ULU ÇINAR OSMANLI

 

Kökü Anadolu’da, dalları üç kıtada,
Bir Ulu Çınar’dı ki, yaşı yaklaştı bine;
Çepeçevre kuşatmış, dikenli tel, ısırgan,
Dertleşip ağlaşalım, biraz varıp dibine…

Işık tuttular; Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus,
Mevlana, Tapduk Emre, Baba Şeyh Edebali;
Çağlayan cihad aşkı, yatardı gönüllerde,
Şefkat diri, adalet ayakta, edep ali…

Selçuklu veda edip, giderken türbesine;
El vermiş göndermişti, mehter, vasiyet, berat…
Ertuğrul Gazi, Osman, Orhan attı temeli,
Sermaye iman idi, servet; bir kılıç, bir at…

Yıldırım gibi Sultan gördü bu Ulu Çınar,
Balkanlar hala ağlar, şehit Sultan Murad’a;
Bir kahpe hançer kesti, ortasından tarihi,
Gövdesi Kosova’da, başı mahzun burada.

Emek verdi baş koydu, Sultan Çelebi Mehmet,
Devlet yaptı yeniden, parçalanan güruhu.
Bir Murat daha geldi, suladı bu Çınar’ı, 
Otuz yılda yoğurdu, çağ açan üstün ruhu…

Bir delikanlı geldi, ilim adamı, asker,
Peygamber’in övdüğü, Sultan Fatih, bir deha;
Asırlar geçse bile, sanmam gelsin cihana,
Oyuncağı çağ olan, böyle biri, bir daha!..

Bayezid-i Sani ve Halife Yavuz Selim,
Hizmetçilik yaptılar, insanlığa ve dine,
Kaç halife geldi, kaç asır sürdü bu hizmet;
Şahit Mükerrem Mekke, şahit Nurlu Medine…

Muhteşem bir Süleyman ile tanıştı dünya,
Ardından teslim aldı mülkü Selim-i Sani,
Dünyaya çeki düzen vererek hükmettiler,
Adalet hakim idi, nizamlar da insani…

Üçler devri, Murat ve Mehmet Cihan Sultanı,
Esiyor zalimleri diz çöktüren fırtına;
Ahmetler Mustafalar, isimlerin ilkleri,
Eserleri mühürdür dünyamızın sırtına…

İkinci Osman Han ki, bir çiçek delikanlı,
Asi zorbalar kıydı, O Fidan Nevcivan’a;
Murad-ı Rabi gibi, demir bir yumruk geldi,
Yeniden nizam verdi, tersi dönmüş cihana..
 
Sultan İbrahim geldi, muktedir olamadı,
Dahilde başlamıştı yıkıcı sinir harbi;
Avcı diye anılmış, Sultan Dördüncü Mehmet,
Viyana’dan geriye, dört koldan sınır harbi…
 
İkinci Süleyman ve sonra İkinci Ahmet,
Kısa saltanatları, günü gününe eşit; 
Elbet nice hikmetler vardır Hüda katında,
Tarih bilgimiz kesin, yorumlar çeşit çeşit…
 
İkinci Mustafa ve Üçüncü Ahmet devri,
Aranır oldu artık, temeldeki ak maya,
İhtiras, çıkarcılık, himaye, rüşvetçilik,
Ak maya sulanınca, başlamıştı akmaya…

Birinci Mahmut ile, Üçüncü Osman devri,
Ulu Çınar’ın bazı damarları tıkandı;
Üçüncü Mustafa ve birinci Abdülhamit,
Tedavi yerine hep, yaprakları yıkandı.

Selim Üç Mustafa Dört; dış düşman ve iç zorba,
Şu mübarek çınarı, kemirdikçe kemirdi;
Sultan İkinci Mahmut, askeri değiştirdi;
Kök düşmanlığı, taklit, semirdikçe semirdi…

Abdülmecit, Beşinci Murat ve Abdülaziz,
Madde yeli estikçe, hafifliyordu madde…
Borç alan emir alır, denmemişti boşuna,
Borca karşılık hayat satıldı, madde madde…
 
Abdülhamid-i Sani, Mehmet Reşat, kıyamet,
İştahı kabarıyor, ayağa kalkmış Haç’ın,
Yedi koldan geldiler, öcünü almak için,
Kosova’nın, Bizans’ın, Preveze’nin, Mohaç’ın…

Veda zamanı artık, geldi Sultan Vahidettin,
Yürekleri titreten bir son, hazin bir bölüm…
Tahtı bombayla dolu, ensesinde namlu var;
Anadolu’da kıyam, İstanbul’daysa ölüm…

Yanlış tedavilerle hep yükseldi ateşin,
Muhtaç olduğun her şey, bulunurdu bu Din’de
İksir diyerek zehir verdiler bedenine,
Artık kalmak zor idi, Şam’da, Fas’ta, Budin’de…

Ulu Çınar Osmanlı, yedi asırlık tarih!
Baksınlar sayfamıza, boyun eğik mi dik mi?
Hakk’ı yüceltmek için, kah yendik kah yenildik;
Zulme rıza gösterip, zalime baş eğdik mi?

İnsanlık kasapların kıskacında çırpınır,
Felç etkisi var beyne saplanan her çengelin,
Ey adalet, ey insaf, ey merhamet, ey şefkat!
Osmanlı dönmez artık, bari siz geri gelin!..

Ekrem Şama

SON SAYFALAR

 

Osmanlı…
Devleti Ebed Müddet ya da, Devleti Aliyyei Osmaniyye.
Rüya…
Rüyayı Saliha ya da, Rüyayı Sadıka.
Kimler görür bu tür rüyaları? Başlangıçta izah etmeye çalıştık, imanı güçlü ve ameli salih olan kişiler. Allah’ın buyruklarını yerine getirmeye çalışan kişiler. Allah’ın cihad emirlerini yine onun düsturları gereğince yerine getirme gayretinde olan şahsiyetler.
Osmanlı’nın kuruluş yıllarını hatırlayalım. Horasan Erenleri’nin öğretileri, cihad ve gaza ruhunun diri tutulması, Kuran hükümlerinin tatbiki konusunda duyarlı olunması. Allah’ın Dini’ne yardımcı olunmasına dair öğütleri.
Bu ruhla pişirilen ve işe koyulan gaziler, beyler, cengaverler… Çekirdeği bu ruh olan koca bir medeniyet…
Bu ruha yardım ve destek olan halk. Varını yoğunu İlayı Kelimetullah için ortaya koyan yöneticiler ve yönetilenler…
Allah’ın ayetlerini hatırlayalım:
“Ey iman edenler, siz Allah’ın Dinine yardım ederseniz, O da (düşmanınıza karşı) size yardım eder ve ayaklarınızı (sağlam ve) sabit kılar.” Muhammed-7
“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. Sizi o seçti, dinde üzerinize hiç bir güçlük de yüklemedi. Babanız İbrahim Dini’nde olduğu gibi. Size daha evvel gönderdiği kitaplarda da, bu Kuran’da da Müslüman adını vermiştir. Peygamber sizin üzerinize şahit olsun, siz de insanların üzerine şahit olasınız diye. Artık dosdoğru namazınızı kılın, zekatı verin, Allah’a sarılın. O sizin Mevla’nızdır, o ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.” Hac-78
“Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edebilecek kimdir? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.” Ali İmran-160
“Onlarla muharebe edin ki, Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın, onları rüsvay etsin. Size onlara karşı nusret (yardım) versin, müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın” Tevbe-14
Başka ayetler de vardır? Ortak tema, gerçekten cihad etme, Allah’ın Dini’ne yardım etme, salih ameller işleme…
Allah’ın yardımının ön şartları da diyebileceğimiz bu ayetlerin hükmünce amel edenler, söz konusu yardımı almışlardır. Allah’ın yardımı türlü şekillerde gerçekleşebilir. Kullar bunu her zaman anlamayabilir. Kitapta okuduk, bu yardımın çok çeşitli şekillerde gerçekleştiğini gördük. Örneğin 1.Kosova savaşından önce Murad Han’ın, üzerine düşen tüm tedbirlerini aldıktan sonra, samimi niyazlarda bulunduğunu ve dualarının kabul olduğunun kendisine rüyada bildirilmesi. Preveze Deniz Savaşı öncesi cihad ayetlerinin suya bırakılması anında rüzgarın Müslümanlar lehine yön değiştirmesi…
Benzer birçok olayı kitapta okuduk.
Şöyle ifade etsek yanlış olmaz:
Allah yardım edeceği kullarına, her türlü yardımı dilediği şekilde yapar. Bu yardımı bazen rüyada bir takım gerçekleri göstererek yapabildiği gibi, bazen de kalbine ilham vererek gerekli tedbirleri almasını sağlar. Tıpkı Osmanlı Sultanlarına yaptığı gibi.
Öyle inanıyorum ki, Osmanlı Padişahları’nın büyük çoğunluğu rüya ve ilham yoluyla bu yardımları almışlardır. Elbette bunlar o tarihlerde kayda geçirilmediği için haberi bize kadar ulaşmamış olabilir. Ulaşmış olanlardan bulabildiklerimizi beraberce okuduk.
Yalnız yardım değil. Bazı kullarına yine rüya ve ilham yoluyla yanlışlarını düzeltmesi için uyarılarda da bulunmuştur. Bunları da gördük.
Şu zannedilmesin:
Osmanlı Padişahları günahsız ve hatasız olduklarından bu tür rüyaları görmüşler ve ilhamlar kalplerine gelmiştir.
Elbette onlar da insandı, onların da hataları ve günahları vardı. Ama Allah yalnız hatasız ve günahsız kullara yardım eder diye bir kayıt yoktur. Niyetler halis ise ve niyetlere göre de amel etme teşebbüsleri varsa, tedbirler buna göre alınmışsa, yukarıdaki ayetlerdeki yardımlar söz konusu olabilir. Günah ve hata ayrı bir olay ve insanlık sonucudur. Bunlara tevbe ederek pişmanlık gösterilmesi gerektiği de izaha muhtaç olmayan bir gerçektir.
Allah’ın ayetleri kıyamete kadar geçerli olduğuna göre bu kaideler de kıyamete kadar geçerlidir.
Gaye ve niyet Allah’ın Dini’ne yardım ve cihad olduğu sürece, Allah’ın yardımı da gelecektir.
Osmanlı’nın çok uzun ömürlü olmasının arkasında bu manevi gerçeğin aranması yerinde olur. Bu gerçek, devletin ömrüne etken olan diğer gerçeklerin de bulunmasına engel bir husus değildir. Osmanlı’nın da (bilhassa Padişahlar’ın haricindeki yetkililerin) İlayı Kelimetullah ülküsünden saptığı zamanlar olmuştur. Bunun bedeli de devletin ömrüne etki eden faktörler olarak tezahür etmiştir.
Elbette genel bir niyet ve emelden bahsediyoruz. Bu emel de, Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’nin rüyalarında şekillenen “Kuran Nizamı’nın yeryüzüne taşınması ve Allah isminin yüceltilmesi” emelidir.
Osmanlı Padişahları Allah’a yakın olabilmek ve yardımına müstehak olabilmek için, İslam’ı en güzel yaşamanın gayretinde olmuşlardır. Bunu tüm padişahlar için gönül saflaştırması demek olan tasavvuf ilmine itibar etmelerinden anlamak mümkündür. Hemen hepsi tasavvufun nefislerinde tahakkuk etmesi için çeşitli tarikatlere intisap etmişler ve ehlinden ders almışlardır. Acaba hangi padişahlar, hangi tarikatlere intisaplıydı?
Tablo şudur:
1 — Osman Gazi — Ahi tarikatı
2 — Orhan Gazi — Ahi tarikatı
3 — Sultan Muradı Hüdavendigar — Ahi tarikatı
4 — Sultan Yıldırım Bayezid Han— Zeyniyye tarikatı
5 — Çelebi Sultan Mehmed Han — Zeyniyye tarikatı
6 — Sultan 2.Murad Han — Bayramiyye tarikatı
7 — Sultan Fatih Mehmed Han — Bayramiyye tarikatı
8 — Sultan 2.Bayezid Han — Cemaliyye tarikatı
9 — Sultan Yavuz Selim Han — Sünbüliyye tarikatı
10 —Sultan Kanuni Süleyman Han— Gülşeniyye tarikatı
11 —Sultan 2.Selim Han — Halvetiyye tarikatı
12 —Sultan 3.Murad Han —Uşakiyye tarikatı
13 —Sultan 3.Mehmed Han — Halvetiyye tarikatı
14 —Sultan 1.Ahmed Han— Celvetiyye tarikatı
15 —Sultan 1.Mustafa Han— Celvetiyye tarikatı
16 —Sultan 2.Osman Han — Celvetiyye tarikatı
17 ---Sultan 4.Murad Han— Celvetiyye tarikatı
18 —Sultan 1.İbrahim Han — Halvetiyye tarikatı
19 —Sultan 4.Mehmed Han— Halvetiyye tarikatı
20 —Sultan 2.Süleyman Han — Halvetiyye tarikatı
21 —Sultan 2.Ahmed Han — Halvetiyye tarikatı
22 —Sultan 2.Mustafa Han — Halvetiyye tarikatı
23 —Sultan 3.Ahmed Han — Cerrahiyye tarikatı
24 —Sultan 1.Mahmud Han— Halvetiyye tarikatı
25 —Sultan 3.Osman Han — Raufiyye tarikatı
26 —Sultan 3.Mustafa Han— Cerrahiyye tarikatı
27 —Sultan 1.Abdülhamid Han—Nakşibendiyye tarikatı
28 —Sultan 3.Selim Han— Mevlevi tarikatı
29 —Sultan.4.Mustafa Han —Nakşibendiyye tarikatı
30 —Sultan 2.Mahmud Han — Cerrahiyye tarikatı
31 —Sultan Abdülmecid Han— Cerrahiyye tarikatı
32 —Sultan Abdülaziz Han — Bektaşi tarikatı
33 —Sultan 5.Murad Han— Bahaiyye tarikatı 
34 —Sultan 2.Abdülhamid Han— Şazeliyye tarikatı
35 —Sultan 5.Mehmet Reşat Han— Mevlevi tarikatı..
36 —Sultan Vahidettin Han — Nakşibendiyye tarikatı

