EBU LEHEP

 

Zannederdi ki, düzenim sürecek böyle hep,
Sonunda bir çukura atıldı Ebu Lehep!

 

KİMLİĞİ
Asıl adı Abdüluzzadır. Kırmızı yüzlü olduğundan dolayı da, alev gibi anlamına gelen Ebu Lehep lakabı ile anılmıştır. Ayrıca oğlu UItbe’den dolayı Abu Utbe de denilmekteydi.
Peygamber Efendimizin dedesi olan Abdülmuttalib’in oğlu olup, Peygamberimizin amcasıdır. Peygamberimizin babası Abdullah ile baba bir kardeştirler. Anneleri farklıdır.
Nübüvvetten önce iki oğlunu Peygamberimizin iki kızı ile evlendirmiştir. Hazreti Ümmü Külsûm Uteybe ile, Hazreti Rukıyye de Utbe ile evlenmiş idi. Diğer bir rivayete göre evlenmiş değil, nişanlanmışlardı.
Ebû Lehep zengin biri idi. Kibir ve gurur abidesi sayılabilirdi.
Ebu Lehep’in karısı Ümmü Cemil Harb Bin Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşidir. Annesinin ismi Sakif kabilesinden gelme Fâhite Binti Âmir’dir.
Ebu Lehep’i anlatan metinlere bakılırsa, Utbe, Uteybe ve Muattip isminde üç oğlu ile Dürre isminde bir kızı vardı. Babası Ebû Lehep’in İslam düşmanı olmasına aldırmayan Dürre, hicretten önce Müslüman olmuştu. Kocası Hâris Bin Âmir, Bedir’de kâfir olarak öldürülünce, Medine’ye hicret etti ve Müslümanlardan Dıhye Bin Halife ile evlendi.

HAYATINDAN KESİTLER
Peygamber Efendimiz Nübüvvetle görevlendirildikten sonra gizliden gizliye tebliğe başlamıştı. O’na ilk inanan eşi Müminlerin Annesi Hazreti Hatice olmuştu. Sonra da diğerleri…
Bir müddet sonra tebliğ konusunda Şuara suresinin 214.ncü ayeti nazil oldu. Bu bir emirdi:“Yakın akrabanı da uyar.”
Bu ilahi mesaj, Hazreti Peygamber’in yakın veya uzak akrabası olmanın, kimseye sorumluluğunu yerine getirmeme gibi bir ayrıcalık kazandırmadığını göstermektedir.
Bu âyet inince Peygamberimiz Kureyş kabilesine mensup inanan, inanmayan, yakın, uzak, akraba veya temsilcilerinden 45 kişiyi Safâ tepesinde topladı. O toplantıda bir kişilik yemek ve 1 kişiye yetecek kadar süt bulunuyordu. Peygamber Efendimiz bu yiyeceklerini 45 kişiye bölüştürdüğü halde, yine de geride yiyecek ve içecek kalmıştı.
Yakın akrabaları olan bu 45 kişiye İslam’ı tebliğ etti. Kendilerine, yakınlarından birinin peygamber olmasının Allah katında kimseye bir fayda sağlamayacağını, her şahsı ancak kendi imanının ve sâlih amelinin kurtaracağını haber verdi. İnanmaya davet etti. İçlerinde bulunan Ebû Lehep bu olaya kızarak:
-Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Bizi buraya toplayan kişi sizi büyük bir sihirle büyüledi. Ya Muhammed bunlar senin halaların ve amcaoğullarındır! Sen bu sapık fikirleri bırak! Yazıklar olsun! Bizi böyle boş sözler için mi buraya çağırdın! İyi bil ki kavmin, senin için bütün Arap topluluklarına karşı koymayı göze alacak değildir! Bütün Kureyş mensupları ile Araplar senin üzerine çullanmadan bu kavminin senin bu sapık fikirlerinin üzerinde durup, seni tutuklayıp hapis ve esir etmeleri gerekir! Ey kardeşimin oğlu! Ben atasının oğullarına gelirken, senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren bir kimse daha görmedim!
Diye tepki gösterdi. Peygamberimizin başka bir söz söylemesine fırsat vermeden dağıldılar.
