EBU CEHİL

 

Göremedi, Hakk’a en yakın kul geliyorken,
Cehalet gözünü karartıp gölgeliyorken!

 

KİMLİĞİ
Künyesi; Ebü’l-Hakem Amr Bin Hişâm Bin Mugīre el-Kureşî el-Mahzûmî’dir. Kısaca Ebül Hakem diye anılmakta idi.
Ebu Cehil lakabını Peygamberimiz takmıştır. Çünkü 13 yıllık Mekke ve 2 yıllık da Medine dönemlerinde, Efendimiz onu drekt veya dolaylı yollardan defalarca İslam’a davet etmiş, o ise hep reddettiği gibi en büyük düşmanlığı yapmıştır. İşte bu sebeblerle Efendimiz ona Cehaletin Babası anlamına gelen Ebu Cehil ünvanını takmıştır.
Kendisi Peygamberimizle aynı yaştadır. Yaklaşık 570 yılında Mekke’de doğduğu tahmin edilmektedir. Kureyş kabilesinin karar ve istişare yeri Darunnedve denilen bir kurul idi. Ebu Cehil de bu kurulun ileri gelen üyelerinden biri idi. Bu kurulda İslam’ın söndürülmesi, Peygamberimize düşmanlık edilmesi, hatta öldürülmesi hakkında alınan bütün kararların arkasında Ebu Cehil vardı. Hem planlamasında, hem de gerçekleştirilmesi için yapılan komploların hep başrol oyuncusu idi.
Aile fertleri:
Müslümanlığı kabul eden annesi Esmâ Binti Muharribe, Hicretin 13 yılı civarında vefat etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan oğlu İkrime ise, meşhur bir vali ve kumandan olarak İslâm’a büyük hizmetler etmiş, sonunda da Yermük savaşında şehitlik mertebesine ulaşmıştır.
Ebu Cehil’in karısı hakkında pek malumat bulunmamaktadır.

HAYATINDAN KESİTLER
İlk Müslümanlardan Habbâb Bin Eret’in rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz İslam’ın bir an önce güçlenip kuvvetlenmesi için Allah’a dua ederken, iki kişinin Müslüman olmasını arzu eder ve Allah’tan niyaz ederdi. Bunlardan biri Ebû Cehil, diğeri ise Ömer Bin Hattâp idi.
Hicretten birkaç yıl önce Mahzumoğullarının reisliğine getirilen Ebû Cehil, Hazreti Peygamber’e ve Müslümanlara her fırsatta sözlü ve fiilî saldırıda bulunuyordu. Müslümanlara karşı başlatılan boykotla, onların Ebû Tâlip mahallesinde üç yıl boyunca tecrit edilmesine önderlik etmiş, dışarıdan yapılmak istenen yardımlara da engel olmuştur. Resûlullah’ın Medine’ye hicretine mâni olmak için Dârünnedve’de yapılan toplantıda, onun her kabileden seçilecek gençler tarafından öldürülmesini teklif eden ve hicretin başlayacağı gece evini muhasara altına alarak öldürülmesini planlayan da yine Ebû Cehil’dir.
Mekke’nin lideri o idi. Onun uygulamalarını, zulüm de olsa kimse değiştirmeye cüret edemezdi. Mesela:
Bir defasında, malını satmak için Mekke’ye gelen Zübeyd kabilesinden bir tüccarın malına düşük fiyat biçti ve aldı. Başka müşteriler ondan korktukları için daha fazla fiyat veremediler. Zor durumda kalan bu kişi Peygamber Efendimize gelerek hakkının iade edilmesine yardımcı olmasını rica etti. Efendimiz de Ebu Cehil’e giderek durumun düzeltilmesini ve bu kişiye mallarının iade edilmesini istedi. O da hemen denileni yaptı. Etrafındakiler hayretler içindeydi. Böyle bir şeyi yapacağına hiç ihtimal vermedikleri için sebebini sordular. Cevap şu idi:
-Muhammed’in arkasında bir aslan vardı. Şayet ben kabul etmeseydim beni parçalayacaktı.
Bu bir mucize idi. Ama buna rağmen iman etmedi. Bunun gibi daha nice mucizelere şahit olduğu ama asla iman etmediği rivayet edilmektedir.
Ayın ikiye ayrılması mucizesi:
Sahabelerden Enes Bin Malik, Hazreti Ali, Huzeyfe Bin Yeman, Abdullah Bin Mes'ud, Abdullah Bin Abbas, Abdullah Bin Ömer, Abdullah Bin Amr Bin As, Cübeyr Bin Mut'im gibilerinin rivayetine göre, hicretten kısa bir süre önce ayın yarılması mucizesi gerçekleşmiştir.
Kureyş’ten Velit Bin Mugîre, Ebu Cehil, Âs Bin Vâil, Âs Bin Hişam, Esved Bin Abdi Yağus, Esved Bin Muttalib, Zem'a Bin Esved, Nadr Bin Haris başta olmak üzere bir çok Müşrik Peygamberimize dediler ki:
-Eğer sen gerçekten peygambersen, bize ayı, yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykan dağı üzerinde görülmek üzere ikiye ayır! Peygamberimiz:
-Eğer bunu yaparsam iman eder misiniz, diye sordu. Müşrikler:
-Evet! İman ederiz, dediler.
Ayın dolunay olduğu, iyice göründüğü gece, Peygamberimiz müşriklerin istedikleri şeyi kendisine vermesini, Yüce Allah’tan diledi.
Cebrail, Allah’ın duasını kabul ettiğini O’na haber verince, O da Mekkelilere haber verdi. Müşrikler Ayın on dördüncü gecesinde, ikiye ayrıldığını gördüler!
Yüce Allah, Ayın yarısını Ebu Kubeys dağı, yarısını da Kuaykan dağı arasında doğdurunca, Peygamberimiz:
-Ey filan! Ey filan! Şahit olunuz! Diye Müşriklere seslendi.
Fakat müşrikler:
-Bu, Ebu Kebşe'nin oğlunun bir sihridir! Ebu Kebşe'nin oğlu sizi sihirledi! Muhammed bizi sihirledi, dediler. Bazısı da:
Muhammed bizi sihirlediyse, bütün insanları da sihirleyemez ya! Başka beldeler halkından, yanınıza gelecek olanlara, sorun bakalım, bunu onlar da görmüşler mi? Dediler.
Her taraftan gelenlere sordular, cevaplar aynıydı:
-Evet! Onu biz de öyle gördük! Ayı ikiye yarılmış gördük! Dediler. Ayın ikiye ayrılmış olduğunu haber verdiler. Her taraftan gelenlerden, Ayın ikiye ayrıldığını görüp de haber vermeyen bir kimse kalmadı. Fakat müşrikler iman etmekten, Müslüman olmaktan yüz çevirip:
-Bu, müstemir (olagelen) bir sihirdir! Ebu Talib‘in yetiminin sihri semâya da tesir etti, dediler.
