BÖLÜM-17 ALINACAK DERSLER

ALINACAK DERSLER
Erbakan Hocamızın öyle hatıraları var ki, insana ders veriyor. Teşkilatçıların önünü açıyor, Türkiye’nin ve İslam Dünyası’nın çıkış yollarını gösteriyor.
Bu türden hatıralarını bu bölümde okuyacağız.
Mehmet Karaman’dan bir hatıra:
“Refah Partisi’nde iken ben yine Erbakan Hocamın Özel Kalem Müdürü idim. 1996 yılında Refah-Yol koalisyonu kurulup Başbakan olduğunda bana dedi ki:
-Mehmet Bey, artık Başbakanlığa gidiyoruz, orada göreve devam edeceksiniz!
Ben itiraz edecek oldum:
-Hocam, malum benim sakallarım var. Kesmek de istemem. Sakallı halimle Başbakanlık’ta bulunmam belki sakıncalı olabilir. Müsaade ederseniz ben Partide kalayım. Size sakalı olmayan bir arkadaş bulalım ve o görev yapsın!
-Hayır, geleceksin, sakalınla birlikte makama oturacaksın!
Diye emretti. Böylece Cumhuriyet döneminde Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğünde ilk sakallı kişi ben oldum.”
Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“1983 Genel Mahalli İdareler seçimlerine gireceğiz. Erbakan Hocam yasaklı ama görevler veriyor, tekmiller alıyor, listeler getiriliyor, götürülüyor, yani hengameli bir ortamdayız. Bir ilçe konuşuluyor. Büyükçe bir ilçe. Aday belirlemesi yapılmamış. Çünkü sorumlu olan arkadaş, rahatsız mıydı, mazeretli miydi, hatırlamıyorum. İlk defa tanık olduğum bir olay yaşadık. Erbakan Hocam müthiş kızdı. Elini yumruk yapıp masaya öyle bir vurdu ki, hayretler içinde kaldık. Diyordu ki:
 -Bana bak bana, arkadaş! Ya gider Allah’a hizmet ederiz, ya da gider Moşe Dayan kafirine hizmet ederiz! Neden görev yerine gitmezsiniz? Allah’tan korkmaz mısınız?
Aradan bir müddet zaman geçti. Hocam sakinlemişti. Ben o zaman dedim ki:
-Hocam ya, sizi çok asabi gördüm, 17 senedir beraberiz, hayatımda o kadar kızdığınızı hiç görmemiştim. Dedi ki:
-Yasin, güzel kardeşim! Ben o ilçede belediye başkanı olacak değilim, anam babam da olacak değil! Bizim sorumluluğumuz var. Bizim görevlimiz o ilçeye gitmedi diye sorumluluk üstlenmek istemeyiz. Bu sebeple bir masumun orada uğrayacağı gadrin hesabını Allah bizden sorar! Tedbiri niye almadın diye! Sen Hazreti Ömer’in hikayesini hep anlatırsın, konuşmalarında:
Kenarı Dicle’de bir kurt kapsa bir koyunu;
Gelir de Adli İlahi Ömer’den sorar onu!
Diye o şiiri okursun! İşte Yasin kardeşim, ben bunun için kızdım!
Dedi. Sonra o arkadaşı da çağırdım, ona da dedi ki:
-Kusura bakma, ben seni azaptan kurtarmak için öyle sert konuştum!
Helalleşildi, arkadaş da Hoca’nın elini öptü, görevine döndü.”
İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Seyda Hazretleri, yani Şeyh Muhammed Arabkendi, bize dedi ki:
-Bu Erbakan Allah yolunda cihad etmektedir. Bizler; yalın ayak, aç, susuz, ömür boyu çalışmış olsak bile, bu Erbakan’ın hakkını ödeyemeyiz.”
Yine İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Eşi Nermin Hanım’ın vefatından sonra biz, Ankara’ya evine taziye için ziyarete gittik. Bizi tanıdı. Sonra sohbet ettik. Dedi ki:
-Bak Hoca, siz mesulsünüz. Sizin talebeleriniz eğer başka bir partiye oy verirse, bundan siz mesulsünüz. Bu davayı hepimiz beraber yürütmemiz gerekir. Dikkat edin, davamız, bu insanları bu bataklıktan kurtarmaktır. Davamız bu milleti, bu yerleri Yahudilere yedirmemek içindir. Maneviyat bitmiş, bizde maneviyat kalmamış. Şu maneviyat ruhunu Türkiye’ye hakim kılalım. Aslımıza dönelim. Bir zamanlar biz Dünya hakimiydik. Amerika bizden izin almadan Akdeniz’e giremiyordu. Cebeli Tarık Boğazı’na girdiği zaman bizden izin alıyordu, vergi veriyordu. Biz niçin bu hale düştük? Maneviyatımızı kaybettik, onun için bu hale düştük, dedi. Ben de söz aldım konuştum:
-Osmanlı Avrupa’yı sıkıştırdığı zaman, Avrupa, bunların ordu komutanları nerede yetiştiriliyor, herşeyi biliyorlar, her savaşta zafer kazanıyorlar; diye merak ediyorlardı. Hatta casus gönderiyorlardı ordu mensuplarını, komutanları nerede yetiştirdiklerini öğrenmek için. Baktılar ki bu adamlar medresede yetişiyor. Basit bir yerde, medresede yetişiyorlar. Bizim okullar gibi modern okullar değil ki bunlar, deyip şaşırıyorlardı. Demek ki maneviyatları var diye düşündüler. O zaman da şimdiki gibi Avrupa silah bakımından bizden üstündü ama, maneviyatımız o silahları yeniyordu.
Dedim. Erbakan Hoca da bu sözlerimizi destekledi ve:
-Doğru konuşuyorsunuz.
Dedi.”
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Erbakan Hocam herkesin nefis terbiyesi için bir şeyhe bağlı olmasını tavsiye ederdi. Derdi ki:
-Nefis terbiyesi olmadan olmaz!
Cihadı herkese tavsiye ediyordu ama, nefis terbiyesinin çok mühim bir şey olduğunu ifade etmekten geri durmazdı. Birilerine görev verdiği zaman ekseriyetle şunları tavsiye ediyordu:
1-Ketum ol.
2-Şeffaf ol, içinden gizli hesap yapma.
3-İzinsiz ayrı iş yapma.
4- Kararlarını istişare ederek ver.
5- İtaat et.
6-Sadakatli ol.
7-Dürüst ol.
8-Asla yalan konuşma.
9-Teklifini çok iyi hazırla.
10-İşini titizlikle takip et.
11-Ana gayen Allah rızasını kazanmak olsun.
12-Düşmanın dahi olsa sütü bozukluk yapma. 
 13-Cihadın edasının farzlarına harfiyen riayet et. Nedir bunlar; iman, ilim, ihlas, ittika, ittifak, iyi ahlak , ihsan, istişare, itaat, sadakat, nefis terbiyesi , infak…
Sonunda sözlerini şöyle bitirirdi:
-Bu nasihat hepimiz için geçerli nasihattir. Her kardeşimiz bu nasihatlere dikkat etmeli ve yerine getirmelidir. Allah bizleri bu nasihatlere uyan, hayatında da tatbik eden ve ettirmek için bütün gücüyle çalışan kullarından eylesin!”
 Yine Mehmet Karaman’dan bir hatıra:
“1986 yılı idi. Siyasi yasakların kalkması konusunda mitingler yapıyorduk. Kars mitingi için önce Erzurum’a gittik. Kars İl Başkanı Erzurum’a gelmiş. Konuşma yapılacak düğün salonunun anahtarını da cebinde getirmiş. Millet kapılarda kalmış. Sonra salonu açtırdık ve 200 kişilik salonda Hocamız konuştu. Akşam oldu, misafir kalacağımız ev konuşuluyor. İl Başkanımızın evi gecekondu bir ev. Tuvaleti de dışarıda 20 metre ileride. İl Başkanımızın bir de arkadaşı var, onların evi dayalı döşeli, kalmak için daha müsait. Tuvaleti falan içeride. O arkadaş evini Hocamı misafir etmek üzere ayarlamış. İl Başkanımız bunu onur meselesi yaptı:
-Erbakan Hocam benim evimde kalmazsa istifa ederim!
Diye kestirip atıyor. Gece saat 24 oldu, biz İl Başkanımızı ikna etmeye çalışıyoruz.
-Zeki Vargün Başkanım, Allah rızası için senden rica ediyorum. Senin evini beğenip beğenmeme meselesi değil. Hocam bugün 6 yerde konuşma yaptı. Çok yorgun. Tuvalet ve abdest olayından dolayı rahat istirahat edemeyebilir. Sen Hocama izin ver, arkadaşının evinde kalsın…
Dedikse de, vallah diyor, kabul etmiyor. Biraz sesimizi yükseltmiş olmalıyız ki, Hocam duymuş, beni çağırdı:
-İl Başkanımızla neyi konuşuyorsunuz? Neyi münakaşa ediyorsunuz?
Diye sordu. Ben de olanı anlattım. O zaman dedi ki:
-Mehmet Bey, bizim bir prensibimiz var. Sen bilmiyor musun, bir ile gittiğimizde komutanımız İl Başkanımızdır? O ne derse öyle hareket etmek mecburiyetindeyiz.
Deyince o evde misafir olmak zorunda kaldık. Ben ve İbrahim Titiz evin içinde, kalan arkadaşlarımız da arabada yattık. O gece Hocamızın hizmeti için nöbet tuttuk. Çünkü tuvalet dışarıdaydı.
Bu olayın ibretlik tarafı şudur:
Hocamız her gittiği ilde, İl Başkanı’na tabi olurdu. İl Başkanı nasıl ve neyi münasip görürse itiraz etmeden ona tabi olurdu.”
Mehmet Karaman başka bir hatırasını anlattı: 
“Erbakan Hocamız hep Eba Eyyub El Ensari’yi örnek almış ve göstermiştir. 26 Aralık 2010 tarihinde Trabzon kongresi vardı. Hocam rahatsızdı, yürüyemiyordu. Trabzon’a gitmemesi için çok çabaladık, fakat o bütün sağlık sorunlarına rağmen gitmek istiyordu. Kendisine dedik ki:
-Hocam oraya Mustafa Kamalak Bey gitti, Hasan Bitmez Bey gitti. Sizin gitmenize gerek yok. Sağlığınız buna müsaade etmiyor. Biraz dinlenmeniz gerekiyor, akşam da üniversite hocaları ile yemek programınız var.
Cevap verdi:
-Ooo! Desenize herkes tam kadro orada. Oraya bizim de mutlaka gitmemiz gerek!
Böylece Erbakan Hocam, 26 Aralık 2010 tarihinde rahatsız olduğu halde Trabzon Kongresi’ne gitti. Kongreden döndükten kısa süre sonra hastaneye kaldırdık. Galiba 2 Ocak tarihiydi. Ahmet Fevzi İnceöz’ün hastanesinde yoğun bakımda tedaviye başlandı. Yataktan kalkamayacak derecede rahatsızdı. Ahmet Bey’i de buldurup çağırttırdık, o da geldi. Genelde kontrolleri orada yapılırdı.
Bana anlatılana göre sabah namazı vakti gelince hemşirelerden bir tuğla istemiş. Hemşireler, herhalde Hoca akli dengesini yitirdi, böyle acayip bir istekte bulundu, falan diye dışarı çıkıp bizim arkadaşlara söylemişler. Arkadaşlar tedarikli imiş, İbrahim’in yanında bir kiremit hazır imiş. Getirmişler dışarıda çocuklar var demişler ki, Hoca tuğla istiyor o kiremit İbrahim’in yanında, getirip vermişler. Hocam namazını teyemmüm edip kıldıktan sonra, hemşirelere dönmüş demiş ki:
-Siz, ben tuğla isteyince tereddüt ettiniz. Müslümanlar yoğun bakımda yatacak kadar hasta bile olsalar, namazlarını bırakamazlar. Abdest alamadıkları, ya da su bulamadıkları zaman da teyemmüm ederek yine namazlarını kılarlar. Katiyyen terk edemezler.
Dedikten sonra, teyemmümü, abdesti, namazı bir güzel anlatmış, yattığı yerden. Arkasından da Milli Görüş nedir, neden Milli Görüşçü olmak zorundayız, neden Milli Görüş için çalışmak zorundayız, tek tek anlatmış.  
 Sabah biz yanına gittik. Ahmet Fevzi İnceöz de vardı. Ahmet Bey’e döndü, dedi ki:
-Ahmet sen kaç yıldır bu hastanedesin?
O da cevap verdi, işte şu kadar senedir buradayız, diye. Sesinin tonunu yükselterek:
-Ahmet, sen görevini yapmıyorsun! Bak bu personeliniz, namazın, teyemmümün ne olduğunu bilmiyor. Biz dilimizin döndüğü kadar bunlara  anlattık. Milli Görüş’ü de anlattık. Buradan taburcu olduğumuz zaman münasip bir günde bütün personeli bir kahvaltıda bir araya getireceksin, onlara Milli Görüş’ü beraberce anlatacağız!
Diye tenbih etti. Ama bunu yapmak için artık ömrü vefa etmedi.”
 Mehmet Karaman başka bir hatırasını anlatıyor:
“Birgün Ankara’dan Konya’ya gitmesi gerekiyordu. Kar yağışı başlamış, havaalanından uçaklar kalkamıyordu. Ama o vazgeçmedi, bir helikopter bulunmasını emretti ve havalandı. Yanında Rahmetli Nazır Özsöz var.
Helikopter havada iken kar yağışı artmış, görüş mesafesi dolayısıyla yola devam imkanı kalmamış. Bir yere mecburi iniş yapmışlar. Ama yine vazgeçmemiş, illa gidecekler. Takribi 100 kilometrelik yol var. Bir araba bulunmasını emretmiş. Nazır Bey de bir otomobile el kaldırmış, oto stop için.
Şahin marka bir otomobil durmuş. Erbakan Hocamı Konya’ya götürmesini rica etmiş. Adam şaşkın:
-Bu arabayı yeni aldım, ilk defa kullanıyorum. Erbakan Hocama nasip oldu. Ben de Konya’ya gidiyordum. Benim için büyük bir şeref. Yalnız bir ricam var. Ben şimdi geri dönünce desem ki, Erbakan Hocam gökden indi, benim arabama bindi, Konya’ya yeni arabamla ben götürdüm. Buna kim inanır? Bir fotoğraf çekin de bana verin!
Erbakan Hocam böylece o toplantıya yetişti. Gideceği yere gitmek için engel tanımaz, gitmemek için de bahane aramazdı.
Yine böyle bir çalışma sırasında bir Rus helikopteri kiralamıştık. Galiba 1989 yılı olacak. 20 kişilik helikopter, ama alet ve donanımı noksan. Harita üzerinden güzergah tespit edilip gidiliyor. Bazen yolumuzu bulamadığımız zaman bir köye iner, okulun veya resmi bir kuruluşun tabelasına bakar, nerede olduğumuzu tespit eder, gideceğimiz yeri ona göre bulurduk.
Bir defasında Bilecik’e gideceğiz. Helikopter hava muhalefeti dolayısıyla uçamadı. Hocam indi ki diz boyu çamur var. Hocam çamurlara bata bata bir köy minibüsüne binmiş, gideceği yere gitmiş, görevini yapıp dönmüştü.
İnegöl’de Hocamın parmağı otomobilin kapısına sıkışıp kopmuştu. Hemen hastaneye koştuk. Parmağı yerine dikilmesi için çabalıyoruz. Biz o arada geçmekte olan namazı unutmuşuz. Hocam hatırlattı. Namazlarımız geçiyor, önce namazlarımızı kılalım diye bizi uyardı.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ve davası için Allah’ın yardım ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Tabi Allah’ın yardımı durup dururken gelmiyor. Kendisinin İslam’ı öyle mükemmel yaşaması ile bu yardım söz konusu oluyor.
Yoksa siz dört tane parti kapanacak, beşincisini kuracaksınız. Bu kadar yıpranmışsınız. Bakar mısınız, ilk adım attığınızda Milli Nizam Partisi, daha besmele çekerken bir sene bile olmadan kapatılmış. 12 Eylül’den sonra herkes dağılmış, hapse atılmışsınız, siyasi yasaklı olmuşsunuz, sıfıra neredeyse düşmüşsünüz, tekrardan toparlayacaksınız, kaldıracaksınız ayağa partiyi. Elinizde Siyonizm’e karşı maddi imkân yok, medyanız yok, her türlü maddi güç Türkiye’de de dışarıda da size karşı. Düşünüyorum  da, yani aklın alacağı bir şey değil. Tekrar tekrar sıfırdan başlayıp, bu kadar engele rağmen, başarı göstermek hakikaten Allah’ın yardımı. Allahın yardımı da dediğim gibi durup dururken gelmiyor. Bu hassasiyetten, bu titizlikten, bu gayretten dolayı belki geliyor. Yani kolay bir iş değil.”
Mustafa Doğanlı anlattı:
“Erbakan Hocamı vefatından önce, daha hastaneye gitmeden evinde ziyaret ettim. O ziyaret sırasında dünyada duyabileceğim en güzel sözü söyledi bana. Elini öptüm bana dedi ki:
-Kırk yıllık dostum geldi!
Dost kelimesi arkadaş kelimesinden daha özeldir. Kayıtsız şartsız seven demektir. Sevincine sevinen, üzüntüne üzülen demektir. Beni dost olarak görmesi çok sevindirdi…
 Bana bir husus anlatmıştı. Şöyle ki:
-Şu Mardin Mazı Dağı’ndaki fosfat yatağı, bütün dünya zenginliğinin üç katı. Ama çalıştıramazsınız.
Dedi. Ama nedenini izah etmedi.”
Bir hatıramızı da biz anlatalım:
2004 yılındayız. Saadet Partisi Genel İdare Kurulu toplantısı. Genel Başkanımız Recai Kutan, ama toplantıyı yasaklı olan Erbakan Hocam yönetiyor. Gündemdeki konular müzakere ediliyor. Sıra geldi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cidde Ekonomik Forumunda yaptığı konuşmaya. Bütün İslam ülkelerinden gelen kral, cumhurbaşkanı, başbakan veya benzeri seviyedeki yöneticiler toplanmıştı.
Neler söylemişti. Çok şey. Ama konuşma bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın konuşmasından ziyade, adeta Amerika ve Avrupa’nın ısmarladığı bir konuşma gibiydi. Bu konuşmanın ana fikri de her sahada olduğu gibi, küresel ve evrensel kaidelere uyulması gerekliliği üzerine kurgulanmıştı. Din eksenli birlikteliklerin artık küresel dünyada geçerli olamayacağı, paranın dininin ve milliyetinin olamayacağı vurgulanıyor ve en önemli cümle ifade ediliyordu:
“Bu günkü küresel dünya şartlarında İslam Ortak Pazarı gibi düşünceler asla geçerli, gerçekçi ve mümkün değildir!”
İşte Erbakan Hocamın başkanlığında yapılan müzakerelerde söz bu cümlenin tahlililine gelmişti. O konuşmaya başlamıştı…
Bu söz Erbakan Hocamız ve Milli Görüş’ün bir ömür harcayarak yeşerttiği İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, İslam Kültür Birliği, İslam Ortak Para Birimi ve İslam Ortak Savunma Birliği fikirlerine bir dinamit koymak demekti. Bu söz İslam Birliği’nin çekirdek kuruluşu olan ve 1997’de Erbakan Hocamızın Başbakanlığı döneminde binbir emekle kurulmuş bulunan D-8’in fonksiyonunun bitirilmesi demekti. Bu söz, Milli Görüş’ün 35 yıldır altyapısını hazırladığı Yeni Bir Dünya, düzeninin alt üst edilmesi demekti. Haçlı ve Siyonistlerin ekmeğine yağ sürmek demekti. Bu konuşmayı yapabilmek, çoluk çocuğun bile yapacağı bir sorumsuzluk olamazdı. Bu sözler, verilen bütün emeklerin sıfıra indirilmesi demekti.
Hocam konuştukça kızarıyor, bozarıyordu. İçinde fırtınaların estiği anlaşılıyordu. Onu böyle sinirli görmeye alışık olmayan bizler üzülelim mi, ağlayalım mı, hayret mi edelim, kararsızlığında iken sinirlilik hali birden zirveye çıktı, kontrolü kaybetti ve yumruğunu sıkarak havaya kaldırdığı sırada:
-Suratına bir tokat vuracaksın!..
Sözü ağzından dökülüverdi. Yumruk havada olduğu halde durakladı. Biz hayretten donakalmıştık. Onu hu halde görenimiz yoktu. Biz hep güler yüzlü, nazik, şefkatli, babacan bir lider tanıyorduk.
Bekledi, kıpkırmızı olan yüzü yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Nezaket ve davranışının kontrolünü tekrar sağlamış gibiydi. Bu sefer yumruğunu gevşetip elini masaya indirirken bizim şaşkınlığımıza bakarak gülmeye başladı.
Biz de sesli sesli güldük. Ama bu gülme normal bir gülme değil, sinir boşalması bir gülme şekli idi. Müzakereler kaldığı yerden devam etti.
Şimdi de Lütfi Yalman’ın bir konuşmasının yazıya dökülmüş ve yayınlanmış şeklini okuyalım:
“Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı anlatan Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Lütfi Yalman, Hoca’nın sözleri kanun niteliğindedir. Sözlerini alt alta yazın, emin olun ki bir ülkenin kurtuluşunu sağlayacak maddeler ortaya çıkar, diye konuştu.
-Hocamızı siyasi bir lider olarak, bir makine profesörü olarak, Türkiye'de toplu iğne bile yapılamazken, motor sanayiini kuran biri olarak tanıyoruz ve takdir ediyoruz. Ancak bana göre Hocamızın tanınmayan yönü gönül dünyasıdır, maneviyatıdır. Günümüzde artık Hocamızın manevi dünyasını daha iyi tanımaya başlıyoruz. Mesela Hocamız için düzenlenen anma etkinliklerinde Hocamızın manevi dünyası vurgulanıyor. Hocamız gönül dünyasıyla ilgili kolay kolay konuşmazdı. Bu özel bir durumdu. Sadece baş başa kaldığımızda bu konulara girerdi.
40 yıl önce Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin, dedi.
Hocamız bağımsız milletvekili olduktan sonra mecliste verdiği ilk kanun teklifi, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi isteğidir. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi gerektiğini Hocamız 40 yıl önce önermiş. Hocamız bu ülkede inanmış insanlara kimlik vermiştir. Tabiri caizse ülkemizin rotası Roma, yani Batı iken, Hocamız ülkemiz insanlarına şahsiyet kazandırarak yönümüzün doğu tarafa doğru olmasını sağlamıştır. Yine 1974'de CHP ile MSP koalisyon hükümetini kurdu. Hocamız güvendiği insanlarla çalışmak için bazı yerlere atama yapıyordu. Karayolları Camii'nin imamı Bekir Kencik Bey’i Karayolları’na idari amir olarak atadı. Karayolları’nda grev başladı. İmamdan idari amir mi olur, diye. Ülke bu noktadaydı. Bu ülkede namaz kılan vali, kaymakam yoktu. İddia ediyorum namaz kılan insanlar önemli yerlere getirilmiyordu. Ama Hocamız ile ülkemizin başına namaz kılan bir insan geldi. Hocam inançlı kitlelerin yüz akı olmuş ve onları temsil etmiştir. Ülkenin inançlı insanlarla daha iyi yönetileceğini belirterek bunu somut olarak göstermiştir.
Erbakan Hoca’nın başlattığı Milli Görüş Hareketi’nin temel özellikleri ne peki?
Milli Görüş hareketinin temel özellikleri ve hareketimizi diğer partilerden ayıran özellikler; öncelikle biz maneviyatçıyız. Onlar maddiyatçıdır. Biz İslam Birliği deriz, onlar Avrupa Birliği der. Halbuki biz dünyadaki hiç bir meselemizde Avrupa Birliği’nin bizim menfaatimizden yana karar aldığını görmedik, bunu görmek te imkansızdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Müslümanlardan yana bir karar çıktığını gördünüz mü siz? Yok, çünkü Müslümansın sen, haklı olsan bile onlar açısından haksızsındır. Milli Görüş partilerinin hiç birisiyle ilgili, yolsuzluk, hırsızlık suçu yoktur. Ama diğer partilerin hepsi hakkında hırsızlık yaptığına dair iddialar bulunmaktadır.
Milli Görüş partileri ülke yönetimine geldiğinde, ülke her alanda bir atak yapmış ve yaşamda refahlık görülmüştür. Milli Görüş'ün ülke yönetiminde refahı sağlayan formülü nedir?
Bunun iki temel sebebi var. Birincisi manevi yönü diğeri maddi yönüdür. Manevi yönü bu bir inanç meselesidir. Siz bir işe başladığınız zaman niyetiniz ne kadar halis ise, başarınız o kadar yüksek olur. Dolayısıyla bu manevi yöndeki ihlas o kadar büyük ki, başarılarımız da bu kadar çok oldu. Hükümetlerimiz dönemindeki başarının maddi boyutuna geldiğimizde ise, ülkemizin potansiyeli çok fazla ve büyük. Hırsızlıkları, yolsuzlukları kestiğinizde, imkanlar ortaya çıkıyor. Bir insanı iktidara getiren kesim o iktidarları her zaman kendileri açısından kullanmışlardır. Mesela Sultan Abdülaziz’in söylediği bir söz var:
-Bugün borç alan yarın buyruk alır!
Demiştir. İşin mahiyeti budur. Bugün insanların birçoğunun işgal ettikleri makamları sattıkları davanın bedelidir. Ancak Hocamızın manevi yönündeki ihlası nedeniyle, maddi yönden bu davasını satmadığı için çok büyük sıkıntılar yaşamıştır. Sürekli partilerimiz kapatılmış, maaşına varana kadar dedesinden kalan mallarına ipotek konulmuştur. Ama şunu bastırarak vurgulamalıyız, manevi makamlar, maddi makamlardan her zaman üstündür. Hocamızın bu üstün vazifesi sonuç vermiştir.
Eevet, dolayısı ile Erbakan Hocamız bize bir şey öğretti; İslam’ca duruşu, insanca duruşu, Müslümanca duruşu öğretti. Bir başka şeyi daha öğretti:
Müslümanlar devleti en iyi yöneten insanlardır, en doğru yöneten, en başarılı yöneten insanlardır. Bunu gösterdi, fiilen gösterdi Elhamdülillah. Hocam Müslümanların da siyaset yapmasını ve devlete talip olmasını öğretti. Müslümanca çalışılması halinde Allah’ın yardımının mutlaka geleceğini öğretti.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamız ömür boyu teşkilat çalışmaları ile meşguldü. Aile ve çocuklarına zaman ayıramıyordu. Rahmetli annemiz Nermin Hanım bize derdi ki:
-Ben sizin hem anneniz, hem babanız oldum mecburen.
Ben sünnet olmuştum, yanımızda bulunamadı. Okulda yaralanmıştım, olmadı. Ablamız hastalandı, yanında olamadı. Bu derece meşguldü. Onun için cihad her işten önemliydi. Kendi sağlığından bile. Hep düşünmüşümdür, Annem Rahmetli nasıl sabırlı bir insanmış.”
Mehmet Altınöz diyor ki:
“Erbakan Hocamızla gece gündüz, dolu dolu, 11 yıl beraber olduk.
Kendisini kısaca tanımlamam gerekirse:
Hepimizin başparmaklarımızı havaya kaldırıp ağzımızdan çıkan; Mücahit Erbakan, sözleri kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır. Erbakan Hocamız; Mücahid’dir, Müceddid’dir, Mübarek’dir, Muhterem’dir, Müstesna’dır.  Erbakan Hocamız demek; İhlas demektir, Samimiyet demektir.”
Ahmet Kızıltan anlatıyor:
“Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimleri öncesi günlerdeydik. Ekrem Doğanay Hocam vefat edeli 7 sene olmuştu. Arkadaşlarımın ve cemaatin ileri gelenleri Yeniçağa Belediye Başkanlığına aday olmam konusunda bana ısrar ediyorlardı. Bir çoğu da AKP’den aday olmamı istedi. Düşünüyorum da; Ekrem Doğanay Hocam hayatta olsaydı hiç kimse bana AKP’den adaylık teklifini yapamazdı. Ben ise, bugüne kadar Rıza i Bari için yaptığımız cihad çalışmalarını düşünerek, asla AKP’den aday olmayacağımın bilincindeydim. Ancak bağımsız olarak adaylığımı koysam belki iki tarafın da oyunu alırız diye düşündüm. Arkadaşlarıma, Erbakan Hocamıza biat ettiğim için bizzat ondan izin aldıktan sonra bağımsız aday olabileceğimi söyledim.
Kalabalık bir istişare heyetiyle Yeniçağa’dan kalktık. Balıkesir, Altınoluk’ a Erbakan Hocama gittik,
Hocam, o gün Kandil akşamı olduğu için oruçlu idi. Hocama Trilyon davası adı altında ihanetlerin ve akla hayale gelmeyecek iftiraların yapıldığı günlerdi. Zeytin ağaçlarının altında oturmuş, AGD’den ziyarete gelen yüzlerce gence tefrikada azap olduğunu, cihadın meşru cemaatle yapılacağını delilleriyle anlatıyor, İslam Birliği’nin gerekliliğinden hararetle bahsediyordu. İki saate yakın ilmi ağırlıklı konuşmasının bitiminde, bize Yeniçağa heyetine işaretle, o tatlı sert bakışlarıyla:
-Hadi bakalım bunca ilahi emirden sonra nereye gideceksiniz?
Dedikten sonra bana dönerek:
-Bağımsız aday olacakmış! Asla! Kendini ateşe atma!
Diyerek sözlerini tamamladı. Böylece hikmetini göstermiş, daha biz bağımsız adaylık konusunu sormadan cevabını vermişti. Yeniçağa heyeti olarak, suallerimizin cevabını sormadan almanın hayreti içinde, Hocamızla vedalaşarak yavaşça oradan ayrıldık.”
İbrahim Titiz’in hatırası:
“Muhterem Eşi Nermin Hanımefendi’nin vefat ettiği gün idi. Erbakan Hocamız çok üzgün. Taziyeye gelenler oluyor, etraf kalabalık. O gün de Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi var. Ertesi günü ise cenaze merasimi yapılacak ve İstanbul Zeytinburnu’nda Merkez Efendi Mezarlığında defin işlemi gerçekleştirilecek.
Önceden Recai Kutan Bey İstanbul Kongresi için görevlendirilmiş. Gidecek orada bir konuşma yapacak. Recai Bey arkadaşları ile istişare etmişler ve cenaze dolayısıyla İstanbul İl Kongresinin iptal edilmesi gerektiği kanaatine varmışlar. Recai Bey taziye için geldi. İçeri girmeden önce bana durumu izah etmem için geldiler. İçeri girip bu durumu Hocama arz edip emirlerini sormamı istediler. Yani İstanbul programlarının iptali konusunu.
Ben odaya girip Hocamın kulağına dedim ki:
-Hocam bir dakika gelebilir misiniz?
Hiç itiraz etmedi. Çünkü bilir ki, biz onu basit bir sebep için kaldırmayız. Yani bu en acılı günümde beni neden kaldırıyorsunuz, falan da dese çok normal bir davranış olurdu. Ama kollarına girdik, kaldırdık odanın dışına çıkardık. Yani 5-10 metre uzağa yürüttük:
-Hocam Recai Beyler İstanbul’a gidiş programını iptal etmeyi düşünüyorlar. Size sormak için sizi kaldırmak zorunda kaldık. Ne emredersiniz?
 Diye sorduğumda, boncuk boncuk gözyaşı döken Erbakan Hocam, onlara döndü, birdenbire bambaşka bir insan oluverdi:
-Ne münasebet, ne münasebet! Cihat bırakılır mı ya, o başka, bu başka! O başka, bu başka! Gideceksiniz, orada kongrenizi yapacaksınız, ondan sonra gelip merasime katılacaksınız!”
İbrahim Titiz’in Nermin Erbakan Hanımefendi’nin cenaze merasimi dolayısıyla bir hatırası daha var:
“O gün taziye için gelenler arasında T.C Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de vardı. Enteresandır, yanında  yıllarca bulunup siyaset yapmış bulunan Erdoğan ve Gül, Milli Görüş’ten ayrıldıktan sonra eski başbakanları, eski cumhurbaşkanlarını ve tecrübeli politikacıları ziyaret edip görüş sordukları halde, eski liderleri ve başbakanlık yapmış olan Erbakan Hocamızı 11 yıl sonra ilk defa ziyaret ediyorlardı. O da elbette taziye için mecburi bir ziyaret sayılabilir. Bu ziyaret aslında bu iki zatın son ziyaretleri de olmuştur. Erbakan Hocamızın sağlığında başka bir görüşmeleri de olmamıştır.
Bir hususa açıklık getirmek gerekir:
Erbakan Hocamız hastanede yatarken sadece eski arkadaşlarından Bülent Arınç ziyarete geldi. O da yoğun bakımda olduğundan görüşemeden gitti. Böylece bu eski arkadaşları yüzyüze görüşmediler ve helallik almadılar.”
İbrahim Titiz önemli bir konuya açıklık getirdi:
“Erbakan Hocamız en kritik konuları hep Oğuzhan Asiltürk ile istişare eder ve karar verirdi. Oğuzhan Bey de Hocamızın verdiği karara asla itiraz etmezdi. Bir konu istişare edilirken gerek Oğuzhan Bey, gerekse etrafındaki diğer arkadaşları fikirlerini açıkça ve ısrarla ifade ederlerdi. Ancak Hocamız kararını kendisi verirdi. Verilen bu karar artık itirazsız kabul edilir ve:
-Hayır ve bereket bundadır!
Derler ve gereğini yaparlardı.”
Recai Kutan anlatıyor:
“Onun başlattığı bu siyasi çalışmalarla  önce Türkiye genelinde Müslümanlara bir güven duygusu geldi. Hele 1974 Ecevit’in CHP’siyle bir araya gelip ilk defa siyasi hayatta boy gösteren küçük bir gurup çok önemli hizmetler yapınca milletin gözü açıldı. Aslında Müslümanlara güven geldi. Zaten Erbakan Hoca’nın yaptığı, Müslümanlara hizmetlerinden en önemlilerinden birisi şunu ispat etmesidir:
Anadolu insanı bu ülkeyi öbürlerinden çok daha güzel idare eder.
Oluşan bu kanaat, Müslümanlık bakımından fevkalade önemli etkisi olan bir husus olmuştur. Müslümanlara bir cesaret, bir özgüven geliverdi.
Bir önemli husus da, Erbakan Hoca bir alternatif koydu ortaya. Eskiden Müslümanlar:
-Ne yapalım kardeşim, bir tarafta solcular var, bir tarata Adalet Partisi var. Eksiği var, yanlışı var ama biz mecburen bu partiye gitmek zorundayız!
Diye mazeret üretmek durumunda idiler. Onun bu çıkışı halis Müslümanların o uydurma bahanelerden ve yerlerden kurtulmasını temin etti.
İslami ve manevi alanda uyanış ve dirilişe yaptığı katkı bellidir. Ama bu Türkiye sınırlarıyla sınırlı kalmadı. Türkiye’de başlayan ve onun ardından İslam âlemine de büyük etki yapan bu çalışmalar, Erbakan Hoca’yı adeta şer güçler gözünde en büyük düşman olarak ortaya koydu. Şimdi Türkiye’de gerçekleştirdiği en önemli hususlardan bir tanesi de şudur:
Bir defa Müslümanlar siyasetin dışındaydılar, hatta şu söz meşhur olmuştu:
-Siyaset mi, aman ha, oraya girilmez!
Müslümanların İslami bir şuura, siyasi bir şuura kavuşması Erbakan Hoca’nın gayretleriyle meydana geldi. O arada da biraz evvel ifade ettiğim gibi, batı taklitçisi partiler içerisinde yer alan Müslümanları, oradan çekti kopardı. Diğer bir önemli hizmeti Müslüman hanımları siyasi faaliyetlerin içerisine taşıdı. Bazı kimseler, ya olmasaydı, falan diyorlar da, bana sorarsanız çok faydalı oldu. Ve bu davanın gelişmesinde büyümesinde hanım kardeşlerimizin büyük hizmetleri oldu. O zaman ne deniyordu, işte sizin hanımlar ne olacak, kafesin arkasında, çocuk besler. Bir de mutfakta yemek yapar. Sonra bir baktılar ki, hiç de öyle değilmiş. Ağırlığını koyduğunda dengeleri değiştiriyormuş. Bu durum Müslüman ülkelere o kadar etki yaptı ki, anlatılması mümkün değildir.
Mesela geçende birisi söylüyor:
-Efendim, Endenozya’dan ötede bilmem ne adasına gitmiştik. Orada  bir üniversiteli genç kız hemen Erbakan’ı sordu.
Moritanya diye bir ülke var Fas’ın güneyinde, Suudi Arabistan Devleti’nin misafiri olarak Hacc’a gitmiştim. Moritanya’dan da misafirler var, asansörde bir hanım kız, herhalde şöyle 25-30 yaşlarında, bana döndü:
-Ben sizi tanıyorum!
Dedi.
-Nerden tanıyorsunuz, hiç görüştük mü?
Diye sordum.
-Hayır, biz Moritanya’da sizin televizyonları çok yakından takip ediyoruz. Sizi televizyonda konuşmalarınızdan tanıdım!
Dedi. Yani o kadar etkili ki yapılan çalışmalar…
İslam âlimleri ne diyor, Erbakan Hoca için:
-Erbakan Hocamız bütün İslam âlemiyle yakından ilgiliydi. Bütün İslam âlemi ülkelerinin birlik ve beraberlikleri maddi ve manevi kalkınmaları için elden gelen her gayreti gösteriyordu. İslam âlemi için hayati önem taşıyan D-8 projesi bu gayretin ürünüydü. Bu yüzden İslam âlemi hocamızı bir İslam Mücahidi İslam Lideri olarak benimsemişti.
İslam âleminin bazı önderleri hocamız hakkında şu değerlendirmeleri yaptılar:
Tunuslu büyük İslam âlimi Gannuşi:
-Erbakan benim de hocalarımdan biridir, ondan çok şey öğrendim!
Hamas lideri Halit Meşal:
-Bize göre Erbakan 2.Abdülhamid’tir!
Katar’dan büyük İslam âlimi Kardavi:
-Erbakan hayatı boyunca Müslümanlara önderlik etmiş ve İslam ümmetinin uyanış ve dirilişinde büyük hizmetler yapmıştır!
Mısır İhvanı Müslimin’den Muhammet Mehdi Akif:
-Ben onu takvasıyla, ilmiyle, fikir ve projeleriyle, Allah’ın bu asra gönderdiği bir müceddit olarak tanıdım!
Bu tabi müthiş bir söz! Şimdi Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi diye bir parti var. Endonezya’da Refah ve Adalet Partisi var. Bunlar iki parti de, parti kurulmadan evvel bir cemaat kuruluşu olarak çalışıyorlardı. Benim Fas Adalet ve Kalkınma Partisi ile yakın ilişkim var. Onların büyük kongrelerine hep davet ettiler ısrarla, gittim. Bizim Müslüman Topluluklar Birliği’ne de geliyorlar onlar. Şimdi diyor ki, şu anda Dış İşleri Bakanı olan Saadettin Osmanî:
-Efendim, bizim bir büyük hocamız var, onun nezaretinde gençleri irşat ediyor idik. Nerede var nerede yok, Erbakan Hoca Fas’a geldi. Bizi de ziyaret etti, sordu bize, ne yapıyorsunuz, diye. Efendim işte biz gençleri böyle alıyoruz, irşat ediyoruz. Hay Allah sizden razı olsun, fevkalade hayırlı hizmet yapıyorsunuz, ancak biz mühendisler bazı projeleri değerlendirirken iki şey söyleriz, gerekli şart ve yeterli şart. Bunu sizin de yapmanız gereklidir. Bu gençleri yetiştirmeniz gereklidir fakat yeterli değildir. Elinizde bir siyasi güç olmaz ise, siyasi gücü elinde bulunduranlar bir gün gelir, Türkiye’de bir gün vaktiyle olduğu gibi, sizin bütün bu çalışmalarınızı engellerler, dedi. Erbakan Hocamızın talimatı üzerine biz bu partiyi kurduk. Ancak bizim kurduğumuz parti, Türkiye’deki AKP’nin taklitçisi değil, biz onlardan eskiyiz!
Dedi. Amblemleri de lamba. Ve adamın söylediği Erbakan Hoca sadece sizin değil, bizim de liderimiz, diyor adam. Şimdi bunların partileri geçende seçime girdiler en yüksek oyu aldılar, koalisyonun büyük ortağı oldular. Bizim bu toplantılara gelen iki kardeşimiz, birisi Başbakan oldu, birisi de Dış İşleri Bakanı oldu. Endonezya’da da aynı şekilde. Yani Erbakan Hoca Türkiye’ye yaptığı etki kadar İslam âlemine de çok büyük etkiler yapmış bir liderdir. Tabi bunlar İslam’a yapılan büyük hizmetlerinden bazılarıdır.
 Peki, bütün bunların temelinde ne var? Efendim işte Müslümanlık abdest almak, oruç tutmak, namaz kılmak, Hacc’a gitmekten ibaret değil. Bunlar gerekli şart, ama yeterli olanı cihat, cihat, cihat! Elhamdülillah, o şuuru Erbakan Hoca geliştirdi. Sadece Türkiye’de değil, İslam âleminde de geliştirdi. Büyük mutasavvıflardan Niyazi Mısrı’nin bir şiiri var şöyle diyor: Derman aradım derdime,
Derdim bana derman imiş!
Burhan aradım aslıma,
Aslım bana burhan imiş! Savm ü salat ü Hacc ile,
Sanma biter zahid işin!
İnsanı kâmil olmaya,
Lazım olan irfan imiş!
Yani orada da diyor ya, namaz falan ama, onun üzerinde de yapacağın işler var. Erbakan Hoca Elhamdülillah bütün bunları geliştirdi ve Cenabı Hakk da tabi lütfetti.
Bu güne kadar görülmemiş ihtişamda bir cenaze töreni ile defnedilmek ona nasip oldu. Ve vaktiyle aleyhinde konuşanların hepsinin ağzı değişti. Cenabı Hakk’ın lütfudur bu!..”
Recai Kutan, Erbakan Hocamızın dış gezileri ile ilgili hatıralarını da anlattı:
“Kral Faysal hayattayken ve kral iken Erbakan Hocamla Suudi Arabistan’a beraber gittik. O zaman Hocamız Başbakan Yardımcısı idi. Türkiye’de de çok ciddi anlamda petrol sıkıntısı vardı. O vakit gittik beraber. Tabi çok büyük itibar gördü. Büyük oğlu Muhammed Faysal’ı mihmandar olarak Hoca’nın emrine verdi. Tabi bir sürü de mikrop beraberimizde geldi. Cüneyt Arcayürek diye bir gazeteci de bizimle beraberdi. Onu bu gezi için özel olarak görevlendirdikleri belli oluyordu. Ara sıra bize bakarak diyordu ki:
-Ah benim efendim, zavallı başım, buralara gelmişiz, birkaç gündür bir kadeh içki bile içemedik!
Yine böyle bir hayıflanmasını bana duyurduğu anda cevap verdim:
-Ya! Kim seni zorladı, gelmeyeydin! Git Türkiye’de içki de var, aradığın her şey de var! Burada olmadığını bilmiyor muydun?
-E ne yapalım, işte viran olası hanede evlad u iyal var! 
Tabi böyle özel görevle bizi takip eden kişilerin olduğunu bildiği için, Erbakan Hocamız çok temkinli davranıyor. Bir gece Hoca’nın yanına, akşam saat 02.30’da gece yarısından sonra, Muhammed Faysal geldi. Hoca ziyaret için o saati özellikle seçmiş. Otelin arka kapısından Erbakan Hoca’yı aldı, Kral Faysal’ın yanına götürdü. Tabi sadece gazeteciler değil, Amerika’nın kontrolünde olanlar, yani özel ajanlar da görmesinler diye. Orada tabi o müzakerede biz de bulunamadık, baş başa görüştüler.
Başka bir seferde Saddam Hüseyin’e beraber gittik. Aslında  iki defa gittik.
Saddam Hüseyin’e ilk gidişimizde, Hoca Başbakan Yardımcısı idi.  Irak’la olan ticaret hacmimizin artırılması hususunda çalışmak üzere beni görevlendirmişti. Onların bir devlet planlama müsteşarı durumunda genç bir adamları vardı, Amerika’da eğitim görmüş. Bizi oturttular, çalışma yapın, ne yaparsak bu ticaret hacmimizi arttırabiliriz, diye. Onun üzerine biz bir rapor hazırladık, ikisine verdik. Tabi başlangıçta konuşmalarda ben de var idim. Ondan sonra şöyle bir müzakere olduğunu iyi hatırlıyorum. Bulunduğumuz salonda çepeçevre Ayeti Kerimelerden levhalar vardı. Güzel hatlarla yazılmış. Erbakan Hoca Saddam’a dönerek dedi ki:
-Elhamdülillah! Müslüman bir ülkedeyiz! Yalnız bir türlü aklımız şu sizin Baas Partisi’nin umdelerine yatmıyor, içimize sinmiyor!
Malum Baas Partisi’nin iki önemli prensibi vardı; Arap kavmiyetçiliği ve Sosyalizm! Tabi Hoca hocalığını yapacak! Saddam kendini savunmak için:
-Efendim, biz katiyen bir Arap kavmiyetçiliği yapmıyoruz. Ancak Müslümanlar şöyle ezildi, böyle ezildi, buna karşı bir çalışma içerisindeyiz. Sosyalizm dediğiniz de laf ola. Bu İslam’ın sosyal adalet prensiplerine uygun bir sistemdir.
Dedi. Ondan sonra ertesi sene biz Hacc’a gittik Erbakan Hoca’yla beraber. O zaman Kral Halit vardı. Kral Halit’le müştereken bir görüşmemiz oldu ve o arada Irak Büyük Elçisi geldi. Dedi ki:
-Saddam Hüseyin çok istirham ediyor, Türkiye’ye geri dönmeden önce sizin Bağdat’a uğramanızı istiyor…
Yanımızda hanımlarımız da vardı. Beraberce Bağdat’a gittik.
Bu ziyaretten Türkiye’dekilerin haberi yoktur.
Konuşma arasında ben Saddam’a sordum:
-Benim bir yıl önceki ziyaretimde genç bir arkadaş vardı. Onu göremedim, acaba nerededir?
Saddam:
-Ha o mu, o benim kayınbiraderimdi. Bazı fitne işlerine karıştığı için idam ettirdim onu!
Dedi. Adam o kadar rahatlıkla söylüyor ki, ben dondum kaldım. O arada Erbakan Hoca’nın tabi bir sürü tavsiyeleri oldu. Bilhassa İslam Birliği  üzerinde.
İşte o tanışıklık sebebiyle, özellikle bu ilk Körfez Harekâtı’ndan evvel Erbakan Hoca bizi görevlendirdi birkaç sefer gittik, orada Saddam’la konuşmadık ama, ikinci adamı vardı. Onunla, ayrıca İçişleri Bakanı ile görüşmeler yaptık. İzzet El Duri isimli sağlam, Müslüman biri idi.
-Etmeyin, yapmayın, çekilin şu Kuveyt’ten, yoksa bu Amerikalılar sizi yakacaklar!
Diye tavsiyelerde bulunduk. Ama olmadı. Onlar ABD’nin kendilerini desteklediğini sanıyorlardı. Sanırım ABD onları öyle aldatmış.  
Başka bir zamanda bir Hacc ziyaretimizde Mina’daki bir misafirhanedeyiz. En üst katta Yaser Arafat, orta katta Ziya-ül Hak, onun altındaki katta da Erbakan Hoca’yla ben varız. Bizi orada misafir ettiler. Böylece 3 gün Ziya-ül Hak’la ve Yaser Arafat’la beraber olduk. D-8 projesi sebebiyle İran’a beraber gittik. Pakistan’a beraber gittik, Malezya’ya beraber gittik, Endonezya’ya, sonra Nijerya’ya ve Mısır’a beraber gittik. Beraber bir de İtalya seyahatimiz oldu. İtalya’da ağır sanayi konusu ile ilgili bir dizi anlaşmalar yaptık.”
Bir hatıra da bizden:
Fazilet Partisi’nin o meşhur kongresi öncesi idi. Hocamız Genel Başkan adayı olarak Recai Kutan’ı işaret ettiği, ama karşısına önce Bülent Arınç ve Abdullah Gül’ün aday olduğu dönemde, Erbakan Hocamız dört kişilik bir özel sohbette bize Abdullah Gül portresi çizdi. O toplantıda Ali Taşkıran, Lütfi Aydın ve Hüseyin Kansu da bulunmuştu.
Çok üzüntülü bir ses tonu ile konuşuyordu. Kırılmıştı, yaralanmıştı. Önce biz kendisine bir soru sorduk:
-Hocam partimiz bölünmeye doğru gidiyor. Bu büyük bir felaket. Bizler İstanbul’da Milli Görüş’e hizmeti geçmiş kişileri temsilen geldik.  Bölünmeden çok çok endişeliyiz. Ne yapmamız gerekir, bölünmeyi önlemek için bize nasıl bir görev verirsiniz?
Bir müddet yüzümüze baktıktan sonra şu cevabı verdi:
-Elbette size büyük görevler düşüyor. Buyurduğunuz gibi bölünmek çok kötü bir durum. O halde bölmek isteyenlere nasihat edin. Çevrenizdeki milletvekillerine, belediye başkanlarına, meclis üyelerine, teşkilat mensuplarına gidin ve bölünme fikrinin zararlarını anlatın. Bölünme olmaması için bütün gücünüzü harcayın.
Her çabayı harcadığınız halde yine de bölünme oluyorsa, bırakın bu endişeleri, Allah’a havale edin. Neden bu kadar endişe ediyorsunuz? Siz sizin gücünüzün yettiği şeylerden mesulsünüz. Gücünüzü aşan şeyler içinse kendinizi harap etmeyin. Allah neyi takdir etmişse o olur.
Bölünmenin vebalini bizzat bize yüklemek istiyorlar. Görmüyor musunuz şu basını, günlerdir aleyhimize kampanya yapıyorlar? Güya biz gençlerin önünü tıkıyor muşuz gibi. Onlara yükselme ve yetişme imkanı vermiyormuşuz gibi. Biz bazı şeyleri konuşamıyoruz. Bu kampanyalara cevap veremiyoruz. Bakın size Abdullah Gül’ü anlatayım. Önünü tıkamış mıyız, açmış mıyız? Bu duyacaklarınızı bari siz dışarıdaki arkadaşlara anlatın! Anlatın ki gerçekleri öğrensinler!
Bu Abdullah Gül 1991seçimlerinden kısa bir süre önce birilerinin aracılığı ile bizi ziyarete geldi. Bu ziyarette, kendisinin İslam Kalkınma Bankası’nda sıradan bir uzman olarak çalıştığını, birikim ve donanımı olduğunu, ama bankadaki yöneticilerin kendisini tanımadığını ifade etti. Bankada iyi bir göreve gelmesini sağlamamızı, bu konuda aracı olmamızı istedi.
Gerçekten bilgi ve kültürünü gördüğümüzden dolayı oradaki üst düzey yöneticilere söyledik ve iyi bir mevkiye gelmesini sağladık. Kendisini gözümüz tuttuğu için 1991 milletvekili genel seçimlerinde Refah Partisi’nden Kayseri’den birinci sırada aday yaptık. Refah Partisi Kayseri İl Başkanı ve Teşkilatının tüm karşı çıkmalarına rağmen, seçilip TBMM’ne girmesini sağladık. Hep önünü açmaya devam ettik. Kısa süre içinde, bizim işaretimizle Parti Başkanlık Divanı’na girdi. Genel Başkan Yardımcısı oldu, Parlemanto’da RP grup Başkanvekili seçildi. Onu kimse tanımıyorken böylece Türkiye genelinde parti teşkilatları ile tanışma fırsatı buldu. Fakat bu dönemde teşkilatcılığının ve gayretinin zayıf olduğunu gördük. Bir görev için teşkilatlara göndermeye kalkıştığımızda, gitmemek için mazeretler üretirdi. Ya da gitse bile, problemleri halledemeden dönerdi. Buna rağmen biz onun bilgi bikrimi ve donanımını dikkate alarak hep yükselmesi için gayret gösterdik. 1995 yılında Refah Partisi birinci parti olduğu ve hükümeti kurma görevi aldığımızda, onu hükümetin en etkili yerlerinden biri olan Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na ve Hükümet Sözcülüğü’ne getirdik. Yani önünü açıp yükselmesini sağladık. Ayrıca ona özel bir görev verdik. Dedik ki;
-Abdullah Bey! Sınai Kalkınma Bankası var. Bu bankayı bir milyar dolar sermeye ile zamanında biz kurmuş ve sanayiciye destek olmasını amaçlamıştık. Sonra gelen hükümetler bu gaye için hazırlanan paraları çarçur etmişler. Bankayı boşaltmışlar, sadece 300 milyon dolar kalmış. Bu bankayı sizin Bakanlığınıza bağlattırıyorum. Kalan bu parayı şu an Anadolu’da can çekişen sanayi tesislerinin kurtarılması için sarf edeceksin. Ama elini çabuk tutmalısın. Hemen bu konudaki çalışmaları yapıp bana sonucu bildir!
11 ay içinde defalarca hatırlattığım halde, hep mazeret üretti, bunu bile beceremedi. Şimdi Partimizin Genel Başkanı olmak istiyor. Kendisini çağırdık dedik ki:
-Abdullah Bey, adaylığınızı koymayın, çünkü henüz Genel Başkanlığı götürecek kadar tecrübe kazanamadınız. Adaylığınız uygun değildir.
-Efendim ben şansımı denemek istiyorum!
Diyerek kapıyı çarptı gitti. Bu Partinin asıl kurucusu olan Mehmet Zahit Kotku Efendi’nin odasında “Edep Yahu” levhası vefat edene kadar asılı kaldı. Bu Parti tekke adabıyla çalışmaktadır. Bu edepsizliği bizi çok üzmüştür.
Arkadaşlar şimdi biz hangi gencin önünü kesmişiz! Biz olmasak hala İslam Kalkınma Bankası’nda basit bir uzman olarak çalışıyor olacaktı. İnsaf! Biz bunu çıkıp basına açıklayamayız. Ama siz arkadaşlarınıza bunu anlatın!
Cevat Gündoğdu anlatıyor:
“Hocamın ev hapsi kaldırıldığında ilk Cumasını Altınoluk’taki camide eda etmişti. Namazdan sonraki basın toplantısında:
-Hangi ceza verilirse verilsin, hangi engel konulursa konulsun, hatta hayatımız dahi son bulsa, bizi inancımızdan, davamızdan vazgeçirip, mücadelemizi aksatamazlar. Bizim için hayat ile ölüm, aralarında mekan değişikliğinde başka bir şey olamaz!
Demişti.”
Mahmut Acarlıoğlu anlattı:
“Şimdi o tarihi tam net olarak hatırlayamıyorum ama, ben, 27-28 yaşlarında idim. Hocamın yasaklı olduğu dönemdi. Bir toplantısına katılmıştım. Ben tabi Erbakan Hocamı çok sevdiğim için, bir de çok merak ettiğim için belki, devamlı izliyorum. Yüzüne bakıyorum, gözüne bakıyorum, hareketlerine bakıyorum. İşte ayak ayak ayaküstüne attığını ben de hiç görmedim Hocamın. Sonra Hocam orada daha farklı bir kumandan edasıyla öyle bir toplantı yapıyor. Mesela, o toplantıda sevdiğim bir arkadaşı, kendisi inşaat mühendisi ayağa kaldırdı:
-Gaziantep İl Başkanı İlhan Özgürcükara; kalk, söyle bakalım, falan işi yaptınız mı, geçen ayki toplantıya neden gelmediniz?
Diye sorduğunda cevap verdi:
 -Hocam çok hastaydım!
Erbakan Hocam onun gözlerinin içine bakarak:
-Neden otobüse binip de gelmediniz? Siz Osmanlı’nın at sırtında tedavi metodunu duymadınız mı hiç?
Diye bağırdığını duydum. Sonra Nevzat Laleli Bey’i kaldırdı. O da görevlerini tam yapmamıştı. Ona da şöyle dedi:
-Nevzat! Nevzat! Eğer İslam Devleti kurulmuş olsaydı, şu anda katline fetva verir, arkandan da Fatiha okurdum!
Bu sözleri ben duyduğumda hassas birisi olduğumdan ağladığımı hatırlıyorum.” 
İbrahim Halil Er anlattı:
“O, bize Müslüman siyasetçi kimliğinin nasıl olduğunu öğretti. O, bir Müslüman’ın inanç ve şahsiyetinden taviz vermeden nasıl mücadele edeceğini öğretti. Şahsiyetli bir politikanın nasıl olduğunu öğretti. Önce Ahlak ve Maneviyat, dedi, ardından Ağır Sanayi hamlemiz diyerek dışa bağımlı olmamanın yolunu gösterdi. İlk motoru yaparak Müslümanların da teknolojide başarılı olacağını gösterdi.
O, İslam dünyasına, İslami siyasetin nasıl yapılacağını öğretti. O, Türkiye’deki Müslümanlara meşru haklarını elde etmenin yollarını öğretti. Onun açtığı bu yol ve gösterdiği bu yöntem olmasaydı belki Türkiye bir Mısır, Suriye, Irak olmuştu. İnsanlar, haklarını elde etmek için farklı yöntemlere ve şiddete başvurmuş olurlardı.
O, devleti tanıyordu, siyaseti tanıyordu. Yol gösterdi. Önde giden bir atlıydı. Surda bir gedik açmak için kırk yıl surun duvarına kafasını vura vura bir gedik açabildi. Onun açtığı gedik surun ele geçirilmesi için yeterdi. O, davası için öfkelenmeden, kızmadan ve her şeyden önemlisi baskılar karşısında yılmadan yola devam etmeyi öğretti. Hayatta başarının tek başına bir şey olmadığını, asıl olanın mücadele olduğunu gösterdi. Başarıların kalıcı olmadığını ve her başarının başka bir mücadeleyi de birlikte getirdiğini anlattı. Mücadeleden vaz geçip geçici başarıların ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılanların perişan olacağını anlattı.
Her onu iktidara taşımayan seçim; onun için bir mağlubiyet değil, bir zaferdi. Çünkü o seçimler sayesinde davasını ülkenin en ücra noktasına kadar taşıma ve anlatma fırsatını buldu. O, insan yetiştirmeye endeksli çalıştı. Seçimler ve iktidar onun için sadece bir araçtı, amaç değildi. Siyasi mücadelenin kendisi onun için insanlara tebliğ etme fırsatıydı. Parti tabelası altında insan yetiştirebiliyor, her yere gidebiliyordu. Halbuki başka yollar kapalıydı önümüzde. Üç Müslüman bir araya gelip sohbet yapsa polis basarken, parti toplantısı adı altında yapılan çalışmalara kimse karışamıyordu. Onun amacı da buydu zaten. Peygamber metoduydu aslında o. Birebir tüm insanlara ulaşmaktı hedefi. Belki de kırk yıllık mücadele hayatında gitmediği köy bile kalmamıştı.
İnsanların yanına gelmesini beklemedi o insanların ayağına kadar gitti. Gittiği yerlerde partiyi değil İslam’ı anlattı. Çünkü onun davası bir parti davası, bir iktidar davası değildi. Onun davası İslam davasıydı. Bunun için de önce insanların dönüşmesi lazımdı. Peygamber bile on üç yıllık bir mücadele sonucunda Medine’yi oluşturabildi. Medine’yi oluşturmak için önce insanlara ulaşmak gerekliydi. Üzerlerinden silindir gibi geçen laik zulüm ve dönüşüm ancak bire birlik tanışmayla yok edilebilirdi.
Bu gün onun yolundan gitmek isteyenlerin bunu iyi kavraması gerekir. Onun yolu ve amacı bir parti ve iktidar değil, ülkeyi topyekûn dönüştürmek ve İslam gayesini gerçekleştirmekti. Onun azim ve gücünün arkasında da bu ülkü yatmaktaydı. Dava denilen ateşten gömlek, iktidar davası değildi, İslam davasıydı. İslam davası ülkenin bağımsızlığına giden yoldu. Ülkenin Batı’nın uşağı olmasını engelleyecek tek yol buydu. Batı’yı, Siyonizm’i ve sömürü sistemini çok iyi kavramıştı. Ülkedeki insanlar bugün bunları biliyorlarsa bu onun başarısıydı. Başkaları dünyalık peşinde koşarken o, bir yanıyla Anadolu, diğer yanıyla da yitik topraklara uzanıyordu. İslam coğrafyasını birleştirme projeleri ilk kez onun ağzından döküldü.
O, kıymeti belki de yüz sene sonra anlaşılacak bir lider olduğu gibi, onun sunduğu projeler de ancak çok sonra anlaşılabilecekti. Ama bu projeler sadece bu ülkenin değil, tüm İslam Dünyası’nın kurtuluş projeleriydi. Onun talebeleri ve onu sevenlerin önündeki sorumluluk bu projeleri hayata geçirmekte.