Bir rüya ile başladı. Bir rüya ile sona erdi.
Ertuğrul Gazi’nin rüyaları ve arkasından Osman Gazi’nin rüyaları… Ertuğrul Gazi’nin Beyliği, 1231- 1281 arası… Sonra Osman Gazi’nin Beylik yılları, 1281-1326 arası.
Sultan Vahidettin Han’ın yurdu terk ettiği yıl, 1922…
Nasıl hesap yapalım?
Bir hesaba göre, 691 yıl, bir hesaba göre, 641 yıl…
Bağımsızlık hesabına göre ise 623 yıl…
Hayatını devam ettirmiş olan Osmanlı, Devleti Ebed Müddet…
Koca Çınar…
Dalları hemen hemen tüm dünyaya uzanmış, bereket getirmiş, kendini hissettirmiş, dünyayı yüzyıllarca şekillendirmiş.
Amerika’nın batı sahillerinden Japonya’ya kadar…
Sibirya’dan Güney Afrika’ya kadar.
Kanada’dan Endonezya, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar…
Asya’nın kuzeydoğusundan, Güney Amerika’nın uç noktasına kadar..
Tüm dünyayı derinden etkilemiş Koca Çınar…
Bir çok memleketi de sınırları içinde yüzyıllarca uzun veya kısa bir süre tutmuş Koca çınar.
Kuran nizamını, Allah ismini gittiği her yere götürmüş, insanları zor kullanmaksızın Hakk’a davet etmiş olan Koca Çınar…
Ertuğrul Gazi’nin ya da, Osman Gazi’nin rüyasında almış olduğu Hakk Nizam’ın dünyaya yayılması görev ve sorumluluğundan asla ayrılmamış olan Koca Çınar…
Hiç düşündünüz mü?
Acaba Koca Çınarımızın sınırları içinde az veya çok kalmış olan topraklar bugün ne alemde? Hangi devletlere nasip olmuş? Ne kadar Osmanlı sınırları içinde o saadeti tatmış?
Buyurun okuyalım:
Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının ulaştığı yerlerde kurulmuş bulunan devletler ve Osmanlı sınırları içinde bulundukları saadet müddetleri: 
 
Avrupa Kıtası’nda:

Devlet Adı                                      Saadet Müddeti (Yıl)
1.Türkiye…………………………Ebed Müddet inşaallah
2.Bulgaristan ………………… …545
3.Yunanistan …………………… 400
4.Sırbistan………………………..539
5.Karadağ ……………………….539
6.Bosna-Hersek …………………539
7.Hırvatistan …………………….539
8.Makedonya ……………………539
9.Slovenya ………………………250
10.Romanya …………………….490
11.Slovakya (Uyvar)…………….  20
12.Macaristan …………………..160
13.Moldova ……………………..490
14.Ukrayna (Bir kısmı)…………308
15.Güney Kıbrıs………………..293
16.Kuzey Kıbrıs ……………….293
17.Rusya’nın güney kesimi…….291
18.Polonya (Lehistan)………….  25
19.İtalya(Güneydoğusu)……....... 20
20.Arnavutluk ………………… 435
21.Belarus …………………….    25
22.Litvanya …………………….. 25
23.Letonya ………………………25
24.Kosova ……………………..  539
25.Voyvodina (Banat Asya)…… 166

Asya Kıtası’nda:

26.Azerbaycan ………………….  25
27.Gürcistan …………………… 400
28.Ermenistan…………………. .  20
29.Irak …………………………..402
30.Suriye ………………………. 402
31.İsrail ………………………..  402
32.Filistin ……………………… 402
33.Ürdün ………………………..402
34.Suudi Arabistan ……………. 399
35.Yemen ………………………401
36.Umman …………………….  400
37.Birleşik Arap Emirlikleri ……400
38.Katar ………………………...400
39.Bahreyn……………………..400
40.Kuveyt ……………………… 381
41.Lübnan …………………….   402
42.İran (Batı Kısmı)…………….   30

Afrika Kıtası’nda:

43.Mısır…………………………  397
44.Libya (Trablusgarp)…………..394
45.Tunus ………………………...308
46.Cezayir ……………………….313
47.Sudan (Nubye)………………..397
48.Eritre (Habeş)…………………350
49.Etiyopya (Habeş, kısmen) …… 350
50.Cibuti …………………………350
51.Somali (Zeyla)……………….. 350

52.Kenya (Sahil kısmı)………….. 350
53.Tanzanya (Sahil kısmı)………. 250
54.Çad (Resade, Kuzey kesim)….. 313
55.Nijer (Kavar, kısmen)………... 300
56.Mozambik (Kuzey kesimi)……150
57.Fas …………………………….  50
58.Batı Sahra ……………………..  50
59.Moritanya……………………..   50
60.Mali (Gat)…………………….  300
61.Senegal……………………….. 300
62.Gambiya ……………………..  300
63.Gine Bissau …………….……   300
64.Gine…………………..……….  300

 

 

SULTAN VAHİDETTİN HAN VE RÜYASI

 
ONU TANIYALIM

Osmanlı Hanedanı’nın son sultanı Vahidettin Han 1861 yılında doğdu. Babası Abdülmecit Han uzun sayılabilecek saltanat yıllarının sonuncusunu yaşıyordu. Dördüncü erkek evladıydı. Murad, Abdülhamid, Reşat ve Vahidettin. Hepsi de sırayla tahta geçeceklerdir. Doğumundan kısa süre sonra annesi ve babası vefat etti. Çocuk yaşında hem öksüz hem yetim kaldı. Ağabeyleri peşpeşe tahta çıktılar. Bilhassa ortanca ağabeyi 2.Abdülhamid Han kendisiyle yakından ilgilendi. Onun tahsili, terbiyesi ve yetişmesi için büyük gayretler sarfetti ve büyük imkanlar sundu.
Şehzade Vahidettin, Üsküdar sırtlarında kendisi için inşa edilen müştemilatlı bir köşkte ikamet etti. Devrinin en iyi hocaları elinden dersler gördü. Kuran ilimlerinde, bilhassa fıkıh konusunda derinlemesine ilim sahibi oldu. Vücutça zayıf olmasına rağmen binicilik, atıcılık gibi ata sporlarında kendini yetiştirdi. Atlarla haşır neşir olurdu. Köşkünün etrafında yarış atları yetiştirir ve binicilik eğitimleri yapardı. Atları ve onlarla ilgili sporları çok severdi.
Şehzadelerin en küçüğü ve en çelimsizi idi. Bir gün taht sırasının kendisine gelme ihtimali hemen hemen yok gibiydi. Bu bakımdan padişahlığı aklının ucundan bile geçirmemişti. Ama hiç düşünmediği taht, ona 1918’de teslim edildiğinde, yangının ortasında kurulmuş tahta oturmuş gibiydi. Büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik içine düşmüştü. Bu durumunu Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’ye şöyle ifade eder:
“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi.  Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makama intizar da değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti. Bu ağır vazifeyi deruhte eyledim. Şaşmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!..”
Tahta çıktığındaki ruh halini bundan güzel ifade eden söz olabilir mi? Elbette “layıkıyla tahsil edemedim” sözü tevazu ile ifade edilmiş bir cümledir. Çünkü çok iyi bir tahsil ve terbiye gördüğünü herkes bilir ve kabul eder.
Nakşıbendi tarikatına müntesipti. Gümüşhaneli dergahına devam ediyordu. Şeriat ve tarikat dersleri alırdı. Kendisine manevi dersler veren şeyhi de, Ömer Ziyaeddin Dağıstani isimli bir hocaefendi idi.
Bir gün Şehzade Vahidettin Efendi’yi karşısına alıp dedi ki:
“Sen ileride bir gün Osmanlı tahtına oturacaksın. Memleketin düşmanlar tarafından istila edilecek. Tahtın ve payitaht ecnebi hükmü altına girecek. Sonra da bir kişi bu durumdan çıkış hareketinde bulunacak. Milletin önüne düşecek. Düşmanları perişan edecek. Vatanı ecnebi istilasından kurtaracak. Fakat ecnebilerle birlikte sen de vatandan çıkarılacaksın. Tacından, tahtından ve vatanından ayrı düşeceksin. Ama bu ayrılık çok uzun sürmeyecek. Yine vatanına dönecek, saltanatına, tahtına tacına kavuşacaksın…” 
Bunu söylediği zaman Vahidettin Efendi’nin veliahtlığı bile yoktu. Tahta geçme ihtimali hiç yoktu.  Enteresandır, çok daha sonra aynı haberi o da bizzat rüyasında görecektir. Bu habere dikkatle bakıldığında, son cümle hariç olmak üzere, haber verilenler sırayla bir bir gerçek olmuştur. Şimdi bu haberleri kendisine “keramet” olmak üzere veren şeyh efendiyi tanıyalım:

Ömer Ziyaeddin Dağıstani:

Son devir Osmanlı alim ve velilerinden olan Ömer Ziyaeddin Dağıstani, 1849 senesinde Dağıstan’da Çerka’ya bağlı Miatlı köyünde doğdu. 1921 senesinde 72 yaşında iken vefat etti. Kabri, İstanbul’da Süleymaniye Camii haziresindedir. Babası ulemadan Abdullah Efendi olup, Avar Türklerindendir. Gençliğinde Şeyh Şamil’in ve onun oğlu Gazi Mehmed Paşa’nın maiyetinde Ruslara karşı senelerce cihad etmiştir. Sonra İstanbul’a gelip tahsil hayatını sürdürmüştür. Hocası Mürşid Şeyh Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretleridir ki, ilmiyle, irşadiyle hem Osmanlı Sarayı’nda bulunanlardan birçoklarını yetiştirmiş, hem de ışığını her tarafa yansıtmıştır. İşte Ömer Ziyaeddin de bu ışıktan istifade edip, o halkaya dahil olanlardandır. İcazetini de ondan almıştır.
Hocası ona Hafız Ömer diye hitab ederdi. Hafızası çok kuvvetliydi. Altı ayda Kuranı Kerim’i ezberlemiş olması meşhurdur. Ayrıca birçok hadisi şerifi ezberden okuyabilirdi. Örneğin Zübdet ül Buhari ve diğer bazı hadisi şerif kitaplarını ezberlemişti.
İlim tahsilini tamamlayıp, icazet aldıktan sonra, 1880 senesinde, Edirne’de ikinci ordu alay müftülüğüne tayin edildi. On altı sene bu vazifeyi yaptı. Sonra on üç sene Malkara ve iki buçuk sene Tekirdağ kadılığı yaptı.
İkinci meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a, burada bir müddet kaldıktan sonra da Medine’ye gitti. Orada Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa ile tanışıp onun daveti üzerine Mısır’a gitti. Bu sırada Birinci Dünya Harbi devam ediyordu. Bir ara Mısır’da İngilizler tarafından hapsedildi. Sonra İstanbul’a döndü. Darülhilafe Medreset ül Mütehassısin’de mezhebler ve hadis ilmi dersleri verdi. Bu vazifesinden sonra da Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretlerinin dergahında, üçüncü halifesi olarak irşad vazifesini üstlendi. Ayrıca Ramuz ül Ehadis kitabını da okuttu.
Şeyhülislamlık teklif edildiyse de kabul etmedi.
Arapça, Farsça, Rusça ve Orta Asya Türk şivelerini bilirdi.
Eserleri:
Buhari Şerif’ten Süneni Akvali Nebeviyye
Mevlidi Şerif (Lezgi dilinde)
Kıraati Aşere
Kısası Enbiya (Lezgi dilinde)
Fetevai Ömeriyye
Hadisi Erbain (Kırk Hadis)
Usuli İlmi Hadis
Zevaidi Zebidi
Adabı Kıraatı Kuranı Kerim
Miftah ül Kuran
Miratı Kanuni Esasi
Tercemei Zübdet ül Buhari
Mucizat ül Enbiya