Kamer sûresindeki ilgili ayetlere bakalım:
Kamer suresi
1- Vakit yaklaştı ve ay yarıldı.
2- Onlar bir mûcize görseler hemen yüz çevirip, "Bu öteden beri bilinen bir sihir!" derler.
3- Hep yalan saydılar ve kişisel arzularına uydular; oysa her iş yerli yerindedir.
Başka bir mucize:
Ebû Cehil, taraftarlarıyla oturuyorlarken:
-Ey Kureyş topluluğu! Gördüğünüz gibi Muhammed bütün teklifleri reddedip dinimizi yalanlamaya, atalarımıza sövmeye, bizi akılsızlıkla suçlamaya, ilâhlarımıza sövmeye devam ediyor. Allah’a ahdim olsun, yarın bir taş alıp O’nu bekleyeceğim, secdeye vardığında taş ile kafasını ezeceğim. Beni Abdülmenaf oğulları ne yaparsa yapsın! Dedi.
Ertesi gün dediği gibi taşı alıp Hazreti Peygamber’in gelmesini bekledi. Hazreti Peygamber geldi, Hacerülesved ile Rüknü Yemânî arasında namaza durdu. Peygamberimiz secdeye gidince Ebû Cehil görünmemeye çalışarak elindeki taş ile O’na doğru gitmeye başladı. Yakınına varınca, rengi benzi atmış, korkmuş ve şaşkın olarak kaçarcasına gerisin geriye döndü. Bütün gücünü kaybettiği için elindeki taş da düşmüştü. Kureyş’ten bazıları kalkıp ona doğru giderek:
-Ya Ebü’l Hakem sana ne oldu? Diye sordular. Ebu Cehil:
-Dün yaptığım planımı gerçekleştirmek üzere elime taş alıp gittim. Yaklaştığımda ise kocaman erkek bir devenin önüme çıktığını gördüm. Daha önce bu kadar heybetli, dişleri bu kadar büyük, boynu bu kadar uzun bir deve görmedim. Şayet bir adım daha atsaydım beni parçalayıp yemesinden korktum. Dedi.
Bu olayı rivayet eden İbnü İshak, Hazreti Peygamber’e bu durumun sorulduğunu O’nun da:
-O, Cibril idi, şayet yaklaşsaydı, onu yakalardı. Dediğini naklediyor.
Bu kadar açık ve net mucizeler onun kör gözlerinin açılmasına ve iman etmesine yetmedi.
Hazreti Peygamber İsrâ ve Mi’rac sabahı, o gece görüp yaşadıklarını kavmine anlatma noktasında sıkıntılı olarak, Kâ’be’nin yanında sessiz bir şekilde oturuyordu. Ebû Cehil oradan geçerken O’nu öylece görünce alay etmek için:
-Yeni bir haberin mi var? Diye sordu. Hazreti Peygamber de:
-Evet, dedi. Ne olduğunu sorduğunda da Hazreti Peygamber:
-Dün gece Beytü’l Makdis’e götürüldüm! Buyurdu.
Bunu duyan Ebû Cehil kendince iyi bir eğlence bulduğunu düşünerek, kendisine söylediği şeyi kavmine de söyleyip söyleyemeyeceğini sordu. Hazreti Peygamber de anlatacağını söyledi. Ebû Cehil Müşrikleri topladı, alaylı bir şekilde anlatmasını istedi ve anlattırdı. Müşrikler çok alay ettiler. Hazreti Ebu Bekir’e olayı yetiştirdiler. Onun da inanmayacağını sanıyorlardı. Ebu Bekir ise “Sıddık” lakabını hak ettiği o meşhur sözünü söyleyip Efendimizi tasdik etmişti:
-O söylemişse doğrudur.
Bu olayın sonucunda da Ebû Cehil, Hazreti Peygamber’i yine çok üzmüştü.
Birgün diğer azılı düşman Müşrik arkadaşları ile beraber Peygamber Efendimize gelerek ondan bir mucize istediler. İstekleri şuydu:
-Madem ki senin Kur’an’ın gerçekten Allah katından ise, o zaman atalarımızı dirilt, mesela Kusay Bin Kilab’ı dirilt ki, o doğru sözlü ulu bir kişidir. Senin durumunu ona sorarız. O bize inanmamızı öğütlerse sana inanırız. Ayrıca şu dağlarla çevrilerek daralmış vatanımızın etrafındaki dağları çekip uzaklaştırarak genişlet veya bizi yazın Suriye’ye, kışın Yemen’e yapılan ticaret yolculuğundan kurtarmak için Safa tepesini altına çevir. Bunları yaparsan sana iman ederiz, dediler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
Ra’d suresi:
31- Eğer gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (yine inanmazlardı). Fakat bütün işler Allah’a aittir. Müminler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vaadi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vaadinden asla dönmez.
İzahı:
Rivayete göre Resûlullah Mekkeli müşriklere İslâm’ı anlattığı bir gün müşrikler, “Mekke’nin şu dağlarını buradan kaldır da yerimiz genişlesin veya araziyi parçalara ayırıp içinden ırmaklar akıtarak tarıma elverişli hale getir; yahut atalarımızdan ölmüş olan falan ve falan şahısları dirilt de senin bu söylediklerinin doğru olup olmadığını onlara soralım” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet indirilerek onların isteklerine göre mûcizeler gösterilse dahi iman etmeyeceklerine işaret edilmiştir. Nitekim bir başka En’am suresinin 111. Âyetinde de bu durum açıkça ifade buyurulmuştur. Yüce Allah gönderdiği peygamber vasıtasıyla bu tür mûcizeleri göstermekten âciz olmamakla birlikte, peygamberin gönderilmesinden ve Kur’an’ın indirilmesinden maksat bu talepleri karşılamak değil, insanları hidayete erdirmek, kalpleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşturmak, aklın önüne ışık tutmaktır.
Âyetteki şart cümlesinin cevabı meâlimizde “yine inanmazlardı” şeklindedir. Cevap, “O yine bu Kur’an olacaktı” diyenler de vardır. Buna göre onların istedikleri mûcize gerçekleştirilseydi yine bu Kur’an’la gerçekleştirilirdi, ancak onlar mûcizeleri görür de Kur’an’a yine de inanmazlardı. Çünkü onlar bu tür mûcizeleri gerçeği bulmak için değil, Peygamberle alay etmek için istiyorlardı ve Kur’an’ın muhtevasını kabule hazır değillerdi.