Yaşarken kıymeti fazla anlaşılamadı. Ama vefatıyla belki daha iyi tanınır ve projeleri hayat bulur. Selam sana mücahit. Rabb’e bizden de selam söyle. Bu ülke senin değerini çok sonra anlayacak ve o zaman ismin altın harflerle yazılacak tarihteki yerine…”
Cengiz Ocakçı anlatıyor:
“Sanıyorum 1977 seçimleri idi. Ordu’da Fatsa kurtarılmış bölgeydi. Orada sağ görüşte olan bir partinin miting yapması değil, arabasının bayraklarının, flamasının dahi Fatsa’ya girmesi mümkün değildi. Ama Erbakan Hocamızın emriyle biz oradaydık. Fatsa’nın büyük meydanındayız Orada Hocam meydanda konuşurken, Ecevit’in kasketli çok büyük bir posterini astılar, tam Hocamın karşısına! Biz de ondan daha büyük, yani Ecevit’in o büyük posterini örten hemen, hemen onun iki misli bir anahtar flamamızı astık. Milli Selamet Partisi flaması. Bu flamayı bir balkondan, karşıdaki çok katlı bir inşaata tutturmuştuk. Ecevit’in posterini kapatmış olduk. Kısa süre sonra sokakta olay çıktı. Biz solcularla çatışmaya girmiş olduk. Polis etkisiz kaldı. Jandarma geldi. İçeriye alınan arkadaşlarımız oldu. Ama Hocamın emriyle biz orada bu toplantıyı yaptık. Hocamın cesaretine ve davasını anlatmak için engel tanımamasına bir örnektir. 
O dönemde teknolojiyi en iyi kullanan parti biz idik. Bizi takip eden başka bir parti de yoktu. Mesela video cihazlarını kullanıyorduk o devirde. Televizyona video cihazı monte edip, ev ev, köy köy, diyar diyar gezer, insanlara kaset izletirdik.
Meydanlarda mitinglerde ses cihazlarını, ses cihazı monte edilmiş motorlu araçları en iyi kullanan biz idik. Hem de hızlı olmak zorundaydık. Bir miting devam ederken, başka bir mitingin ses cihazlarını ve süslemelerini yapmış olurduk. Mesela Denizli’den bahsedeyim. Denizli ve ilçelerinde bir günde 6 miting yapıldı. Hocamın bir kahvede sandalyeye çıkarak konuştuğunu gördüğümüzde:
-Hocam ses teşkilatını kuralım mı buraya?
-Hayır, hayır! Siz öbür mitinge hazırlık yapın, ben burada tebliğimi yapayım!
Diyerek bizi önden gönderirdi. O günleri düşünüyorum da, biz Erbakan Hocamızın hızına yetişmekte güçlük çekiyorduk. Bu arada belirtmekte fayda var, çalışanlara ve personele çok değer verirdi. Buna bir örnek vermem gerekirse yine Fatsa’daki olaylı programı hatırlatmam gerekir.
O olaylı Fatsa mitinginden sonra, Hocam o akşam Ordu’da iş adamları ile yemek programına katıldı. Yemekte bir konferans da gerçekleştirdi. Türkiye’nin ekonomisi üzerine dersler verdi. Gözaltına alınan bir arkadaşı takip ederken biz yemeğe geç kalmıştık. Bizi tam 45 dakika beklemiş. Arkadaşlarımız da gelsinler, yemeğe öyle başlayalım diye. Önüne konan çorba birkaç defa değiştirilmiş, soğuduğu için. Yani biz gelmeden kesinlikle yemeğe başlamadı ve başlattırmadı. Biz geldik, bize sordu:
-Başka gelmeyen arkadaşımız var mı?
Diye. Dedik ki:
Hayır Hocam. İçeri alınan arkadaşımızı da getirdik, başka noksanımız yok.
O zaman besmele ile yemeğe başladı. Çalışan arkadaşlarımızla bu kadar yakından ilgileniyordu.  
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“MSP’nin ilk yılları idi. Taunus marka otomobilimle Hocamı Konya’ya götürdüm. Konya’da programları vardı. Sonra da Beyşehir de 7 köye gideceğiz, akşam da Beyşehir’ de konferans verecek. Sonra oradan Seydişehir’e gideceğiz, orada da 7 köy gezeceğiz, açık hava toplantısı yapacağız. Programımız belli. O günün yol şartları pek elverişli değil. Buna rağmen arabanın yapabileceği son sürati bana yaptırdı. Yer yer 200 kilometre hız yapmak zorunda kaldım. Yani vakit kaybı istemiyordu. 2-3 saatte yolu bitirdik. Konya’ya vardık. Oradan Beyşehir’e gittik, 7 tane köy gezdik. Ama nasıl?
Ben 10-15 tane limon alıyorum, torpido gözüne koyuyorum. Kahveye gidiyoruz, kahvede 25-30 kişi var, en fazla 50 kişi. Şimdi Önce bir bardak sıcak suya iki şeker atıp, bir de limon sıkıyorum, onu içip ya bir sandalyeye çıkıyor, ya bir masanın üzerine. Tam 2 saat konuşuyor.
-Hocam saatini ayarla, yani zamanını hesaplı kullan, daha şu kadar köye gideceğiz. Biraz az konuşsanız!
Dedim.
-Hayır, davayı tam olarak anlatmak mecburiyetindeyiz!
Diye cevap veriyor. Sonra her yerde 2 saatten az olmamak üzere, 7 köyde 14 saat konuştu. Beyşehir’e bir saat gecikmeli geldik, 2 buçuk saat te orada konuştu. Bir günde tam 16 buçuk saat konuşarak, kırılması çok zor rekorları kırdı. Sadece o gün değil, diğer günlerde de bundan aşağı olmadı. En küçük bir zamanını bile boşa geçirmezdi.
Ertesi günü Seydişehir’de de 4 köy gezdik, sonra açık hava toplantısı yaptık. 2 buçuk saat konuştu. Açık hava toplantısında Adalet Partisi ilçe başkanı laf attı. Seydişehir’in işçileri adamı parçalayacaklardı, bereket versin sivil polisler varmış ta kurtardılar. Sonra Hoca’yı da konuşturmadılar, birisi Hoca’yı omzuna aldı, götürdü. Şehri dolaştırdılar getirdiler. Sonra beşinci köye gittik. Altıncı köye gittik. Gece saat 11 buçuk oldu. Yedinci köye gidiyoruz dedim ki:
-Hocam bizim Anadolu’da bir usul vardır, yatsı namazını kıldıktan sonra herkes yatar, bu köyde bu saatte kimse ayakta olmaz, gitmeyelim.
-Hayır, gideceğiz, gerekirse tek tek kapılarını çalacağız, selam vereceğiz ve Hakk’ı tebliğ edeceğiz!
Dedi. Yola çıktık gittik ki, köylü toplanmış, traktörlerle yollarda bizi bekliyor. Bizi aldılar, traktörün üzerine, tezahürat yapa yapa köye vardılar. Köyde büyük bir meydan var. Saat 12’de Hoca çıktı, saat 03,00 kadar konuştu. Sonra millette bir telaş var. Meğer 2 tane çocuk kayıpmış. Traktör farlarıyla arandı, tarlanın birinde uyuyakalmışlar, bulundu. Biz de döndük.” 
Erbakan Hocamızın vefası da örnek gösterilecek bir haslettir. Etrafındaki eski arkadaşlarına çok vefalı davranıyordu.
Necati Molder anlatıyor:
“Biz Erbakan Hocamızın İstanbul’daki en eski arkadaşlarından biriydik. Bana çok vefalı davranırdı. İstanbul’a geldiğinde bizi mutlaka buldurur ve programlarında yanında olmamızı isterdi.  Bir defasında cumaya Eyüpsultan Camii’ne gelmiş. Cuma çıkışı Ensar Lokantasına gitmişler. Yanında Belediye Başkanı Ahmet Genç de varmış. Demiş ki:
 -Ahmet Bey, bize yakışan en güzel hasletlerden birisi de vefa duygusudur.
Deyince, Ahmet Bey:
-Evet Hocam öyledir.
-O halde hani burada bizim arkadaşımız Necati Molder Bey? O gelmeden burada yemek yemeyiz.
Demiş. Evime geldiler, apar topar beni alıp yanına götürdüler.   Numan Kurtulmuş İl Başkanı idi. Kalktı yerini bana verdi. Yani Erbakan Hocamız en yakınına beni oturttu. Her defasında öyle yapardı. Sonra Hocam beni çok severdi, kim giderse Eyüp’ten onunla bana selam yollardı. Hakikaten Hocamla aramız çok iyi idi, ben Hocamı çok severdim, oda beni çok severdi.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Erbakan Hocam 12 Eylül Cuntacıların mahkemelerinde yargılandı, 11 ay hapiste kaldı ve çıktı. Hapisten çıktı, ertesi günü beni arıyor. Bu kadar azim olur yani, bu kadar moral deposu olur, aman ya Rabbim! Diyor ki:
-İstanbul’daki okumuş zümreyi toplayacaksın, Osman Nuri Önügören’in evinde onlarla sohbet edeceğiz!
Allah ne verdiyse üniversitelerden topladık. Oraya geldi hiçbir şey yokmuş, sanki içerde 11 ay kalan insan o değilmiş gibi, yüksek bir maneviyat ve moralle bizi takviye etti. Biz onu takviye edip:
-Geçmiş olsun Hocam, üzülmeyin!
Diyeceğimiz yerde o bize dedi ki:
-Gazanız mübarek olsun!
Bu toplantıları ayda bir yapalım diye bize görev verdi. Ama kısa süre sonra hocalar katılımı düşürdüler.”
 Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“Erbakan Hocam, birgün beni çağırdı. Hem de ismimi uzatarak:
-Yusuuuuuf!
-Buyur Hocam!
Diye yanına koştum. Dedi ki:
-Cihad canlılarla yapılır, unutma!"
Mustafa Algül anlatıyor:
“Refah Partisi dönemi idi. Ben İlçe Başkanıyım. Tebliğ çalışmaları yapıyoruz. Bayramiç’in Pınarbaşı Köyü’nden bir Yusuf Amca vardı, Hacı. Anlatıyoruz, anlatıyoruz, Milli Görüş’ü, Refah Partisi’ni anlamıyor. Baştan tekrar anlatıyoruz, yine yok. Sadece dediği, haklısın, haklısın! Saat oldu gece 1 veya 2. Sonunda dedi ki:
-Evladım Mustafa , senin her dediklerini kabul ediyorum. Ama lakin benim babam CHP’li idi. Bizi öldürsen CHP’den vazgeçmeyiz!
Üç gün sonra bir toplantıya katıldık, Erbakan Hocamın sohbetine. Rahmetli elini bana doğru uzatarak dedi ki:
-Fosil kafalarla fazla uğraşma!
Sanki benim o gece Yusuf Amca ile yapmış olduğum mücadeleyi görmüş gibi.”
Fehim Adak anlatıyor:
“Erbakan Hocamız MSP döneminde Ecevit’le koalisyona girdi. İçimizdeki bazıları, vay efendim bunlar kâfirdir, vay bilmem nedir, diye feryada başladılar. Aslında İslam’ın dışında ki herkes kâfirdir. İslam’ın içindeki herkes te mü’mindir. Yani hiçbir parti boydan boya mü’min, hiçbir parti de boydan boya kâfir olmaz. Yaptıklarına bakarsınız. Yani şimdi siz, kalkacaksınız, zinayı serbest bırakacaksınız, domuz mezbahalarını serbest bırakacaksınız, teşvik vereceksiniz, Müslümanların katledilmelerine, tecavüze uğramalarına yardımcı olacaksınız. Ama başınıza takkeyi geçireceksiniz, güzel Kuranı Kerim okuyacaksınız, karınızın başı kapalı olacak, böylece kurtaracaksınız kendinizi. Faize gırtlağına kadar batacak, üstelik bunu bir gerçeklik olarak meşru göreceksiniz. Diğerleriyle ne farkınız kalır? Yani Hoca’nın anlayışı değişikti, Hoca realist düşünüyordu, Allah ondan razı olsun. Hocamızın farklı düşünce tarzları vardı. 40 sene sonrayı görüyordu.”
Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın en çok üzerinde durduğu derslerden birisi Temel Esaslar dersiydi. Bir defasında Hocam henüz salonda yokken biz bu dersi konuşuyorduk. Cihat farziyetinden, cihadın ordu ile yapılması gerektiğinden, komutana itaatten falan bahsederken, konu Erbakan Hocamızın kerametlerine geldi. Yaşadıklarımızı, anlatılanları konuşuyoruz. Erbakan Hocam salona geldi, yerine oturdu, ayet ve dualardan sonra ilk sözü şu oldu:
-Hiç kimse bizim kerametimize güvenip arkamızdan gelmesin, icraatımıza baksınlar, istikametimize baksınlar, öyle gelsinler!”
Şaban Atalı anlatıyor:
“Senesini hatırlamıyorum, ancak Refah Partisi Kocaeli İl Kongresi’ndeyiz. Muhterem ERBAKAN Hocamızın misafiri olarak yanında tanımadığımız birisi var. Siyasi konuşmalara sıra gelince Hocamızın misafiri anons edildi. Meğer Fransa’dan ünlü yazar ve düşünür Roger Garaudy imiş. Roger Garaudy tercümanı vasıtasıyla konuşmaya başladı:
-Ben Fransa’da Komünist Partisinin kurucusuyum. Fransa’da bu yüzden bana adeta ilah diye tapıyorlardı, hatta François Mitterand yerine beni Cumhurbaşkanı ilan etmeye kalkıştırlar. Ama ben ne zamanki İslam’la müşerref oldum ve Sayın Erbakan’ı tanıdım, tüm dünyam alt üst oldu…
Diye başlayıp devam eden uzunca konuşmasının sonunda şunu söyledi:
-Sizden istirham ediyorum, ne olursunuz! Dünyanın kıymetini anlayamadığı Sayın Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’a sahip çıkın!”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın genel prensibi şu idi. Biz de onu kendimize prensip ediniyoruz. Kıble ehli herkes bizim insanımızdır, ben onun ağzından kıble ehli cemaate, özel sohbetlerinde bile olsun rencide edici bir konuşma dinlemedim, bu da çok önemli bir konu. Kıble ehli derken, bütün cemaat ve İslami mezhepleri kasdettim.
Hatta bazı cemaat liderleri ile ilgili soru sorulunca:
-Biz onunla görüşüyoruz. Hatta günde 5 defa görüşüyoruz.
Bu sözü sadece Fethullah Gülen için söylemiyordu. Cemaat liderleri ile ilgili sık sık böyle diyordu. Birçok kez de bu manevi rehberlerle özel görüşmeler yapıyordu. O özel görüşmelerde kendisinin ne yaptığını anlatıyordu, onların sorumluluklarını onlara baskı yaparak değil, dile getiriyordu o açıdan da çok önemli.
Bir başka husus da şudur:
Hoca İslam Medeniyeti’ni çok iyi tahlil eden bir liderdi. Onun için medeniyetlerin dayandığı dünya görüşlerini ikiye ayırarak inceliyorduk. Hakk merkezli medeniyet, kuvvet merkezli medeniyet. Özellikle Hakk merkezli medeniyetin, o hak anlayışını Hoca hemen her toplantıda anlatırdı. Kuvvet merkezli medeniyeti, yani Firavunun medeniyetini de hak anlayışını da anlatırdı. Onun için o dünyada iki akım var, diyordu. Birisi peygamberlerin açtığı yolda yürüme, diğeri de Firavunları takip etme. Bu konu Müslümanları çok etkiliyordu, özellikle batılıların zoruna da gitse bunu dinliyorlardı. Onun için onun bütün hareketinde biz şunu hissettik; ona göre dünya imtihan dünyasıdır ve imtihan çıkış ve inişlidir. Yani zor günleri de vardır iyi günleri de vardır. Zor günlerinde sabır ve sebat esastır. Onun içindir ki, onun tarihi konuşmalarından birisi 28 Şubat’tan sonra partiyi kapatınca oldu. Orada bu olup biten hadiseler dünya darını düşünürseniz, fazla önemli bir hadise değildir, gibi bir yorum yapması, onun dünya hayatı algısından gelen bir husustur. Ve kendisi biraz öncede arz ettiğim gibi, Milli Görüş’ün Kuran’la irtibatını çok iyi kuran birisi idi.
Erbakan Hoca, savunduğu fikirlerin uygulamaya konulması için 54. Hükümet’te büyük mesafeleri başarıyla aldı. Derdi ki:
 -54.Hükümet’te Adil Düzen’in kokusu geldi, aslı gelse idi daha farklı olurdu.
28 Şubat post modern darbesi maalesef bu düzenin yolunu kesmiştir. Yalan ve talan düzenini tekrar gündeme taşımıştır. Hoca bir de dindarlığın meziyet olduğunu, her yerde rahatlıkla anlatılması gerektiğini söylüyordu. Bu çok önemliydi. Bu dindar kesiminde bir zihni değişime yol açtı, ama tabi onun söylediği dindarlık, amelle desteklenen dindarlıktı. Salt entelektüel boyutu olan soyut bir dindarlık değildi. Türkiye ile İslam dünyası arasındaki engelleri kaldırdı. İslam Birliği’nin ilk adımı bu oldu. Bunu yurt dışında da sık sık anlatırdı. İslam alemine Hoca’nın bir çok hizmetleri var. İslam Birliği’ni gündeme taşıdı Hoca. İslam ile ilmin çatışmadığını anlattı, bu da çok önemli. Yani bazı Müslümanlar ilim deyince neredeyse rahatsızlık duyuyorlardı. Şu noktanın üzerinde duruyordu, Kuran’la kainat birbirini tamamlar. Onun için İslam alimleri dünyadaki gelişmelerin önderleri, rehberleri olduğunu söylerdi.
O her ortamda, İslam Medeniyeti’nin barış medeniyeti olduğunu söyledi. Onun için, bizim Medeniyetimiz Hak Medeniyeti’dir ve yenilmez, diyordu. Yenilen biziz, Medeniyetimiz değildir. Bunun üzerinde ısrarla Hocamız durdu. Onun bir de beşeriyete, bütün insanlığa hizmeti var. Kapitalizm’in ve Sosyalizm’in ikiz kardeş olduğunu anlattı. Bu yayıldı, dünyanın pek çok yerlerine. Avrupa’daki toplantılarında bunu çok güzel anlatıyordu. Hakk ve adalet merkezli yeni bir dünyanın kurulacağını gündeme getirdi. Ve hep ikinci dünya savaşından sonra Yalta’da kurulan düzenin, kuvvet merkezli düzen olduğunu, kapitalizmin ve sosyalizmin tekelci bir düzen olduğunu, aslında birinin siyasi tekel olduğunu, diğerinin de sermaye tekeli olduğunu ve dolayısı ile birinin sömürü, birinin de varlığını baskı ile sürdürdüğünü söyledi. Dünya barışının ancak Hakk’ı üstün kılmakla, adaleti tesis etmekle sağlanacağını söylüyordu. Özellikle batılılar bu konuya çok önem veriyorlardı. Firavunların rehber olduğu bir düzende barış sağlanamaz, bunu her ortamda anlatıyordu. Özellikle Siyonizm’in ırkçı ve tekelci bir düzen istediğini, bu yaklaşımla konuyu anlatıyordu. Siyonizm’in yeryüzünü hile ve desise ile yönettiğini, hatta batı ülkelerini de esir aldığını anlatıyordu. Şimdi bu konularla ilgili Almanlarla zaman zaman görüşmelerimiz olduğunu anlatmaya vaktimiz yok. Bazı insaflı Almanlar Hocayı takdir ediyorlar, ama biz Hoca’nın anlattığını burada anlatamayız, diyorlardı. Çünkü Siyonizm’le ilgili biz özgür değiliz, siz özgürsünüz, diyorlardı. Yani bunlarla ilgili Alman entelektüellerle ilgili çok toplantılarımız oldu.
Erbakan Hoca tabii herkes gibi fani idi, geldi, gitti. Ama Erbakan’ın inandığı ilkeler baki idi. Mekanı cennet olsun. Erbakan Hoca’nın fiziki yapısı, aile bağları, değil, onun inandığı dava, onun inandığı prensipler çok önemlidir. Ben kendisine de hep şunu söyledim:
-Hocam hiç Erbakancı olmadım. Neden sizinle beraberim? Çünkü siz; inandığınız doğruları bütün dünyaya karşı savunuyorsunuz. Bunun için sizinle beraberim.
Diyordum.
Vefatından çok az önce gazetecilerle bir sohbeti oldu. Dediler ki Hoca’ya:
-Şurasını anlayamıyoruz, 50 yıldır hep senin dediklerin doğru çıkıyor. Bu nasıl oluyor?
O şöyle cevap verdi:
-O keramet bende değil, benim inandığım doğrulardadır.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Fetullah Gülen Hoca konuşmalarında ağlardı, gülerdi falan. Erbakan Hocam da hüsnüzan esas olduğundan dolayı aleyhte bir şey demezdi. Ama kendisini gösterip Manisa konuşmasında Milli Görüş’e oy vermeyeceksiniz demiş, o zaman da Erbakan Hocam onun hakkında, ama sadece bizlere:
-Kafasının yarısı çalışmayan bir adam!
Diyordu.
Yine Erbakan Hocamıza ait bir cümle, enteresandır:
-Haklı fikirlerin kendilerini kabul ettirme kuvveti, kendi içlerinde vardır!
Derdi.” 
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın 1979 yılında İnegöl’de bir konuşması oldu. Senato üçte bir yenileme seçimleri var. O zaman Ecevit Başbakan, yağ yok, tuz yok, mazot yok. Ülke yokluklar içinde. Hocamız oradaki mitingde dedi ki:
-Bak bu millet saf temiz bir millet. Koyun da saf temiz bir hayvandır, melaikeyi temsil eder. Bu millet te koyuna benzer. Bu millet gitti Adalet Partisi’nin çatısı altına girdi, çatısı yok bacası yok, üşüdü, titredi, koştu Cumhuriyet Halk Partisi’ne. Orada da üşüdü, koştu oraya, koştu buraya. Sonunda orta yerde dikilecek ve de diyecek ki, ben kendime sağlam bir kapı bulmam lazım. O da Milli Görüş’tür, hiç başka çaresi yok. Buraya geleceksiniz. Biz niye çırpınıyoruz, ya kolun bacağın kırılmadan, kolunu bacağını kaybetmeden, evladını anarşide kaybetmeden gel, diye çırpınıyoruz İşte görüyorsunuz, Ecevit’in bereketsizliğini…
Diye anlattı. Bunun arkasından da alçak bir sesle:
-Yarabbi! Sen bu milleti bela ile terbiye etme!
Dedi. İşte ta o zamandan beri benim yüreğim sızlar, her geçen gün de bu belaya doğru gidiyoruz, gibi gelir bana.”
Osman Akgün anlatmaya devam ediyor:
“Cihat çalışmaları için zorluk ve menfi şartların engellemelerini kabul etmezdi. Aksine öyle şartların varlığının cihadın sevabını arttıracağını ifade ederdi. Bir defasında Balıkesir İvrindi’de bir Cuma günü çalışma yapılacaktı. Tam da Kurban Bayramı’nın Arefe gününe rastlıyordu. Bana emretti:
  -Sen şimdi Balıkesir’e telefon et, İl Başkanı İsmail Özgün Bey’i ara, yarın cumada herkes orada olsun. 
Dedi. Ben Hocamıza dedim ki:
-Hocam yarın Arefe, herkes pazara gider, kurbanlık mal alır, mezar ziyareti yapar. Herkes çok telaşlı olabilir.
Diye biraz ısrar edince:
-Gelen gelmeyen belli olsun, normal zamanda herkes çalışır belki ama, zor zamanda çalışmanın karşılığı da büyük olur.
Dedi. O çalışmayı o gün İvrindi’de yaptık.
Yine Hocamızla Cuma namazına gidiyoruz, arabamızın tekeri patladı. Bir müddet zaman kaybettik. Ama cumaya yetiştik. Cumadan sonra bir evde hocamız bir toplantı yaptı, o toplantıda dedi ki:
-Bak biz gelirken yolda lastiğimiz patladı, iyi ki patladı. Neden? Çünkü uğraştık, didindik, sevabımız arttı.
Teşkilatta görev yapmanın çok sevap olduğuna dair bir hatıramız var:
Eskişehir’in Sarıcakaya ilçesinde bir kahve programı yapılacaktı.. Hocamız dedi ki:
-İlçe Başkanımız bir konuşma yapsın, selamlama konuşması, sonra biz konuşuruz.
İlçe Başkanı 65 yaşında bir berber. Kızarmaya, bozarmaya başladı. Mikrofonu eline aldı, ama tek kelime konuşamadı, heyecandan. Millet gülüşmeye başladı. Hocam hemen atıldı, mikrofonu kaptı ve şöyle dedi:
 -Ne gülüyorsunuz! Bu ilçede 15 bin kişi yaşıyor, köylerle beraber. Sizin içinizde en nasipli insan bu kardeşimizdir. O mikrofona hiçbir şey söylemedi ama biz çok şey anladık!
Hakikaten o zaman biz de düşündük ki, şimdi hala zaman zaman düşünürüz ki, bir yerde bir rütbeli görev almak büyük ve çok şerefli bir nasip, çok ecirli bir mertebe diye.
Hocamız herkese şuurlu olmasını söylerdi. Neyi niçin yapması gerektiğini herkes bilmelidir. Bilinçli bir şey yapılması doğru değildir, zikir bile bilinçli olmalıdır, diye söylerdi ve bir esprili bir misal ile bunu ifade ederdi:
-Bir gün bir adam handa misafir olur. Adamın merkebini bağlarlar ahıra, derler ki, bu akşam burada bir zikir halkası olacak. Sen de abdestini al otur. Zikire başlarlar, harbi refte, harbi refte, harbi refte, diye saatlerce zikir yapılır. Sabahleyin adam kalkar, bakar ki merkebi yok. Nerede ya bizim merkep? Diye sorduğunda han sahibi; harbi refte, harbi refte… Yani eşek gitti, eşek gitti, eşek gitti, diye cevap verir.
Diye. Zikir bile şuursuzca yapılmaz.
Bir gün biz Altınoluk’taki yazlığın bulunduğu arsanın etrafına duvar yapıyorduk. Şu anda Hocamızın çalışma yaptığı bölümün, yani batı taraftaki bölümün, yoldan aşağı doğru giderken içeriye doğru bir kavis gibi büküldüğünü görürüz. Onun sebebi o toprak Hocamızın tapusuna dahildir, lakin içinde bulunan kocaman bir zeytin ağacı vakfa bağışlanmıştır. Arsanın bitişiği zaten vakıf malı. Böyle bir durum var. Biz duvarı yaparken yanımıza geldi ve bana:
-Sen bu hududu böyle kavisli çekeceksin! Bu toprak ta ağaç ta dışarıda kalacak! Çünkü bu vakıf malıdır.
Dedi. Bu gün o kavisli duvarı görmek mümkündür. Vakıf konusunda çok titiz ve dikkatli idi. Tabi ağaç bizim olmasın, toprağımızı da verelim vakıfa, vakfın olsun, vakıfa bulaşılmaz, diye düşünecek kadar vakıf şuuru vardı.
Hocam bize bir gün şöyle bir şey anlattı:
Milli Nizam Partisi kapatılıyordu. Kapatma kararı ha çıktı, ha çıkacak.  Adamın birisi Muş’tan telefon ediyor diyor ki:
-Efendim ben bu Milli Nizam Partisi’ne üye olamadım, ne olur benim kurtuluşum için bu gerekli, beni oraya üye yazın…
Yalvarıyor. Halbuki Parti’nin evraklarını toplamaya gelecekler diye bekliyoruz. O yalvarmasına dayanamadık, biz de onun, gözümüzden yaş gelerek üye giriş kaydını yaptık, imzasını da biz attık.”
Mustafa Kamalak anlattı:
“2010 yılının son günleri idi. Hocamız oturup kalkmada ve yürümede zorlanıyordu. Başkasının desteğine ihtiyacı vardı. Hele 26 Aralık’ta Trabzon programları yormuştu.
Başkanlık divanında Merhum Hocamıza şunu söyledik:
-Hocam ne olur, Ankara dışı programları biz icra edelim, siz zahmet buyurmayın.
Ama o 20 büyük ili ziyaret etmeyi düşünüyordu. 2010’dayız 2011’de biliyorsunuz genel seçimler vardı. Saadet Partisi’nin, Milli Görüş’ün mutlaka Meclis’e girmesi gerektiğine inanıyordu ki, doğrusu da oldur. O münasebetle 20 büyük ili ziyaret etme niyetindeydi. Biz kendisine hep diyoruz ki:
-Efendim ne olur, siz Ankara dışına çıkmayın, buradan dizayn edin.
Hatta Temel Karamollaoğlu Bey dedi ki:
-Hocam siz bize lazımsınız, ne olur, böyle yapmayın, Ankara dışına çıkmayın.
Erbakan Hocamız Allah Rahmet etsin, Eba Eyyub El Ensari Hazretlerini misal olarak verdi. 90 yaşında 6 oğlu ile beraber yürüyor, Medine-i Münevvere’den İstanbul’a doğru. O günün şartlarında. 90 yaşlarındaki bir zat. Onu misal olarak verdi ve kendisinin Ankara’da oturup kalamayacağını, mutlaka gitmek niyetinde olduğunu ifade etti. Mekânı Cennet olsun.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamıza karşı elbette ki çok kişi dürüst ve düzgün davranırdı. Ama hoş olmayan davranışlar içerisinde bulunanlar da vardı. Mesela Fehmi Koru, bizim Milli Gazetemizde Genel Müdürü olarak bir süre hizmet etti. Lakin hesap vermeden gitti. Onunla temaslar çeşitli şekillerde gene devam etti. Bir gün Fehmi Koru beni aradı, Hocamızla görüşmek istiyorum diye, kendisi aradı, ben de hocamıza telefonu bağladım. Hocam Fehmi koru arıyor dedik. Bu durumda telefon konuşmasına başlayıncaya kadar telefonu açık tutardık. Ama Fehmi Koru çok yanlış bir şey yaptı. Bizimle kendisi görüştü, biz bağlamaya çalışırken o sekreterine aktarmış, Hocamla sekreteri muhatap olmuş, sonra kendisine bağlatmış. Bu çok yanlış davranışa Erbakan Hocamız çok kızmıştı. Bu terbiye noksanlığına biz de çok kızmıştık. Hatta bunu kendi yüzüne karşı da söylemiştik. Bugün olsa yine söyleriz. 
Ecevit Başbakan olduğu zaman birisi ona para kasası attı, Başbakanlığın önünde. Adam esnaf ama işleri iyi gitmemiş, Başbakan’ı protesto ediyor. Hocamız bunun üzerine bize şöyle dedi:
-Başbakan’a protesto için gidilmez, Başbakan’a teşekkür için gidilir. Başbakan’a teşekkür edilir, Başbakan öyle şeyler yapmalı ki, teşekkür almalı.
Biz bunu muazzam bir ölçü olarak değerlendirdik.
Bir ölçü söylerdi bize, sık sık. Derdi ki:
Müslüman hangi makamda olursa olsun safı belli olmalı, istişaresini bizimle yapanın safı bizim safımızdır, saf belirlemek çok önemlidir.
Bu ölçüyü unutamayız.
Yine Hocam derdi ki:
-İslam her zaman üsttedir. Batılın altında asla olamaz, hiçbir zaman.
Çanakkale Ayvacık’ın karşısında Bababurnu’nun karşısında Midilli Adası vardır. Büyük bir ada, dikiliye kadar gider. Yunanistan bir ara Rusya’dan aldığı füzeleri oraya yerleştiriyor, diye haberler çıktı. Biz Hocamla bir gün oradan giderken dedi ki:
-Bak biz iktidar olsak, hiçbir şey söylemeden bu Yunanlar bu füzeleri buradan söker götürürler. Herkes kendine, ona göre çeki düzen verir. Çünkü biz Hakk’a bağlıyız, Hakk her zaman batılın üstündedir. Allah bunu bize nasip eder.
Basın mensuplarının hakaret ve iftira dolu yazılarına kızardı, ama tepki olarak pek bir şey yapmazdı. Tazminat davası falan açtığı görülmemiştir. Yalnız bir defasında ismini hatırlayamıyorum böyle iftira dolu bir yazı kaleme almış olan ünlü bir basın mensubunu Hocam arabasına aldı, Konya’ya gelirken yanına oturttu, teybi de aldı elinden. Ona dedi ki:
-Sen ne diyorsun ya, biz Şeriat istiyoruz arkadaş! Şeriat ne biliyor musun sen? Akılsız adam! Ya şeriat iyilik demek, güzellik demek, sen bunu anlamıyorsun sen ne akılsızsın ya!
Dedi daha çok şey söyledi, bağırdı, çağırdı ve onu bir kavşakta arabadan indirdi. Milliyet veya Hürriyet’ten biri olabilir. Biz bu tür konuları fazla duymaz, bilmezdik. Çünkü üstümüze vazife değildi.
Birgün Arena yapımcısı Uğur Dündar’ın bir temsilcisi geldi. Altınoluk’a muhabir, haber falan kovalıyor. Hocamız yoktu. O gün de akşamüzeri canım biraz değişik birşey yapıp dinlenmek istemişti. Aldım hortumu, hem bahçeyi suluyorum, hem de kendime göre zevk yapıp dinleniyorum. Üstüm ıslandı, ayakkabılarım çamur oldu. İşte tam o esnada o muhabir geldi, benden laf almak istiyor. Dedi ki:
-Siz Erbakan’ın bitmeyen işlerini bitiren bir adammışsınız. Biz öyle duyduk!
Biraz öfkelenmiş numarası yaparak:
-İnsaf ya, Allah’tan korkun,  Ya bak arkadaş, benim şu halime bak, ben akşama kadar uğraşıyorum, didiniyorum ki, akşam üç beş kuruş kazanayım da, çoluğuma çocuğuma rızık götüreyim, şu halime baksana, bende iş bitirecek hal var mı?
Diye çıkıştım. Adam sorduğuna pişman oldu, gitti. Bir defa da Ankara Esenboğa Havaalanı’nda beni çevirdiler, gazeteciler. Çevrede benim de ismim geçen bazı dedikodular dolaşıyordu. İlla bazı havadisler alacaklar benden. O zaman da bana sordular, Osman Akgün kim diye. İbrahim Erdoğan’ı gösterdim, gittiler onun resimlerini çekmeye başladılar, ben o arada gazladım ayrıldım. Ertesi günü Osman Akgün diye o arkadaşımızın resimlerini yayınlamışlar.
Şimdi Süleyman Demirel ile ilişkilerinden bilinmeyenleri anlatmak isterim:
Demirel Hocamızı gördüğü zaman pancar gibi kızarırdı. Nedense bilemem kıpkırmızı olurdu. Demirel ile çok beraberlikleri olmuştur. Koalisyon ortaklığı yaptılar 2 yıl civarında. Hocamızın anlattığına göre hükümet kurma çalışmaları sırasında, Erbakan Hocamızın karşı çıkışları olmasına rağmen, İhsan Sabri Çağlayangil’in Dışişleri Bakanlığı’na atanması konusunda Demirel:
-Hoca beni uğraştırma, bu adam Dışişleri Bakanı olacak, mecburen olacak!
Demiş.
Kendisinin anlattığına göre gençliğinde 7 kişilik bir istişare heyetleri varmış. Bunların içinde Turgut Özal ve Süleyman Demirel de varmış. 1965-1966 yıllarında bir Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı, Cemal Gürsel’in ölümü üzerine. Birisi Cumhurbaşkanı olacaktı. Erbakan Hocamız Ali Fuat Başgil’i gözetlemesi, daha doğrusu kaçırılma ihtimaline karşı korunması için Kayserili bir milletvekilini görevlendirmiş. Onun Cumhurbaşkanı olması söz konusu. O 7 kişilik istişare heyetinde bu konu gündeme geliyor. Demirel demiş ki:
-Bunu ben bir bilene sormam lazım!
Beraberce gitmişler, Ankara Ulus’ta Stat otel diye bir yere. Demirel içeri girmiş, Hocamız falan dışarıda bekliyorlar. Hocam anlatırdı:
-Gitti adam bekleriz, bekleriz, bekleriz. Nice sonra geldi. Bir bileni de meğer Osman Kibar imiş. Yani Osman Kibar Demirel’den daha üstte bir Mason imiş. Bu konuyu 7 kişi oylama yaptık, 3 e 3 kaldık. Turgut Özal’ın oyu ile kazandık. Ama sonra başka engeller çıktı.
Erbakan Hocamız Demirel’i şu cümle ile anlatırdı:
 -Şimdi kapalı bir odaya koyacaksın Demirel’i, iki tane düğme olacak, biri İslam düğmesi, biri masonluk düğmesi. Bu düğmelere bin kere basılacak deseniz, bin defa mason düğmesine basar. Bir defacık bile yanılıp da İslam düğmesine basmaz…
Derdi. Hocamız ona derslerinde yardımcı da olmuş, namaz da kıldırmış ama, demek ki o insan masonlara paçasını kaptırmış kurtulamıyor.”
Yahya Coşkunsu şunları söyledi:
“Erbakan Hocamız bir Allah dostu idi. Allah dostları kınında duran kılıç gibidir. Kınında gibi yaşarlar, vefat edince kılıç kınından çıkar. Tabi kılıç kınındayken, bu kılıcın ne rengini, ne kalitesini, ne tipini kimse bilmez. Ama gören görür, onun ne olduğunu.  Göremeyen o körler, o amalar, o şaşkınlar, ancak ve ancak o vefat ettikten sonra, Allah dostlarının bu özelliklerini görmeye başlarlar. Kılıç kınından çıkar. Kılıç resmen ortaya çıkar, o zaman derler ki:
-Bu adam ne adammış yahu!
Ve de dediler, hepsi muhalifi de söyledi, karşı çıkanı da söyledi. Halen de söylüyorlar. Çünkü bu Allah dostlarının hayatı yaşantısı böyledir, öldükten sonra asıl o göremeyen amalar, o zaman görürler ama iş işten geçmiş olur.”
Şerafettin Mollaoğlu anlatıyor:
“Avrupa’ya da gittim geldim, 6 yıl Milli Görüş Hacc organizasyonunda bulundum. Arafat’ta hacılarımızın yapmış olduğu duaların başında:
-Ya rabbi kafir ülkesinde neslimizi kafirleştirme!
Duası gelmektedir. Gerçekten de Milli Görüş’ün orada kurulması, camilerin açılması, bir neslin kurtuluşuna sebep olmuş bir olaydır. İşte buradan giden 65 kuşağı cahil bir kuşak, yani okul okumamış, köyden kalkıp oraya götürülmüş. Tam parayı ve imkanları görüp bozulacakları zaman, Milli Görüş teşkilatları ve müesseseleri imdada yetişmiş. İslam ülkelerindeki yapmış olduğu çalışmalar, bu Müslüman Topluluklar Birliği toplantılarındaki faaliyetler, gazete, televizyon, kadın ve gençlik teşkilatları… Bunların hizmetleri çok büyük. Bütün bu güzel faaliyetlerin arkasında hep Erbakan Hocam’ın parmak izleri vardır. Allah ondan razı olsun.”
Nedim Urhan’ın sözleri:
“Erbakan Hoca sıradan biri değil idi elbette. Motorlarda, tanklarda ve paletlerdeki eşsiz buluş ve icatları ile, elin kefereleri ona, Mister Erbakan diye methiyeler düzerken, biz ise aleyhinde çok şeyler yazmışız. Alaya alanlarımız olmuş, hapislerde ve mahkeme kapılarında süründürmüşüz. Kıymet bilmeyen bir nesil türemiş Türkiye’de. Türkiye Erbakan’ın kıymetini bilip de ondan faydalanamadı. Ne yazık ki faydalanamadı.
Yani Erbakan hocanın iki yönü var, hem maddi hem manevi yönü. Maddi hayatını kefereler bile takdir ediyor, ama manevi hayatını takdir edecek bizim Müslümanlar idi, ama bunu yapamadılar. Bakın Teknik Üniversite’deki yıllarını emribilmaruf nehyianilmünkerle geçirmiş. Cihadı elinden bırakmamış. Varlık zamnında da yokluk zamanında da bırakmamış. Meclis dahil bütün faaliyetleri sırasında kendisine bir zarar geleceğini hiç hesaplamadan Allah Rızası için çalışmış, çalışmış.”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı vefatından bir gün önce ziyaretine varmıştım, ertesi gün Karabük’e gidecektim, teşkilat çalışması ile ilgili olarak:
-Hocam bir emriniz olur mu? Karabük’e teşkilat çalışması için gidiyorum.
Dedim. Allah rahmet eylesin demek ki, biz ölümü yakın edemiyorduk kendisine, ama muhtemeldir ki kendisi herhalde yolun sonuna geldiğini anlamış olsa gerek:
-Siz ne yapacağınızı bilirsiniz, Ümmet size emanet!
Dedi. Ümmet size emanet, sözü bana çok dokundu. Gözlerim yaşardı. Ama yine de ölümü yakın etmek istemiyorum en azından. Sabahleyin buruk bir vaziyette otobüsle Karabük’e doğru yola koyuldum. Karabük’e yaklaşmıştım ki telefon çaldı, bizim Mehmet Karaman Bey malumunuz Hocamızın Özel Kalem Müdürü idi. Allah kendisinden razı olsun 25 yıl Özel Kalem Müdürlüğünü yapmış durumda. Selamdan sonra:
-Abi nerdesin?
Dedi.
-Yoldayım Karabük’e gidiyorum malum…
-Hocam ağırlaştı. Eğer yakındaysan geri dönsen…
 Dedi.
-Vefat etti mi?
Diye sordum. Hani çünkü, yüreğimde bir sızı vardı zaten akşam.
-Hayır, henüz vefat etmedi ama ağırlaştı.
Dedi. Ben Karabük’e girmek üzere idim, oradan geri dönsek teşkilat tedirgin olabilir, vefat ta etmediğine göre, zaten ölümü de yakın etmek istemiyoruz, ben arayım dedim. Oradaki ziyaretlerimizi ve konuşmalarımızı kısa tutar geri dönerim diye düşünürdüm. Teşkilatımız girişte beni karşıladı, tabi orada salon hazırlanıncaya kadar bir çay içelim denildi, bir pastaneye girdik. Biz çay içerken televizyonlar haber geçmeye başladı.
-Milli Görüş Lideri Erbakan hayatını kaybetti!
Diye. Ben teşkilatın morali bozulmasın diye o konulara girmek istemiyordum ama, işte o haber televizyonlara düştü. Allah Rahmet eylesin dedik, oradan hemen salona geçtik, Hocamızın ruhu için bir aşrı şerif okundu, Fatihalar okundu, bir bakıma anma toplantısı gibi oldu. Oradan tabi ben geri döndüm, toplantıyı orada kesmiş olduk…
Mekânı cennet olsun…
Erbakan Hocamızın çok önemli sözlerinden birisi şu idi:
Bir Müslüman şu üç şeyi beynine çivi gibi çakacak:
1- İslamsız saadet olmaz!
 2.Cihatsız İslam olmaz!
 3.Şuursuz cihat olmaz!
Mekânı Cennet olsun, bize çok şeyler öğretti. Alabildiğimiz kadar tabii. Her şeyin bir alım kapasitesi var, mesela normal bir bardağa bir sürahi suyu dolduramazsınız değil mi? Bir sürahiye bir kova suyu sığdıramazsınız. O büyük insan bizlere alabildiğimiz ölçüde tabi, hem edep bakımından, hem üsluplarından, hem çalışma açısından çok şey öğretti. Mesela işte dediğimiz gibi biz aşağı yukarı, hele hele Refah Partisi’nin kapatılması münasebeti ile, Fazilet Partisi’nin kapatılması münasebeti ile. Sonra Hocamız hakkında açılan davalar münasebeti ile, hemen hemen her gün bir arada oluyorduk. O arada tabi, aramızda da çok samimi ülfetler oluştu. Hani baba oğul gibi, hani insanlar birbirini yakinen tanıyıp ta, her bakımdan da güvenince, bir de özlem duygusu gelişiyor. Eğer bir gün bir araya gelmeyecek olsak, ya özledik diyor telefon açtığı oluyordu:
-Ya nerede Mustafa Bey? Gelsin bir konu görüşelim!
Falan. Asıl maksat bir araya gelmek, özlemek o.  Bir de Allah Rahmet etsin Muhterem Refikaları vefat ettikten sonra daha bir duygusallaşmıştı.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Ben görevim gereği Erbakan Hoca’ya çeşitli adamlar getirirdim, veya bana Hocam ile beni görüştür, diyenler olurdu. Onları getirdiğimizde önce beni çağırır ve:
-Açısı nasıl?
Diye sorardı. Eğer düşünce ve itikadı tamam, bakış açısı da düzgün ise, açısı sağlam demekti. Ona cihadı anlatırdı. Eğer açısı bozuk ise ona İman’ı anlatırdı. Şayet tembellik varsa ona çalışmayı öğretirdi. Yani bir kendi teşhisi ayrı idi ama, bir de bizim yaptığımız tespit nedir, ona göre de bir ilaç vermeye çalışırdı. Ve de Hoca’nın yanından çıkan her insan mutlaka etkilenirdi.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“2006 yılının yaz ayları idi. Erbakan Hocamızla yazlıkta sabah kahvaltısı yapıyorduk. Bir İngiliz gazeteci de röportaj için bahçede bekliyordu. Bana, istersem röportaj sırasında kendisi ile beraber bulunabileceğimi söyledi. Seve seve kabul ettim.
Röportaj devam ederken gazeteci şöyle bir soru sordu:
-Efendim Adnan Menderes ile sizin aranızdaki fark nedir?
Hocamız gazeteciye:
-Çok güzel bir soru sordunuz. Menderes İslam’a saldıranlara karşı savunma yapıyordu, biz ise taarruz ediyoruz!
Demişti.”
Yine Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Bir akşam evde yemek yedik ve televizyondan haberleri izlemeye başladık. Herkesin tanıdığı meşhur bir siyasetçi çıktı, konuşuyor. Hocamız gülerek bize baktı ve ağzından tek bir cümle çıktı:
-İnsanlar ne kadar kağıttan!..
Şu sözler onun sözleridir:
“İrfanın i si, ben böyle düşünüyorum, yanılabilirim idraki ile başlar.
Boş koltuk varken ayakta durmak israftır.
Her şeyin aslı bir hayaldir.
Hukuk aslında metematiktir;  şimdi uygulanan hukuk ise pokerdir.”
Veysi İrdam anlatıyor:
“Bir gün, Erbakan Hocamı ziyaret etmiştim. Kendisine dedim ki:
-Hocam senin savunduğun dava benim davam. Şunu bilmelisin ki bu davama ihanet ettiğin gün sen bile olsan beni karşında bulursun!
Hocam güldü, ve:
-İşte ben böyle isterim. Şuurlu adam budur!
Dedi. Yine bir gün Hoca’ya çıktım dedim ki:
-Hocam ben Emek Mahallesi’nde Muhtar adayı olacağım!
-Çok güzel, iyi olur!
Dedi.
-Ama Hocam ben bağımsız aday olmak istiyorum. Çünkü AP’liler var, CHP’liler var. Onların oyunu da almalıyım. Beni destekleyecekler.
Deyince, birden suratını astı ve bana:
-Eyvaaah, Veysi! Sen bizim davamızı anlamamışsın. Senin üstüne görev olan tebliğ etmek. İslam’ı anlatacaksın, doğruları anlatacaksın, kimseyi kandırmayacaksın. Bakalım kaç kişi var senin peşinde? Maksat kazanmak değil, Hakk’ı anlatmak. Böylece Hakk’a gelen kaç kişi var göreceksin.
Dedi.”
Emine Genç Çelebi anlatıyor:
“Erbakan Hocamız, Türkiye’de ilklere imza atan, söylenmesi zor olanı yüksek sesle halka duyuran bir mücahittir. Siyasete başladığı yıllarda yüksek donanıma sahipti. Tevhid inancının şahsuvarı olarak at koşturan, ilimde çığır açıp, kalkınmada büyük hamle yapandır. D-8 leri kurup İslam konferanslarına katılan, Türk siyasetçilerinin önderliğini yapmıştır. Dünyanın her tarafında, Balkanlar’da, Bosna’da, Kafkaslarda, Müslümanlara desteği, siyasi ve özel görüşmeleri sayesinde bir kurtuluş meselesinin ışığını yakmıştır. Dıştaki çabalarının yanında, içte ise ağır sanayi hamlesi, tabiî ki bir takım menfaatine dokunulanları ayağa kaldırmıştır. Bahaneleri ise bellidir, malumdur.
Türkiye’de memur maaşlarına ilk defa yüzde elli gibi artış yapılmış,  denk bütçe uygulaması gerçekleşmiş olup, halka rahat bir nefes aldırmıştır. Konya, Kayseri başta olmak üzere Türkiye ağır sanayi ile tanışmıştır. Fabrika temelleri, bacaları yükselmeye başlayınca, yine sermaye patronlarını kızdırmış, yeşil sermaye çağırtkanlığı ile önü kesilmeye çalışılmıştır. Erbakan Hocamızı yıldıramayınca, hınçlarını Hocamızın dinine, namazına saldırarak gösterdiler. Taksime cami mi olur, Çankaya’da iftar mı olur, feryatları ile yürüyen çarkın tekerine taş koydular. İmam Hatiplerin çoğalması ne demek,  bundan dolayı irtica çığırtkanları sataşmalarını sürdürdüler.
Erbakan Hocamız aldığı terbiye ve eğitimle, başladığı günden vefatına kadar, ilim, irfan ve Tevhid bayrağını dalgalandırmıştır. Milletin yükselmesine adanmış bir ömrü tamamlayıp, Hakk’ın rahmetine yürümüştür. Milletimiz yeri doldurulamayacak bir maneviyat insanını, büyük bir siyasi liderini, Hakk’a uğurladığı gün kaybı büyük olmuştur. 
Makamı Cenneti Ala olsun, Allah Rahmet eylesin!..”
Beşir Darçın anlatıyor:
Erbakan Hocamız, siyasi yasaklı olduğu zamanlarda bile, Türkiye’nin her tarafından insanları Ayrancı’daki 2 numaralı çalışma dairesinde toplar, onları kesif eğitime alırdı. Tebliğin esas konusunu cihad’a ayırır, insanlara cihad ruhunun önemini anlatırdı. Bu toplantılara bazan o kadar çok insan katılırdı ki, yere oturulur, ayakkabıları üst üste numaralandırılarak istif edilirdi. Dairenin duvarları nefeslerden, terden sırılsıklam olurdu. Bu toplantıların yasaklanmasına hiç aldırış etmezdi.
Türkiye’de hiç bir il ve ilçenin teşkilatı kurulmamış olmasına hiç tahammülü yoktu. Önündeki haritadan teşkilat kuruluşlarını takip eder, kurulamayan ilçelere özel ilgi duyar ve bir an evvel kurulmasına dikkat ederdi.
Teşkilatların eğitimine çok önem verir, şuurlanmadan bir şey olmayacağını söyler, davasını savunmada kararlı, ısrarlı olurdu. İtikadi meselelerde çok hassastı. İnancına dil uzattırmazdı.
İslam Birliği büyük idealiydi. Tüm İslam ülkeleri ve İslam camiasıyla yakın dostluk kurmuş, onların siyasi şuura gelmesinde büyük emeği olmuştur.
Bir siyasi deha olduğu bugün herkesçe kabul edilmiştir.
Siyonizmi, gizli dünya devletini ve onların dünyayı nasıl ifsat ettiklerini en iyi o bilirdi, onlarla en etkili mücadeleyi yürütmek hayatının düsturuydu. Onun için de Yeni Bir Dünya sloganıyla ıslah hareketini kendisine en önemli görev olarak görerek, hayatını bu yolda sürdürmüştür.
Yasak ve baskılarla gizlenen tarihi gerçekler ve inanç değerlerimizi gün yüzüne çıkararak, milletimizi ve dünya Müslümanlarını uyandırmış, şuurlandırmış ve davasına sahip çıkan şuurlu bir nesil ortaya çıkmıştır. Bu tarihin en büyük insanlık inkılablarından biri olmuştur.
Hocamızın en önemli vasfı da; itikadı ve imani kavi, ihlaslı bir mü’min oluşudur. Halis niyeti sayesinde de tüm zorluklara rağmen, Allah’ın yardımı ve emanı altında davasını yürütmüştür.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
Biz öğrenci iken 1986 yılında Erbakan Hocamız Medine-i Münevvere’yi ziyaret etti. Biz üniversite öğrencileri ve Türk işçilerine konferanslar verdi, özel sohbetler yaptı. Özet olarak diyordu ki:
-Türkiye’de yeniden bir İslamlaşma hareketine girişiyoruz. Tıpkı Alpaslan döneminde olduğu gibi.
Alpaslan ve Nizamülmülk dönemlerinde Anadolu’nun nasıl İslamlaştığını ve  olanları anlattı. Anlattığına göre, Nizamülmülk, meşhur  medreseleri kurmadan önce, 600 bin dinar gibi muazzam bir parayı bu medreseler için ayırdı. Nizamülmülk bu paralar yüzünden Sultan Alparslan’a şikayet ediliyor. Sultan Alpaslan soruyor:
-Sen bu paraları nereye harcayacaksın?
Nizamülmülk şu cevabı veriyor:
-Sultanım, senin askerlerin var, sabah namazına kalkmazlar, senin askerlerin var, gizli gizli senin aleyhinde çalışırlar, belki bir kısım askerlerin var içki içerler, bir kısım askerlerin var çeşitli yanlış yollara saparlar. Ben sana öyle bir medrese kuruyorum ki, o medreselerde geceleri sabahlara kadar senin ordunun muzafferiyeti için dua edecek, sabah namazından sonra da ordunun önünde akıncı olacak adamlar yetiştiriyorum!
Dedi. Alpaslan çok memnun bir şekilde:
-O zaman al şu1600 dinarı daha, bunları da oraya harca!
Dedi. Erbakan Hoca bunu anlattıktan sonra:
-Şimdi Türkiye’de biz bir müessese kuracağız. Cihad Dervişliği müessesesi. Buradan mezun olan ve yetişmiş bulunan talebeler Türkiye’ye gelecek ve bizimle beraber çalışacaklar. Tıpkı Nizamülmülk’ün kurduğu medreselerden yetişenler gibi, Anadolu’da İslam’ı yeniden canlandıracağız. Anadolu’yu eski haşmetine kavuşturacağız. Bir ağacın kökünü sulamadan, yapraklarını temizlemek bir işe yaramaz. Anadolu köktür, kökü yeniden canlandıracağız. Yiğit düştüğü yerden kalkacak!
Diye çok çarpıcı bir projeyi açıkladı.
Biz heyecanlandık ve 10 kişi Türkiye’ye döndüğümüzde Erbakan Hocamızla beraber çalışmak için söz verdik. Kısa süre sonra da mezun olup Türkiye’ye döndük ve Erbakan Hocamıza teslim olduk.
Erbakan Hocamız bizi 10 gün kampa aldı. Ankara’da Genel Merkez’in birinci katında bir odada, biz 10 gün Erbakan Hocamızdan ders aldık. Ben o zaman anladım ki, biz hiçbir şey bilmiyormuşuz. Gözümüz açıldı. Erbakan Hocam dedi ki:
-Size iki ders verilmedi, çünkü bu dersler hiçbir üniversitede yoktur. Birincisi Usul-ü Nizam, yani İslam Anayasa Hukuku. İkincisi de Usul-ü Cihad, yani cihad ibadetinin usulü.
İşte bize 10 gün boyunca bu dersleri verdi. 1987 yılının son günleri idi. Bize 1988 yılı çalışma programımızı da verdi. Buna iyi çalışmamızı tenbih ettikten sonra:
-Yarın soracağım bakın. Bu 20 sayfayı size bugün verdim, yarın tek tek sorarım.
 Dedi. Ben sonradan öğreniyorum ki Hocamız 10 gün, 10 kişi ile bir yerde hiçbir zaman ilgilenmemiş. Sadece biz varız. Ve ilk defa kafasında Cihad Dervişliği projesi var. Bizi cihad dervişi olarak yetiştirmenin peşinde. Cihad Dervişliği’ni de bize anlattı. Şöyle ki:
 Yukarıda anlattığım Nizamülmülk Medreselerinde yetişen talebeler herhangi bir bir köye seyyah, veya bir yolunu kaybetmiş, parasını kaybetmiş insan şeklinde düşüyorlar. Bu çok iyi yetiştirilmiş kişiler, gerçekte devletin adamı. O köy ile yavaş yavaş ünsiyet kuruyor, orada 5 sene 10 sene yerleşiyor ve evleniyorlar. Oradaki insanları İslam’a davet ediyor. Ve her üç ayda bir köyün tepesinde bir yerde, belli bir günde gelen bir haberci var, merkezden. O haberci geliyor, ona ne yaptığının raporunu alıyor, ne yapacağını söylüyor.
Sultan Alpaslan’dan sonra henüz İslam ile tanışmamış bulunan Anadolu’nun İslamlaşması böyle sağlanıyor. O derviş o köyde 15 sene, 20 sene kalıp köyde İslam mayası tutunca, bir gece onu gelip bir ekip alıyor, başka uzak bir köye bırakıyorlar. Artık irşada orada devam ediyor. İşte Anadolu bu yolla İslamlaştı. Hocamız bize bunları ders olarak verdi. Kendisi de sanıyorum bu dersleri Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin halkasında almış.
Cihad Dervişleri, tıpkı Sahabe Efendilerimiz gibi, İslam yoluna her şeylerini feda edecekler ki, Anadolu yeniden İslamlaşıp ayağa kalksın.
10 kişi olarak bizleri Konya’ya gönderdi,10 gün de orada bir yurtta misafirhanede kaldık. Ders aldık. Konu ise, köylülerle nasıl konuşulur, şehirlilerle ile nasıl konuşulur, işçi ile nasıl konuşulur, memur ile nasıl konuşulur, bunların usulünü anlattılar. Yani hitabet dersi.
Ama ne yazık ki, 9 arkadaşımız, Hocamıza şu teklifi götürdüler:
-Bu iş çok zordur, bu işin sonunda hapis var, biz bu işi yapamayız, eğer bizi Almanya ya gönderirseniz biz orada başarı elde ederiz. Yoksa biz gidiyoruz!
Dediler. Erbakan Hocamız bunlara şu ibretlik sözü söyledi:
-Başarı nefsine yenik düşmemektir. Giderseniz tanınmaz hale gelirsiniz!
Böylece bir tek ben kaldım.
O arkadaşların gerçekten tanınmaz hale geldiklerine bizzat ben şahidim.”
Yine Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hoca hep ufka bakardı. Anlık değerlendirmeler değil, olayları geniş ufukla yorumlardı. Mesela 28 Şubat sürecinde, en yoğun baskıların olduğu Mayıs ayındayız. Aczmendi olayları, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin olayları, askerlerin birifing alma olayları gibi. Ankara’da Müslüman Topluluklar toplantısı yapılıyor. Bu toplantıdan sonra İstanbul’un Fethi programlarına gidilecek. 
 İki gün boyunca Hoca ders veriyor. Birinci gün o Müslüman Topluluklar Birliği’nin liderlerine D-8’i anlattı. Henüz D-8 imzalanmamış, böyle bir Dünya kuracağız diyor. D-60’ı anlattı. İkinci gün bu 60 ülkenin birbirleri ile olacak olan münasebetlerini anlattı. Artık toplantının sonu yaklaşırken birisi sordu:
 -Hocam siz bize Türkiye’de ne oluyor, bize bundan bilgi ver, sen bize bir proje çizdin, tamam ama Türkiye’de bu durumlar ne olacak? Asıl bunu öğrenmek istiyoruz. Hükümet düşecek mi, devam mı edecek, ihtilal mi olacak?
Hoca şu cevabı verdi:
-Niye siz ayağınızın eşiğine bakıyorsunuz da, ufka bakmıyorsunuz?
Müthiş bir cevap. Devam ediyor Hocamız. Bana döndü:
-Muhittin Sebe suresinin 49. ayetini oku bakayım!
Dedi. Ben hafız değilim, hemen oradan bir Kuranı Kerim buldular bana verdiler ve okudum:
Mealen: De ki, Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir.
 Hoca devam etti:
-Artık batıl yeni bir şey ortaya koyamaz, eski iddialarını da geri getiremez, beli kırılmıştır. Türkiye’de bu oluyor. Başka bir şey olmuyor!
Dedi. İşte Hocamızın bakışı bu idi. Hep ufuk, hep ileri.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Gençlik konusunda Hocamız’ın meşhur sözünü hatırlatmak isterim. Hocamız:
-Bir milletin asıl gücü parası ve tankı değil, milli ve manevi değerlerine bağlı evlatlarıdır!
Demişti. Ayrıca Milli Görüş Hareketi’nin motor gücünün gençlik olduğunu vurgulamıştır. Çünkü bir harekete gençlik sahip çıkıyorsa, o hareket bitmez. Erbakan Hocamız Türkiye’nin dinamik gücünün gençlik olduğunu biliyordu. Gençlerin o inancının harekete geçirilmesiyle, insanlığın kurtarılması vazifesine yönlendirilmesiyle, ne kadar müthiş bir potansiyelin ortaya çıkacağının farkındaydı.