İşte Şehzade Vahidettin Efendi de, onun dergahına intisap etmiş, aydınlanmış ve ilim tahsil etmiştir. Bilhassa Kuran ve Fıkıh hakkında bilgilerini bu hocadan öğrenmiştir.
Sultan Vahidettin Han’ı tanımaya devam ediyoruz:
Gençliğinden itibaren İttihat Terakki Cemiyeti’ni ve mensuplarını hiç sevememiştir. Yaptıklarını beğenmemektedir. 
O ittihatçılar ki, kendisine babası gibi bakan ve yetiştiren 2.Abdülhamid Han’ı tahttan indirmişlerdi. Trablusgarp’da ortaya koydukları icraatla, orduyu o bölgeden çekmişler, bu vatan parçasını İtalyanların kucağına itmişlerdi. Safiyane ve cahilane politikaları yüzünden Balkanlardaki bozgunla çok geniş ve stratejik İslam yurtları, düşmanın eline düşmüştü. Düşman İstanbul kapılarına kadar dayanmıştı. Ordu yüzbinlerce mensubunu esir olarak düşmana bırakmış, topu, tüfeği teçhizatı Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve diğer düşmanların eline geçmiş, Osmanlı, Türk-İslam imajı alay konusu haline getirilmişti. Yanlış uygulamaları yüzünden orduda tecrübeli subay bırakmamışlar, rütbelerini sökerek, ya da emekliye sevkederek gençleştirme yapmışlar, bu yüzden eğitimin aksamasına ve ordumuzun kumandasının İngiliz, Fransız ve Alman general ve subaylarına geçmesiyle sonradan büyük felaketlere sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, İngiliz dostluğunu kazanabilmek için Kuveyt ve civarındaki petrol sahalarını, tek imza ile feda etmişlerdi. Girit gibi stratejik Osmanlı yurtlarını terk etmişlerdi.
O ittihatçılar ki, Osmanlı’yı geçerli bir sebep yokken ve hiç savaşa hazır değilken, birinci dünya savaşında, yanlış devletlerin safında savaşa sokmuşlar, felaket üstüne felaket yaşattıkları gibi, milyonlarca vatan evladının şehit, kayıp, yaralı, yoksul veya hasta şeklinde zayi olmasına sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, macera uğruna bilgisizce Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlamışlardı. O ittihatçılar ki, Anadolu’da tüten baca bırakmamışlar, neslimizi tehlikeye sokmuşlardı.
Vahidettin Efendi, gençlik yılları boyunca bu elim manzaraları görür ve ittihatçılara karşı büyük bir kin ve nefret beslerdi. Bu yüzdendir ki, kızlarını evlendirirken bile, damat adaylarının İttihatçı olmayanlar arasından seçilmesine özen göstermişti.