Âyetin “yerin parçalandığı” diye tercüme edilen kısmını, “kendisiyle mesafe alındığı” veya “kendisiyle uzak mesafenin yakınlaştırıldığı” şeklinde anlayanlar da olmuştur. Kureyşliler Suriye ve Filistin’e ticaret kervanları gönderiyorlardı; fakat Mekke ile bu bölgeler arasındaki mesafe uzun, yollar elverişsiz, iklim kurak, arazi ise çoraktı. Ticaret kervanları yollarda sıkıntı çekiyordu. Bu sebeple müşrikler, Sebe suresinin 12. Ayetinde olduğu gibi, Hazreti Süleyman’ın rüzgâr vasıtasıyla iki aylık yolu bir günde gitmesine benzer bir mûcize ile, Hazreti Peygamber’in de bu mesafeyi kısaltıp yakınlaştırmasını istemişlerdir. Oysa onların teklif ettiği bu olağan üstü şeyler, Peygamberin değil, Allah’ın elindedir. O dilese bu tür mûcizeleri de gösterir; ancak inkârda ısrar edenlerin kalpleri katılaşmış olduğu için hiçbir mûcizeye inanmazlar.
Müşriklerin mûcize getirilmediği için iman etmediklerini zannedip üzülen Müminlerin üzüntülerini gidermek maksadıyla yüce Allah, “Müminler hâlâ anlamadılar mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi?” meâlindeki soruyu sormuştur. Şüphe yok ki Allah istese inkârcıları doğru yola iletir, kimse buna engel olamaz. Ancak O’nun bu anlamdaki istemesi zorlama olacağından sorumluluğu ortadan kaldırır. Halbuki Allah insanları sorumlu kılmak için onlara akıl, irade ve tercih yeteneği vermiştir. Onların, tercihlerini inkâr yönünde kullanmalarına rağmen, Allah onları zorla hidayete erdirmez. Yaptıkları kötülükler yüzünden ölünceye kadar başlarına musibetler gelecek veya yurtlarının yakınına felâketler inecek de sürekli olarak korku içinde yaşayacaklardır.
“Felâket onların yurtlarının yakınına inecektir” cümlesindeki felâket, “savaşta yenilgi, öldürülme, esirlik veya kuraklık, kıtlık” gibi anlamlarla açıklanmıştır. Bu cümledeki fiil hem üçüncü tekil şahsın müennesi hem de ikinci tekil şahıs için kullanıldığından, bu cümlede “Sen onların yurtlarının yakınına ineceksin” şeklinde Hazreti Peygamber’e hitap edildiği de düşünülebilir. Bu takdirde âyet hicretin 6. yılında Mekke yakınlarında yapılmış olan Hudeybiye Antlaşması’na işaret etmiş olur.
Peygamberimiz onlara cevaben dedi ki:
-Ben size böyle şeyler göstermek veya yapmak için gönderilmedim.
Azılı İslam düşmanı olan Velîd Bin Mugīre gibi Ebû Cehil de Peygamberliğin kendi sülalesinden çıkmamasından dolayı da hazımsızlık yaşıyordu. Bundan dolayı da her iki azılı Müşrik Efendimize hayatları boyunca asla inanmayacaklarını her yerde ve her vesile ile ilan etmekte idiler.
Mekke’nin sayılı zenginlerinden olan Ebu Cehil, varlıklı olma avantajını da kullanarak, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın Müslüman olmasını engellemek için uğraştı. Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye gayret etti. Müslüman olmaya meyyal olanları ya da Müslüman olmuş olanları, yoksul iseler hep hakir ve zelil etmekle, ticaretle uğraşıyor iseler de onları iflas ettirip servetlerini kaybettirmekle tehdit ediyor, şantaj yapıyordu. Ayrıca güçsüz veya kimsesiz olanları da döverek ve öldürmekle tehdit ederek imanlarından vazgeçirmeye çalışanların başında geliyordu. İlk Müslüman olanlardan Ammar Bin Yasir’i eziyetler altında inletip annesi ve babasını şehit etmişti. Bunlar İslam’ın ilk şehitleri sayıldı.
Her nazil olan Kur’an ayetini hemen yalanlamakla ün yapmıştı. Hac mevsiminde Ka’be’yi tavafa gelen ya da fuarlara ticeret için gelen yabancıları, Mekke girişlerinde, kendisi ve tayin ettiği adamları karşılar, onları Peygamberimizle görüştürmemek ve İslam’a karşı meyletmelerini önlemek için çeşitli yollara başvururlardı. Peygamberimize gerek şahsi, gerek organizeli engellemeler yaptığı gibi, O’nu halkın gözünde küçük düşürmek için üzerine veya geçeceği yollara pislikler dökerdi. Mesela bir defasında deve leşinden kalan artık ve çürükleri Peygamberimiz namaz kılarken üzerine atmıştı. Bir defasında da, Safa tepesine çıkıp Peygamberimiz hakkında ileri geri konuşup hakaret ederken Hazreti Hamza rastgelmiş, ona elindeki av aletleri ile vurarark başından yaralamıştı.
Dedesi Abdülmuttalip vefat ettikten sonra onun vasiyeti gereği Peygamber Efendimizin himayesini amcası Ebu Talip üstlenmişti. Ebu Talip’in himayesinde bulunan Efendimize zalim Müşrikler pek ileri derecede kötülük yapmaya cesaret edemiyorlardı. Bu himayeyi ortadan kaldırmak için içlerinde Ebu Cehil de bulunan Müşrikler birkaç kere Ebu Talip’e giderek himayeden vazgeçmesini teklif etmişlerdi. Onlardan bir tanesini aktaralım:
Bir defasında Utbe Bin Rebia, Şeybe Bin Rebia, Ebu Süfyan Bin Harp, Ebul Bahteri, As Bin Hişam, Esved Bin Muttalip, Ebu Cehil, Velit Bin Mugire, Nübeyh Bin Haccac, Münebbih Bin Haccac ve As Bin Vail olmak üzere 10 kişilik bir heyet Ebu Talip’e gittiler. Dediler ki:
-Ey Eba Talip! Senin kardeşinin oğlu bizim tanrılarımızı yeriyor, dinimizi kötülüyor, bizleri ahmaklıkla, baba ve atalarımızı da sapıklıkla anarak kötülüyor. Sen; ya onu susturur, bize çatmaktan vaz geçirirsin, ya da onunla bizim aramızdan çekilirsin. Zaten sen de bizim gibi ona karşısın. Sen aradan çıkarsan biz onu sustururuz.
Bu tür girişimler sayıları değişen Müşriklerce aynı talep için birkaç defa yapılmıştır. Bazen işi tehdide bile dökmüşlerdir.
Ebu Talip ise her defasında bunları başından savmış, himayeden vazgeçmemiştir.