Hocamız gençlikle ilgili hiçbir talebimizi geri çevirmedi. Bizleri devamlı kabul etti. Bundan dolayı 30 yaşın altında 40 milyon gencin tamamını ve eğitim kademesinde çalışan gençlik olarak, hizmet sektöründe, sanayide, hatta köyde, tarlada çalışan gençlere varıncaya kadar, bütün gençlerin Anadolu Gençlik çatısı altında toplanması gerektiğini her zaman vurgular ve çalışmalarımızı yakından takip ederdi.
 Gerek devlet tecrübesiyle gerek bu konularda engin tecrübelerini her zaman bizimle paylaşırdı. Hangi meseleyi götürdüysek, konuyu biraz daha genişleterek, biraz daha asli mecrasına doğru götürerek bize yeni ufuklar açılmasına sebebiyet vermiştir. Bugün Anadolu Gençlik Derneğimizin Türkiyemizde milletimiz için gerçekleştirdiği etkinlikler arasında bulunan, Sarıkamış’tan, Kahramanmaraş zaferine, Çanakkale zaferi ve İstanbul’un Fethi çalışmalarına kadar, hepsinin aslında Muhterem Erbakan Hocamızın ortaya koymuş olduğu geniş ufuktan ötürü ortaya çıkmış çalışmalardır. Kur’an ziyafetleri ve Asrı Saadet geceleri, Hocamızın büyük övgüyle bahsettiği hadiselerdir. Hocamız bu hayırlı çalışmalara vesile olmuştur. Dolayısıyla bu programlardan hasıl olan sevabın bir kısmı merhum Hocamızın hanesine de yazılmaktadır. Bizim hedefimizi yine o belirlemiştir. AGD’ye talimatı, dünyanın en büyük organizasyonu olma talimatı olmuştur.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“1989 yılı idi. Erbakan Hocamız beni emretti, girdim. Dedi ki:
-Yanına 3-4 kişi al, Müslüman Topluluklar Birliğinin; bak işte listesi ve telefonları şurada var, bunları tek tek arayacaksınız, 10 gün içinde arama tamamen bitecek. 20 gün sonra da falanca gün Ankara’da burada olacaklar. Bana da 2 günde bir rapor vereceksiniz!
-Başüstüne Hocam!
Dedik. Arkadaşlarla hemen toplandık. Baktık ki, 70-80 tane topluluk.  Biz onlara ulaşacağız ve onları buraya getireceğiz. Bunlara ulaşmak bir problem, bilet isterler, otel isterler, vasıta isterler, başka istekleri olur. Para harcama yetkimiz yok. Bu işin olur tarafı yok. Arkadaşlarla şu kanaate vardık; bu en az 6 ay sürecek bir iştir. Sonunda oturduk bu işin neden mümkün olamayacağına dair 15 maddelik bir rapor hazırladık ve ben bu raporu Erbakan Hocamıza sunacağım. Girdim yanına ve dedim ki:
Hocam, bu işin olması mümkün değil. Arkadaşlarla oturduk neden mümkün olamayacağını maddeler halinde tespit ettik. Buyurun!
-Oku bakalım o maddeleri, neden olamıyormuş!
Dedi. Ben tek tek okudum.
-Bana bak Muhittin! Bir büyük planın küçük bir parçası olması farziyetinden dolayı, bu iş bu zaman zarfında olacak! Anlaşılıyor ki senin ameliyat olman lazım. Sen şimdi gideceksin bu iş bu zaman zarfında nasıl olacağına dair 15 madde bulacaksın. Kalk bakalaım! Bir de Şeriat Fakültesi’nde okumuşsun, Allah’ın hayra rızası olup, şerre rızası olmadığını bile kavrayamamışsın! Hadi hemen kolları sıva!
Dedi. Biz gerçekten de işe bir koyulduk, o verilen zamanda bu toplantıyı gerçekleştirdik.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın Anadolu Gençlik Derneği’ne son ziyareti vefatından önce idi. Partide bazı karışıklıklar oldu, ayrılıp parti kuranlar oldu. AGD şube sorumluları, şube başkanları toplantısına son kez katıldı. Hocamız öyle yüze övgü yapmaz. Çalışmaların titizlikle takiplerini isterdi. Son ziyaretinde,  iki elini kaldırdı ve avuç içi dinleyenlere gelecek şekilde:
-AGD vazifesini layıkıyla yerine getirmiştir!
Dedi. Vefatında anladık ki, bu AGD’ye son ziyareti imiş ve bize son sözü imiş.”
Son günlerindeki halini İbrahim Titiz şöyle anlattı:
“Hocamızı hastaneye ilk götürüşümüzde, ki herkes bacaklarından rahatsız olduğu için hastaneye gittiğini sanır, halbuki Hocamız evinde kalp krizi geçirmişti. Tabii biz Hocamızın kalp krizi geçirdiğini anladık, fakat Hocamız hiçbir zaman için şuurunu kaybetmedi. Sabah namazı için kalktığında abdest alırken kalp krizi geçirdi. Arkadaşlarımız hemen odaya alıp oturtturmuşlar. Ayaklarını uzatmışlar. O arada bize telefon geldi, koşarak gittik. O zamana kadar arkadaşlar bunun bir kalp krizi olduğunu anlayamamışlar. Ben hemen anladım. Çünkü daha önce babam da kalp krizi geçirmişti. Ambulans istedik ve hemen hastaneye kaldırdık. Biz bu arada telaşlı hareket ediyoruz, o ise:
-Telaş etmeyin, benim birşeyim yok, Allah’ın izniyle! Beni yatağıma yatırın, telaş etmeyin, bir şey yok, ortalığı velveleye vermeyin, yatırın, bir şey yok, biraz sonra düzeliriz, Allah’ın izniyle, inşallah!..
Diye bizi sakinleştirmeye çalışıyor.
Doktorlar gerekli müdahaleleri yaptıktan sonra dediler ki;
-Hocam maalesef kalp krizi geçirmişsiniz. Şu anda kalbiniz ancak yüzde 25 kapasite ile çalışıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse kalbinize bu güne kadar siz kumanda ettiniz. Ama bundan sonra kalbinizin dediğini siz yapmak zorundasınız. Ona göre hayatınızı ayarlamalısınız.
Doktorlar bunu çok açık ve net olarak Hocamıza söylediler.
Son günlerini anlatmak istiyorum: 
 Hastaneye yatmasından itibaren, biz beş arkadaş nöbetleşe yanında bulunup hizmetlerini görüyoruz. Bir nöbet sistemi oluşturduk. Allah hepsinden de razı olsun. Bu arkadaşlarımızın isimleri şöyle:
1-İbrahim Titiz.
2-Abdurrahman Akyüz.
3-Bilal Küçükarpacı.
4-Ömer Tunca. 
5-İbrahim Gölcü.
Ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Biz istiyoruz ki, Hocamızı alalım bir an önce eve götürelim. Onun düzeldiğini düşünüyoruz. Ama doktorlar kalması gerektiğini söylüyorlar. Kaldırıyoruz, odada yürüyüşlerini yaptırıyoruz, normal gibi gözüküyor. Ama kalp hastalığı inişli çıkışlı bir seyir takip ediyor. Biz arkadaşlarla iş bölümü ve nöbet saat ve günlerini ayarladık. Nöbetleşe hizmetinde bulunuyoruz.
Vefat ettiği güne gelmek istiyorum:
26 Şubat günü Abdurrahman Akyüz Hocamızın hizmetinde idi. Bizler istirahatte idik. Bir ara beni aradı ve Hocamızın biraz sıkıntılı olduğunu söyledi. Hemen geleyim dedim:
-Hayır abi gerek yok, acil bir durumu yok. Akşama gelirsen ben de Sakarya’ya gitmek istiyorum. Akşama nöbeti devralırsan ben gidebilirim.
Dedi. Akşam üzerine doğru bana biraz ağırlık çöktü. Uyuyakalmışım. Uyandığımda telefon ettim, durumunu sordum. Abdurrahman:
-Abi endişe edecek bir durum yok. Ben Sakarya’ya gitmekten vazgeçtim. Bu akşam kalmak istiyorum.
Dedi. Ben telaşlandım.
-Hemen geleyim Abdurrahman!
Dedim.
-Hayır İbrahim abi, gerçekten acil bir durumu yok! Ben sabah gitmeye karar verdim. Bu gece burada kalacağım, senin gelmene gerek yok. Şimdi sen gelirsen Hocam telaşlanır, bir şey var sanır. Gelme abi!
Dedi. İsrar ettim ama, Abdurrahaman kardeşim gelmeme gerek olmadığını kesin bir dille ifade etti. Ben de evde kalmaya karar verdim. Gece yarısına kadar uyuyamadım. Saat 03,00 den sonra biraz uyumuşum. Bir rüya gördüm, Hocamı hastanede görüyorum, yattığı yatakta. Hocam yatıyor, ben yatağın bu tarafındayım. Hocam yataktan şöyle kalktı, elinden tutuyorum, Hocam düşmesin diye. Yatağın bu tarafından öbür tarafına geçmek istiyorum, geçmeye çalışıyorum. Yatağın onun tarafına geçmeye çalışırken, elim Hocamdan ayrılmaya başlıyor. Ayrılıyor ve Hocam uçuşa geçiyor. Göğe doğru yükseliyor. O anda bağırmışım:
-Hocam, Hocam! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun!..
Diye. Çocuklar bu bağırışımı duymuşlar ve beni uyandırdılar. Sorup duruyorlar, ne oldu, diye.
-Bana hiçbir şey sormayın!
Dedim, kalkıp abdest aldım, hemen hastaneye koştum. Yani 27 Şubat sabah namazı vakti. Vefat ettiği günün sabahı. Gördüğüm kadarı ile Hocamız epey bir sıkıntı içinde. Elini tuttum, elinde can kalmamış gibi geldi.
-Kurban olduğum Hocam! Nasılsın?
Dedim. Göğsünü işaret ederek ağrıyor, dedi.
Bu arada sabah namazı kılındı. Teyemmüm alarak ve işaretle. Yine sıkıntılı bir halde. Doktorlar geldiler, müdahaleye başladılar. Tıbbi çabalar içine girdiler. Biraz rahatlar gibi oldu. İç içe iki oda. Hocamızı içeriki odaya götürdüler. Ben arkadaşlara, çıkalım öbür adaya geçelim dedim. Çünkü biraz uykuya daldı. Biz Hocamızı dışarıdaki odadan  görebiliyoruz. Arkadaşlara elimle işaret ederek sessiz olalım dedim. Cihazlar takılı durumda. Doktorlar başında, devamlı müdahale var. Biz bir taraftan kendi kendimize fısıltıyla birşeyler konuşuyoruz, bir taraftan da gözlerimiz cihazın monitöründe. Bir ara bir baktık ki, monitörün gösterdiği kalp atışları grafiği aşağı doğru gidiyor. 70-60-50-40-30… Kalp atışları hızla düşüyor. Doktorlar koşuştular. O anda kalp atışı sıfıra geldi. Yani durdu. Hemen arkadaşlarımız doktorlara koştular. Saat 09,00 civarı idi.
Doktorlar masaja başladılar. Ben Hocamın yüz ifadelerine bakıyorum, sağlığındaki Rabb’ı ile meşgul olduğu zamanlardaki gibi. Anladım ki, Rabbi ile başbaşa. Sıkıntılı dakikalar… Boncuk boncuk ter akıyor. O sıkıntılı hallerine rağmen, yüzünde güller açıyor.
Kalp masajı ile tekrar çalışmaya başlıyor kalbi, 5 dakika ya geçiyor, ya geçmiyor, tekrar duruyor. Bütün doktorlar ve sağlık ekipleri başında hazır bekliyor. Bize dediler ki:
-Arkadaşlar lütfen bize müdahale etmeyin! Çünkü bizim rahat çalışmamız gerek.
Biz koridora çıktık. Kalp defalarca durdu, çalıştı. Sonra doktorlar bize dediler ki, buradaki aletler kifayet etmiyor, bir üst kata taşımamız gerekecek. Hocamızı hasta servis arabasına yerleştirdiler. Koridora çıkılırken kalp yine durdu, doktorlar elerindeki masaj aletleri ile bir daha çalıştırdılar. Biz hepimiz başındayız. O anda aileye haber veriyorum. Mehmet Abi’yi arıyorum. Aile de başında bekliyordu elbet ama, o anda yoklardı. Böyle olacağını nereden bileceksiniz? Böylece aileye ve parti büyüklerine haber vermiş olduk. Tabi, durumu kritik diye haber veriyoruz. Bu arada kalp yine durdu, tüm çabalara rağmen artık çalışmadı.
Hocamız gitti. Gitti yani, Hocamız gitti! Allah’ına kavuştu! Yani bu tablodan Hocamızın vefat ettiği anlaşılıyor. Allahu alem bilemem, ama döneceğini zannetmiyorum. Gördüğümüz tablo bu idi. Gerekli yerlere haber verdik. Milli Gazete, Tv5, Avrupa teşkilatları…Lütfi Doğan Hocamızı çağırdık. Ama başı kesilmiş tavuk gibiyiz. Ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Üzüntü seli kapladı hepimizi. 
Hocamızı yoğun bakım odasına aldılar. Nabız ölçüleri küçük 4 büyük 6 dediler. Artık biyolojik olarak yaşıyor. Lütfi Doğan Hocamız yetişti. Başında Yasin’i Şerif okumaya başladı. Üç kere okumuş. Lütfi Doğan Hocamız merdivenlerden aşağıya indi, Hocam buyur otur dedik, o arada doktor geldi:
-Başınız sağolsun, Allah rahmet eylesin!
Dedi.
Daha sonra Hocamızı aldık, Lütfi Doğan Hocamız başımızda olduğu halde, Mehmet Karaman, hastane imamı, Yusuf Yiğitalp kardeşimiz, Osman Oktay, Abdurrahman, Zihni, Bilal ve İbrahim kardeşlerimiz, Kuran okuyarak gasil odasında yıkadık. Güzel bir koku hissettik. Dizi çok ağrıyordu. O bölgeyi yıkarken devamlı krem sürdüğümüzü hatırladık.
-Hocam ağrıların vardı, şimdi rahatladın mı?
Diye üzüntülü bir sözcük ağzımızdan çıkıverdi. Kefenledik ondan sonra Lütfi Doğan Hocamız:
-Bakmak isteyenler, aileden görmek isteyeler, aileden kimler varsa bakabilir, görebilirler.
Dedi. Yüzünü açık bıraktık, nasibi olanlar geldiler gördüler. Daha sonra hastaneden aldık, ambulansla eve getirdik. Evde de, yani konutunda ertesi sabaha kadar bekledik. Sabahleyin Hacıbayram Camii’ne götürdük. Evladı Fatih Bey Hacıbayram’daki cenaze namazına katılmadı. Çünkü İstanbul’da tekrar kılınacak cenaze namazı için, aile fertlerinden birisi namaza katılmayıp, diğer yerde kılınacak namaza katılması evla imiş. Bunun için katılmadı. Bunu ileride Fatih Bey hakkında kimsenin zannı ve dedikodusu olmasın diye söylüyorum.
Tekrar ifade etmem gerekirse, Hocamızın vücudunda öyle hoş bir koku vardı ki, bunu tarif etmekten acizim…
Dikkatimizi çeken bir başka şey de şudur:
Yıkarken farkettik. Sağ elinin işaret parmağı, şehadet kelimesi söyler gibi dimdik idi. Düzeltmeye ve diğer parmaklarını açmaya çalıktık. Tekrar şehadet vaziyetini aldı. Yıkarken orada bulunan bütün kardeşlerimiz buna şahidiz. Defalarca normal hale getirdik, ama kısa süre sonra tekrar o vaziyete gliyor. Birbirimize bunu gösterme gereğini hissettik. Elhamdülillah, kabre öylece, yani sağ elinin şehadet parmağı yukarı kalkık bir şekilde koyduk.” 
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Erbakan Hocamız 27 Şubat 2011 tarihinde sabah saatlerinde vefat etti. Aynı gün hastanede benim de bulunduğum bir ortamda yıkama işlemi yapıldı.
Bir hali hepimizin dikkatini çekti. Sağ elinin işaret parmağı havada idi. Sanki şehadet getiriyordu. Parmaklarını düzelttik, ama tekrar o şehadet vaziyeti aldı. Kefenlenmesi esnasında da tekrar düzelttik ama bu mümkün olmadı.
Erbakan Hocamız sağ elinin işaret parmağı dimdik vaziyette, şehadet getiriyormuşçasına toprağa verildi.
Allah rahmet eylesin!”

BÖLÜM-16 HİKMET ÖNSEZİ VE RÜYA ALEMLERİ

HİKMET ÖNSEZİ VE RÜYA ALEMLERİ Bu bölüme Erbakan Hocamızın bir sözü ile başlayalım:
“Hiç kimse bizim kerametimize güvenip arkamızdan gelmesin, icraatımıza baksın, istikametimize baksın…”
Bu bölümde bazı hikmetli olay ve rüyaları yazacağız. Bunu yaparken bir Allah dostunu deşifre etmek amacını gütmüyoruz. Belki savunduğu davadaki samimiyetini ve açık olan kalp gözünü nasıl kullanmış olduğunu görmüş ve göstermiş oluruz. Şurasını kabul ediyoruz ki, samimi olarak onun çizdiği çizgiyi takip etmiş olan hemen herkesin, burada yazacaklarımız türünden bir takım hatıraları olabilir. Hepsini yazacak olsak ciltleri dolduran yazılar ortaya çıkar.
Sadece birkaç olayı bu sayfalarımıza alabiliyoruz.
Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“Onunla tanıştıktan sonra bir defasında bir rüya görmüştüm. Rüyamda Erbakan Hoca bana diyordu ki:
 -Yasin koş, bak adamlar karşıdalar. Sakın fırsat verme, koş! Yahu görmüyor musun, işte oradalar!
Ben de:
-Tamam gördüm Hocam!
Dedim, onun dediğini yaptım. Onları defettim.
Bu rüyamı kendisine anlattığımda şöyle dedi:
-Yahu maşaallah, sen uykuda da cihat yapıyorsun! Bilirsin ki, biz eğer bir hedef gösterdikse, orada İslam’ın dışında  bir başka kasıt olamaz!”
 Mustafa İspir anlatıyor:
 “Yıl 1986 otobüs şoförü olarak Hacc’a gittim. Hac farizamızı yerine getirdikten sonra ülkemize dönmek için yola çıktık. Ürdün’e gelmiştik arabamızda yiyecek bir şeyler kalmamıştı, yolda bir delikanlıya rast geldik, meyve-sebze satıyordu, alış veriş için durduk. Aramızda şu konuşma geçti:
-Türk müsün?
-Evet Türk’üm.
-Sen nerelisin?
-Filistinli.
-Hizbu Refah?
Dedi, bende biraz latife yapayım diye:
-Hizbu Demirel!
Dedim. Birden öfkelendi. Hemen verdiği malları alarak beni oradan kovmaya çalıştı:
-Defol pis Türk!
Parayı da suratıma fırlattı. Ben latife yaptığım için tebessümlü bir şekilde:
-Gitmem!
Dedim, tabi çok öfkelendiği için anlaşamadık. Daha sonra arkadan Arapça bilen bir şoför arkadaş geldi, bize tercümanlık yaptı. Milli Görüşçü olduğumu anlattım ve benimle o zaman barıştı. Benden bir isteği oldu:
-Türkiye’ye varırsan evinde 3 gün kal, sonra hemen Erbakan Hocamızın yanına git ve Ürdün çölündeki Filistinli Muhammed’in sana çok selamı var, diyerek ellerinden öp benim için!
Dedi. Ben de:
-Başüstüne!
Dedim ve yola çıkıp evimize vardık. 5 gün sonra da Hocamızın Ankara’daki evinde toplantı varmış. Ben de o zaman gittim. Tam toplantı başlayacaktı ki, Hocamız besmelesini çekti ve benimle göz göze gelerek:
-Ayağa kalk Mustafa İspir, anlat bakalım Filistinli Muhammed’i!
Dedi. Şaşırmıştım ama olayı anlattım. Hocam bana:
-Muhammed sana 3 gün sonra git dedi, sen 5 gün sonra geldin! Bu haksızlık değil mi?
Diyerek kafasını salladı ve tebessüm ederek:
-Kıtır kıtır keserim bir daha olmasın!
Dedi.”
Mustafa İspir’in başka bir anısı da şudur:
“Fırıncı Mehmet Efendi Dörtyol’umuzun manevi bir komutanıydı. Bir gün Fırıncı Mehmet Efendi hastalanır, Merkez Camii İmamı Mehmet Ocak ve Müezzini Burhan Kurtoğlu, Mehmet Efendi’ye Kur’an okumaya giderler. Ama çok hastadır. Hoca efendiler Kur’an okumaya başlarlar, zaman yatsı Namazı sonrası, hava çok yağışlı, her tarafı sel götürüyor…
Bir ara Mehmet Efendi hocalara:
-Biraz ara verin ve karşı odaya geçin!
Der. Şaşırırlar:
-Hayırdır efendi?
Derler.
-Benim bir misafirim geliyor!
Deyince, hocalar hemen karşı odaya geçerler. Ama merek ederler, misafirin kim olduğunu. Kapının anahtar deliğinden izlerler, bakarlar ki, Prof. Dr. Necmeddin Erbakan! Şaşıp kalırlar.
-Aman Yarabbi! Dışarıda yağmur yağıyor, ama misafir ıslanmamış!
Bir müddet kaldıktan sonra kalkıp gitmiş, Erbakan Hocamız. Fırıncı Mehmet Efendi hocaları yanına çağırmış. Burhan Kurtoğlu sormuş:
-Misafiriniz kimdi?
Mehmet Efendi tebessüm ederek:
-Anahtar deliğinden gördünüz ya!
Diye cevap verir. Kısa bir süre sonra da ruhunu Rahman’a teslim eder.
Erbakan Hocamızın bize vasiyetidir. Hatay’ın Dörtyol ilçesine dışarıdan, partimize kim konuşmacı olarak gelirse gelsin, Fırıncı Mehmet Efendinin kabrini ziyaret etmeden konuşmaya çıkarmayın.
Ben şuna şahidim, gelenlerden Şevket Kazan Bey, Recai Kutan Bey, Ahmet Tekdal Bey ve niceleri Dörtyol’da konferansa gelmişse, Fırıncı Mehmet Efendi’nin kabrini ziyaret ettiler.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“İstanbul’da Erbakan Hocamızla bayramları geçirdiğimiz zamanlarda vefatına yakın yıllardan birinde, Sultanahmet Camii’nde bayram namazı kılmıştık.
 Namazı kıldıktan sonra da imam odasına geçiliyor, İmam Efendi’nin odasında bir sohbet oluyor. Emrullah Hatipoğlu ve Erbakan Hocamız yan yana oturuyor. Oda küçük bir oda olmasına rağmen bir anda doldu. Değil oturmak, ayakta durmak bile zor halde, izdiham var.
Emrullah Hoca:
-Hocam geçenlerde bize bir kutu çikolata hediye etmişlerdi, müsadenizle ben bunun paketini açayım, burada arkadaşlara ikram edelim.
Dedi. Küçük bir paketti. İlk bakışta bunun oradaki insanlara dağıtılması halinde birer tane bile düşmesi mümkün değil gibi gözüküyordu. Önce Erbakan Hoca aldı bir tane, sonra sağ taraftan elden ele dolaşıp, herkes birer tane aldı. Sonra çok hayret ettim ve duygulandım, bütün odayı dolaşıp herkes çikolatadan aldıktan sonra en son bana geldiğinde küçücük paketten belki bir sıra ya eksilmiş ya eksilmemişti. O berekete hayret ettim.”  
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Erbakan Hocam ile yurt gezilerinde çok beraber olduk. Gittiği yerlerde ilk önce Allah dostlarını ziyaret eder, onları dua ve tavsiyelerini alır, sonra programlarına giderdi.
Aklıma gelen birkaç tanesini size söyleyeyim.
Dörtyol’a gittiği zaman Fırıncı Mehmet Efendi’yi mutlaka ziayeret ederdi. Diyarbakır’a giderdik, orada çok muhterem bir zat vardı Tilloda, şu anda ismi aklıma gelmiyor orayı da mutlaka ziyaret ederdi. Norşin şeyhlerine gitmeden program yapmazdı. Karadeniz programlarında Bayburt’ta Paşa Dede, Ordu Korgan’da Kiraz Hoca, Yusufeli’nde başka bir hoca, buralar onun daim ziyaret ettiği şahıslardı.”
Emine Şenlikoğlu anlatıyor:
“Sanıyorum yıl 1970 idi.
Babam:
-Kızım, gel seni önemli bir toplantıya götüreyim!
Dedi. Ben de:
-Baba ben ne anlarım toplantıdan?
Dedim. Rahmetli biricik babam:
-Sen gel kızım, şimdi duyar, sonra anlarsın!
Dedi. Gittik, Necmettin Erbakan isminde bir kişi konuştu. O geceden aklımda kalan şunlardı:
    -Aziz ve muhterem kardeşlerim. Biz Milli Nizam partisini kurduk. Ama onlar kapatacaklar! Biz ikinciyi kuracağız, onu da kapatacaklar. Ama biz yılmayacağız! Bu milletin evlatları kendi meclisinde Allah diyemiyorsa, bize çok çalışmak düşer. Biliyorsunuz Millet Meclisinde Allah demek, gizli bir baskıyla yasaklanmıştır.
    Derken geldik 1975 yılına. Taksim’de kapalı spor salonunda Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Necmeddin Erbakan konuşuyor. Milli Nizam kapatılmıştı. Milli Selamet partisi vardı o zaman. Erbakan:
-Bir gün gelecek, ülkemizde alışverişler dolar ve marklarla yapılacak!
Diye bir cümle kullandı. Bizde üç-beş arkadaşız. Bilgi yok, tecrübe yok, bir süre üzüntü yaşadık.
-Erbakan atıyor, neden yapıyor bunu. Biz şanlı bir Türk Milletiyiz. Ne demek şimdi bu?
Derken, arkasından:
-Biz uçağımızı kendimiz yapacak kapasitede bir milletiz!
Dedi. Biz çok bilmiş gençler attık tuttuk:
-Biz nasıl uçak yapabiliriz?
Diye. Çünkü bizim beynimize, ülkemizin asla uçak yapamayacağı, Erbakan’ın attığı empoze ediliyordu. Biz Milli Selamet Partili idik. Fakat Hoca aleyhinde propaganda o kadar güçlü yapılıyordu ki aldanıyorduk.
    Çok geçmeden, Necmeddin Erbakan’ın eroin yakalattığına dair Hürriyet Gazetesinde büyük puntolarla manşet görünce, beş arkadaşın üçü, bu yalan habere inandı ve Erbakan’ın aleyhine döndüler. Demek ki onlar bizden daha cahillermiş ki, duyduklarına inandılar. Biz iki zavallı ağlaştık, için için yandık, Hocamıza bunu nasıl söylerler, diye günlerce üzüntüde kaldık.
    Çok dehşet günlerdi o günler. Hocamız Türkiye’nin kalkınması için ne söylediyse, ertesi gün, hatta bazen aynı gün, onu çürüğe çıkaracak bir şeyler söylerlerdi. Şaşkına dönerdik. Kalbimiz Hocayla, aklımız bazen onların iftiralarıyla, bu çelişki bir-iki yıl devam etti, ama o yıl içinde bize yirmi yıl yetecek kadar acı çektirdiler.
    Yıllar sonra, dolar ve marklarla, alışveriş yapıldığını gördüğüm her ortamda, Hocamızın o sözünü hatırlarım, öteki konularda olduğu gibi.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“MGV Genel Başkanı olarak bir heyetle göreve geldiğimizde Hocamızı ziyaret ettik. Tabi mevcut Mali borç dosyasını da yanımızda götürdük. Eğer sorarsa diye.
Hocam bize:
-Sizi Bolu dağına attım. Siz komandosunuz, ayakta kalacaksınız. Ot mu yersiniz, ağaç kabuğumu kemirirsiniz, onu bilmem. Sizi belli bir yerde ve zamanda ayakta bulacağım.
Dedi. Tabi biz mali borç raporunu çantadan çıkarmaya dahi yeltenemedik. Çünkü Milli Görüşçü tekeden süt çıkarır. Ayakta kalıp hizmete devam edeceğiz. Bu mesajı Hocamız verdi.
Hocamız İnsanlığın kurtuluşu çalışmalarının bir ahenk, disiplin, titizlik ve intaç dediğimiz neticelendirme hususuna fevkalade dikkat ederdi. Bunun için üye kayıt formlarına ve yaka rozetine çok büyük önem verirdi. Üniversiteli gençlerle makamına çıktığımızda, bazı kardeşlerimizin yakalarında rozetin olmadığını görünce, Hocamız:
-Bazı kardeşlerimizin yakalarında melek göremiyorum!
Demişti. Hocamız AGD’nin rozetinin taşıdığı manaya işaret etmişti. Merhum Hocamız aynı düşünceyi İmam Hatip Liseleriler için söylediğini hatırlıyorum. Bir insanın İHL tabelası altından gire çıka, İslam boyasına bürüneceğini söylerdi.”
Mevlüt Özcan anlatıyor:
“Hacc’a gidenler bilir. Hacc’dan önce veya sonra Medinei Münevvere’ye gidilir, Aleyhisselatü Vesselam Efendimize selam verilir ve kendisinden merhamet dilenilir ve orada çok güzel bir imkân ortaya çıkar.
Cenabı Hakk’a sonsuz hamdolsun, bir defasında demeyelim de şöyle diyelim, her Medine ye gidişimde ben bir rüya görürüm, o rüya beni bir sonraki yolculuğuma kadar besler, motive eder, benim için bir gıda olur, maddi manevi bir gıda olur, ben o hatıra ile yaşarım elhamdülillah.
Bir defasında yine Medinei Münevvere’deyim, Hacc’dan önce.Yine mutat olan rüyalarımdan birisini gördüm. Her zaman gördüğüm rüyayı:
Bu rüyamı okuyanlar benim kendi payıma bir şeyler çıkardığımı zannedebilirler. Ama hiç de öyle değil.
Rüyamda kıyamet kopmuş, her şey bitmiş, insanlar yeniden diriltilmiş, bunların arasında ben de varım. Rabbimizin huzuruna çıkıyoruz hesap vermek üzere. Yani o yaşanılan şeyleri rüya bile olsa anlatmak mümkün değil tabi, ancak yaşamak lazım. Dehşet verici şeyler… Neyse Rabbimiz Teâlâ’ya hesap veriyoruz. Bir melek geldi bana dedi ki:
-Sana müjdeler olsun, senin hesabın görüldü, Cennet’e gideceksin!
Düşünün o andaki müjdeyi aldıktan sonraki haleti ruhiyeyi! Neyse bizi Rabbime hamdolsun bir melek aldı, Cennet’e götürüyor. Yolda kulübe gibi bir yer var, oradan geçeceğiz. Önümüzde bir boşluk var, o boşluğun bitiminde de Cennet’in kapısı var. Yani devletler arasındaki tampon bölge gibi, aynen öyle bir yer.
  Ben birinci kulübeden geçtim, birinci kapıdan geçtim, o tampon bölgeden yürürken, sol tarafta cehennem homur homur homurduyor  ve orada bir kişi bana sesleniyor:
-Hocam! Hocam!.. Ne olur bana şefaat et, beni buradan kurtar, artık dayanamıyorum!..
Döndüm baktım, çok yakinen tanıdığım birisi, ama cehennemin alevi öyle bir geliyor ki, öyle bir yalazlanıyor ki, böyle fırın gibi. Fırın ağzında durduğunuzda içerde ateş yandığı zaman gelir ve böyle kendine çeker. Aynen onun gibi, geliyor onu dağlıyor, simsiyah hale getiriyor ve çekiliyor ve sonra o kişi düzeliyor, böyle bu devam ediyor.
Acıdım, ben ona doğru yöneldim, kurtarayım, dedim. Yani elimizden geleni yapalım, diye. Döndüm ona doğru yöneldiğim zaman, melek karşıma dikildi:
-Nereye!
Diye sordu. Dedim ki:
-Baksana çok berbat! Kardeşimiz yanıyor, azap ıstırap içerisinde, cehennem ateşinde kavruluyor! Bağırtısını  duyuyorsun. Ona bir şeyler yapmaya çalışmalıyım!
 -Hayır, senin ona şefaat etme hakkın yok!
Dedi. Sesimi çıkaramadım. Beni o taraftan geri çevirip yolumuza devam etmeye başladık. Cennet’e doğru gidiyoruz. Ama adam ondan sonra yine aynı şekilde bağırmaya başladı ki, dayanılacak gibi değil. Ben o meleğe o sözü vermiş olmama rağmen, tekrar azap gören adama doğru yöneldim. Melek tekrar karşıma geçti:
-Yoluna devam etsene sen!
Dedi. Cevap verdim:
-Dayanamıyorum bu kardeşimin feryatlarına!
O zaman dedi ki:
-İşte onun çaresi yok, bunu kafandan sil, böyle bir şey yok, senin hakkın da yok. Ben merak ederek sordum:
 -Bu adamın dünyadaki suçu ne de, Allah buna ahirette böyle bir ceza veriyor?
Melek bana dedi ki:
-Bu adam Allahın veli bir kuluna iftira attı, üzdü!  Allah kendi dostlarının birilerini tarafından çiğnenmesine asla razı olmaz! Allah’ın affetmediği suçlardan biri de budur. Bu bir kul hakkıdır, kulla kendi arasında ödenir, ama bunun affı yoktur,  Allah bunu affetmez! Ona çok ağır bir iftira etti, çok üzdü, kalbini çok kırdı. Bir insanın dünyada üzülmesi en zor gelen olaydır. Bu adam onu üzdü ve dolayısı ile Allah buna bu cezayı verdi. Bu adam cezasını çekecek, çaresi yok!
Ben de merak daha da arttı. Sordum:
-Kime iftira etti bu adam?
Cevap aynen şöyle idi:
-Bu adam Allah dostu olan Erbakan Hoca’ya iftira etti! Allah veli kulunu ezdirmez! Cezasını er geç verir. Buraya geldiği zaman da böyle ceza çeker.
Dedi. Ben orada dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim, dünya gözümün önünde tekrar canlandı, bir şerit gibi… Sonra Cennet’e doğru gidiyoruz, derken ben uyandım. Ama rüyanın etkisinden kurtulmam mümkün olmadı.
O Erbakan Hocamıza iftira attığı için azap çeken adamı tanıyorum. Hem de çok yakından. Gerçekten de Hoca’nın aleyhine çok şeyler söyleyen biri. Aylarca tereddüt geçirdim, bu rüyamı o adama anlatıp anlatmamak konusunda. Sonunda dayanamadım ve ona dedim ki:
-Gel bir çay içelim, sana bir şey anlatacağım!
Bulunduğumuz semtin kenarında bir göl var. Göl kenarında bir çay bahçesine beraberce gittik. Kendisine dedim ki:
-Bak kardeşim, ben sana bir şey anlatacağım, sen dersen ki bu bir rüyadır, rüyaya göre amel edilmez. Bunu deme hakkın var. Evet rüyaya göre amel edilmez. Amel edilmeyişi dinden de çıkarmaz, imandan da çıkarmaz. Ama benim içimde de bir ukde var. Anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Yarın ahrete vardığımız zaman, bu manzara ortaya döküldüğünde, sen bani, uyarmadın ki, demeyesin diye ben sana bunu söylüyorum. Sana bunu söylemezsem, bana bunu dünyada iken söyleseydin Erbakan Hoca’nın ayaklarına kapanıp, kendimi affettirirdim, deme hakkın kalmasın diye anlatmayı düşünüyorum. Anlatacaklarımı dikkate alırsın veya almazsın, bu tamamen senin bileceğin bir iş.
Dedim. Ben daha olayı anlatmadan tir tir titremeye başladı. Elinden çay bardağı düştü. Rüyayı olduğu gibi anlattım. Titremesi daha da arttı. Kendisini tuttum salladım, kendine gelmesi için.
Sonra dedim ki:
-Kendine gel, ben sana bir şey anlatıyorum, yani bu senin bileceğin bir iş. Bilesin ki bundan kurtuluş ta var. Çünkü her ikiniz de hayattasınız.
Mırıltı halinde şunu söyledi:
-Ama, bunu falanca çıkardı, o şu anda milletvekili. Ben de onun çıkarttığı şeyi kullandım!
-Kim çıkarırsa çıkarsın, sen de kullanmışsın! Seni bu suçtan kurtarmaz ki, o kişinin bu iftirayı atması. O iftirayı atan kişi daha önce belediye başkanı oldu, onu da biliyorum, attığı iftirayı da biliyorum. Ama senin duyduğun bir iftirayı bir takım ortamlarda konuşup, siyasi malzeme edip, kendine bir yer bulmak için, çeşitli ayak oyunlarına girmek bir suçtur yani. Üstelik, iftira olduğunu bilerek kullandın.
Dedim. O yine şöyle diyordu:
O uydurmuştu, biz konuştuk bunu. Ama çok kişiler de konuştu.
Dedim ki:
-Kardeşim çok kişilerin konuşması da seni alakadar etmez, burada fail sensin. Ben sana bunu anlatıyorum, istersen gider helallik alırsın, istersen gitmezsin, dikkate almazsın. Bu iş böyle kapanır gider. Bak ben bunu kimseye anlatmadım, ilk defa anlatıyorum, o da sana anlatıyorum.
Sonra bana dedi ki:
-Mevlüt Hocam, bunu bana sen ayarlayıver! Benim tarafımdan git Erbakan Hoca’ya özür dilediğimi söyle, helallik al.
-Olur mu, sen hayattasın, Hocamız da hayatta? Hoca’nın da öyle bir hali vardır ki, bir karış çocuğa bile gösterilmesi gereken ihtimamı gösterir. Seni de geri çevirmez, küfür etmez, vurmaz, kovmaz, kabul etmemezlik te yapmaz. Git kemali edeple elini öp, durumu anlat ve helallik iste, belki o haktan kurtulursun.
Sanıyorum gitmedi ve helallik almadı. Sonra Hocamız vefat etti, kuş gibi uçtu gitti. Yani o fırsat elinden geçti gitti. Şimdi o şahıs benimle karşılaşmak istemez. Ama üzücü olan şu ki, hala Erbakan’ın yoluna karşı muhalefeti devam ediyor. Üç günlük bir meclis üyeliği, üç günlük bir belediye başkanlığı, milletvekilliği yapabilmek uğruna. Bütün bunlara sahip olabilmek için, bir takım ayak oyunları yapmaya, Allah’ın veli kullarını incitmeye, Allah’ın rızası dışında bir yol takip etmeye gerek yok. Tabi biz bu şekilde nasihatimizi de yaptık.”
Mevlüt Özcan sabitkadem bir Hocamız! Yani çizgisini kırmadan bükmeden devam ettirmiştir. Erbakan Hocamızla olan son hatıralarını da anlattı:
“Vefat etmeden önceki Ramazan ayında beraberdik. Hatta Kadir Gecesi idi. Tv5 tesislerinde iftar etmiştik. O gece teravih namazını kıldırmam için beni imamlığa geçirdi. Bunu hayatımın en büyük hatıralarından biri olarak kabul ediyorum ve saklıyorum, onu yaşıyorum. Namazdan döndük ve bana teşekkür etti, dua etti ve benden de her gördüğünde de olduğu gibi dua istedi. Ben her elimi açıp dua ettiğimde Erbakan Hocama dua ederim. Sağlığında dua ederdim, şimdide rahmet diliyorum. Ben bundan büyük bir haz alıyorum.
Eğer ben bugün Mevlüt Özcan isem Erbakan Hocamın sayesinde Mevlüt Özcan’ım. Neden; belki hocalarımız kuş dilinde söylediler, ben İmam Hatip lisesini bitirdiğim zaman, İslam Nizamı diye bir nizam tanımıyordum. Yani abdest al, namaz kıl, oruç tut, İslam bundan ibaret sanırdım. Ama Erbakan Hocam Allah razı olsun, İslam Nizamı’nın varlığını bize öğretti. Böylece hayatımızın ve mücadelemizin bir anlamı oldu.”
İlyas Tongüç anlatıyor:
“Aydın’da Aslen Van’lı bir ağabeyimizin Hocamızı tarifi:
      1.Korkmaz – Dava ön plandadır.
    2.Yalan söylemez.
    3.İslam konusunda hiç taviz vermez.     
    4.Çok merhametlidir. Kimseyi davadan dışlamaz.
Aynı ağabeyimiz Hocamızı anlatıyor:
Hocam Van’a geldi, program yaptık köylere gideceğiz. Konvoyla yola çıktık. Yol topraklı ve yağmurdan aşırı çamurlamıştı. Konvoyda patinaj yapan bir araba yolda kaldı ve bütün araçlar zincirleme yolda kalmış oldu. Biz bundan sonra gidilmez dedik. Arabayı geldiğimiz istikamete çevirdik. Döneceğiz diye. Erbakan Hocam arabadan indi ve yürüyerek, gidilecek köye doğru hareket etti. Çaresiz biz de çamurlu yolu yaya olarak katettik. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum otomobillerin çamura battığı yerden o köye yaya gidip çalışmamızı yaptık ve geri döndük. Anladım ki bu bir parti çalışması değil, Rabbimizin Hak davasının hakim kılınması için yapılan say - ü gayretti Anladım.”
 Refah Partisi döneminde olmuş bir hadiseyi de biz bildiğimiz kadarı ile yazmak isteriz:
Bazen Erbakan Hocamıza gelirler, üçüncü bir şahıs hakkında haberler verirlerdi. Ama o bu tür haber ve dedikodulara asla itibar etmezdi. Mesela, falanca kişi sizin yurt dışından valizlerle para getirdiğinizi söylüyor, altında Mercedeslerle cihad ediyor, hiç böyle şatafatlar içinde cihad edilir mi, diyor.  Dergiler, bantlar ve belgeler de getirmişlerdi. Sanıyorum Rahmetli Esat Coşan Hocaefendi hakkında idi. O şu cevabı verdi:
-O Hocaefendi bizim şeyhimizin damadıdır. Böyle bir şey demiş olamaz. Siz o elinizdeki bantları ve kağıtları bana vermeyin, alın götürün. Bu konularla da uğraşmayın, kapatın!
Diyerek tepki göstermişti.
Böyle bir tepkiyi ortaya koymak tabi dile kolay da. Yapmak zor olan şeyler hakikaten. İddia edildiğine göre, o Rahmetli Hocaefendi:
-Mercedes üzerinde cihat mı olur?
Demiş. Sonradan duyuldu ki, kendisi uzak bir diyarda Mercedes arabada iken kaza geçirip, vefat etti.”
Uzun yıllar Özel Kalem Müdürü olarak hizmetinde bulunmuş olan Mehmet Karaman da şunları anlattı:
 “İlginç olan bir rüyam var, onu anlatmak isterim…
1986 yılında ben Refah Partisi Ankara İl Başkanı iken rüyamda Turgut Özal’ı gördüm. Hiç Turgut Özal ile tanışmadık. MSP zamanından tanırım ama, hiç diyalogum olmamıştı. O rüyayı gördüğüm zaman Başbakan idi. Rüyamda beni partisine katılmaya çağırıyor. Yani Anavatan Partisi’ne:
-Gel, bizim partide özel kalem müdürü ol! Beraber çalışalım!
Diyor. Uyandığımda hiçbir anlam veremedim bu rüyaya. Aklımda ne Özal vardı, ne de Anavatan Partisi. Rüyamı hanıma anlattım, böyle böyle rüya gördüm, diye. Bana:
-Peki ne düşünüyorsun?
Diye sordu. Ben de dedim ki:
-Tahminime göre Erbakan Hocam Başbakan olacak, ben de Hocamın Özel Kalem Müdürü olacağım.
 Allah bu rüyayı tamamen gerçekleştirdi. 1996 yılında, yani 10 yıl sonra Erbakan Hocam Başbakan oldu, ben de onun Özel Kalem Müdürü oldum. Şükürler olsun.
Şimdi bir rüya olayı daha var. Erbakan Hocam ile ilgili. Ama rüyayı ben görmedim. Benim kayınbiraderim Ömer Alemdar’ın gördüğü bir rüya.
Bir ara partiye çok hizmet etti. Refah Partisi ve Ahmet Tekdal’ın Genel Başkan olduğu dönemde, Erbakan Hocamızı arabası ile taşıdı.
İşlerinin yoğunluğundan mıdır nedir, biraz partiye gevşek gelmeye başladı. Bir gün rüyasında Erbakan Hocamızı görmüş. Erbakan Hocamız:
-Nerelerdesin Ömer!
Demiş. O da rüyada şu cevabı vermiş:
-Hocam halımı kaybettim, halılarımı arıyorum!
Hocam ona:
-Halıcı dükkanının bitişiğindeki kırtasiyeciden halını al!
Demiş. Ertesi günü beni arıyor ve rüyasını bana anlatıyor.
-Yahu Mehmet Bey, böyle böyle bir rüya gördüm.
Ben:
-Bu halı işi de ne oluyor?
Diye sordum.
 -Evin halılarını yıkatmaya verdim, parasını da verdim, bir hafta sonra almaya gittim, dükkan sahibi iflas etmiş, kapatmış gitmiş. Benim halılar yok. Erbakan Hocam da rüyamda bana böyle söyledi. Bir şey anlamış değilim!
Dedi. Ben tereddütsüz:
-Ömer’ciğim git, halıcının bitişiğinde kırtasiyeci vardır, halılarını onlara sor! Erbakan Hocam demişse bu yanlış çıkmaz!
Dedim. Bana anlattığına göre sonra gitmiş halı yıkamacının dükkanının olduğu yere. Gerçekten de yakınında bir kırtasiyeci dükkanı varmış. Ama kırtasiyeciye girip, ben rüya gördüm falan demeye utanmış. Kapısının önünde sağa sola bakarken, kırtasiyeci sormuş:
-Ne oldu kardeş, bir şey mi var?
-Sorma kardeşim, evin halılarını buraya yıkamak üzere verdik, bir hafta oldu, adam dükkanı kapatmış gitmiş. Halılarımız ortada yok!
Diye cevap vermiş. Adam gülerek demiş ki:
-Senin halıların burada, gel al. Yıkamacı bana dedi ki; komşu böyle böyle. Bu halıları yıkamak için bana getirdiler. Adamın adresi yok, telefonu yok. Ben de dükkanı kapatıyorum. Sizden rica ediyorum, gelen olursa halıları sahibine teslim et!
Ömer de halılarını noksansız olarak teslim almış. Rüyası da bu şekilde gerçekleşmiş.”
Önsezi konusunda örnek olmak üzere Bahattin Elçi anlattı:
1994 genel mahalli seçimleri arefesinde, birkaç kişilik bir arkadaş gurubu ile partimiz tarafından İstanbul’a gönderildik. O zaman aday tespit çalışmaları yapılıyordu. Bize verilen talimat şu idi:
-Refah Partisi İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak kimi göstermeli. İstanbul’un nabzını tutun ve raporunuzu getirin.
Biz birkaç gün içinde zannediyorum 15-16 ilçeyi, kendi görevimiz olarak taradık. İstanbul’un nabzını tuttuk, teşkilatlarımızın nabzını tuttuk, yaklaşan seçimlerdeki Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı konusunda görüşlerine başvurduk. O zaman hemen, hemen %99 - %100 gibi hem teşkilat çerçevesinde, hem de taban çerçevesindeki temayül ve yöneliş tamamen Tayyip Bey’in üzerinde idi. Hatta zannedersem Ali Coşkun filan bazı isimler de dolaşıyordu aday olarak. Başka kim vardı bilmiyorum da, Ali Coşkun’u hatırlıyorum, birkaç isim daha vardı. Fakat bu şekilde biz gözlemlerimizi aldık, raporumuzu hocamıza sunduk. Hocamıza bu raporumuzu ve gözlemlerimizi özetle aktardık:
-Hocam hem taban, hem teşkilatlar Tayyip Bey’in aday olmasını istiyor, başkan olarak görmek istiyorlar. Bu coşku ile yani inşallah burada kazanacağız ve adayımız da bu yönde büyük bir çoğunlukla tasvip görüyor.
Şeklinde sözlerimi tamamladım. Hocamın olumsuz tepkisini sezdim. Yani bizim raporumuzdan dolayı memnuniyetsizliğini bir şekilde algıladım ve içimde de bir ukde olarak kaldı. Ya niye acaba Hocam niye? Epeyce kafamda ukde olarak kalmıştı, bir ara o ukde kalktı. Neden, çünkü AKP harekatını kurduran ve yönlendiren, Milli Görüş’ü bölen Tayyip Bey oldu. Demek ki, Erbakan Hocam gelecekteki olacaklara dair, müthiş bir önsezi sahibi imiş.”
Bir başka olay nakledelim.
Rahmetli Ali Oğuz anlatmış, Metin Hasırcı da bize nakletti, şöyle anlatmış:
“Bizzat bizim şahit olduğumuz bir Eskişehir vakası vardır. Erbakan Hoca Eskişehir’den bir özel uçağa bindi. Oturur oturmaz seslendi:
-Pilot bey pilot bey, bu benzin deposunun kapağı neden açık?
Dedi. Pilot kendinden emin cevap verdi:
-Olur mu efendim öyle şey?
Dedi. Ama yine tereddüt etmiş olmalı ki, Erbakan’ın yanına geldi. Erbakan bu sefer tekrar konuştu:
-Bizahmet inip de bak, kanadın üzerinde oluyormuş o kapak.
Pilot indi kontrol etti, gerçekten o kapağın açık olduğunu farketti. Hemen koşarak kapağı kapattı. Tekrar uçağa gelip Erbakan Hoca’ya şunu söyledi:
-Sayın Erbakan, gerçekten kapak açıkmış. Siz haber vermeseydiniz o şekilde havalanacaktık ve yanacaktık. Hepimizin hayatını kurtardınız!”
Rahmetli Altan Günay anlatmıştı:
“1969-70 yılıydı. Milli Nizam Partisi’nin yeni kurulduğu zaman.  Erbakan Hocam Eyüpsultan Camii’nde cuma namazını kılarken, rahmetli hanımımla birlikte caminin önündeydik. Rahmetli oğlumuz kucağımdaydı. Onu annesi ile evlerine gönderdim, ben camiye gittim, namazı kıldıktan sonra Hocamın koruması gibi koluna girerek caminin dışına çıktık. Ta bineceği arabaya kadar ona refakat ettim. Etraf çok kalabalık. Ben heyecandan ayakkabı giymemişim. Yani unutmuşum, farkında değilim. Hocam kulağıma eğildi:
-Hadi şimdi git, ayakkabılarını giy!
Dedi. O zaman çorapla geldiğimi anladım. Ama o kalabalıkta baksa bile benim ayağımı görmesi imkansızdı. Ayakkabı giymediğimi nerden anladı, hala şaşarım. İşte o günden sonra Erbakan Hocama daha çok bağlandım. Vefat edene kadar canla başla çalışmanın gayretinde oldum”
Yine Altan Günay’ın başka bir hatırası:
“İstanbul Büyükşehir Belediyesini kazandıktan sonra, benim evlatlarımla ilgili bir sıkıntım meydana gelmişti. Bu sıkıntımı İstanbul’da çözmem mümkün olmadı. 1995 yılı, Erbakan Hocamın henüz Başbakan olmasından önceki günlerdi. Ankara’ya gidip durumumu Erbakan Hocama arz etmeye karar verdim. Bir pazartesi günü randevu alıp gitmiştim. Öyle oldu ki, devletin üst kademesindeki insanlar araya girince bizimle görüşmeyi erteledi, ama ben dışarıdayım. Bekliyorum. Ama derdimi hiç kimseye açmadım. İki gün sonra emretmiş:
-Altan Bey’i içeri alın!
Yanına girdim, Ahmet Tekdal ve Recai Kutan Beyler içerde idiler. Beni karşıladı ve içeridekilere dönüp dedi ki:
-Bakın bu Altan kardeşimiz, ne kadar sabırlı, ne kadar teşkilatçı. Bizi hiç sıkıştırmadı. Hocam bizi kabul etmiyor, ben de geri gideyim falan demedi. İşte teşkilatçı adam böyle olur. Allah razı olsun.
Dedi. Bana nasihatte bulundu: 
-Rabbimiz herkese bir imtihan veriyor. Senin de imtihanın bu. Sakın ha, çocuklarım benim elimde değil, deyip isyan etme. Armut nasıl ki olgunlaştığı zaman sapı onu bırakır ve düşer ise, senin evlatların da iş olgunlaştığı zaman kopup sana geleceklerdir.
Dedi. Ben 16 buçuk ay Hocamın bu tavsiyesine uyarak sabırla bekledim. Sonra tıpkı Hocamın dediği gibi işler olgunlaştı, evlatlarım olgun bir armudun düşüşü gibi, kopup bana geldiler. Böylece zayiatsız olarak çocuklarıma kavuştum. Bu benim için büyük ve çok önemli bir hatıradır.”
İbrahim Titiz’den önemli bir hatıra:
“Bir gece konutta geç saatlere kadar çalışıldı. Erbakan Hocam ile beraber. Bir hukuk çalışması idi. Sanıyorum saat gece 02.30 veya 03.00 e geldi. Yatsı namazı da kılınmamıştı. Çalışma bitti, artık dağılacağız. Dosyalarımızı da toparladık. Hocam dedi ki:
-Ben yukarıya çıkayım abdeste!
Halbuki Hocam böyle çalışma yapıldığında abdestini hep aşağıda alır. Yani çalışma büromuzda. Biz yardımcı oluruz. Arkadaşlarımızla beraber Hocamızın yukarı evine çıkması dikkatimizi çekti, meraklandık. Mutlaka bir bildiği var ki çıkıyor, diye düşündük. Bekliyoruz, geri gelmesini, namaz kılacağız. Yarım saati geçti, bir saate yaklaştı, Hocam inmiyor. Merak içindeyken Hocam bana telefon açtı:
-İbrahim, ablanız biraz rahatsız, sen bir ambulans çağır!
Dedi. Hemen bir ambülans istedik. Yukarıya koştuk. O manzarayı hiç unutamıyorum, Eşi Nermin Hanım şöyle kanepede uzanmış, üstü örtülü, Hocam da yanında koltukta oturuyor. Birbirlerine sevgiyle ve hasretmiş gibi bakıyorlar. Sanki ikisi de ayrılık saatinin yaklaştığını bilerek bakışıyorlar. İçim kanadı. Bir tuhaf oldum. O bakışlarını hiç unutamıyorum. Hocam dedi ki:
-Telaşlanmayın, takdir Allah’ındır!
Ambulans geldi, Nermin Hanım’ı battaniyeye koyduk, aldık hastaneye götürdük. Takdiri İlahi, bir daha evine dönemedi.
 Hocamızın bir gün yeni bir cep telefonuna ihtiyacı olmuş. Bana dedi ki:
-İbrahim, bir cep telefonu lazım, al da getir!
-Başüstüne Hocam!
Dedim çıktım. Araştırmadan rastgele bir şey götürdüğünüzde asla kabul etmeyeceğini bildiğimizden dolayı, bir araştırma yaptık. Fiyatlar, kaliteler, fonksiyonlar… Ayrıca konu hakkında size sorduğu sorulara da cevap vermek zorundasınız. Gittim, değişik fonksiyonları olan 4-5 tane telefon aldım, götürdüm. Seçimini kendisi yapsın diye. Özelliklerini ve fiyatlarını da söyledim. Hepsine baktı ve:
-Şimdi bunların hepsi de alo dediğin zaman konuşuyor değil mi?
-Evet Hocam konuşuyor!
Diye cevapladım. En ucuz olanı seçti ve dedi ki:
-Şu bizim için yeterli! İhtiyacımızı karşılar!
Tercih ettiği telefonu ben kendi evladıma versem, burun büküp kabul etmez. En basit bir alet idi. Ümmetin lideri, Başbakanlık yapmış bir insan, kalburüstü bir insan, en ucuz telefonu tercih ediyor ki, israf olmasın, israf haramdır, diye. Bu telefon olayını araya neden soktum, şundan:
Telefonun arkasına çok sık aradığı kişileri ve kodlarını sırayla yazdırır küçük bir liste yaptırırdı. Kolaylık olsun diye. O isim listesinde 1 numaraya hep Mehmet Karaman’ı yazdırırdı. 2 numarada İbrahim Titiz kayıtlı. Nermin Hanım ancak 5 numaraya kaydedilirdi. Nermin Hanım vefat etti. Daha sonra Hocam telefonuna birkaç numara daha eklemek istiyor. Telefonun arkasındaki listedeki yazılar aynı büyüklükte olacak, ama listenin boyutu yeni isimleri alacak kadar büyük değil. Bazı isimleri silmemiz gerekecek. Oraya ancak 6 isim sığabiliyor. Biz dedik ki:
-Hocam yeni bir isim yazacağız ama, bir isim çıkarmamız gerekecek. Ne emredersiniz?
Listeye baktı, baktı ve enteresan bir cevap verdi:
-Siz demek istiyorsunuz ki, buradan Nermin Hanım’ın ismini çıkartalım! Yahu bırakın onun da hatırası kalsın!
Eşe olan saygının bir örneğini bu şekilde Hocamızdan öğrenmiş oluyoruz. Anlıyoruz ki Efendimizin eş ve çocuklara şefkat ve merhamet emreden sözlerini aynen uygulamaya çalışıyordu.”
Hasan Başel’in anlattıkları da şöyle:
“Sabah abdestiyle genelde gün boyu abdestli olarak devam ederdi. Çok nadir uzun günlerde, uzun yaz günlerinde, öğleden sonra veya akşamüzeri bir abdest tazelerdi. Lavaboya beraber girerdik, yardımcı olurduk. Malum belinden eğilemediği için abdestine biz yardımcı olurduk. Çok hassasiyetle dikkat ederdi abdestine.
Sanıyorum 2001 yılı idi. Yüzyılın Konferansları serisinden konferanslar vermeye başlamıştı. İstanbul Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde bir konferans günü idi. Hocam konferansını verdi, uzun bir konferanstı. Sonra kuliste dinlenme esnasında Mukadder Başeğmez geldi. İstifa etmiş, ertesi gün partiye geri dönmüştü. O olayı anlatıyorum. Hocam yüksekçe bir koltukta oturuyordu. Mukadder Başeğmez de onun yanında  alçak bir sandalyede. Böyle bir baba ve evladın birbirlerine bakışı gibi bakışıyorlar. Mukadder Bey Hocamızın yanında alçak bir sandalyede adeta büzülmüş bir şekilde oturuyor. Çok kalabalık değil, üç dört kişiyiz. Ben Mukadder Başeğmez’i iyi tanıyorum, böyle kibir gurur var Sivaslı hemşerimiz. Orada o kadar aciz, o kadar zayıf, o kadar mahcup ve suçluluk duygusuyla:
-Hocam ben bir gecede bin yıllık cehennem azabı çektim! Ne olur, beni gönlünüzden kalbinizden atmayın, ne olur yalvarıyorum size!
Dedi. Şaştık kaldık. Hocam ona şefkatle baktı ve:
-Ey Mukadder, böyle gönüllerde de mi buluşmak vardı?
Dedi. Mukadder Başeğmez gibi kibir ve gurur dolu olan ve kendini beğenmiş bir adam, küçülmüş, adeta yok olmuştu. Milletvekilliği yapmış, belli bir kariyer sahibi olmuş bir insan bu. Sıradan bir mahalle başkanı değil. Öyle bir ezildi ki, Hocamın karşısında, bu davanın ne kadar büyük olduğunu bir kere daha müşahede ettik. Bu manzara karşısında Hocamıza karşı sevgimiz, saygımız ve hayranlığımız bir kat daha arttı. Mukadder Başeğmez’e de acıdık orada. Ama nasıl olduysa, daha sonraki yıllarda Erbakan Hocamın sağlığında partiden ayrılmış olduğunu da gördük. İnsanoğlu demek ki, dönek demeyeyim de çok değişkenmiş.”
Evet, Milli Gazete’de Mukadder Başeğmez hakkında o son ayrılık olayı ile ilgili bir eleştiri yazısı yazmıştık. Bizimle bir telefon görüşmesi yapmış ve anlattığımız gibi, Hocamızla kendisi arasında böyle bir manevi olayın yaşanmadığını söylemişti. Halbuki ondan önce anlattığı bu olayı bizzat kendisinden biz de dinlemiştik. Allah Dostu Erbakan kitabımız için araştırma yaparken işte bu hatıraya burada rast geldik.
Hasan Başel anlatmaya devam etti:
 “Bir de Lütfi Doğan Hocamızdan dinlediğim bir hatırayı aktarmak isterim:
Bir tarihte Eskişehir ve civarında bir seçim çalışması var. Erbakan Hocamız Eskişehir’de miting yapacak. Lütfi Doğan Hocamın da o civarda  ilçelerden birinde çalışma programı var. Erbakan Hocam Lütfi Doğan Hocama demiş ki:
-Biz Eskişehir’de olacağız. Siz önce bize uğrayın, beraber mitingi yapalım, sonra siz çalışmanıza gider devam edersiniz.
