UKBE BİN EBİ MUAYT

 
Zulüm denince başta o isim geliyordu,
Resulü boğmak işini o simgeliyordu!

 

KİMLİĞİ:
Künyesi: Ukbe Bin Ebî Muayt Bin Ebî Amr Bin Ümeyye el-Ümevî’dir.
Lakabı Ebü’l-Velît’tir.

Ukbe, İslâmiyet’in gelişinden önce Mekke’nin zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alıyordu. Abdullah Bin Mes‘ûd’un, çocukluğunda onun sürülerine çobanlık yaptığı bilinmektedir.
Ukbe geçeğe gözlerini kapatmış birisi olan Ubey Bin Halef ile sıkı fıkı dost idi. İkisi de körü körüne iman etmeye yanaşmayan zalimler idiler.

HAYATINDAN KESİTLER:
İslam düşmanı olan azılı başlardan bir baş da Ukbe Bin Ebi Muayt’tır.
İslâm’ın ilk günlerinden itibaren, Peygamberimizin en azılı düşmanlarından oldu. Daveti engellemek için çok kötülükler yaptı. Yeni Müslüman olanları dinlerinden döndürmeye çalışan en etkili liderlerden biri, hatta kötülükte en şiddetli davrananı sayılır. Peygamberimizin evinin bir tarafında Ebu Lehep’in evi, diğer tarafında da Ukbe Bin Ebi Muayt’ın evi vardı. Her iki kötü komşu da, Peygamberimizin yoluna ve evinin önüne hep pislik ve çalı çırpı ile diken dökerlerdi. Bir gün O’nun kapısının önüne pislik atıyordu. Ukbe sepetindeki pisliği dökerken, Efendimizin halası Ervâ’nın oğlu Tuleyb Bin Umeyr onu görmüş ve sepeti elinden aldığı gibi pisliği onun üzerine dökmüştü. Sepeti de kafasına vurmuştu. Ukbe bunun üzerine Tuleyb’e yapıştı. Çeke çeke anası olan Erva Binti Abdülmuttalib’e götürdü ve çıkıştı:
-Oğlunun bana Muhammed için yaptıklarını görmüyor musun? Dedi. Erva:
-Çok iyi yapmış, Muhammed onun dayısının oğlu olur. Elbette O’nu koruyacak. Mallarımız, canlarımız Muhammed’in uğruna feda olsun, diyerek Ukbe’yi kovdu.
Hazreti Peygamber’in en şiddetli düşmanı olarak tanınan Übey Bin Halef, yakın dostu Ukbe Bin Ebi Muayt’ın Peygamberimizle oturup konuştuğunu, hatta bazı söylentilere göre onu yemeğe davet ettiğini ve yemeğinden yemesi için yalancıktan da olsa şehadet getirdiğini duymuştu. Ukbe’nin İslâm’ı kabul ettiğini düşünerek çok öfkelenen Übey ona:
-Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez ve yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım, senin yüzün benim yüzüme haram olsun, dostluğumuz biter! Diyerek yemin etti.
Bu sözlere çok alınan Ukbe de, gidip Peygamberimizin yüzüne tükürmek gibi bir alçaklığı yaptı.
Furkan suresinin aşağıdaki ayetleri Ukbe ve dostları hakkında nazil oldu, diyenler vardır. Şimdi o ayetlere göz atalım:
Furkan suresi:
26- İşte o gün gerçek egemenlik Rahmân’ındır ve o gün inkârcılar için çok zor bir gün olacaktır.
27- O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: "Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!”
28- “Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim!”
29- “Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan beni saptırmış!” İşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır.
