, hutameye atılacaktır.
5- Nedir o hutame bilir misin?
6- Allah’ın tutuşturulmuş ateşi!
7-8-9- Uzatılmış direklere bağlı olarak içine hapsedildikleri, yükselip yürekleri saran ateş!
Kur’an alimleri bu ayetleri nasıl anlamışlar:
“Vay haline!” diye çevrilen veyl kelimesi “çetin azap, helâk, yok olma, rezil rüsvâ olma, cehennemde bir vadi, beddua” anlamlarına gelmektedir. Meâlde bunların tamamına işaret eden “vay haline” lafzı kullanılmıştır. “Arkadan çekiştiren” diye çevirdiğimiz hümeze kelimesi ise “birini arkasından çekiştirmek, kaş göz, el kol işaretleriyle onunla alay etmek, aşağılamak” mânalarına gelen hemz kökünden türemiş bir sıfat olup “insanları arkadan çekiştirmeyi, şeref ve haysiyetlerini yaralamayı alışkanlık haline getiren, bundan zevk alan kimse” demektir. “Ayıp kusur arayan” diye çevirdiğimiz lümeze kelimesi de benzer davranışları arkadan değil, kişinin yüzüne karşı gösteren kimseyi ifade eder. Bu âyetlerin, mal ve servetinin çokluğuyla gururlanıp insanlarla alay ederek onların şahsiyetlerini zedeleyen Ahnes Bin Şerik, Cemîl Bin Âmir, Velîd Bin Mugīre veya Ümeyye Bin Halef isimli putperest Araplar hakkında indiği rivayet edilmiştir Ancak sûrenin iniş sebebinin özel olması hükmünün genel olmasına engel değildir. İslâm dini, insan şahsiyetinin ve onurunun korunmasına son derece önem verdiği için Kur’an bu tür davranışları kınamakta ve böyle davranışlar sergileyenlerin âhirette ateşle cezalandırılacağını haber vermektedir. 2-3. âyetler servetinin çokluğuna gururlanıp insanlarla alay eden kimselerin aynı zamanda helâl haram demeden mal toplayan, onu saklayan, fakirlik korkusuyla cimrilik ederek onu hayır yolunda harcamaktan kaçınan, fakirin hakkını vermeyen ve servetinin kendisini ebedîleştireceğini sanan kimseler olduklarını da ifade etmektedir.
Hutame, “kıran, parçalayan” anlamında bir sıfat olup, içine atılan her şeyi yakarak kırıp geçiren cehennemi veya onun özel bir bölümünü ifade eder. “Hayır” anlamına gelen 4. âyetin başındaki kellâ kelimesi, asıl gerçeğin yukarıda nitelikleri anlatılan o bedbaht inkârcılarının düşündüğü gibi olmadığını gösteren bir uyarı amacı taşır. Nitekim devamında onun mutlaka cehenneme atılacağı bildirilmektedir. 5. âyetteki soruyla cehennemin son derece korkunç bir yer olduğuna vurgu yapılmıştır. Burada dünyadayken gönül incitip yürek yakan suçluların, günahkârların, zindandaki mahpuslar, esirler gibi, uzun direklere, sütunlara bağlandıkları, ateşten kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı bir cehennem tasviri yapılmaktadır. Öyle ki, her şeyi yakıp kavuran ateş, ta yüreklere kadar bütün vücudu sarıp kuşatıyor! Çünkü o günahkâr da dünyada zayıf, çaresiz mâsumların yüreklerini yakmıştı. Her kötülük önce kalptedir, oradan başlar ve inkâr, hakaret, küfür, alay, aşağılama, çekiştirme, saldırı ve benzeri eylemler olarak dışa taşar. Onun için âyette azabın da kalpleri saracağı belirtilmiştir.
Leyl suresi:
1-Yemin olsun, bürüyüp örttüğünde geceye;
2-Aydınlandığında gündüze;
3-Erkeği ve dişiyi yaratma fiiline;
4-Elbette çabalarınız farklıdır.
5- Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa;
6-Bunların güzel karşılığına da inanırsa;
7-Biz onu işin kolayına yönlendiririz.
8-Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse;
9- Güzel karşılığı da yalan sayarsa;
10- Biz onu zora sokarız.
11- Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.