Bu teklif Lütfü Doğan Hocamın gönlüne pek yatmamış. Zaman kaybı olur düşüncesi ile doğrudan görev yerine gitmek için o ilçenin yoluna sapmış. Kısa süre sonra arabası kaza yapıp yaralanmış ve arkadaşıyla beraber Eskişehir’de hastaneye kaldırılmışlar. Erbakan Hocam bunu duyunca hastaneye koşmuş, onları ziyaret etmiş. Lütfi Doğan Hocam ezik bir şekilde şöyle demiş:
 -Hocam, hakkını helal et, siz bizi davet ettiniz, bunun bir emir olduğunu anlayamadık, nefsimize ağır geldi. Size uğramadan göreve gitmeye kalkıştık. Emre itaat etmediğimizden dolayı, Allah başımıza bunu getirdi ve mecburen buraya sizin yanınıza geldik.”
O bir uçak pilotu. İsmi Doğan Kapkıner. Erbakan Hocamızı birçok kere özel uçakla o taşımış.
Erbakan Hocamızın vefatının ardından pilot Doğan Kapkıner’in bir itirafı basında yayınladı. O itiraf aynen şöyle:
“ Yıl 1994… Türkiye mahalli seçimlere hazırlanıyor. Ben o yıllarda Ankara’da özel bir havacılık şirketinde (Kalyon)Kaptan olarak çalışıyorum. Ordudan ayrılalı henüz bir buçuk yıl olmuş. Ankara’da bir büromuz var, bir büromuz da Esenboğa Havaalanında Çubuk yolu tarafında var. Biri cessna 172 tek motorlu 4 kişilik, diğeri cessna 340 iki motorlu 6 kişilik iki uçağımız var.
Ya Şubat sonu ya da Mart başı, tam hatırlamıyorum ama havanın çok kötü olduğu bir gündü. Hava çok soğuk, çok bulutlu ve hafif kar yağışı var. Büroda otururken sıkıldık. Arkadaşlara:
-Hadi meydana gidelim, orada uçağın bakımını yaparız!
Dedim. Kendi arabamla havaalanına giderken sıkıntıdan arabayı kullanamadım, benimle beraber arabada bulunan diğer arkadaşlardan birine verdim kullanması için. Yolda yanımızdan bir konvoy geçti. Plakası ERBAKAN yazan Mercedes takip etti. Biz:
-Hoca yine bir yere gidiyor!
Dedik. Havaalanına Çubuk tarafından girerken, Hoca’yı orada bir taburenin üzerinde otururken gördüm. Hayırdır ne oluyor, derken başka bir şirketin helikopterinin hazırlandığını gördüm. Onlarda arkadaşlarımız, kendilerine havanın çok kötü olduğunu, bu işin helikopter işi olmadığını dikkat etmelerini söyledim ve büroya geçtim.
Biraz sonra genç pilot arkadaşımız odaya girdi ve:
-Kaptan, Erbakan hoca Antalya’ya gidecek, uçar mıyız?
Dedi. Ben de:
-Gideriz de helikopter hazırlanıyordu ne oldu?
Demeye kalmadan Erbakan ve ekibi içeri doldu. Pişman oldum. Psikolojik olarak kendimi hazır hissetmiyor, uçmak istemiyordum. Her türlü yokuşu yaptım ama nafile. Patron Turan Kalyoncu onlara çok yakın olmasına rağmen beni zorlamadı:
-Sen bilirsin!
Dedi. Mecbur uçma kararı aldık. Uçak küçük olduğu için iki yolcuyu indirdiler ve 4 kişi kaldılar. Bunlar Hoca, Basın Müşaviri Nazır bey, TRT den kameraman ile bir haber muhabiri. Çok kötü bir havada, şiddetli yağış altında Antalya’ya indik. Hoca şehirde konuşurken ben meteorolojiye gittim. Çünkü; Antalya’dan Adana’ya, ertesi gün Gaziantep, Van, Muş devam edecek uçuşumuz. Aldığımız meteoroloji benim uçak için uygun değil. Antalya –Adana arası pilotlar için en tehlikeli hava olan CB(Oraj) dediğimiz dikine gelişmeli bulutlarla dolu. Bu satırları yazarken rahmetli Kaya İstektepe aklıma geliyor. Pilot psikolojisi işte, hayır diyemedik ve uçuşa çıktık.17000 uçuş seviyesi almışım, olmuyor çıktıkça bulutlar yoğunlaşıyor ve her tarafımızdan çakıyor. Bir ara rahatlar gibi olduk. Mersin üzerinde olmalıyız gece şartları başladı. İstikametimizde yoğun bir bulut, simsiyah. Bu arada ramazan oruçluyum da. Ezan okundu ve hep beraber orucumuzu suyla açtık. Adana’da hocayı iftara bekliyorlar.
Adana incirlik radarı bu tip (CB) bulutları tespit eder. DHMİ radarları tespit edemiyordu ne hikmetse. İncirlik’le temas kurdum, istikametimdeki bulutu sordum. Bana herhangi bir aktivite olmadığını söyledi, rahatladım. Zararsız bulut, deler ve alçalırım dedim.
Hemen hemen buluta girmek üzereyim ama bulut sakin bir buluta benzemiyor ve uçağı tutmak zorlaşmaya başlamıştı. Adana İncirlik tekrar beni aradı ve beni kaybettiğini söyledi. İşte o anda önümdeki bulutun CB bulutu olduğunu anladım. Çünkü elektrik yüklü bulutlar sizin ekranda görünmenizi engelleyebilir. Buluta girmek üzereydik. Acele geri döneyim biraz da yükseleyim derken uçak sağımdaki solumdaki bulutların da şiddetli sallamasıyla süratsiz kaldı ve stol olarak aşağı doğru kendi etrafında döne döne alçalmaya başladı. Stol tabiri uçağın ağırlığının yer çekimine yenilmesi demek.
Yani kısacası biz düşüyorduk…
Bu harekete spin veya viril deriz. Eyvah, dedim. Eyvah dedim çünkü bu olay kendi isteği dışında bir pilotun başına kolay kolay gelmez. Zannedersem o yıllarda Gönen civarına aynı şekilde bir küçük uçak düşmüştü. Bir özel sertifikalı pilot arkadaşımız ailesi ile beraber hayatını kaybetmişti. Sonraki yıllarda Adana’dan Mekke’ye gitmek için böyle bir havada kalkan THY uçağı da bu nedenle düşmüştü. Benim böyle tehlike durumlardan çıkış eğitimim oldukça fazlaydı. Ama uçakta yolcu varken niye bu iş oldu diye kendi kendime kızdım.Niye ben bu uçuşa çıktım. Nitekim sonradan duyduğum kadarıyla Hocanın kira anlaşması yaptığı Türk Kuşu’ndaki arkadaşlar kötü hava koşulları nedeniyle uçmamışlar. Helikopter uçacakmış. Sonradan onun pilotları da bu havada uçulmaz demişler.Ve doğru da yapmışlar. Çünkü pilot uçuş planlamasını yapmadan önce ilk bakacağı şey meteorolojik şartlardır. Kahramanlık yapmak bana düşmüş. Halbuki o kadar tecrübesiz de değildim. Şimdi düşünüyorum ve oruçlu olmama bağlıyorum.
Fazla uzatmak istemiyorum ama olay çok ilginç. Uçağın dönüşünü durdurup dalıştan çıkmak bayağı zor oldu. Çıktığımız zaman tam 5000 feet yani 1500 metreden biraz fazla, irtifa kaybetmiştik. İncirlik’teki radar bizi takip ediyor ve:
-Çok irtifa kaybettiniz bir şey mi oldu?
Dedi. Geçiştiren bir cevap verdik. Çünkü bu başımıza gelen biraz da onun yüzündendi. Tekrar kendimizi topladık ve bulutun etrafından dolaşarak Adana’ya indik. Adana sivil havaalanı bütün konuşmalarımızı dinliyor ve Hocayı bekleyenlere durum aktarılıyor tabi.
Yere indiğimiz zaman TRT muhabiri arkadaş bana;
-Kaptan bize ne oldu? Benim bu durumu haber merkezine bildirmem lazım!
Dedi. Ben de, bizim oraj dediğimiz buluta girdiğimizi söyledim. Benimle tam konuşmadan haber yapmazsanız sevinirim, dedim. Hoca araya girdi:
-Meteorolojik nedenlerle Adana’ya geç indi, deyin!
Dedi. Geçekten de Adana’ya yarım saat geç inmiştik. Çünkü önümüzdeki o koca bulutu dolaşmak zorunda kalmıştık.
Sonra ne oldu; TRT bizimle canlı yayın yapmak istemiş. Haber merkezindeki arkadaş CB bulutunun ne olduğu biliyormuş, söyleyince muhabir arkadaş o zaman geçirdiği tehlikenin farkına varmış.
Muhabir arkadaşla sohbet ettiğimizde söylenenler çok dikkat çekiciydi. Bana, sen eyvah, dediğin zaman Erbakan Hoca:
-Allahuekber!
Diyerek, önünde bulunan küçük masaya secdeye kapandı. Sonra her şey düzelip sen konuşmaya başlayınca başını kaldırdı ve bizlere:
-Geçmiş olsun!
Diyerek ve size uzanarak teşekkür etti, dedi.
Tehlikeyi atlattıktan sonra ben yanımdaki genç pilota yüksek sesle bir şeyler söylemiştim, arkadaki yolcular duysun rahatlasınlar diye.
Adana’dan sonra Gaziantep ve Gaziantep’ten Van’a geçeceğimiz gün Hoca’nın kiraladığı uçak Gaziantep’e geldi. Açıkçası bayağı sıkılmıştım. Ben kendisine durumu anlattım ve ben Ankara’ya dönüyorum dedim. İşte Hoca’nın o günkü kararını hiç unutmuyorum;
-Hayır kaptan, senle başladık senle bitireceğiz!
Dedi ve diğer şirketin uçağını geri yolladı. Yıllar sonra bu olayı o pilot arkadaşla konuşmuş ve birbirimize anlatmıştık.
Rahmetli Erbakan Hoca yürekli davranmış ve bu arada beni de onore etmişti.
Rahmetli sonra yine kötü bir havada Van’da kalmıştı. THY’ nın inemediği bir havada beni çağırmıştı Van’a.
Kendisiyle görüş olarak paylaştığım hiç bir şey yok, ama beraber geçirdiğimiz bu tecrübe benim için çok önemli.
Allah rahmet eylesin.
Doğan Kapkıner
E. Kr. Plt. Yb.”
Zihni Sadak anlatıyor:
“Erbakan Hocamın Refah Partisi Genel Başkanı olduğu günden, yani 1987’den itibaren yanında görev aldım. Bir seferinde küçük bir özel uçakla Ankara’dan Konya’ya gidiyorduk. Biraz geç hareket ettik. Konya’ya vardığımız noktada müthiş bir yağmur vardı. Uçak birkaç defa inmeyi denediyse de yağmurdan dolayı inemedi. Konyalılar havaalanını doldurmuştu.  Bir iki tur attık ama yağmur kesilmedi. Pilotun umudu kesmesi üzerine Ankara’ya geri döndük ve indik. Meğerse uçağın tekeri patlakmış. Sonradan anlaşıldı. Kaptan pilot Hocama dedi ki:
-Havaalanının özelliğinden dolayı, şayet Konya’ya inmemiz mümkün olsaydı, bu patlak tekerle kaza yapardık. Ankara’ya dönmemizde hayır varmış. Buraya rahat indik.
Yani büyük bir tehlikeyi yağmur ile önlenmiş oldu.”
Ali Nabi Koçak anlatıyor:
1977 yılında Kartal Müftüsü idim. Çok çalışıyorduk, gece gündüz mefhumu yoktu. O dönemde Gebze’den tutun, Kadıköy’e kadar sadece üç tanecik Kuran Kursu var. Onlar da göstermelik. Kolları sıvadık, sadece Kartal’da Allah’ın izni ile 48 tane Kur’an Kursu açtık. Mehmet Moğultay CHP İlçe Başkanı. Tabi Diyanet’e büyük bir baskı var:
-Bu Müftü hem şeriatçı, hem de Nakşi, durmadan Kuran Kursu açıyor, bunu Kartal’dan alın!
Diye! Hiç görüşmüşlüğümüz olmadığı halde ben rüyamda Erbakan Hocamı gördüm.
-Gel Ali Nabi, Ankara’ya gel, seninle görüşeceklerimiz var!
Diyor. Şimdi rahmetli olan hanımıma diyorum ki:
-Erbakan Hocam rüyamda beni çağırıyor!
Onun sitemi şöyleydi:
-Hah zaten eve gelmiyordun, daha şimdi hiç uğramazsın!
Ertesi gün bir telefon geldi, ama kimdi arayan bilemiyorum. Beni Ankara’ya çağırıyormuş, Erbakan Hocam. Kendisi Başbakan Yardımcısı idi. Hemen gittim, inanın ilk defa yüzünü yakından gördüğümde çarpılmış gibi ağlamaya başladım. Yüzüne bile bakamıyorum. Rüyanın etkisi de var tabii. Bana dedi ki:
-Hoş geldin, çok meşgulüm, benim seninle görüşecek vaktim yok.  Süleyman Arif Emre ilgilenecek!
Dedi. Devlet Bakanı Süleyman Arif Emre Abi, Hocamdan bana şu teklifi yaptı:
-Hocam senin Kartal Müftülüğü görevinden istifa etmeni ve Yozgat’a Milli Selamet Partisi İl Başkanı olmanı istiyor!
Dedim ki:
-Ağabey, ben bunu yapamam! Ben bak şu anda Gebze İmam Hatip Okulu’nu yaptırdım, arkasından Kartal İmam Hatip Okulu’nu yaptırmakla meşgulüm. 48 tane Kuran Kursu açtım!
Bana anlamlı anlamlı baktı ve:
-Sen ne açarsan aç, ne yaparsan yap, iktidar olmadan bu okulları kim açacak, kim ayakta tutacak?
Dedi. Doğru söylüyordu. Cevap verdim:
-Ağabey sen de doğrusun ama, benim hanımım hasta, Yozgat’a evimi götüremem, hastama kayınvalidem bakıyor. Bu işi benden daha layık, daha güzel yapacak Hamdi Coşkun var!
Dedim. Hamdi Coşkun Ağabeyi de, bugünkü Gazeteci Yazar Ahmet Hakan Coşkun’un babası. Kendisi o günlerde Amasya Suluova Müftüsü idi. Seçimlerde köy köy gezer, çalışır, MSP’ye oy toplardı. Böyle bir mücahit kişi idi.
Biz İl Başkanlığı teklifini maalesef kabul edemedik. Devrin Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş, Kayseri Müftüsü olmamız için çabaladı, ama oraya da gidemedik. Hastam olduğu için.”
Yine Ali Nabi Koçak anlatıyor:
  “Bir arkadaşımız vardı, devamlı Erbakan Hocamıza küfredip dururdu. Bir gün duyduk ki, Tahir Büyükkörükçü Hoca İstanbul’a gelmiş, Harem’de konuşma yapacakmış. Bu arkadaşı ikna ettik, Tahir Hoca’nın sohbetine götürdük.  Tahir Hoca sohbetin yarısında:
-Evladım sen ne diye bu mübarek zata küfredip duruyorsun, ben onunla 8 ay cezaevinde kaldım, ben o adamı çok iyi tanıyorum, o bir şeriat delisidir. Öylesi güzel bir insana nasıl o kötü lafları söylüyorsun?
Diye çıkıştı. Biz şaştık kaldık, çünkü bu adamı ilk defa götürüyorduk, daha önce tanışmıyorlardı. Biz de bir şey söylememiştik. Bir daha o arkadaş hocama küfretmedi ve bizimle beraber namazına niyazına devam etti.
Tahir Büyükkörükçü’nün böyle bir olayına daha şahit oldum:
 1980’li yıllardayız. Erenköy’de bir konuşmasını dinliyoruz. İçimden şöyle geçirdim:
-Bu Tahir Hoca bu kadar güzel konuşuyor. İyi ama kayın biraderi olan Mehmet Keçeciler’i faizci ve zinacı ANAP gibi bir yere ne diye gönderdi?
Bana döndü ve dedi ki:
-Hem vallahi, hem billahi, gitmeden evvel bana geldi, konuştuk,  oğlum Mehmet sakın ha gitme, tuz gölüne düşen erir, tuz olur. Şu senin beğenmediğin, omuzu yamalı insanlar var ya, bir gün gelip onlar seni Hakk davada devam ettiğin müddetçe omuzlarına alıp yükseltirler, dedim. Beni dinlemedi gitti, o günden bu güne kadar daha ben Keçecizadenin evine ayak basmadım. Yengen de ayak basmadı.
Bu sözünü araya sıkıştırdı, sohbetine kaldığı yerden devam etti.”
Milli Görüş İzmir teşkilatlarında çalışmış olan Mehmet Alpat’ın anlattıkları da çok ilginç:
"O sabah içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Tam o sırada Şerafettin Kılıç Bey aradı:
-Hazırlan Ankara'ya gidiyoruz, Erbakan Hocam çağırmış!
Dedi. O günler sıkıntılı günler. Seçimden yeni çıkmışız. Parti bölünmüş. Bütün kalantorlar yenilikçilerin yanında. Üstüne üstlük bir de teşkilatın yüklü bir miktar borcu var ki, büyük para. Hazırlandım. Tam kapıdan çıktım ki, karşıda bir loto bayisi var. Nasıl oynandığını bilmem. Hayatımda elimi sürmemişim. Ama reklamlardan falan gözüme ilişiyor. İçime bir his doğdu. Dedim ki kendi kendime:
-Ben gidip şu lotodan oynayayım. Çıkan parayı da götüreyim teşkilata vereyim. Böylece borcu kapatalım.
Gittim büfeye. Dedim ki:
-Ben bunu oynamayı bilmem. Nasıl oynanıyorsa sen benim yerime oyna, bana ver.
Kağıdın üzerine birşeyler yazdı, işaretledi ve altına benim ismimi yazdı, bana da kağıdın bir kısmını verdi.  İçimde bir sevinç var ki sorma. Kesin para çıkacak. Ben de onu teşkilata verip borçları kapatacağım. Sürpriz olsun diye de hiç kimseye söylemiyorum. Çıkacağından o kadar eminim yani.
Neyse Loto kağıdı cepte, biz arabada vardık Ankara'ya. 4 kişiyiz. Geçmiş zaman belki 3 saat belki 4 saat Rahmetli Erbakan Hocamla oturduk. O anlattı biz dinledik. Sonunda tahmin ettiğimiz gibi Şerafettin Bey’e:
-İzmir İl Başkanı olacaksın!
Dedi. Elini öpüp ayrılacağız. Ben en sona kaldım. İşte ne olduysa o an oldu. Sıra bana gelince elimi tuttu. Kendine doğru çekti. Kulağıma fısıldar gibi:
-Bana bak!
Dedi. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Tebessüm ediyordu.
-Bana bak! Haram parayla cihat olmaz. Sen, Allah'ım bana cihad için harcayabileceğim helal kazanç nasip et diye dua etmelisin!
Dedi. Dondum kaldım.
Dışarı çıktığımda benzim sapsarı olmuş. Şerafettin Bey ve diğer iki arkadaş:
-Ne oldu sana birden böyle!
Diye soruyor. Ama benim ne söyleneni duyacak, ne de ağzımı açacak mecalim var.
Aklımda tek bir şey var, bir an evvel loto kağıdını yırtıp çöpe atmak.”
Erbakan Hocamızın vefat anını gaslini ve kefenlenmesi olayını anlatan İbrahim Titiz’in şu cümlesi bu kitabın tamamını okuyanlarca hatırlanacaktır:
“Hocamızın vücudunda öyle hoş bir koku vardı ki, bunu tarif etmekten acizim…”
Meryem Gezmişoğlu anlattı.
Lakin anlattıkları İbrahim Tititz’in yukarıdaki cümlesi ile yan yana getirilirse daha da anlamlı oluyor.
“Türkiye, hatta dünya, ilk defa insan seli olan böyle bir cenaze merasimi görüyordu. Yalnız ana caddeler değil, ara sokaklarda bile yürüyecek, bir adım atacak boşluk kalmamıştı. O insan seli ile Merkez Efendi kabristanlığında idik. Çok kalabalık olduğundan biz hanımlar yaklaşmak şöyle dursun, kabristanın içerisine dahi giremedik.
O gün büyük bir acı ve hüzünle geri döndük. Hocamızın kabri başında teşkilat görevlileri nöbet tutuyordu. Ertesi sabah çok erken saatlerde Hocamı ziyarete gittim, etraf  yine doluydu, bir ara boşluk bulup kabrine yaklaştım, Kuranı Kerim’den sureler okudum. Sürekli giden gelen oluyordu. Kalabalık olmaya başlamıştı, oradan ayrılmam gerekiyordu, ama bir türlü  ayrılmak istemiyordum. Beni oraya bağlayan ayrılmamı engelleyen bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey…
Hocamın tam ayakucundaydım. Hayatımda hiç unutamayacağım bir koku duymaya başladım. İlgimi çekti, etraftakilerden mi diye bakındım, çok yakınımda kimse yoktu. Birkaç bayan vardı onlardan mı diye yaklaştım, hayır tekrar olduğum yere geldim. Evet bulunduğum yerdeydi bu koku. Eğildim toprağı kokladım, hayır topraktan da değil. Ama kabrin üzerinde müthiş güzel bir koku vardı. Bu ne olabilir diye düşünürken aklıma geldi.
Evet, evet bu koku o kokuydu! Allah’ım bu ne güzellikti! Birkaç sene evvel Aşk’ın Aşk’ını, Peygamber Efendimizi ziyarete gitmiştik. Mescidi Nebevi’den gelen kokuyla aynı koku. Mescidi Nebevi’deki erkek ziyaretçilerin giriş yaptığı kapıya yaklaştığınızda, içeriden Peygamberimize ait olan, güzel mi güzel, mest eden bir koku etkiler. İnsan oradan ayrılmak istemez. Bazen de Mescidi Nebevi’nin bahçesinde, ara sırada olsa hissedersiniz o kokuyu. İşte o esnada bulunduğunuz yerden ayrılmak istemezsiniz. Aynen öyle oldu. Hocamızın kabri başında o koku vardı, Efendimize ait olan o güzelim koku. Bu bir hayal değil, bir benzetme değil. Çünkü o koku başka hiçbir yerde bulunmaz Medine sokaklarında aramıştım, belki benzeri de olsa almak istemiştim ama, kime sorduysam:
-Aynısını bulamazsınız!
Demişlerdi. Nasıl olsun ki o sevgililer sevgilisine has bir şeydi, onun kokusuydu… Ve işte o andan sonra içimde bir huzur bir rahatlama oldu ki anlatamam. Ağlıyordum ama bu sefer çok daha farklı duygularla. O anki duygularımı yazmam imkânsız.
 O duygu ve gözyaşlarıyla oradan ayrılmak zorunda kaldım, çünkü artık Hocamın etrafı bir sürü sevenleriyle dolmuştu. Tarifi imkânsız duygularla AGD’ye gittim, çalışmalarımıza devam ettik.     
Birkaç gün sonraydı, Kütahya teşkilatından bir arkadaşımla telefon görüşmesi yapıyorduk. Konu Hocamıza geldi ve o güne kadar hiç kimseye anlatamadığım bu güzel olayı o arkadaşımla paylaştığımda bana şu enteresan cümleyi söylemişti:
-Cenaze günü korumalar, görevliler, kortej ilerlemeye başladığında, ben cenaze arabasında sandığım Hocam, meğer ambulanstaymış. Caminin köşesinde  duruyordum. Ambulans tam yanımızdan geçerken aynı o kokuyu ben de hissetmiştim!
Dediğinde Allah’ım, bize ne kadar güzel bir lider bahşetmişsin, layık olanlardan eyle, diye dualaştık.”
Abdullah Asilsoy anlatıyor:
2009 Mahalli İdareler Seçiminde Yozgat/Yerköy ilçemizin Belediye Başkanı adayı idim. Orta gelirli bir memur olmamıza rağmen Erbakan Hocam hayatta iken ordusunda fiili olarak vazife yapmak düşüncesiyle teklif edilen adaylığı kabul etmiştim. Seçimlerden evvel Ankara'da iki defa Saadet Partisi'nin düzenlemiş olduğu büyük programa katıldım. Merhum Hocamızın da iştirak edeceği Balgat'ta bir salon programı vardı. İlçe yönetimi ve Belediye Meclis Üyesi adayı arkadaşlarımızla salondaki yerlerimizi almış heyecanla Hocamızın gelmesini bekliyorduk. Yanımda da Belediye Meclis Üyesi adayımız Ahmet Türker Bey vardı. Kendi aramızda sohbet ederken bir anda salon kapısında hareketlilik başladı. Çok geçmeden Parti’li gençler kapının girişinde tezahürata başladılar;
-Mücahid Erbakan! Mücahid Erbakan!
Salon inliyordu adeta. Bir kaç dakika sonra kalabalıkların arasında mütebessim çehresiyle Hocamız kapıdan giriş yaptı. Hocamızın teşrifleriyle beraber salon bambaşka bir havaya büründü. Sanki melekler de girmiş, cennetten getirdikleri özel kokuları dağıtıyorlardı. O ana kadar hayatımda hiç hissetmediğim müthiş bir koku beni de sarmaya başladı. Öyle manevi bir atmosfer oluştu ki kelimelerle ifade etmenin mümkünatı yok. Hemen yanımda oturan Ahmet Bey'e dönerek:
-Benim aldığım kokuyu sen de alıyor musun, salondaki havanın değiştiğini hissediyor musun?
Diye sorduğumda:
Evet Hocam ben de farkettim. Şu anda çok enteresan bir manevi atmosfer oluştu.
Diye cevap vermişti. Hocamız kürsüye doğru ilerlerken, biz de o müstesna kokunun verdiği sekinetle mest olmuştuk. Üzerimden büyük bir ağırlığın kalktığını ve ciğerlerimin en ücra hücresine kadar o tarifsiz manevi iklimin huzurunun dolduğunu hissediyordum.
Aradan üç sene geçmiş, görevli olarak yine bir Mart ayında Umre'ye gitmiştim. Medine-i Münevvere'ye ulaşır ulaşmaz, ilk işim Mescidi Nebi'ye gitmek olmuştu. Peygamber Efendimizin; Cennet bahçelerinden bir bahçe, diye buyurduğu alana girdiğimde, hafızam beni aldı üç sene önceki salon toplantısına götürdü. Aman Allahım! Aynı hava, aynı atmosfer, aynı duygular, aynı güzellik.
Bir kez daha mest olmuştum. O gün anladım ki:
-Malıyla, canıyla cihad eden bir Mü'min olarak anılmak istiyorum.
Diyen Mücahid Erbakan'ı, İslam’ın Peygamberi çok ama çok sevmiş, kokusunu Mücahidi’ne hediye etmiş.
Mekanı Cennet olsun.”
Yahya Coşkunsu anlattı:
“Erbakan Hocamızın kendine has bir kokusu vardı. Terlediği zaman o koku alenen size gelirdi. Peçete ile terini aldığı zaman, hemen alırdım onu cebime koyardım orada kokusu sürekli dururdu bende.”
Osman Akgün de aynı konuyu anlattı:
“Biz hocamızı her zaman temiz gördük elhamdülillah. Gözünde, burnunda veya başka bir şekilde bir akıntı veya değişik bir şey görmedik. Evinin tuvaletinden veya başka bir yerinden asla bir koku hissetmedik. Vücut ve ev temizliği her zaman mükemmel idi. Yüzü parıl parıl parlıyordu, bizim için. Yani biz öyle hissederdik.
Hocamızın kendine has, doğuştan hoş ve başka bir yerde hissedemeyeceğimiz bir kokusu vardı. Eline hacı kokusu dediğimiz kokulardan sürerdi ve o da elinin üzerinde tomurcuk olarak dururdu. Biz de, herkes de Hocamızın elini öperdik. Bana göre kendi özel kokusu hissedilmesin diye, eline başka koku sürerdi. O özel kendine has kokusunun mezarında bile devam ettiğini düşünürüm.”
Şevket Kazan’ın bir hatırası:
“Ben avukatlık yapıyorum, yazıhanemdeyim, geçinmek konusunda zorluklarım var. Bir gün Erbakan Hoca telefon etti, beni konuta çağırdı. Bir mesele varmış, istişare etmesi gerekiyormuş. O gün de öyle bir gün ki, ödemem gereken 400 liralık bir senedim var, son günü. Ama bütün gün uğraştım, parayı denkleştiremedim. Oraya başvuruyorsun olmuyor, buraya başvuruyorsun olmuyor, tam da saat işte 15.30 olmuş 16.00 da yatırılması gerekiyor. İşte tam o sırada Erbakan Hoca’nın telefonu geldi.
Kendi kendime dedim ki:
-Şimdi şu senet ihbarnamesini alıp bankaya ineyim, yarın saat 9’a kadar müsaade isteyeyim, o saate kadar inşallah parayı bulup getiririm, derim. Banka müdürüne rica edersem sanırım beni kırmaz, kabul eder. Böylece senedim de protesto olmaz. 
İhbarnameyi aldım, dördüncü kattan iniyorum, bankaya uğradıktan sonra Erbakan Hoca’nın evine gideceğiz. Merdivenlerden inmeye başladım 8-9 basamak indim inmedim, birisi merdivenleri çıkıyor. Beni görünce:
-Hocam nereye gidiyorsun?
Dedi. Cevapladım:
-Erbakan Hoca konuta çağırdı da oraya gidiyorum!
-Hocam ya, benim sana bir borcum vardı. Tam da ben sana gelip ödeme yapacaktım.
Deyince geri döndük, beraberce, kapıyı açtım içeri girdik, dedim ki:
-Ne kadar borcun vardı, şimdi defterleri açıp bulmak için vaktim yok, söyle!
Dedim.
-Hocam 400 lira borcum vardı, işte getirdim, buyurun!
Dedi. Ben ona acele bir çay ısmarladım, o çayını içerken hizmetli çocuğa o 400 lirayı ve ihbarnameyi verdim, ödemeye gönderdim. Sonra aceleyle çıkıp Erbakan Hocamın konutuna gittim.
Ertesi gün geldim, düşünüyorum, bu adamın kim olduğunu. Adını bile not etmemişim. Defterleri karıştırdım, hiç öyle bir alacağım yok. Yıllar geçti, o adam kimdi, adı neydi bulamadım, öğrenemedim. Ama şuna inanıyorum ki, ben Erbakan Hoca’nın sözünü dinledim, Erbakan Hoca da kerametini gösterdi, o sıkıntıyı aşmamız için Allah’ın izni ile bana yardım etti.”
  Ahmet Bozkurt anlatıyor:
“Kahramanmaraş'ın merkezinde bulunan Mercimektepe'ye çıktığınız zaman, şehir merkezinin hemen hemen her yerini görebilirsiniz. Yıllar önce bu yüksek tepeye gece kulübü ve meyhanelerin yapılacağını öğrenen Necmeddin Erbakan Hocamız, derhal harekete geçer ve bu tepenin en münasip yerine bir cami inşaatı başlatır.
Bu camiin kısmen ibadete açıldığı yıllarda işte o camide imamlık yapıyordum. Emekli olmak istedim ve nezaketen Erbakan Hoca’ya bu haberi gönderdim. Yani ondan müsaade almak istiyordum.
Necmeddin Erbakan'dan henüz bir cevap gelmemişti, ama ben bir an önce emekli olmak niyetindeydim. Bir gece rüyamda onu gördüm. Bana diyordu ki:
-O camide görevine devam et, ama şu yemekten yeme!
-Hangi yemek efendim?
Diye sorduysam da:
-Şu yemek!
Diye geçiştirdi. Aradan bir kaç gün geçmişti. Mahalle muhtarının düğün merasimi vardı ve biz de o düğüne katıldık. Düğünde yemek ikramı vardı. Herkese ikram edilen bu yemek başladığında, ben Erbakan Hocamızın bana dediği o yemek sözü aklıma geldi. Acaba bana dediği bu yemek olmasın? diyerek tereddüt ettim. Her ihtimali düşünerek bu yemekten yemedim. Kısa süre sonra insanlar zehirlenme belirtisi göstermeye başladılar. Tam 170 kişi zehirlenerek hastanelere koştular.
Ben emeklilik konusunda Erbakan Hocamızdan bir işaret bekliyordum. Partinin Kahramanmaraş il teşkilatına gidip sordum:
-Erbakan Hocamızdan bana bir mesaj var mı acaba?
Diyerek. Bana haber göndermiş olduğunu söylediler. Merakla sordum ne demiş?
 -Biz kendisine gerekeni söyledik!
Kahramanmaraş’ta, Mercimektepe’de Erbakan Hocamız tarafından temeli atılıp yapımı biten bu caminin ismi Abdülhamid Han Camii’dir. Görkemli yapısı ile Kahramanmaraş’ın simgesi haline gelmiştir. Büyüklük bakımından Türkiye’nin üçüncü büyük camiidir.”
Erbakan Hocamızla aramızda geçen çok önemli bir hatırayı da biz nakletmek isteriz. Yalnız bu hatıramızı nakletmeden önce İslam’ın 5 farzından biri olan zekat konusunda bazı bilgileri buraya yazmamız gerekir.
Zekat’ın Hicret’in 2.nci yılında farz kılındığını biliyoruz. O halde Peygamber Efendimizin zekatı nasıl uygulamış olduğuna dikkat etmemiz gerekiyor. Peygamber Efendimiz, Müslümanların zekatlarını toplayıp Beytülmal’e getirmek üzere, zekat memurları tayin buyurmuştur. Biraz tetkik ettiğimizde görüyoruz ki; Zekat Müessesesi bugün işlediği gibi değil.
Kuranı Kerim, zekat konusunda, aynı zamanda İslam Devleti’nin Başkanı da sayılan Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyuruyor:
Tevbe Suresi-103: 
“Müminlerin mallarından zekat al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara dua et; çünkü senin duan, onlar için bir rahatlık ve huzurdur.”  
Bu Ayeti Kerime’de, zekatın bizzat Hazreti Peygamber Efendimiz tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm Devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte, bu mali ibadetin Müslüman toplum için önemi ve hikmetleri vurgulanmaktadır. Açıkça anlaşılıyor ki, zekat Müslümanların fert olarak kendi isteğine bırakılmamış, bizzat Devlet eliyle tanzim ve toplanması emredilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz, zekat memurları tayin ve göndermek suretiyle, zekatı her sene muntazam şekilde Beytülmale, yani devlet hazinesine almıştır. Bu Ayet’in gelmesinden itibaren, yaşadığı müddetçe, zekatlar hep Hazreti Peygamber'e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer devrinde zekatın, Müslüman fertler tarafından uygun gördüğü yerlere dağıtıldığına dair, en küçük bir belge ve işarete rastlanılamaz. Aksine, bütün delil ve rivayetler, bize zekatın İslam Devleti tarafından alındığını göstermektedir.
Yine bu Ayet’in ışığında, İslam bilginleri; Devlet Başkanı’nın bilgisi dışında, zekatı başka yerlere veya şahıslara vermiş olan bir mükelleften, Devlet Başkanı’nın, o zekatı tekrar tahsil edebileceğini ifade etmektedirler.
O’nun vefatından sonra Halife olan Hazreti Ebu Bekir de, zekatı bundan böyle devlete vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabile reislerini, askerî kuvvet göndermek suretiyle hizaya getirmiştir. Hazreti Ebu Bekir’in sözü meşhurdur:
“Vallahi onlar Hazreti Peygamber’e zekat olarak vermekte oldukları keçilerin, değil kendilerini, yularlarını dahi vermeyecek olsalar, onun için bile savaş açarım!”
Bu günkü çağımızda, zekatın nasıl toplanacağına ve nerelere nasıl dağıtılacağına dair görüşlerini söyleyen ilim adamları; Müslümanların mutlaka bir “Zekat toplama ve dağıtma müessesesi” kurmaları gerektiğini, böyle bir müessese ile ancak sosyal yaralarımızın sarılabileceğini ifade etmektedirler. Böyle bir müessese kurulmasının isteğe bağlı olmadığını, tüm Müslümanların yapmaları gereken bir görev olduğunu da açıkça beyan edip, sorumluluğumuzu vurgulamaktadırlar.
Bunları okudukça:
-Acaba bizim vermekte olduğumuz, ya da verdiğimizi sandığımız zekatlarımız, üzerimizden mükellefiyet olarak düşüyor mu?
Diye hayıflanmamak ve ızdırap terleri dökmemek mümkün değil.
İslam Dini, dünyaya yepyeni bir nizam ve bambaşka bir sistem getirmiştir. Toplumun maddi omurgası olan zekat gibi bir mali ibadet, ferdin vicdanına bırakılmamış, İslam devletinin görevlileri tarafından tek bir bütçede toplanarak yine aynı devlet tarafından gerekli yerlere sarfedilmesi kurala bağlanmıştır.
Tevbe Suresi’nin 60 ncı Ayeti’nde açıkça yazıyor ki, İslam devletinin hazinesinde toplanmış bulunan bu zekatlar ancak:
1-Fakirler
2-Miskinler
3-Zekat memurları
4-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar
5-Köleler
6-Borçlular
7-Allah Yolunda cihad
8-Yolcular
Olarak sayılan 8 yere verilecektir.
Bu 8 yeri çok iyi incelemek ve irdelemek gerekir.
Zekat memurlarına, kölelere, kalpleri ısındırılacak olanlara ve de Allah yoluna, olarak sayılan sarf yerleri iyi anlaşılmalı ve uygulamada neler sağlayacağı hesap edilmelidir.
Yoksa “Zekat fakirin hakkıdır” diye genel kaideyi öğrenip, işin içine girmekten imtina etmek ve sıyrıldığını zannetmek, zekattan toplum olarak beklediğimiz faydaları göremememiz neticesini doğurur.
Herkes de böyle düşünüp, zekat konusunda alınması gereken kararlar alınmayıp, gerekli adımlar atılmaz ve  başıboş bırakılırsa, fert olarak hepimizin sorumluluğu devam edecektir. Üstelik yerine getirmediğimiz bu sorumluluk dolayısıyla, hem bu dünyada hesabımız ağır olmaktadır, hem de Huzuru Hakk’a varınca bu vebal dolayısıyla uğrayacağımız kötü neticeler bizi bekliyor olacaktır.
Zekatı, Allah’ın emrettiği ve Resulullah’ın tatbik ettiği şekilde tatbik etmediğimizden dolayı, 8 sarf yerinden bir çoğu hakkını alamamakta ve toplumun maddi omurgası zayıflamaktadır. Bundan dolayıdır ki, fakir ile zengin arasında uçurumlar oluşmakta, sosyal denge bozulmaktadır. Bunun için, Müslümanlar cihad müesseselerini destekleyememekte, sömürgeci zihniyetler İslam diyarlarını neredeyse istedikleri gibi sömürebilmektedirler. Savunma sanayi ve zekat ilişkileri unutulmuş, orduların donatımı yetersiz mali kaynaklarla yerine getirilememektedir. İslam’ın tanıtımı için gerekli fonlar tedarik edilememekte,  cihad gerektiği şekilde yapılamamaktadır.
İşte bu gerçeklerden hareket ile 1987 yılından itibaren Refah Partisi İstanbul İl Teşkilatı tarafından gerekli araştırmalardan sonra bir çalışma başlatılmasına karar verilmişti. İl Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından bu görev, İl Mali Komite Başkanı olarak bize verilmişti.
Gerekli araştırmalar ve çalışmalar tarafımızdan yapıldıktan sonra, bizim başkanlığımızda bir “zekat toplama ve dağıtma komisyonu” kurulmuştu. Bu komisyon Kitab’a ve Sünnet’e uygun olarak teşkilat mensuplarımızdan zekatlarını tahsil edip bir fonda topluyordu. Toplanan bu zekatlar emredilen 8 sarf yerine, uygun oranlarda dağıtılıyor, böylece hiç olmazsa teşkilat mensuplarınca ayetlerin hükmü yerine getirilmeye çalışılıyordu.
Teşkilat içinde fedakarane bir şekilde çalışan, ama desteğe muhtaç bulunan mensuplarımıza bir nebze de olsa rahatlatıcı bir kaynak temin edilmiş, çalışmalara bu yönüyle hız verilmiş oluyordu. Aynı yıllardan itibaren İstanbul’da bütün dünyanın gıpta ile baktığı bir teşkilat kurulmuş ve yine bu teşkilatça örnek çalışmalar yapılmıştır. Bu örnek çalışmaların içinde “zekat komitesi”nin yeri çok önemliydi. Cihad çalışmalarına ivme kazandırıyordu. O devirde bu fondan, çok muhtaç bulunan üyelerden, il ve ilçe başkanlarına kadar bir çok kişi faydalanmıştı.
Daha sonra bu çalışmanın diğer illere de örnek olmasını sağlamak için, Genel Merkezimiz tarafından eğitim faaliyetleri başlatılmıştı. Biz de bu eğitim faaliyetleri ile görevlendirilmiştik. Birçok ilde teşkilat mensuplarına bu uygulamalar örnek gösterilerek öğretilmişti.
1994 yılında Refah Partisi’nin Belediyeleri kazanmasından sonra, bu komisyonun çalışmaları daha da genişletilmiş, mahalle ve sokaklarda zihniyet ayırımı gözetmeksizin fakirler ve muhtaçlar teşkilat kademelerince tesbit edilmiş, listeler çıkarttırılmış, zenginler gidilip ziyaret edilmek suretiyle zekatları ve sadakaları tahsil edilerek, bu listede bulunan kişilere kumanya olarak dağıtılma geleneği oluşturulmaya başlanmıştı. Yani, Türkiye’de yardımlaşma ve dayanışma yönünden çok temel uygulamalar başlatılmıştı. Bu aynı zamanda Kuran’da emredilen ve Peygamberimizin tatbik ettiği zekat müessesesinin yavaş yavaş ayağa kaldırılması ve toplumumuzda gerekli fonksiyonunu icra etmeye başlaması anlamına geliyordu.
Esefle belirtmeliyim ki, daha sonra Milli Görüş’ten ayrılanlarca kazanılan belediyelerde bu uygulamamız çok kötü bir şekilde taklit edilmeye çalışılmış, fakir fukaranın onurunu zedeleyecek şekilde, gösteriş için meydanlarda ihtiyaç maddeleri alenen dağıtılmaya kalkışılmış, izdihamlar, coplamalar, itişip kakışmalar meydana getirilmişti ki, bunlar bizlerin başlattığı uygulamalara tamamen tersti. O kadar ileri götürüldü ki, bu müessese seçim kazanma aracı haline getirilip, beyaz eşya veya kömür gibi ihtiyaç maddeleri oy karşılığında dağıtılmaya kadar alet edildiğini basına akseden haberlerden öğrendik.
O günlerde biz bu uygulamaları yaparken Genel Merkezimizdeki yetkililere bilgi veriyor, eğitimleri de onların istediği şekilde tanzim ediyorduk. Lakin Erbakan Hocamızı bunlarla meşgul etmemek için onunla hiç konuşmamıştık. Genel Merkez’deki yetkililerin de konuştuğunu hiç zannetmeyiz, çünkü o çok meşgul idi. Yurt içi problemler ve İslam Dünyası’ndan yansıyan problemler, ayrıca mahkemeler, davalar sebebiyle bu konulara eğilecek vakti de olmuyordu. Veya biz öyle sanıyorduk.
Zaman ilerledi, devran döndü, Milli Görüş’ü bölenler AKP’yi kurdular. 2002 genel seçimlerinde tek başlarına iktidar oldular. Saadet Partisinin oyları ise Türkiye ortalaması olarak yüzde 2,5’lara kadar gerilemişti. İstanbul Teşkilatlarından çok sayıda mensubumuz da AKP’ye geçmişti. Çok üzülmüştük ama takdiri İlahi, bunu da bir imtihan vesilesi olarak kabul ediyorduk. Aradan bir müddet zaman geçmişti. Bir telefon aldık:
-Erbakan Hocamız sizi çağırıyor. Milli Gazete binasında bir toplantı düzenlendi, sizin de gelmenizi istiyor!
Dediler. Koştuk gittik. Milli Gazete konusunda istişareler yapıyordu. Dar çerçeveli bir toplantıydı. Toplantıya ara verildiği bir anda Hocamızın bulunduğu odada, Saadet Partisi İl Başkanı Osman Yumakoğulları ve biz kaldık. Sohbet; teşkilatlarda kimler vardı, kimler gitti, kimler kaldı, konusuna gelmişti. Yumakoğulları:
-Hocam bu Ekrem Şama kardeşimizi tanıyorsunuz. Refah Partisi döneminde kurulan o meşhur teşkilatın motor kadrosunda bulunuyordu. İl başkanlık divanında bulunan 8 kişiden birisi idi.
Dediğinde Erbakan Hocamız:
-Evet biliyorum. Allah razı olsun, canla başla çalıştı.
Diye cevap verdi. Yumakoğulları:
-Ama Hocam bilmediğiniz bir durum daha var. O teşkilatı kurmuş bulunan 8 kişiden biridir ama, 7 kişi gitti bir tek Ekrem Şama kardeşimiz Milli Görüş’te kaldı.
Dediği zaman Erbakan Hocamız bize döndü, anlamlı anlamlı baktıktan sonra:
-Sen de o kadrodandın. Sen de gitmek üzereydin. Ayağın kayıp amellerin iptal olmak üzere idi. Seni o zekat çalışmaların kurtardı. O çalışmaların olmasaydı kurtulman mümkün değildi.
Dediğinde şaşkınlıktan donakaldık. Çünkü bizim zekat çalışmamızdan haberi yok sanıyorduk. Meğer teşkilatlardaki her olaydan haberi oluyormuş. Ayrıca ayağımızın sabit kalmasının sebebinin zekat çalışmamız olduğunu da anlamış olduk.
Bu hatıramızı Erbakan Hocamız ile yaşadığımız müstesna bir hatıra olarak saklamaktayız.
Yine başka bir hatıramız:
1984 yılında Refah Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu’na seçildik. İl Muhasibi ve Mali Komite Başkanı olarak göreve başladık. Görev ağır ve mesuliyetli bir görev. Aynı zamanda tehlikeli bir görev. Çünkü paranın yüzü sıcak. Nefis insanı her an aldatabilir. Ama Allahım korudu, şeytan bizi asla kandıramadı.
Refah Partisi’nin kapatılma anına kadar bu görevimiz devam etti. Kaba bir hesapla 16 yıl. Hatırladığım kadarı ile görevi değişmeden uzun yıllar devam eden 2 kişiden biri biz idik. Diğeri de Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı idi. O da salon ve meydan organizasyonları, idare amirliği, teşrifatçılık gibi zor bir görevi 16 yıl devam ettirmişti.
Her ikimizin görevi de yoğun tempolu bir çalışma gerektiriyordu. Tatil-mesai, cumartesi-pazar, bayram-kandil, akşam-sabah mefhumları kaybolmuştu. Ayrıca herkesten önce teşkilata koşup, en son çıkan da biz olmak zorunluluğumuz vardı. Birileri bir takım hesaplar peşinde koşabilir, ama bizim böyle bir niyetimiz ve maksadımız bulunmadı. Cihad niyeti ve alınan görevin başarıyla yürütülmesi mesuliyeti daima ön planda oldu. Arkadaşlarımızın görevlerini tam yapabilmeleri için onları mali yönden meşgul etmeme prensibini benimsemiştik. İl Başkanımızı da asla para işleri ile meşgul etmemiştik. İşte bu yüzden olmalı ki, bize anlatıldığına göre, İl Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan değişik yerlerde ve zamanlarda şu sözleri söylemiş:
-Ekrem Şama gibi bir muhasibim olmasaydı, beni para işlerine bulaştırırlar, yıpratırlar, önümü keserler, ben de ilerleyemezdim…
Bu söz paraya karşı zaafı mı, endişeyi mi belirtiyor, yoruma göre değişir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde bizim bulunmadığımız bir gurup toplantısında:
-Çalışmak ve başarmak zorundayız. Yeterli gayreti göstermezsek, bırakın başka mesuliyetleri, Ekrem Şama’nın gayretlerinden dolayı hakkını ödeyemez, hesabını veremeyiz.
Dediği bize ifade edilmişti.
Çok şükür gayretlerimiz şahıslara ve olaylara bağlı olarak azalmadı. Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra da, resmen İl Muhasipliği görevini, bizde olmasa bile fiilen işi bilen kişi olarak biz yürüttük. Mesela trilyon davası ile ünlenen Erbakan Hocamıza ve onlarca arkadaşımıza atılan o meşhur iftiralar sırasında, İstanbul Teşkilatı’nda asıl işlemi yapan biz idik. Ama resmen ismimiz olmadığından imzayı muhasip olarak Akif Gürdoğan ve mutemet olarak da Selman Esmerer atmışlardı. Kardeşlerimizin aylarca yargılanmaları ve hapis cezasına çarptırılıp içeride kalmaları sırasında vicdan azabı çekmedik desek yanlış olur. Ama Mevlamın takdiri böyle imiş. Fazilet Partisi döneminde de mali işlerle ilgili eğitimler tarafımızdan yapılıyordu.
Fazilet Partisi kapatıldı, Saadet Partisi kuruldu. Ama ayrılıkçı arkadaşlar da Adalet Ve Kalkınma Partisi’ni kurup Milli Görüş çizgisinden saptılar. İl Yönetimindeki ve ilçelerdeki ve belediyelerdeki birçok arkadaşımız derhal o partiye geçtiler. Vefa denen duygu ne kadar da zayıfmış. Yılların davası ve güzide lideri hemen ve nasıl terk edilebiliyormuş, görmüş olduk. En çok üzüldüğümüz ise, yıllarca zekat ve sadakalarla, gerek kendisini ve gerekse evlat ve ailesini beslediğimiz maddi imkanı kıt arkadaşların çoğu da, teşkilatları yüz üstü bırakıp gittiler, gidebildiler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bizim gayretimizden bir şey eksilmedi. Aynı tempoyla çalışıyoruz. Bu safhada Erbakan Hocamızla yoğun diyaloglarımız oldu. Yakın temaslar ve ikili görüşmeler yaptık. Çok üzüldüğünü görüyor, biz de kahroluyorduk. Ama bizim çalışma tempomuzu Hocamız pek bilemez, bilmesi de gerekmez. Ona maddi mesafe olarak uzağız. İstanbul’dayız ve kendimizi pazarlama derdimiz de hiç yok. Bu hengamede 2002 milletvekili genel seçimleri de geldi çattı.
Aday olarak Ankara’ya adımız teklif edilmiş, İstanbul birinci bölgeden seçilme ihtimali hiç olmayan bir sıradan milletvekili adayı yapılmıştık. Seçimlerin ana konusu Milli Görüş’ün bölünmesi idi. İlçe ilçe, mahalle mahalle , ev ev koşturup bu konuyu işliyorduk. Bölmenin, bölünmenin sakıncalarını, mesuliyetlerini, anlatarak, bölenlere bir ikaz olmak üzere oy verilmemesini telkin ediyorduk. Liderimiz Erbakan Hocamızın selamlarını götürüyorduk. Ev sohbetlerinde halk bizi gözü yaşlı olarak dinliyor, Hocamızı bağırlarına basıyorlardı. Bilhassa 1996-1997 yıllarındaki 54. Erbakan hükümeti döneminde cebi para görmüş sanayici, içşi, çifçi, esnaf ve emekliler hem dua, hem de destekleyeceklerine dair yeminler ediyorlardı.
Bu seçimlerde AKP’nin ise fısıltılarla yayarak işlediği konu enteresandı. Çok ustaca hazırlanmış yalan bir senaryo üretmişlerdi. Diyorlardı ki:
-Biz mi Milli Görüş’ü bölüyormuşuz? Haşa! Haddimize mi? Hem bölmenin manevi mesuliyetini en iyi bilenler bizleriz. Biz asıl Milli Görüşçüyüz. Erbakan Hocam bize gizli talimat verdi. Dedi ki:
“Gidin başka bir parti kurun. Bize muhalefet eder gibi hareket edin. İktidara gelip Milli Görüş davasını yürütün. Görüyorsunuz, bizim önümüzü hep kesiyorlar, ihtilaller ve ihanetlere uğruyoruz. Biz sizin aleyhinize de konuşsak bilin ki, siyaset gereği yapıyoruz. Siz işinize bakın!”
Biz işte bu görevi yapıyoruz. AKP’yi Hocamızın emriyle kurduk. İktidara geleceğiz, yeniden bütünleşeceğiz. Erbakan Hocamızı da Cumhurbaşkanı yapacağız. Saadetli kardeşlerimiz de Milli Görüş Partisi olarak bizim aleyhimizde konuşmak zorundalar. Çünkü Erbakan Hocamız onlara da o görevi verdi.
İşte Saadet Partisi olarak biz bu hengamede ve bu minval üzerine seçim çalışması yapıyoruz. Halkın bizim konuşmalarımıza olan teveccüh ve gözyaşlarına bakarak iktidara gelebileceğimizi hesaplıyoruz.
Seçim yapıldı, sandıklar açıldığında görüldü ki, Saadet Partisi’nin oyları Türkiye genelinde yüzde 2,5’a geriledi. AKP ise o seçim taktiği ile iktidara geldi. Morallerimiz bozulmadı desek inandırıcı olur mu? Ama takdiri İlahi’ye de inancımız tam. O seçim yorgunluğunu atalım, hem de biraz kafamızı dinleyelim diye eşimizi de alıp bir haftalığına rezervasyon yaptırarak Afyon, Sandıklı Hüdai kaplıcalarına gittik. Kafamızı dinleyip öz muhasebe yapmaya çalışıyoruz. Henüz 2 gün olmuştu ki, Saadet Partisi İstanbul İl Teşkilatı’nın sekreteryasından bir telefon aldık:
-Ekrem Bey, bu akşam İl Teşkilatı’nda olağanüstü bir toplantı var. Seçimlerin değerlendirilmesi yapılacak. İl Başkanımız sizin de gelmenizi emretti, dedi. Durakladık. Böyle teşkilat çalışmalarını pek ihmal etmezdik. Şöyle bir cevap verdik:
-Biz şimdi 500 km. uzaktayız. Bir haftalık rezervasyonumuz var ve yeni geldik. Bu toplantıya katılamayız. Değerlendirmeyi kalan arkadaşlar yaparlar! İl Başkanımıza selam söyleyin, biz Sandıklı’dayız, birkaç gün dinleneceğiz, bu akşam gelemeyeceğiz!
İşte o gece bir rüya gördük. Erbakan Hocamız suratı asılmış bir vaziyette, parmağı ile bizi göstererek:
-Ekremmm! Dikkat et, sermayeden yemeye başladın!
Kan ter içinde uyandık. Daha uyumak mümkün mü? Sabah hesabı kesip, İstanbul’a doğru hareket ettik.
Bir hatıramız da şöyle:
Teşkilatlarda görevimiz devam ettiği sürece faaliyetlerimizi aksatmadan yürütmeye gayret ettik. Hele Saadet Partisi’nin başından itibaren Genel İdare Kurulu üyeliğimizden dolayı sohbet, konferans, radyo, televizyon programlarımız ve Parti dışındaki kuruluşlardan yoğun istekler üzerine yaptığımız programlar ve rehberlikler sebebiyle hemen hemen hiç boş günümüz olmamıştır. Birçok teşkilat ve kuruluş ise günlerimizin dolu olduğu mazeretini soru işareti ile karşılayıp gönül koymaya başladıklarında programlarımız için pratik bir çözüm bulduk:
 İnternet!..
Şahsi internet sitemizde bir bölüm açarak söz verdiğimiz programlarımızı aleni ilan etmeye başladık. Sanıyorum 2003 yılından itibaren bütün programlarımızı isteyenin göreceği şeklide tarih sırasına göre kaydetmeye başladık. Bizden program isteğinde bulunan kişi ve kuruluşlara sitemizin adresini vererek orada müsait bir tarih tespit etmelerini sağlıyorduk. Bu usül de hem programlarımıza bir disiplin getirmiş, hem de kimsenin kırılmasını veya gönül koymasını gerektirmeyecek şekilde bilgilenmelerini sağlamıştır. En önemlisi de konferans ve programlarımızın yıl içinde hemen hemen, her güne yayılmasını sağlamış, boş günlerimiz neredeyse kalmamıştır. Tabi bütün bu programlarımız, Saadet Partisi’nin Eğitim Başkanlığı’nın bilgi ve programları dahilinde yapılmış olduğundan, başkanlığın isteği veya periyodik zamanlarda bu faaliyetlerimizin tarih, yer, konu ve faaliyet cinsi itibariyle bildirilmesi mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet sebebiyle her yıl sonunda bu faaliyetlerimizin bir özetini Genel Başkan’a ve Eğitim Başkanına bildiririz.
Başlarda onlarca sayfa tutan bu faaliyet özetleri, Genel Başkan Recai Kutan Bey’e, daha sonra da Numan Kurtulmuş Bey’e birer dosya halinde her yıl sonunda tarafımızdan takdim edilirdi. Genel Başkanlar bu dosyayı biraz takdir, biraz da şaşkınlıkla alırlar, bir iki sayfasını okurlar ve çekmecelerine atarlardı. Biz buna alışmıştık. Son yılda Erbakan Hocamız Genel Başkan olunca 2010 yılı faaliyetlerimizi randevu alıp kendisine takdim ettik. Dosyamızı aldı, kapağını kaldırdı, sayfaları çevirdi, sonra bana dedi ki:
-Otur bakalım şuraya!
Biz bir iki iltifat cümlesinden sonra, diğerlerinin yaptığı gibi bize usulen teşekkür edilecek ve çıkacağız sanmıştık. Bizi oturttu. Birinci sayfadan başlayarak, tek tek satırları okumaya başladı. Tam 24 dosya sayfası faaliyeti (300 kalemden fazla idi) tek tek okudu. Biz heyecanlanmaya  başladık. Herhalde bunlar için bir de karşı sondaj yapacak, teşkilatlara da bunun doğruluğunu sorup sağlama yapacak sandık. Ama o şunları söyledi:
-Çok miktarda sohbet, konferans ve program yaptığınız anlaşılıyor. Çok çalışmak, çok konuşmak, çok faaliyet yaptığınız anlamına gelmez! Mühim olan bunların sonunda verim alabiliyor musunuz? Bu programların gayesi Milli Görüş Davası’nın halka anlatılması, sonra üye, ya da başka şekilde sonucun alınmasıdır. Şimdi yaklaş bakalım şuraya. Şu konuda şurada konferans vermişsiniz. Şurada değişik bir konu, şurada TV programı, burada panel, şurada açık oturum. Şimdi senden şunu istiyorum, bu programlarda neler konuşuyorsan, bunların tek tek deşifre olmuş ve yazılmış şekilde dosyalarını istiyorum. Hemen işe başlayacaksın, bana bunları ulaştıracaksın!
Titremeye başladık. Hocamızın dediği şey onbinlerce sayfa tutarında metin demekti. Aman Allah’ım! Bunu biz nasıl yapacağız? Aylarca gece gündüz çalışmak gerekecekti. Ama Hocama hayır demek ne mümkün?  Ne dediyse yapmak zorundayız.
-Başüstüne Hocam, hay hay!
Dedik, elini öpüp çıktık. Elbette heyecandan titreyerek. Bu işin altından nasıl kalkacağımızı kara kara düşünerek.
Eve döndüğümüzde çalışmaya koyulduk. Hocam emrettiyse Allah bir kolaylık ihsan eder diye düşünüyorduk. Bir kaç günlük çalışma ile bir aylık kısmının metinlerini yazmaya muvaffak olduk. 400- 500 sayfalık bir metin oluştu. Onu aylık dosya olarak bir araya getirip o hafta Hocamıza takdim edelim, diye düşünürken, o hastaneye kaldırldı. Bugün yarın derken ilk taburcu olduğunda, rahatsız etmemek kaygısıyla randevu talep etmedik. Kısa süre sonra ağırlaşıp ikinci defa hastaneye kaldırıldı ve vadesi dolup vefat etti. O aylık dosya da bizim çekmecemizde buruk bir hatıra olarak bize kaldı. O dosya, Erbakan Hocamızın diğer liderlerle olan farkını bize gösteren yazılı bir belge olarak hatıra kaldı.
Hocamızdan sonra da genel başkanlara o dosya takdim etme usulümüz devam etmektedir.
Ve acı bir hatıramız:
Erbakan Hocamızı biz, daha öğrenci iken tanıyıp, elini öpüp, sevip, takip etmeye başladık. Milli Selamet Partisi’nin kongrelerinin birinde söylediği şu söz hatıralarımıza nakşedildi:
“Bir insan, Alpaslan olup Malazgirt’te şahlanmadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul surlarına bayrağı dikmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa'nın içlerine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi ya Allah, diyerek namluya sürmeden, İstiklal Savaşı’nda Sakarya siperlerine girmeden, Mücahit olup Kıbrıs Harekatı’na katılmadan Milli Görüş nedir anlayamaz!”
Sadece Milli Selamet Partisi dönemi değil, sonradan yaptığı birçok konuşmasında hep Seyit Onbaşı ve Çanakkale vurgusu yaptığını görüyorduk.
İşte o tarihten beri hep onun söylediği bu sahneleri merak etmeye başladık. Bilhassa Seyit Çavuş kimdir, neden o mermiyi kaldırmıştır, Çanakkale savaşları neden önemlidir, merak ediyorduk. Ediyorduk ama gerek maddi durumumuz, gerekse cihad teşkilatındaki çalışmalarımız sebebiyle Çanakkale savaşının geçtiği mekanları dolaşıp, konu hakkında esaslı bilgiler edinme şansını yakalayamamıştık. Fakat Refah Partisi’nin kapatılması ve yerine Fazilet Partisi’nin kurulması safhalarında bize şu talimat verildi:
-Fazilet Partisi’nin, Refah Partisi’nin devamı gibi anlaşılarak kapatılmasına sebep olmamak için, ismi ön planda olan kardeşlerimiz bir müddet sahneye çıkmasınlar!