TAHTA ÇIKIYOR

4 Temmuz 1918 günü, Sultan Reşat Han’ın vefatı üzerine, hocasının kendisine önceden söylediği gibi, tahta çıkmıştı. Taht sırasının kendisine geldiğini arz etmek üzere, Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili Enver Paşa ve Şeyhülislam Hayri Efendi huzuruna çıkmışlardı. Onları dinledikten sonra hemen gözü kapalı kabul etmemiş, düşünmek için vakit verilmesini istemiştir. O gece ibadet ve taat ile meşgul olmuştur. Abdestli olarak yatmış ve istihare yapmıştır. Çıkan sonucu yine nefsiyle baş başa uzun uzun tefekkür ettikten sonra şu kanaate varmıştır:
“Bu ateşten gömlek sayılan, mesuliyetli Halifelik ve Padişahlık görevini kabul etmemek büyük bir vebal olacaktır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul etmesi gerekecektir.”
İşte bundan sonra tahta çıkmayı kabul etmiştir.
Hatırlatmakta fayda vardır ki, Sultan 2. Abdülhamid Han, Şehzade Vahidettin’i çok severdi. Onun yetişmesi için her türlü imkanı da hazırlamıştır. 31 Mart düzmece vakası ile tahttan indirildikten sonra şu sözü söylemiştir:
-Vahidettin Efendi bu işi yapar. Devleti iyi idare eder. Yaparsa bu işi ancak o yapar. Şayet ona da mani olurlarsa bizim hanedan yok olur dağılır.
Maalesef bu sözleri keramet gibi aynen çıkmıştır.
Tahta çıktığında, Filistin cephesinden Adana yakınlarına kadar çekilmiş bulunan Yıldırım Orduları Kumandanı bulunan Mustafa Kemal Paşa da, yeni Padişah’a Mabeyn katibi Lütfi Simavi Bey eliyle şu kutlama telgrafını çekmiştir:
“Efendimizin tahta cülusları, bendenizde vatanımızın saadet ve selameti noktai nazarından fevkalade ümitler tevlit etti. Sultanı Merhum’un (Mehmet Reşat’ın)  ziyai ebedisinden müteessir olmakla beraber, vatanın, milletin, ordunun, baziçe (oyuncak) olmaktan halas edileceği(kurtarılacağı) kanaati tammesi teessüri vakiyi (ölümünün üzüntüsünü) tadil eylemiştir.
Beş on güne kadar İstanbul’a avdet etmek tasavvurundayım. Ubudiyet (kulluk) ve tazimatı çakaranemin Zatı Şahane’ye arzını rica ederim.”
İlk icraatı İttihatçıların en önde geleni, Savunma Bakanı ve Padişah’tan aldığı yetkiyle Başkumandan Vekili olan Enver Paşa’nın, “Başkumandanlık” yetkisini elinden almak olmuştur. Bu hareketini yakınlarına:
-Bugün ittihatçılara ilk rahne(gedik)yi açtım!.
Şeklinde ifade etmiştir.
Böylece kaybedildiği artık ayan beyan ortada olan büyük savaşın son aylarında, başkumandan bir ittihatçı paşa değil, bizzat Padişah’ın kendisidir. Yine ittihatçıların ikinci adamı olan Talat Paşa, Sadrazam’dır. Sultan Vahidettin Han gelir gelmez ittihatçı hükümeti görevden almayı ya da istifalarını istemeyi uygun bulmamıştır. Çünkü devletin bütün mekanizmaları ellerindedir. Her türlü iş beklenebilir. Hayatına bile kastedebilirlerdi. Ama sırasıyla ve kısa zaman sonra ittihatçıların yetkileri bir bir ellerinden alınacaktır.
Tarık Mümtaz Göztepe’nin yazdığına göre, bir gün ikinci mabeyn yetkilisi olan Salim Bey’i huzuruna çağıran Sultan Vahidettin Han;
-Sen şu perdenin arkasına gizlen! Bak o Enver’e neler diyeceğim, kulaklarınla dinle de şahit ol!
Dedi. Arkasından Enver Paşa huzura girdi. Padişah:
-Yazıklar olsun size! Memleketi batırdığınız gibi, hanedanımızın şeref ve haysiyetini de ayaklar altına alıp çiğnettiniz. Ne yüzle karşıma çıkıyorsunuz! Derhal istifa ediniz! Çekiliniz milletin başından artık! İllallah elinizden!
Diye haykırarak hıncını dile getirmişti.
İttihatçıların yetkileri ellerinden alınacaktır ama, elde de ülke ve müessese namına pek bir şeyin bırakılmadığı günler yaşanmaktadır.
Sultan Vahidettin Han, 5.Mehmet Reşat Han’dan önce tahta çıkmış olsaydı, belki de gidişat tamamen değişecek, bu haller devletin başına gelmeyecekti.
Tarihçilerin çoğu bu şekilde düşünmektedirler. Onu tedbir, ileri görüşlülük ve dirayet bakımından, ağabeyi 2.Abdülhamid Han’a benzetirler. Bir kısım tarihçiler ise, sakal bırakmamış olması dolayısıyle, yine sakal bırakmamış olan büyük Sultan Yavuz Sultan Selim Han’a benzetirler.
Bu arada bütün cephelerden bozgun haberleri bomba gibi İstanbul’a düşerken, aylardan beri zaman zaman yaptıkları gibi, 18 Ekim 1918 günü İstanbul, İngiliz uçak filoları tarafından gün boyu bombardımana tabi tutulmuştur. Bunun anlamı, düşman Osmanlı’ya mağlubiyeti kabul ettirmeye çalışmaktadır. Tam da bu günlerde ateşkes için temaslar aranmasına başlanacak ve nihayet 30 Ekim 1918’de  Mondros ateşkes anlaşması imzalanacak, hemen bir iki gün sonra da, ittihatçıların ileri gelenleri Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü bir Alman denizaltısı ile yurdu terk edeceklerdir. Hükümet yetkililerine şu mektubu bırakmış oldukları görülmüştür:
“Biz firar etmek niyetinde değildik. Fakat düşman donanması İstanbul’a geldiği zaman burada bulunmak istemedik. Arkamızdan söylenen ve söylenecek olan iftiralara ileride cevap vereceğiz. Zamanı gelince memlekete döner ve icap eden cevaplarla millet huzurunda hesap veririz.”
Yaklaşık 10 yıllık iktidarlarında, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla neticelenen icraatların sorumlusu olan bu paşaların, yurda bir daha dönmeleri mümkün olmamış, Talat Paşa ve Cemal Paşa kısa aralıklarla yurt dışında suikastlara uğrayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Enver Paşa ise kurtuluş savaşı sırasında yurda dönmek istemişse de, Mustafa Kemal Paşa tarafından bu isteği reddedildikten sonra, Türkistan taraflarına gitmiş, orada girdiği çatışmalarda hayatını kaybetmiştir.
Böylece yurda dönmeleri mümkün olmamış, millete hesap verme sözleri de gerçekleşememiştir.
Mondros mütarekesinin arkasından ülkemiz süratli bir işgal hareketine uğramıştır. Artık mütarekenin hükümlerini istedikleri gibi yorumlayan İtilaf Devletleri, ülkenin stratejik her noktasını işgal etmeye başlamışlardır. Başkent İstanbul’da ise hem hükümet, hem de padişah baskı altına alınmış, namluların çevrildiği saray artık açıktan açığa düşmanın defedilmesi için açıktan bir hareketin içine giremez duruma gelmişti.
Mondros mütarekesinin üzerinden az bir zaman geçip de, düşman zırhlı gemileri Dolmabahçe Sarayı’nın önüne gelip toplarını saraya çevirmeleri, Padişah’a baskı üstüne baskı yapmaya çalışmaları üzerine Sultan Vahidettin, mabeyn başkatibi A.Fuat Türkgeldi’ye bir gün şu sözleri söylemiştir:
“Ecnebiler pek biaman (amansız)! Gece gündüz ne çektiğimi bir Allah bilir bir ben bilirim. Meclisi Mebusan’ı dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, adeta açıktan açığa izhar ediyorlar. Ben meşruti bir hükümdar olduğum halde, güya mutlak bir hükümdar imişim gibi muamelede bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyetten bahsedince de, hangi meşrutiyet diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve sizi pak addederiz diyorlar. Yani sözlerimizi dinlemezseniz sizi de tanımayız demek istiyorlar. İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince, henüz siyasi münasebetlerimiz başlamadı. Buradaki memurlarımız askeri memurlardır, diye cevap veriyorlar. Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum. Saltanat tahtının kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor. Millete de malumat verilemiyor. Elbette tarih bir gün bu hakikatleri yazar. Siz benim eminim olduğunuz için bu şeyleri, mahramane olarak yalnız size söylüyorum. Vakıa merhum biraderim (Sultan Mehmet Reşat) de dahili bir galip kuvvetin tazyiki altında idi. Lakin ben onun kat kat fevkinde olarak diretnotlarla (zırhlı gemiler) mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer akilane, bigarazane ve bitarafane idarei umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün son devrinde bu baı azimi, vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtı ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim. Siz de gözünüzle gördünüz, bir tarafta taht, bir tarafta tabut duruyordu.”
Gerçekler bu kadar nettir.
Bu arada Sultan Vahidettin Han’ın bu işgaller karşısındaki ruh halini ortaya koyması bakımından şu küçük olayı zikretmek yeterlidir:
İstanbul’u işgal eden düşman, karargah olarak kullanmak üzere bazı saltanat saraylarının boşaltılmasını istemiştir. Herkes telaş içindedir, ağlayanlar, ah edenler vardır. Çünkü bu hareket asırlarca şerefle gelmiş bir saltanat zincirinin son halkasının düşürülmek istendiği aşağılayıcı durumu göstermektedir. Sultan Vahidettin herkesi susturduktan sonra şu ifadeyi kullanmıştır:
-Bence düşman Osmanlı topraklarına girmiştir. Böylece ha sınırda bir kulübeye girmiş, ha saltanatın saraylarına girmiş, ne farkı vardır?
Onun çabalarının kendi saltanatını kurtarmaya yönelik olduğunu utanmadan sıkılmadan söylemeye kalkışanlara işte bu sözleri tokat gibi bir cevaptır.
Ayrıca, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne kadar gelen düşman donanması, adeta toplarını sarayın penceresinden içeri sokarcasına yaklaşmışlardır. İçlerinde Yunan savaş gemileri de vardır. Bu çok can sıkıcı bir görüntüdür. Sultan Vahidettin Han bu durumda Dolmabahçe Sarayı’nı terkederek Yıldız Sarayı’na geçmiştir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       
Şimdi çare arayıp bulma zamanıdır. Başta Padişah olmak üzere, hükümet yetkilileri, ilim adamları, ateşkes anlaşmasından sonra cephelerden İstanbul’a gelmiş olan yüksek rütbeli askerler, gerek birlikte, gerek ayrı ayrı olmak üzere toplantılar yapıyor, ülkenin içine düşürüldüğü bu durumdan nasıl kurtarılabileceğini müzakere ediyorlardı. Görünürde tek yol olduğu anlaşılıyordu:
“Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle donatılıp gönderilecek bir liderin, asker ve sivil olmak üzere tüm halkı teşkilatlandırıp, bir kurtuluş hareketinin başlatılması…”
Bunun da açıktan yapılması söz konusu olamazdı. Çünkü işgal güçleri böyle bir olaya fırsat ve meydan vermezlerdi. O zaman Anadolu’ya kim gönderilmeliydi? Uzun müzakereler yapıldı. Bu müzakerelerin en önemlilerinden biri de Anadolu yakasında, Erenköy’de paşaların yaptığı gizli toplantıdaki müzakerelerdir. Bu toplantıda Anadolu’ya Nuri Paşa’nın gönderilmesi ve halkın bir kurtuluş hareketi için teşkilatlandırmasının uygun olacağı kararı çıkmıştı. Bu kararı hem Padişah’a hem de hükümet yetkililerine tavsiye etme kararı herkes tarafından benimsenmişken, toplantıya bu tesbitten sonra katılmış bulunan Refet Paşa, ortaya Mustafa Kemal Paşa ismini atmış, müzakereler yeniden başlamıştır. Bu defa toplantıdan çıkan karar değişmiş, Nuri Paşa yerine Mustafa Kemal Paşa’nın tavsiye edilmesi kararlaştırılmış ve gerekli yerlere bildirilmiştir.
Yer yer işgale uğramış olan Anadolu’da, halkın heyecanını yatıştırmak ve merkezden gelecek talimatlara uymalarını sağlamak için bir Nasihat Heyeti gönderilmesinin uygun olacağını düşünen Sultan Vahidettin Han, hemen bir heyet oluşturarak Anadolu’ya göndermiştir. Bu heyetin başkanlığına Osmanlı hanedanından, 2.Abdülhamid Han’ın oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi getirilmiştir. Heyete yüksek rütbeli askerler, sevilen devlet adamları, ilim adamları ve halkın sözünü dinleyeceği alimlerden kişilerin seçilmesine özen gösterilmiştir. Bunların içinde Ali Rıza, Mahmut Hayret, Süleyman Şefik Paşalar ile müftilerden, Ömer Fevzi ve Halil Fehmi de bulunmaktadır.
Heyet vapurla Mudanya’ya çıkmış, oradan da Anadolu’nun muhtelif merkezlerini dolaşarak, galeyanın yatışmasına, halkın fevri hareketlerinin önlenmesine, Osmanlı unsurlarının aralarında bir sorun çıkmamasına dair nasihatler edilmiş, Padişah ve Halifei Müslimin’in selamları halka iletilmiştir. Bu heyetin çalışması bir bakıma, Anadolu’da halkı kurtuluş savaşına hazırlamak için gönderilecek olan liderin çalışması için, bir alt yapı olarak bakmak mümkündür. Bu heyet, Mudanya, Bursa, Balıkesir, İzmir, Konya ve Ankara başta olmak üzere bir çok merkezi dolaşarak görevlerini yapmışlardır.
Nasihat heyetinin İzmir’e geliş ve karşılanışını anlatan Tarık Mümtaz Göztepe, şunları yazmaktadır:
“Her tarafta galeyan içinde yüzen halk, Padişah tarafından gönderilen bu heyeti bir kurtarıcı gibi kucaklıyor, ilahi bir kerametin zuhuruna inanmak istiyordu. Bu heyete karşı İzmirlilerin gösterdiği tezahürat emsalsiz bir milli nümayiş halini almış ve heyetin 26 Nisan 1919 cumartesi günü saat 12’de, Menemen istasyonunda, İzmir toprağına ayak basmasıyla bütün İzmir’i yerinden sarsan görülmemiş bir ana baba günü başlamıştı. Saat bir buçukta Menemen’den Karşıyaka istasyonuna inilmiş, halılar ve çiçeklerle kaplanmış ve sımsıkı bir vatandaş mahşeriyle örülmüş caddelerden sonsuz;
-Yaşa!..
Sesleri arasından geçilmişti.
Fakat İzmirlilerin bu heyetin karşılanmasını vesile ederek gösterdikleri taşkın heyecan, Milli ve muazzam bir nümayiş halini alınca, bütün politika mülahazaları altüst olmuştu.
Heyet Karşıyaka’dan hükümet konağına kadar sokaklara dökülen halk yığınlarını sökmeye çalışarak, ağır ağır ve adım adım gitmiş ve hükümet binasına ulaşınca, Osmanlı Hanedanı’na mahsus sancak dalgalanmaya başlamıştı. Bu bayrak milli bayrağımızın renginde idi. Tam orta yerinde beyaz bir güneş taşıyordu.”
Böylece nasihat heyeti, her uğradıkları merkezde benzer tezahüratlarla karşılanmış, Padişah’ın mesajı okunmuş ve halka tebliğ edilmişti.
Sultan Vahidettin Han, başka bir heyet daha hazırlamış, başlarına yeğeni Şehzade Cemalettin Efendi’yi geçirerek, bunları da benzer bir görevle Rumeli halkına göndermiştir. Bu heyette de, Çanakkale Kahramanı Cevat (Çobanlı)  Paşa ile, Fevzi (Çakmak) Paşa da bulunuyordu. Bu heyetin Edirne ziyaretini anlatan Tarık Mümtaz Göztepe şunları kaydediyor:
“Edirnelilerin heyecanı son dereceyi bulmuş ve bu heyecanın hazin bir ifadesi olmak üzere Türk kızları, saçlarını keserek Selimiye Camii’nin büyük bir resmini bu ipek tellerle işleyip, büyük Sinan’a şanlı bir nazire yapmışlar, ayrıca mücevherlerle de süsleyip zenginleştirdikleri bu paha biçilmez millet armağanını Rumeli Nasihat Heyeti’ne Edirne’yi ziyaret hatırası olarak vermişlerdir.”
Nasihat heyetleri, halkı bir mücadeleye hazırlamak ve bundan sonra görev yapacak olan kurtuluş savaşı liderlerine de bir moral altyapısı hazırlamak açısından önemli bir olay olarak tarihteki yerini almıştır.
İstanbul’da ise halk galeyan halinde, yer yer mitingler ve nümayişler yapıyor, heyecanlı hatipler ve hatibeler mücadele ruhunu şahlandırıyordu. Padişah da bunlardan son derece memnun oluyor, halk temsilcilerini kabul ediyor, onlara iltifatlar yağdırarak halkın diri olmasından son derece umuda kapılıyordu.
Bunun yanı sıra Saltanat Şuraları toplanıyor, hareket tarzları müzakere ediliyor ve fikirler dinleniyordu.
Bütün bu faaliyetlerin ortasına bomba gibi bir haber düştü:
15 Mayıs’ta İzmir Yunanlılarca işgal edilmişti.
Sultan Vahidettin Han, şeyhinin kendisine söylediği hususlardan birincisinin tahakkuku ile Osmanlı tahtına çıkmıştı. İkincisi olan, memleketin düşman istilasına uğrayacağı ise, adım adım tahakkuk ediyordu. İşte İzmir’in işgali bunlardan en önemlilerinin başlangıcı idi. Şimdi de bu keramet sayılabilecek haberin ayrı bir safhasına geçiliyordu:
 