Bu ayetlerin tefsirine bakacak olursak:
Bu âyetlerdeki “İşte o gün (âhiret) egemenlik Rahmân’ındır” ifadesinden, dünyada egemenliğin Allah’tan başkasına ait olduğu gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Ancak bir kurumun sahibinin o kurumda çalıştırdığı yöneticilere kendi konumlarına ve görevlerine uygun olarak belirli yetkiler vermesi, karar ve icra özgürlüğü tanıması gibi, İlâhî irade de dünyada insanlara sınırlı bir egemenlik alanı belirlemiş, İlâhî yasalara saygı çerçevesinde, dünya hayatında verilen sınırlı imkânlar içinde kendi düzenlerini yine kendileri kurma, eylemlerini seçip yapma özgürlüğü vermiş; bu suretle onları belirtilen konulardaki seçim ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutup sınavdan geçirmeyi murat etmiştir. Aksi halde inançlarını, düşünce ve eylemlerini seçme ve gerçekleştirme hususunda hiçbir özgürlük alanı bulunmayan birini sorumlu tutup, iyilik ve kötülükler hususunda imtihana tâbi tutmak, iyilik yapanları ödüllendirirken kötülük yapanları cezalandırmak âdil olmazdı. Nitekim pek çok âyet bu gerçeğe işaret ettiği gibi, Allah’ın insanlara en büyük armağanı olan akıl da böyle düşünmektedir. Gerek bu sûrede gerekse Kur’an’ın bütününde âhiret inancına ısrarla vurgu yapılmasının sebebi de insanların bu yetkilerini doğru kullanmalarını, çünkü bundan sorumlu tutulacaklarını zihinlerine yerleştirmektir. Esasen, diğer bütün varlıklardan farklı olarak, özellikle insanın yeryüzünde halife olarak yaratıldığını bildiren âyetler de genellikle bu çerçevede yorumlanmaktadır. Şunu da önemle belirtmek gerekir ki Allah’ın insanlara tanıdığı bu sınırlı egemenlik, yetki ve özgürlük de yine O’nun mutlak egemenliği içinde kalmaktadır. Nitekim O, dilediği zaman, dilediği insanlardan bu imkânları kısmen veya tamamen geri alabilmekte; nihayet insanlara verdiği hayatı geri almakla onun dünyadaki sınırlı egemenliğine de son vermiş olmaktadır.
“O gün (âhiret günü) inkârcılar için çok zor bir gün olacaktır.” Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine bahşettiği söz konusu yetkiyi, egemenliği, özgürlüğü, sorumluluk bilinciyle ve akıllıca kullanmamışlar; kendilerine bu imkânları bağışlayan Allah’ı tanıyıp, O’na şükür ve minnet borçlarını gerektiği şekilde ödememişlerdir. Dünyada iken akıl ve iz‘anlarını kullanarak Peygamber’in davetine uyup, O’nunla birlikte, O’nun gösterdiği yoldan gitmeleri gerekirken, zararlı duygularına ve hırslarına kapılarak yanlış kişileri dost edinip onların yolundan gitmişler; böylece inkâr ve isyan yolunu seçmişlerdir. İşte bütün gerçeklerin apaçık ortaya çıkacağı hesap gününde onlar, kendi kendilerine duydukları öfke ve pişmanlık duygularıyla ellerini ısırarak haktan sapmış olmanın acısını ve elemini yaşayacaklardır. Zira dünyada görülmez şeytanların ve şeytan tabiatındaki kötü önderlerin, kendilerine uyanlara âhirette verecekleri şey sadece “yapayalnız ve yardımcısız” bırakılmaktır. Kur’an dilinde bu acı âkıbetin adı hızlândır. 29. âyetteki hazûl kelimesiyle aynı kökten olan hızlân dinî bir terim olarak, “Allah’ın, kendi buyruklarına karşı gelen insanlardan yardımını kesmesi, onları yapayalnız ve yardımcısız bırakması” anlamına gelir.
İnsanın her zaman dostlarını akıllıca ve ferasetlice seçmeleri gerektiğini, aksi takdirde Ukbe örneğinde olduğu gibi kendisini ebedi cehenneme müstehak kılacaklarını bu ayetler bize bildiriyor.
Sevgili Peygamberimizi Mekke’de boğmaya teşebbüs eden ve hayatına son vermek isteyenlerin azılılarından Ukbe Bin Ebî Muayt, Peygamberimizin hicret ettiğini duyunca onu bir gün öldüreceğini terennüm eden şiirler söylemeye başlamıştı. Bu şiirleri Peygamberimiz duyunca ona beddua etti:
-Allahım, onu yüzüstü süründür, burnunun üstüne düşür.