Bir defasında da daha değişik bir teklifle geldiler:
Yine içlerinde Ebu Cehil de olan Kureyş Müşriklerinin önde gelenleri, Hazreti Peygamberi korumaktan vazgeçmesi için, Velit Bin Muğire’nin oğlu Umare’yi alarak, Ebu Talib’in yanına geldiler. Şöyle bir teklifte bulundular:
-Sen içimizde büyüğümüz ve üstünümüzsün. Umare, Kureyş gençleri arasında en güçlü ve yakışıklı olanlarından biri. Sen bunu al, kendi oğlun edin. Senin dinine, babalarının ve atalarının dinine karşı olan; kavminin arasına ayrılık sokan, onları akılsız sayan kardeşinin oğlu Muhammed’i bize teslim et. İşte sana adam yerine adam!
Konuşma şöyle devam etti:
-Vallahi, siz bana ne kötü bir şey teklif ediyorsunuz! Bu insaflı bir davranış mıdır? Siz bana oğlunuzu vereceksiniz, ben onu sizin için besleyeceğim! Ben size oğlumu vereceğim, siz O’nu öldüreceksiniz. Öyle mi? Siz önce bana kendi oğullarınızı verirsiniz, ben onları öldürürüm! Ancak, o zaman ben de size oğlumu verebilirim.
-İyi ama, bizim çocuklarımız O’nun yaptıklarını yapmıyor ki!
-Vallahi, O sizin çocuklarınızdan daha hayırlıdır!
İstedikleri yine olmadı. Başka başka teklifler de getirdiyseler bile, Ebu Talip Efendimizi himayeden ölünceye kadar vazgeçmedi.
Bir defasında da, Ebu Cehil öncülüğündeki bir Müşrik gurubunca Peygamberimize bir suikast teşebbüsünde bulunuldu. Olay kısaca şöyledir:
Bir gün Kureyş Müşrikleri Ebu Cehil’in liderleiğinde Ka’be’nin yanında toplandılar. Peygamberimizi konuşuyorlardı. Ebu Cehil:
-Muhammed’i öldürmekten başka çıkar yolumuz kalmadı. Bunu kim yapabilir? Diye sordu. Bir gurup genç ayağa kalkarak:
-Bu işi biz yaparız, dediler.
Zeyd Bin Harise bunları duydu ve hemen Ebu Talip’e giderek olanları anlattı. Ebu Talip Peygamberimizin nerede olduğunu sordu. Zeyd:
-Biraz önce beraberdik, dedi. Ebu Talip:
-O’nu görmedikçe evime girmeyeceğim, dedi.
Zeyd koşarak gitti, Efendimizi Safa tepesi yanındaki evinde ashabiyle konuşuyor halde buldu. Durumu anlattı. Peygamberimiz Ebu Talip’in yanına gitti. Ebu Talip:
-Hemen git evine gir, dedi. O da gidip evine girdi, kapısını kapattı.
Ebu Talip hemen Haşim ve Muttalipoğullarının delikanlılarını topladı. Silahlandırdı. Onlara dedi ki:
-Ben Mescidi Haram’a girdiğim zaman hepiniz arkamdan gelin!
Ebu Talip Efendimizin evine gitti, onun elinden tutarak Mescidi Haram’a getirdi. Müşrikler yine toplantı halindeydiler. Silahlı delikanlılar da arkasından girdiler. Ebu Talip:
-Ey Kureyş topluluğu! Maksadımı biliyor musunuz? Diye sordu. Onlar:
-Bilmiyoruz, dediler.
Ebu Talip onlara Zeyd’den işittiklerini nakletti. Sonra yanındaki gençlere:
-Çıkarın kılıçlarınızı! Diye emir verdi.
Hepsi birden keskin kılıçlarını sıyırdılar. Ebu Talip sesini yükseltti:
-Vallahi Muhammed’i öldürecek olursanız sizden hiçbir kimse sağ kalmaz! Biz de, siz de bu yolda yok oluncaya kadar peşinizi bırakmayız! Dedi.
Kureyş Müşrikleri, hele Ebu Cehil çok kötü bir duruma düştüler. Bir kelimelik bile cevap veremediler.
Bu arada enteresan bir olaydan bahsedilir:
Bir defasında Ebu Cehil, Efendimizin henüz küçük olan kızı Hazreti Fatıma’ya bir tokat atmıştı. Bunu gören Ebu Süfyan, ki Ebu Cehil’in öldürülmesinden sonra lider olmuştu, Hazreti Fatıma’yı elinden tutarak Ebu Cehil’in yanına götürdü. Onun da Ebu Cehil’e bir tokat vurmasını sağladı. Bunu izleyen Hazreti Peygamberimiz bu olaydan dolayı çok etkilendi. Ebu Süfyan’ın hidayeti için dua etti.
Bilindiği gibi Ebu Süfyan Mekke’nin fethi esnasında Müslüman oldu.
Mekke döneminin en ağır olaylarından birisi de Müslümanlara karşı yapılan tecrit ve boykot olayıdır. Bu konuda da Ebu Cehil’in başrolü oynadığını bilmemiz gerek. Gerek tecrit ve boykotun yürürlüğe girmesinde, gerekse titizlikle uygulanmasında hep öncü ve etken olmuştur. Fakat boykot ve tecridin kaldırılmasına mani olamamıştır.
Başka bir olay:
Bir gece; Ebû Süfyan Bin Harb, Ebû Cehil Amr Bin Hişam ve Ahnes Bin Şerik, birbirlerine haber vermeksizin, Hazreti Muhammed’in geceleyin evinde namaz kılarken okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek için gittiler. Bir köşeye saklandılar ama hiçbirinin diğerinden haberi yoktu. Bunlar, geceyi Hazreti Peygamberin okuduğu Kur’an’ı dinleyerek geçirdiler. Tan yeri ağarırken evlerine giderken birbirlerine rastladılar. Hepsi de olanı biteni anlamıştı. Bir daha yapmamak üzere birbirlerine söz vererek ayrıldılar. Ayrılırken de:
-Bir daha buraya gelmeyelim! Eğer bizi hafif akıllılarımızdan herhangi birisi görürse, muhakkak onun kalbine şüphe düşürmüş oluruz, dediler.
Bu hal üç gece devam etti. Tekrar bir daha buraya gelmeyeceklerine dair birbirleriyle yeminleştiler.
Ahnes Bin Şerik, sabaha çıkınca, sopasını eline aldı. Ebû Süfyan’ın evine kadar gidip, içeri daldı:
-Ey Eba Hanzale! Muhammed’den dinlediğin şey hakkında ne dersin, dedi. Ebû Süfyan:
-Ey Eba Sa’lebe! Vallahi, ben ondan mânâsını bildiğim ve anlatılmak istenileni anladığım şeyler de işittim; mânâsını bilmediğim ve anlatılmak istenileni anlayamadığım şeyler de işittim, dedi. Ahnes Bin Şerik:
-Ben de öyle, dedi.