MUSTAFA KEMAL’İ GÖREVLENDİRİŞİ

Sultan Vahidettin Han, Anadolu’da bir kurtuluş hareketi başlatmak üzere göndermesi için kendisine teklif edilen Mustafa Kemal Paşa ismini memnuniyetle onaylamıştı. Aslında kendisini öteden beri Fahri Yaver olarak kabul etmişti. Bu sıfatıyla çok önceleri veliahtlığı döneminde 1917 yılında Almanya ve Avusturya’ya yapmış olduğu seyahatte, Mustafa Kemal Paşa’yı yanında bulundurmuştu. Onun fikirlerini bizzat dinlemiş ve kendisinin İttihat ve Terakki’ye muhalif olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a bağlı olduğunu, yaptırdığı istihbaratla anlamıştı. Bu kanaatlerini pekiştirmek ve Paşa ile yakından dost olmak için, seyahat esnasında yanlarında bulunan damadı Ömer Faruk Bey’e şu talimatı vermişti:
“Bu Mustafa Kemal Paşa, Enver’in ve ittihatçıların şiddetle aleyhinde bulunuyor. Bu fikirlerinde samimi olup olmadığını merak ediyorum. Kendisi çok içki içermiş. Oğlum!.. Bilirsin ki sarhoşlar sır saklayamazlar. Ona içirerek gerçek fikirlerini öğrenmeye çalış. İttihatçı aleyhtarlığında samimi midir, Hilafet ve Saltanat makamına bağlılığı ne durumdadır. Öğren ve gelip bana şifahi bir rapor ver.”
Ömer Faruk Efendi de, bu emri yerine getirmiş, verdiği raporda Mustafa Kemal’in ittihatçıların aleyhinde olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a samimi olarak bağlı bulunduğunu bildirmiştir.
İşte Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu’ya göndermek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı tercih etmesinin en büyük sebebi bu olaydır.
Öte yandan başta Refet Paşa ve Çanakkale kahramanı Cevat Paşa gibi birçok asker ve devlet adamı da, Mustafa Kemal Paşa ismini kendisine teklif ve tavsiye ediyorlardı.
Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın bu göreve nasıl seçildiği ile ilgili bir anısı vardır.
Araştırmacı yazar Vehbi Vakkasoğlu,  Son Bozgun adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ağzından, Sultan Vahidettin Han’ın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu’ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal’in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler.
Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım’a:
-Fitnat! Öyle birşey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeye…
Fevzi Paşa’nın Fitnat Hanım’a anlattıkları şöyle yer alır söz konusu kitapta:
-Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahidettin beni huzuruna kabul etti..
“Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek paşaların bir listesini yapıp getirin!”
Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra aramızda şu konuşma geçti. Padişah yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşuyordu:
-Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?
-Haşa Padişahım.
-Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?
-Haşa Padişahım.
-Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?
-Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir.
-O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?..
Hiç düşünmeden cevap verdim:
-Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır.
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:
-Paşa, Paşa!.. Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor! Bu memleket kurtulsun da, isterse Cumhuriyet olsun!.. Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim!..
Mustafa Kemal Paşa ismi kesinleşmişti. Ama Anadolu’ya gönderilmesi için bir sebep bulmak gerekiyordu. Bu da bulundu. İstanbul’da bulunan İngilizler, Osmanlı hükümetinden şu talepte bulunmuşlardı:
“Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı ordularının tamamı silahtan tecrit ettirilip terhis edilmesi gerekiyordu. Halbuki Samsun çevresinde bulunan 9.Ordu askerlerinin bir kısmı silahlarını hala bırakmamışlardır. Bu silahlı askerler çevrede bulunan Rum ahaliye tacizde bulunmaktadırlar. Bu askerlerin elinden silahlarını alıp onları dağıtacak bir yetkili gönderilmelidir.”
Aslında olay şu idi. Samsun ve havalisinde bulunan Rumlar, Pontus Devleti’ni kurup Doğu Karadeniz sahillerini ele geçirmek istiyor, fakat elinde silah bulunan halk ise buna imkan vermiyordu. İngilizler de, Rumları himaye etmekte olduklarından, önlerindeki bu silahlı direnişin yok edilmesini istiyorlardı. Böylece Pontus hayalleri de canlanmış olacaktı.
İşte hükümet ve Padişah, İngilizlerin bu isteğini fırsat bilip, bu göreve Mustafa Kemal Paşa’yı tayin ederek, Samsun’a göndermeye karar verdiler. Görünüşte Samsun ve civarında bulunan askerlerimizin silah bırakmalarını sağlamak için, 9.Ordu müfettişliğine görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa, gerçekte Anadolu halkını Milli bir mücadeleye hazırlayacaktı. Böylece İngilizlere karşı bir aldatmaca yapılmış olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın verilen görevi yapabilmesi için emrine harcanmak üzere paralar verilecek, kendisine yeterli miktarda kadrolar tahsis edilecek ve sivil, asker ya da resmi her kişi ve makama emir verebilecek bir yetkiyle de donatılacaktı.
Padişah böylece, daha şehzadeliğinde şeyhinin kendisine anlattığı rüyalarındaki “Bir adam milletin önüne geçecek memleketi düşmandan kurtaracak…” kısmının gerçekleşmesi için Mustafa Kemal Paşa’yı seçmiş ve Anadolu’ya gitmesi ve verilen görevleri yapması için gerekli şartları hazırlamış bulunuyordu. Bu şartlar arasında kendisine verilmek üzere 25 bin lira para hazırlanmış ve Bandırma vapurunda, hareket etmek üzere iken verilmiştir. Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’in verdiği bilgiye göre:
“...İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Paris’te çıkarttığı La Republique Enchené adlı gazetesinde, 9.Ordu Kıtaları Müffetişi’ne verdiği 25 bin liraya ait makbuzun klişesini yayınlamıştır. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya götürdüğü para budur.”
Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında emniyet şube müdürlerinden Radi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a götürecek vapurun hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Radi Bey yazmıştır. Daha sonra, Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan görüştüğü Salih Paşa’dan “Donanmayı Hümayun Cemiyetinde bulunan 400 bin liranın da gönderilmesini talep etmiş” bu para da gönderilmiştir.
Sultan Vahidettin Han, Mustafa Kemal Paşa’ya bir de Hattı Hümayun (Padişah iradesi) vermiştir.  Bizzat Vahidettin Han tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hattı Hümayun’un metni şudur:
“Yaveranı Şehriyarimden Erkanı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya:
Harbi Umuminin müttefikin hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyeti siyasiye, ecdadı izamımın mülkünü ve Makamı Hilafet ve Saltanat’ımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, Hükümeti Seniyemin kararı veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merzi şahaneme mugayir ahvalin hudusunu men ile, cümleten defi saile bezlü cehdü gayret ederek milletimin masuniyetini teyid ve mülkümün eyadı mütearrizinden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini selamıı şahanemle asker ve memurine ve ehaliye tebliğini irade ettim. Askere, memura ve halka irademdir”
 Bugünkü Türkçe ile:
“Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’ya:
Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve Hilafet ve Saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden, hükümetimin kararıyla atandığınız mıntıkada, asayişi sağlamak ve padişaha ait dileğimle rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekün korkulu şeylerin define cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için, tek vücut halinde davranılmasını, padişaha ait selamımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!”
Bu İradei Seniyye’ye dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin isteği doğrultusunda, Samsun ve havalisinde bulunan henüz silah bırakmamış askerlerin silahlarının bıraktırılmasını sağlamak üzere değil, topyekün bir kurtuluş hareketini başlatmak üzere, Sultan Vahidettin Han tarafından, memurlara, askerlere ve halka önderlik yapacağı düşünülüp planlanarak gönderilmiştir.
Sultan Vahidettin Han’ın, Mustafa Kemal Paşa ile hareketinden önceki günler içinde bir görüşmesi de vardır.
Falih Rıfkı Atay’ın yazdığına göre, Samsun’a hareketinden kısa bir süre önce, Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırtmıştır. Görüşme Mustafa Kemal Paşa’nın anlatımıyla şöyle olmuştur:
 “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahidettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun boğaziçine açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu:
Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahidettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
-Paşa paşa!.. Şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir.
Elini bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:
-Tarihe geçmiştir.
O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunetle dinliyordum:
-Bunları unutun!.. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir!.. Paşa, paşa!.. Devleti kurtarabilirsiniz!..”
Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya da bir ziyaret yapan Mustafa Kemal Paşa bu görüşmeyi şöyle anlatır:
“Sadaret makamında altın gözlüklü, bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadının ne kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini, söyledi. Tatmin edici cevaplar verdim. Bana mutlak selahiyetler vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda ederken:
-Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz.
Diyordu. Bunun çok faydalı olacağını söyleyerek derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret makamından çıktım.”
İzmir’in işgali haberi Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi işini hızlandırıyordu.
Denizyolları vapurlarından Bandırma, Mustafa Kemal Paşa ve 9.Ordu karargahını Samsun’a götürmek üzere hazırlanırken, karargah görevlileri de belirleniyordu.
Tarık Mümtaz Göztepe’nin kaydettiğine göre, Mustafa Kemal Paşa ile beraber Samsun’a gidecek olan 9.Ordu karargah görevlileri şunlardı:
Miralay Refet Bey
Kazım Bey (Manastırlı, Kazım Dirik)
Mehmet Arif Bey (Ayıcı Arif)
Hüsrev Bey (Hüsrev Gerede)
Binbaşı Kemal Bey
Binbaşı İbrahim Tali Bey (Doktor)
Binbaşı Refik Bey (Doktor Refik Saydam)
Yüzbaşı Cevat Bey (Cevat Abbas)
Yüzbaşı Mümtaz Bey
Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey
Yüzbaşı Ali Şevket Bey
Mülazımı Sani Muzaffer Bey
Mülazımı Evvel Hayati Bey
Mülazımı Evvel Abdullah Bey
Mülazımı Evvel Hikmet Bey
Katip Faik Bey
Katip Memduh Bey