Kureyş’in sekiz azgın başı arasında sayılan Ukbe Bin Ebi Muayt, Nadr Bin Hâris ile birlikte Resûlullah hakkında bilgi edinmek için, Yahudi âlimleriyle görüşmek üzere Yesrib’e (Medine) gönderildi. Yahudi âlimleri onlara Hazreti Muhammed’e; Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh hakkında soru sormalarını, eğer bunlara cevap verirse kendisine inanıp uymalarını tavsiye ettiler. Resûl-i Ekrem, Mekke’ye dönen ve bir grup Müşrik’le beraber yanına gelen Ukbe ve Nadr’ın bu üç sorusunun cevabını bir gün sonra vereceğini bildirdi, fakat “inşallah” demeyi unuttu. Beklediği vahiy gelmeyince Müşrikler aleyhinde konuşmaya başladı ve Resûlullah büyük bir sıkıntıya düştü. On beş gün sonra Kehf suresi 23 ve 24. ayetleri nazil oldu:
Kehf suresi:
23-24: "Allah izin verirse" demeden hiçbir şey için, "Şu işi yarın yapacağım" deme! Unuttuğun takdirde Rabbini an ve "Umarım Rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir" de.
Tefsiri:
Ashâb-ı Kehf kıssası Hazreti Peygamber’e sorulduğunda “Allah izin verirse” demeden, “Yarın size cevap vereceğim” dedi. Bu sebeple bir süre vahiy kesildi. Bu bir uyarıydı. Nitekim onbeş gün sonra vahiy geldiğinde yüce Allah Hazreti Peygamber’i yukarıdaki ayette yazıldığı şekilde uyarmıştı. Bu uyarılar sebebiyle gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken, işi Allah’ın iradesine bağlamak yani “Allah izin verirse” demek güzel görülmüştür. Türkçe’de yaygın olarak kullanılan ve âyet metnindeki lafza uygun bir dilek ifadesi olan “inşaallah” deyiminin anlamı da budur.
Resûl-i Ekrem, Ukbe’nin kendisini sürekli tâciz etmesi üzerine, önde gelen bazı Müşriklerin adını da zikrederek şöyle beddua etmişti:
-Allahım! Kureyş’ten olan bu topluluğun yaptıklarını sana arzediyorum. Ebû Cehil Bin Hişâm’ı, Utbe Bin Rebîa’yı, Şeybe Bin Rebîa’yı, Ukbe Bin Ebi Muayt’ı, Ümeyye Bin Halef’i sana havale ediyorum!
Bir defasında bu kişilerin de içinde bulunduğu yedi kişiye bedduada bulundu. Abdullah İbni Mes‘ûd’un bildirdiğine göre bunların tamamı Bedir Savaşı’nda öldürüldü.
Peygamberliğin onuncu yılında kendini himaye etmekte olan Ebû Tâlib’in ölümü üzerine, Müşrikler Peygamberimize yapmakta oldukları eziyetleri arttırdılar. O sırada Benî Hâşim’in büyüğü sayılan Ebû Lehep, kız kardeşlerinin ısrarıyla Resûlullah’ın himayesini üzerine almak zorunda kaldı. Ancak Ukbe Bin Ebi Muayt ile Ebû Cehil onu tahrik ederek kararından vazgeçirdiler.
Peygamberimizin hicret buyuracağı gece, Darunnedve’de alınan karar gereği hazırlanan 40 Müşrik gencinin katıldığı suikast olayında Ukbe de yer almıştı.
Hazreti Osman’ın babası Affân Bin Ebü’l-Âs’ın ölümünden sonra Ukbe, Hazreti Osman’ın annesi Ervâ Binti Küreyz ile evlenmiş, Ervâ’dan Velîd, Umâre, Hâlid, Ümmü Külsûm, Ümmü Hakîm ve Hind adlarında altı çocuğu dünyaya gelmişti. Anneleriyle birlikte çocukların hemen hepsi İslâmiyet’i kabul etmiştir. Bunlardan Mekke döneminde Müslüman olan Ümmü Külsûm, Hudeybiye Antlaşması’nın ardından şehir dışındaki bahçelerine gitme bahanesiyle Mekke’den uzaklaşmış ve Medine’ye hicret etmiştir. Peşinden giden iki kardeşi, Hudeybiye Antlaşması’nın Mekke’den Medine’ye kaçanların iade edilmesini gerektiren şartına göre, kardeşlerini geri götürmek istemiş, ancak Peygamberimiz Hudeybiye antlaşmasının sadece erkekleri kapsadığı, kadınların iadesinin söz konuısu olamayacağını ifade ederek onları iade etmemiştir.