Amcası Ebu Lehep’in bu tutumu ve sözleri Efendimizin çok ağırına gitti. Günlerce etkisinde kalıp eve kapandı. Sonra Cebrail tekrar gelerek, Allah’ın tebliğ ile ilgili emrini daha fazla geciktirmeden yerine getirmesi gerektiğini, Allah’ın kendisine yardım edeceğini ifade ederek cesaretlendirdi. Efendimiz Hazreti Ali’den bu toplantıyı tekrar organize etmesini ve yemek hazırlamasını istedi. Tıpkı ilkinde olduğu gibi akrabalarını yeniden imana davet etti. Amcası ve kendisini himaye etmekte olan Ebu Talip:
-Neye emrolunmuşsan bunu yerine getirmeye devam et. Seni himaye etmeye devam edeceğim, dedi.
Ebu Lehep’in dışındakiler yumuşak sözler söyledikleri halde o şöyle konuştu:
-Ey Abdülmuttalip oğulları! Bu vallahi bir kötülüktür! Başkaları onun elini tutup bu dediklerinden alıkoymadan önce, siz onun ellerinden tutup vazgeçirin! Eğer siz bugün ona boyun eğecek olursanız, zillete, hakarete uğrarsınız! Öldürülürsünüz, dedi.
Efendimizin halası Hazreti Safiyye Ebu Lehep’e müdahale etti:
-Ey kardeşim! Kardeşinin oğlunu ve onun getirdiği dini, yardımsız, hor ve hakir mi bırakacaksın? Bu sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan bilginler, Abdülmuttalib’in soyundan bir peygamberin çıkacağını bildiriyorlar! İşte o Peygamber budur, dedi.
Ebu Lehep:
-Bu andolsun ki, boşuna bir umuttur. Zaten kadınların sözleri erkeklere bir ayakbağı ve köstek mesabesindedir. Kureyş aileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar ayaklandığı zaman, bizim onlara karşı koyacak ne gücümüz var? Vallahi biz onların yanında bir lokmayız! Dedi.
Ebu Talip bu sözlere kızdı:
-Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça, O’na yardımcı ve koruyucuyuz! Dedikten sonra Peygamberimize dönerek:
-Ey kardeşimin oğlu, Rabbına davet etmek istediğin zamanı bilelim, silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız! Dedi.
Hazreti Ali oradakilerin en küçüğü idi. Söz alarak Peygamberimizin ve getirdiği dinin lehinde konuştu ve son cümle olarak:
-Ya Resullah, sana yardımcı ben olurum ben! Dedi.
Peygamberimiz onun elini tuttu. Davetliler memnun olarak dağıldırlar.
Kısa bir süre sonra Peygamberimiz Mekke’de bulunan bütün arap kabilelerini, onlara topluca İslam’ı tebliğ etmek için Safa tepesine çağırıp bir konuşma yaptı. Her kabileye ayrı ayrı hitap ediyordu.
İşte o zaman Ebu Lehep çok sinirlendi, yerden bir taş kapıp:
-Helak olasıca, bizi buraya bunun için mi çağırdın?
Diyerek elindeki taşı Peygamberimize doğru fırlattı. Bunun üzerine diğer kabileler de dağıldılar.
Peygamber Efendimizin evi, Ebu Lehep’in evi ile Ukbe Bin Ebi Muayt’ın evleri arasında bulunuyordu. Bu iki evden de Efendimizin evine hep düşmanlık yapılıyordu. Ebu Lehep O’nun evini sık sık taşa tutar veya başkalarına taşlatır, kapısı önüne her çeşit pisliği atmaktan çekinmezdi. Karısı ile beraber olup, Peygamberimize çok ağır hakaretler yapardı. Bu kötü komşular hayvan işkembelerini, insan dışkılarını ve kokmuş şeyleri getirip Hazreti Peygamber’in kapısının önüne dökerlerdi. Hazreti Peygamber, bu iki komşunun yaptıklarına çok üzülür:
-Ey Abdumenaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk, diye sitem ederdi.
Ebû Lehep’in karısı Ümmü Cemil de bu kötü işlerde kocasına yardım eder, Hazreti Peygamber’in geçeceği yollara dikenler dökerdi.