İstanbul’da ilk göze batanlardan biri de biz olduğumuzdan bu talimatın muhatabı olduk ve evimize döndük. Bu durum 150 km hızla giden bir araçtan aşağıya bırakılmaya benziyordu. Hayatımızda ilk defa boş zamanlar oluşmaya başlamıştı. O halde ne yapmalıydık? Elbette Erbakan Hocamızın dilinden düşürmediği Çanakkale savaşlarının geçtiği mekanlara bir ziyaretle işe başlamalıydık. İşte o günlerde ailece o mekanlara yaptığımız bir ziyaret önümüze bambaşka bir kapı araladı. Çanakkale şehitlerinin maneviyatı o kadar güçlü idi ki, şahsımızla ilgili büyük bir çekim sahası oluşuverdi. Artık Çanakkale ile yatar, Çanakkale ile kalkar olduk. Yeni bir ziyaret, bir daha, bir daha… Kütüphaneler, konunun uzmanları, internet siteleri, eski kitap ve doküman araştırmaları bizde bir takıntı haline geldi.
Kısa süre sonra bir de baktık ki, bizim eriştiğimiz bilgi ve belgeler çevremizde hiçbir kişide yok. Erbakan Hocamız da yine Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu işleyip duruyor. Kendisi ile yaptığımız özel görüşmelerin birinde konuyu açtık ve eriştiğimiz bilgilerin bir iki tanesini naklettik. Şu mealde bir şey söyledi:
-Bu kadar araştırma yapmış ve bilgi toplamışsın. Bu bilgilerin sende kalması seni vebale sokar. Bunları bir kitap halinde yayınlarsan herkes faydalanır. Hadi bakalım çalışmalara başla!
-Hay hay Hocam, baş üstüne!
Dedik ama, kitap nasıl yazılır, nasıl basılır, ne kadar finansmana ihtiyaç var, aldı bizi bir telaş. Ama yola çıkıp sebeplere tevessül edene Cenabı Allah yardım ediyor. Kısa süre içinde 2003 yılında “Şu Boğaz Harbi, Bir Başka Açıdan Çanakkale Savaşları” isimli kitabımızı yayınlamayı başardık. Aynı yıl İstanbul İl Teşkilatı’nın iftar programına teşrif eden Erbakan Hocamıza kitabı takdim ettik, o da o programında övgüyle bahsederek bu kitabımızı Milli Görüşçülere ilan ve tavsiye etti.
Bu kitabımız olağanüstü bir teveccüh gördü. Hemen ertesi sene “Hilelerle Çanakkale” kitabımızı da yayınlamayı başardık. Şükürler olsun şu ana kadar bu iki kitabımız 20’şer, 30’ar baskı yaparak geniş kitlelere yayıldı.
Erbakan Hocamızın ve camiamızın nezdinde artık biz “Çanakkale Uzmanı” oluvermiştik. Konu ile ilgili yoğun konferanslar, televizyon ve radyo programları, ziyaret rehberlikleri gibi faaliyetlerimiz böylece başlamış oldu. Erbakan Hocamız o tarihten sonra Çanakkale ve seyit Çavuş konusunu konuşacak olsa, önce bizim ismimizi anar, bizi yanına çağırır, sonra konuyu anlatırdı.
Vefat etmezden önceki yıl, yani 2010 yılında İstanbul’da kutlanan İstanbul’un Fethi programından önceki saatlerde yine biz gençleri şuurlandırmak üzere gittiğimiz Çanakkale Şehitlik ziyaretinden dönmüştük. Eve gidip üstümüzü bile değiştirmeden doğruca İnönü Stadyumu’na gidip Hocamızın elini öpmüş ve kendisine:
-Hocam Çanakkale Şehitlerinin ziyaretinden dönüyoruz. Şehitlerimizin size taze selamlarını getirdik!
Dedik. Elimizi tuttu bırakmadı. Gözlerimize baktığında iki damla yaşın titreyerek gözlerinden çıktığını fark ettiğimizde biz de duygu seline kapıldık. Bir müddet bakıştık ve bize dedi ki:
-Allah senden razı olsun. İki cihanda aziz olasın. Bu hizmetin dolayısıyla o şehitlerin dua ve şefaatleri sana yeter! Bizim selamlarımızı da onlara götür!
Tekrar elini öptük.
Yıl 2011…
26 Şubat’ı 27 Şubat’a bağlayan gece.
Bir rüya gördük:
Erbakan Hocamız Çanakkale Şehitliklerinin siperleri arasında bir mekanda bir masa başında çalışıyor. Bulunduğu mekan bir mahzen. Masasının üzerinde bir takım kağıtlar, çizimler planlar var. Elindeki cetvelle bir takım mesafeleri ölçüyor, notlar alıyor. Yanına yaklaştık, selam verdik. Selamımızı aldı. Biz:
-Hocam siz bu mahzende ne yapıyorsunuz?
Dedik. O da:
-Çanakkale siperlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Yeni planlar yapılması lazım. Bu konuda çalışıyoruz!
Dedi.
-Hocam biz de yeni bilgiler bulduk. Kitabımızı genişleteceğiz. Bizi takip ediyorsunuz zaten!
-Evet, hepsini biliyorum. Aman bu çalışmalara devam et. Allah yardımcınız olsun!
Dedi. Sonra etrafı inceledik. Tavanda dar bir çıkış yolu olduğunu gördük. Dedik ki:
-Ama Hocam burası havasız bir mahzen. Sizin sağlığınıza uygun bir mekan değil. Önce sizi buradan çıkarıp daha müsait ve ferah bir ortama götürmemiz gerek. Biz hemen sizi buradan çıkarmanın çarelerini arayalım!
Diyerek yukarıdaki çıkışa erişmek için bir seyyar merdiven aramaya başladık. Ama uyanıverdik.
O gecenin devamında hep Çanakkale siperleri ve Erbakan Hocamız ile ilgili rüyalar gördük. Ertesi günü Pazar günü idi. Saadet Partisi İstanbul İl binasında Milli Görüşçü Orduluların bir çalışması vardı, oraya katıldık. Ama aklımız fikrimiz gece gördüğümüz rüyada idi. Toplantı devam ederken aldığımız haberle yığılıp kaldık.
Hocamız vefat etmişti.
O artık gitmişti. Çanakkale siperlerini yenileyip, yeni ve ferah bir mekana intikal etmişti. Bizi öksüz ve yetim bırakarak…
O gün çağırıldığımız televizyon kanallarında Erbakan Hocamızı bu rüyamız ile anarak gözyaşları içinde anlatmaya çalıştık.
Osman Nuri Önügören’den bir hatıra:
“Biz çok büyük anormal kazalar atlattık, ölümden kurtulmamız mümkün değildi, yani Cenabı Allah kaç kere korudu.
 Milli Selamet Partisi dönemi idi. Çanakkale’den Biga’ya gidiyoruz.  Biga’da konferans var. Arkamızda devletin istihbarat elemanları bizi takip ediyor. Bunu hep yaparlardı. Siyah bir araba ve 4 tane görevli. Gittiğimiz yerde de bütün konuşma ve olayları kaydederlerdi. Bant kaydı. Taunus arabamızla 160 km. ile falan gidiyoruz. Hava yağmurlu ve yol virajlı. Arkada Rahmetli Orhan Batu var uyuyor, yanımda Erbakan Hoca. Biz Orhan Batu ile yolda nöbetleşe araba kullanır ve nöbetleşe uyurduk. Aniden keskin virajlara girdik. Hava da yağmurlu. Frene basacağım derken, ayağım kaydı gaza bastım. Aşağısı ağaçlık ve uçurum, az ilerisi tel ile çevrilmiş yeni sürülmüş tarla. Tarlaya doğru uçtuk. Dikenli telleri geçtik, tekerlekler üzerine tarlaya düştük. Tarladaki derin çamurlu toprak fren görevi yaptı ve öylece kaldık. Orhan Batu benim üzerime uçtu. Hocam kafasını cama vurdu, ama bir şey olmadı. Eğer ağaçlara vursaydık sağ kalma ihtimali yok gibiydi. Arkamızdaki istihbarat görevlileri geldiler, geçmiş olsun, dediler. Arabamıza hiçbir şey olmamıştı, sadece bir kablo çıkmış, onu da takınca çalıştı ve tarladan çıkıp hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam ettik.
Hoca konferansa yetişti, girdi salona. Bizi takip eden aracın şoförü yanıma geldi ve ne büyük kaza geçirdiğimizi anlattı. Dedi ki:
-Siz nasıl insanlarsınız kardeşim, biz çözemiyoruz? Çok süratli idiniz, kaza yaptınız, sonra arabayı yola çıkarıp hiçbir şey olmamış gibi, yine süratle yola koyuldunuz. Biz arkanızda tir tir titriyoruz, her an kaza yapacağız diye.
Dedim ki:
-Kardeş bizim görevimiz var, bizim davamız var, onu tebliğ edeceğiz. Vaktimiz çok az. Ondan acele ediyoruz. Tebliğ görevimiz var.
Adam şaştı kaldı. Sonra Balıkesir’e doğru devam ettik, oradan Bursa’ya geçtik. Yolda ben o görevlilere bir oyun yaptım ve bizi kaybettiler, takip edemediler.”
 Fatma Nur Mücevher anlatıyor:
2011 senesiydi. Milli Görüş ile alakası ve bağı olmayan bir kurum bünyesinde çalışıyordum. Teşkilatımızın içindeki görevimiz gereği, Mahallemizde sohbetlerimiz devam ediyordu, öğrencilerimiz ve arkadaşlarımızla faaliyetlerimiz devam ediyordu. Yaptığımız her faaliyette ve attığımız her adımda Rabbımızın rızası olur mu, olmaz mı, endişesi içindeydik. Çalıştığım yer dolayısıyla içimi kemiren bir vicdan sızısı vardı. Milli Gazete’ye aboneliğim devam ediyordu.
Bir akşam evime geldim, iftarımı yaptım, namazımı kıldım. Vicdan sızımla ilgili bir sürü soru aklımda olduğu halde uykuya dalmıştım. Rüya görmeye başlıyorum:
Rüyamda sohbetten eve gelmişim. Erbakan Hocamızın konuşması var, diyorlar. Eve girdiğim gibi çıkıyorum. Ali Sami Yen stadyumundaymışız. Erbakan Hocamızın yanına yaklaşıyorum. Mahcup bir ifade ile:
-Hocam sohbetim vardı ondan geç kaldım.
Diyorum. Hocam tebessüm ediyor:
-10 dakika oldu başlayalı kızım, diyor. Hocamın yanında Hatice Nermin Annemiz, koruması ve 5 kişi var:
-Hocam, kimse gelmedi mi? Milli Görüşçü'ler bu kadar az mı?
Dediğimde, eliyle karşı stadı işaret ediyor:
-Geldiler kızım, hepsi orada konserde.
Deyince karşı tribünlere bakıyorum. Hakikaten bir ezgici ağabeyimizin konserinde slogan atıyorlar, ama Hocamın yanı başında 5 kişiyiz. Sonra mahcup bir ifade ile:
-Benim onlardan bir farkım yok. Ben de davama hizmet edemiyorum!
Diyorum. Bana bakarak:
-Hakk'a hizmet ettiğin sürece, Milli Görüş’e  hizmet etmiş olursun!
Diye cevaplıyor.
Rüyamda geçen bu durum beni çok etkilemişti. O günden sonra daha bir gayretle davamıza dört elle sarılıyorum.” 
İbrahim Kasapoğlu anlatıyor:
“Refah Partisi döneminde Terme İlçe Başkanı idim. Erbakan Hocamızın talimatıyla Samsun’da bazı işler yapılacakmış, beni çağırdılar. Tam da ayın son günü. Ödemelerim var, senetlerim var ve dükkanımın kasası bomboş. Yağmur da yağıyor. Züccaciye dükkanımın kapısını kilitledim, emir aldığım işe koştum, Samsun’a doğru.
İkindiye kadar sürdü. İşimi bitirdim, ama bende bir telaş var. Çekleri senetleri nasıl ödeyeceğim, borçlarımı nasıl vereceğim? Çünkü ay sonu.
Dükkâna geldim, baktım saçak dibinde bir adam bekliyor. Eski müşterilerimden birisi. Bana sitem etti:
-Neredesin kardeşim, sabahtan beri seni bekliyorum?
Diye. Şimdi yanı başımda Kayınbiraderim Ahmet’in dükkânı var, züccaciye dükkanı var. Hem de sağlam insanlar. Başka dükkanlar da var. Bu adam beni sabahtan beri neden beklesin? Alışverişini rahat yapıp gidebilirdi. Şimdi bu adam beni oyalayacak, bir şey değil de, yani ben şimdi bankada çeklerim, senetlerim var, onları alacağım, para yok. Dükkan kapalıydı. Sağdan soldan para toplamaya çalışıp borçlarımı ödeyeceğim. Beni fazla oyalamasa bari, diye düşünüyorum. Dükkanı açtım, adama dedim ki:
-Biraz acele et de, işlerim var!
Adam, tamam dedi, içeri girdik, şunu ver, bunu ver. Epeyce bir mal ayırttırdı:
-Sen hesabı yap, ben bu malları daha sonra alırım.
Dedi. Çıkardı malların bedelini nakit olarak ödedi. Tüylerim diken diken oldu. Peşin parası olduğu halde, beni beklemiş ve Allah’ım benim ihtiyacımı o kuluna gördürmüş. Çünkü ben Allah’ın davası için dükkanımı kapatmışım. Çeklerimin, senetlerimin bedeli çıktı, ilave olarak harçlığım da çıktı. İşte bu Erbakan Hocamın ve davamın bir bereketi idi. Allah’a bir defa daha şükrettim. Bu davada ayağımı sabit kılması için de dua ettim.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“Erbakan Hocam Mamak cezaevinden çıkmadan 6 ay önce ben bir rüya gördüm.
Rüyamda böyle iki kişiyiz kahvede, küçük bir kahvede oturuyoruz, aksakallı bembeyaz nur yüzlü bir insan ama, gülüp duruyor dedim ki:
-Abi benim mürşidi kâmilim sen misin?
-Senin mürşidin ben değilim, seni gelip alacaklar, sen caminin karşısında Saraç Mustafa Efendi’ye git, onunla bir kahve iç.
Diye cevap verdi. Sabah ezanı okundu, ben namaza gittim. Ama ben aynı zamanda cemaat arkadaşım olan Saraç  Mustafa Efendi’ye gidip de birer kahve içelim, diyemedim. Aradan 6 ay geçti, bir gün Mustafa Efendi’nin kapısına dayandım. Selam verdim, hayırlı işler diledim:
-Bir ricam var senden, parası benden, kahvesi de kahveci Yakup Usta’dan olmak üzere senle bir kahve içmek canım istedi!
Dedim. Hemen geldi, kalktı koltuktan, koluma bir yapıştı:
-Ya benim mekânımda bana kahve mi ısmarlayacaksın? Sen gel bakayım kahveyi nasıl içeceksin?
Dedi ve ısmarladı. Kahveleri içtik ama ben rüyamı ona söylemedim.  Aradan bir 6 ay daha geçti, ben namaz kılıyorum, ama particilik, siyaset bilmiyorum. Burada bir kahvede yalnız başıma oturuyorum. Bir Golf araba geldi, kırmızı renkli, kahvenin önünde durdu. Arabanın içinden uzun boylu genç bir adam indi, bana bakıyor.
-Ne var beyefendi, neden bana bakıyorsun?
Dedim.
-Konyalı Mustafa varmış burada!
-Mustafa Algül, ben Konyalı’yım!
Dedim.
-Seni almaya geldim!
Dedi. Benim aklıma hemen rüyada beyaz sakallı kişinin bana söylediği cümle geldi. “Seni almaya gelecekler” şeklindeki cümle. Ama açığa vurmadım.
 -Beni ne yapacaksın ya?
Dedim ben.
-Bin arabaya götürüyorum seni!
Dedi. Yani biz de hani delikanlılığa sığdırmıyoruz ya, binelim bakalım ne olacak diye, bindik. Bayramiç’i çıkıyoruz, ben tekrar sordum:
 -Ya sen beni nereye götürüyorsun?
Direksiyondan bana doğru dönüp gülümsedi:
-Erbakan Hocamın emri var. Seni alıp kendisine götürmem için bana emir verdi. Kendisine seni teslim edeceğim!
Dedi. Ben yine:
-Kardeşim ya benim Erbakan Hoca ile bir alışverişim yok.
-Ben anlamam bana emir verdi, al gel dedi, alıp götüreceğim! Benim adım Osman Akgün, Erbakan Hocamın yanında bulunurum!
Dedi. Gaza bastı ve gün batmadan Altınoluk’a vardık. Osman orada 25 metre uzaklıkta şöyle durdu hazır ol vaziyetinde ve:
-Hocam Mustafa Algül’ü getirdim!
Dedi. Hocam beyaz bir pantolon giyinmiş, vardım elini öptüm.  Bir sarılayım dedim, Hocam zaten cüsseli ya, bir de baktım ki, ben onun göğüs hizasında kaldım. Yani boyu birden uzadı sanki. Ben uzun boylu olduğum halde benim gözümde, ben ancak göğüs hizasında kaldım. Dedi ki:
-Osman, Mustafa Efendi’yi misafirhaneye al, çayını kahvesini içir, açsa karnını doyur, misafire iyi bak!
Ben çay kahve içtim, biraz sonra orada bir sohbet toplantısı oldu. Ben de katıldım. 9 kişi olduk. Bir tanesi de Almanya’dan gelmiş, bilmem ne şehrinden.
-Hocam ben Almanya’dan geliyorum, orada size biat etmiştim!
Dedi. Diğeri de:
-Hocam ben Avrupa’da Milli Gazete temsilcisiyim, şimdi Mardin’e gidiyorum, biz Mardinli olduğumuz için, Arapçayı çok iyi biliriz, Kuran’ı okuduğumuz zaman manalarını çözeriz, anlarız. Türkiye’ye girdiğim anda, buradan memleketime gitmeden önce, size biat etmek lazım olduğunu çok iyi anlıyorum, biliyorum, tekrar biatımı tazelemeye geldim, size Hocam biatımı kabul et!
Dedi. Kabul etti o da… O akşam orada gördüklerim beni çok etkiledi. Çok doğru şeyler söyledi, bunların bir kısmını duymuştum ama, Milli Görüş ile ilgili söylediklerini ilk defa duyarak çok etkilendim. Gece 23’de Osman Akgün beni Bayramiç otobüsüne bindirdi ve geri döndüm. Bundan sonra Hocamızla gide gele iyice aşina oldum. Milli Görüşü anladım. Hocamızla bir daha da ayrılmadık. Allah herkese nasip etsin.
Kısa süre sonra bizim evimize geldi Erbakan Hocam. Recep Tayyip Erdoğan da vardı. Evde ağırladık. Bir komşumuz vardı, kadın. Erbakan bu eve gelirse onu taş yağmuruna tutacağım, diye tutturdu. Etme, yapma, falan dediysek de, o illa taşlayacağım diyordu. Erbakan Hocam geldi evimizde misafir oldu, epey sohbet yaptı. Sonra çıktı. Komşu kadın daha sonra gözlerini oğuşturarak kapıda gözüktü.
-Ne oldu hani taşlayacaktın, bak Allah senin taşlamana mani oldu!
Dediğimde,
-Sorma komşu, bana bir hal oldu. Sabahleyin üzerime bir ağırlık çöktü, şu saate kadar uyumuşum!
Bir müddet sonra Erbakan Hocam’ın emriyle ben Bayramiç’te Refah Partisi İlçe Başkanı oldum. Uzun müddet bu görevi yürüttüm. Erbakan Hocam bana Usame ismini taktı. Çölde açan tek bir gül anlamına geldiğini bizzat kendisi ifade etti. Şu an bile bana Usame diye seslenen kardeşlerimiz mevcuttur.
Bir gün arkadaşlar bir video bant getirdiler. İzliyoruz. Birden Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin resmini gördüm dondum kaldım. Çünkü yıllar önce bana rüyamda:
-Senin mürşidin ben değilim, seni gelip alacaklar!
Diyen beyaz sakallı nurani yüzlü adam bu! Meğer bu bant, Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretlerinin vefat yıldönümü için hazırlanmış bir bantmış.
Böylece yıllar önce gördüğüm o rüya, bana Milli Görüş yolunu açan ve Erbakan Hocama tabi olmayı nasip eden serüvenin özeti imiş.”
Şaban Atalı anlatıyor:
“Refah Partisi Kocaeli İl Teşkilatı ile beraber biz de, Gebze İlçe Teşkilatı olarak Ankara Balgat'da Hocamızın evindeyiz. Hocam her zamanki gibi teşkilat mensuplarına teşkilat içi eğitimin yanı sıra, güncel olaylarla da ilgili bilgiler veriyor. O sırada benim de aklıma gelen bir soru oldu, ancak çekindiğimden ve de Hocam bana bir soru sorar ve bilemezsem utanırım, korkusuyla kendi kendime:
-Boş ver başına iş alma, sus!
Dedim. Bu şekilde iç dünyamda boğuşurken Hocam birden:
-Herkes aklından geçen bir soru ve anlamadığı bir mesele varsa sorabilir, çekinmenize ve korkmanıza lüzum yok!
Deyiverdi. Ben bir an ne olduğunu anlayamadım. Ancak onbeş, yirmi saniye sonra kendime gelince, aklımdan geçen soruyu sordum:
-Hocam size her fırsatta, yıllarca hep zulmeden şu ordu mensuplarının maaşlarına neden bu kadar zam yaptınız?
Deyince Hocam o güzel yüzüyle tebessüm ederek:
-Bakın biz iktidara gelince baktık ki, teknik kadro parayı bahane ederek görevinden istifa edip ayrılıyor. Biz de kendilerine, aldığınız ücret size yetmeyebilir, ancak bu size, millete dirsek çevirmenizi gerektirmez. Kaldı ki, bizim ülkemizin parası elhamdülillah bitmez, bundan dolayıdır ki, biz bu milletin ulvi evlatlarının çocukları olan silahlı kuvvetlerimizin mensuplarının maaşlarında düzenleme yaptık. dedi.”
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Hatice Nermin annemiz yeni evli oldukları dönemde yaşadığı bir olayı şöyle anlattı:
-Apartman katında bir dairede oturuyorduk. Birgün kapı çalındı. Kapıda değişik görünüşlü yabancı birisini gördüm. Ben daha kendisine, buyurun, kimsiniz, ne istiyorsunuz, diye soramadan, kızım eşine dikkat et, zira o Allah dostudur, diyerek kapıdan ayrıldı. Ben bu adamın kim ve nasıl birisi olduğunu anlamak için apartmanın girişini gören pencereye koştum. O kadar bekledim, ama apartmandan çıkan olmadı.”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hoca ile beraber İslam Dünyasına zaman zaman seyahat ederdik. Tabi orada Hoca’nın konuşmasını biz mümkün olduğu kadar sona koyardık. Yani protokol konuşmaları yapılır, vezir ü vüzera konuşur, sonra Hoca konuşunca doğal olarak her şeyi Hoca yönlendirmiş oluyordu. Birdenbire oranın doğal lideri konumuna geliyordu. O da inandığı doğruları samimiyet ve ihlâsla, ilmi ölçülerle anlatırdı. Öyle kişiler vardı ki, İslam Dünyasında, Kardavi gibi daha başkaları gibi. Bunlar fıkıhta, tefsirde, hadiste, dünya çapında otoriteler. Ama onlar meseleyi bir sistem bazında almıyorlar, Hoca’nın önemli bir katkısı da, meseleyi sürekli sistem bazında ele alması oluyordu.
Hayata tatbik, yani konuşurken, ki bu çok önemlidir, biraz önce de anlattığım gibi, yani söylediğimizi nasıl uygulayacağız, yani ülkenin imar ve ıslahına katkısı ne olacak? Esas olan bizim yaratılış gayemiz, tevhit ve adalete inanarak, yeryüzünü imar ve ıslah etmektir. O bir sistem içerisinde olayı anlattığı için, ister istemez orada hemen doğal bir lider konumuna gelirdi. Ve bir de, biz zaman zaman yurt dışında ve Türkiye’de önemli zatları davet eder, Hoca’yı onlarla tanıştırırdık. Bürüksel’de bir zattan bana bahsettiler. İsmini vermek istemiyorum, halen hayattadır. Batıda da etkisi var, aslen İtalyan’dır. Onu buraya Hoca ile tanıştırmaya getirdik. Hocamız onu biraz dinleyince:
-Bu zındığı nereden getirdiniz, bana?
Dedi. Biz onu anlayamıyorduk, adam güzel konuşuyordu, ama Hoca işte o ferasetle çelişkiyi hemen fark ediyor. Sonra araştırıyoruz ki adamın İslamiyet ile irtibatı farklı imiş. Neyse inşallah hidayete erer.
Dışarıdan gelen insanların, ya da bulunduğu çevrede etkin insanların hataları varsa, hemen bulurdu ve çoğu da o noktada Hoca’nın ikazını kabul ederdi. İran’a gitti. Daha sonra o görüştüğü liderlerle bir toplantı vesilesi ile görüştük. İran liderleri bana aynen şunu söylediler:
-Biz yıllardır bu davanın, bu meselelerin içindeyiz. Ama Hoca’nın ikazını görünce, çok noktalarda nasıl hata ettiğimizi anladık.
Onlar öyle ifade ettiler. Yine biz bir konferansa katılmıştık, dünyanın birçok ülkelerinden insanlar vardı. İran’dan Ahmedi Nejat da vardı. Orada ilim adamları konuştu, herkes bir şeyler anlattı. Ahmedi Nejat ile vedalaşırken ben kendimi tanıtınca, hemen toparlandı, elimi bırakmadı. Dedi ki:
-Erbakan Hoca’nın bize, bizim hatalarımızı anlamamıza çok büyük katkıları oldu. Ne olur özel selamımı götürün!
Bunlar çok önemli şeyler. Yine başka bir görüşmeyi hatırlıyorum. Çerniçev Rus elçisiydi burada Türkiye’de. Rus elçiliğinde Adil Düzen’i seanslar halinde, iki seans mı, üç seans mı,  orada anlattık. Sonra Erbakan Hoca bana bir gün dedi ki:
-Bu Rusya’nın gidişi çok kötü. Rusya sıradan bir ülke değil. Biz bu Adil Düzen’i elçiye anlattık, elçi bazı temaslarda bulundu ve haber yok. Sen bir git de, orada ki Bilimler Akademisi ile bu konuda görüşme yap.
Tabi oraya gittik, ön görüşmeler yaptık, orada ki Müslümanlarla. Ertesi günü Bilimler Akademisi’ni ziyaret edecektik, 19 Ağustosta darbe oldu, askeri darbe. Gorbaçov düşürüldü, Yeltsin iş başına geldi. Sonra geri döndüm, Almanya üzerinden. Bütün yollar kapatıldı. Hoca dedi ki:
-Demek ki, daha hazırlık yapmamız lazım, yani bunların başına bu işin geleceğini ben tahmin edemedim.”
Osman Akgün anlatıyor:
“1976 yılında polis memuru olarak Ankara’ya tayin edildim. Fakat ben Ankara’dan başka bir yere tayinimi arzuluyordum. 1977 yılı genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi İstanbul İl Başkanı Abdullah Tomba milletvekili seçilmişti. Kendisi ile tanışıyorduk. Milliyetci Cephe koalisyonu vardı. Erbakan Hocam Başbakan Yardımcısı, Vecdi Gönül de Ankara Valisi idi.  
Rahmetli Abdullah Tomba’ya dedim ki:
-Ben Ankara’dan gitmek istiyorum bana yardımcı olun
-Hay hay, Vecdi Gönül’e söyleriz, kolayca hallolur!
Dedi. Bugünkü Ulus’ta Devlet Konukevi olan yerde ağır sanayi toplantısı vardı. Oraya genel müdür, şube müdürü ve değişik şehirlerden Türkiye’nin değişik yerlerinden yatırım yapan insanlar geliyordu. Orada buluşmaya karar verdik. Ben salona girdiğimde Erbakan Hocamız konuşma yapıyordu. Abdullah Tomba Bey de boksör olduğundan Hocamızın arkasında duruyordu, icabında korumak üzere. Mevzu Ağır Sanayi Hamlesi idi. Hocamız konuşurken dedi ki: 
-Bak bizim bir polis memurunu şuradan alıp şuraya tayin etmekle kaybedecek vaktimiz yok!
Şaşırdım. Sanki bana bakarak söyledi gibi geldi. Toplantı bitti, ne ben Abdullah Tomba’ya, ne de o bana bir şey söyleyemedik. Böylece tayin işinden vazgeçmiş olduk. Daha sonra bir gün bir polis arkadaş bana dedi ki:
-Milli Selamet Partisi’nin Genel Merkezi’ne koruma polisi arıyorlar. Sen istemez misin?
Bunun üzerine biz Milli Selamat Partisi’nin Genel Merkezi’ne gittik. Gidiş o gidiş, orada kaldık Elhamdülillah! Resmi koruma olarak başladık, sonra oradan işte biz yakın koruma, ev koruması, Genel Merkez koruma görevlerini yapmaya başladık. 24 kişi idik toplam. Münavebeli bir şekilde çalışılıyor idi. Sonra ihtilal oldu. İhtilalın arkasından Erbakan Hocamız cezaevinden çıkınca beni ismen istedi, tekrar hizmetine girdik.
1983 Yılı’nın Haziran ayına kadar resmi görevli olarak hizmet yaptık. Haziran ayında Kenan Evren’in talimatı ile Hocamızın yakın koruması kaldırıldı. Kaldırınca hocamız bize dedi ki:
-İstifa edin beraber çalışalım!
Bunun üzerine resmi görevimizden ayrıldık ve Hocamızın hizmetinde kaldık. Böylece Erbakan Hocamızın 42 senelik siyaset hayatının 32 senesinde beraber çalıştığımızı hatırlıyoruz. Bu süre içinde, hem şoförü, hem koruması, hem vekili, hem hizmetlisi, hem arkadaşı… Her görevi beraberce yapma bahtiyarlığını yakalamış olduk.
Tabi köylü çocuğuyuz, zorluklar içerisinde yetişmişizdir. İslam’ı bilmemek bana bir nimet olarak görülmüştür. Kendi kendime öyle görmüşümdür. Çünkü bir insan bir şeyi biliyorum, dediği zaman, ona bir şey öğretmek çok zor, hatta imkânsız gibidir. Biz de bir şey bilmediğimiz için, Hocamızın öğrettiği şeyleri çok hızlı bir şekilde kavradığımızı düşünürüz. Bunların Hocamızın öğrettiği şeylerin en başında da, İslamsız saadet olmaz, kaidesidir. Ne yaparsan yap, İslam olmadan saadet olmaz. Hocamızdan öğrendik. Çokları bir yere gelip kuvvet sahibi oldular ama, İslam’la tanışmadıklarından helak olup gittiler. Çok kuvvet sahibi olduğu halde, komünizmin idarecisi olan Lenin, işte Troçki, işte Mao gibi isimler. Bunlar insanlara saadet getirdi mi? Getiremedi, çünkü İslam’sız asla saadet olmaz. Biz bunu kafamıza iyice nakşettik Elhamdülillah.
Tabi Hocamızın manevi olarak birçok vasıfları vardı. Mesela bendeniz Hocamızdan canlı canlı olarak gördüm ki, Hocamız bakarak insanı temizler. Nasıl mı?
Şimdi mesela birisi bir yerden geldi. Hocamız ona bakar, baktığı zaman onu süzer, onların kusurları varsa böyle fazla veya eksik tarafları varsa doldurulur, veya boşaltılır. İnsanı bakarak temizlemek, Allah’ın sevgili kullarının böyle bir yetkisi vardır. Bendeniz Hocamdan böyle temizlendiğime inanırım. Çok şükür bunların, bizim Hocamızın yanına bağlanıp kalmada çok büyük etkileri olmuştur.”
Yine Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın cezaevinden çıktığı günlerdi. Bayramda İstanbul’a gittik. Hocamız cezaevinden çıkınca tabi çok heyecanlı, herkes Hocamızı görmek istiyor. Hocam da çeşitli insanları ziyaret etmek istiyor. Yaz günü Hocamız Fatih’te  baba evinin olduğu yerde, köşede taze incir satan bir adam vardı, seyyar  tezgâhta satıyordu. Hocam bize birkaç kilogram incir almamızı ve arabaya koymamızı emretti. Ziyaretler devam ediyor. Her defasında inciri soruyoruz, buraya verelim mi, buraya götürelim mi, diye. O hep hayır, diyor.
Bayramın dördüncü günü Edirne’ye gittik. Edirne’de Havlucu Ahmet Efendi vardı. Evliyaullahtan bir zat idi. Oraya vardık bir halka oluşturdu. Gecekondu bir evde oturuyordu Havlucu Ahmet Efendi. Oturunca hemen Hocamız bana işaret etti, şurada otur, dedi. Oğuzhan Asiltürk te vardı orada, hatırlıyorum şimdi. Hocam kendi çocukları ile de gitti. Havlucu Ahmet Efendi evli değildi, kız kardeşi ile yaşıyordu. Hocamız ve çocukları onun kız kardeşinin yanına gittiler. Oturduğumuzda  Havlucu Ahmet Efendi söze girdi:
-Kuranı Kerim’de ismi geçen iki tane meyve vardır, biri zeytindir!
Dedi. Hocamız bize dedi ki:
-Şu inciri getirin!
Günlerce beklettiği inciri orada yedik. Yani orada Havlucu Ahmet Efendi Hocamızın incir getirdiğini biliyor, o da kendisinin inciri anlatacağını biliyor gibi idi.
Yine o günlere yakın zamanlarda, yani 12 Eylül’den sonra, 1983’ten önce Ankara’da oturuyoruz. Hocamız ile Gölbaşı’nda Mogan Gölü etrafında yürüyüş yapardık. O gölün etrafı toplam 9 kilometredir. Arabayı bırakıyoruz, gidiyoruz bir buçuk saatte dolaşıp geliyoruz… Hocamın yanında ya Recai Kutan oluyor, ya Süleyman Arif Emre oluyor. Süleyman Arif Emre çok yürür. O bakanken bile, Kızılay’da arabayı çektirir, Etlik’te otururdu, yayan giderdi. Neyse, o gölün etrafında, tam gölün girişinin karşısında lojmanlar vardı. Orada da köpekler var, havlayıp dururlar. Bir gün öyle bir pozisyona geldik ki, Hocam ile Süleyman Arif Emre Bey ikisi konuşuyor, konuşurken biz de edeben onların ne konuştuğunu duymak istemeyiz. Bize bir faydası yok, yarın her hangi bir sıkıntıda bir yerde boşboğazlık yaparız, endişesi ile de 10 metre geriden gidiyorum. Oradan bir köpek havlayarak fırladı üstümüze geldi. Bana doğru saldırıyor, ben silahı çektim, köpeğin ağzına girdi namlu, tetiği çeksem köpeği vuracağım, ama çekemem elbette. Derken köpek benden ayrıldı, Hocama doğru gitti. Şimdi Hocama doğru tetiği çeksem, ateş etsem onları vurur, gibi aklıma geldi. Sonra düşündüm, bu köpek Hocama zarar vermez. Çünkü ben öyle inanıyorum ki, o bir manevi kalkan tarafından korunuyor. Bundan dolayıdır ki, ona hiçbir kimse zarar veremez, tokat atamaz, yüzüne karşı hakaret edemez, vahşi veya evcil, hiçbir hayvan ona zarar verecek bir harekette bulunamaz. Nitekim, Hocam rahmetli elleri arkasından bağlıydı. Köpek vardı, yavaşladı, kuyruk salladı, sesi değişti, bakışları yumuşadı. Sonra da döndü gitti.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi dönemi idi. Biz parti çalışmaları yapıyorduk. Şehrimizde Nakşi Bendi şeyhlerinden Hacı Muştak diye anılan bir zat vardı. Sokakta karşılaştık. Bize hal hatır sordu, siyasi çalışmaların nasıl gittiğini sordu. Biz de elimizden geleni yaptığımızı, gayret ettiğimizi söyledik. Bize dedi ki:
-Çalışın, hem de çok çalışın! Belki siz şu anda ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Milli Selamet’in ne olduğunu durun ben size anlatayım!
Dedikten sonra bize bir rüyasını anlattı.
-Konya ovası kadar geniş ve düz bir arazi gördüm. Ovada saf bağlayıp namaz kılmakta olan bir topluluk, cemaat var.  Üzerlerinde bir uçtan bir uca kadar uzanan bir Tevhid bayrağı vardı. Ben bu manzarayı görünce korkuya kapıldım. Bana dediler ki; ne korkuyorsun, bunlar korkulacak insanlar değil! Bunlar Milli Görüşçüler! Bunlar Milli Selametçiler! Anladım ki Milli Selametçiler tevhid ehlidir. Sizlere ve hepimize bu Tevhid Bayrağı’nı dalgalandırmak için çok görevler düşüyor.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Diyarbakır’da Refah Partisi’nde çok güçlü bir halimiz vardı, fakat Diyarbakır’ın insanı biraz inatçıdır. Birisi il başkanı olur, öbürü küser, öbürü il başkanı olur, diğeri küser. Bunun gibi sevimli hareketler oluyordu yani. Bu bir nevi hayırda yarışma olarak da düşünülebilir.
Biz bir kongre için Diyarbakır’a gitmiştik. O gece Diyarbakır’da kalacağız, ama İl Başkanı olan kardeşimin evinde mi, başkanlığı devreden kardeşimizin evinde mi? Hocam dedi ki:
-Elbet buna bir karar vereceğiz.
Gece kalma saati geldiğinde Hocamız dedi ki:
-Börek kimin evinde ise oraya gideceğiz!
Hemen her iki ev arandı. Bir tanesi Hocamız gelecek diye börek yapmış. O eve gittik. Böylece dargınlık ve kırgınlık olmadan Hocamızın hikmetli bir tahmini ile işi halletmiş olduk.
Yine bir seçim gezisinden bir hatıra:
Hocamızın seçim gezileri çok yoğun ve yorucu oluyordu. Mesela Hocamız Afyon’da biz bir belediye seçiminde bir günde 11 tane beldede konuştu. Çok zor bir şey yani, 11 yerde konuşma yapması ki, konuşmasını kısaltmaz, ne söylenmesi gerekiyorsa söylerdi. Bu şekil çalışmalardan sonra o ilde genelde kalınırdı, Ankara’ya dönülmezdi. Arkadaşlar sonradan Genel Merkezde anlattılar; bu seçim çalışmalarının birisinde, benim olmadığım bir günde,  Hocamızı bir evin salonuna, kapısı açılan bir odaya yatırmışlar, kendileri de salonda konuşuyorlar. Konuşurken gece saat bir birbuçuk olmuş, Hocam kalkmış kapıyı açmış:
-Sabah ezanı oldu mu?
Diye sormuş. Onlar da anlatırken, Hoca sabah oldu zannetti diye falan anlatıyorlar. Ben onlara dedim ki:
-Bre kafasız adamlar, yatın artık, demek istemiştir. Sabah ezanı sözü size kibarlığından söylenmiştir, dedim.
Bir başka hatıramız:
Erbakan Hocamız ve ailesini birkaç gün dinlenmeleri için,1983 Yılı Şubat Ayı sömestri tatilinde Antalya’da iki yıldızlı Lara Oteli’ne götürmüştük. Koç gurubuna ait başka lüks oteller de vardı ama, Hocamız asla onların oteline gitmezdi. Ben koruma görevlisi, Mehmet Şafak şoför ve İbrahim Aktaş da Antalya sorumlusu olarak beraberinde bulunuyorduk. Bir sabah erken saatte köylü kıyafetli, çok yaşlı bir erkek ve kadın ziyaretine geldi. Hocamız bulunduğu kattan lobiye inerek onları karşıladı. Çok saygı gösterdi, iltifatlar etti. Hatta  4-5 yaşlarında olan evladı Fatih’i de getirterek onun elini öptürdü. Kadın diyordu ki:
-Erbakan gelmiş, Erbakan gelmiş, mutlaka ziyaret etmemiz gerekir, diyerek bu gece bizi uyutmadı, ekenden sizi ziyarete geldik.
Bir müddet sohbetten sonra Hocamız bize dedi ki:
-Misafirimizi alın evine kadar götürün, evini de öğrenin, bu akşam kendisini ziyaret edeceğiz.
Biz onları evlerine kadar götürdük.
Akşam Hocamızı ziyaret için götürüyorduk. Hocamız arabada giderken bize dedi ki:
-Bu zat bu bölgenin manevi komutanıdır. İsmi Hakkı Gökçe’dir, emekli öğretmendir. Bir rivayete göre, kendisine 70 bin kişiye şefaat etme hakkı tanınmıştır.
Biz şaştık kaldık. Yaşlı zatı o akşam Hocamızla birlikte biz de ziyaret ettik. Kendi titrek elleri ile soyduğu portakalı hepimize ikram etti. Bu zatın seneler önce vefat ettiğini biliyoruz, Allah Rahmet eylesin.
Ben bu olaydan şunu çıkardım:
Erbakan Hocamız, bu zatın manevi komutan olduğunu ve o kadar kişiye şefaat etme hakkı bulunduğunu bildiğine göre, makamı o kişiden daha yukarıda olması gerekir. Ama o makamını ve durumunu etrafına göstermek istemediğinden, kendini gizlemeye çalışıyordu. Başka bir hatıramız. Bizim bir şoförümüz vardı Mehmet Şafak Bey. Yazın biz sıkıyönetim mahkemesine devam eden davalara geliyorduk. Perşembe günü Altınoluk’ta Cuma günü mahkemeye katılıyorduk.  Mahkemede genelde bir ara karar veriyor erteliyordu, her hafta geliyorduk aşağı yukarı. O zaman polis memuru idim. Bursa’nın çıkışında eskiden böyle çift yol yoktu, tek yolda bizim önümüzden bir damperli kamyon gidiyor, karşıdan da bir damperli kamyon geliyor. Mehmet Şafak Bey o araya daldı. Tuzak gibi bir şey ve oradan kurtulmak mümkün değildi gibi düşünüyordum. Hocamız  arkada tek başına oturuyor ya, elini ön cama doğru uzattı, Bismillahirrahmanirrahim, dedi. O yol sanki açıldı gibi geldi bana. Bu da Hocamızın bir hikmeti idi diye düşünürüz.
Ben Hocamdan harcanmak üzere aldığım paraların hesabını ayda bir liste halinde yazar verirdim. Bir gün bizim ince işlerimizi yapan bir iki ustamız vardı, onlara ben ağaçtan çıtalar aldım mastar, olarak kullanması veya ölçü olarak kullanması için. Çıtaların parası ile, arkadaşlara aldığım gazozun parasını birleştirip yazmışım. Ama diğer kalemler içinde çok cüzi. Listeyi aldı, inceledi, inceledi, tam çıta ve gazozun beraber yazılan bedeline gelince:
-Bu ne?
Dedi.
-Hocam çıta ve gazoz parası, dedim. Birazcık sustu ve:
-Bunları ayrı yazman lazım!
Dedi. Böylece biz anladık ki, onun kalp gözü açıktır ve en ufak teferruatına kadar onun haberi oluyor.
Bir gün Hocamızı bir yere misafir olarak götürdük. Kendisi evden inerken Nermin Hanımefendi de elinde bir hediye paketi ile beraberdi. Misafirliğe gideceğimiz evin kapısına vardık. Hocam ellerindeki hediye paketini bize uzatarak:
-Siz bu paketi alın, bir kenara koyun, bize bir paket pasta alın gelin pastaneden.
Dedi. Biz o paketi aldık arabaya koyduk, gittik pastaneden bir paket pasta ve çikolata yaptırdık, verdik. Biz arabada iade ettiği o paketi açtık baktık ki, kokmuş pasta dolu.”
Akla bir soru takılıyor.
Gerek Siyonizm’i, gerek Haçlı gibi batıl zihniyetleri tüm dünyaya deşifre etmiş bulunanların başında gelen kişi Erbakan Hocamızdır. Bu zihniyetlerin İslam Dünyasına kurmuş oldukları tuzakları ve yaptıkları tertipleri o en güzel şekilde deşifre etmiş, bunların bir çoğunu da boşa çıkarmıştır.
Tabiidir ki, bu çevreler Hocamıza husumet duymuşlardır. Acaba Hocamıza karşı bir suikast, bir tertip girişimi olmuş mudur?
Bunu Osman Akgün’e sorduk. Şu cevabı verdi:
 “Ben o kanaatteyim ki, bunu yapmayı çok isteseler de muvaffak olamıyorlardı. Güçleri yetmiyordu ben öyle düşünüyorum. Çünkü Erbakan Hocamız maneviyatı yönünden koruma altındaydı. Mesela o kadar uzun süre hizmetinde bulunmuş olan bendenize böyle bir örgüt veya kötü maksatlı kişiler asla yaklaşamamışlardır. Çünkü biz de Hocamızın manevi koruması altında bulunuyorduk. Bu elbette benim kanaatimdir. İbrahim Titiz Bey de bunlardan birisidir. Bizim Genel Merkez’de çalışan Celalettin İlhan Bey vardı. Onu MİT’çiler aldı götürdü, bize bilgi vereceksin, bilmem ne yapacaksın falan diye. Bize öyle bir şey olmadı. 1979 yılı idi, Ankara’da Demetevler Kültür Merkezi’nde bir sinemada Hocamızın bir programı vardı. Hocam kürsüde konuşuyor, arkadan sinema giriş kapısı arada açılıp kapanıyor. Benim de hiç görevim falan değil. Hocamız dedi ki:
-O kapıyı kapatın kimse girmesin oradan! Gerçi oranın maddi manevi muhafızı vardır!
Dedi. Ben bu sözü duydum, koşarak gittim, kapıyı kapattım. Kapının dışında program bitene kadar nöbet tuttum. Bence o anda bir girişim söz konusu oldu ve Hocam bunu feraseti ile önledi.
Bazen ani kararla bize giderken yol değiştirttirirdi. Ama bunu bize hissettirmeden yapardı. Mesela bir gün Ayrancı’dan Balgat’a giderken bana dedi ki:
 -Ya Osman şurada bir otobüs durağı var, geçerken ona bir bakalım.
Allah, Allah! Otobüs durağının neyine bakacak? Biz doğru Ayrancı’dan çıkınca Hava Harp Okulu’nun üstünden geçip gidiyoruz. O, bu sözü ile bize yol değiştirtti. Eski bir yoldan gittik. Bence bu da bir girişimin önlenmesi maksadıyla yapıldı, ama bize hissettirmeden, panik çıkarmadan.
Yine bir gün biz Cuma namazına gideceğiz, Altınoluk’tan Ayvalık’ın Altınova diye bir beldesi var, o beldeye. Altınoluk’tan çıktık, Cuma ezanları okunuyor. Altınova’da bize 100 km uzakta bir yer. Biz oraya vardık, millet Cuma namazından çıkıyor. Bizim arkadaşlar bana dedi ki:
-Ya hep geç kalıyorsunuz arkadaş! Neden böyle yaparsınız, bak rezil olduk gene!
Ama işin rengi bence başkaydı. Yine bir tertipten kurtulduk diye düşünürüm. Hocam oraya gitmedi, belki adam bekledi bekledi, ümidi kesti çıktı gitti.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“MSP dönemi idi. 84 yaşındaki kayınvalidem Hatice Hanım bir rüyasını bize anlattı. Şöyle:
-1973 seçim zamanı idi. Rüyamda şehrimize bir adam geldi ve gitti. O adam gelip geçtikten sonra sokaklar, Kuran harfleri ile doldu. Ben uyandıktan sonra şehre gelenleri takip etmeye başladım. Bir hafta sonra Erbakan Hoca geldi geçti. Ben ondan sonra anladım ki, Erbakan Hoca Kurana hizmet yolunda istikamet sahibi bir adam. Ben hep onun yanında yer alacağıma dair kendime söz verdim.”
Mürsel Başer anlatıyor:
“Refah Partisi’nin kapatılmasına rastlayan dönemdeydi. İstanbul’da 10 kişi beraber olduk, Erbakan Hocam’dan randevu aldık. Yola çıktık. Yolda arkadaşlara dedim ki, Hocama ben bir soru soracağım. Diyeceğim ki:
-Hocam 28 Şubat sürecinde, perdenin arkasında kim vardı? Biz de düşmanımızı bilelim, ona göre hareket edelim!
Diye soracağım, dedim. Arkadaşlar da dediler ki:
-Mürsel Bey, bu suali sormasak daha iyi. Çünkü ya cevap vermezse mahcup olursun, ya da Hocamız zor durumda kalabilir.
Dedikleri için sormamaya karar verdik. Hocamın yanına vardık. Ben tam karşısına oturdum. Bize hoş geldiniz ve hal hatırdan sonra, Mehmet Karaman’a dedi ki:
-Şu dosyayı ver.
Biz daha hiçbir şey dememişiz, soru sormamışız. Dedi ki:
-Amerika’da Siyonist teşkilatı bizim Genelkurmay’a bir yazı yazmış. 4 kuvvet komutanı, bir de Genelkurmay Başkanı. Siyonist Teşkilatı demiş ki; İran Şah’ının ordusunun düştüğü zor duruma düşmemeniz için Refah Partisi’ni kapatacaksınız, Erbakan’a da yasak getireceksiniz!
Sonra Hocam o Siyonist Teşkilatı’nın neler yazdığını teferruatlı olarak anlattı. Mehmet Karaman’a dedi ki:
-Şu dosyayı da ver!
Bir resim gösterdi, Çevik Bir ile Vural Savaş ağız ağıza vermiş konuşuyor. Çevik Bir diyor ki:
-Vural Savaş! Partiyi kapatmak yetmez, Erbakan Hoca’ya nasıl yasak getireceksin?
Vural Savaş cevap veriyor:
-Ya öyle tedbirli konuşmuş, öyle tedbirli konuşmuş ki, kardeşim bir tek suç yok! Bir tek suç bulabilsem canına okuyacağım!
Diye cevaplıyor. Hocamın ağzından bunları dinliyoruz, biz böyle sansür süz olarak bunları dinledik. Hoca bize perdenin arkasını gösterdi. Sanki bizim yolda konuştuklarımızı dinlemiş gibi…”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı çok özlüyoruz. Ben şahsen öyleyim.
Vefatından sonra sık sık rüyamda görüyorum. Rüyalarımızın konusu hep teşkilat üzerine oluyor.
Bursa’dan bir kızımız ziyaretimize geldi, bize bir rüyasını anlattı. Onun rüyası daha değişik ve daha anlamlı. Kübra Gül ismindeki bu kızımız ısrarlı bir şekilde Özel Kalemi arıyor, diyor ki:
-Sayın Genel Başkanımız ile görüşmem lazım, Erbakan Hocamızı 5-6 sefer rüyamda gördüm. Hocamız bana sitem ediyor. Mutlaka Mustafa Kamalak Genel Başkanımla görüşmem gerekiyor.
Bana aktarıldığında:
-Gelsinler bakalım!
Dedim. Babası Emekli İmam Kemal Gül ile çıkıp geldiler. 14-15 yaşlarında bir kızımız. Buyurun dedim:
-Erbakan Hocam 5-6 sefer rüyama girdi, hala gitmedin mi? Gitmiyor musun? Gitmezsen seninle konuşmam, diyor.
-Buyurun anlatın o zaman.
Dedim.
-Git Mustafa’ma selam söyle, Evladım Fatih’e sahip çıksın, yoksa Fatih Siyonistlerin eline düşecektir.
Rüyanın özeti bu imiş. Öteden beri biz Fatih Bey’i bağrımıza basmaya çalışıyorduk, bize karşı nezaketi aşan cümleler kurulmuş olmasına rağmen. Ama bu rüyayı öğrendikten sonra, o etkiyle tekrar araya insanlar soktum, davet ettim. Rüya benim üzerimde çok etkili oldu. Ama rüyayı biz kendisine asla açıklamadık.
Meseleyi baştan alırsak daha iyi anlaşılır sanırım.
 Erbakan Hocamızın Genel Başkanlığa seçildiği 17 Ekim 2010 kongresinden önce, henüz Genel Başkan adayı belirlenmemişti. Hocamız bana dedi ki:
-Mustafacığım teşkilat Genel Başkanlık konusunda zatıâlinize büyük bir teveccüh gösteriyor, ne dersin? Cevap verdim:
-Hocam, ben teşkilatımıza teşekkür ederim, ama bu doğru olmaz. Teşkilatımızı Numan Bey’in elinden mahkeme kararıyla kurtardık. Cenabı Allah Partiyi sahibine teslim etti. Yoksa işgale uğramış bir parti vardı. Teşkilatımız benim bu davada etkin olduğumu düşünerek şahsıma karşı teveccüh göstermiş olabilir. Ama bu doğru olmaz, sizin Genel Başkan olmanız lazım. Çünkü ben Genel Başkan olduğumda, yarın birileri çıkar, biz de Milli Görüşçüyüz derler. Ama siz Genel Başkan olduğunuz takdirde, bak Milli Görüş’ün tabii lideri, Saadet Partisi’nin Genel Başkanı olacağı için, başka birileri, biz de Milli Görüşçü’yüz diyerek başka tarafta çadır kuramaz, tefrika yapamaz.
Dedim. Ben bunları söyleyince Erbakan Hocam bana dedi ki:
-O zaman sen yarın bir basın toplantısı yap, Genel Merkez’de, bunları açıkla!
Ben sordum:
-Peki Hocam, o basın toplantısında muhtemeldir ki, basın mensupları bana Fatih Bey’den de sual ederler, ne diyeyim onlara?
Bu sorum üzerine alnındaki damarları gerildi, yüzüme baktı ve:
-Hayır, Fatih’in yetişmesi lazım!
Dedi. Hatırlanacaktır; Erbakan Hocamız o kongrede Genel Başkanlığa seçilince, salonda bir konuşma yaptı ve şu cümleyi vurguladı:
 -Milli Görüş’ün tek temsilcisi vardır, o da Saadet Partisi’dir. Birileri çıkıp da biz de Milli Görüşçüyüz, diyecek olursa, o ancak palyaçoluk yapmış olur.
Erbakan Hocamız bu sözü muhtemeldir ki, benim ona söylediğim, başkaları da Milli Görüşçülük iddiasıyla başka yerlere çadırlar kurabilirler, cümlesi dolayısı ile söylemiştir.
İşte Kübra Gül kızımızın bana anlattığı rüyada, Fatih’e sahip çıksın, yoksa Siyonistlerin eline düşecektir, mesajı ile, Hocamızın söylediği Fatih’in yetişmesi lazım, sözlerini bir araya getirerek yeniden harekete geçtim. Çünkü Hocamızın o sözünü bir vasiyet olarak aldım. Doğrusunu söylemem gerekirse Fatih Bey’in üzerine çok düştüm, ama başaramadım.
Başaramadım deyip de bırakmış değilim. Ümidimi yitirmedim. Fatih Bey pırıl pırıl, saf, temiz bir genç, asla kötü niyetli değil. Ama onu abluka altında tutan birkaç kişi var, onları aşmak kolay değil, şu ana kadar mümkün olmadı. Zaman zaman hayıflanıyorum, CHP daha yeni olağanüstü bir kongre yaptı. İki aday vardı. Sayın Kılıçdaroğlu ile Sayın Muharrem İnce, birbirlerine karşı bunlar ağır ifadeler kullandılar. Mesela Kılıçdaroğlu rakibi Muharrem İnce için “rakı masalarından particilik yapılamaz” biçiminde ağır cümleler kullandı. Bu cümlede bir bakıma tarihi bir çağrışım yaptı, hani edebiyatta telmih sanatı var biliyorsunuz. Bu cümlenin bir benzerini, İnönü Atatürk için söylemişti, sarhoş masalarından ülke idare edilemez, biçiminde. Bu sözler solda tartışmalara yol açtı. Muharrem İnce de ağır sözler söyledi. Ama kongre yapıldı, daha salondan çıkılmadan, yarışan iki kişi kürsüye çıkıp, delegelerin önünde kucaklaştılar. Muharrem İnce Bey dedi ki:
-Kemal Bey bir saat önceye kadar benim rakibim idi. Ama artık Genel Başkan’ımdır. Onun Başbakan olması için var gücümle çalışacağım.
Bizim kongreden sonra orada ki arkadaşları çağırdım:
-Fatih Bey nerede, bu kongrenin kazananı kaybedeni yoktur, burada direksiyonda kim olsun seçimi yapıldı. Gelsin burada kucaklaşalım!
Diye arattım. Ama Fatih Bey yoktu. Kanaatimce, çevresindeki kişiler onu uzaklaştırmışlardı. Bu Fatih Bey’den kaynaklanmadı, çevresinde onu ablukaya alanlar tarafından yapıldı. Yine araya birilerini koydum, haber gönderdim:
-Gelsin Fatih Bey, bizim problemimiz nedir, eksiğimiz nedir, noksanımız nedir, gelsin anlatsın, dinleyelim.
Dedik ama olmadı. İnşallah çevresinde ki o insanlar hata yaptıklarını anlarlar ve Hocamızın vasiyeti yerine gelir.”
Yahya Coşkunsu anlatıyor:
 “1984 yılı idi sanırım. Erbakan Hocamı Ankara’dan Altınoluk’a götürmek üzere yola çıktık. Arabanın önünde sağda ben oturuyorum, Rahmetli Osman Yılmaz da arabayı kullanıyor.
Hareket edince Hocamız dedi ki:
-Hadi bakalım gençler, manevi sigortalarınızı bir yapın.
Biz ayet ve dualarımızı okuduk. Yola çıktık. Erbakan Hocamız her zamanki gibi elinde tesbih, zikir ve dua ile meşgul. Bizimle konuşmaz. Sorarsak cevap verir. İnegöl’den geçtik, Bursa’ya yaklaştık. 7-8 km. var Bursa’ya. O zaman yol gidiş ve geliş şeritleri olmak üzere tek yol idi. Süratli gidiyoruz, belki 150-160 km. hızımız var. Yolun sağı solu şeftali bahçeleri.  Takriben 150 ile 200 metre ilerimizden bir damperli kamyon aniden bahçelerden çıkıp yola girmeye çalıştı. Bizim şeridimizi kapattı.  Dönme çabasıyla geliş şeridinin de yarısını kapattı. Aksilik karşıdan da bir araç geliyor. Süratimiz de fazla. Durmak imkansız. Şimdi yol kapandı ve biz duramıyoruz. Kaza mutlak hale geldi. Osman Yılmaz ve ben şoka girdik. İşimiz bitik çünkü. Çıkış yolu yok. Erbakan Hocamın arkadan sol eli ile şoför Osman’ın sağ omuzunu sağ eli ile de benim omuzumu tuttuğunu ve:
-Besmele çekin çocuklar! Allahü Ekber!
Dediğini hatırlıyorum. Ne kadar zaman geçti, neler oldu, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda, arabanın içerisinde tabi şok halindeyiz. Araba ağır ağır tek tekeri şarampolün kenarında kumlu yerde, tek tekeri asfaltta birinci vitesteymiş gibi gidiyor.
Hocamızın sesi ile irkildik:
-Sağ benzinliğe girin, bir abdest tazeleyin çocuklar!
Dedi. Ağır ağır girdik ama, önden başka bir tarafa bakamıyorum. Benzinliğe girerken bir döndüm ki rahmetli Osman Yılmaz’ın yüzü kireç gibi bembayaz olmuş. İrkildim ben korktum ölü gibi aynen. O da bana baktı, irkildi. O arabada ne oldu, biz ikimiz de bilmiyoruz. Bizim filmlerimiz adeta kopuk.
   Neyse arabayı kenara çektik, lavaboya girdik. Kafalarımızı suyun altına soktuk ve epey tuttuk. Suyu akıta akıta yavaş yavaş kendimize geldik. Osman’a sordum:
-Ne oldu bize Osman?
-Ben hiçbir şey görmedim!
Diye cevap verdi. Zaten ben de bir şey görmedim. Arabada hiçbir hasar veya darbe izi yok. Tekrar hareket ettik ama, yavaş yavaş. Hocamız dedi ki:
-Buralarda durmayalım, akşam namazına Altınoluk’a yetişelim.
 Yavaş yavaş Altınoluk’a vardık ama, ne olduğunu bilmiyoruz.
Ben ertesi günü merakımı yenemedim, Hocama sordum:
-Hocam dün bize ne oldu? Ben şoktayım, rüyama da girdi!
-Bak Yahya, bazı şeyler sorulmaz!
Diye cevap verdi. Bu olay bende Hocam hakkında iz bıraktı.
Daha sonraki seneler, bir tane Zonguldak yolunda, bir tane de Bayburt’tan Artvin’e giderken sahil yolunda kazalar yaptık. Kurtuluşu yok gibi gözüken kazalar idi. Yine benzer şekilde Allah bizi korudu.” 