İzahları:
1 ve 7 ayetlerin; cömertlik yapıp, inancından dolayı işkence gören köleleri, mesela Bilali Habeşi’yi ve bazı köleleri bedelini ödeyip azat eden Hazreti Ebu Bekir hakkında indiği rivayet edilir. Bilali Habeşi’nin sahibi ise Ümeyye Bin Halef idi. Ümeyye onu çok çeşitli ve ağır işkencelere tabi tutuyor, inancından döndürmeye çalışordu. İşte şimdi meal ve tefsirini vereceğimiz Leyl suresinin 8 ila 11. ayetlerinin Ümeyye hakkında nazil olduğu bildirilmektedir:
Cimrilik edip kendisiyle yetinen, yani kendi gücüne ve elindekilere güvenip, Allah’ın yardımına muhtaç olmadığını zanneden kişi için, Allah’ın kolaylaştıracağı bildirilen zahmet yolu “en zor” anlamına gelen usrâ kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu sebeple cümle genellikle “Biz onu en zora hazırlarız” şeklinde anlaşılmıştır. Allah’ın kulunu zor olana hazırlamasından maksat da kulun, Allah ve Resulünün gösterdiği yolu kabul etmeyerek yanlışlarda ısrar etmesi, bu sûre bağlamında ise cimriliğini sürdürmesi neticesinde Allah’ın ondan hidayet ve yardımını çekmesi, onu kendi haline bırakmasıdır. Bu ise insan için en büyük mahrumiyettir. Çünkü bu şekilde kendi başına kalan kul helâl haram demeden nefsânî arzularını tatmine çalışır; kötülük yapmak, günah işlemek ona kolay gelir, bunlardan zevk alır. Sonuçta cehennemi boylar; dünyada cimrilik edip biriktirmiş olduğu servetini orada fidye olarak verip cehennem azabından kurtulmak ister ama bu da mümkün olmaz.
Ümeyye Bin Halef özelinde genel hükümler de böylece vaz’edilmiştir.
Efendimizin Hicret kararı alması üzerine Darunnedve’de toplanarak O’nu 40 müşrük silahşörü ile öldürme kararı alınan toplantıda Ümeyye Bin Halef de bulundu.
Peygamberimiz onları atlatıp evinden Hicret için hareket ettikten sonra Hazreti Ebu Bekir ile Mekke’nin, Yesrib’e aksi istikametinde bulunan Sevr mağarasına saklanması, peşinden iz sürerek onu Sevr Mağarasına kadar takip edilmesi olayında, bu takipçiler arasında Ümeyye Bin Halef de mevcuttu.
Ümeyye ve Buvat Gazvesi:
Buvât Medine’nin yaklaşık 80 km. kuzeybatısında, Mekke-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan bir mevkidir. Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra, çeşitli kabilelerle iş birliği yaparak, Mekke-Suriye ticaret yolunu kontrol altına almak ve böylece Kureyş’e ekonomik açıdan ağır bir darbe indirmek istiyordu. Ancak bunu gerçekleştirmek için iş birliği yapmak zorunda olduğu kabilelerin can ve mal güvenliklerini Kureyş tehdidine karşı garanti etmesi gerekiyordu. Bu sebeple Hazreti Peygamberimiz, Ümeyye Bin Halef komutasındaki 100 kişilik bir muhafız birliğinin himayesinde, 2500 deveden oluşan Kureyş kervanının Buvât’tan geçeceğini haber alınca, Sa‘d Bin Muâz’ı, başka bir rivayette Sâib Bin Osman Bin Maz‘ûn’u, Medine’de yerine vekil bırakıp 200 kişilik bir kuvvetle hicretin ikinci yılının rebîülevvel ayında yola çıktı. Sefer sırasında Resûlullah’ın beyaz sancağını Sa‘d Bin Ebi Vakkās taşıdı. Kervan bölgeden daha önce geçmiş olduğu için Müslümanlar düşmanla karşılaşmadan Medine’ye geri döndüler.

O DA BEDİR’DE ÖLDÜRÜLDÜ
Peygamber Efendimizin Medine’ye hicretinden hemen sonra, Sa’d Bin Muaz adındaki bir Medineli Müslüman olmuştu. Birgün Sa’d’in yolu Mekke’ye düştü. Ümeyye Bin Halef ile dosttular. Medineye geldikçe Ümeyye onun evine misafir olurdu. Bu sefer de Sa’d Ümeyye’nin evine misafir olmuştu.