İslam’ın insanaları eşit tutan kaidelerini öğrendiğinde, zengin ve gururlu olduğundan, fakirlerin ve kölelerin kendisine eşit tutulmasını hazmedemiyordu. Bu yüzden Peygamberimizin İslamı tebliğ için gittiği yerlere, mesela çarşı ve pazara onun arkasından gider:
-Ona inanmayın! O bir yalancıdır! O bir sihirbazdır. Onunla konuşmayın!
Diyerek İslam’ın yayılmasını engellemeye çalışırdı. Bu aşırı düşmanlığının bir sebebi daha vardı:
İlk zamanlar Ka’be’deki Uzzâ putuna nezaret eden Eflah Bin Nadr isimli Müşrik’in, ölümü sırasında kendisinden sonra Uzzâ’nın ihmal edilmesinden endişe ettiğini söylemesi üzerine, Ebû Lehep bu görevi kendisinin üstleneceğini belirterek onu teskin ve teselli etmişti. Yani bir bakıma Uzza putunun koruyuculuğunu ve bakıcılığını üstlenmişti.
Karısı Ümmü Cemil, Mekke döneminde İslâmiyet aleyhinde faaliyet gösteren Müşrik kadınların başında gelir. Bizzat Hazreti Peygamber’e fiilî ve sözlü ağır hakaretlerde bulunurdu. Topladığı dikenli ağaç dallarını demet yapıp, geceleyin Peygamberimizin geçeceği yollara saçtığı nakledilir. Ayrıca Resûlullah’a düşmanlık hususunda kocası Ebû Lehep’i tahrik eder ve ona yardımcı olurdu. Kocası ile bir ve beraber olarak İslam ve Peygamber düşmanlığı suçlarını ortak işlemişlerdir. İslam düşmanlığını, o yıllarda Peygamberimize muhalefet ve düşmanlık eden diğer azılı Müşriklerle de bir ve beraber ve koordineli olarak yürütmüşlerdir.
Ebu Lehep gerçeği göremeyen, yani manen kör olan biriydi. İnadı tavan yapmıştı. Ayrıca gurur ve kibir abidesi biri idi. Hucurat suresinde, aşağıdaki vereceğimiz ayet nazil olunca, verdiği tepki bunun ispatıdır.
Hucurat suresi:
13-Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız, O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.
Bu ayeti duyan Ebu Lehep Peygamberimize sordu:
-Ben Müslüman olursam bana ne var?
Cevap verildi:
-Müslümanlara ne varsa sana da o var.
Ebu Lehep gurur ve kibir dolu şu cevabı verdi:
-Beni başkalarıyla eşit tutan din, öyle din olmaz olsun!
Başka bir seferinde de Ebu Lehep:
-Muhammed bana görmediğim bir takım şeyler vaad ediyor. O vaadlerin de öldükten sonra olacağını söylüyor. O sanki benim ellerime ne verdi, diyerek ellerini üflemiş ve yazıklar olsun size! Ben sizde Muhammed’in vaad ettiklerinden bir şey görmüyorum! Demişti.
Ebu Lehep’in Peygamberimize karşı gençliğinden kalma bir hıncının da bulunduğu, bu sebeple iman etmekte ayak direttiğini söyleyen rivayetler de vardır. Şöyle ki:
Peygamberimiz henüz gençlik çağıdaydı. Ebu Lehep kardeşi Ebu Talip ile kavga ediyorlardı. Derken Hazreti Muhammed kavgayı ayırmak maksadıyla Ebu Lehep’i itti, altına alıp tartakladı. Bunun üzerine Ebu Lehep:
-Muhammed, ben de Ebu Talip gibi senin amcanım, ama bana farklı, ona farklı davrandın! Vallahi kalbim seni hiç sevmiyor ve seni hiçbir zaman da sevmeyecek, dedi.
Ebu Lehep’in oğlu Uteybe Mekke döneminde aşağıda anlatacağımız şekilde aslan tarafından parçalanarak öldürülmüştü. Diğer oğulları Utbe ve Muattip ise Hicretin 8. Yılında Mekke’nin fethini müteakip Müslüman olmuşlardı.