16 Mayıs 1919 tarihinde demir alan Bandırma Vapuru, İstanbul Boğazı’ndan çıkacağı sırada İngiliz, Fransız ve İtalyan zabitleri tarafından durdurulup didik didik aranmıştı. Ayrıca Bandırma, Samsun’a varana kadar, bir İngiliz savaş gemisi tarafından takip edilmiştir. Bunun nedeni ise meçhuldür. İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmeye başlandığı haberi, hareketinden önce Mustafa Kemal Paşa’ya bilgi olarak verilmişti.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkar çıkmaz, Padişah’ın kendisine verdiği görevleri yapmaya başlayacaktır. Havza ve Amasya’da önemli adımlar atılırken, İngilizler olayın farkına vararak, Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılması için hükümete ve Padişah’a baskı yapmaya başlayacaktır. Bu baskılar zamanla tehdit, ültimatom gibi şekillere bürünecek, buna mukabil hükümet ve Padişah da, bu baskıları savuşturmak için oyalama icraatlarına başlayacaktır. Düşman güçlerini oyalayıp, bir paratöner gibi tepkilerini üzerlerine çekmek pek kolay değildir. Bir taraftan el altından Anadolu’daki faaliyetler desteklenecek, lakin bunu örtmek için de bu faaliyetleri önlemeye çalışıyor görüntüsü verilecek.
Düşmanı oyalamak ve ikna etmek için bu göstermelik önleme çabalarının, bazen inandırıcı olması için gerçek boyutlara yaklaşması gerekecektir. Mesela Mustafa Kemal Paşa hakkında tutuklama kararı çıkarmak, gıyabında idama mahkum etmek, üzerlerine askeri kuvvet hazırlayıp göndermek, Anadolu’daki mücadelenin gayrı meşru olduğunu konu edinen fetvalar yazdırıp yayınlatmak gibi…
Ama bütün bunların Anadolu’daki mücadeleye zarar vermemesi için de el altından mukabil tedbirler alınıyordu. Elbette cambazlık gerektirecek çok hassas politikalar üretip tatbik etmek gerekmiştir.
Bu arada 1920 yılının Ocak ayında İstanbul’da çalışmalara başlayan yeni Meclisi Mebusan, yaptığı gizli oturumda “Misakı Milli” adıyla bir Milli Yemin metnini kabul etmiştir. Bu metnin Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve tavsiyeleri ile kabul edildiği ifade edilmektedir. Misakı Milli, yapılacak bir barış anlaşmasında Millet’in kabul edebileceği asgari şartları tesbit eden bir belgedir. Özetle şu hükümleri içermektedir.
1-30 Ekim 1918’de Mondros mütarekenamesi ile ortaya çıkan Türk ve İslam çoğunluğu bulunan yerlerin tümü, ülkemizin ayrılmaz bir bütünüdür.
2-Arap memleketlerinin durumunun, halkın serbestçe ve hür iradeleri ile verecekleri kararlara göre tespit edilmesi gereklidir.
3-Batı Trakya’nın durumu halkın özgürce kullanacakları oyları ile belirlenmelidir.
4-Kendi istekleriyle ana vatana katılmış olan Kars, Ardahan ve Artvin için, gerekirse halkoyuna başvurulmalıdır.
5-Osmanlı Devleti’nin başkenti ve Hilafet merkezi olan İstanbul’un ve Marmara Denizi’nin güvenliği sağlanmalıdır. Bu esas doğrultusunda Boğazların, diğer ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla dünya ticaretine ve ulaşımına açılması sağlanacaktır.
6-Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkı da aynı haktan yararlanmaları şartıyla kabul edilecektir.
7-Milli ve iktisadi gelişmemiz için siyasi, hukuki ve mali sınırlamalar (kapütülasyonlar) kaldırılmalıdır.
 Böylece Osmanlı parlementosunca kabul edilen bu yemin, Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi genel kurulunda da, aynen kabul edilip dünyaya ilan edilecektir. Bu şekilde, yapılacak bir barış anlaşmasında asgari hangi şartların bulunması gerektiği karara bağlanmıştır. Bu da anlaşmadan sonra devletimizin sınırlarının kaba taslak olarak ortaya konulması anlamına gelmekteydi. Bir bakıma İstiklal Beyannamesi sayılıyordu.
İstanbul’da çalışmalarını sürdüren Meclisi Mebusan, işgal güçlerinin tasallutuna uğramaya başlamıştı. Meclis’in basılması, bazı mebusların tevkifi gibi şiddetlenen bu baskılar karşısında artık, İstanbul’da çalışılamayacağı konusunda bir karar alan Meclis, faaliyetlerini durduracak ve Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi’ne iltihak etmek üzere dağılacaktır.
Böylece bir çok mebus Ankara’ya gelecek ve İstanbul’daki meclisin son gündemindeki müzakerelerin devamı, Ankara’da Millet Meclisi’nde yapılamaya başlanacaktır.
Sultan Vahidettin Han, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılır açılmaz, Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Ankara’ya göndermiş ve İstanbul’daki düşman baskısı ile alınan kararlar ve yapılan uygulamaların iç yüzünü mebuslara izah ettirmiştir. Fevzi Paşa’nın Sultan Vahidettin’in isteği ile yapmış olduğu bu konuşma özetin özeti olarak şu konuları içeriyordu:
 “Halifei Müslimin ve Padişah, İstanbul’da düşman güçlerin baskısı altında eli kolu bağlı bir durumdadır.
Açıktan açığa bir icraat yapmaktan mahrum bulunan Padişah, hükümet içinde işbirliği yaptığı kimselere Ankara ile hep temasta bulunmalarını emretmekte, alınan haberlerin de hemen kendisine arzını istemektedir.
Anadolu Kuvayı Milliye aleyhine yazılan ve neşredilen fetva, İngilizlerin şiddetli baskıları ile hazırlanmak zorunda kalınmıştır. Bu fetvaya bakıp Padişah’ın ve hükümetin Kuvayı Milliye’ye düşman olduğu sonucu çıkarılamaz. Şeyhülislam Dürrizade, İngiliz baskısının daha da artıp Anadolu’daki mücadeleye fiili müdahalelerini önlemek için son çare olarak bu fetvayı hazırlamıştır.
Düman güçler her vesile ile Anadolu’da faaliyette bulunan Kuvayı Milliye’nin kötülenmesini istemekte, bunun için baskı yapmaktadırlar. Padişah ve hükümete baskı yaparak Kuvayı Milliye aleyhine beyanat ve emir vermelerini sağlayarak, Millet’le Halifei Müslimin ve Padişah’ın aralarını açmak istemektedirler. Böylece bu makamın Millet’in gözünden düşmesini sağlamayı amaçlamaktadırlar.”
Bu izahları alkışlarla ve gözyaşları ile karşılayan mebuslar, mukabilinde Halifei Müslimin ve Padişah’a bir telgraf yazılmasına, Anadolu’daki mücadelenin anlatılmasına, Hilafet’e ve Saltanat’a bağlılıklarının dile getirilmesine karar vermişlerdir. Gerek Fevzi Paşa’nın 27 Nisan 1920 tarihli Ankara Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yaptığı bu tarihi konuşma ve gerekse bu konuşmadan sonra Padişah’a çekilen telgraflar bu ikili politik oyunu en güzel şekilde ispat etmektedir.
Düşman güçlerinin Padişah ve hükümete şimdiye kadar yaptıkları “Kuvvayı Milliye’yi kötüleyiniz!” şeklindeki notası bir adım daha öne çıkmış, bu sefer, “Kuvvayı Milliye’yi güç kullanarak dağıtınız!..” şekline dönünce ortalık karışmıştı. Padişah beyninden vurulmuşa döndü. Bu nota nasıl atlatılırdı. Düşman yetkililerini oyalamak artık mümkün değildi. Daha ileri adımlar atıyormuş gibi yapmak, ama fiilen de bunu göstermek gerekiyordu.
Yeni taktik şu oldu:
Kuvayı İnzibatiye diye bir askeri birlik hazırlandı. Depolarda kalmış eski çürük çarık silahlarla donatıldı. Bu birlik gemilere doldurulup İzmit Körfezi’nden karaya çıkarılıp Ankara üzerine gideceklermiş gibi senaryolar hazırlandı. Tamamen muvazaalı olarak hazırlanıp sevkedilen bu askeri birlik, hiçbir zaman Adapazarı Geyve Boğazı’nı ileri geçip, Ankara üzerine yürümemiştir. Neticede de bu birlik, İzmit’te silahlardan arındırılmış ve bu mavazaa böylece sona ermiştir. İstanbul hükümeti bir taraftan Anadolu Kuvayı Milliyesi’ni dağıtmak için, Kuvayı İnzbatiye’yi teşkil ederken, el altından da Rumeli Kuvayı Milliyesi’ne yardımcı oluyordu. Olayın muvazaa olduğu her halinden bellidir.
Kıymetli alim ve yazar merhum Hüseyin Hilmi Işık, Saadeti Ebediyye adlı eserinde anlatıyor:
“Sultan Vahidettin, vatanın düşman çizmesi altında kalan İstanbul’dan kurtarılmasının mümkün olmadığını anladı. Güvendiği Paşaları Anadolu’ya gönderip, İstiklal Harbi’ni hazırladı. Anadolu’ya subay, para, silah ve cephane kaçırdı. Kuvayı İnzibatiyye adı altında hazırladığı birlikleri de açıkça gönderip kumandanlarına, Anadolu’daki kuvvetlere katılınız! Diye gizli emir verdi. İstanbul’daki işgal ordularına sezdirmeden, Kuvvayı Milliye’yi kurdu ve kuvvetlendirdi. Bütün Müslümanları cihada davet etti.
Büyük alim merhum Abdülhakim Arvasi buyurdu ki: Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından kibar bir bey inip:
-Sultan’ın sana selamı var! Seni iftara çağırıyor!
Dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul’un seçilmiş imamları ve vaizleri çağırılmış idi. Mükellef bir yemekten sonra sermusahip geldi:
-Sultan’ın size selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu’da kafirlerle çarpışan Kuvayı Milliye’nin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu’daki mücahitlere para mal ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu’ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.”
Kuvayı İnzibatiye’nin iç yüzü işte budur.
Benzer bir girişim de Anzavur olayıdır. 
Söz buraya gelmişken, Sultan Vahidettin Han ve Mustafa Kemal Paşa ilişkileri konusunda alışılmışın dışında değişik bir iddiayı da buraya almakta fayda vardır. Bu iddia Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye aittir. 1929 yılında Gümülcine’de çıkardığı “Yarın” isimli gazetenin 54. nüshasında şunları söylemektedir:
“Esasen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya hususi bir sıfat ve mahiyette gönderen Padişah’ın, hiçbir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek, İngilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve Mustafa Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada, İngilizler de aynı adamla Padişah’a Makamı Hilafet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harbi Umumi neticesinde, İzmir’i velev muvakkaten olsun, İstanbul’daki Hilafet Hükümeti’nin elinden alarak, Yunanlılara veren ve sonra bunu Ankara’nın laik hükümetine iade eden İngilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilafeti, bu alış veriş içinde Alemi İslam’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”
Aynı gazetenin 54.ncü sayısında ise bu iddia devam ettirilmiştir:
İslam dünyası Mustafa Kemal’i Hilafet’in kurtarıcısı olarak gördükleri, kimsenin Hilafet’i yıkacağını hatır ve hayaline dahi getirmedikleri bir gerçektir. İşte bu güvenden yararlanarak İngilizler Mustafa Kemal’e Hilafeti yıktırmışlardır. Bu, Hilafet’e İngilizlerin Mustafa Kemal eliyle yaptıkları bir suikasttır.
 
ÇOKLU TİYATRO OYUNU

Bütün bu açıklamalara bakarak şöyle bir tablo çizmek mümkündür:
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp, Eylül 1922’de düşmanın Anadolu’dan kovulması ile biten süreçte sahnede bulunan taraflar, adeta bir tiyatro oyunu oynamışlardır. Asıl maksatlarını gizleyip tiyatro oyuncusu gibi rol yapan tarafların durumu şöyle anlatılabilir.
İngilizler:
Asıl maksatları; Hilafet ve Saltanat’ı kısa sürede yok edemeyeceklerini anlamışlardır. Çünkü Türk Milleti ve dünya Müslümanları Hilafet ve Saltanat’ın kaldırılmasını kesin olarak arzulamamaktadırlar. Bu bakıomdan Hilafet ve Saltanatı baskı yoluyla kaldırmak çözüm değildir. Bunu şu anda yapsalar bile ilerde başları ağrımaya devam edecektir. O halde Hilafet ve Saltanat sevgisini yok edecek siyasetler geliştirmeleri ve bu işi kontrol edebilecekleri kişiler eliyle zamana yayarak gerçekleştirmeleri daha akıllıca olacaktır. Bunun da yolu milletin kalbindeki İslam’a olan bağları azaltarak, kendi kontrollerinde bir devletin kurulmasını el altından destekleyerek, kontrollerini sürekli hale getirmek politikasını benimseyeceklerdir. Böylece bilhassa Hilafet belasından kurtularak, bölgenin zenginlik kaynakları üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmış olacaklardır. Ayrıca da böyle yaparak müttefiklerini atlatmış, aslan payını dolaylı olarak kapmış olacaklardır. İşte İngilizlerin asıl gayesi budur.
Oynadıkları rol ise; Hilafet ve Saltanat’ı himaye ediyor gözükerek, Kuvayı Milliye’yi yok etmesi için İstanbul hükümeti ile Padişah ve Halife’ye baskı yapıyor gözükmek. Bu fırsattan istifade ile Millet’iyle Padişah’ın arasını açmak… Hilafet makamını Millet’in gözünden düşürmek, kavga ettirmek. Halife’ye Milletin kalbine yer etmiş İslami kaidelere aykırı kararlar aldırarak ve bunu ilan ettirerek Hilafetten soğutma politikalarını uygulamak.
Padişah Sultan Vahidettin Han:
Asıl maksadı; İstanbul’daki işgal güçlerini oyalamak, onların baskılarını paratoner gibi kendine çekmek, Anadolu’daki mücadeleye elinden gelebilecek her türlü desteği vererek ve himaye ederek vatanın kurtulması için tüm gücünü harcamak.
Oynadığı rol ise; işgal güçlerinden gelen talimatlara uyuyor gözükmek, Kuvayı Milliye’yi bastırmaya ve Anadolu’daki mücadeleyi yok etmeye çalışmak. Mustafa Kemal Paşa’yı asi ilan ederek onunla mücadele ediyor gözükmek.
Mustafa Kemal Paşa:
Asıl maksadı; Milli mücadeleyi kazanmak, Cumhuriyet’i kurmak, Hilafet ve Saltanat’ı kaldırmak, Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmek.
Oynadığı rolü ise; Padişah’tan emir alıyor, Hilafet ve Saltanat’ı kurtarmaya çalışıyor gözükmek. Milleti mücadeleye hazırlarken ve mücadele ederken bu güçlerden yararlanarak kurtuluş savaşını kazanmak.
Böylece çoklu bir tiyatro oynanmaktaydı. Bu tiyatro oyununun bir kısmı Lozan barış görüşmelerinin başlamasına, diğer kısmı ise kesintiye uğramasına kadar devam etmiştir.
Bu tiyatro oyununda maksat ve oynanan rolleri iyi bilirsek, yapılan her hareketin anlamını kavrayabiliriz…
Biz konumuza dönelim:                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        
Sultan Vahidettin Han, Anadolu Hareketi’ne ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selamlık resmi, Padişah’ın emriyle, Yıldız Camii yerine Sultan Selim Camii’nde ve ihtişam içinde yapıldı. Dualar edildi, şehitlerin ruhuna Fatihalar okundu.
Bazı geri çekilme ve arazi kaybetme haberlerini aldıkça o kadar üzülürdü ki, duyduğu acıyı belirtmek kabil değil... Sakarya savunma ve geri çekilmesi sırasında üzüntüsü son haddine varmış ve Ankara’nın düşmesi ihtimaline karşı korkusu, onu çılgına çevirmişti.
Anadolu’da Milli mücadeledeki en küçük olumsuzluklar onu nasıl kahredip yaralıyorsa, en küçük başarı da mutluluktan uçacak hale getiriyordu. Sultan Vahidettin Han, Kuvayı Milliyecilere karşı olmak veya lanet okumak şöyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını onların mücadeleyi kaybetme ihtimalini düşündükçe yaşıyordu...
 Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili yazdığı eserinde şu olayı naklediyor:
 “Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından ve Terrakiperver Fırka’nın kurucularından Refet Paşa ile Eskişehir Garı’nda sohbet ediyorduk. Refet Paşa, şöyle konuştu:
-Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum.”
Yine Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili kitabında şöyle bir olay anlatır:
 Refet Paşa ile Kısakürek, ilk buluşmalarından 30 yıl sonra, Ankara Palas’ta yeniden bir araya gelirler. Refet Paşa, yaşlanmıştır. Kısakürek’in, kendisine hatıralarını yazması ve Sultan Vahidettin Han konusunu işlemesi önerisine, şöyle cevap verir:
“Necip Fazıl!.. Benim bir ayağım çukurda... Değer mi ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir davaya kıyam edip örselenmeye... Sen açtığın ve bayrağını taşıdığın yolda devam et! Ama benden bir şey bekleme! Tezini ve 1951 Büyük Doğularında neşre başladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste sözüm tek cümleden ibarettir ve şudur:
Sultan Vahidettin, 1.Dünya Savaşı’ndan sonraki felaketi, millettin hiçbir ferdinin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu’ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve onu Anadolu’ya göndermiş olan insandır.
 Tarih, ilahi adaleti hadiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği zaman, benim gibi insanların hatıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek, hakikaki tesbit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve davasız gidelim.”
 