Ebû Süfyan’ın yanından ayrılıp Ebû Cehil’in evine vardı. Ona:
-Ey Ebâ’l-Hakem! Muhammed’den dinlediğin şey hakkında ne dersin, diye sordu. Ebû Cehil:
-Ondan ne işitmiş olabilirim ki, dedi.
Ebû Cehil aslında ne düşündüğünü değil, nasıl düşünmesi gerektiğini planlıyordu ve şöyle diyordu:
-Biz ve Abdimenafoğulları, şan ve şeref hususunda şimdiye kadar hep çekiştik durduk. Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yemek yedirdik. Onlar arabuluculuk ederek diyet yüklendiler, biz de arabuluculuk ederek diyet yüklendik. Onlar halka bağışta bulundular, biz de bağışta bulunduk. Onlarla, kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna gelince, onlar, “İşte, bizden, kendisine gökten vahiy gelen bir peygamber de var!” dediler. Biz bunun dengini nereden bulup onlara ulaşacağız? Vallahi, biz hiçbir zaman ona inanmayız ve onu tasdik etmeyiz, dedi. Bunun üzerine Ahnes ayağa kalktı ve Ebû Cehil’i kendi haline bıraktı.
Ahnes Bin Şerik de Ebû Cehil’in iflah olmayacak bir düşman olduğunu anlamıştı. Çünkü Ebû Cehil bu ifadeleriyle aklıyla, gönlüyle değil, kabile asabiyetiyle hareket ettiğini açığa vuruyordu. Ebû Cehil bu tavrı sayesinde başka birşeyi de hedefliyordu. Eğer gerçek düşüncesini söylemiş olsa Ahnes Bin Şerik’i de kaybetme ihtimali vardı. Ahnes’e beklediği cevabı değil de, hiç beklemediği bir cevap vererek onun aklını bulandırıyordu.
Önemli bir vukuatı da şudur:
İlk Müslümanlardan olan üvey kardeşi Ayyâş Bin Ebi Rebîa’yı, hicret etmiş olşduğu Medine’den aldatarak alıp, tekrar Mekke’ye götürdü ve orada hapsedip Medine’ye dönmesine yıllarca engel oldu.
Peygamberimiz Hicret ettiğinde aynı yıl Mekkeliler büyük bir ticaret kervanı ile Şam seferine çıkarken, bu kervana Ebu Cehil kumanda ediyordu. Hazreti Peygamber Hazreti Hamza kumandasında bir seriyyeyi bu kervana karşı gönderdi. Deniz kenanarındaki Sifülbahir mevkiinde vuku bulan bu olaya, Sifülbahr seriyyesi denilmişti. Bu seferde herhangi bir çarpışma vuku bulmamıştır.
Ebu Cehil hakkında nazil olduğu rivayet edilen ayeti kerimeler:
En’am suresi:
108- Allah’tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.
Tefsir:
Ayette geçen ve “hakaret etmeyin” olarak tercüme edilen kelime, birçok müfessirin de kaydettiği gibi, sebb kelimesi, şetm yani “terbiye ve nezaketle bağdaşmayan çirkin sözler” demektir. Yanlış yolda olanları eleştirmek, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya koymak zorunlu olmakla birlikte; âyete göre, bunu hakaret, sövüp sayma gibi İslâm ahlâkının hilim, edep ve nezaket kurallarıyla bağdaştırılması mümkün olmayan bir üslûpla yapmak câiz değildir. Bu âyete göre başkalarına, onların inançlarına ve kutsal saydıkları değerlere hakaret etmek İslâmî edep ve ahlâkla bağdaşmadığı gibi, İslâm’ın izzetine de zarar getirir. Esasen, Müşrikler putlara tapmakla birlikte Allah’a da inanıyorlardı. Şu halde bazı Müslümanların Müşrikler ve inançları hakkındaki ölçüsüz sözleri, onları taşkınlığa sevketmiş; doğrudan doğruya Allah’a sövmek maksadıyla olmasa bile, öfkeye kapılarak Müslümanların kutsal inançlarına sövüp saymaya kalkışmışlardır. Bunların başında da Ebu Cehil’in geldiği bilinmektedir. Bu âyette Müslümanların bu durumlara imkân verecek söz ve davranışlardan kaçınmaları emredilmektedir. Âyette İslâm’ın tebliğ ve davet metoduna da işaret vardır. Buna göre bizim gibi başkalarının inanç ve kanaatleri de onlara göre değerlidir. Diyalog ve ikna etmenin yolu saygı ve nezaketten geçer. Hakaret ve küfür ise sadece muhatabın düşmanlık duygularını kabartır; inatlaşma, sertleşme ve giderek çatışmaya yol açar.
Hicr suresi:
90- Nitekim biz, bölüp parçalayanları cezalandırdık.
İzahı:
Bu ayetteki bölüp parçalayanlardan maksat, Mekke’ye gelmekte olan insanları aralarında görev bölümü yapıp belli yerlerde karşılayarak, Mekke’ye vardıklarında Peygamberimizle temas etmemelerini ve sözlerine muhatap olmamalarını sağlamaya çalışan Ebu Lehep gibi, Ebu Cehil gibi Müşriklerin kasdedildiği, bunlara Allah’ın cezasının mutlaka isabet ettiği ifade edilmektedir.
Alak suresi:
9-10-Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?
11- Peki, düşündün mü (ey inkârcı), ya o kul doğru yolda ise?
12-Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa!
13-Düşündün mü (ey resulüm), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa!
14-Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu o?
15- Hayır, hayır! Şâyet bu tutumundan vazgeçmezse, yemin olsun ki onu perçeminden yakalayacak, cehenneme sürükleyeceğiz.
16- Evet, o yalana ve günaha batmış perçeminden.
17- O zaman gitsin de yardıma çağırsın taraftarlarını!
18- Biz de onu cehenneme sürmeleri için zebânîleri çağıracağız.
19-Sakın onun isteğine uyma! Secdeye kapan ve Allah’a yakınlaş.
İzahları:
Birçok alime göre bu âyetler Hazreti Peygamber’e hitap ederek, O’nun ve Müminlerin Kâ’be önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda bütün insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların ötesine uzanılarak, her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak ve adalet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır. 11-12. âyetler ise hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin ibadetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder.
15 ve 16. ayetlerde kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibadet etmelerine, dinin emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da, sonunda bir gün gelip yakasına yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir. Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir açıklama yapılmadığına göre, her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim Ebû Cehil ve benzerleri Müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tükenişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir. Ayrıca âhirette de cezalandırılacakları birçok âyette haber verilmektedir.