Uteybe’nin başına gelenler:
Ebu Lehep ve karısı Ümmü Cemil aleyhine Tebbet sûresi nazil olunca, Ümmü Cemil oğullarına:
-Rukıyye ve Ümmü Külsûm dinden çıkmışlardır. Onları boşayın, ayrılın onlardan! Dedi.
Ebu Lehep de, oğullarının her ikisine:
-Muhammed'in kızını boşamazsanız, başım başınıza haram olsun, diyerek yemin etti.
Bunun üzerine, Uteybe Peygamberimizin yanına gelerek:
-Ben senin dinini tanımıyorum. Kızından da ayrıldım. Artık ne sen beni sev, ne de ben seni severim. Ne sen bana gel, ne de ben sana gelirim!
Dedikten sonra, saldırıya geçti. Peygamberimizi tartaklayıp elbisesini parçaladı.
Başka bir rivayette ise:
Necm suresinin ayetleri nazil olmuştu. Bu ayetler Ebu Lehep, karısı ve oğullarını çok kızdırmıştı. O ayetleri okuyalım.
Necm suresi:
19-20-Gördünüz değil mi (âciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?
21-Erkek çocuklar size de kız çocuklar O’na öyle mi?
22- Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!
23-Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir. Onlar (putperestler) sadece kuruntularına ve kişisel arzularına uyuyorlar. Oysa şimdi onlara Rablerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır.
24-İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki?
25-Âhiret de Allah’ındır, dünya da.
26-Göklerde nice melekler vardır ki, Allah dilediği ve razı olduğu kulları için izin vermedikçe, onların bile şefaati hiçbir fayda sağlamaz.
27-Âhirete inanmayanlar meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorlar.
28-Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.
29-O halde bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka arzusu olmayan kişilerden sen de yüz çevir.
30-İşte bildikleri bu kadar. Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabbindir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O’dur.
Tefsirleri:
Hazreti Muhammed’in getirdiği bilgilerin, buyruk ve uyarıların kaynağı ve bunların kendisine nasıl bildirildiği konusunda edebî ve çarpıcı bir üslûpla verilen bilginin hemen ardından, Kureyş putperestlerine hitap edilerek bir de tanrılık yakıştırdıkları ve ululadıkları putların ne kadar hakir, zelil, âciz oldukları üzerinde düşünmeleri istenmektedir. 19-20. âyetlerde put isimlerinin zikredilmesi Kureyş örneğini öne çıkarmakla beraber, müteakip âyetlerde yer alan delillendirme tarzından burada, insanlık tarihi boyunca görülegelen, biçimleri farklı olsa da, tevhid inancını zedelemesi ve insanı yaratılmışlara, alelâde varlıklara kul etmesi açısından, özde bu tip davranış biçimiyle örtüşen bütün itikadî sapkınlıkların mahkûm edilmesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır.
Özetle, bu âyetlerde Allah’a şirk koşma mahiyeti taşıyan inanç ve davranışların, sağlam bir bilgi kaynağına dayanmadığı üzerinde durulmaktadır. Açıktır ki, Allah’ın varlığını ve kudretini evrende kolayca gözlemleyebilen insanın, bunun ötesinde, Allah’ın sıfatları ve rubûbiyyetini nasıl ortaya koyduğu hususunda bir iddiada bulunabilmesi, ancak O’nunla doğrudan temas kurabilmesine veya O’nun tarafından yetkilendirilmiş bir elçiden bilgi almasına bağlıdır. Müşrikler ise putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını umduklarını söylüyor, böylece Allah ile doğrudan temas kuramadıklarını itiraf etmiş oluyorlar, bununla birlikte inançlarının ve davranışlarının Allah’tan bilgi getiren bir elçinin bildirdiklerine dayandığını da ileri sürmüyorlardı. Hatta Kur’an’da yüzlerine vurularak belirtildiği üzere, kendilerine bir peygamber ve doğru yolu gösterecek bir ilâhî kitap gelmesini de temenni ediyorlardı. Böyle bir durumda geriye sadece söylenenlerin ve yapılanların aklî muhâkemeye vurulması kalmaktadır ki, âyetlerde bu açıdan da onların ne kadar yaya kaldıkları, kolayca sonuca ulaşmalarını sağlayacak sade bir mantık örgüsü içinde ortaya konmaktadır:
Onlar melekleri Allah’ın çocukları sayarken, üstelik O’na ortak koştukları düzmece tanrılara isim koyarken bilgi kaynakları nedir? Bu hususta hiçbir sağlam kaynağa dayanmadıkları ve kendilerini kişisel arzulara, yani zihni işletmek yerine kör taklitle davranmanın verdiği rehavete bırakıverdikleri açıktır. Onlar Allah’a çocuk izâfe etmeye kalkışırken de, erkek çocukları kendilerine, akıllarınca küçümseyip horladıkları kadın cinsini ise Allah’a ayırmanın ne kadar saçma ve çelişkili olduğunu dahi farketmiyorlar! 19-20. âyetlerde anılan Lât, Uzzâ ve Menât Kureyşliler’in en fazla önem verdikleri putların isimleridir. Araplar melekleri Allah’ın kızları saydıklarından onları sembolize eden putlara da kadın isimleri verirler ve kendileri için Allah katında şefaatçi olacaklarına inanarak onlara taparlardı. Burada zikredilen putların Kâ’be’nin içinde bulunduğunu söyleyenler bulunmakla beraber, tarih kaynaklarındaki bilgiler bunların başka yerlerde ve ayrı tapınaklarda bulunan putlar olduğunu göstermektedir. Bunlardan başka çeşitli kabilelerin kendilerine mahsus, kapıcıları ve bakıcıları bulunan tapınakları da vardı. Bu âyetler açıklanırken, tefsirlerde Garânîk diye meşhur olmuş bir olaydan söz edilir. Garânîk sözlükte “beyaz su kuşu, kuğu, turna; beyaz tenli genç ve güzel kız” anlamlarına gelen gurnûk (gırnîk) kelimesinin çoğuludur. Kureyş kabilesi mensupları putlarının Allah’ın kızları olduğuna inanır ve Kâbe’yi tavaf ederken:
-Lât, Uzzâ ve bir diğeri, üçüncüsü olan Menât hürmetine! Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır.
Diyerek onları yüksekte uçan kuşlara, veya diğer bir anlayışa göre (melekleri Allah’ın kızları olarak gördükleri için) genç ve güzel kızlara benzetirlerdi. 23 ve 28. âyetlerde, Allah’a ortak koşanların sağlam bir bilgiye değil, zanna dayandıkları belirtilmekte; ayrıca 23. âyette onların, bilgi kaynağı açısından içine düştükleri zaafı arttıran bir duruma, dinî meselelerde bile kişisel arzularına uyduklarına, dolayısıyla sübjektif âmillerle hareket ettiklerine değinilmekte ve bu tutumları eleştirilmektedir. Kur’an’da zan kelimesi bazan olumlu bir içerikte kullanılmakla birlikte bu ve benzeri yerlerde, “insanların, başta iman meseleleri olmak üzere hayatî önemi olan konularda sağlıklı bilgi edinme yöntemlerine başvurmaksızın kendi tahmin ve kuruntularına göre hareket etmeleri” anlamına gelmektedir. Bu mâna ile bağlantılı olarak 24. âyette de insanın temenni ettiği, kendi kafasında kurduğu her şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, “Şu varlıklar bana şefaatçi olur”diyerek putlardan veya daha başka sıradan varlıklardan ebedî kurtuluşu için şefaat ve yardım beklemesinin, kendini bu tür boş inançlara kaptırmasının saçmalığı ve realiteye uymayan kuruntuların kişiyi hayal kırıklığına ve hüsrana uğratacağı hatırlatılmaktadır. Ardından gerek âhiretin gerekse dünyanın Allah’ın iradesine bağlı olduğuna, şefaat konusunun da bu iradeden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekilmektedir. Taberî, 24. âyette geçen “insan” kelimesiyle Hazreti Muhammed’in kastedildiği, bu ve müteakip âyette, ona verilen yüce mertebenin kendi arzu ve temennisine dayalı olmayıp Allah’ın lutfu olduğuna işaret edildiği yorumunu yapmıştır.
Ebu Lehep Uzza isimli putun bakıcılığı ile görevliydi. Bu ayetler onu ve oğullarını çok kızdırmıştı.