 Yusuf Yiğitalp anlatıyor:
“1992 veya 1993 yılı idi. Hocam öğrencilere yönelik yoğun eğitimler yapıyor. Bizler dersleri anlatıyoruz hocamız da eğitim sonrasında onları kendi usulünce sınava tabi tutuyor. O gün de 300 civarında lise öğrencisine soru soracak ve derslerin doğru anlatılıp anlatılmadığını test edecek. Bu bilindiği için öğrencilere dedim ki:
-Erbakan Hocam şu şu soruları soruyor. Şu konuları iyi ezberleyin.
Onlara böylece taktik vermiş oluyorum. Hocam geldi yerine oturdu, Euzü Besmele çekti, Fatiha suresini okudu. Sonra ilk cümlesi şu oldu:
  -Bu iş ezberlemekle olmaz!
Dedi. Sonra benim atladığım ve buralardan soru sormaz dediğim konuları tek tek anlattı, sonra da sorulara geçti.
Yine 1995 yılı idi. Refah Partisi, seçimlerden birinci olarak çıkmıştı. Ben de İmam Muhammet Berzenci’nin yazmış olduğu Dünyanın Sonu, isimli kitap üzerinde çalışıyordum. Hadisi şerifleri şerh ediyorum. 3.Bölüme geldim. Bu bölümde Peygamber Efendimiz bir olayı haber veriyor. Diyor ki:
-Ahir zamanda bir insan çıkacak ve diyecek ki, artık kimse aç kalmasın, artık aç kalmayacak.
Bu manada bir Hadisi Şerif. Okudum tabi onu şerh etmeye başladım. O gün Erbakan Hocam çıktı, ilk basın toplantısını yapıyor. Dedi ki:
-Bugünden itibaren aç kimse, açık kimse kalmayacak!
Kitap elimdeydi, şaştım kaldım. Sonra ben kitabı kapattım, taa vefatına kadar kapalıydı. Açamadım yani. Vefatından sonra şimdi tekrar devam ediyoruz yazmaya…”
Aydın İlhan anlatıyor:
“Biz 1980’li yıllarda Konya’da üniversite öğrencisi iken, Mehmet İncili Bey anlatmıştı. Kendisi şu an Konya İlim Yayma Cemiyeti Başkanı’dır. 1970’li yıllarda Erbakan Hoca koalisyon hükümetlerinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. İstanbul’a geldikçe, İskenderpaşa Camii’nde Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’ni ziyaret etmeden gitmezdi. Kendisi adım adım istihbarat tarafından takip ediliyordu. Yine böyle bir ziyaret sırasında cami içinde Hocası ile görüşen Erbakan, istişare için beraberce avludaki eve gitmek üzere camiden çıktıkları bir sırada Mehmet Efendi etraflarında bulunan gençlere fısıltı halinde:
 -Evladım birileri bizi rahatsız ediyor, bizahmet ilgilenir misiniz?
Der. Gençler sağı solu araştırırlar, sonra çatılara bakarlar ki, iki tane gazeteci tam karşıdaki binanın çatısında yatmışlar, resim çekmeye çalışıyorlar. Çatıya çıkan gençler fotoğraf makinalarını aldıkları bu iki gazeteciyi hırpalamışlar. Meğer bu muhabirler o zamanlar Cağaloğlu’nda basılan Hürriyet Gazetesi’nden geliyorlarmış. Patronlar şöyle bir haber yazmışlar, o resimleri bekliyorlarmış:
-T.C Hükümetinde Başbakan yardımcısı olan Erbakan bir cami imamından akıl alırken görüntülendi.
Ama Hürriyet gazetesi ertesi günü şu haberi vermek zorunda kaldı:
 -Dün 2 muhabirimiz İskenderpaşa Camii’ndeki gericiler tarafından hunharca saldırıya uğradı.
Altta da ağzı gözü sarılı iki muhabirin resmi vardı.”
Fatih Erbakan anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın şoförlerinden İbrahim Erdoğan anlatmıştı. 1994 yılı Refah Partisi dönemi, seçim çalışmaları için Trakya’da koşturuluyor.   İbrahim Erdoğan aracı kullanıyor. Kırklareli’nden Edirne’ye giderken, tabi Mart ayı, lapa lapa kar yağıyor. Yola çıkmışlar. Yolda kar daha da artmış. Araçta zincirler takılı. Yavaş gitmek söz konusu. Yolda sağa sola kaymış araçlar, yolda kalanlar var. Mitinge de geç kalınması söz konusu. Erbakan Hocamız arkada gazete okuyor, yol ile kar ile hiç ilgilendiği yok.
Bir ara gazeteyi kapatıp İbrahim’e diyor ki:
-Şöyle sağa çek te zincirleri çıkart, zincir bizi geç bırakacak, çok yavaşlatıyor bizi.
İbrahim şaşırmış şu cevabı vermiş:
-Hocam, bu şartlarda zinciri nasıl çıkartıcağız? Sağda solda habire uçan, kayan arabalar var. Göz gözü görmüyor, kar, tipi?
-Olsun, sen çıkart!
Deyince emrini yapmış, zincirleri çıkartmış. Hayretle görmüş ki, biraz sonra kar yağışı durmuş. Biraz daha gidince, yani 300-400 metre, kar bıçak gibi kesilmiş, ne fırtına, ne tipi, hiçbir şey kalmamış. Yol kupkuru, sanki hiç ıslanmamış gibi.”
Ali Fuat Demirbaş anlatıyor:
“Bir defasında yurt dışında 500 teşkilat mensubumuz için bir program hazırladık. Herkesi tek tek davet ettik. Salon tam olarak doldu. Erbakan Hocamız gelince salonu bir müddet gözden geçirdi. Elindeki listeye bakarak, salonun arka sıralarından bir kişiyi ayağa kaldırdı. Kim olduğunu ve görevini sordu. Meğer o listede olmayan bir kişi imiş. Sonra bir başkasını kaldırdı. Listede o da yokmuş. Bize şunu anlatmak istedi, salon dolu ama görevlilerin bir kısmı gelmemiş. Onun yerine başkaları gelmiş. O kişileri nasıl tespit ettiğine şaştık kaldık.”

BÖLÜM-15 İHANETLERE KARŞI ŞEFKATİ

 İHANETLERE KARŞI ŞEFKATİ
Çok az kızardı. Kızgınlığı asla şahsı ile ilgili olmazdı. Davası için zaman zaman kızsa da asla kin tuttuğu görülmemişti. Savunduğu davasına ihanet edenlere ise onların ahiretlerini kurtarmak adına cevaplar verir, nasihat etmekten asla geri durmazdı. Kısaca diyebiliriz ki, ihanetlere karşı bile, şefkat, merhamet ve sabır gösterirdi.
Erbakan Hocamız hakkında böyle bir çalışma yaptığımızı duyan çok sayıda insan bu bölümün içeriğine uygun hatıralarını gönderdiler. Hepsini yayınlamak kitabın hacmini çok aşar. Ancak bir iki tanesine yer verebiliriz.
İşte bunlardan birisi…
Zekeriya Pehlivan yazmış:
“Ben aslen Kahramanmaraşlı olup, Antalya’da ikamet ediyorum. Kendi işim olan inşaat işi ile meşgulüm. 1993-95 yıllarında Refah Partisi Yozgat İl Yönetim Kurulu üyesi idim. Abdullah? Örnek Bey de İl Başkanımızdı.
Sayın Ekrem Hocam, Erbakan Hocamla ilgili bir çalışmanız olduğunu bir dostum vesilesi ile öğrenmiş bulunuyorum, ben de katkısı olur düşüncesi ile bir anımı sizinle paylaşmak istedim.
Antalyalı 15-16 iş adamı arkadaşımla Balkan ülkelerine bir ziyaret gezisi düzenlemiştik. Bu geziyi Antalya MÜSİAD’lı iş adamları olarak düzenlemiştik. O günkü Antalya MÜSİAD Başkanı Abdullah Aykut başkanlığında bir gurupla yapmıştık. Ziyarette, Abdullah Aykut, Süleyman Aykut, Adnan Büyüközer, Ali Turan, Enver Yiğit, Ispartadan Mehmet Dolmacı, Avukat Adnan Bey (Soyadını hatırlamıyorum, galiba Refah Partisi Eski İl Başkanı) kardeşlerimiz de vardı.
Bu ziyaretimizin bana göre en önemli bölümü, Kosova ziyaretimiz sırasında, Prizren’de bir cami imamını ziyaretimiz esnasında yaşadıklarımızdır.
Cami imamı, İlahiyat Fakültesi’ni Ankara’da okuduğunu, Milli Gençlik Vakfı’nda kaldığını, Erbakan Hoca’nın ahlakı ile ahlaklanmaya çalıştığını söyleyen samimi bir kardeşimiz. Orada baş imam olduğunu da söylemişti.                                            
İmam efendi, (Allah ondan razı olsun) bizleri samimiyetle karşıladı. Hoşbeşten sonra:
-Sizlere birer adet Kuranı Kerim hediye etmek istiyorum, müsade ederseniz bu kutsal kitabımıza da ülkemin mührünü basmak istiyorum, bu mührü de ilk kez sizin için kullanıyorum!
Dedi ve ekledi:
-Erbakan Hoca’yı nasıl tanırsınız, o size göre nasıl bir adamdır?
Diye bir soru sordu. Ben de:
-O nasıl söz Hocam, biz Erbakan Hocamızı çok iyi tanırız, o bize göre mücahittir!
Deyince Hoca Efendi:
-Öyle ise size bir konuyu aktarayım da, hiç olmazsa siz bilin! Erbakan Hoca’ya karşı atılmış bir iftira olan, o kayıp trilyon davası vardı ya, işte o paraları ve daha fazlasını Hocamın teslim ve talimatı ile ben buraya, yani Bosna’ya, Kosova’ya ve Makedonya’ya bizzat getirdim!
Demez mi? Biz adeta sevinçten uçacakmış gibi olduk ve çoğumuz bu durum karşısında ağladık. Hoca Efendi devamla:
-Eğer o para olmasaydı, biz bugün çok daha zor durumlarda olabilirdik, dedi. Allah ondan da sizlerden de razı olsun!”
Burada bir kapı açılmış oluyor. Kayıp trilyon diye hafızalarda adeta kazıttırılarak beyinlere çakılan bir dava. Aslında o günün parası ile bol sıfırlı 900 küsür milyar liradır. Hazine’nin partilere yapmış olduğu desteğin bir bölümüdür. Bu parayı Refah Partisi Genel Merkez yetkilileri il teşkilatlarına göndermişlerdir. Lakin bazı illere gönderilmediği, gönderilmiş gibi evrak tanzim edildiği gerekçesi ile davalar açılmış, sonunda da imzası veya talimatı olmadığı halde, Erbakan Hocamız, paranın hazineye faizleri ile birlikte iade edilmesi hükmü ile karşı karşıya bırakılmıştı. Ayrıca da ömrü cihad ile geçmiş o güzel insana “sahtekarlık” yaftası yapıştırmaya kalkışmışlar ve hapse mahkum etmişlerdi.
Yukarıda Zekeriya Pehlivan’ın anlattığı hatıra ise olaya bambaşka bir boyut katmıştır.
Bu mevzu açılmışken bir hatıramızı nakletmeden geçemeyiz:
2011 yılının 27 Şubat’ında vefat eden Erbakan Hocamız, 1 Mart günü defnedilmişti. Resmi olmayan cenaze törenine, dünyanın her yerinden mahşer gibi kalabalıklar katılmıştı. Basın bu olayı tahmini 3 milyon kişi olarak manşetlerinden duyurmuşlardı.
Hocamızın mezarı ziyaretçi akınına uğruyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş insanlar sel olup mezarlığa akıyordu. Hemen o gün Saadet Partisi İstanbul Teşkilatı bir karar alıyor, mezarlığa seyyar mutfaklar yerleştiriliyor, hava şartlarına göre ziyaretçilere kolaylık olsun diye. Gelen ziyaretçilere küçük de olsa çay, çorba ikramı yapmaya başlıyordu. Bunun için teşkilatlar kalabalık kadrolarla gece gündüz nöbet tutuyorlardı. Hatırladığım kadarı ile 2-3 ay bu uygulamayı yapmak zorunda kalmışlardı. Çünkü ziyaretçi akını o kadar uzun sürmüştü.
Mezarlıkta nöbet tutan arkadaşlar enteresan olaylar yaşamışlar. İşte onlardan bir tanesi:
Bir gece bir gurup insan geldiler. Ziyaret yaptılar. Daha önce görmediğimiz simalardı. Ziyareti bitirdiler, çay çorba ikramı yapıyoruz. İngilizce konuşuyorlar. Sorduk:
-Kimsiniz, nereden geldiniz, Erbakan Hocamızı nereden tanıyorsunuz?
Bize akılda bile tutamadığımız Hindistan civarında bir yer ismi söylediler. Dediler ki:
-Biz orada yıllardır İslami mücadele veriyoruz. Mücadelemiz silahlı. Erbakan yıllardır bize hem taktik verir, hem de maddi olarak para gönderirdi. O bizim de liderimizdi. Biz gündüz gelemezdik, zira peşimizde düşman casusları var. Hayatımız her an tehlikede. Bir yolunu bulup kaçarak geldik ve liderimizi gece ziyaret ediyoruz.
Bu hatıra ile Zekeriya Pehlivan’ın anlattığı olayı bir araya getirip düşündüğümüzde, Erbakan Hocamızın dünyanın neresinde olursa olsun, İslami mücadele veren guruplara liderlik yapmış olduğunu, para desteği sağlamış olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz dediğimize bakılıp işin yabancısı olduğumuz sanılmasın. 1984 yılından Erbakan Hocamızın vefatına kadar İslami mücadele veren Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Afrika, Azerbaycan, Keşmir gibi bölgedeki Müslümanlara yapılan yardımların toplanması ve organizesinde İstanbul İl’inin sorumlusu olduğumuz unutulmasın. Arkadaşlarımız sağ olsunlar bize “İstanbul Mercümeği” lakabını takmışlardı.
Diyeceğimiz o ki, böyle bir Dünya İslam Lideri olan Erbakan Hocamızı sahtekarlık isnadı ile hapislere ve tazminatlara mahkum edenlerin yatacak yerleri var mıdır?
Ya bütün bunları bilerek:
-Biz Erbakan’ı hapisten kurtardık, ev hapsine çevirdik!
Diye onun ismini oya tahvil edenler nerede yatacaklar?
Ama o kendisine bunca zulmü yapanlara, davasına ihanet edenlere karşı hakettikleri karşılığı asla vermemiş, merhamet ve şefkatini onlardan da esirgememiştir. Cihadı kaidelerine göre yapmayarak, gayrı meşru yollar kullanarak ele geçirdikleri makamlarına da asla saygısızlık etmemiş, devlet adamlığı vasfını sonuna kadar muhafaza etmiştir. Kendisine taş atanlara, ihanet edenlere hep tebessümle karşılık vermiştir. Yalnız bizim de şahit olduğumuz birkaç kişi var ki, onlar Hocamızı çok çok üzmüş olmalılar ki, onların ismi geçtiğinde yüzünün asıldığını, bizzat müşahede etmişizdir. Bunların başında Salih Kapusuz, Abdullah Gül, Feyzullah Kıyıklık ve Zekeriyya Karaman gelmektedir. Bu insanlar diğerlerinden farklı olarak neler yapmışlar da Hocamızı üzmüşlerdir, detayını bilmemiz mümkün değildir.
O sadece Türkiye’nin değil, Dünya Müslümanlarının da lideri idi. Böyle bir lidere ihanet etmek gerçekten insanı çok üzüyor. Ama insanoğlu bu. Mükemmel değil hep eksiktir. Servetin, şöhretin, şehvetin peşine düşenler ihanet dahil her türlü kötü fiili işlemeye müsait yapıdadırlar.
İşte böyle bir ihanet hazırlığı konusunda Ali Nabi Koçak’ın anlattıklarını okuyoruz:
“Refah Partisi’nin 1993 kongresinden önceki günlerdi. Recep Tayyip Erdoğan o günlerde İstanbul İl Başkanı idi. Bir gün döndü bana dedi ki:
-Erbakan Hoca seni dinliyor, söyle de; Hoca bu işi yapamıyor, bana bıraksın!
 Bir Belediye Başkanları toplantısı idi. Şok oldum. Yanımızda arkadaşlar vardı! Bilindiği gibi biz o zaman Belediye Başkanı idik. Dedim ki:
-Ne ne, nasıl yani? Ya sen Hoca’dan daha iyi mi yapacaksın?
-Evet!
-Nasıl ya? Delirdin mi sen?
Dedim. Mahmut Vanlıoğlu atladı:
-Ya sen nasıl konuşuyorsun?
Bir girdiler birbirlerine… Mahmut bana döndü:
-Ya Hoca niye susuyorsun?
Ben de dedim ki:
-İki Karadenizli çarpışıyorsunuz, ben de seyrediyorum. Son noktayı ben koyacağım!
-Hadi koy noktayı! Ya şuna bak fitneye daldı. Sapıtmış bu ya!
Söze girdim:
 -Tayyip Bey Allah aşkına! Şu anda sen birilerinden fetva almış gibisin!
 Sonradan anladık ki meğer şimdilerde Amerika’da olan meşhur bir Hoca’dan fetva almış!
-Hocam senin aklın yetmez bu işlere!..
Dedi, beni susturdu.
Mahmut Vanlıoğlu ona karşı ciddi mücadele etti, en son:
-Bu iyice sapıtmış!
Dedi.
Bizim Mahalli İdareler Başkanı vardı. Mahalli İdareler Derneği belediyecilerin derneği, Ankara’da. Osman Usta. Beni arıyor ve diyor ki:
-Korkut Özal, Cemil Çiçek, Mehmet Keçeciler… Saydı, saydı, işte Abdülkadir Aksu, Tayyip Erdoğan, Hasan Hüseyin Ceylan… İşte geldiler şey kurdular telefonu da bu. Bunu hocaya yalnız söyleyemiyoruz. Sen söyleyebilirsin!
-Ne kurdular?
-2.liste çıkaracaklar Refah Partisi’nden Abdullah Gül falan!
 -Kardeşim, Erbakan’a bunu söyleyecek Ankara’da deli bulamadınız da, İstanbul’da beni mi buldunuz?
-Adamlar binayı kiralamışlar, ayrılık ateşini yakmışlar, telefonları bu, adresleri bu. İkinci bir liste çıkaracaklar ve genel başkanlıktan Hocamı düşürecekler. Hocam seni sever. En münasibi senin söylemen. Başkaları söylese huzurundan kovar.
Dedim ki:
-Ya ben sevildiğimi bilmiyordum, bu lafı duymak hoşuma gitti, ama kusura bakmayın dereyi deliye atlatırlar veya dereyi keçiye atlatırlar hesabı olmasın. Beraber gidelim.
Üç kişi olarak Hocamın yanına çıktık elini öptük, önüne bir liste koyduk:
 -Bu ne?
Dedik ki:
-Korkut Özal, Cemil Çiçek, işte Mehmet Keçeciler, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül… Bunların hepsi partiyi ikiye bölmek için veya genel başkanlığı ele geçirmek için bu adresteler!
-İyi de onlar iyi kardeşlerimiz!
-Biz de kötü demedik ki, iyi kardeşlerimiz, iyi de çalışıyorlar! Ben görevimi yaptım, size haber verdim, araştırın doğruysa tedbir alın, doğru değilse beni de ikaz edin! Allahaısmarladık!
-Elini öptük çıktık.
 Bunların bir kısmı partide, bir kısmı da girmeye çalışıyordu. Ondan sonra Hocam bir tedbir aldı, partiye girmeye çalışan o adamların hiç birini üye yaptırmadı. O kongrede iltihakları bekleniyordu ertelendi. Onlara ‘sizi seçimden sonra üye yapacağız’ denildi. Onlar da o işte muvaffak olamadılar ve kongre bitti.”
Bu hatıra gazetelerde yayınlandı. İsmi geçen Osman Usta, burada geçen olayı hatırlamadığını ifade etti.
Erbakan Hocamız işte bu ihanetçileri bile kongreden sonra şefkatle bağrına bastı ve partiye kayıtlarını yaptırdı.
Nasıl reddedebilirdi ki? Ona göre yeryüzünde iki grup insan vardı. Birinci gruptakiler, Milli Görüş’e gelmiş olanlar, ikinci gruptakiler ise gelmek için sırasını bekleyenler.
İçlerinde ihanet tohumları olduğunu bile bile yukarıda adı geçen insanları partiye kaydettirmişti. Hoş onlar bu şefkati anlayamamışlar ve kısa süre sonra ihanetlerini gerçekleştirmişlerdi.
Zaman zaman çoğumuz düşünürdük. Bu Siyonistlerle dünya üzerinde dişe dokunur şekilde mücadele eden ilk lider Abdülhamit Han’dır, sonra da Erbakan Hocamdır. Bunların birbirlerine çok benzeyen yönleri var. Abdülhamid Han’a defalarca suikast düzenlendiğini biliyoruz. Acaba Erbakan Hocama da bir suikast yapmayı planladılar mı, veya bir girişimleri oldu mu?
Erbakan Hocamızı ömür boyu hiç yalnız bırakmamış olan Oğuzhan Asiltürk bu konuda şunları söyledi:
“Planlamalar bilinmez, ama girişim bilinir, çünkü ortaya çıkar. Benim bildiğim böyle bir girişim olmadı. Akıllarından geçen nedir, bilmeyiz tabi ki.”
Yani girişim, suikast, şu, bu olmadı ama, bütün güçleriyle Hocayı siyasi mücadeleden uzaklaştırmak için çok şey yaptılar. Hatta Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın o dönemdeki siyasi işler müsteşarı, sonradan gazetelerde bir takım kimselerde tekrar etti ama, ilk söyleyen odur. Demişti ki:
-Biz Erbakan’ı gömeceğiz, üstüne de beton dökeceğiz. Bir daha da siyaset yapamayacak!
Sözünü o söyledi, hem de bizim eski milletvekillerimizden birisine. O zaman parti kapatma davası açılmış yürüyor. İsim söylemekten mümkün olduğu kadar uzak duruyorum, milletvekilimiz, kendisi Konya’da avukat iken bu kişi de orada Başkonsolosmuş. Konya’da Amerikan’ın Başkonsolosu. Bu arkadaşımızın hanımı Alman. Tabi Hristiyan. Bunlar da öyle. Konya’da da başka öyle kalburüstü görüşecek kimse yok. Bunlar ahbap olmuşlar. Sonra bizim arkadaş milletvekili olduktan sonra kendisini yemeğe çağırıyor ve orada söylüyor. Milletvekili bana dedi ki:
-Sayın Asiltürk, sizinle bir konuyu görüşmem gerekir!
İkimiz de meclisteyiz. Ben:
-Hay, hay!
Dedim. Gurup Başkanlığı odasında ikimiz konuşuyoruz. Bana o Konsolosun dediklerini aynen anlattı. İlaveten demiş ki:
-Sen kendine başka bir parti ara!
O da cevap vermiş:
-Ben bu parti de bunların içinde yetişmiş bir insan olmadığım halde, diğer partilerde de bulunduğum halde, başkalarında hiç görmediğim anlayış, takdir ve yakınlıkla, yani kendilerinden biriymişim gibi bana samimi davranışları var. Ben böyle sıcak bir topluluğu başka partilerde görmedim. Ben ayrılmam, ben partimden memnunum!
Diye cevap vermiş. Amerikan Konsolosu o zaman demiş ki:
-Biz Erbakan’ı gömeceğiz, üstünü de betonlayacağız! Bir daha da siyaset yaptırmayacağız, ben seni sevdiğim için söylüyorum, sen kendine başka bir parti ara!
Adamcağız bunu bana anlattı, sonra da parti kapatıldı. Ondan sonra davalar, yasaklamalar, yapılanlar ortada. Suikast değil ama, bunlar aynı şeylerin başka bir versiyonu”
Bu söylenenler zihnimizde çok çağrışımlar yapıyor. Toprağa gömüp üstüne beton dökme söylemi… 28 Şubat darbesinden sonra ABD’de Dışişleri Bakanlığı ve Büyükelçilik yapmış bulunan Eric Edelman’ın söyledikleri aynı sözler. AKP kurucularının da aynı mahiyette, hatta tıpatıp aynı olan sözleri… Bu da neyin nereden yönlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Erbakan Hocamız bütün bunlara karşı o insani tecessümü ile yaklaşmış, kimseyi bu sözlerinden dolayı kırmamış, incitmemiştir. Üstelik bütün bu ihanetler karşısında Milli Görüşçülere itidal ve sükunet tavsiyesi ile istenilmeyen olayların meydana gelmesini önlemiştir.
Şöyle bir neticeye varmak mümkündür:
Bir suikast düzenleyerek Erbakan Hocamızdan kurtulmak mümkün iken, acaba bunu neden yapmadılar? Öyle bir kötülük yaparlarsa Erbakan’ın kendisinden kurtulurlar belki ama, başlattığı bu davasından kurtulamazlar. Onun için buradaki metot, onunla beraber bu davanın açmaza girdiğini ispat ederek sıfırlama metodudur. Davasının hayata tatbik edilemeyecek derecede hayal mahsulü şeyler olduğunu ispat etmeye çalışmak. Bunu başarabilselerdi, gömüp, üzerine beton dökmeleri mümkündü. Ama Allah’a şükürler olsun, dünya kurulalı beri, Hak davaları ortadan kaldırmayı hiçbir kimse ve hiçbir topluluk başaramamıştır. Erbakan’dan sonra da, Erbakan’ın savunduğu Milli Görüş davasını savunacak niceleri gelecektir.
Fatih Erbakan diyor ki:
“Erbakan Hocamıza bir suikast yapılıp yapılmadığı konusunda ben de hep düşünmüşümdür. Siz bir insanın partilerini kapatacaksınız, yok siyasi yasağı koyacaksınız, iftira atacaksınız, mahkemelerde süründüreceksiniz. Kırk sene böyle uğraşacağınıza, bunu öldürürsünüz bir şekilde, elinizde bu kadar imkân var iş biter gider. Yani bence bunu yapmak istemiş olabilirler. Yapamamış olmaları Cenabı Allah’ın büyük bir mucizesidir bence. Çok istediler belki, plan da yaptılar ama, hiç birine Cenabı Allah müsaade etmedi, diye düşünüyorum, Allahu alem. Çünkü o kadar uğraşıp ta, bu kadar bu insan yüzünden sıkıntıya gireceğinize, çok daha az maliyetle, çok daha kestirme yoldan kurtulmanız mümkün iken, neden muvaffak olamadılar? Bu hakikaten çok düşünülmesi gereken, Cenabı Allah’ın mucizesi olan bir durum.”
Burada Fethullah Gülen hakkında bir hatırayı zikretmek gerekiyor. Aslında bu hatıra bir şahsın ömür boyu Fethullah Gülen ile ilişkilerini ve Erbakan Hocamız ile mukayeselerini anlatıyor.
Nevzat Kor’un hatıraları:
“Ben 1974 senesinde İzmir’de üniversitede bir konferans vermeye gitmiştim. İngiltere’de bir beraberliğimiz olan eski Maliye Bakanı Ekrem Pakdemirli bizi kendi mekanına davet etti, gittik. Giderken bir trafik kazası geçirdik, yaralandım, beni hastaneye kaldırdılar. Üç hafta hastanede kaldım. Ziyaretime gelenler oluyordu. Ekrem Bey tutmuş Fethullah Gülen’i de ziyarete getirmiş. O zamanlar Bornova’da üniversitenin yakınında bir camide vaizlik yaparmış. Üniversite camiasından Cumaya bu adamın bulunduğu camiye gidenler çoğunluktaymış. Heyecanlı konuşmaları etkili oluyormuş. Onun talebeleri de ziyaretime geliyordu. Terbiyeli ve dindar gençlerdi. Severdim.
Aradan epeyce bir zaman geçti, ben 1975-1978 yılları arası Adapazarı’nda Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Başkanı’ydım. Erbakan Hoca Başbakan Yardımcısı olduğu için akademimizdeki işe yarar imanlı gençleri aldı, sağdaki, soldaki kadrolara yerleştirdi. Ben bu yüzden asistan bulamaz oldum. İşe yarar çok az insan bulabiliyordum. Fethullah Gülen’e bir mektup yazdım:
-Senin etrafında imanlı gençler vardı. Onlardan bana gönderebilirsen onları Hoca olarak almak isterim! Kaç tane adamın varsa hepsini alırım gönder.
Dedim. Etrafımdaki diğer Nurcular bundan pek hoşlanmadılar. Hatta onların başı olan Hocayı, çalışan kızların bulunduğu kısma çok gidip geldiği için de azarlamıştım. Bana iyi gözle bakmıyorlar. Hatta bunların hepsi bana düşman oldular. Fethullah Gülen’in göndereceği genç elemanlarla bunların dizginlenmesini de amaçlamıştım. O da gönderdi, işimizi gördük. Ama fazla kişi gönderemedi. Etrafında başka yokmuş.
Bizim bu jestimizi etrafına anlatarak:
-Bakın demiş bizim yapacağımız işi Nevzat Kor yapıyor. Biz de onun gibi yapmalıyız. Yurtları ele geçirmeliyiz. Bize bu bir örnektir.
Diye anlatırmış.
Zaman geçti. 2003-2004 yıllarında ben Bosna’daki yeni kurulan üniversiteyle ilgilenmeye başladım. 2005 yılında beni oraya Mütevelli Heyet Başkanı yaptılar. Orada da tabi benim öğrenciye ihtiyacım var. Öğrenci çok az. Masrafları karşılayamıyoruz. Masrafların ancak yüzde 20-30’unu öğrencilerde karşılama imkanımız var. Arkadaşlardan birisi dedi ki:
-Fethullah Gülen cemaatine bağlı binlerce lise var. Bırakın başka ülkelerdekileri, Balkanlardaki liselerinden bize birer ikişer öğrenci yönlendirse, biz işimizi rahat görürüz. Hem ben kendisi ile yakın ilişkide oldum. Sizi çok beğeniyor, methediyor. Ona bir mektup yazıp durumu bildirsen yardımcı olacağına eminim…
Ben de kabul ettim ve bir mektup yazdım. O Amerika’daydı o zaman. Özetle dedim ki:
-Sizin okullaşma konusundaki hizmetleriniz her zaman bizim için iftihar vesilesi oluyor.  Çok güzel hizmet ediyorsunuz. Şimdi biz de Bosna’da bir üniversite açtık, orası için sizin Balkanlar’daki lise ve kolejlerinizde tanıtım yapabilir miyiz, müsaade eder misiniz?
Dedim. Selam ve saygı cümleleri ile bitirdim. Ne aradı, ne cevap verdi. Ama kısa zaman sonra adamlarına emretmiş, tam bizim üniversitenin karşısına bir üniversite açtırdı. Bizimle rekabet edip, üniversitemizi kapatmak zorunda kalalım, iflas edelim diye. Nihayet onlar bu işle uğraşırken ben YÖK ile konuştum, denklik verilmesini ve Türkiye’de merkezi sisteme dahil edilmemizi sağladım. Bu kanalla bize her yıl 150 -200 öğrenci gelmeye başladı. Onlar ise zor durumda kaldılar. Demek istemem o ki, böyle hizmet ve bunun gibi güzel isimlerle işe girişip göz boyuyorlar, ama başkalarının o işi yapmaması için ellerinden geleni yapıyorlar.  
Yine Erbakan Hoca’nın Başbakan, İsmail Kahraman’ın da Kültür Bakanı olduğu dönemde Birlik Vakfı’nda bir toplantı varmış, bizi de davet ettiler. Başbakan Erbakan Hoca da gelip bir konuşma yapacakmış. Ben biraz gecikmeli katılabildim, arka sıralarda oturdum. Baktım ki Fethullah Gülen de var. O zaman düşündüm ki, İsmail Kahraman Fethullah Hoca ile Erbakan’ın arasını ısıtmak için bu organizeyi yapmış olabilir.
 Sırayla konuşmalar oluyor. Fethullah Gülen’i kürsüye davet ettiler. Yarım saat civarında bir konuşma yaptı. Erbakan Hoca onu gayet edepli bir vaziyette dinledi, konuşması bittiğinde ise tebrik etti. 
 Konuşma sırası son olarak Erbakan Hoca’ya geldi. Erbakan Hoca kürsüye doğru yürürken Fethullah Gülen hırsla kalkıp, hışımla salonu terk etti. Şaştım kaldım. Bu adam bu nezaketsizliği nasıl yaptı diye. Be adam, illa çıkmak istiyorsan, o adam kürsüye çıksın, kısa süre bekle öyle çık. Hayır, büyük bir küstahlıkla tepkisini ortaya koydu. Ben arka sıralarda kapıya yakın bir yerde oturuyorum. Beni selamlamak istedi, ben de ona tepki koyarak başımı öbür tarafa çevrdim. Çıktı gitti.
  Galiba Saraybosna Üniversite olayında bana kini belki de oradan geliyordu. Aradan 10 yıla yakın geçmiş, o ise eski kinini unutamamış. Erbakan Hoca ile en bariz farkları bence budur. Erbakan Hoca son derece nazik, kin tutmaz, selamı kesmez, gördüğü yerde hal hatır sorar, saygı ve sevgi gösterir. Ama ondaki bu küstahlık ta eskiden beri gelmektedir. Fakat bu adam Erbakan’ın tam tersi çok nezaketsiz bir adam. Bence Tayyip Erdoğan Bey’in hayatında işlediği en büyük hata bu adamların her dediğine evet, diyerek, makam mevki imkan ve kadro tahsis etmesi olmuştur. Elbette bilmeyerek yaptıysa diyorum. Ama bu adamı tanıyor ve biliyordu da, yine de bu imkanları onlara tanıdıysa, bunun ismini de koymaktan acizim. Şimdi bütün kadrolarda onun adamları var maalesef. Oyları için yaptı desek, görüldü ki oy potansiyelleri çok düşük. Zaten muhtelif açıklamaları var, İslamci partilere asla oy vermeyeceklerine dair. AKP’ye de oy verdiklerini hiç sanmıyorum. Nitekim onların İngilizce bir gazeteleri var. Today, bilmem ne diye.  Onun başındaki adam, bir konuşması sırasında şöyle dedi:
-Ben Amerika’da Fransa’da üniversitelerde dersler okutmuş bir adamım. Bizim cemaatten hiçbir zaman bu güne kadar İslami partilere bir rey gitmedi.
İşte sayıyor, Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Saadet… Hatta Özal’ın partisi ANAP’ı ve Tayyip Erdoğan’ın partisi AKP’yi de saydı. . Bunlara hiçbir reylerinin gitmediğini ısrarla ifade etti. İçlerinde yakın arkadaşlarım da vardır, Ecevit’e oy verdiklerini ifade ederlerdi. Ve Ecevit’in yüzde 20 rey alıp da Başbakan olmasının sebebi de bunlardır. O da aldığı oylara vefa göstererek bunların okullarını korudu. Çünkü bunlardan aldığı o reyi Ecevit çok iyi biliyor.
Bu durumda şu cümleyi rahatlıkla kullanabiliriz:
Fethullah Gülen ve cemaati Recep Tayyip Erdoğan’ı güzel bir şekilde kullandılar.
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın eşi Nermin Hanımefendi vefat etmişti. Taziye için yoğun bir ziyaretci akını oldu. Gelenler arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da vardı.
Kısa ziyaretten sonra Tayyip Bey’i kapıya kadar uğurladı. Geri gelince de aynen şöyle söyledi:
-Bakın biz bu arkadaşları eleştiriyoruz, bunlar onları sevdiğimiz içindir. Yani biz onların öbür dünyasını da düşünüyoruz, bazıları bunu sadece salt siyasi eleştiri kabul ediyor, bunlar bizim çocuklarımız, onların öbür dünyasını düşünmesek olur mu? Onun için eleştiriyoruz.
Fehim Adak anlatıyor:
“Erbakan Hoca yumuşak yufka yürekliydi. Allah rahmet etsin, şunu söyleyeyim, bütün ömrü boyunca bir tek kişiyi İslami çerçevenin dışına itelemedi, bir tek kişiyi ihraç etmedi, bir tek Müslüman’a zarar vermedi. Bunda mantığı şuydu:
-İslam’dan kimse atılamaz, kimsenin kimseyi İslam’ın dışına atmaya yetkisi yoktur, suç işleniyor olabilir, herkes suç işleyebilir, ama bu İslam’dan dışarı atılmasını gerektirmez.”
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“MSP döneminde istifalar oldu, 48 milletvekilinin 24 tanesi istifa etti, yani yarısı. 1977’de Büyük Kongre oldu. O kongrede Korkut Özal liste çıkarttı, Hoca’ya karşı, Genel Başkan ve Genel İdare Kurulu Üye Listesi çıkarttı. Tabi biz bu işten vazgeçmesi için çok ısrar ettik, uğraştık. Baktık vazgeçmiyor, kararlı. Vazgeçirse geçirse dedik, bir kişi bu işten vazgeçirebilir bunu. Bu da kendisinin de, Turgut Özal’ın da bağlı olduğu Mehmet Zahit Kotku Hazretleri olabilir. Ankara’dan kalktım geldim, Mehmet Efendi ile görüşmek üzere, tabi müsaade istedik girdik içeriye, sedirde önüne rahleyi almış kitap yazıyor. Elini öpüp hal hatır sorduktan sonra dedim:
-Efendim bir maruzatım var, Korkut Özal Erbakan Hocama karşı liste çıkartıyor. Bu fitneye sebep oluyor, teşkilatı bölüyor, emir buyursanız da, bu listeyi çıkartmasa!
Dedi ki:
-Onlar beni dinlemez!
Onlar dediği acaba? Turgut’la Korkut’mudur, yoksa başkaları da var mı? Çünkü ben bir tek Korkut ismini söyledim, onun cevabı çoğul oldu. Elini öpüp ayrıldım. Geldim Erbakan Hoca’ya:
-Hocam ben böyle, böyle yaptım, yalnız Korkut’u söyledim, onlar diye cevaplandırdı. Neden acaba?
Diye sordum. Dedi ki:
-Korkut Özal dördüncü mafsaldır.
Deyince şu soruyu sordum:
-Öbürleri kim Hocam, rica ediyorum söyleyin!
-Turgut Özal, Korkut Özal, Süleyman Demirel ve emir aldıkları yer!
Diye cevap verdi. O zaman anladık ki, Masonlardan emir alan Demirel, onun emrindeki Turgut, onun emrindeki de Korkut’tur. Yani Korkut dördüncü mafsal.
Korkut Özal listesini çıkardı. Kadir Mısıroğlu ve Mustafa Yazgan gibi isimler o listede yer aldılar.
Yine bir ramazan günüydü. MSP dönemi. Bizim birader Mustafa Önügören de MSP Kartal İlçe İdare Heyeti’nde görevli. Bir görüşmemiz oldu. Bana şunu sordu:
  -Mehmet Efendi Hazretleri, ‘Erbakan Hoca yıprandı, değiştirin’ diye emir buyurmuş. Biz de İdare Heyeti olarak iki tane arkadaş vazifelendirdik. Onlar da gidip sormuşlar, bu haberin doğru olduğunu öğrenmişler.  Biz de bu konuda çalışmalara başladık. Sen ne dersin?
Deyince beynimden vurulmuşa döndüm.
-Bunun doğru olmasının imkanı yok. Hemen bu konuyu açıklığa kavuşturmamız gerek. Buna nasıl inanırsınız kardeşim?
Beraberce Gemlik’te Sılai Rahim yapıyorduk. Bayram sabahı. Hemen daha bayramlaşmadan arabama atladım, doğruca İskenderpaşa Camii’ne. Öğle namazına yetiştim. Namazdan önce elini öpüp, bir kenarda hemen sorumu sordum:
-Efendi Hazretleri size ben bir şey soracağım müsaade ederseniz…
-Sor!
Dedi.
-Böyle böyle bir söz çıkartmışlar, emir buyurmuşsunuz, ‘Erbakan yıprandı, değiştirin’ demişsiniz, bu şekilde çalışma başlatılmış. Siz gerçekten böyle bir şey söylediniz mi?
Dedim. Yüzüme dik dik baktı ve:
-Hiç ben böyle bir şey söyler miyim? Cenabı Allah Erbakan’ı bu iş için yaratmış! İç ve dış güçler silmek istedi, Elhamdülillah silemediler, 48’den 24’e düşürebildiler ancak! Yoluna devam edecek, öyle bir şey söyler miyim ben?
Dedi. Ben:
-Peki, efendim o arkadaşlardan bazılarını getirsem, onlara bir nasihatte bulunur musunuz, bu durumu anlatır mısınız?
Dedim.
-Tabi, tabi getir!
Dedi. Bindim arabama gittim Kartal’a… Bu dedikoduyu yapanlardan üç dört tanesini buldum, bindim arabaya, geldim aynı gün ikindide, namazdan sonra 50-60 kişi birikti, geldik huzura.
-Efendi hazretleri o size bahsettiğim arkadaşları getirdim!
Dedim. Sözü aldı:
-Benim için böyle, böyle deniyormuş, hiç ben böyle bir şey söyler miyim? Cenabı Allah, Erbakan’ı bu iş için yaratmış, ondan başkası bu işi götüremez, yürütemez! Bizi iç ve dış güçler silmek istedi ama, 24’e düşürebildiler ancak.  Bir misal verecek olursak; Amerika’da bir şirket iflas etmiş, ikinci bir şirket kurmuşlar. İflas eden şirketin Genel Müdürünü gene oraya Genel Müdür yapmışlar. Niçin yaptınız, bu şirketi iflas ettirdi, diye itiraz edenlere; o tecrübe kazandı, bundan sonra daha iyi yapar, diye cevap vermişler. Elhamdülillah daha güçlü daha iyi olacak inşallah!
Diye nasihat etti. 
Yine Osman Nuri Önügören anlattı:
“Bir gün Çizmeci’lerin evinde 30-40 kişi toplandık sohbet ediyorduk. Vakıf Gureba Hastanesi’nin Başhekimi Profesör Mazhar Özmen dedi ki:
 -Necmettin, başına üç beş tane ayak takımını toplamış, bir parti kurmuş, konuşup duruyor!
Dedikten sonra verdi veriştirdi. Ben söz aldım:
-Mazhar Bey o ayak takımının biri de benim, sana teessüf ederim. O ayak takımı dediğin adamlar senin gibi on tanesini yanında çalıştırır. O ayak takımından biri olan beni sen yanında çalıştırmaya gücün yetmez.
Dedim. Sonra bu olayı Erbakan Hocama anlattım. O da şu cevabı verdi:
-Sen biliyor musun? Bizim yetkimiz onu Vakıf Gureba Hastanesi’ne Başhekim yapabildi, yetkimiz olsa İstanbul’a Vali yapardık!
Yani kendisine taş atana o ekmek attı.”
Yine Osman Nuri Önügören anlattı:
“Recep Tayyip Erdoğan henüz parti kurmamıştı. Kendisini ikna ettim, Kemalettin Erbakan’ın evinde bulunan Erbakan Hocam ile görüşmelerini sağladım.
Erbakan Hoca ile tam üç saat konuştular. Saat beşten sekize kadar konuştular. Ona ayrılığın ve fitnenin zararlarını anlattı. Tayyip Bey hiç cevap vermeden dinledi. Saat sekize yaklaştığında  dedi ki:
-Hocam sekizde benim bir randevum vardı, müsaade edersen gideyim.
Hoca da, peki dedi, kucaklaştılar ve gitti.
Bundan şu anlam çıkıyor, sen ne söylersen söyle, o kararını baştan vermiş, ne dersen de, partiyi kurmaya kararlı.
Mehmet Karaman anlatıyor:
“Zaman zaman partide disiplin suçu, ya da ayrılık çıkarmak gibi fiillerden dolayı dosyalar gelirdi. O derdi ki:
-Bunlar önemli konular. Lakin bunların ispat edilmesi zor. Bu şahısların kendilerine söyleyin, böyle fiiller işlemişlerse kendileri tövbe edip istifa etsinler, partimize zarar vermesinler. Kendilerini ihraç ettirerek bizi günaha sokmasınlar. 
Böylece onlar kendiliklerinden istifa ederlerdi. O hiç kimsenin partiden ihraç edilmesine razı olmazdı. Herkesi partinin içinde tutmaya gayret ederdi.  Prensibi şu idi:
-Biz ihraç edelim de günah ortamına mı itelim, bu büyük bir vebal olur.
Yalnız itaate çok önem verirdi. Mesela birilerinin kongrede aday olmamasını istediği halde, o aday olur da kazanırsa hiç vakit kaybetmez, derhal feshedilmesi için emir verirdi.”    

BÖLÜM-14 REFAH PARTİSİ DÖNEMİ

ERBAKAN VE REFAH PARTİSİ
Refah Partisi de çok zor imkanlarla kuruldu. 1980 ihtilalcileri siyaseti yerden yere vurdular. Siyasetçileri tencereyi kirletenler diye tarif ediyorlardı. Bundan dolayı kimse parti kurucusu olmak gibi ateşten bir gömleği giymeye yanaşmıyordu. İller, ilçeler ancak birkaç tane nüfus cüzdanı temin edilerek kurulabiliyordu.
Şimdi bir istişare toplantısını yazacağız. 1982 yılı yaz ayları. Erbakan Hocamız hapisten çıkmış. Refah Partisi’nin kurulma aşaması. Geniş bir toplantı düzenlenmiştir. Konu şudur:
“Milli Nizam Partisi döneminde ne hata ettik, Milli Selamet Partisi döneminde ne hata ettik, yeni kuracağımız partiyi nasıl kurmamız lazım? Bundan sonra nasıl gitmemiz lazım? Tavsiye ve teklifler?”
Toplantıya katılmış bulunan Ali Nabi Koçak anlatıyor:
“Toplantıya Hasan Aksay, Nevzat Kor, Rahmetli Ekrem Doğanay, Şevket Kazan, Mustafa Yazgan, Recep Tayyip Erdoğan, Timurtaş Uçar, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Kamil Yaylalı ve Halil Ürün gibi bir çok kişi katılmıştı. Bu tür toplantılarda Erbakan Hocam herkesi ayrı ayrı konuşturup fikrini sorar, en sonunda da kendisi özeti yapar ve bitirir.
Bu defa da öyle oluyordu. Konuşma sırası bize geldi, hakikaten zorlanarak konuştuk. Hocamızın yanında konuşmak öyle kolay değil. Onun için Timurtaş Hoca benden daha iyi hatip, bakalım o ne yapacak? İnan o da bocaladı sonra bana dedi ki:
-Azizim Hoca’nın yanında konuşulmuyor ki.
Abdurrahman Dilipak titriyor, heyecandan. Dedim ki:
-Abdurrahman ne lüzum var heyecan yapmaya! Aha sıra sana gelecek, sen de içinde ne varsa hepsini dök!
 Bülent Arınç konuştu, geri yerine oturdu, ama başkaları konuşurken elini kaldırdı, konuşmaya müdahale etti. Hoca sinirlendi:
-Otur yerine! Otur! Ağzın laf yapıyor diye bir şeyler bildiğini zannediyorsun, otur yerine!..
Diye azarladı. Aynı şekilde, Raşit Küçük’ü de azarladı. Hepimiz şok olduk, üzüldük. Ama o iki kişiye de şahsen ben mim koydum, takip ediyorum.
 Ara verildi. İşin garibi Hocam bana aşırı derecede değer veriyor. Dua yap Ali Nabi Hocam, yemek duası yapıyoruz, Namaz kıldır Ali Nabi Hocam, namaz kıldırıyoruz, yemeğe gel Ali Nabi Hocam, aç kalıyorum yemek yiyemiyorum utandığımdan. Sabah kahvaltısı beraber, öğlen yemeği beraber, akşam yemeği beraber. Sıkıla sıkıla, yani üstüme başıma dökeceğim diye de korkuyorum.
O arada imdadıma Hikmet Özdemir yetişti, koluma girdi, dedi ki:
-Hocam ya, gördüğümüz kadarıyla Erbakan Hoca seni fazla seviyor, sana çok değer veriyor, ama birçok arkadaş ta seni kıskanıyor.
-Ben de memnun değilim bu halden! Ekrem Hoca benden çok çok üstün, alim adam. Türkiye’nin her yerinden bir çok alim var, namaz kıldırmaktan ben de sıkılıyorum.
  -Ya Erbakan Hoca’ya söyleyebilirsin. Birçok Hocaefendiler var. Raşit Hoca 12 Eylül’den sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne İslam’ı sokan insan, oradaki öğrencilerle çalışmalar yapmış. Herhalde Erbakan Hoca’nın Esat Hoca’dan dolayı, ya da Korkut’tan dolayı Raşit Hoca’ya bir kızgınlığı var. Ona söylesen de, bir öğlen yemeğinde Raşit Hoca’yı yemeğe çağırsın, onu bir onore etsin. Bir akşam yemeğinde de Bülent Arınç’ı çağırsın, başka yemekler de de başkalarını çağırsın, onore etsin. Sen bunu söyleyebilirsin.
Dedi. Ben de:
-Vallahi çok iyi fikir.
Dedim. Yine öğlen yemeğindeyiz, Erbakan bana:
-Ali Nabi Hocam yemeği beraber yiyeceğiz!
Dedi.
-Peki Hocam!
Diye cevap verdim.
Yemeğe oturduk 4 kişiyiz, bizi tanıştırıyor. İlk defa tanıyorum ben:
-Konya İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kamil Yaylalı, kardeşimiz sakalını kesmediği için Evren tarafından görevden alınmış. Bu da, Doç. Halil Ürün, inşallah partimizi kuracağız, Konya Belediye Başkanı yapacağız kardeşimizi…
Dedi. Sonra da bizi onlara tanıştırdı:
-Eski Müftü Ali Nabi Koçak Hocamız!
Dedi. Tanışma faslı bittikten sonra dedim ki:
-Hocam biz seni Allah rızası için seviyoruz, Allah için de biat ettik. Namaz kıldır Ali Nabi Hoca, dua et Ali Nabi Hoca, sofraya gel Ali Nabi Hoca… Ben bu işten sıkılıyorum, yanınızda da rahat yemek yiyemiyorum, şu Bülent Bey’le, Raşit Hoca’yı çok kötü kırdınız. Bunları kovsak ta gitmezler, bizim kardeşlerimiz. Kuldur, hata yaparlar. Bir öğlen yemeğine Raşit Hoca’yı çağırsanız, akşam yemeğine de Bülent Arınç’ı çağırsanız, öbür yemeklerde de çok isabetli olur Hocam. Ekrem Doğanay Hoca sayılı alimlerdendir, bir yemeğe onu çağırsanız, o kardeşlerimiz de onore olsalar. Beni hiç çağırmayın, ben bundan son derece müsterihim, bu teklifi ben yapıyorum, sizi de Allah için seviyoruz…
Dedim. Çatalı kaşığı bıraktı, gözlerini kapattı, başını şöyle havaya kaldırdı ve şöyle dedi:
-Allah’ın izni ile onlar daha yerlerinden kalkmadan, kalkıp kürsüye doğru yönelirken, kürsüye doğru gelirken, ne konuşacaklar, ne maksatla geliyorlar, Allah’ın izni ile bizim için malumdur. İnşallah bu kardeşlerimiz de bizim kardeşlerimiz, isabet olur.
Dedi. Yemekten ayrıldık, bir baktım akşam yemeğine Bülent’i çağırdı. Ertesi gün baktım, öğlen yemeğine de Raşit’i çağırdı. Ondan sonra Ekrem Doğanay Hocayı çağırdı, falan hepsini bir bir çağırıp onore etti.
Toplantı böylece güzel geçti ve bitti. Bindik otobüslere geliyoruz, otobüsün içinde kritiğini yapıyoruz.
-Biz Hoca’yı böyle tanımıyorduk, Hoca’yı yakinen tanımak başkaymış!
Diyorlar, Mustafa Yazgan, Nevzat Kor, Hasan Aksay, Timurtaş Uçar, Sadık Albayrak… Hep beraberiz kritiğini de yapa, yapa geliyoruz, Tayyip Erdoğan falan hep beraber. Hoca’yla bir arada olmaktan, kafalardaki bazı istifhamlar gitmiş, yerine hep olumlu şeyler bırakmıştı. Peşinden de Refah Partisi böylece kurulmuş oldu.
Hocamın bazı şahıslar hakkında böyle bir maneviyatına da o zaman şahit oldum. Ondan sonra da biliyoruz, Raşit Küçük, Hocamız için neler söyledi neler. Bülent Arınç’a gelince onun da bugünkü hali ibretlik.”
Necati Molder anlatıyor:
“Refah Partisi’nin İstanbul, Eyüp İlçe dosyası bana geldi. Kurmam isteniyordu. Ben yasaklı olduğum için teşkilata katılamıyordum. Bir kaç kişi toplayabildim. Öyle elle tutulur, ilçe başkanlığı yapabilecek biri gerekiyordu. Kadir İbişdayı’yı çağırdım, ilçe başkanlığını ona teklif ettim. Ama asla kabul etmiyor, ben yapamam, edemem, ben bilemem, gibi mazeretler üreterek ipe un seriyor. Kendisi üniversite mezunu, ondan başkasını da bulamıyorum. Sonra kızdım ve dedim ki:
-Bana bak, ben buraya hasbel kader, Emirül Müminin olarak seçildim. Şimdi ben sana emrediyorum, bu dosyayı alıp ilçe başkanlığı yapacaksın. Yapmadığın zaman huzuru mahşerde vereceğin hesabı iyi düşün!
O zaman yelkenleri suya indi, kabul etmek zorunda kaldı. Kadir İbişdayı daha sonra başarılı bir Milli Görüşçü oldu, Elhamdülillah!” 
Erbakan Hocamızın kurduğu ve gecesini gündüzüne katarak bir yerlere getirdiği iki partisi de kapatılmıştır. Hapis yatmış, maddi ve manevi zararlara uğratılmıştır. Yıllarca yasaklı kalmıştır. Takibe uğramış, itilmiş kakılmıştır. Hakaretlere maruz kalmıştır. Ama o cihad gayretinden bir adım bile geri kalmamıştır.
İşte 6-7 yıl yasaklı döneminde bütün gayretiyle cihadını yapmış, yasağın sonuna gelmiş, hemen kaldığı yerden işe koyulmuştur.
Mehmet Karaman bir hatırasını anlattı:
“Hocam’ın yasaklı olduğu dönemde ben Refah Partisi Ankara İl Başkan Yardımcısıydım. İl başkanımız sağda solda Erbakan Hocamın aleyhine konuşuyormuş:
-Siyaseti bırakmalı, bir kenarda oturmalı. Çoluk çocuğu ile uğraşmalı, sakal bırakıp ibadetiyle meşgul olmalı…
Diye. Ankara İl Sorumlumuz Sait Kutluca (Allah rahmet eylesin) bunları duymuş  ve Hocama demiş ki:
-Hocam Mehmet Karaman Bey’i İl Başkanı yapalım.
Erbakan Hocam beni çağırdı ve konuştuk. Sonra dedi ki:
 -Hadi bakalım Bismillah! Bu gece Cuma Gecesi. Yarın başlıyorsun, il başkanlığını devralıyorsun!
 -Ama Hocam, benim bir ticari işim var. İhracat ve ithalat işi.
Diye itiraz edecek oldum. Hemen sözümü kesti:
-İşini bırakacaksın geleceksin! Cihad eden adamın ticareti olmaz!
Dedi. O kadar kararlı söyledi ki, artık itiraz bile edemedik. Arkadaşlarla konuştuk, işi tasfiye ettik ve göreve başladık.”
Cihad etmeyi her meşguliyetin üstünde tuttuğunu, yılmak nedir bilmediğini, gayretinden hiç taviz vermediğini gösteren bir örnektir bu.
Yapacağı şeye önce inanmak, sonra sebeplere tevessül etmek, sonra gayret etmek ve Allah’ın yardımcısı olduğunun bilinci ile hareket etmek. İşte onun prensipleri.”
 Lütfi Yalman anlattı:
“1998 yılı idi. Refah Partisi kapatılmıştı. Her yıl aksatmadan yaptığımız Fetih Şöleni’ni bu yıl da yapacağız. Ama resmi çevreler bize müsaade etmiyorlar. Erbakan Hocam ise siyasi yasaklı. 5-6 il için başvuru yaptık ama, yeşil ışık yok. Erbakan Hocam beni çağırdı sordu:
-Fetih kutlamalarını nerede yapacağız?
Dedi. Cevabım şuydu:
-Hiçbir il için izin vermiyorlar Hocam! 6 il için başvurduk, kabul etmiyorlar!
-Git İçişleri Bakanı ile görüş, bir çözüm bulsunlar!
Dedi. Ben de gittim, görüştüm. Bakan dedi ki:
-Üzerimde büyük bir baskı var. Böyle bir ortamda bu işi yapamayız.
Diye cevap verdi. Ben Hocama gidip durumu söyledim. Hocam kabul etmedi, tepki gösterdi:
-Çağ açıp çağ kapatan bir fethi kutlayacağız. Nasıl olur da izin vermezler. Gidin bu işi halledin!
Dedi. Ben de nasıl olsa izin vermiyorlar. Ama vazifemi yapayım, diyerek bir kere daha teşebbüs ettim. Ama yine olumsuz. Kutlama günü olan 29 Mayıs’a 15 gün falan kalmıştı. Erbakan Hocam tekrar beni çağırdı. Beni azarlar gibi:
-Görüyorum ki sen izni alacağına kendin inanmıyorsun. Önce kendin inanacaksın, inanmadan bu işler olmaz! Bak kellen gider, kıtır kıtır keserim!
Dedi. Dışarıya çıktım, bir düşündüm, hakikaten de öyleydi. Yani ben bu işin olacağına inanmıyordum. Akşam lojmanlarda İçişleri Bakanı’nın evinin önünde bekledim. Biraz sonra geldi. Önünü kestim:
-Sayın Bakanım, biz Fetih Şöleni’ni nerede kutlayacağız? Hangi ile gideceğiz? Şimdi arasanız da belirlesek!
Diye bir soru sordum. Sonra Sakarya Valisini aradı, talimatını verdi ve Fethi o yıl Sakarya’da Erbakan Hoca’nın da katılımıyla büyük bir coşku içerisinde kutladık.”
Yani Erbakan Hocamızın deyimi ile inanç tekeden süt çıkarmıştı.
Refah Partisi döneminde bir Amerika seyahati olmuştu. Bunu İbrahim Titiz’e sorduk, anlattı:
“Erbakan Hocamız, Amerikalı yöneticilerin değil, Amerika’daki Müslümanların davetlisi olarak bir ziyaret yaptı. Yanında Abdullah Gül de vardı. Yanında basın olarak da Rahmetli Nazır Özsöz bulunuyordu.
Gidişinin asıl sebebi ise gazetelerdeki bir haber idi. Bu habere göre Amerika’da fanatik İslam düşmanları bir camiyi yakmışlardı. Bunun üzerine oraya gitti. Oraya vardığında yakılan camiye ait fotoğrafları getirdmişler. Erbakan Hocam o fotoğrafları inceledikten sonra oranın mahalle şerifinden ve valisinden hesap sormuş.  
 New York Times mıydı, ya da başka önemli bir gazete miydi, şunu yazmışlar:
 -Buraya gelip te, kendi memleketinde en sert bir şekilde Amerika’yı tenkit eden tek lider Necmettin Erbakan!
Amerika’ya gidenler, yalakalık yapıp yağ çekme yarışına girdikleri halde, Erbakan Hocamız orada gerçekleri dile getirmiş, ABD’yi korkusuzca tenkit etmiş olan tek liderdir, Elhamdülillah!” 
Refah Partisi dönemi ile ilgili enteresan bir hatırayı da Cevat Gündoğdu anlattı:
“Bir rüyam vardı. Unutamıyorum. Rüyamda Yemyeşil bir vadi,berrak bir gökyüzü ve yıldızlar sayılabilecek kadar net ve çok. Benim durduğum yerin ise yanında kocaman bir uçurum var. Uçurumun dibine kadar inen bir ip var. Bu ipin ucunda Allah için yukarıya çekilmesi gereken bir şey var. İpi bir iki kere yukarı çekmeyi denedim fakat mümkün olmadı. Gözlerimi bir anda gökyüzüne çevirdim. Gökyüzünün o masmavi güzelliğinden üç yıldız adeta semadan ayrılarak bütün ihtişamı ile vadiye yaklaşıyordu. Sanki her yeri aydınlatan bir nurdu. Bunun bir rüya olduğunun farkındaydım ve uyanmak istemiyordum. Ufka baktığımda bir insan gördüm. Yüzünün güzelliği adeta yıldızların parlaklığındaydı. Açık mavi takım elbisesinin içine beyaz parlak bir gömlek ve yine takım rengine uyumlu kravat takan, tebessümle yaklaşan bu kişi Erbakan Hocamdı. Yanıma geldi, çektiğim ipin ucunu eline aldı, bana tut dedi. Ya Allah dedi ve şu ayetleri okudu:
-Üzülmeyin, gevşemeyin, mahzun da olmayın! İnanıyorsanız üstünsünüz! Allah bizimle beraberdir!
Sonra sağ eli ile omzumu tuttu. Benim için o kadar güzeldi ki bu rüya, asla uyanmak istemiyordum. Heyecanlanmıştım ve sesli bir şekilde ağlıyordum. Yanımdaki arkadaşım uyanmıştı ve ne oluyor, diye beni uyandırmaya çalışıyordu. Bana:
-Ne oldu neden ağlıyorsun?
Dedi.
-Ne ağlaması? Çok güzel bir yerdeydim, beni neden uyandırdın?