Câhiliye döneminde Mekke’de taraftarların toplantılarının yapıldığı yere Dârunnedve denilirdi. “Zebâniler” de azap meleklerini ifade eder. Rivayete göre Resûlullah İbrâhim’in makamında namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit edip engellemek istemiş, Hazreti Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık vermişti. Ebû Cehil, “Sen beni ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim” demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir.. Allah Teâlâ, “O hemen kurultayını çağırsın, biz de zebânileri çağıracağız” buyurarak Hazreti Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in aczini ortaya koymak istemiştir. Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir.
19. âyette tekrarlanan “hayır!” anlamındaki kellâ edatı da, o azgın insanın, Hazreti Peygamber’e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini gösterir. Burada Resûlullah’a, böyle azgın, Allah ve peygamber tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde etmeye devam ederek Allah’a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe yok ki Allah’a yaklaşmak, O’nun emirlerine itaat etmekle ve bu itaatin en anlamlı ifadesi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hazreti Peygamber, “Kulun rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır” buyurmuştur.

HİCRETE KARŞI EBU CEHİL
Mekkeli Müşrikler ve özellikle Ebu Cehil, bir çok Müslüman’dan sonra Hazreti Muhammed’in de Medineye gitmesinden ve kendilerine karşı yeni bir güç oluşmasından korkmaya başladılar. Hatta bazıları Medinelilerin Mekke’yi istila edeceğinden bile korkuyorlardı. Hazreti Muhammed Mekke’den dışarı çıkmamalıydı. Bu konuları konuşmak ve tedbir almak üzere Dârunnedve’de; yani Mekke Parlementosu’nda toplandılar. Eğer Hazreti Muhammed Medine’ye gider ve orada bir güç oluşturursa, Müşriklerin ekonomisi de sekteye uğrayabilirdi. Çünkü Medine Kızıldeniz sahil yolunda, Yemen’den Şam’a doğru uzanan ticaret yolu üzerinde stratejik bir konumda idi. Ticaretlerinin selameti için bu yolun güvenli olması onlar için önemli idi.
Darunnedve toplantısına kabile temsilcisi olarak 100 civarında kişi katıldı.
Hazreti Peygamberin hapsedilmesini teklif edenler oldu. Bu da yeni bir tehlikeyi doğurabilirdi. O zaman öldürülmeliydi. Karar bu şekilde çıkmıştı. Öldürülme kararı üzerine Ebu Cehil’in bir teklifi oldu:
“Her kabileden güçlü kuvvetli birer genç seçilip, ellerine keskin birer kılıç alarak, tek kişinin vuruşu gibi hep birlikte Hazreti Muhammed’in üzerine saldıracaklar ve onu öldüreceklerdi. O zaman Haşimoğulları tüm kabilelere karşı kan davasına kalkışamayacak ve diyete razı olacaklardı.”
Bu teklif oybirliği ile kabul edildi.
Kaynaklarda geçtiğine göre; bu toplantıya siyah cübbe giyen Necidli olduğu söylenen yaşlı bir adam kılığında Şeytan da katılmış, sunulan tekliflerden en çok Ebû Cehil’in teklifini beğenip onaylamıştır.
Efendimize karşı kurulan bu tuzak Enfal suresinde vahyin konusu edinilmiştir.
Enfal suresi:
30-Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorken Allah da onlara tuzak kuruyordu. Tuzak kurma işini en iyi yapan Allah’tır.
Diğer taraftan Cebrail, Hazreti Peygamber’e gelerek her zaman yattığı yatağa yatmamasını söyleyip suikastı haber verdi. Müşriklerin suikastçileri kapısının önüne gelerek ne zaman uyanacağını gözlemeye başladılar. Hazreti Peygamber onları gördü ve Hazreti Ali’ye; yatağına yatıp kendine ait örtüye bürünmesini söyledi. Suikast için gelenlerin arasında Ebû Cehil de vardı. Onları cesaretlendirmek ve işini sağlama almak için, Hazreti Peygamber’in kapısının önünde onlara şöyle bir konuşma yaptı:
-Muhammed; eğer siz ona tabi olur, onun emrine girerseniz, Arapların ve Acemlerin mülklerinin sizin olacağını, öldükten sonra diriltilip Ürdün bahçeleri gibi güzel cennetlere gireceğinizi iddia ediyor. Ve yine o iddia ediyor ki, eğer ona tabi olmazsanız ve dediklerini yapmazsanız, cehenneme girip orada yanacakmışsınız.
Böylece Hazreti Peygamber ve Kur’an ile alay etmek maksadıyla bu konuşmayı yapmıştı.
Bu suikastcıların içinde Ebu Cehil’den başka şu azılı Müşrikler de bulunuyordu:
Ukbe Bin Ebi Muayt, Nadr Bin Haris, Ümeyye Bin Halef, Ebu Lehep, Übey Bin Halef…
Bu sırada Allah Rasulü evden çıktı, yerden bir parça toprak aldı, onların üzerine saçtı ve Ebû Cehil’e “Evet bütün bunları ben söylüyorum. Bana inanmayarak cehennemde yanacaklardan birisi de sensin” diye cevap vermiş oldu. Yasin suresinin baş kısmını okuyordu. Aralarından geçip gitti.
Onlarla beraber olmayan ama Müşriklerden olan bir kişi yanlarına gelip:
-Siz neyi bekliyorsunuz. Muhammed yanınızdan geçip gitti, dedi ve uzaklaştı.
İçeri girdiler, ama yatakta Hazreti Ali’yi görünce hem kızdılar, hem de şaşıp kaldılar.
Peygamberimiz evinden çıktıktan sonra hızla Hazreti Ebu Bekir’in evine gitti. Orada hicret planı hazırlandı. Bunun için Mekke-Medine yollarını iyi bilen bir kılavuz tutuldu, develer hazırlandı. Gece yarısı Hazreti Ebû Bekir’le birlikte evin arka kapısından gizlice çıkarak Sevr dağına tırmanıp buradaki mağarada gizlendiler. Resûl-i Ekrem’in geçici gizlenme yeri olarak Medine yolu güzergâhında bulunmayan Sevr mağarasını seçmesinin sebebi, peşine düşecek Müşrikleri şaşırtmak istemesiydi. Çünkü Müşrikler hicret için yola çıktığını anladıklarında onu daha çok Medine’ye giden yol güzergâhında arayacaklar, Mekke’nin güneyine giden yollar üzerinde fazla durmayacaklardı. Böylece hem yoğun takipten kurtulacak, hem de takip işinin yavaşlamasına kadar zaman kazanacaktı.