Efendimizin kızı Hazreti Ümmü Külsûm’ü boşamış bulunan Uteybe Bin Ebi Lehep, bu ayetler indiği zaman, Resuli Ekrem Efendimize gelerek küfrünü tekrar açıklamış, hakaretlerde bulunmuş, saldırıya geçmiş ve bununla da kalmayıp gömleğinden çekerek yırtmıştır.
Peygamber Efendimiz de:
-Allahım ona bir köpeğini musallat et!
Buyurarak kendisine bedduada bulunmuştur.
Abdullah Bin Abbas’tan yapılan rivayete göre, bu olaydan sonra Uteybe, babasının da bulunduğu ticaret kafilesi ile birlikte Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Kervan Şam yolu üzerinde bulunan Gadıra vadisinde geceyi geçirmek üzere konakladı. Oradaki yerliler onlara, geceleri vahşi hayvanların dolaştığını, dikkatli olmaları gerektiğini söylediler.
Ebu Lehep arkadaşlarına:
-Ey ehli Kureyş! Oğlumu korumak için bir tedbir alın! Çünkü Muhammed ona beddua etti!
Dedi.
Bunun üzerine, geceyi geçirmek üzere kafilede bulunanlar bir saf halinde dizilerek yattılar. Uteybe de bu saffın ortasında emniyete alındı. Develer de arka ve öne yerleştirilerek bir kalkan oluşturuldu.
Hebbar Bin Esved isimli İslam düşmanı da kafiledeydi. Gördüklerini şöyle anlatmıştır:
-Gece bir arslan, develerin arasından gelerek sıra ile herkesi kokladı. Sıra Uteybe’ye geldiğinde, korkunç sesler çıkarmaya başladı. Sonunda onu pençeleri arasına alarak vahşice parçaladı.
Biz yine Ebu Lehep konusuna dönelim.
Bir defasında Ebu Lehep Peygamberimizin evinin önüne insan dışkısı ve başka pislikler döküyorken Hazreti Hamza gördü. Elindeki o pislikleri Ebu Lehep’in başına döktü.
İşte bu kötülük ve düşmanlıkları üzerine Tebbet suresi inmiştir.
5 ayetten ibaret olan sureyi ele alalım.
Tebbet suresi:
1-Ebû Lehep’in elleri kurusun! Kurudu zaten.
2-Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı başka şeyler.
3-O, alev alev yanan ateşe atılacak.
4-Dedikodu yapıp söz taşıyan karısı da.
5-Boynunda da ipten bükülmüş bir halat bulunacak.
Şimdi de bu surenin tefsirine geçelim:
1. ayet, mecazi bir ifade olup, onun helâk olması yönünde bir bedduadır: “Ebû Lehep’in elleri kurusun!” Hemen arkasındaki fiil olan “tebbe” bedduanın mutlaka gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Ve gerçekleşmiştir.
2. ayet’te Ebû Lehep’in kazandığı çocukları, malı, mevki ve itibarı olduğunu müfessirler ifade etmişlerdir. Bunların hiçbirinin kendisini kötü sondan kurtaramadığı anlatılır.
3.ayet’te ise hem kendisi, hem karısı Peygamberimiz’e düşmanlıkta ve eziyette çok ileri gittiklerinden dolayı; ateşi son derece şiddetli olan cehenneme gireceği haber verilmiştir.
4.ayet’te ise; hem insanların arasına fitne sokmak için dedikodu yapıp laf taşıyarak, hem de Peygamber’e eziyet etmek maksadıyla diken, çalı çırpı toplayıp geceleyin yoluna serdiği için karısı olan Ümmü Cemil’e “odun taşıyan” sıfatı verilmiştir. Bazı tefsirciler ilave olarak hata ve günahlarını yüklenip taşıdığından dolayı mecazi anlamda “yanacağı cehennem için odun taşıyan” olarak nitelendirmişlerdir.
Son ayet ise aynı kadın, Lât ve Uzzâ isimli putlara yemin ederek, mücevherden yapılmış kıymetli gerdanlığını Hazreti Peygamber’e düşmanlık uğrunda harcayacağını büyük bir gururla söylediğinden dolayı “dünyadaki gerdanlık yerine âhirette boynuna ateşten bir ip takılacaktır” şeklinde yorumlanmıştır.