Bu sırada Mümtehine sûresinin, Medine’ye hicret ederek Müslüman olduğunu söyleyen kadınların samimiyetleri denendikten sonra Müşriklere iade edilmemesini emreden 10 ve 11. ayetleri inmiştir.
Ukbe’nin oğlu Velîd, Hazreti Osman zamanında Kûfe valiliği yapmıştır. Onun soyundan gelenlerin hemen hemen tamamının fetihlerden sonra Irak ve El-Cezîre’de yerleştiği kaydedilir.
Başka bir gün Ukbe Bin Ebi Muayt, Kâbe’nin yanında namaz kılmakta olan Resûl-i Ekrem’in secdeye gittiği sırada, Ebû Cehil’in teşvikiyle, yeni doğuran devenin döl eşini üzerine attı. Bir defasında da Abdullah Bin Amr Bin Âs’ın Müşriklerin Peygamberimize yaptığı en ağır işkence olarak vasıflandırdığı saldırıyı gerçekleştirdi. Kâ’be’nin yanında namaz kılan Resûlullah’ın yanına gitti ve secdeye vardığı esnada elbisesini boynuna dolayarak, O’nu boğmaya çalıştı. Bunu gören Hazreti Ebû Bekir:
-Rabbinizden size deliller getiren bir kimseyi, Rabbim Allah’tır, dediği için öldürecek misiniz?
Diyerek ona engel oldu.
Mümin suresinin 28 ve 29.ayetlerinin Ukbe Bin Ebi Muayt’ın Efendimize saldırıp dövmeye kalkması üzerine nazil olduğu rivayet edilir.
Mümin suresi:
28- Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir Mümin kişi şöyle dedi: "Adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size rabbinizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa, size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.
29-Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah’ın cezası başımıza gelirse O’na karşı bize kim yardım edebilir?" Firavun ise, "Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum" dedi.
Şimdi de bu aytetlerin tefsirine bakıyoruz:
Firavun’un ailesinden olduğu bildirilen bu Mümin kişinin, Firavun’un amcasının oğlu, Kıptî asıllı biri olduğu rivayet edilir. Muhtemelen dinî arayışı olan, bu hususta düşünüp taşınan aklı selim sahibi ve erdemli biriydi. Hazreti Mûsâ’nın davetini öğrendiğinde aradığı gerçeği bulduğunu düşünmüş ve ona iman etmiştir. Daha sonra Hazreti Mûsâ’yı öldürmeye karar verdiğini öğrenince, Firavun’un huzuruna çıkarak kendisini bu kararından vazgeçirmek istemiş, Firavun ise kendi toplumundan olduğu için onu suçlamamış, aksine tavsiyesini dikkate almıştır.
Ukbe Bin Ebi Muayt isimli putperestin, Kâbe’de bulunan Hazreti Peygamber’e saldırarak boğazına sarıldığını gören Hazreti Ebû Bekir, saldırganı ellerinden yakalayarak Resûllah’ı kurtarmış; daha sonra bu ayette kendisinden bahsedilen Mümin kişinin sözlerini nakleden âyette geçen o sözleri aynen tekrarlamıştır:
-Adamı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size rabbinizden âyetler getirmiştir.
Hazreti Ali’nin:
-Allah’a yemin ederim ki Ebû Bekir’in davranışı Firavun ailesinden olan Mümin kişininkinden daha da önemlidir. Çünkü o kişi imanını saklamıştı, oysa Ebû Bekir inandığını açıkça ifade etmiş, malını ve canını bu yola adamıştır. Dediği rivayet edilir.