Ka’be’yi tavaf ederlerken Ebu Cehil’i gördüler. Ümeyye Sa’d’i Ebu Cehil’e tanıştırdı. Ebu Cehil onun Medine’den geldiğini öğrenince:
-Bak sen Ka’be’yi emniyet içinde tavaf ediyorsun. Halbuki siz, ortaya yeni bir din çıkarmış olan Muhammed’i ve eshabını barındırıyor, onlara yardım ediyorsunuz. Vallahi sen Ümeyye’nin yanında olmasan buradan evine sağ salim dönemezdin, dedi. Sa’d Bin Muaz kızdı:
-Eğer sen beni tavaftan men edersen, vallahi ben sana daha beterini yaparım. Senin Medine’deki Şam ticaret yolunu keserim, dedi.
Ümeyye Bin Halef de Sa’d’e Mekke’nin lideri olan birine bu şekilde söz söylediği için kızdı. Bunun üzerine Sa’d:
-Ey Ümeyye, sen de beni bu şekilde tutma bırak! Vallahi ben Allah’ın Resulü’nün seni öldüreceğini söylerken duydum, dedi. Ümeyye telaşlandı:
-Beni mi?
-Evet seni!
-Mekke’de mi?
-Bilmiyorum!
Bunun üzerine Ümeyye:
-Vallahi Muhammed yalan söylemez, diyerek telaşla evine döndü.
Duyduklarını karısına söyledi. Karısı:
-Vallahi Muhammed yalan söylemez, deyince Ümeyye:
-Vallahi ben de Mekke’den dışarı çıkmam, dedi.
Müşrikler Bedir savaşına çıkıyorlardı. Ebu Cehil hareket emri vereceği sırada, Ümeyye Bin Halef Mekke’den ayrılmak istemedi. Ebu Cehil ona:
-Ey Ümeyye, sen bu Mekke’nin eşrafındansın. Senin gitmediğini gören halk savaşmaya isteksizlik yapar. Sen hiç olmazsa bir iki gün sefere katıl. Sonra istersen geri gelirsin, diyerek onu ikna edinceye kadar yanından ayrılmadı.
Ayrıca Ukbe Bin Ebi Muayt ta onu ikna etmek için çabaladı.
Ümeyye savaşa hazırlanırken karısı telaşlandı:
-Ey Ümeyye, sana Medine’li kardeşliğinin söylediklerini unuttun mu? Muhammed seni öldürür vazgeç gitme, dedi. Ümeyye:
-Onlarla birlikte gitmeyi ben de istemiyorum. Ancak azıcık bir müddet aralarında bulunacağım, dedi ve yola çıktı.
Ümeyye’nin Bedir Gazvesi’ne sebebiyet veren Kureyş kervanına 2000 miskal altınla iştirak ettiği ve savaş hazırlıkları sırasında önemli katkıda bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Müşrik ordusuna katılanlara yol boyunca ziyafetler verilirken, Ümeyye de bu amaçla Usfân’da dokuz deve kestirdi. Savaşın Müslümanların lehine geliştiğini gören Ümeyye, elinde birkaç zırhla gördüğü eski dostu Müslüman Abdurrahman Bin Avf’a kendisini ve yanındaki oğlu Ali’yi esir almasının elindeki zırhlardan daha iyi olacağını ima ederek, âdeta kendini esir aldırmıştı. Ancak daha önce kölesi iken kendisine ağır ve çeşitli işkenceler yaptığı Bilâl-i Habeşî onu görünce:
-İşte küfrün başı Ümeyye! Eğer o kurtulursa ben ölürüm!
Diyerek ona hücum etti. Bilâl’in bağırmasıyla Ümeyye’nin etrafını saran Müslümanlar kendisini ve oğlunu öldürdüler. Oğlu Ali’yi Ammâr Bin Yâsir’in katlettiği bildirilirken, Ümeyye’yi kimin öldürdüğü hakkında farklı rivayetler vardır.
Küfrü inadi içinde körler gibi debelenen Ümeyye Bin Halef, Peygamber Efendimizin mucizevi bir şekilde bildirdiği gibi, böylece eski kölesi ve etrafındaki Müslümanlar tarafndan infaz edilmiş oluyordu.