ANADOLU’DA OLANLAR

Sultan Vahidettin Han, İstanbul’da işgal kuvvetleri ile köşe kapmaca oynaya dursun, ülkedeki olaylar hızla gelişiyordu.
Kısa başlıklar halinde ifade edelim:
15 Mayıs 1919 günü, İngilizlerin kararıyla Yunan birlikleri yaklaşık yirmi bin kişilik bir kuvvetle İzmir’de karaya çıktı. İzmir’i işgal etmeye başlayan düşmana ilk direniş de halk tarafından başlatıldı.
16 Mayıs 1919 tarihinde, Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a ayak bastılar.
 12 Haziran 1919 da, Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, burada Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay beylerle birlikte yaptıkları çalışmalar sonunda, Amasya Genelgesi’ni yayınladılar. Artık fiilen Anadolu’da mücadele başlatılmış oluyordu.  Anadolu’da başlatılan bu mücadelenin ne olduğu ve amaçları, başta padişah olmak üzere, İstanbul Hükümeti’ne, askeri birliklere, memurlara, halka ve İslam dünyasına gönderilen mektup ve telgraflarla bildirildi.
Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a geldi. İstanbul hükümeti 7 Temmuz 1919’da düşman baskısı ile aldığı bir karar neticesi, Mustafa Kemal’i görevinden azletti.
Mustafa Kemal bunu haber alır almaz, 3.Ordu müfettişliğinden ve askerlikten istifa etti. Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. 7 Ağustos’a kadar sürdü.
Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da toplandı. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen kabul etti, ama bunları bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsayacak biçimde genişletti. 
Özetle şu kararlar alınmıştı:
1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet topyekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve Milli İrade’yi hakim kılmak temel esastır.
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclisi Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.
7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından bir Temsil Heyeti seçilmiştir.
31 Ekim 1919, Maraş halkı Sütçü İmam’ın teşvikiyle Fransız işgal kuvvetlerine karşı mücadele başlattı.
Aralık 1919 ayında seçimler yapıldı. Mebuslar İstanbul’a hareket ettiler. 12 Ocak 1920’de Meclisi Mebusan İstanbul’da toplandı. Misakı Milli kabul edildi.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul resmen işgal edildi.
11 Nisan 1920 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi, son toplantısını yaparak çalışmalarına ara verdi. Çünkü İngilizler, Meclisi de basmışlar ve bazı milletvekillerini alıp götürmüşlerdi. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden seçilmiş bulunan Mebusan Meclisi’nin Anadolu’ya geçen birçok üyesinin katıldığı Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da toplandı. Mustafa kemal Paşa Meclis Başkanlığı’na seçildi.
26 Nisan 1920 tarihinde Fevzi Paşa, Padişah tarafından İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. İstanbul ile Ankara ilişkileri konusunda ayrıntılı bilgi verdi. Büyük Millet Meclisi Hilafet ve Saltanat’a bağlılığını Padişah’a bildirdi.
Büyük Millet Meclisi orduları doğuda, güneyde ve batıda olmak üzere üç cepheden çarpışmak zorunda kalmış, ayrıca Rum Pontus çetelerine karşı da bir merkez ordusu bulundurulması zorunlu olmuştu. Kafkasya’nın Ermenistan diye bilinen bölgesiyle, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Rusya’ya bırakılan Kars ve dolaylarında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulmuştu. Ermeniler, o bölgedeki Türkleri kitle halinde öldürüyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum’daki 15.Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Kumandanlığı’na tayin etti. 28 Eylül 1920’de saldırıya geçen Kazım Karabekir Paşa kuvvetleri, Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü geri aldı. 3 Aralık 1920’de, Ermenistan’la Büyük Millet Meclisi’nin taraf olduğu ilk milletlerarası antlaşma olan, “Gümrü barış antlaşması” imzalandı. Bu anlaşma 16 Mart 1921’de Moskova’da aynen kabul edilecektir.
 22 Temmuz 1920’de, Osmanlı’ya Sevr anlaşması dikte ettirildi. Antlaşma 10 Ağustos 1920’de heyetlerce imzalandı. Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Devleti’ne son veren ve Türk Milleti’nin ölüm fermanı olan bu antlaşmayı imza edenleri vatan haini ilan etti. 
Sultan Vahidettin Han da, anlaşmayı tasdik etmemek için her bahaneye başvuruyordu.
Bu antlaşmayı Türk Milleti’ne ancak zorla kabul ettirmekten başka çareleri olmadığını düşünen İtilaf Devletleri, Yunan kuvvetlerini tekrar saldırıya geçirttiler. Yunanlılar 6 Ocak 1921’de, Uşak üzerinden Afyon-Eskişehir yönüne, Bursa üzerinden de İnönü yönüne doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusu Yunan kuvvetlerini İnönü mevzilerinde karşıladı. Yunan kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. Yunan yenilgisi üzerine Sevr antlaşmasını küçük iyileştirmelerle Ankara hükümetine bir kere daha uzlaşma yoluyla kabul ettirmeyi denemek istediler, ama umduklarını elde edemediler.
Diplomasi yoluyla Sevr’i dikte etmeyi başaramayınca tekrar silaha başvurdular. Yunan kuvvetlerini 23 Mart 1921’de tekrar saldırıya geçirttiler. İnönü mevzilerinde ikinci defa yapılan savaşta Yunanlılar yenildiler. Fakat kısa süre sonra da, ileri harekata başladılar. Türk ordusu Sakarya’nın doğusuna kadar çekildi. Ankara tehlikeye girmişti. Meclis’te ateşli ve heyecanlı müzakereler yapıldı. Başkentin Kayseri’ye nakledilmesi için gizli oturumda karar alındı, kısmen de taşındı. Meclis’te ve tüm yurtta heyecanlı tartışmalar yaşandı. Meclis’teki heyecanı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa yaptığı konuşmayla yatıştırdı. Yunan ordusu ile yakında hesaplaşılacağını ifade etti.
23 Ağustos 1921’de Sakarya Meydan Savaşı başladı. 22 gün 21 gece süren bu savaş sonunda Türk ordusu büyük bir zafer kazandı. 
Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra saldırı gücü tamamen kırılmış olarak Eskişehir, Kütahya, Afyon doğusundan geçen bir hatta çekilen ve orada kuvvetli savunma mevzileri kurmaya başlayan Yunan ordusunun, son bir saldırıyla kesin yenilgiye uğratılıp imha edilmesi için hazırlıklara başlandı. Milletimiz kadınıyla, erkeğiyle, askeriyle, siviliyle fedakarlıkların en büyüğünü yaparak; son ve kesin zafere hazırlık yaptı. Sakarya Zaferi ile Başkomutanlık Meydan Savaşı arasında geçen on bir aylık sürede artık son savaşa hazır hale gelinmişti.
 Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat komuta ettiği saldırı, 26 Ağustos 1922 günü, Türk ordusunun çok şiddetli ve etkili topçu ateşi ile başladı. 27, 28 ve 29 Ağustos günleri Yunan kuvvetlerini kuşatacak şekilde ilerleyen Türk Ordusu, 30 Ağustos 1922 tarihinde büyük zaferi kazandı. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir kurtarıldı. 18 Eylül’de de son Yunan askeri yurdu terk etti. 14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes antlaşması ile, Kurtuluş savaşının silahlı kısmı tamamlanmış oluyordu.
 
 YURT DIŞINA ÇIKIŞI
  
14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Mütarekesi’nden sonra, Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne bir telgraf çekerek konferansa katılacak heyetin belirlenmesini ve İstanbul’a gönderilmesini istedi.
Sadrazam Tevfik Paşa’nın bu telgrafı, Saltanat’ın kaldırılması için Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını harekete geçirdi. O tarihe kadar Hilafet ve Saltanat’a saygılı bir tavır takınan, saygıdan öte Anadolu’daki milli mücadelenin Hilafet ve Saltanat’ın kurtarılması için yapıldığını halka, İslam dünyasına ve İstanbul’daki yetkililere her fırsatta açıklayan Mustafa Kemal Paşa, artık gerçek niyetini açığa çıkarıp Saltanat’ı kaldırmak gayesiyle gerekli yasal değişiklikler için harekete geçti. Böylece Anadolu’ya geçişinden itibaren oynadığı rolü bitirmiş, gerçeklerin açığa vurulması zamanı gelmişti.
 Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarının ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanat’ın kaldırıldığı belirtiliyordu. Saltanat’la birleşmiş olan "Hilafet" ise ondan ayrılacaktı.
Ateşli görüşmeler yaşandı. Meclis iki görüşe ayrılmıştı:
Birinci görüştekilerin tezi şöyle özetlenebilirdi:
“Saltanat, Hilafet’ten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim.”
Bunun aksi görüşte olanlar ise, özet olarak şöyle bir güşü savunuyorlardı:
“Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılamaz. Elinde ordu ve icra gücü olmayan bir hilafet düşünülemez. Böyle bir durum İslam hükümleri ile bağdaşamaz. Bu nedenle, eğer Saltanat kaldırılırsa, Halifelik de kalkmış olur ki, böyle bir durum düşünülemez. Milli Mücadele; Saltanat, Hilafet ve vatanın kurtarılması, bağımsızlığın elde edilmesi için yapılmıştır.”
Görülen manzara şuydu:
Başta Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) Paşalar gibi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşlarının bulunduğu bir grup, Halifeliğin Saltanat’tan ayrılamayacağını ve Saltanat’ın kaldırılamayacağını savunuyorlardı. Saltanat’ın kaldırılması hakkında kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonu’nda görüşülürken, Hilafet’le Saltanat’ın ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürülüyordu. 
Mustafa Kemal Paşa söz alarak, yüksek sesle şunları söyledi:
“Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milleti’nin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve Saltanatı’nı isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, Millet’e Saltanatı’nı, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Böylece rolün artık bittiği, gerçek niyetin ortaya konduğu bir konuşma yapılmış oluyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın bu çok önemli ve tarihi sözleri ve tehdidi sonunda, karma komisyonda, görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurul’da görüşülerek, 1 Kasım 1922’de, 308 numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni Türkiye’nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılmış, Saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün, Büyük Millet Meclisi, Osmanlı veliahdı Abdülmecid Efendi’yi Halife seçmiştir.
Böylece, Büyük Millet Meclisi’nin Saltanat’ı kaldırma kararı üzerine, İstanbul Hükümeti istifasını Padişah’a sundu. İşte bu şekilde, Osmanlı Devleti tarih sahnesinden fiilen çekilmiş oluyordu.
Saltanat’ın kaldırılma kararı üzerine, güçsüz ve ordusuz bir Hilafet makamının İslam’a uygun olmayacağını ifade eden Sultan Vahidettin Han, çeşitli tehditler almaya başlamıştır. Yurdu terk etmesi için adeta zorlanmaktadır. Sarayında çıkan yangınlar, suikast teşebbüsleri ve İzmit’ten Nurettin Paşa’nın linç ettireceğine dair tehditleri gibi, tehlikelerin artması üzerine etrafıyla yaptığı istişarede yurt dışına çıkmasının uygun olacağını kabul etmek zorunda kalmıştır. Böylece Saltanat taraftarları ile Cumhuriyet taraftarları arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı, yani bir iç savaşı da önlemiş olacaktı.