Hazreti Peygamber’i öldürmek maksadıyla evini saran seçilmiş Müşrikler, evinde olmadığını öğrenince, başlarında Ebu Cehil olmak üzere bütün çevreyi aramaya başladılar ve etrafa haberciler göndererek onların başına ödül koyduklarını duyurdular. Daha ziyade Medine tarafındaki yollarda arama yaparken bir grup da, iki iz sürücünün rehberliğinde onların gizlendiği mağaranın ağzına kadar geldi. Bu sırada endişeye kapılan Hazreti Ebû Bekir:
-Ey Allah’ın resulü! Eğilip baksalar bizi görecekler! Dedi.
Resûlullah, Allah Teâlâ’nın kendilerine yardım edeceğini söyleyerek onu teselli etti. Mağarada yaşanan bu an, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır:
Tevbe suresi:
40-Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında, Allah ona yardım etmişti. Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına "Tasalanma! Allah bizimle beraberdir" diyordu. Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi ve inkârcıların sözünü değersiz hale getirdi. Allah’ın sözü ise en yücedir. Çünkü Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir.
Allah Teâlâ’nın Resulünü koruyacağı muhakkaktı; nitekim etrafı inceleyen Müşrikler mağaranın içine bakmadan dönüp gittiler. Çünkü mağaranın giriş kısmı örümcek ağları ve kuş yuvaları ile doluydu. İçeri bir insanın girmiş olması imkansız gibi gözüküyordu.
Ebu Cehil’in menfur planı böylece akamete uğramış, Peygamberimiz Medine’ye hicret yoluna sağ salim girmiş oluyordu.
Ebu Cehil Hazreti Ebu Bekir’in evine yöneldi. Kızı Esma’yı sorguya çekti. Esma anlatıyor:
-Allah Rasulü ve babam Ebû Bekir hicret için yola çıktıklarında, içlerinde Ebû Cehil’in de bulunduğu Kureyş’ten bir gurup gelerek kapının önünde durdular. Yanlarına çıktım. “Baban nerde?” dediler. “Nerede olduğunu bilmiyorum” dedim. Ebû Cehil hışımla elini kaldırdı ve bana öyle bir vurdu ki, kulağımdaki küpe yere fırladı.
Ebû Cehil’in bu kadar sinirlenmesinin sebebi övünerek açıkladığı suikast planın amacına ulaşamamasıdır.
Müşrikler yine Ebu Cehil’in tahriki ile yüksek ödüller koyarak Peygamberimizi ve Ebu Bekir’i takip edip yakalamaya çalıştılarsa da, onlar Allah’ın yardımı ve bir dizi mucize ile sağ salim kurtulup Medine’ye ulaştılar.
Hicretten sonra da Müşriklerin lideri sıfatıyla Ebu Cehil İslam ve Peygamber düşmanlığına devam etti. Medine’ye gitmek isteyen veya gitmiş bulunan Müslümanlara engeller çıkarmaya, hatta onları hapse atıp mallarını yağma etmeye devam etti.
Bedir savaşının hazırlanmasında hep başrol oynadı. Savaşın finansmanı konusunda en büyük destekleri hep o verdi.

BEDİR SAVAŞI VE EBU CEHİLİN ÖLDÜRÜLMESİ
Bedir savaşına çıkan Müşrik ordusunun mali yükünün büyük kısmını Ebu Cehil karşıladığı gibi, kendisi de bizzat bu savaşa katılmıştır.
Bedir savaşının asıl sebebi Peygamberimiz ve Müslümanları yok etmek idi. Sebeplerinden biri de Müslümanların saldırısına uğrama tehlikesindeki Şam’dan gelmekte olan Kureyş ticaret kervanıdır. Kervanın kumandanı Ebu Süfyan, yola çıkmış bulunan Ebu Cehil kumandasındaki Kureyş ordusuna haber gönderdi:
-Kervanı tehlikeli bölgeden kurtardım, uzaklaştırdım. Savaşa gerek kalmadı. Ordu geri dönebilir.
Haberci bir müddet sonra Ebu Süfyan’a geri geldi ve Kureyş ordusunun Bedir’e doğru hareket etmiş olduğu haberini getirdi. Ebu Süfyan mırıldandı:
-Yazık oldu kavmime! Bu Amr Bin Hişam’ın (yani Ebu Cehil) işidir. Dönmek istemedi. Kendisi halka baş olmak istiyor. Bu azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir. Eğer Muhammd’in ashabı onlara rastlarsa işleri tamamdır.
Diğer taraftan Ebu Cehil ordusu Bedir’e doğru yol almaktadır. Ahnes Bin Şerik tenha bir yerde Ebu Cehil’i bulduğunda ona şöyle bir soru sordu:
-Ey Ebal Hakem! Şurada benden ve senden başka konuşmamızı işiten yok. Sen bana Muhammed hakkındaki kanaatini haber ver. O doğru sözlü mü, yoksa yalancı mıdır? Ebu Cehil cevap verdi:
-Vallahi Muhammed muhakkak doğru sözlüdür. O hiç yalan söylememiştir.
Bu her şeyi itiraf ediştir.
Bu arada Utbe Bin Rebia Ebu Cehil’e haber gönderdi:
-Savaşmamıza gerek kalmadı. Kervan kurtuldu. Muhammed’e karşı savaşmayalım. Geri dönelim. Ebu Cehil:
-Vallahi Utbe Muhammed ve arkadaşlarını görünce korkudan ciğerleri şişmiş. Allah Muhammed ile bizim aramızda hükmünü verinceye kadar geri dönmeyeceğiz.
Bedir savaşında Müşrik ordusunun kumandanı Ebu Cehil idi. Savaş öncesi olayları, savaşın başlamasını ve seyrini bu kitabın hacmine sığdırmak mümkün değildir. Biz Ebu Cehil’in nasıl öldürüldüğünü anlatmakla iktifa edelim.
Ebu Cehil’in de başında bulunduğu 70 Müşrik’in öldürüldüğü, 70 tanesinin de esir alındığı Bedir savaşı.
Ebu Cehil’in öldürülmesi şöyle oldu:
Muaz Bin Amr anlatıyor:
-Bedir’de savaş başlamıştı. Müşrikler, liderleri olan Ebu Cehil’in etrafını sarmış onu korumaya almışlardı. Kimse ona erişemez, diye bağırıyorlardı. Onların bu bağırışmasından Ebu Cehil’in onların arkasındaki adam olduğunu anladım ve o tarafa yöneldim. Yanına sokulmak için bir fırsat aramaya başladım. Nihayet aradığım fırsat elime geçti. Ve derhâl yaklaşarak bir kılıç salladım. Salladığım kılıçla ayağı ile birlikte bacağından da ağır şekilde yaraladım. Bunun üzerine acı ile kıvranarak yere devrildi. Kütük gibi idi. Tam üzerine çullanıp onu iyice öldüreceğim sırada da Ebu Cehil’in oğlu İkrime arkamdan yetişerek bir kılıç darbesiyle kolumu kesti! Elim, bir deriyle koluma bağlı olduğu hâlde yan tarafımda sallanmaya başladı. Bu durumda ben kılıcımı öbür elime alıp çarpışmaya başladım. Savaşın şiddetinden olacak elimin acısını hiç duymuyordum. Bir ara derisinden sallanan elim hareketlerime engel olup, fazla zahmet verince, elimin üzerine ayağımla basarak kopardım ve bundan sonra rahatlayarak savaş bitene kadar tek elle çarpıştım. Bu arada Ebu Cehil’i mecburen kendi hâline bırakmıştım.