Firavun’un yanındaki Mümin kişinin Hazreti Mûsâ ile ilgili olarak: “Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir” ifadesi, Hazreti Mûsâ’nın ortaya koyduğu gerçekler hakkında kuşkusu olduğu anlamına gelmez. Bu ifadesiyle o, Firavun ve taraftarlarının fevrî davranarak Hazreti Mûsâ’yı öldürmelerini önlemeyi, onun tebliğleri hakkında soğukkanlı ve sağlıklı olarak düşündükten sonra bir karar vermelerini sağlamayı amaçlamıştı. Bu ifade, aynı zamanda farklı bir düşünce ve inanç ortaya koyanlar karşısında ölçülü, soğukkanlı davranmak, sağ duyuyla hareket etmek; bunların doğruluğu ve yanlışlığı üzerinde düşünüp taşındıktan sonra bir karara varmak ve tavır belirlemek gerektiği yönünde genel bir ders ve uyarı anlamı taşımaktadır.
29. âyet ise siyasî güç ve hâkimiyetin, zorbalık, baskı ve haksızlık aracı olarak kullanılmaması gerektiğini; aksine davranmakta ısrar edenlerin, sonunda ilâhî cezaya çarptırılmalarının kaçınılmaz olduğunu hatırlatması bakımından son derece önemlidir. Firavun’un, “Ben sadece kendi gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum” şeklindeki ifadesinden, Mümin kişinin söylediklerinin başkaları tarafından haklı görüldüğü veya en azından Firavun’un Hazreti Mûsâ’yı öldürme düşüncesinin doğru olup olmadığı konusunda onların zihninde tereddüt uyandırdığı anlaşılmaktadır.
Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz, kendisine çok ağır işkenceler eden Ukbe Bin Ebi Muayt’a birgün şöyle dedi:
-Seni Mekke dağlarının dışında yakalarsam öldüreceğim!
Bu sözleri aklından hiç çıkarmayan Ukbe’nin Bedir savaşına katılmaktan imtina etmeye çalıştığı nakledilmektedir.
Müslümanlara karşı olan düşmanlığını hicretten sonra da sürdüren Ukbe, Mekke dışında yakalandığı takdirde öldürüleceğine dair rivayete rağmen, tereddütler geçirmekte ama Bedir’deki Müşrik ordusuna katılmakta tereddüt gösterenleri ikna etmeye çalışmakta en başlarda gelmişti. Nitekim yaşlılığı ve aşırı şişmanlığı sebebiyle savaşa gitmek istemeyen Ümeyye Bin Halef’i ikna etmek amacıyla içinde ateş ve öd ağacı bulunan bir kapla yanına gidip ona:
-Sen korkağın birisin! Hem de kadınlar gibi korkuyorsun. Sana elimle hazırladığım ve korkularını yenecek olan bir buhur getirdim.
Diyerek alaycı ve hakaretamiz sözler söylemişti. Bu sözlere çok içerleyen Ümeyye’nin hazırlanıp orduya katıldığı rivayet edilmektedir. Ukbe; Ebû Cehil ve Nadr Bin Hâris ile birlikte hareket ederek, Bedir’e katılmakta gönülsüz davranan Hakîm Bin Hizâm’ı da ikna etmişti.

BEDİR’DEN SONRA KELLESİ VURULDU:
Bedir Savaşı’ndaki çatışmalar sırasında Ukbe Bin Ebi Muayt’ı ensardan Abdullah Bin Seleme esir aldı. Esirlere karşı iyi davranılmasını emreden Peygamberimiz onlardan sadece ikisini, Ukbe Bin Ebû Muayt ile Nadr Bin Hâris’i kendisine ve ashabına yaptıkları işkenceler yüzünden ölüme mahkûm etti. Esirlere yapılan muamelenin kendisine de uygulanmasını isteyen ve diğer esirler öldürülmediği halde kendisinin niçin öldürülmek istendiğini soran Ukbe’ye Resûlullah’ın:
-Küfrün ve Allah’a, resulüne düşmanlık ve iftiraların dolayısıyla, öldürüleceksin! Veya:
-Yüzüme karşı hakaret etmen sebebiyle öldürüleceksin!
Dediği, öldürüldüğü takdirde çocuklarına kimin bakacağını sorması üzerine de:
-Ateş bakacak!
Cevabını verdiği rivayetler arasındadır.
Ukbe Bin Ebû Muayt, Irkuzzubye’de veya başka bir rivayette Safrâ mevkiinde Âsım Bin Sâbit ya da Hazreti Ali tarafından kellesi vurularak infaz edildi.