Dedim. Kalktım iki rekat şükür namazı kılıp:
-Rabbim senin kuvvet ve kudretinden bir şey eksilmez, gördüğüm rüyanın güzel tablolarını bir daha yaşat!
Diye dua ettim. Tekrar uyudum. Sonra rüyamda yakınlarımın, akrabalarımın, arkadaşlarımın ve büyük bir çoğunluğun yeşillik bir alanda toplanmış olduğunu gördüm. Anavatan Partisi’nin seçimlerdeki başarısını konuşuyorlardı. Beni fark ettiklerinde şöyle seslendiler:
-Ne oldu şimdi? Geldiniz, gittiniz, uğraştınız, bir millet vekili bile kazanamadınız!
Diyorlardı. Ben de kendilerine:
-Biz kazandık, bir oy bile alsak kazanan biz olacağız!
Diye cevap verdim. Onlar halen bir şeyler söylüyorlardı. Yine tekrar Erbakan Hocam aynı kıyafetle, geldi. Oradakiler hayretle:
-Biz de kendisini konuştuk, şimdi geldi, bize sorarsa ne diyeceğiz?
Diyorlardı. Hocam yaklaştı en güzel sözlerle tebliğ etti ve oradakiler:
-Haklısın biz de bundan sonra seninleyiz!
Dediler. 1987 seçimlerinin arkasından tüm teşkilatlar, bölge bölge Genel Merkez’e Muhterem Hocamın başkanlığında çağırıldı. Tüm gelişmeleri Hocam tek tek dinledi. Sonunda şöyle dedi:
-En büyük zafer Milli Görüş’ün, yani Refah Partisi’nin zaferi ile sonuçlandı. Yeni bir şevk ve azimle, cihat şuuru ile Yeniden Büyük Türkiye, Yeni Bir Dünya’nın kurulması için, yarın seçim varmış gibi, gelecek seçimlere çalışmalıyız!
Dedi.
Yıllar sonra Erbakan Hocam Bulancak’taki bir programa katıldı. Bir Ramazan günü idi. 1994 seçimlerinde Bulancak belediye başkan adayımız olan Ahmet Yılmaz’ın evi müsait olduğundan, Hocamı orada ağırlamaya karar verdik. Hocam akşam geç saatlere kadar konuşma yapmıştı. Kendisine istirahat edeceği odayı gösterdik. Sahur saati gelmişti. Odasının kapısını hafifçe tıkladık. Buyurun, dedi. Kapıyı açtığımda, biz yatağı nasıl hazırladıysak, hiç bozulmamış öyle duruyordu. Günün onca yorgunluğuna rağmen halen uyumamış, ibadet ediyordu. Rabbim hepimize şuur nasip eylesin. Amin!”
Cevat Aydoğdu’nun anlattıkları da ilginç:
“Şu anda İzmir’de ilimizde ikamet eden 488. Ulaştırma Tabur Komutanlığı’ndan emekli, Albay saygı değer insan, 1987 genel seçimlerinde milletvekili adayımız olan, Gümüşhane doğumlu Hicabi Altan Ağabeyimizle Genel Merkez’de eğitimde altı gün beraber olmuştuk. Yattığımız odadaki ranzalar altlı üstlüydü. O yaşlılığı dolayısıyla alt ranzada yatıyordu, ben de üst ranzada yatıyordum. Bir akşam yatmadan önce kendisine bir soru yöneltmiştim:
-Sayın Albayım, nasıl oluyor da, Er Cevat üst ranzada, Albay Hicabi alt ranzada yatıyor? Seni buraya yönlendiren ne?
Demiştim? Kalktı yatağın üstüne oturdu şunları söyledi:
-Bak evladım sana anlatayım. Ben Harp Okulu’ndan mezun olunca, 1956 yılında Teğmen rütbesi ile Gemlik ilçesine karakol komutanı olarak atandım. Polis teşkilatı yoktu. Her türlü  güvenliği jandarma sağlıyordu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ilçeye geleceğini bize bildirdiler. Biz de gereken önlemleri almıştık. Orada özel  bir toplantı yapılmıştı. Sayın Celal Bayar dört konuyu ele almıştı.  Rotary ve Lions Kulüpleri’ni, tarikatlar ve cami derneklerini serbest bıraktığını söylüyordu. Lions ve Rotary faaliyetlerinden birkaçını anlatmıştı. Biz Demokrat Parti olarak halkın önüne çıktığımız zaman dindar insanlara,  siz dernek kurun, cami yaptırın, siyasete karışmayın, siz namaz kıldınız da bir şey diyen mi var, diye sesleniyoruz. Oyları sola verirseniz eski baskıcı günler gelir, diyoruz, demişti. Bunları anlatarak bürokratların  Rotary ve Lions kulüpleri ile kontrol altında tutulmasına karar vermişler. Öyle diyordu.
İzmir’de kalırken her yıl, yıllık iznimi geçirmek için memleketim olan Gümüşhane’ye gider, bir ay orada kalırdım. Yolculuğumu haliyle trenle yapıyordum. Bir defasında oturduğum kompartmanda  bir yabancı vardı. Onunla selamlaştım.Türkçe selama karşılık verince, ben sizi yabancı zannetmiştim, dedim. Evet ben Yunanistan Selanik’tenim, dedi. Adım Poli dedi. Ben de ismimi söyledim, tanıştık. Sen Türkçe’yi çok iyi konuşuyorsun, dedim. Kendisinin hafız olduğunu söyledi. El Ezher Üniversitesi mezunu olduğunu söyledi. Fakat kendisi Müslüman değilmiş, Yahudi imiş. Hayretler içerisinde kendisine, hala nasıl oluyor da Müslümanlığı seçmiyorsun, diye sorduğumda; 21.Yüzyıl’da en etkin silah olarak dini versiyonları kullanacağız, dedi. Söyleyecek bir kelime bulamadım. Allah’tan bana bir şey sormamıştı. Çünkü benim dini bilgim eksik, ibadet anlayışım ise cumadan cumaya, bayramdan bayrama namaz kılmaktan ibaretti. Kendi Müslümanlığımdan utanacak duruma gelmiştim. Bir Yunanlı dünya çıkarları için, bence anlamsız bir ideoloji uğruna gayret gösteriyorsa, o anda kesin kararımı verdim, ibadetlerimi yapabilmek için ilmihal bilgilerini öğrenmeye karar verdim.
Erzurum’a gittim, dini bilgiler içeren kitaplar alıp Gümüşhane’ye döndüm. Ama bir türlü içim rahat değildi. Yirmi gün kalmak için gitmiştim. On dördüncü gün İzmir’e dönmeye karar verdim. Yakınlarım benim bu ani değişikliğime bir anlam verememişlerdi. Karşılaştığım bu durumu, yani beni çok etkileyen, derin düşüncelere götüren Poli’yi anlatmamıştım. Kendi kendime düşünüyordum. Bunu çözmem lazım, dedim. Birilerine bir şeyler sormak, öğrenmek istiyordum.
O gün orduevine gittim, ikindi vakti olmuştu. Camiye gidemedim. Lavaboda abdest aldım. Kantinin bir köşesinde namaz kılmaya giderken, ayağımda takunya vardı. Resepsiyonda oturan emekli Tuğgeneral bana dönerek
-Hayrola Hicabi Bey, ne oluyor sen de mi takunyacı oldun!
Diye bir ifadede bulundu. Hayrola komutanım takunyacıdan kastınız nedir, dediğimde, sen de mi Erbakancı oldun, dedi. Bu söz bana çok anlamlı gelmişti. Benim namaz kılmamla Erbakancı olmamın ne alakası var, dedim. O zamanlar hiç adını duymak istemediğim bir insan varsa oda Erbakan’dı. Eroin kaçakçısı, stand-upçı biri dediğimde, hemen ayağa kalktı; sen ne diyorsun, Albaylık rütbesi olan bir insan olarak, sen Hoca’yı tanımayacaksın? Bu yüzyılda farklı bir anlayışla devrimler oluşturan, dünyayı yeniden İslami bir merkeze oturtmaya çalışan, batılıların oyunlarını bozan, planlarını deşifre eden, her şeye rağmen Kıbrıs’ta zafer kazanan, TBMM’de 24 milletvekili ile İsrail devletini memnun ettin, diye Dışişleri Bakanı’nı gensoru ile düşüren, 6 Eylül büyük İsrail telin mitinginin yapılması ve 1980 ihtilalinin sebebi olan kişiyi tanımıyor musun? Ben şok olmuştum. Kendi kendime, bu adamı hemen tanımam lazım, dedim.
Günlerden Pazartesi idi. Konak’ta küçük bir cami var, oraya akşam namazı kılmaya gitmiştim. Namaz sonrası dışarı çıktım. Üç kişi Erbakan ile ilgili konuşma yapıyorlardı. Onlara yaklaştım; Erbakan Hoca nerde, diye sordum. Onlar da Hoca’nın tahliye olduğunu, teşekkür ziyaretlerine başladığını, perşembe akşamı İzmir’de olacağını söylediler. Benim katılma imkanım olur mu, dedim. Tabi ki, dediler. Geleceği yeri bana gösterdiler. Merakla perşembe akşamını bekliyordum. Üç gün sonra toplantıya katıldım. Henüz Hoca gelmemişti. Salon çok kalabalıktı. Aradan 15 dakika geçtikten sonra Hoca geldi. Besmeleyi çekti:
-Muhterem kardeşlerim işimiz çok, zaman az, hemen tanışalım, konumuza başlayalım!
Dedi. Kendini tanıttı ve yanındakilere, siz de kendinizi tanıtın, dedi. Kendisini uzun bir künyeyle tanıtan adama, sizi burada tanıyan var mı, diye sordu. Hali ile oradaki herkes birbirini tanıyorlardı. Bana sıra geldiğinde ne diyeceğimi şaşırmıştım. Gümüşhane doğumlu olduğumu söyledim ve Hocam burada beni kimse tanımaz, dedim:
-Hicabi Bey, bizim yönetimdeki arkadaşlarımızla  çalışmamız olacak, bize müsaade ederseniz seviniriz!
Dedi. Ayağa kalktım tam salondan çıkmak üzere iken bana, yakın akrabalarımdan birinin ismini söyledi. Tanıyıp, tanımadığımı sordu. Evet kendisi yakın akrabam olur, dedim.
-Buyurun oturun!
Dedi. Çok rahatlamıştım.
Toplam beşbuçuk saat süren bir konuşma yapmıştı. İlk yaratılan insanla başlayarak, Habil, Kabil mücadelesini, son Peygamber Hz Muhammed Aleyhisselam’dan Mekke Medine dönemi, Hakk eksenli İslam devletlerinden, Dört Halife, Abbasiler, Emeviler, Selçuklular, Osmanlılar ve 1980 ihtilalini en küçük ayrıntılarına kadar anlattı. Kuran’ı, Müslüman oluşumuzun ne anlama geldiğini anlattı. 6 Eylül İsrail’i telin etmek için yapılan Konya mitinginin amacını, 12 Eylül’ün hangi amaca hizmet ettiğini, kimler için yapıldığını, Milli Görüş davasının ne kadar ulvi bir dava olduğunu, dünyada 2 düşüncenin var olduğunu, birinin Hakk ekseninde mücadele veren Milli Görüş, diğerinin ise kuvveti üstün tutan, tarih boyu bütün insanlara haksızlık yapan, zaman zaman kendi içerisinde çelişkileri olan diğerleri olduğunu söyledi. Önümüzdeki engeller kalkar kalkmaz siyasi çalışmalarımızı yaparak tüm insanlığın saadeti ve refahı için cihad ibadetini yerine getirelim, diyerek konuyu kapattı.
İşte o zaman, Mayıs 1956’da yapılan Celal Bayar’ın toplantısının neler içerdiğini, Yunanlı Yahudi’nin planını, ne amaçla mücadele verdiğini anlamış oldum.
Oradan ayrılmadan karar verdim. Zaten emekliliğim gelmişti. Daha üniformamı giymeyecek, kalan ömür sermayemi bu yolda harcayacaktım. İlk olarak Refah Partisi İzmir il teşkilatında görev aldım. 1987 seçimleri yaklaşıyordu, muhtemelen aday olacağını söylemişti.
Böyle bir anı ile sohbetimizi tamamladık. Allah kendisine hayırlı ömürler nasip etsin.”
Fethullah Erbaş’ın anıları var sırada. Refah Partisi devri ile ilgili enteresan, düşündürücü ve hikmetler içeren anılar. Şunları anlattı:
“Rahmetli Erbakan Hocam sadece Mısır’la değil, tüm İslam ülkeleri ve İslami mücadele veren tüm kardeşlerimizle ilgilenirdi. Bugünkü iktidara bakar mısınız, İslam dünyasından tamamen tecrit etmişler ülkemizi. Hiçbir İslam ülkesi ile dostane diyalogları kalmamış. Maalesef, Mısır’daki bu zulüm de onları sadece seçim zamanları milletin oyunu almak için ilgilendiriyor izlenimi oluşuyor. Erbakan Hocamızla bunların arasında dağlar kadar fark var.
Yıl 1995 idi ve biz 1991’den sonra yeniden milletvekili olarak meclisteydik. Mısır’da zalim Hüsnü Mübarek ve adamları yine bu günkü gibi Müslümanlara zulmediyor, haksız yere hapislerde çürütüyor ve idam ediyordu. O Müslümanların çoğunluğu İhvanı Müslimin üyesi veya sempatizanı idi. Malum onlar da Erbakan Hocamızı lider olarak kabul ediyorlardı. Yine böyle haksız olarak idamla yargılananlar varmış ki, bir gün Erbakan Hocam bizi emretmişti.
Üç kişiydik çağrılan, ben Mehmet Elkatmış ve Ahmet Dökülmez. Üçümüz de hukukçuyuz. Dedi ki:
-Gideceksiniz Mısır’a, orada uçaktan indikten sonra basın toplantısı yapacaksınız, sonra şunu yapacaksınız, daha sonra da bunu yapacaksınız.
Bir sürü talimat verdi ve:
-İhvan üyelerinin duruşması var, idamla yargılanıyorlar, onları kurtaracaksınız!
Şaştım kaldım. Çünkü ben avukatlıktan anlamam, Arapça bilmem ve Mısır’ın hukuk fakültesinden diplomam da yok. Fakat Erbakan Hocama nasıl itiraz edebilirim? Ağzımdan sadece bir söz çıktı:
-Peki Hocam, baş üstüne!
Dedim. Ertesi sabah Mısır’a tarifeli uçağa binmek için üçümüz hareket etmek üzereyken, Van Milletvekili Kamuran İnan’a rastgeldik. Nereye gittiğimizi sordu. Söyleyince de hemen bize nasihate başladı:
-Ya Fethullah, basın toplantısı falan yapmaya kalkmayın, sizi hemen sınırdışı yaparlar.  Sen hiç Mısır’ı tanımıyorsun, orası senin bildiğin öyle demokratik bir ülke değil. Sonra orada gazete mazete de yoktur, zaten bir gazeteleri var, o da yarı resmi El Ahram gazetesi. Sen o gazeteye nasıl beyanat vereceksin?
Dedi. Dedim ki:
-Abi Hocam öyle emretmişse ben yaparım!
Yüzüme bakarak, manalı manalı güldü. Havaalanına gittik, tarifeli uçağa yetişeceğiz. Hocam’ın Özel Kalem Müdürü Mehmet Karaman Bey bizi bekliyormuş. Dedi ki:
-Böyle buyurun, Hocam size özel uçak tuttu.
Baktık ki küçük bir uçak. Bir pilot, üç de biz, dört kişi uçağa bindik ve Mısır’a gittik.
Kamuran İnan’ın dedikleri aklımdan çıkmıyor. Bunlar bizi hemen sınır dışı edecekler endişesi içindeyiz. Girer girmez hemen pasaportumu uzattım, ben öndeyim, buyurun, dedim, aldı baktı adam, geçin, dedi. Mühürledi geçtik. Allah’ın yardımı ile önümüz açıldı. Çünkü bizi Hocam göndermiş. Hemen geçtik salona, baktık ki, Seyfülislam El Benna, yanında da üç dört tane genç var, onlar Türkçe konuşuyorlar. Mısır’da El Ezher’i bitirmişler. Bizi karşıladılar, korkuyorlar ve bizi havaalanından alıp hemen götürecekler. Ben:
-Hayır olmaz, Hocam’ın emri var, biz basın toplantısı yapacağız!
Dedim.  Dediler ki:
-Kardeşim, burada basın masın olmaz. Burasını Türkiye mi sandınız? Bir tane yarı resmi El Ahram gazetesi var. Onu da nerde ve nasıl buluruz?
Dedim ki:
-Hocam’ın emrini yerine getirmemiz gerek, basın yoksa ben o zaman duvarlara konuşurum.
-Oturdum duvarlara bağırmaya başladım:
-Geldik buraya, Erbakan Hocam bizi gönderdi, haksızlığı gidereceğiz!  Falan filan!
-Türkçe diyorum tabi, ama kim anlayacak? Böylece Hocam’ın emrini yerine getirmiş olduk. Bizi Kahire Oteli’ne götürdüler. Ertesi gün duruşma için bizi aldılar. Girdik baktık ki, götürdükleri yer büyük bir yer, yüzün üzerinde avukat var. İçeriye de almamışlar biraz bekledik.Sanıklar yok, biraz sonra baktım sanıklar geldi. Sanıkları böyle aslan kafeslerinin içerisine koymuşlar her birisini,  getirdiler arabalarla, indirdiler, oraya rayların üzerinden itelediler gitti, yani mahkeme salonuna raylarda gittiler. O arada bizi de aldılar içeriye. Bizi karşılayan gençlerden birini yanıma aldım, gittim sanıkların yanına. Dedim ki:
-Onlara söyle ki Erbakan Hoca onları savunması için Türkiye’den avukat gönderdi bizi.
O da tercüme etti onlara. Tahminen 13-15 kişi, hepsi öyle ağlamaya başladılar ki… Kafesin içerisinde. Öyle kafes ki, kafesin dışında da bir kafes var. İki kafes arasında bir insan kolunun yetişemeyeceği kadar da aralık var.  Onlar başladılar ağlamaya, ben de ağlıyorum. Bir şeyler konuşup ağlaşıyorlar. Kendi kendime dedim ki; niye ağlıyorsun Fethullah, bunların neden ağladığını sen bilmiyorsun ki! Arkadaşıma neden ağladıklarını sordum. Aldığım cevap bende duygu seline sebep oldu. Diyorlarmış ki:
-Madem ki bizim liderimizin bizden haberi olmuş, bize avukat göndermiş, artık bizi bu zalimler assalar da bundan sonra hiç gam yemeyiz!
Öyle dediklerini öğrenince, aman Allah’ım biz de koyuverdik, ağlayan ağlayana!..
Neyse sonra mahkeme başladı biz evraklarımızı sunduk, dedik ki:
-Biz geldik avukat olarak, savunma yapacağız.
Mahkeme toplandı hemen, evrakları inceleyip bir karar verdiler, dediler ki:
-Siz Mısır kanunlarına göre vatandaş değilsiniz ve Mısır üniversitelerinden hukuk diplomanız yok, avukatlık barosuna da kayıtlı değilsiniz, onun için isteğinizi reddediyoruz.
O anda Erbakan Hocam aklıma geldi ve kafamda şimşekler çaktı. Çünkü cebimde Uluslararası Af Teşkilatı’nın bir kartı vardı. O küçük kartı çıkardım ve:
-Ben Uluslararası Af Teşkilatı’nın üyesiyim, mahkemeye gözlemci olarak katılmayı talep ediyorum!
Dedim. Karta baktılar ve:
-Tamam sizi gözlemci olarak kabul ediyoruz!
Dediler. Gözlemci olarak girdik, sanıkların eylemlerine dair çekilmiş filmler gösterdiler. Avukatlar savunma yapıyor, hem de uzun uzun. Ama ben Arapça bilmediğimden hiçbir şey anlamıyorum. Ama hakimlerin bu savunmaları hiç dinlemediklerinin farkına vardım. Sonra duruşma bitti, diyerek kalkıp gittiler. Hakimlerden bir tanesi henüz çıkmamıştı, koştum gittim kapıyı tam kapatacakken, kapının arasına ayağımı koydum:
-Memnu, memnu!
Dedi. Ben de Türkçe bağırmışım:
-Ne memnusu?
Bizim arkadaşlar koşarak geldiler. Dedim ki:
-Bu adama söyleyin, böyle mahkeme olmaz, bu ne böyle? Oraya bir levha bile asmamışlar. Buraya giren sanıklar idamla yargılanır diye. Böyle şey mi olur? Bundan sonra Uluslararası Af Teşkilatı’nın bütün birimlerini ayağa kaldıracağım. Sonraki duruşmalara da en az 20 tane daha af teşkilatından adam getireceğim. Mısır adaleti buysa, bütün dünyada sizi faş edeceğim…
Ben bağırıp çağırmaya başladım. Tutuklanma, kovulma hiç aklıma bile gelmiyor. Çünkü öyle hissediyorum ki, arkamda Erbakan Hocamızın maneviyatını var. Hakimlerin hepsi geri geldiler. Ben kapının bu tarafında ama ayağım arada, onlar da o tarafta, ben söylüyorum, onlar da dinliyorlar. O arkadaşım da tercüme ediyor. Dediler ki:
-Siz şimdi gidin yarın öğle vakti gelin!
Ben de, tamam yarın öğle vakti geleceğiz, diyerek oradan ayrıldık. Sanıklar şundan suçlanıyormuş; Amel Partisi diye bir parti varmış. Bunlar o partiden aday olmuşlar. Bunun için sivil mahkemeye vermişler, o mahkeme beraat kararı vermiş. Hüsnü Mübarek de bu olayı kendisi için tehlikeli görmüş olmalı ki, bunların askeri mahkemede idamla yargılanmalarını istemiş. Yani burası bir askeri mahkeme imiş.
Ertesi günü gittik masaya oturduk. Ben dedim ki:
-Bakın, bu adamlara isnat edilen suç askeri bir suç değil ki. Siz hukukçusunuz, askeri olmayan suçtan askeri mahkeme yargılama yapabilir mi? Bu nasıl bir iş, bu nasıl bir mahkeme?
Hakimler dinlediler ve dediler ki:
-Siz haklısınız böyle, böyle oldu, araya Devlet Başkanı girdi. Ne yapalım ki, burası Mısır!
Ben de sesimi yükselttim:
-Ben de elimden geleni yapıp dünyaya bu olayı duyuracağım!
Diye bağırdım. Görüşme bu şekilde bitti.  
Bu olayı Hüsnü Mübarek’e gidip anlatmışlar. Demişler ki:
-Bu iş uluslararası boyuta taşındı. Bundan sonra Mısır’ın bütün kararları dünyaya açılır.  Müsaade ederseniz biz bunlarla anlaşalım, bu işi kapatalım.
Hüsnü Mübarek telaşlanmış:
-Ne yaparsanız yapın ama, uluslararası birşey olmasın!
Demiş. Hakimlerle tekrar konuştuk, dedim ki:
-Bakın, ben size bunları beraat ettirin demiyorum. Zaten üç senedir yatıyorlarmış. Bu adamlara siz üçer sene ceza verin, sonra tahliye edin, buna mukabil bunlar da bir daha siyasi bir faaliyet yapmasınlar.
Bu önerimizi kabul ettiler. Önümüzdeki duruşmada tahliye kararı vereceklerine dair söz verdiler. Aksi takdirde Uluslararası Af Teşkilatı’nın üyelerini buraya yığacağımıza dair kuru sıkı tehditler attım.
Biz Türkiye’ye döndük. Doğruca Erbakan Hocam’a gittik. Olanları anlattık:
-Allah sizden razı olsun, ama takip edin, netice alıncaya kadar ilginizi kesmeyin!
Dedi.  Olayı takip ettik ve sonraki celsede söz verdikleri gibi tahliye ettiklerini öğrendik. Hocamıza bu raporu da verdik. Çok sevindi ve dualar etti.
 O yargılanan kardeşlerimiz yıllar sonra, yani 2011 yılında Hocamızın vefatında gelmişler. Yani o mahkum olanlar ve yönetim kadrosu. Saadet Partisi olarak onlara bir yemek verilmiş. Yemekte bu olayı anlatmışlar ve:
-Rahmetli Liderimiz Erbakan Hocamız bizi gönderdiği avukatlarla hapisten kurtarmıştı…
Demişler.
-İşte o avukatlardan birisi burada.
Diye beni de çağırdılar. Ben yanlarına vardım, baktılar, baktılar ve:
-O sen değilsin, onun sakalları simsiyahtı, gözleri böyle çakmak çakmaktı, sen nere o nere?
Dediler.Ben de baktım, baktım ve dedim ki:
Vallahi ben de sizi tanımadım, yani doğrudur o zaman bir sefer bakmışım, sonra mahkum elbiseleri içerisinde, simaları hatırlayamıyorum, herhalde sizler onlar değilsiniz.
Gülüştük. Sonra sarıldılar ağladılar, ağlaştık. Dediler ki:
-Ama sen bizim için ne kadar ağlamıştın o gün.
-Siz de beni öyle görseydiniz mutlaka ağlardınız!
Diye cevap verdim. Oturduk yemek yedik Hocamızı yad ettik, dua ettik.
Aslında bu Mısır görevi Erbakan Hocamın bana verdiği aynı türden ikinci görevdi. İlk görevim de enteresandır. Anlatmak isterim:
1994 yılı idi. Milletvekiliyiz. Ankara’da bir gün Erbakan Hoca seni arıyor dediler. Hemen gittim ve:
-Buyurun Hocam!
Dedim. Dedi ki:
-Hemen Kuzey Irak’a gitmen gerekiyor, bugün aldığımız bilgilere göre Irak’ta Şeyh Osman Efendi’nin Halepçe’deki güçleriyle, orada yine büyük bir güç olan Talabani’nin aşireti arasında çok büyük bir savaş var, hergün onlarca Müslüman ölüyor,  gidip bu savaşı önle. Nasıl yapacaksan yap, bu işi hallet!
Ben de hiç itiraz etmedim.
-Peki Hocam eve gidip bavulumu hazırlayayım, üstümü değişeyim!
Dedim.
-Hayır hemen buradan havaalanına gideceksin, hiç vakit yok, Diyarbakır uçağı kalkmak üzere yetiş!
Dedi. Ama ben şaşkınım, çünkü Kürtçe bilmem, aşiret reisi de değilim, beni neden görevlendirdi diye.
İran Irak savaşından kaçıp Türkiye’ye sığınmış bir mühendis vardı, tanışıyorduk, onu aradım ve bana eşlik etmesini ve tercümanlık yapmasını istedim. Adı Şivan’dı. Onu aldım, tam hareket edecektim ki MSP eski Milletvekili Fuat Fırat Bey ile karşılaştık. Ona da anlattım, Hocamın bana verdiği görevi anlattım, arabasını kenara park edip:
-Ben de geliyorum!
Dedi. Üç kişi olduk. Diyarbakır uçağına yetiştik. Ömer Vehbi Hatipoğlu’nu aradım. Bizi Diyarbakır’da karşıladı. Diyarbakır’da bir arkadaşım vardı, Kuzey Irak’ta yerel yönetimde Milli Eğitim Bakanı idi. Barzani’nin bürosunda şef idi. Kendisini bulup dedim ki:
 -Şefim ben Kuzey Irak’a gidiyorum, haber ver bana yardımcı olsunlar, bilmediğim bir yer!
-Tamam!
-Dedi. Ben çok şaşkındım, çünkü bu görevi kabul ettiğim andan itibaren, nereye gitsem önüm hemen açılıyordu. Allah’ın yardımı olduğu apaçıktı. Bir taksi ile dört kişi sınıra kadar gittik.  
Kapıya geldik, ellerimizde pasaport girdik içeriye. Baktım bir askeri müfreze 30’a yakın peşmerge bizi törenle karşıladı. Şaştım bu işe:
-Sizi kim gönderdi?
Diye sordum. Barzani Bey sizi karşılamamızı emretti.
Diye açıkladılar.
 Meğer, Diyarbakır’da görüştüğüm şef arkadaşım aramış, Barzani’ye  demiş ki:
-Fethullah Bey burada çok işimize yarıyor, sizinle görüşmeye geliyor, çok önemli bir insandır. Gerekeni yapmanızı arz ederim.
Demiş. Barzani de bizi törenle karşılatmış.
Dahok’ta bir otelde konakladık, askerlerde bizi koruyorlar, oteller para mara da almadılar. Ertesi günü bize tahsis edilen vasıtalarla Erbil’den Selatin kentine gittik. Barzani ile görüştük, misafirhaneye gittik. Baktım, Türkmen cephesi başkanı var, İngilizler’den bi heyet var, Suudi Arabistan’dan heyet var, Körfez’den bir heyet var, hepside bu iş için gelmişler oraya.
Dediler ki:
-Ne var ne yok neye geldiniz?
-Böyle böyle, arabuluculuk yapmak için geldik.
Diye cevapladığımızda alay ederek:
-Ohoo biz kaç gündür uğraşıyoruz, 10 gündür, 15 gündür buralardayız, daha Talabani’den bir randevu alamadık
Diye gülüştüler. Biz de dedik ki:
-Bir de biz deneyeceğiz şansımızı.
 Barzani akşamüstü bizi davet etti, yemeğimizi kendi eliyle doldurdu.  Allah için yani dört kişiye ziyafet verdiler. Yemekten sonra kalktık teşekkür ettik.
Sabahleyin kalktık Şeyh Osman Efendi’nin yanına gittik, oturduk. İtibar gösterdi. Erbakan Hoca’nın selamını verdik, hürmetle aldı. Konuyu anlattı. Çok haksızlığa uğratıldıklarını, bunun için aralarının bozulduğunu ifade etti. Ben dedim ki:
-Erbakan Hoca dedi ki, git onları barıştır, bu kadar Müslüman’ın kanı akmasın, silahı bıraksınlar!
Cevap verdi:
-Madem Erbakan Hoca öyle demiş, benim diyecek bir şeyim yok.
 Ben:
-Yetki ve vekaletini bana ver, ben gidip Talabani ile senin adına görüşeyim. Sizi karşı karşıya getirmeyeyim.
Dedim. Hiç tereddüt etmeden bana vekaletini yazdı ve verdi. Ben olanlara hayret ediyordum. Ben kimim ki, hemen vekaletini verdi. Erbakan Hocamın elçisiyim. Hocamı bir kere daha hayranlıkla andım.   
 Dördümüz de beraberiz. Beraberimizde korumamız olan 30 asker de yanımızda gittik Süleymaniye’ye, yani Talabani’nin bulunduğu şehre.
 Dediler ki:
-Talabani Çölekalan diye bir yer var, oraya gitti.
Biz de oraya gitmek için binbir zahmeti göze aldık, ertesi günü Çölekalan’a ulaştık.
Talabani’nin adamları dediler ki:
-Niye geldiniz buraya?
İsmimizi verdik ve görüşme isteğimizin kendisine iletilmesini rica ettik. Bildirdiler dediler ki:
-Erbakan Hoca’nın özel elçisi gelmiş, sizinle görüşmek istiyor.
Talabani:
-Tamam gelsinler, ama 15 dakikayı geçmesin benim işlerim var, demiş.
İster istemez tamam dedik. Bir sorun çıktı. Barzani’nin tahsis ettiği korumalar da bizim güvenliğimiz için beraber içeri girmek istiyorlar. Diyorlar ki:
-Siz bize emanetsiniz. Size bir şey yapabilirler.
Aman Allah’ım! Baktım ki iş kötüye gidecek, onlara dedim ki:
-Bakın size ben imza vereyim. İçeriye sizi ben aldırmadığıma ve bir zarar gelirse kendi isteğim sonucu geldiğine dair…
İmza vererek zor ikna ettik.
Bizi götürdüler Talabani’nin yanına. Selamlaştık, ellerimizi sıktı. Erbakan Hoca’nın selamını söyledik. Ve aleyküm selam, dedi. Oturduk. 
Söze ben başladım dedim ki:
-Ben Şeyh Osman Efendi’nin vekiliyim. Erbakan Hocamız sizin bu şekilde davranışınızı hiç tasvip etmiyor. İki Müslüman birbirini kırar mı? İkiniz de Müslümansınız, ikiniz de kardeşsiniz. İslam’da böyle şey yoktur. Barışmanızı istiyor.
Dedi ki:
-Şeyh Osman’ın neler yaptığını biliyor musunuz?
-O size ne yapmışsa yapmış, siz ona ne yapmışsa yapmışsınız. Erbakan Hocamız böyle istiyor. Barışmanız gerekli.
Diye cevapladım. Şeyh Osman’ın yaptıklarını kendine göre anlattı.
 15 dakikalığına kabul etmişti bizi ama, konuşmalar uzadıkça uzadı. Talabani son olarak dedi ki:
-Madem ki Erbakan Hoca barışmamızı istiyor, ben  barışırım.
-Tamam o zaman şartları ben yazacağım!
Dedim. Tercümanım olan Şivan’a yazmaya başlamasını söyledim. Bismillahirrahmanirrahim ile başladık. 9 madde yazdırdım. Talabani dedi ki:
-Bir madde de benim isteğim var. Şeyh Osman benim üzerimdeki mürted fetvasını kaldıracak.
Biraz tereddüt geçirdim ve sonunda kabul ettim. İmzalar atıldı. Çay, yemek, sohbet derken, tam dört buçuk saat beraber olduk. Neler konuşmadık ki…
Talabani dedi ki:
-Ben Türkiye’de olsaydım Erbakan Hoca’ya oy verirdim.
Nedenini sorduk devam etti:
 -Çünkü Erbakan İslam Birliği’ni istiyor, o İslam ortak parası olan İslam Dinar’ını istiyor, İslam ortak pazarını istiyor, İslam Ortak Savunma Gücü’nü istiyor. Bunlar olsa İslam Birliği olsa biz Kürtler de bu birliğin şerefli bir üyesi olurduk. Şimdi hiç ne olduğumuz belli değil. İslam Dinarı olsa,  (cebinden bir kağıt para çıkardı) bu eskiden 20 dinardı, şimdi tedavülden kaldırdılar, hiçbir şeye yaramıyor. İslam Ortak Pazarı olsa, ben de bu dinarla her yerde alışverişimi yaparım, satarım alırım…
Anlattı, anlattı…
-Siz bunları nerden biliyorsunuz?
Diye sordum.
-Refah Partisi 4. Kongresi vardı ya, o büyük kongrenin sonuç bildirgesinde yazıyor.
Dedi. Kendi kendime utandım. Ben o partinin milletvekili olduğum halde o kitapçığı okumamıştım, okusam bile böyle anlamamıştım, diye düşündüm. Allahım Hocamız, neleri düşünmüş ve yazmış, ama ben halen bunun  ne manaya geldiğini anlayamamışım, diye hayıflandım. Bu Kürt liderler ise satır satır okumuşlar ve kurtuluşlarının orada olduğunu anlamışlar. Bir de bugünlere bakıyorum, gerçek çözüm yerine neler neler konuşuluyor da, asıl bunlar çözümün içinde hiç yok. Bunların yer almadığı bir çözüm asla kalıcı olamaz. İnsan düşündükçe kahroluyor.
Giderken ufak tefek hediyeler almıştık. Onları verdik. O da bize Erbakan’a verilmek üzere kocaman bir halı hediye etmeye kalktı. Hoca’ya layık olsun istiyordu. Götürme imkanımızın olmadığını söylediğimizde de, ister istemez bir seccade verdi.  10 maddelik anlaşma elimizde, Şeyh Osman’ın yanına geldik. Olanları anlattık ve anlaşmayı yaptığımızı söyledik:
-Hadi okuyun şunun maddelerini
Dedi. Baştan 9 tane maddeyi onayladı. 10.maddeye gelince:
-Eyvah!
Diye ayağa fırladı:
-Ben o zalimi ancak bu fetva ile kıstırmıştım, sen şimdi bağını açtın onun!
Dedi. Kulaklarıma kadar kızardım, ama dönüş olamazdı.
-Eyvallah Şeyhim ben sizden vekâlet alırken tabi elbette ki bunu düşünmemiştim, ama istersen reddedelim, anlaşmayı geçersiz sayalım, ama şunu bil ki, Erbakan Hocamız çok üzülecek!
Dedim.  Boynunu büktü ve aynen şöyle dedi:
-Fethullah Bey, Talabani Erbakan Hocamızın tırnağı olamaz. Madem Hocam bundan dolayı üzülecek, ben onu da kabul ediyorum! Erbakan Hocamızın hatırına fetvadan vazgeçiyorum!
Bundan dolayı nasıl sevindiğimi anlatamam. Bu şekilde anlaşma yapılmış, Erbakan Hocamız iki Müslüman Kürt aşiretini barıştırmıştı. Ama şuna hayret ederim; bunu yaparken önümüzdeki bütün zorlukları Allah kaldırmış ve kolayca başarmamıza yardım etmişti. Elbette Erbakan Hocam işin içinde olduğu için..
 Geri geldik, Erbakan Hocamıza durumu arz ettik. Çok sevindi ve dua etti.
Şimdi bugün bile düşünüyorum da, bu benim yaptığım ve yapacağım bir iş değildi. Asla değildi. Erbakan Hocam bana git bu işi yap, dediği andan itibaren ne kadar kapı varsa, önümde açılıverdi. Benim bir özelliğim, bir gücüm yok, ben Türkçeden başka bir lisan bilmem, Kürtçe bilmem, Arapça bilmem. Ben gidiyorum, ta bütün ülkelerin orada barış için gelen heyetlerinin hiç biri kabul edilmezken, ben gidiyorum ta adamın Çölekalan dedikleri yer ki, hiç kimse oraya  girememiş, böyle labirentler gibi yapılmış, yani buradan girersen öbür taraftan vurulursun, yani çok korunaklı bir yer. Ben oraya kadar nasıl gittim, nasıl bunları başardım, nasıl döndüm?
Sonra diyorum evet, bunları başaran kim, ben bilmiyorum. Yani Rahmetli Erbakan Hocamızın  bir kere git, demesi, bir emir vermesi, işin sırrı diye düşünüyorum. Her görev verişinde böyle bütün kapılar adeta kendiliğinden açılıyordu. Yani Hocam bir görev verdiği zaman, tartışmadan, niye, neden, diye sormadan gittiğimizde Allah’ın yardımıyla başarır gelirsin. Her şey önünde adeta kendiliğinden açılıyor. Ama kendi başımıza bir işe teşebbüs etsek, elimize yüzümüze bulaştırır, binbir engelle karşılaşıp başarısız olarak dönerdik.
Velhasıl, Erbakan Hocamız bir dünya lideriydi. Hem insan olarak, hem bilgi birikim, tecrübe ve donanım olarak, hem de manevi olarak. Bu özellikleri olmayan birisi çıkıp da:
-Ben de bir dünya lideriyim!
Diyecek olsa, sadece gülünç olur ve sonunda rezil rüsvay olur. Erbakan Hocamız tüm dünya Müslümanlarının lideriydi. Nerede, ne olay olmuş, onun haberi olur ve gerekli müdahaleleri bir şekilde yapardı.”
 Ömer Aydınlık anlatıyor:
“Ben Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’ndan Rahmetli Malik Akbaş ile beraber 1985 yılında Hacc’a gittim. Bir gün Kabe’de iken yanıma bir genç geldi. Bana kim olduğumu, nereli olduğumu sordu. Yarı işaret dili, yarı Arapça anlaşmaya çalışıyorduk. Ben de ona sordum aynı şeyleri. Bana cevabı şu oldu:
-Ben Suudi Arabistanlı’yım. Medine Üniversitesi’nde öğrenciyim. Ama bu sıralar Afganistan’da Ruslara karşı yapılmakta olan cihadda komutanlık yapıyorum. İsmim Üsame Bin Ladin!
Dedi. Sonra yine sordu:
-Türkiye’de hangi partidensin?
Ben de:
-Hizbürrefah!
Diye cevapladım. Kalktı beni alnımdan öptü. Dedi ki:
-Ben Erbakan Hocamı çok seviyorum, çok takip ediyorum. Seni de onun yolunda olduğundan dolayı tebrik ediyorum. Erbakan Hoca çok şeyler yapmak istiyor. Lakin korkarım ki, önünü kesecekler ve yaptırmayacaklar. Burada da maalesef kafir Suudi Arabistan rejimi mevcut, diye üzüntülerini belirtti.”
Bu arada bizim de bir takım hatıralarımız var elbet. Ama Erbakan Hocamızın manevi yönü ile ilgili olan bir anımızı paylaşmanın tam sırasıdır:
1994 yılı Mahalli Seçim’lerinde büyük bir başarı kazanmıştık. Tabi Allah’ın yardımı, Erbakan Hocamızın emirleri doğrultusunda çalışmamız ve birlik ve dayanışmamızın neticesiydi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını ve birçok ilçede de İlçe Belediye Başkanlıklarını kazanmıştık. Bağcılar Belediyesi’nden Meclis üyesi olarak biz de seçilmiştik. İşlerimizi, eşlerimizi ve aşlarımızı feda edercesine bir gayretin içinde idik. Mali Müşavir olduğumuz için, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nda plan bütçe komisyonunda görev verildi. Hergün tomarla dosya üzerinde çalışıp raporlar hazırlamak, büyük bir meşguliyeti gerektiriyordu. Ayrıca Refah Partisi İstanbul İl Muhasipliği’ni de biz yürütmek zorundaydık. Büyüyen ve belediyeleri bağrından çıkarmış bir teşkilat olarak, faaliyetler birkaç misli artmış olduğundan, finansman ihtiyacı had safhaya çıkmış, geçen seçimlerin kalan borcunu da temin etmek ve ödemek zorunluluğu bizim boynumuza bırakılmıştı. Belediyeden haram para katamayacağımıza göre, koşturup bu paraları toparlamak gerekiyordu. Başka bir husus da, maişetimizi temin ettiğimiz muhasebe ve mali müşavirlik büromuza aylardır uğramadığımızdan dolayı, ortağımızın ültimatomu gecikmedi.
-Ya siyaseti tercih et, ya bürona geri dön. Yoksa işi dağıtıyoruz! diye. Nitekim bürodan aldığımız gelirlerimiz iyice sıfıra gelivermişti.
Vaziyetimiz şöyle idi:
Büromuzdan para kesilmiş, belediyede meclis üyesi olarak hergün, karşılığında kuruş almadan ve kendi ulaşım masraflarımız da cebimizden ödenerek çalışmak zorunluluğu, Refah Partisi Teşkilatı’nda da İl Muhasibi olarak çalışmalara nezaret etme zorunluluğu, ev kirası, rızık temini, ihtiyaçlar… Kuruş gelir yok.
Belediye İktisadi Teşekkülleri Yönetim Kurulu Üyeliklerinden birine yazılırsak, belki maişet temin edecek kadar bir gelirimiz olur, düşüncesi ile bir teşebbüs yaptık. Ama gördük ki Ömer Dinçer ve İdris Naim Şahin kendi adamları ile bu kadroları doldurmuşlar. Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a durumumuzu izah edelim diye bir teşebbüste bulunduk. İşte o zaman “Reis”in dışarıdan getirttiği elemanlara karşı nasıl cömert, teşkilat mensuplarına karşı da nasıl acımasız biri olduğunu keşfettik. Yıllardır onun geçimi için çırpınan, cebimizde ve teşkilatımızda ne varsa kendisinin haberi bile olmadan onun ihtiyaçları için sarfeden biz, zor duruma düşmüş iken, hiç oralı bile olmadı. Bu olayı kendisine aktardığımız zaman koltuğumuzda üç karpuz varken ilave bir görev daha verdi:
-Ekrem Bey, bırak bu işleri. Bundan sonra Büyükşehir Belediyesindeki Refah Partisi Gurup Sözcüsü de sensin. Hadi bakalım iş başına!
Haydaa! Madem ki görev verilmiş, çaresiz onu da yapacağız!
Bu duruma göre, cihad görevimiz olan teşkilatta en ağır yük bizim olacak, çalışacağız! Oradan kuruş ücret almamız asla mümkün değil. Üstelik aidat da ödememiz gerek!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde en ağır görevler bize yüklendi. Karşılığında kuruş ücret takdiri yok! Arabamızın benzini de cebimizden verilecek. Çünkü geliş gidişlerimiz için istediğimiz vasıta “Reis” tarafından verdirilmedi. “Koskoca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ücretsiz olarak, Allah rızası için en ağır görevleri yürütmek” gibi komik ve acınacak bir duruma düştük.
İş ortağımız da ültimatom vermiş, oradan da gelirlerimiz kesilmiş!
Bu duruma göre derdimizi anlatacağımız hiç kimse yok. En iyisi belediye görevlerimizden çekilmemizdir, diye düşünmeye başlamıştık.
O arada 1995 Milletvekili Genel Seçimleri için aday tespit çalışmaları yapılıyor. Arkadaşlarımızın ve çevremizin ısrarları ile bizim de adımız aday olarak yazıldı. İşte bu fırsattan istifade ile belediyeden ayrıldık. Teşkilattaki cihad görevlerimize ağırlık vermek için fırsat bulduk.
Refah Partisi Genel Merkezi’ne aday mülakatı için davet edildik. Dışarıdan birçok aday var. Valiler, bürokratlar, partiye yeni iltihak etmiş olan siyasetçiler, ünlüler…
Mülakatımızı Oğuzhan Asiltürk yaptı. Ama diğer adaylara nasıl davrandı ise ve ne sorular sordu ise, aynısını bize de sorunca çok moralimiz bozuldu. Mesela:
-Neden milletvekili olmak istiyorsun?
Allah Allah, kimsenin olmadığı, onlarca yıldır teşkilatımızda neden çalışıyorduk? Bu sorunun bize sorulmuş olması çok zorumuza gitmiş, bozuk moralle İstanbul’a dönmüştük.
Kısa süre sonra aday listeleri açıklandığında, 24 kişilik listenin 17’nci sırasında olduğumuzu gördük. Hem 1991 seçimlerinde de adaylığımız vardı, yine seçilmesi mümkün olmayan bir sıraya kaydırılmıştık. Olsun, bunların hiç önemi yoktu. Olsun, demek ki böyle münasip görülmüş! Bizim onda birimiz kadar çalışmayan ve üstelik pek de özellikleri olmayan kişiler seçilecek yerdeler. Olsun, Erbakan Hocamız bizi tanıyor, böyle münasip görmüşse başımız gözümüz üstüne. Bunlar bizim gayretimizi engelleyecek şeyler olamazdı.
Bu sıralarda maişetimizi temin ettiğimiz işimizi de, artık hiç ilgilenecek vaktimiz olmaması dolayısı ile ortağımızın katı tutumları neticesinde kapatmak zorunda kaldık. Oradan aldığımız üç beş kuruş ile geçinmeye başladık.
Erbakan Hocamız İstanbul’a aday tanıtımı için gelmişti. Basın toplantısı Partimizin İl Merkezi’nde yapılıyordu. Hocamız geldi, İl Başkanlığı makamına oturdu. Basın mensupları, Parti ileri gelenleri, belediye başkanları, yoğun bir insan topluluğu, etrafını almıştı. Biz ve Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı hizmetteydik. Çünkü aday olsak bile, organize görevi bizim olduğundan, salonun içinde, ama organize işiyle meşguldük. En arkalarda olduğumuz bir ara baktık ki, Erbakan Hocamız kalabalığı yararak ve insanları adeta itekleyip yol açarak bizim bulunduğumuz tarafa doğru geliyor. Eyvah, büyük bir hata yaptık galiba, diye düşünürken bize doğru geldi, gülümsüyordu. Tam önümüze geldi ve ellerini açarak boynumuza sarıldı. Kulağıma hafifçe şunu söyledi:
-Ekrem Bey, iki cihanda aziz ol! Allah senden razı olsun!
Elini öptük:
-Allah sizden de razı olsun Hocam!
Dedik. Anlık bir sevinç ve mutluluk tufanı yaşadık. Ama olanlara pek bir mana da veremedik. Neden bana geldi, kimseye sarılmazken neden bana sarıldı? Önemli de değildi. Çünkü neticede onun en önemli bir duasını almıştık. Mutluluktan uçmuştuk.
Yıllar sonra Fazilet Partisi döneminde de arkadaşlarımızın ısrarları ile aday olmuş, yine listenin sonlarına yazılmıştık. Ama şükrolsun gayretimizden asla bir şey kaybetmiyorduk. Yine milletvekili olmamıştık ama cihad etmeye devam ediyorduk.
Zaman ilerlemiş, AKP kurulmuştu. Davaya ihanet edenler ile sadık olanlar netleşmişti. Bizim gayretimizde bir azalma olmamıştı. Sonra, seçimler yapılmış, oylarımız Türkiye genelinde yüzde 2,5’a gerilemişti. Ama yine Allah’ın izni ile bizim çalışmamız asla azalmamış, gayretimizden bir şey kaybetmemiştik.
Bir toplantıda öteden beri arkadaşımız olan ve Genel Merkezimizle diyaloğu bulunan Mustafa Atalay bizi kolumuzdan tutup bir köşeye çekti ve şöyle dedi:
-Ekrem’ciğim bana hakkını helal et!
Şaştım, durup dururken bu da ne demek oluyor?
-Mustafa kardeşim, helal-ü hoş olsun! Ama şimdi bu ne demek oluyor?
-Sen bilmezsin, senin çok hakkını aldım. Helal eder misin?
Şaşkınlığım bir kat daha arttı. Mustafa Atalay benim hakkımı nasıl ve ne sebeple almış olabilir? Meraklı bakışlarımızı görünce dedi ki:
-Ekremciğim, ben seni tanıyamamışım. Canhıraş çalışmalarına bakarak, ben hep seni Recep Tayyip Erdoğan’ın bir numaralı adamı sanıyordum. Gayretlerinin altında bu sebep var sanıyordum. Ama gördüm ki, sen onun peşine gitmediğin gibi, yine eski gayretinden bir şey kaybetmeden çalışıyorsun. Üstelik yazılarınla ve konuşmalarınla bu ihanetçileri en açık ve net şekilde tenkit ediyorsun.
-Mustafa Atalay, bunun bizim hakkımızı alman ile ne ilgisi var kardeşim?
-Ah kardeşim ah! Benim Oğuzhan Asiltürk ile iyi diyalog içinde bulunduğumu biliyorsun. Her seçimde aday listeleri Ankara’ya Genel Merkeze gittikçe, ben hemen Oğuzhan Asiltürk’e gider ve derdim ki; bak Ekrem Şama’nın ismi yine geldi. Bu adam Recep Tayyip Erdoğan’ın sağ koludur. Ne gerekiyorsa yaparsın! Benim bu ihbarımla o da senin ismini baş taraflardan çizer son taraflara yazardı. Ama görüyorum ki büyük bir vebalin altına girmişim. Senin milletvekili olmanı önleyen benim. Hakkını helal et.
Şoke olduk ama, hiç tereddütsüz şu cevabı verdik:
-Mustafa Atalay kardeşim, hakkım geçmişse helal olsun. İnanıyorum ki, sen bunu doğru yapıyorum diye, davan için yaptın. Yanılmışsın. Oğuzhan Bey de davamızı ihanetlerden korumak için yapmış. Gerçi koruyorum diye sadıkları çizip, hainleri öne geçirmiş ama, bilmeden ve doğruyu yapıyorum zannederek yapmıştır. Ben incinmiş olsam bile sana da, Oğuzhan Bey’e de hakkımı helal ediyorum. Müsterih ol! Hem belki Milletvekili olsaydık bizim de ayağımız kayıp, davamıza ihanet etme ihtimalimiz olabilirdi. Bunun için de belki sana ve ona teşekkür bile borçlu olabiliriz.
Aklımıza hemen Erbakan Hocamızın bizim boynumuza sarılıp o duayı kulağımıza fısıldaması olayı geldi. Bu demek oluyor ki imtihan içindeymişiz, kalbimizden ve aklımızdan en ufak bir isyan mefhumu geçmediğini Hocamız farketmiş ve o duayı yapmıştı.
Böylece milletvekili olamamıştık ama, o duayı almıştık.
Bundan daha büyük bahtiyarlık mı olurdu?
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Refah Partisi döneminde Erbakan Hocama isnat edilen; kanlı mı kansız mı olsun, olayı ile ilgili konuşmayı yaptığı zaman yanındaydık. 
 1994 mahalli seçimlerinin hemen ertesinde grupta konuştu. Biz o konuşmanın yapıldığı esnada Bayburt milletvekili olarak guruptaydık.
 Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, birçok belediye başkanlığını Refah Partisi kazanmıştı. Ankara Belediyesi CHP’den alınmıştı. Ankara’daki solcular ve teröristler birçok yerde şiddet gösterisine başvurdular. Açıkça Ankara’da Gar Meydanı’nda:
-Ankara Melih’e mezar olacak! Her ne kadar sandıkta kazandı ise de, biz belediyeyi teslim etmeyeceğiz!
Şeklinde sloganlar atıyorlar, şiddet gösterileri yapıyorlardı. İşte tam o zamanda Erbakan Hocam bu konuşmayı yaptı. Bundan öncesini de arz edeyim; seçimler yapıldı, tansiyon gittikçe geriliyor Ankara’da. Hep duyumlar geliyor ki, teslim etmeyecekler belediyeyi bize…
Gurubumuzdan görev verildi, birkaç arkadaş gidin, falan falan yerlerde sandığa ve sayıma şiddet karıştıracaklarına dair haberler geliyor. Oralarda bulunun, denildi. Bize de Hocamız tarafından Altındağ’a gitme görevi verildi. Altındağ Seçim Kurulu’nda görev yapmaya gittik. Altındağ Seçim Kurulu’nun etrafını solcu militanlar, kuşatmışlar, hakimlere baskı yapıyorlar. Seçim Kurulu’na baskı yapıyorlar, seçim sonuçlarını etkilemeye çalışıyorlar. Biz milletvekilleri olarak maalesef silahla gitmek mecburiyetindeydik. Çünkü silahlı militanlar vardı.  Biz güvenliği sağlamak ve kendimize göre tedbirimizi almak için. Oradan da olumlu sonuç çıktı, artık hukuki yollar da tükenmişti ve Refah’ın kazandığı kesinleşmişti. Buna rağmen şiddet ve gösteriler devam ediyordu. Yani hak edilmiş bir koltuğu bir makamı teslim etmemeye niyetliydiler. Kan dökeriz, falan diyerek şiddet gösterileri yapıyorlarken, o meşhur gurup toplantısı yapıldı ve Hocamız o konuşmayı yaptı. Hocam özetle şunları demişti:
-Artık millet Refah Partisi’ne yöneliyor. Milletin iradesi Refah yönünde tecelli ediyor, bunu bu son seçimler açık bir şekilde göstermiştir. Bundan sonra ki dönem Milli Görüş dönemidir. İyi de bunu kabul etmeyenler var, gösteri yapanlar var, şiddet gösterisi yapanlar var. Şiddetle bunu önlemeye çalışanlar var. Dolayısı ile Milli Görüş’ün iktidarı kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Buna kim karar verecek? Siz karar vereceksiniz!
Sözünü söyledi. Yani burada açıkça insanları, Milli Görüşçüleri kana şiddete tahrik değil, tamamen tersine; “sizin şiddetiniz de Milli Görüş’ün sinesinde söner” demek istedi. Sadece bu lafı alırsanız, evveliyatını almazsanız, bu sözler tamamen tersinden anlaşılabilir. İşte olan budur ve bunu kullandılar. Maalesef…”
Yine Bahattin Elçi anlatıyor:
“Bir dönem milletvekilliği görevi yaptım. Erbakan Hocam, bana ve bazı milletvekillerine dünya Müslümanlarının sorunları ile ilgili görevler verirdi. Hocam Afganistan cihadına çok önem veriyordu bilindiği gibi aynı zamanda Pakistan ve Afganistan‘la ilgili bazı görevler bize tevdi etti. Hocamızın talimatıyla Afganistan’daki siyasi çalışmalarımız ve girişimlerimiz, daha çok oradaki Müslüman liderlerin aralarındaki ayrılıkları, tefrikayı kaldırmak sureti ile birleşmeleri anlamında idi verilen görevler.
 Bu görevi ileri gelen, yetkili olan o zaman kimler ise, onlarla gidip görüşerek, Hocamın mesajını götürmek sureti ile yapıyorduk. Çünkü Erbakan Hocam, bir Dünya İslam Lideri idi. Dünyadaki Müslümanlar Hocamı öyle görüyorlardı. Tabi lidere bağlı idiler, doğrudan doğruya o şekilde görüyorlardı. Biz de daha çok sulh teşebbüsünde bulunmak üzere gittik. Mesela Afganistan’da Gulbeddin Hikmetyar ile Burhaneddin Rabbani arasında da sıkıntılar vardı. Bizim Afganistan’a gittiğimiz dönemde o zaman Taliban Harekâtı’nın arkasında Amerika’nın olduğunu tespit etmiştik. Başlangıçta yani, Afgan Cihadı’ndan sonraki dönemde Taliban Hareketi’nin arkasında diyorum. Burhaneddin Rabbani merhum zamanında Taliban’ın arkasında Amerika’nın olduğunu tespit ettik. Taliban Burhaneddin Rabbani’ye karşı idiler, Hikmetyar’a da karşı idiler. Bir de General Dostum diye biri vardı. O zaten İslam ile hiç alakası olmayan ve hiç hassasiyeti bulunmayan biri idi. Irkçılığı esas alan biri idi. Hikmetyar ile Rabbani arasında ihtilaf vardı, gittik ama bir ilerleme sağlayamadık. Maalesef onların arasındaki sıkıntı, uzun müddet devam etti. Rabbani vefat etti.
Afganistan’daki ve Pakistan’daki İslami Liderlerle gittik görüşmeler yaptık. Hüseyin Gazi bunlardan biri idi. Bunlar Hocama selamlarını saygılarını ve hediyelerini gönderdiler, biz getirdik.
Burada bir hatıramı da yine paylaşmak isterim. Afgan Cihadı’nda destanlar yazan, Pençir Aslanı diye anılan Ahmed Şah Mesut ile cephede görüşme imkânımız oldu. O bize, Erbakan Hocamın selamını aldıktan sonra şöyle söyledi:
-Biz niye Müslümanlar olarak birbirimizle uğraşıyoruz, niye tefrika halindeyiz? Ben şimdi niye Çeçenistan’da Ruslara karşı, Çeçen kardeşlerimin yanında cihat etmeyeyim de buradayım? Birbirimizle niye uğraşıyoruz?
O zaman Çeçenistan’da ki kardeşlerimiz de zorda idiler, havadan sürekli Rus uçakları bomba attığı için, onlar da büyük sıkıntı yaşıyorlardı. Hatta hatırlarsanız, Dudayev merhum da şehit edilmişti. Bir müddet sonra  Ahmed Şah Mesut, 12 Eylül İkiz Kuleler olayının hemen arifesinde, bir tuzakla şehit edilmişti. O şehit edildikten bir iki gün sonra İkiz Kuleler senaryosu gündeme getirildi ve tatbik edildi.
Afganistan’daki kardeşlerimizin Çeçenistan’a yardımlarını biliyoruz. Nerede bir Müslüman’ın derdi varsa, Çeçenistan’da mı, Afganistan’da mı, Bosna’da mı, nerde ise hepsi ile Hocam ilgilenirdi. Çünkü ümmetin önündeki adamdı Erbakan Hocam, Merhum.
Bir de bir hatıramı yine yeri gelmişken konuyla irtibatlı olduğu için arz etmek isterim. Milli Görüş’ün tırmanışını görenler korkuyorlardı, adaletten korkuyorlardı, ışıktan korkuyorlardı, barıştan korkuyorlardı. Onun için onun önünü kesmek için hukuki ve hukuki olmayan bütün yönlere malum başvurdular, bunları hep yaşayarak gördük. İftiralardan bir tanesi de hatırlarsınız şu idi:
O dönemde Sırplar, Boşnak kardeşlerimizi katlediyorlar, dünyanın gözü önünde ve hatta etkili ve yetkili devletlerin himayesinde, Boşnak kardeşlerimiz yok edilmeye çalışılıyordu. 1994-1995 arasını hatırlayın gazetelerin manşetleri, Refah Partisi Boşnaklar için toplanan paraları iç ediyor, diye. Buna Mercümek olayları diyorlardı. Bir iftira kampanyası başlatmak suretiyle Milli Görüş hareketine zarar vermeyi hedeflemişlerdi. Tam o dönemde öyle bir noktaya gelindi ki, Hocam Boşnaklarla ilgili bir toplantıda şunları konuştu:
-Evet, biz Boşnak kardeşlerimize yardım ediyoruz, onlar bizim görevimiz, çünkü onlar bizim kardeşlerimiz. Onlara yapılan zulme karşı, onlara yardımcı olmak bizim kardeşlik görevimiz, bunu yapıyoruz. Hatta oradaki bir fabrikayı bizim arkadaşlarımız silah fabrikasına çevirdiler.
Demek zorunda kaldı, ithamlar karşısında o kadar bunalmıştı yani. Toplantı bitti, art niyetli muhalif gözüken bir gazeteci Hocama şu soruyu sordu:
-Sayın Erbakan o söylediğiniz fabrika nerede?
Hoca sinirlendi:
-Ha, şimdi söyleyeyim de nerede olduğunu, yarın Sırplar orayı bombalasınlar, öyle mi?