Muaz Bin Amr’ın Ebu Cehil’i yaralı bir hâlde bırakmasından sonra, yanına bu defa da Muaz Bin Afra geldi. Ebu Cehil’i yaralı bir hâlde görünce, artık kıpırdayamayacak bir hâle gelesiye kadar kılıç ile çaldı. Ebu Cehil âdeta ölü gibi hareketsiz kalmıştı.
Bunun üzerine Muaz Bin Amr ile Muaz Bin Afra hemen Efendimizin yanına gidip olanları anlattılar. Sonra ikisi de teker teker:
- Yâ Rasûlullâh! Ebu Cehil’i ben öldürdüm, dediler.
İkisi de kendisinin öldürdüğünü iddia ediyordu. Efendimiz sordu:
− Kılıçlarınızı sildiniz mi?
Cevap verdiler:
− Hayır yâ Rasûlullâh, silmedik.
Bunun üzerine Efendimiz onların kılıçlarını inceledi ve neticede kanaatini açıkladı:
− İkiniz de öldürmüşsünüz, fakat asıl hak Muaz Bin Amr’a aittir!
Bundan sonra Efendimiz çevresinde bulunanlara sordu:
− Acaba Ebu Cehil şimdi ne hâlde? Kim onu bulabilir? Eğer onu yüzünden tanımazsanız, dizine bakınız! Dizindeki yara izinden tanırsınız! Zira gençken bir defasında Abdullah Bin Cüd’a’nın ziyafetine gitmiştik. Ben ondan biraz büyükçe idim. Fazla sıkıştırınca ben onu ittim! İki dizi üzerine düştü ve bir dizinden de yaralandı. Bu yaranın izi asla ondan kaybolmamıştır. O izden tanıyabilirsiniz, dedi.
Etrafındaki sahabeler hemen onu aramaya koyuldular. Abdullah Bin Mes’ud onu buldu.
Ebu Cehil, son nefesine yaklaşıyordu. İbnü Mes’ud onu bu hâlde bulunca, hayretle sordu:
-Ebu Cehil sen misin?
Ebu Cehil evet manasına başı ile işaret yaptı.
İbnü Mes’ud üzerine yürüdü:
− Ey Allâh’ın düşmanı, işte nihayet Allâh seni hor ve hakir eyledi mi? Diye sordu.
Ebu Cehil zilleti kabule hiç yanaşmıyordu.
-Sizin öldürdüğünüz adamdan daha üstün biri olabilir mi? Neye hor ve hakir olacakmışım? Sen bana asıl, bugün zaferin kimin tarafında olduğunu haber ver, dedi.
İbnü Mes’ud cevap verdi:
- Zafer, Allâh ve Rasûlü’nündür.
Sonra Ebu Cehil’in kafasını kesmek üzere miğferini çıkarırken konuştu:
- Ey Ebu Cehil, seni ben elimle öldüreceğim!
Ebu Cehil son bir gayretle şunları söyledi:
- Sen kavminin önderini öldüren ilk köle değilsin. Biliyor musun, bugün senin elinle öldürülmem benim için çok acıdır! Keşke beni Yesriblilerden başka birisi öldürseydi.
İbnü Mes’ud bundan sonra kılıcıyla Ebu Cehil’in kafasını kesmek istedi, fakat bunda muvaffak olamadı. Kılıcı savaşmaktan körelmişti. Bunun üzerine Ebu Cehil’in kendi kılıcını aldı ve onunla kafasını kesti.
Sonra da doğruca Peygamberimize Ebu Cehil’in başı elinde olduğu hâlde gelerek şöyle konuştu:
-Yâ Rasûlullâh, işte Allâh ve Rasûlü’nün düşmanının başı!
Ebu Cehil’in başı aldığı yaralardan dolayı tanınmaz bir hâlde idi... Efendimiz sordu:
− Bunun Ebu Cehil’in başı olduğuna dair yemin eder misin?
İbnü Mes’ud elindeki başın Ebu Cehil’in başı olduğuna dair yemin etti:
-Şeriki olmayan Allâh’a yemin ederim ki, bu gördüğün baş, Ebu Cehil’in başıdır yâ Rasûlullâh!
Efendimiz bundan sonra Ebu Cehil’in ölümünden dolayı Allâh’a şükür ve hamdü senâda bulundu...
Ebû Cehil’in cesedi, katledilen diğer Müşriklerle beraber Bedir’deki kör kuyulardan birine atıldı. Onunla birlikte bu kuyuya 24 Müşrik cesedi atılmıştı.
Savaş zaferle sonuçlanınca Peygamberimiz, Müşriklerden öldürülenlerin atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve onlara “EyUtbe Bin Rebia! Ey Şeybe Bin Rebia! Ey Ümeyye Bin Halef! Ey Ebu Cehil Bin Hişam!...' Diye isimlerini birer birer sayarak seslendi:
-Siz Allah'a ve Resûlullah’a itaat etmiş olsaydınız, itaatiniz sizi sevindirir mi idi? (Elbette sevindirirdi.) Peygamberine en kötü davranan peygamber aşireti siz oldunuz! Siz beni yalanladınız, başka insanlar ise beni doğruladılar! Siz beni yurdumdan çıkardınız, başka insanlar ise beni barındırdılar! Siz benimle çarpıştınız, başka insanlar ise bana yardım ettiler! Allah'ın ve Resûlü’nün, Rabbinizin size va'd ettiği şeyi siz hak ve gerçek buldunuz mu? Bulmuş bulunuyorsunuz, değil mi? Ben, Rabbimin bana va'd ettiği şeyi hak ve gerçek buldum! Biz, Rabbimizin bize va'd ettiği şeyi hak ve gerçek bulduk, buyurdu.
Böylece cehaletin babası, kör inatcı Müşrik, Mekke’nin reisi, İslam ve Peygamberimizin baş düşmanı, Bedir zaferi günü kafası kesilerek öldürülmüş ve derin kuyulara atılarak cesedi de ortadan kaldırılmış oldu.