Ebû Lehep’in alevli bir ateşe yaslanacağını, karısının boynunda bükümlü bir ip olduğu halde, o ateşe odun taşıyacağını bildiren âyetleri duyan Ümmü Cemîl’in, Peygamberimize çatmak ve elindeki taşla ağzına vurmak amacıyla Kâbe’ye doğru koşmaya başladı. Onun öfkeli bir şekilde geldiğini gören Hazreti Ebû Bekir’in endişeye kapılması üzerine, Resûlullah’ın ona, İsra suresi 45. ayeti olan “Kur’an okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasına görünmeyen bir perde çekeriz” âyetini okuyarak Ümmü Cemîl’in kendisini göremeyeceğini söyleyerek teselli ettiği rivayet edilir. Önünde durduğu halde Peygamberimizi göremeyen Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekir’e, arkadaşının nereye gittiğini sorarak:
-Arkadaşın beni hicvetmiş. O şairse ben de şairim; kocam da şairdir. İşte ben de onu hicvediyorum” diyerek, hiciv dolu bir şiir okumuş ve oradan ayrılmıştır. Diğer bir rivayete göre Ümmü Cemîl, Tebbet sûresinin nüzûlünden sonra Resûl-i Ekrem’e kendisini niçin hicvettiğini sorunca, Peygamberimiz:
-Ben hicvetmedim. Allah hicvetti, cevabını vermişti.
Ebu Lehep ve karısı Ümmü Cemil’in iman etmeden ölecekleri bu surede bildirilmiş olması, onların hayatlarında iman etme ihtimallerinin bulunmadığını kesin olarak açıklamış oluyordu. Bu sure nazil olduktan sonra daha ne kadar yaşayacakları meçhuldü. Önce İslam’ı kabul etmeyen ama ileride herhangi bir şekilde iman eden birçok insan vardır. O halde kul olarak bakıldığında, Ebu Lehep ve Ümmü Cemil’in de iman etme ihtimallaeri mevcuttu. Ama onlara mahsus böyle bir ihtimalin olmadığını söylemek, bunların da daha yıllarca yaşayıp düşmanlıklarını son nefeslerine kadar devam ettirmeleri ve imansız ölmeleri, Allah’ın gaybı haber vermesidir, yani Kur’an’ın bir mucizesidir.
Bu mucizeyi keşfeden birçok düşünür, bu sure nazil olduktan sonra Ebu Lehep’in ve karısının daha yıllarca yaşayarak iman etme ihtimali bulunduğu halde, asla iman etmediği ve kafir olarak öldüğünü görerek, bunun bir mucize olduğunu itiraf etmişlerdir. Bu insanların bir çoğuna bu micize sebebiyle İslam ile şereflenmeleri nasip olmuştur. Çünkü hiçbir insan, onların ömürlerinin ne zaman sona ereceğini ve iman etmeden öleceklerini bilme ve ifade etme imkanına sahip değildir.
Ebu Lehep ve karısının Allah’ın vermiş olduğu bu haberi boşa çıkarmak için, yalandan da olsa iman etme ve böylece Kur’an’ı yalanlama ihtimalleri bulunuyordu. Ama böyle bir düzmeceye bile tevessül edemediler. Kur’an öyle bir haber vermişti ki, aynen gerçekleşti.
Abese suresinin 17 ila 23. ayetlerinin de Ebu Lehep hakkında inmiş olduğu ifade edilir. Şimdi oayetlerin mealini yazalım.
Abese suresi:
17- Kahrolası o insan! Ne kadar da inkârcı!
18- (Bir düşünse) Allah onu neden yarattı?
19- Bir spermden yarattı da ona şekil verdi.
20- Sonra ona yolu kolaylaştırdı.
21- Nihayet onun canını aldı ve kabre koydu.
22- Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltecek.
23- Hayır! İnsan, Allah’ın emrettiğini yapmadı.