Ama maalesef çok değil, bir iki gün sonra gazetelerde o fabrikanın Sırplar tarafından bombalandığı haberini okuduk…”
Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hoca, Ankara’da hapishaneden çıktıktan sonra Kuşadası’nda bir otelde kendisi ile görüşmek nasip oldu. Sohbetten sonra dedim ki:
-Efendim siz 1969’da bağımsız aday olmakla çok önemli bir şey başlattınız. Yani sizin bu hareketiniz, kendi dünya görüşünden zorla, hile ile uzaklaştırılmış bir milletin, yeniden kendi dünya görüşüne dönüşüdür. Siz bunu millete anlattınız, Cenabı Hakk’ın yardımı ile Milli Nizam’ı kurdunuz, kapatıldı, sonra Milli Selamet’i kurdunuz, kapatıldı ve hapse atıldınız. Bütün bunların hikmeti var. Şimdi de cezaevinden yeni çıktınız, bu yaptıklarınızın mutlaka Allah ecrini verecektir. İleride imkânlar olacaktır, siz manevi kalkınmayı gündeme getirdiniz. Şimdi bu insanların iyi olması önemli, iyi yetişmesi önemli, ama sistemin de iyi olması lazım. Onun için şimdi biz Müslümanız, iyiyiz, diyoruz ya, ama sistem bozuksa, o zaman mal bozuk çıkar. Onun için biz kedi Dünya görüşümüzü ve değer ölçülerimizi esas alarak, ülkemizin gelişmesi için yeniden bir yapılanma modeli geliştirmeliyiz. Yani kapitalizmin çerçevesi içerisinde belli sorunları çözeriz, ama biz Dünya görüşümüz olarak farklı bir sistemi öneriyor, bunu yapmamız gerekir, diyoruz.
Bu konu üzerinde uzun uzun durduk, sonra ayrıldık. Orada bana dedi ki:
-Madem öyle diyorsun, öyle ise daha aktif çalışman lazım, bu dediğin sana da manevi yük getiriyor!
Aslında biz Erbakan Hoca cezaevinde iken, diğer liderlere mektup yazmıştık, demiştik ki:
-Bu ülkedeki cari sistem problem üretiyor, onun için on senede bir müdahale oluyor. Sosyalizm çökecek, kapitalizm’de sorunlara çözüm üretemez. Dolayısı ile bizim bir çalışmamız var, işte Siyasal’da başlattık, sonra İzmir’de devam ettirdik. İzmir’deki arkadaşlarla da bir araya gelerek devam ettirdiğimiz bir çalışmamız var. Biz bu çalışmayı size anlatmak isteriz…
Demirel’den haber gelmedi, Ecevit teşekkür etti. Türkeş:
-Gelin görüşelim.
Dedi. Tabi Türkeş’e gidip anlattık, yorgundu, bizi bir danışmanına havale etti. İş orada kaldı.
Erbakan Hoca’da:
-Gelin tartışalım.
Dedi. Kuşadası’ndaki görüşmede onu da hatırlattı Hoca:
-Madem böyle çalışmanız var, öyleyse gelin çalışalım!
Dedikten, yani o 1983 yılından sonra başladık çalışmaya. Yani her hafta sonu ya Ankara’da, ya da Altınoluk’ta… Bu çalışmalara Süleyman Karagülle, Süleyman Akdemir, Ali Erişen başta olmak üzere 15-20 kişi katılırdık.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Refah Partisi yeni kurulmuştu. Onun hazırlık çalışmaları vardı. Ben de yeni emekli olmuştum, partide nöbet tutuyor, bazı işleri yapmaya çalışıyordum. Bir araba lazım oldu. Partinin hazır olan levhası gelecek, bazı şeyler de bazı yerlere götürülecek getirilecek.
İl Müfettişimiz İsmail Yılmaz’ın bir aracı vardı. Kendisinden o nakil işlerini yapmasını rica ettim. Zaten son derece fedakar birisi idi. Elinden geleni yapıyordu. Ama benim içimden bu defa ona yük olmamak için benzin parasını vermeliyim, diye geçiyordu. O da aynı şeyi teklif etti:
-Ama bu defa benzin paramı isterim!
Arabası ile gittik, depoyu bir benzincide doldurduk. Parayı o ödedi. İşimiz bitince tekrar dolduracaktık, bu defa ben ödeyecektim. Böylece ne kadar yakmış isek biz ödemiş olacaktık. Gittik, şehir içinde Parti levhasını götürdük, başka işlerimizi de gördük. Aşağı yukarı 300 kilometre yol yapmıştık. Dönüşte tekrar benzinciye çektik, doldurulmasını istedik. Ama depo hiç eksilmemişti. Yani aracımız benzin yakmamıştı.
İkimiz de şaştık kaldık, duygulandık, bu davanın sahibinin Cenabı Allah olduğunu bir kere daha gördük…”
Osman Kızıltan anlatıyor:
“Erbakan Hocam 1980’li yıllarda Bucak’a gelmişti. Bir sohbet sırasında bize dedi ki:
-Ah Bucaklı kardeşlerim ah! Şu dağların altında servetler yatıyor. Bu servetlerin değerini bilemezsiniz. O kadar büyük servetler!
Erbakan Hocam bunu 1984-85 yıllarında söyledi. Şu an 25-30 sene sonra, Bucak’ımızda demir madeni olduğu, kömür madeni olduğu ve dünyanın en güzel traverten bej mermerlerinin bu ilçede olduğu görüldü. Bunların bilgisi kendisinde varmış.
Kemal Ölmez adında bir kardeşimiz vardı. İyi hatırlıyorum, sonra vefat etti. Ama bütün toplantılara ve konferanslara gelirdi. Buraya 35 kilometre uzaklıkta olan Keçili köyünde otururdu. O yolu kateder gelirdi. Ne zaman konferans olsa, ne zaman miting olsa mutlaka gelirdi. Toplantının bitim saati geceyarısı bile olsa, o kimsede misafir olmaz, geri dönerdi. Şimdi düşünüyorum da, nasıl gelir, nasıl giderdi şaşıyorum.
Bir defasında Bucak’ta Erbakan Hocamızın katıdığı bir miting yapıldı. Miting sonrası Erbakan Hocamızı ilçe parti binamıza götürüp çay ikram ettik. Bu Kemal Ölmez de oradaydı. Bize sonradan dedi ki:
 -Erbakan Hocamın etrafındaki insanları gördünüz mü?
-Hangi insanlardan bahsediyorsun Kemal?
Diye sorduk. O cevapladı:
 -Yeşil sarıklı, uzun boylu, beli kılıçlı, Kelime-i Tevhit sancaklı adamlar!
Bu hatıramı unutamam. Bir de en ilginci, Erbakan Hocamın göz hareketleridir. Onun o çok hareketli, adeta fıldır fıldır dönen gözlerini başka kimsede göremezsiniz.” 
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“1995 seçimlerine gidileceği zaman ben Sivas’ta İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Kurucu Dekan olarak çalışıyordum.
Tabi çeşitli arkadaşlar bana milletvekili adaylığı için teklif getirmişlerdi, çeşitli partilerden de teklif geliyordu, ama bizim başka partilere gitmemiz mümkün değildi. Ancak Refah Partisi ile ilgili olarak, Abdüllatif Şener Bey dedi ki:
-Bak Erbakan Hocamın talimatıdır. Ahmet Dökülmez Bey ona sizi söylemiş. Türkiye Milletvekilliği için sizin de isminiz geçiyor, haberiniz olsun!
 Diye benim ismimi konuşmuşlar. Ben de dedim ki:
-Hocamın emri baş üstüne. Yalnız, siz istediğiniz kadar, hatta istemediğinizden daha fazla aday bulabilirsiniz, ama buraya Dekan bulmakta zorlanırsınız.
Neticede ben arkadaşların bu tekliflerini geri çevirdim. Ancak bir gün Temel Karamollaoğlu Bey aradı, adaylık için son gündü. Dedi ki:
-Sayın Dekanım, Hocamızın selamı var, Mustafa Bey istifa etsin diyor!
Hâlbuki biz evde eşimle çocuklarımla görüşmüş, siyasete girmemek yönünde karar almıştık. Çünkü iyi bir performansımız vardı, Allah’ın lütfu inayeti ile yükselen bir grafiğimiz vardı, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni kurmuş, onu geliştirmenin mücadelesini veriyorduk. Ancak tabi Erbakan Hocam:
-Mustafa Bey istifa etsin, aday olacak!
Deyince, bunu emir telakki ettiğimden, Rektörlük yakın olduğu halde oraya bile gidecek zamanımız olmadığından, yani zaman çok kısıtlı olduğundan, ben telgraf ile istifa ettim. Kahramanmaraş’tan 4 milletvekili seçildi, birisi de ben oldum. Toplam 158 milletvekili çıkmıştı. Bu duruma göre TBMM Başkanı bizden olması gerektiği halde, teamülleri çiğneyerek seçtirmediler. Hükümet kurma görevi de Erbakan Hocamıza verilmesi gerekirken, yine teamülleri çiğneyerek ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verildi.
Mesut Yılmaz ANA-YOL hükümetini kurdu. TBMM’den güvenoyu aldığı açıklandı. Ama biz olayı tetkik ettiğimizde hükümetin güvenoyu alamadığını tespit ettik. Hocamıza bu konuda bir brifing verdik ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk, Refah Partisi olarak.
Mahkeme Refah Partisini haklı buldu ve güvenoyu alınmamış olduğuna hükmetti.
Bu sefer hükümet kurma görevi mecburen Erbakan Hocamıza verildi ve Refah-Yol hükümeti kuruldu. Bu gelişmeler, Erbakan Hocam ile aramızdaki ilişkilerin daha bir sıklaşmasına yol açtı, Elhamdülillah.”
Süleyman Canan anlatıyor:
“Refah Partisi kurulduğunda bana Kütahya İl Başkanlığı görevi verildi. Genel Başkanımız Ahmet Tekdal Bey olmasına rağmen bizim Ankara’daki çalışmalarımız Erbakan Hocamızın evinde ve kendisinin başkanlığında yapılırdı. Bu toplantılarda dinlemeye karşı bir tedbir olmak üzere transistörlü bir radyo devamlı açık bulundurulur, bir nevi frekans bozucu olarak işlev yapardı.
Bu toplantılara değişik simalar da katılırdı. Bir toplantıda Trabzonlu bir alim olan Ahmat Yaşar Hoca da katılmıştı. Beraberinde bazı hoca efendileri de getirmişti. Hocam konuşmaya başladı. Cihadı enine boyuna anlattı, sonra da Ahmat Yaşar Hocaefendi’ye dönerek:
-Buyurun şimdi de sizi dinleyeceğiz!
Dedi. Ahmet Yaşar Hoca getirmiş olduğu hocalara dönerek:
-İslam’da cihadı dinlediniz. Anlamadığınız, ya da İslam’a aykırı bulduğunuz bir husus var mı?
Diye sordu. Hiç kimse itiraz edemedi. Ahmet Yaşar Hoca bunun üzerine:
-Öyle ise var gücünüzle bölgenizde çalışmaya başlayacaksınız!
Dedi. Daha sonra siyasi yasaklar kalktığında bu toplantılar Parti Genel Merkezi’nde yapılmaya başlandı. O yıllarda İran Devrimi olmuştu. Bu sebeple birçok arkadaşımızda zihni bir tereddüt başladı. Çalışmalarımız yavaşladı:
-Bu iş parti purti ile olmaz!
Diye yoğun bir propaganda başlatıldı. Bilhassa gençliğimiz tereddütlere sokulmaya çalışılıyordu. Bir devirde Konya İl Başkanımız Abit Kıvrak Bey, Abdullah Büyük Hoca’yı Genel Merkez’e getirmişti. Bu görüşleri o Hocaefendi dillendiriyordu. İl Başkanları toplantısının bitiminden sonra Hocamız arka odada bir toplantı yaptı. Bu toplantıya tevafuken ben de katıldım.  Lütfi Doğan Hoca da vardı. Hocam cihad ve metod konusunda bir konuşma yaptı. Toplantı bittikten bir müddet sonra ben Abit Bey’i kenara çekerek sordum:
-Abdullah Büyük Hoca konuşmayı nasıl değerlendirdi?
Dedim. Şu cevabı verdi:
-Azizim Hoca büyük adam. Yanlışlığımızı gördük, diyor!
Dedi.”
Refah Partisi dönemimde en önemli çalışmalardan birisi de Hanım Kolları’nın çalışmasıdır. Erbakan Hocamızın emri ile gece gündüz arı gibi çalışmışlar, ulaşmadık kimseyi bırakmamışlardı. Onların faaliyetleri bu kitabın hacmini çok aşar. Ama bu faaliyetlerden bir tanesini Emine Genç Çelebi Hanımefendi’den anlatmasını rica ettik.
İşte söyledikleri:
“Niğde Koyunlu’nun güzel günlerinden biri, Şubat ayındayız, yerler dolu dolu kar, ara yollarda ancak adam geçecek kadar yer var. Yağışsız bir gün.
Telaşlıyız kadın erkek bir uçtan bir uca telefon ediyorum, onbeş gündür gece gündüz elimden yine telefon düşmedi. Son gün tekrar arıyorum, fire vermeden, Niğde’ye gidişimiz kalabalık katılım sağlanması için gayret ediyoruz. Niğde büyük sinemaya misafirimiz gelecek. Hocamızın değerli Hanımı Nermin Erbakan gelecek, Hanım Kolları İl Başkanımız Nedime Koçer Hanımla görüşmelerimiz hız kesmiyor. Refah Partisi zamanı. O günkü şartlar kısıtlı, zor, belli fırsatlarla çalışıyoruz. Koyunlu’dan beş, altı araba hazırladık. Niğde’de en çok araba bizdendi o zaman. 
Benim içim içime sığmıyor, etrafımda ak güvercinler uçuyor, toplantıya katılmak yetmiyor, Nermin Hanım’la konuşmayı da arzuluyorum. Konferans verimli ve heyecanlı bitti. Biz Nedime Hanım ve diğer arkadaşlar, Koyunlu’da Aynur Mumcu, Niğde’de bir hemşerimizin evinde çay molası verdik ve sohbet ettik. Ben konuşurken Güler Hanım’la birlikte bir takım hatıralar paylaştık, Nermin Hanım’ı Koyunlu’ya davet ettim. Erbakan Hoca’nın önemli bir toplantısı var, bugün Ankara’da olmamız lazım dediler. Uğurlamak için yola çıktık. Konvoy eşliğinde coşkulu bir yürüyüşten sonra Koyunlu’ya geldik. Misafirlerimi kendi evimde ağırladım, ikramda bulundum. Ev sahibesi olmaktan dolayı büyük bir onur ve sevinç duydum.
Nermin Hanım şöyle diyordu:
-Emine Hanım, yediğimiz bu nimetlerden ziyade, sizin sohbetiniz lezzetli geldi. Sizin gibi fedakar hanımlar oldukça bu dava yürüyecektir. Güler Hanım, Emine Hanım, bu karın, kışın, soğuğu içinde sohbetiniz öyle sıcak geldi ki, kendimi yaz günündeymiş gibi hissettim, öyle sıcak sardınız ki beni!
Diyordu. Nermin Erbakan Hanımefendi’nin kendine has üslubu, ağırbaşlılığı ve güler yüzü ile tekrar görüşmek temennisi ile misafirlerimizi uğurladık. Cennetmekan Nermin Hanım’ı en içten dileklerimle hayırla yad ediyoruz. Nur içinde yatsın.”
ERBAKAN BAŞBAKAN
Erbakan Hocamızın her işe başlarken Besmele ve Fatiha Suresi’ni okuyarak ve dua ile başladığını biliyoruz. Bir yazı yazacağında da, sayfanın en üst sağ tarafına Besmele rumuzu yazmadan başlamadığını da ifade etmiştik. Bu onun aile ve hocalarından aldığı derslerin bir yansımasıdır.
Peki Başbakan olduğunda da aynı davranışını devam ettirmiş midir?
Milli Gazete yazarlarından Adnan Öksüz 28 Ekim 2013 günü köşe yazısında bu konuyu işlemiş. Aynen alıyoruz:
“Erbakan Hoca Bakanlar Kurulu’nu nasıl açtı?
Yarın, 29 Ekim 2013…
Cumhuriyet Bayramı’nın yıldönümü…
29 Ekim gününün anlamlı bir başka yanı daha var;
Milli Görüş lideri, Refahyol İktidarı’nın Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın doğum günü…
Erbakan Hocamız 29 Ekim 1926 günü dünyaya geldi.
Bu vesileyle Refahyol İktidarı’nın Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la ilgili bugüne kadar bilinmeyen bir anekdotu sütunlarımda aktarmak istiyorum…
Biliyorum, sizin de ilginizi çekecek.
Kısa zamanda efsane hizmetlere imza atan Refahyol Hükümeti’nin ilk günleri…
İlk Bakanlar Kurulu…
Erbakan Hoca’nın sağında Başbakan Yardımcısı, DYP Genel Başkanı Prof. Dr. Tansu Çiller, sol yanında Devlet Bakanı Fehim Adak…
Başbakan Erbakan, basın mensupları salondan ayrıldıktan sonra şu duayı yapıyor;
Euzübillahimineşşeytânirracîm, Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn, Vesselâtü Vesselâmü Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve Alâ Âlihî ve Sahbihî Ecmaîn...
Cenabı-ı Hakka bugünleri bizlere gösterdiği için şükürler olsun.
Bakanlar Kurulumuz yüce milletimize hayırlı olsun…
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller bembeyaz kesiliyor…
Daha sonraları, 28 Şubat kararları uy-gu-la-na-cak-tır, kararlı vurgusunu yapan, bir ara da Demirel marifetiyle Başbakan olmayı hayal eden, şimdilerde nedense hesap vermeyen, Çiller’in A Takımı’ndan Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez kıpkırmızı oluyor.
Milli Savunma Bakanı, DYP’li Turhan Tayan hop oturup hop kalkıyor…
Ama Başbakan Erbakan, o her zamanki sakinliğiyle ilk Bakanlar Kurulu’nu bu dua ile açıyor.
Bu anekdotu bana aktaran kaynağım, bu sahneyi, o toplantıda bulunan merhum Bakanlardan Necati Çelik’e de sağlığında doğrulattım, dedi.
İktidarda kaldığı kısa dönemde, unutulmaz hamlelere imza atan Refahyol’un bu başarısında nasıl bir başlangıcın yattığını hâlâ anlamayanlar var mıdır?
Vardır, vardır!..
Adnan Öksüz”
Erbakan Hocamızın 1996-1997 yıllarındaki Başbakanlığı döneminde, yanında hizmetinde bulunmuş olan Hasan Başel anlatıyor:
Hocamızla kısmen âcizane hatıralarımız oldu. İlk dikkatimi çeken şey   Sünnet-i Seniye’ye çok hassasiyetle uymaya çalışması olmuştur. Mesela Genel Merkez’in önündeki Hamidiye Cami’inde namaz kıldık. Çıkışta ayakkabılarını ben hazırladım. Giyinmesi için önüne bıraktım. Çekeceği uzattım. Ama giyinmedi. Ben tekrar verdim, giyinmedi, giyinmiyor. Sonra baktım ki, sol ayakkabısını hazırlamışım. Katiyyen giyinmedi. Hemen hatamı düzelttim, sağ ayakkabısını öne çıkardım. O zaman giydi.
Bazen toplantılara geç kalıyor denirdi. Benim gördüğüm kadarıyla    toplantıların uzun sürme ihtimaline karşı namaz vaktinin girmesini bekliyor ve namazını kılıp öyle iştirak etmek için hassas davranıyor. Yani toplantılarını namaz saatine göre ayarlamaya çalışıyor. En önemli toplantılar, mesela, Bakanlar Kurulu, mesela yurt dışından misafirlerin bulunduğu toplantılar olsun, namaz vakitlerine çok önem veriyor, ona göre zamanı kullanıyordu. Yani dünya bir yana, namazı bir yanaydı, diyebilirim. 
 Cemaatle namaza çok önem veriyordu. Özellikle hizmetinde 5 arkadaş idik. Biz namazlarımızı kılar onun toplantıdan çıkarak namaz kılmasını beklerdik. Cemaatle namaz kılmaya önem verdiğini bildiğimizden, en azından birimiz onunla cemaat olmak için namazımı kılmaz, onu beklerdi. O arkadaşımız müezzin olur, Hocamız da imam olurdu. Böylece cemaatle namaz kılmış olurdu. Bazen bu aksıyordu. Herkes namazını kılmış olurdu. O sorardı:
-Cemaat yok mu bana?
Dediğinde biz derdik ki:
-Hocam biz namazımızı kıldık!
-Hımmm! Beni yine yalnız bıraktınız namazda!
Diye sitem ederdi. Bunu bildiğimizden meclis olsun, konut olsun, başbakanlık olsun, sürekli hazırlığımızı yapar, cemaat halinde namazımızı kılardık. Namaz konusunda hiç acele etmeden, tam böyle bir tadili erkâna uyarak namazlarını kılardı hiç acele etmezdi, sünnetleri terk etmeden. Ha acelemiz var, toplantımız var, onlara aldırış etmezdi. Yani onlar illaki olacak ama, sünnetlere de riayet ederdi. Namaz sonrasında tesbihatlara oldukça riayet ederdi. Onun yanında biz de öğrenmiş olduk. Yani bizim önümüzde böyle bir Mürşidi Kâmil gibi bize yol gösterdi. Allah ondan razı olsun. Allah rahmet eylesin.
1997 Haziran’ındaki D-8 toplantısının final akşamı, yani imza günü akşamı idi. Devlet başkanlarının da konuk olduğu, İstanbul’un Anadolu yakasında Cumhurbaşkanlığı’nın misafir köşkü var, Beylerbeyi Sarayı. Orada misafir devlet başkanları, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Yardımcısı  Tansu Çiller’in de katıldığı yemekli akşam toplantısı. Orada akşam namazı vakti girdi. Hocam uzun bir konuşma yapacak. Konuşmaya çıkmadan önce beni çağırıp kulağıma fısıldadı:
-Bu ara namazımızı kılalım!
 Koştuk içeriye, sarayda 35 yıl hizmet etmiş ve emekliliğini bekleyen bir insana dedik ki:
-Böyle böyle, bizim bir iki tane seccademiz var, ama burada Erbakan Hocamız ile beraber cemaat halinde namaz kılacağız, 8-10 kişi. Namaz için bize hazırlık yap.
Başladı ağlamaya. Gözyaşları ile kendi seccadesini açtı. Dedi ki:
-Ben 35 seneden beri buradayım, bir ev sahibi olarak, hiçbir başbakan, hiçbir cumhurbaşkanı, bana seccade aç demedi, namaz kılmak için. Elhamdülillah emekli olmadan önce bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı benden seccade istedi. Ona seccade hazırlamak bana nasip oldu. Allah’ıma şükürler olsun!
Ağlayarak seccadelerimizi hazırladı. Allah’ıma şükürler olsun, bunu da biz yaşadık. İlginçtir biz de şükrettik, tabi böyle bir insana hizmet ettiğimiz için. Oradan namazımızı kıldık, akabinde tarihi konuşmalarını yaptı Hocamız” 
Hasan Aksay anlatıyor:
“Erbakan Hoca 1996’da Başbakan olduğu zaman ziyaretine gittim. Başbakanlık konutunu kullanmadığını gördüm. Dedim ki:
-Hocam neden burayı kullanmıyorsun? Bu konut Başbakanlar kullansın diye inşa edilmiş, senden öncekiler kullanıyordu. Yani kendi eviniz buradan daha rahat ta onun için mi kullanmıyorsunuz? Bence burayı kullanın.
Deyince şu cevabı verdi:
-Hasan Bey, ben de kullanmayı düşünüyorum ama, Ramazan ayını bekliyorum. Çünkü burayı benden önce kullananlar içki, miçki her tarafını berbat etmişler. Allah’ın hoşlanmayacağı şeylerle dolu. Ramazan’da hocaları falan davet edip, bir iftar yemeği verdikten, Kuranı Kerim okunduktan ve güzel sohbetler yapıldıktan sonra, yani o pis havası temizlendikten sonra kullanmaya başlayacağız. Manen temizlensin, sonra oraya geçeceğiz.
Dedi. O meşhuır iftar yemeği işte bu düşünce ile tertip edildi. Ama bu hassasiyet bazılarına adeta battığı için, o iftar bahane edilerek bir bardak suda fırtına kopartıldı.”
Erbakan Hocamızın itibar ettiği ve uzun yıllar ilişki içinde olduğu bir Hocamız daha vardı: Muhammed Emin Er, Allah Rahmet eylesin vefat etti. Hocamızın mahdumu İbrahim Halil Er Milli Gazete’de o özel ilişkiler için şunları yazdı:
“Tanıdığım bir mücahit: Necmeddin Erbakan
Erbakan “Başbakan”dı artık. Gururlanıyorduk onunla birlikte. Ama Onun Başbakanlığı farklıydı. Farkı da hissettiriyordu. İlk Başbakan olduğunda, “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlamıştı konuşmasına. Bu bile yeterdi zalim düzenin paniklemesine. O, verdiği kararların İslam’a uygun olması için hep gayret etmişti.
Gece yarısı telefon acı acı çaldı. Ben açtım telefonu. Başbakanlıktan aranıyordu, Erbakan’ın danışmanlarından birisiydi. Erbakan acil olarak babamla görüşmek ve bir şeyler sormak istiyordu. Ama maalesef babam o gün evde değildi. O dönemlerde cep telefonu yoktu. Gittiği yerin telefonunu verdim. Evet! Hoca İslam’a aykırı kararlar vermek istemiyordu. O, şüpheli kararlarında mutlaka fetva almaya çalışıyordu. Özellikle babamın ilim ve takvasına güvendiğinden onun fetvalarına itibar ediyordu. Bunu canlı olarak şahit oldum. Bir nevi Şeyhulislam’ı olmuştu.
Bir gün babam Erbakan’ın Başbakanlıkta iftar yemeği verdiğini ve kendisinin de davetli olduğunu söyledi. Akşam gelip arabayla götürmemi de tembihledi. Akşamüzeri eve geldim. Üzgündü. Aslında çokta gitmeye taraftar değildi. Bunun henüz zamanı değil, hiç rahat değilim diyordu. Ama Hoca’nın davetini kıramazdı. Zaten kendisi için değil, Hoca için endişe ediyordu. Tam onu götürmeye hazırlandığım sırada, partiden bir araç gönderildiği haberini aldım. Lüks bir araçla götürmek istiyorlardı. Onlar, hocaları laik medyaya karşı zayıf göstermek istemiyorlardı.
Meşhur hocalara iftar yemeği yapıldı ama yer yerinden oynadı. Sanki Erbakan ülkeyi Yahudilere satmıştı. Sonunda hocalar da bu ülkenin evladı değil miydiler? Üstelik bir iftar yemeğinde ülkenin din adamları ve hocalarını davet etmek kadar doğal bir şey olabilir miydi? Ama laik medya laikliğin elden gittiği haberleriyle sarsılıyordu. Özellikle babamın resmi gazetelerde ön plana çıkmıştı. Bindiği aracın lükslüğü ön plana çıkartılıyor, tarikat liderlerin ne kadar zengin olduğu vurgulanıyordu. Halbuki insan bir telefon açıp sormaz mı? Bu araba sizin mi değil mi diye? Hayatta bir arabası olmayan babamın bindiği arabayı onunmuş gibi gösteriyordu medya.
İftar yemeğinden sonra baskılar oluştu yemeğe katılan insanlar üzerinde. Bir gün namazdan gelen babama araba çarptı. Babam karşıdan karşıya geçerken kendisine çarpan arabayı köşede durmuş şekilde gördüğünü, kendisi yola çıkınca hızlıca harekete geçip vurduğunu anlattı. Aslında olay kaza süsü verilen bir cinayete teşebbüstü. Ama canı veren Allah’tı. O dilemezse kimse bir şey yapamazdı. Yaklaşık iki ay hasta yattı. Ayakları kırılmıştı. Uzun bir tedavi süreci yaşadı. Fakat o yemeğe katılmanın bedelini ailece ödedik. Vebalı muamelesi gördük sürekli ve hep işlerimiz baltalandı birileri tarafından.
Bir gün babama sordum iftar yemeğinde ne konuşuldu diye. Bana:
-Aslında biz o gece sadece ağladık.
Dedi.
-Nasıl yani?
-Öyle çok önemli bir şey konuşulmadı. Erbakan çıkıp bize bir konuşma yaptı. Kırk yıllık mücadele arkadaşlarına teşekkür etti. Ben ve Mahmut Efendi Erbakan’ı Başbakan olarak gördüğümüzden dolayı birbirimize baktık ve ağladık.
Evet, dışardaki insanlar o geceyi çok farklı anlatsalar da o gece sevinç gözyaşları dökülmüştü. Dualar edilmişti devletimiz için ülkemizin âlimleri tarafından. Bundan daha doğal bir şey de olamazdı. Başbakanlıkta papazlara yemek verildiğinde bunun adı demokrasi olurken, âlimlere yemek verilmesi birilerinin zoruna gidiyordu.
28 Şubat dönemi ve sonrasındaki baskılar ve ardından Hoca’nın başbakanlıktan ayrılması hepimizi derin bir kedere boğmuştu. Erbakan, İstanbul’dan Ankara’ya uçakla geliyordu. Çok kalabalık bir grupla onu havaalanında karşılamaya gittik. Kalbimiz perişan ve öfkeyle doluydu. Onun bize vereceği mesajlar önemliydi. Ne söylerse yapmaya hazırdık. Ama o her zamanki sakinliğiyle çıktı medyanın karşısına ve her zamanki gibi besmeleyle başladı sözlerine. Konuştu konuştu… Konuştukça yüreğimiz yumuşadı, öfkemiz dağıldı. O, bir Müslüman lider tavrını sürdürdü. Hz. Hasan oldu o an. Ümmetin birliği için haklarından feragat etmenin erdemliliğini gösterdi. Zaman vahdet ve birlik zamanıydı. Öfke ve kırgınlık bu millete sadece zarar verirdi. Zaten birileri pusuda bekliyordu. Ama o fedâkarlık yapmaktan çekinmedi. Millet için, huzuru için her şeyi içine attı. Fakat onun bu yenilgi ve geri çekilişi kâfir üzerinde Hudeybiye oldu, kendi kurdukları tuzaklarda boğuldular.
Partisi kapatıldı. Ama o yine küsmedi devletine. Acı bir söz söylemedi. Yüzünü ekşitmedi. Kimseye küsmedi. Ülkeyi germedi. Yere düşen bayrağı diğer omuzuna aldı ve yoluna devam etti. Bu gün küçük çıkarlarına halel gelenlerin ülkeyi kana bulamaktan çekinmeyen sözde liderlere rağmen o hep birliği ve vahdeti emretti. Hz. Hasan oldu devleşti. Müslüman’ın Müslüman’a karşı kullanılmaması için hep göğsünü siper etti. Onları sakinleştirmeye çalıştı. Düşündüğü gibi yaşadı, yaşadığı gibi düşündü. Son gün, son nefesine kadar mücadele etmekten yılmadı.”
Nevzat Laleli Anlatıyor.
“24 Aralık 1995 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde, TBMM’nin toplam 550 milletvekilliğinden Refah Partisi 158 milletvekili, Doğru Yol Partisi 135 milletvekili, Anavatan Partisi 132 milletvekili, Demokratik Sol Parti 76 milletvekili ve Cumhuriyet Halk Partisi de 49 milletvekili alarak çıkmışlardı.
Büyük mücadelelerden sonra hükümeti kurma görevi RP’ne verilmiş, o da önce ANAP ile ve daha sonra DYP ile yaptığı görüşme ve çalışmalar sonuncunda RP-DYP hükümetini kurmaya muvaffak olmuştu. Büyük Birlik Partisi de 3 milletvekili ile hükümete dışarıdan destek olacağını açıklamıştı.
Bu koalisyon zamanında Başbakan Necmettin Erbakan’ın vermiş olduğu iftar yemeği istismar edilen en önemli olay olmuştur. Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, diğer başbakanların da yaptığı gibi, Başbakanlık konutunda bir iftar yemeği vermek istedi. Ancak bu yemek, kalburüstü siyasetçilere değil, ülkemizin sevilen ve sayılan din adamları ve ilahiyatçılarına verilecekti.
Erbakan Hocamız her zaman kendinin dikkat ettiği ve bize de söylediği bir önemli sözü:
-Çalışmalarınızı yasal çerçeve içerisinde yapın! Yasal çerçeve içerisinde kalarak yapılacak o kadar çok çalışma vardır ki, biz bunun yarısını bile yapamıyoruz!
Tenbihi idi. Ancak Hocamızın bir önemli özelliği de, mevcut sisteme bir koyun uysallığında boynunu vermez, sistemi inancı uğrunda gerilebileceği kadar gerer ve hatta bunu isteyerek ve severek yapardı. Milli Görüşün iktidarı için yapmayacağı fedakârlık yoktu. Buna, biz cihad ediyoruz, derdi. Çünkü biz Müslümanız ve cihad da bize farzdır, açıklamasını yapardı. Eğer bir çalışma cihadsa, o çalışmanın karşısına koyabilecek ne bir engel ve ne de bir başka değer bulunamaz, derdi.
Güneş battıktan sonra açık hava konuşması yapılamayacağı halde onun konuşmaları ikindiden sonra başlamışsa, akşam namazı vakti iyice daraldığı zamana kadar konuşurdu.
Diyanet camiasını ve din adamlarını tapu kadastro memurları ile eş tutan zihniyetin, 28.Haziran.1996 tarihinde kurulan RP-DYP hükümetinde çok büyük bir değişme göstermesi, zaten bu hükümetten beklenen en önemli icraatlardan biriydi.
Milli Gençlik Vakfı Genel Başkanı olarak, 11 Ocak 1997 Cumartesi  Ramazan ayında, Başbakanlık konutundaki Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın iftar yemeğine bizzat katılanlardanım. Yemeğe katılanlar arasında bazı İlahiyat Fakültesi Profesörleri, Diyanet işleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş ve yardımcıları, Eski Diyanet İşleri Başkanı ve Eski Senatörlerimizden Lütfi Doğan, Rıza Çöllü Hoca, değerli ilim adamlarımızda Muhammed Emin Er Hocamız, ilk etapta aklıma gelen isimlerdir.
O gün iftar yaklaşırken kendi arabamla iftara gitmiş ve daha sonra TV haberlerinde kendimi de seyretmiştim. Tabii arabalarıyla gelen resmi ve özel davetli ilahiyatçılar, Başbakanlık Konutu’nun salonunu doldurmuşlardı.
Ancak benim dikkatimi çeken önemli olaylardan birinin gazeteci ve TV kameralarının olağan sayıdan fazla yer alması ve bunların en küçük detayları bile çekmeye çaba göstermeleriydi.
Gazeteciler ve TV kameraları iftardan önce bir salondan bazı görüntüler aldılar ve kendilerinden salonu boşaltmaları istendi.
İftar büyük bir huzur içerisinde yapıldı. Ama ben dâhil hepimiz, hiç alışkın olmadığımız Başbakanlık kotunda ilahiyatçılara bu Başbakanlık iftar yemeği verilmesini biraz şaşkınlık ve biraz buruklukla karşıladık. Şaşkındık, zira; öz yurdunda garipsin, öz vatanda parya, diyen şairin bu şiiri yazdığı devirler ile, bir Başbakanın iftar yemeğine ilahiyatçıları davet etmesi ve onlara Başbakanlık Konutu’nda yemek vermesi garibimize gitmişti.
Biraz burukluk yaşıyorduk, zira bu ülkenin gerçek sahipleri bizdik. Bu ülke Allah Allah! diyerek düşman üzerine yürüyen ve ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz, diyen dedelerimiz tarafından bize vatan yapılmıştı. Ve biz Başbakanlık Konutu gibi bir yerde, ilk defa bir iftar yemeğinde bir araya geliyorduk.
Bu duygular içinde iftar yemeği yendi, dualar yapıldı. Arakasından ev sahibi olarak Başbakanımız Prof. Dr. Necmettin Erbakan günün mana ve önemini anlatan bir küçük konuşma yaptı ve vaktin dar olması da göz önüne alınarak akşam namazları kılında ve dağılındı.
Ertesi günü yayınlanan gazeteler ve TV ler verdikleri haberlerde, sanki ülkemizde ihtilal oldu, havasında haberler verdiler. Meğer neler yapmışız da haberimiz yokmuş, demekten kendimiz alamadık.
Refah-Yol Hükümeti’ni düşürebilmek için, çıkarları bozulan bazı güç odaklarının medyayı kullanarak Refah-Yol hükümetinin başına örmek istedikleri çoraplardan biri…
Daha sonra öğrendiğimize göre bu haberlerde ki sansasyon, bir ay kadar sonra yapılacak (28.Şubat.1997) olan Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin kafalarını bulandırmaya yönelik olduğu anlaşıldı.
Burada bir yanlışı daha düzeltmek istiyorum. O da Refah-Yol hükümeti, 28.Şubatta yıkıldı, yanlışlığıdır.
Refah-Yol Hükümeti 12.Haziran.1997 günü DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’e Hükümet protokolü gereği, Başbakanlığın verilmek istenmesi için kendi isteğiyle hükümetin istifa etmesi şeklinde olmuştur.
Hükümet istifa dilekçesini Cumhurbaşkanı Demirel’e verirken yanında da 296 milletvekilinin imzaladığı, kurulacak Tansu Çiller Hükümeti’ne güvenoyu vereceğiz, beyanları yok sayıldı ve güya demokratik sistem göz ardı edilerek Demirel Hükümeti kurma görevini Çiller’e vermeyerek, Mesut Yılmaz’a verdi. DSP ve DTP de bu hükümete destek olacaklarını açıkladılar. Erbakan Hükümeti böyle gayrı meşru bir şekilde yıkılmış oldu. Çokları 28 Şubat’ta yıkıldı zannederler. Yine çokları paşalar yıktı zanneder, ama DYP’nin milletvekillerinin partilerinden istifası hükümeti desteksiz bırakmıştır.”
Bahattin Elçi diyor ki:
“28 Şubat öncesiydi. Hava bulanıktı. Guruptan bazı arkadaşlar sağda solda çok serbest bir şekilde, ölçmeden, tartmadan konuşma yapıyorlardı. Bir gurup toplantısında Hocam şöyle dedi:
-Bazı arkadaşlarımız kendilerini kontrol edemiyorlar.  İstismarlara vesile olacak şekilde sağda solda konuşuyorlar. Hey sizler, gidin ormana ve ormanda bağırın alabildiğine!”
Fehim Adak anlatıyor:
“1996 yılında Başbakan Erbakan, biz de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı’ydık. Hocamızın makamı olan Başbakanlık binasının hemen bitişiğinde, bizim makamımız vardı. Erbakan Hocamız, yani Başbakan, bizi emrettiği anda, hiç kimseye görünmeksizin onun yanına gizlice geçebilecek bağlantılarımız vardı.
Başbakan, bilhassa Türkiye’deki para ve kredi konusunda incelemeler yapmak üzere bize emir vermişti. Türkiye çok sıkışmıştı. Para bulmak gerekiyordu. İç para yok, dış para yok, her şey borç… Kurumlarımız borç alıyorlar bulabildikleri kadar.  Ama tefeciler, yani durumu kendi lehlerine çeviren kurumlar istedikleri faizle bize borç veriyorlar. Biz de bu konuları incelemeye başladık. Allah mutlaka bize bir yol gösterecek, biz O’nun için geliyoruz, O’nun davası için geliyoruz. Ama nereden ve nasıl bir çıkış yolu bulacağız, bu benim o zamanki aklımla?
Hazinenin parası var malum, bütün kirasıdır, bilmem vergileridir, şusu busu, bunlar hazinede toplanıyor. Şimdi bu hazinenin paraları nerede yatıyor? Biz işe biraz buradan başladık, benim ekonomi ile ilişkim yok, ben mühendisim, ama bu paralar nerede toplanıyor, diye merak ettim. Nerede birikiyor bu paralar, bu paralar varken niye biz borç alıyoruz? Baktık ki bu paralar, özel bankalarda birikiyor, özel bankalara yüzde bir iki faizle, yahut üç beş faizle veriliyor. Aynı müesseseler, aynı paraları kredi ihtiyaçları olduğunda müesseselerimize yüzde 60 la veriyorlar.
Biz buna mani olursak, bir miktar kaynak temin ederiz, diye düşündük ve işin içine bu düşünceyle girdik. Allah selamet versin, Vakıflar Bankası’nın Fehmi Gültekin isminde bir Genel Müdür’ü vardı. O şahıs bize çok yardımcı oldu. Ama tuhaftır ki, AKP’liler o adama çok haksızlık ettiler. Ben Fehmi Bey’e dedim ki:
-Sen bana yardımcı ol, benim kafamda böyle bir şey var, yani bunu halledelim. Bizim Türkiye’nin bütün müesseselerin paralarını bir yerde toplayalım, hepsini. İhtiyacı olan ödeme evrakı ile buradan çeksin. Bu paralar da Ziraat Bankası’nda ve Vakıflar Bankası’nda toplansın! Bunu sağlayabilir miyiz?
-Evet, ben bunu yapabilirim! Bir program var, bu programı tatbik edersek, kim ne koydu, kim ne çekti belli olur, hesabı verilir, dedi. Böylece işe başladık. Böylece bir havuz oluşturduk. Bu havuza devletin bütün müesseseleri, artı devletin ortak olduğu bütün müesseseler, artı devletin her hangi bir şekilde finanse ettiği müesseseler, artı sigortalar, artı belediyeler, artı ticaret ve sanayi odaları ve benzerlerinin paraları gelecek. 
Başladık bu hesabı çalıştırmaya. Bir de baktık ki, 6 ayda 7 milyar dolarlık para birikti. 7 milyar dolar, tek başına sadece 7 milyar dolar değil, Kamu İktisadi Teşebbüsleri, yani KİT’lerin ihtiyacı olan paralar buradan ödenince, faizler kalktı. KİT’ler zarar ediyorken kara geçtiler. Devletin ödediği faiz 10 milyar dolar düştü . 7 milyar dolar KİT’lerden, 10 milyar dolar da bu faizden… Ötekinden berikinden, derken büyük rakamlar önümüze çıktı. Erbakan Hoca bana dedi ki:
-Yahu Fehim! Biz ne kadar zenginmişiz de farkında değilmişiz?
 Ayrıca buna ilaveten, dört tane de ekonomik paket yaptık. Bir de Yurt dışında ki paralarımız konusu var. Sadece İngiltere değil, bu bankalar kendi döviz mevduatını yurt dışı muhabirlerine yaptırıyorlar. Yurt dışı muhabirler, yurt dışında ki yabancı bankalara yüzde 2 faizle yatırıyorlar, oradan geliyor bize aynı paralarımız, yüzde 15’le bize veriliyor.  Biz inceledikçe böyle en az 40 tane mevzu çıkardık. Ekonomi paketleri ile birlikte, biz denk bütçeye ulaştık. Allah yardım ediyordu, denk bütçeyi hayata geçirdik. Bu olayların her safhasında Erbakan Hocamızın emir ve talimatları var. Onun bu emirleri olmasa ve bizi yönlendirmese, muvaffak olmamız mümkün olmaz. Allah razı olsun, Hocam önümüzü açıyordu.
Prof. Dr. Osman Altuğ Hoca biz işte karınca yuvasına böyle çomak sokmuş olduk falan diye bunları anlatıyor.
Burada Osman Altuğ Hoca’nın çok büyük katkılarını unutamayız. Benim takdim kabiliyetim yok. Osman Hoca bütün bu olayları ilmi bazda dizayn ediyor takdim ediyor.
Şimdi Erbakan Hocamızla biz bazı şeyler üzerinde düşünüyorduk, şu anda da düşünüyorum. Mesela biz bir türlü fiiliyata geçiremediğimiz mühim bir mesele var, ona yetişemedik. Kaydi para konusu. Merkez Bankası tespit ediyor, onunla soygun yaptırıyor bankalara. Ben bunu da gündeme getirip normalleştirmeye çalıştım, ama yetiştiremedik. Bu gün de zaten kimse bu konuya itibar etmiyor.
Tayyip Bey iktidara geldiği zaman, işin farkında olmadığı ve bilmediği için, acil eylem planına havuz sistemini uygulayacağına dair madde yazdırdı. Sonra baktı ki, yo öyle değilmiş. Onu hemen kaldırttı. Yani baktı ki para babalarının buna rızaları yok, kaldırtmak zorunda kaldı. 28 Şubat’ın temelinde bir bu havuz sistemi var, bir de D-8 olayı var.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“1997 yılı. Erbakan Hocam Başbakan. Osman Akgün bana telefon açtı:
-Mustafa Bey bir şey söyleyeceğim!
-Buyur Osman Hocam!
-Erbakan Hocam size gelmek istiyor. Ne kadar sevildiğini bil. Hanımı ile beraber size gelecekler.
Ben kulaklarıma inanamadım. Biz kimiz ki, koskoca Başbakan, Dünya İslam Lideri kalkıp bizim mütevazı hanemizi şereflendirecekler.
Osman Bey devam etti:
-Ben şu kadar senedir Hocamın yanındayım, herkes onu ziyarete geliyor, Hocam ise seni ziyarete geliyor, haberin olsun!
Dedi. Hava sıcak olduğundan ben hemen bahçeye masaları kurdum, mütevazı hazırlığımı yaptım. Hocam eşiyle teşrif etti. Eskortlar, korumalar etraf doldu taştı. Tam 4 saat orada sohbet ettik. Bir ara sordum:
-Hocam durumlar ne olacak? Kimisi hükümeti düşürecekler, diyor, kimisi başka şeyler söylüyor. Ben bunları duyunca, düşüremezler, boşuna telaşlanmayın, falan diyorum ama, bir de sizden duymak istiyorum. Hocam bu işin sonu ne olur?
Dedi ki:
-30 Ağustos’u atlatırsak, orada alacağımız tedbirlerle tehlike geçer. Ondan sonra bizi indiremezler!
Dedi. Ama bırakmadılar. Haziranda iş bitti. Allah nasip etmedi.”
Lütfi Yalman Anlatıyor:
“Nevşehir’de Hacı Abdullah Baba diye bir zat vardı. Bir mürşidin halifeliğini yapıyordu. Yenilikçi-Gelenekçi tartışmalarının yaşandığı günlerde ziyaretine gittim. Bu tartışmalarla ilgili kanaatini sordum. Bana şöyle bir hadise anlattı:
Milli Selamet Partisi’nin ilk yıllarında Erbakan Hoca’nın ismi duyulmaya başlayınca, ileri geri bir sürü sözler söyleniyordu. Abdestsiz namaz kılıyor, bir vakti iki defa kılıyor veya ailesi ile ilgili sözler söyleniyordu… Bizim Nevşehir’de bir Hocaefendi vardı. Bana:
-Git İstanbul’da Mehmet Zahit Kotku Efendi’ye bir sor bu konuları en iyi o bilir, ona göre bize bir haber getir.
Dedi. Ben de otobüse bindim yola çıktım. Uyumuşum. Rüyamda otobüsten uçağa geçmişim, baktım uçak yavaş gidiyor, penceresinden çıktım uçarak Mekke Medine gibi bir takım yerleri ziyaret ettim. Son olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesine geldim. Fatih Sultan Mehmet Han bana:
-İstanbul’a gelince ilk beni ziyaret edeceksin ona göre!
Dedi. Uyandım, garaja gelmişiz. Ben de ilk defa Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesine ziyarete gittim. Fatiha ve dualarımı okuduktan sonra birisi geldi koluma girdi:
-Sen nereye gideceksin?
Diye sordu. Ben de:
-İskender Paşa Camii’ ne gideceğim, dedim. Bana:
-Ben Erzincan Kemaliye Müftüsü,(galiba) Abdurrahman. Ben de oraya gideceğim, dedi. Beraberce gittik, öğle namazından sonra Mehmet Zahit Kotku Efendi’nin odasına geçtik. Ben Erbakan’la ilgili soruyu sormadan önce Kemaliye Müftüsü Hoca efendiye şu rüyayı sordu:
-Hocam geçenlere rüyamda Efendimiz (a.s.v)’i gördüm. Dedim ki Ya Rasulallah, ben sana bu devirde nasıl hizmet edebilirim?
Diye sordum. Peygamber Efendimiz şehadet parmağını ileriye uzattı, parmağının ucundan bir nur çıktı, Erzurum veya Erzincan’da bir salonda Erbakan Hoca konferans veriyordu.
-Buna hizmet, bana hizmettir.
Buyurdu. Bunun üzerine Mehmet Efendi şöyle dedi:
-Erbakan saçının ucundan ayağındaki tırnağa kadar iman doludur. Namaz borcu yoktur. Kur’an ı okur ve anlar. Hadis hafızıdır, dedi.
Ben bu hadiseyi dinleyince, ilave bir soru sormaya ihtiyaç duymadım. Erbakan Hoca ile ilgili kanaat belli olmuştu. Nevşehir’e geldim. Nevşehir’deki Hoca efendiye olayı anlattım. Bizim şeyhimiz de Erbakan Hocamızla birlikte çalışmamızı emretti ve biz Hocamızdan ayrılmadık.
NOT: Bu hadiseyi Nevşehirli Hacı Abdullah Baba MEMLEKET DERGİSİ adlı dergiye verdiği röportajda da anlattığını gördüm.”
 Arif Ersoy anlatıyor:
1995 yılı genel seçimlerinde Refah Partisi birinci parti oldu. Erbakan Hoca bizi topladı dedi ki:
-Seçimleri birinci parti olarak bitirdik. Şimdi bundan sonra nasıl bir yol takip edelim, herkes fikrini açıkça söylesin!
Herkes uzun uzun konuştu, sıra bana geldi:
 -Hocam Elhamdülillah çalıştık gayret ettik birinci parti olduk. Ama bu egemen güçler, bu haramiler bize başbakanlığı vermezler! Ama biz birliği korursak, çalışırsak, mutlaka gelecek seçimde tek başımıza iktidar olabiliriz, dedim.
Nitekim Başbakanlığı vermemek için çok büyük çaba harcadılar ama, sonunda mecbur kaldılar.
  Erbakan Hoca 26 Haziran 1996’da Başbakanlığa gelecek, resmen göreve başlayacak. Böyle ilan edildi. Biz Çorum’da idik. 25 Haziran’da hanıma dedim ki:
-Yarın bizim belediye ile ilgili işlerimiz var, sabah erkenden Ankara’ya gideceğiz.
Sonra geldik, Yargıtay’ın karşısında hanımla bekledik. Erbakan Hoca geldi, merasimle Başbakanlık’tan içeri girdi. Sonra hanıma dedim ki:
-Bizim burada işimiz bitti, haydi geri gidelim.
Dedi ki:
-Bey niye buraya kadar geldin, madem geldin git, Hoca’yı tebrik et?
-Hanım bir hata işledim, onun tövbesini yapmaya geldim. O hata da; arkadaşın birisi ta yıllar önce 1969’da Erbakan Başbakan, diye slogan atmıştı, o zaman bir anormallik görmemiştim. Ama onu unutmuşum, fakat seçimden sonra Hoca bizi topladı sordu, ne yapacağız, diye. Ben de Başbakanlığı size vermezler dedim. Hata yaptım. Başbakanlığı veren de, alan da Cenabı Allah’tır. Ben bunu gözardı edip o hatalı sözü söyledim. Şimdi Hoca’nın Başbakanlığını gördüm, tevbe ettim ve burada işimiz bitti, dedim ve geri gittik.”
Yine Arif Ersoy anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın Refah Partisi döneminde en önemli icraatlarının birisi D-8 oluşumu idi.
 D-8’in üç aşaması vardı:
Birinci aşaması kuruluş aşaması idi. Erbakan Hoca baştan geniş düşünüyordu. Yani 8 değil daha çok ülke ile kuruluş yapmak. Baktı ki yaptığı toplantılarda, onların hepsini bir arada toplamak zor. Hepsinin özel kutlama günleri var, bağımsızlık günleri var, bayramları veya başka meşguliyetleri var. Bunun üzerine nüfusu 60 milyondan fazla olan 8 ülkeyi bir araya getirdi. Türkiye, Endonezya, Malezya, Bangladeş, Pakistan, İran, Mısır, Nijerya. Bu birinci aşama idi. Burada hem nüfus, hem de birikim, potansiyel, kurumsallaşma, gelişmişlik gibi kriterleri de ön plana çıkarmıştı. 
İkinci aşamasına Erbakan Hoca D-60 diyordu. Bu kuruluşu fikren benimseyenler diyordu. 60 ülke, bu kategoriye giriyordu. Bu aşamada kurulmuş olan bu organizenin içine 50 ülke daha girmiş olacaktı.
Üçüncü aşamada ise bütün mazlum milletler. Burada Müslüman olma şartı aranmayacaktı.
Konuyu biraz açmakta fayda var:
Erbakan Hocamız bu konuyu bizimle enine boyuna müzakere etti. Baştan aramızda bazı görüş farklılıkları vardı.  
Teorik olarak düzenleri ikiye ayırıyoruz; ya barış düzeni olur, ya çatışma düzeni. Barış düzenine Silm Düzeni diyoruz. Çatışma düzeni ise barışın baskı ve dayatma ile sağlandığı düzen. Silm Düzeni, insanın kendi iradesi ve rızası ile sağlanandır. Silm, Kuran’ın tabiri, İslami esaslara göre oluşmuş bir düzendir. Kuran’da Bakara Suresi 208. Ayet’te mealen Müminlere buyuruluyor ki:
-Ey İnananlar! Hep birden Silm Düzeni’ne, yani barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.
 Silm Düzeni ne demektir, şeytani hilelerin olmadığı, barış düzeni. Hazreti Adem’den bu güne kadar o barışın sağlanmasının da iki şartı var. Birincisi Allah’ın insanlara verdiği doğal hakların korunması. Doğal haklar;  düşünme, inanma, fikriyat, girişim hakkı, çalışma özgürlüğü, sözleşme özgürlüğü… Erbakan Hocamız bunu sık sık anlatıyordu. Bunlara Batılılar doğal haklar diyor, biz de Allahın insana insan olarak verdiği haklar, yaratılıştan gelen haklar, diyoruz.
Biz bunu tevhitle izah ediyoruz, yani tevhit Lailaheillallah, demek. Veren, alan, getiren, götüren Allah’tır, demek. Ondan başka bu hakları kimse veremez ve alamaz, demek. Sosyal hayata yansıması da, haklının güçlü kılınması olarak anlatılır. Bir yerde barışın olması için haklının güçlü kılınması lazım.
İkincisi de paylaşımda adaletin olması lazım. Muhammedün Resulullah da adaleti ifade ediyor. Dolayısı ile ilk dönemlerde şöyle ortaya konmaya çalışılıyor; barış düzeni Rahmeten lil alemin. O düzeni kabul eden herkese orada yer var.
Onun için üçüncü aşaması da bütün mazlum milletler. Ve dolayısı ile belki Hoca gündemde bu son yıllar olduğu için tartışılmadı, ama barış düzeni, tevhit ve adalet çizgisinde kurulacak olan, şeytani hilelerin olmadığı, Kuran’ın deyimi ile bizim başkasının hakkını yemediğimiz, başkasının da  bizim hakkımızı yemesine rıza göstermediğimiz bir düzendir. Kuran buna faiz ayetinden sonra diyor ki:
-Sizler öyle insanlarsınız ki, başkasına zulmetmezsiniz, size zulmedilmesine de rıza göstermezsiniz. Onun için İslam Birliği, İslam Düzeni demek, bizim başkasına zulmetmediğimiz, baskı uygulamadığımız, sömürmediğimiz, başkasının da bize baskı uygulamasına ve bizi sömürmesine rıza göstermediğimiz düzen ve birlik demek.
Orada önderleri İslami esaslara inanacaklar, zaten iman etmezlerse yapamazlar, yani Müminlerin kurması gerek. Yani dünya hayatını şimdiden ahiret karşılığı verenlerin kurması gerekir. O Silm Düzeni ile ilgili o iman eden insanlardır ki, Cennet karşılığında dünya hayatını ve malını Allah'a vermiş olan insanlar. Onun için bu barış, yani Silm Düzeni ancak dünya menfaati olmayan ve kendi çıkarlarını düşünmeyenlerin kurduğu bir düzen. Müminler bunu kuracak, tevhit ve adaletin yanında ama, orada herkes yaşayacak. Yani orada her kesim yer alabilecek. Çekirdek Müslüman olmak kaydıyla. Müslüman olacak, yani şöyle düşünecek; bir kere Müslüman’ın bir hususiyeti de, ben kimsenin hakkını yemem, dünyayı da verseler, yiyemem. Biliyorsun iki günahın affı mümkün değil, birisi şirk, diğeri de kul hakkı. Şirk demek Allah’ın insanlara doğuştan verdiği temel hakları ihlal etme yetkisini başkasına tanımak demek. Siyaseten işin manası bu. İkincisi de kul hakkı. Öyle ise barış düzenini kim kurar, haklıyı güçlü kılmaya inanan ve paylaşımda adalete iman edenler kurar. Müslümanların önderliğinde bunun kurulacağını belirtiyor Kuran. Ama o sadece Müslümanların yaşadığı bir düzen değil. O düzende mahkeme kararlarını kabul etmeyenlere ülkeyi terk etme hakkı tanınıyor, ülkeyi terk et deniyor.
Bu haliyle Silm Düzeni’nde, hangi dine mensup olursa olsun veya dinsiz olsun, yer var. Onun için Erbakan Hocamızın vefatı yıllarında, hatta vefatından sonra da, biz batıda bunları anlatırken de diyorlardı ki, ya bütün beşeriyet bunu anladı ama, İslam kelimesini duyunca, benim dinim var, senin dinin benim dinimin alternatifi gibi, anlıyor.
Erbakan Hoca diyordu ki:
-İslam A dininin, B dininin alternatifi değildir. O, kainatı yaratanın barışa ulaşmak için gönderdiği bir inanç sistemidir. İslam Dini’ni biz şöyle formüle ediyoruz; barışa giden yol haritasıdır. O yol haritasını takip edenler barışı tesis eder.
Hakikaten, bütün insanlık alemini düşünürsek, tarihi yorumlarla Hocamız zaman zaman anlatırdı. Hak ve batıl medeniyetlerin seyrini orada anlattığımız zaman, Hak merkezli medeniyet, nerede, ne zaman hakimse, barış, kuvvet merkezli medeniyet nerede ne zaman hakimse de çatışma vardır. Onun en güzel örneği de Kudüs’tür. Kuran Allah Resulü’nün Mekke’den Kudüs’e gidişini izah ederken, etrafını mubarek kıldığımız, diyor. O halde mübarek nedir? Bir rivayete göre Kudüs barışın barometresidir. Kudüs’te barış varsa, o zaman Hak merkezli medeniyet hakim demektir. Kudüs’te savaş varsa o zaman kuvvet merkezli medeniyet hakim demektir. Yani ta Hazreti Davut’tan bu güne kadar. Onun için Erbakan Hoca şunu söyledi:
-Firavunlar hiçbir zaman barış tesis etmemişler. Onların kurduğu barış, hayat korkusu ve açlık korkusundan dolayı, baskı ve dayatmaya dayanan düzendir.
Şunu size söyleyeyim ki, yukarda anlattığımız Silm Düzeni, yani barış birliğini, bugün dünyada en fazla isteyenler batıdalar. Müslümanlar henüz barış birliği nedir bilmiyor. Bu Irak işgalinde ben İngiltere’deydim, orada bir yürüyüş oldu, o zaman, 300-400 bin kişi, bu zulme son diye haykırıp yürüdüler. Ben o zaman orada şöyle dedim, o kalabalığı görünce: Bu topluluğu biz şu anda hiçbir Müslüman ülkede toplayamayız. Yani dolayısı ile batı da barışı arıyor. Arıyor ama başka yerde arıyor. Sömürge yapan Firavunun peşine takılmış, barışı arıyor. Halbuki barış ancak haklının güçlü kılınması halinde olur. Buna hukukun üstünlüğü de diyebiliriz. Yalnız bizimle batılılar arasında, hukukun üstünlüğü kavramında bir bir tanım farkı var. Hukukun üstünlüğü demek, Allah’ın doğuştan insana verdiği hakları ihlal etmeyen kuralların egemen olduğu düzen, o kuralları ihlal ediyorsa o hukuk değildir. Bunu, batı dilinde hak, hukuk kavramı olmadığı için anlatmada zorluk çekiyoruz. Onun iki şartı var; birisi haklı güçlü kılınacak, ikincisi de nimet külfet paylaşımı adil olacak. Ne demek adil; külfetle nimet orantılı olacak. Yani kim külfete çok katlanıyorsa, nimetteki payı da fazla olur. Efendim çok anılarımız oldu, çok toplantılarımız oldu, kendi aramızda yani İslam birliği baştan şöyle algılanıyordu:
Sadece Müslüman dünyası bir araya gelecek, sonra o sadece Müslümanlar için kurulacak.
Halbuki Cenabı Allah Rahmetenlil alemindir, dolayısı ile bugün ezilen nerede bir toplum varsa, Afrika’da, Ameriaka’da Asya’da nerede olursa olsun, Silm Düzeni’ne girmelidir. Çünkü Silm Düzeni haklarının yenilmediği bir düzendir. Çünkü Allah Rahmeten lil alemindir.”
 

TOP