Bu ayetlerin tefsirine de bir göz atmakta fayda vardır:
Sırasıyla ifade etmek gerekirse, bu ayetlerde, “Kahrolası o insan!” şeklindeki yergi ifadesiyle genel olarak insanlığın değil, Hazreti Peygamber’le yaptıkları tartışmalarda yeniden dirilmeyi inkâr eden putperestlerin, bir rivayete göre özellikle Ebû Lehep ve oğlunun kastedildiği belirtilmektedir. Âyetlerde gerek söz konusu kişiye gerekse yeniden dirilmek konusunda tereddüdü olan herkese, insanın hiç yokken varlık alanına nasıl çıkarıldığı hatırlatılmakta, böylece insanlar düşünme ve inanmaya teşvik edilmektedir. “Sonra ona yolu kolaylaştırdı” meâlindeki âyeti müfessirler “Ana rahminden çıkmayı kolaylaştırdı” veya “hayır yahut şer yolunu seçme imkânı verdi” şeklinde yorumlamışlardır. Bu gerçek yanında, insanın bir gün ölüp kabre konduktan sonra, Allah’ın dilediği bir vakitte tekrar diriltileceğini hatırlatan devamındaki âyetler ile Allah’ın buyruklarına uymayanları kınayan 23. âyetten şu sonuç ortaya çıkmaktadır:
Allah insana iyilik ve kötülük yolları arasında seçim yapma imkânlarını bahşetmiş, dolayısıyla ona ihtiyacı olduğu kadar özgürlük alanı açmıştır. Bu özgürlüğe sahip olması, ona Allah’ın buyruklarını yerine getirme sorumluluğu yüklemektedir. Nihayet insan, bir gün bu hayatı terkedecek ve özgürlüğünü doğru kullanarak sorumluluklarını yerine getirip getirmediği konusunda hesap verecek, karşılık görecektir.
Böylece Ebu Lehep ve ona uyarak İslam düşmanlığında bulunan oğlu vasıtasıyla Cenabı Hakk, bütün insanlara yukarıdaki gerçekleri hatırlatarak, yaratılış, ölüm ve dirilme hakkındaki kurallarını bildirmiş olmaktadır.
Peygamberliğin onuncu yılında Ebû Tâlib’in ölümü üzerine, Müşrikler Peygamberimize yapmakta oldukları eziyetleri arttırdılar. O sırada Haşimoğullarının büyüğü sayılan Ebû Lehep, kız kardeşlerinin ısrarıyla Resûlullah’ın himayesini üzerine almak zorunda kaldı. Ancak Ukbe Bin Ebi Muayt ile Ebû Cehil onu tahrik ederek kararından vazgeçirdiler.
Peygamberimizin 13 yıl süren Mekke döneminde Ebu Lehep’in düşmanlığı artarak devam etmiştir. Hicret’ten sonra ise vücudu çürüten ve kokutan bir hastalığa yakalanmıştır. Bunun çiçek hastalığı olduğunu rivayet edenler vardır.
Hicret’in 2.Yılı’nda vuku bulan Bedir savaşı sırasında bu hastalığa müptela bulunduğundan savaşa gidememiş, yerine bedel olarak Hişam adlı bir Müşrik’i göndermişti. Savaşın finansmanı için bol bol destek vermişti.

SONU İBRETLİKTİR
Ebu Lehep Mekke’de Bedir savaşının sonucunu büyük bir merakla beklemeye başlamıştı. Savaşı Müşrik ordusunun kaybettiğini, Müşriklerden azılı İslam düşmanı Ebu Cehil dahil 70 kişinin öldürüldüğünü, 70 kişinin de Müslümanlara esir düştüğünü duyduğunda kahroldu. Bu acıya dayanmak zordu. Üstelik hastalığı da çok ilerlemişti. Yedi gün sonra kahrından öldü.
Cesedi kokmaya başlamıştı. Üstelik hastalığı bulaşıcı olduğundan kızı ve oğulları dahil kimse cesaret edip uzun süre yanına yaklaşamadı. Ama defnedilmesi gerekiyordu. Ailesi Sudanlı birilerini ücretle tuttu. Uzaktan üzerine su atılarak yıkanmaya çalışıldı. Sonra bir çukur kazılarak ve ceset uzun ağaçlar yardımı ile sürüklenerek bu çukura atıldı ve üzeri toprakla kapatıldı.
Böylece toprak azılı bir İslam düşmanını yutmuş oldu.