GÖRDÜĞÜ RÜYA

Aldığı tehditler ve uğradığı zorlamalar devam ederken, kendisi de bir gece bir rüya görmüştür. Rüyasını etrafında bulunan güvendiği bir hocaefendiye tabir ettirmişti. Rüyanın tabiri şu idi:
“Sultan Vahidettin Han vatanından ayrılmak zorunda kalacaktı. Yurt dışına çıkacaktı. Fakat tekrar vatanına dönüp tahtına ve tacına sahip olacaktı.”
17 Kasım 1922’de Sultan Vahidettin Han, yeryüzünde sınırları içinde en çok Müslüman nüfus barındıran İngiltere’ye müracaat ederek, yurt dışına çıkışının sağlanmasını istedi. Tahsis edilen Malaya zırhlısına binerek ailesi, çocukları ve yakınlarıyla Malta’ya gitti.
Böylece şeyhinin kendisine şehzadeliği döneminde söylediği, ayrıca kendisinin de gördüğü rüya üzerine yapılan tabir doğrultusunda yurt dışına çıkarılma olayı tahakkuk etmiş oluyordu.
Yukarıda da değindiğimiz üzere Sultan Vahidettin Han, yurt dışına çıkmakla muhtemel bir iç savaşı önlemiş bulunuyordu.
Nitekim, 17 Kasım 1922 sabah saat 06,00’ da Malaya adlı savaş gemisiyle yola çıktıktan sonra, haber alıp Yıldız Sarayı’na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele) Paşa’nın, o sırada ağlamakta olan Vahidettin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey'e:
-Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?
Sözü, gerçeği aydınlatmaya yeter. Bir başka deyişle, eğer Halife Vahidettin Han gitmeyip sarayda kalmış olsaydı, Ankara’nın niyeti düpedüz onu idam etmekti.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın torunu Ertuğrul Osman, sonradan kendisiyle yapılmış bulunan bir röportajda, Vahidettin’in yaptığı fedakarlığın iç harp çıkmasını engellediğini ifade etmiştir. Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu hareketine destek verdiğini belirten Osman şöyle konuşuyordu:
“Sultan Vahidettin, eğer fedakarlık yaparak yurtdışına çıkmasa idi iç harp çıkardı. İleriki safhalarda birtakım gelişmelerden sonra, içeride kalması halinde iç savaş çıkabileceği düşüncesi ile fedakarlık yaparak vatanından ayrılmayı tercih etti. Vahidettin, başından beri Mustafa Kemal Paşa'ya destek veriyordu. Mustafa Kemal, Sultan’ın bilgisi ve emirleri ile hareket ediyordu. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı, ‘Biz Anadolu'daki hareketi desteklemiyoruz’ demesine rağmen, sürekli olarak Anadolu'daki gelişmelerden haberdar oluyor, maddi ve manevi destek veriyordu. Hatta Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkabilmesi için, İngilizlerden ve Fransızlardan izin bile almıştı….”
Yurtdışında zor şartlarda hayat mücadelesi verirken, hiçbir şekilde Türkiye’deki yöneticiler aleyhinde bulunmamıştır. Bu hareketi onun yurdunu ne kadar sevdiğinin ve ülkede herhangi bir olaya sebebiyet vermekten çekindiğinin bir göstergesidir.
Sultan’ın damadı İsmail Hakkı Okday, bir söyleşide Sultan Vahidettin Han’ın, sürgünde iken etrafındakilerin Atatürk aleyhindeki sözlerine tepki gösterdiğini de bir örnek olayla şöyle nakleder:
 "Kızım Hümayra San Remo'da büyükbabası Sultan Vahidettin ile beraber oturuyordu ve yaşı 8 idi. Yanındaki saray kalfaları çocuğa, Mustafa Kemal Paşa aleyhinde bir şarkı öğretmişlerdi. Bunu Hümeyra günün birinde bahçede oynarken söylüyormuş. Büyükbabası Sultan Vahidettin pencereden bunu işitiyor ve Hümeyra'ya gel yukarı diyor. Hümeyra sevinerek koşuyor. Zannetti ki, büyükbabası onu taltif edecek. Çünkü Paşa’nın aleyhinde söylediği için aferin diyecek. Hoplaya zıplaya odasına giriyor. Gel buraya kızım. Sen bu şarkıyı bir daha söylersen dilini koparırım demiş. Mustafa Kemal Paşa büyük bir askerdir, memleketi kurtardı. Böyle şarkı olmaz. Bir daha söylemeyeceksin demiş.”
Türkiye’de karışıklık çıkarmak isteseydi, bunu ülkedeki sevdikleri ve sempatizanları vasıtasıyla çok rahat bir şekilde yapardı. Gittiği yerlerde de, Türkiye Devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu takdire değer bir tavırdır.
Peki, yurt dışına çıkarken ne götürdü?
Son Padişah hazineyi soyup gitmedi. Sultan Vahidettin isteseydi yurtdışına çok önemli ve paha biçilmeyen değerdeki, başta “Mukaddes Emanetler” olmak üzere hazineyi çıkarabilirdi. Nitekim kendisine bu yönde yapılan teklif ve tavsiyeleri elinin tersiyle itmiştir. Tarık Mümtaz Göztepe bu konuda şunları yazmaktadır:
“Sultan Vahidettin’in vatandan ayrılma hadisesinden bir müddet evvel, Topkapı muhafızlığına kademe kumandanı ve sabık kayınbirader Zeki Bey getirilmişti. Ömrü politika mücadelelerinde ve komitecilikte geçen bu netameli ve atılgan adam ile, kendisi gibi düşünen bazı kafadarları, Padişah giderken Hilafet’e ait mukaddes emanetleri birlikte götürmesi hususunda şiddetle ısrar gösteriyorlardı. Hatta İstanbul’da en yüksek rütbeli bir ecnebi zabıta kumandanı bulunan Kolonel (Albay) Maksivel bu emanetleri en emin bir vasıta ile hiçbir sızıltıya meydan vermeden memleket haricine çıkarabileceğini söylemiş ise de, bu nazik işe Sultan Vahidettin asla yanaşmamış, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler ecdadımın Türk Milleti’ne armağanıdır, diyerek bu teklifleri reddetmiştir.”
Hatta yurdu terk ettiği aya mahsus özel maaşını da, bu ay çalışmadım ve hak etmedim diyerek almamıştır. Ayrıca el yazma ve paha biçilemeyecek kadar değerli bir Mushaf’ı da, tüm ısrarlara rağmen iade ettirmiş, yanında götürmemişti.
Ankara’da ise kraldan çok kralcı olan mebuslar vardı. İşi iyice ileri götürmüşlerdi. Osmanlı hanedanına mensup kadınlar ve çocuklar dahil, herkesi, hatta geçmişe doğru yürüterek ölenlerin kemiklerini bile yurt dışına atma gayretinde olanlar vardı.
7 Mart 1924 tarihli "Akşam" gazetesinde çıkan bir haberi aktarmanın sırasıdır:
"Dün, Meclis'teki en mühim hadise, Gazi Paşa'nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa, Osmanlı Hanedanı’na mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:
- Olamaz!
Diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:
- Yalnız sağ olanları değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!
Sesleri duyuluyordu. Bu durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır."

VEFATI

Hacc ibadetini yerine getirdikten sonra, İtalya Kralı Victor Emmanuel’in davetiyle yakınları ile birlikte San Remo’ya yerleşmiştir. Yokluklar içinde sefalet sürmesine rağmen, Kral’ın türlü yardımlarını reddetmektedir. Sıla hasreti içinde ömür süren Sultan Vahidettin Han, 65 yaşının içindeyken,15 Mayıs 1926 günü San Remo’daki ikametgahında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.
Osmanlı sultanları içinde ölüm sebebi otopsi ile tespit edilen tek sultandır. Ölüm sebebi olarak aşırı sigara içmesinden dolayı kalp damarlarının tıkanması gösterilmiştir.
Ölüm gününü bir yakını şöyle anlatmıştır:
“Sultan Vahidettin, o gece akşam yemeğinden sonra bütün ev halkını ve özel hizmetlilerini odasında toplamış ve geç vakitlere kadar pek tatlı ve neşeli sohbetlere dalmışlardı. Bahisler dönüp dolaşıp İstanbul’a ve Çengelköyü’ndeki köşke geliyor, herkes bu geçmiş refaha ve gençlik hatıralarına ait tatlı bir hikaye anlatıyordu. Sultan Vahidettin, bu tatlı sohbetleri en hararetli yerinde keserek:
-Haydi yatsı namazınızı kılınız da geliniz. Sohbetimize yine devam ederiz.
Demiş ve herkes kalkıp namazlarını kılmak üzere dışarı çıkmışlardı. Bu esnada Sultan Vahidettin daima yanında bulunan ve hizmetlerine bakan son zevcesi Nevzad Hanım’a seslenerek:
-Biraz safram kabarıyor, bana bir tas getir.
Demiş. Derhal getirilen tasa az miktarda kustuktan sonra:
- Aman şu leğeni dök de şurada kokmasın.
Demesi üzerine Nevzad Hanım derhal leğeni musluğa dökmüş ve acele ile odaya döndüğü zaman Sultan Vahidettin’i uzandığı şezlongun üzerinde cansız bulmuştu .”
Sultan Vahidettin’e otopsi yapan Prof. Fava, Sultan’ın kemikleşmiş aort damarını göstererek:
-Bu, nikotinden tıkanmış, neredeyse kemikleşmiş…
Demiştir.
Demek ki üzüntülü günlerinde kendini sigaraya vermiş ve bu yüzden kalp krizi geçirmiştir.
Babası Vahidettin’in kederden öldüğünü anlatan Sabiha Sultan:
-Babamla, Mustafa Kemal arasında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı. Yegane gayeleri vatanın istiklali idi. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini ve Hanedanı’nı hain insanlar gibi göstermesinden çok müteessir olmuştur. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır…
Diyor.
  Vahidettin’in ölüm haberi geldiğinde Adana’da bulunan Atatürk’ün sofrasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) de vardır. Atatürk:
-Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki…
Diye başlayan bir değerlendirme yapmıştır.
Bu sözleri Hamdullah Suphi, kuzeni Fethi Sami Baltalimanı’na aktarmıştı. Fethi Sami, Sultan Vahidettin Han’ın ablası Mediha Sultan'ın torunudur. 
Kalabalık maiyetiyle İstanbul’dan ayrılan Sultan Vahidettin Han; yokluk, zaruret ve vatan hasreti içinde San Remo’da can verdi. Alacaklıları tarafından haciz koydurulan naaşı, kızı Sabiha Sultan’ın tedarik ettiği para ile kaldırılmıştır. 
 
ONA DAİR BİRKAÇ NOT

  "İngilizlere sığındı" diye dile dolanan Sultan Vahidettin Han’ın, neden doğrudan doğruya İngiltere’ye (mesela Londra’ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta Adası’na, sonra da İtalya’daki San Remo’ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi göze almış olabilir? Eğer Vahidettin Han gerçekten de söylendiği gibi İngilizlere sığınmış ve hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve yeni kurulmuş Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde ödüllendirilmesi gerekirdi. Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın kasabın elinde rehin kalmazdı. Hacizli cenazesi defnedilemediği için, haftalarca ortada kalıp kokuşmazdı.
Sultan Vahidettin Han’ın İtalya Kralı’na da bir cevabı vardır ve öğrenilmesi gerekir:
Saraydan, kendine ait olmayan bir iğne dahi almadan ayrıldıktan sonra, çok zor günler geçiren Sultan Vahidettin Han, Mekke’de bir süre kaldıktan sonra, İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada ikamet etti. Parasız ve imkansız kalmıştır. Muhtaç durumdadır. Şehzadelik günlerinde kendisini İstanbul’da ağırladığı devrin İtalya Kralı Viktor Emanuel, başyaveri vasıtasıyla, Sultan’a şu mesajı gönderir:
“Zatı Şahaneleri’nin memleketlerini bazı olaylar dolayısıyle terk ederek benim ülkeme misafir olarak gelmelerinden büyük bir sevinç duymaktayım. Kendileri İtalya toprağına ayak bastıklarından itibaren özel misafirimdirler. Zombardo’da bir şato, Floransa’da yine bir şato, Napoli’de de bir sarayım mevcuttur. Bunlardan hangisinde oturmak arzu ederlerse araba, ihtiyaç maddeleri ve tüm personeliyle emirlerine tahsis edilecektir.
Acaba hangisini arzu buyururlar?”
Sultan Vahidettin Han’ın etrafındakiler, yokluktan bunalmış vaziyette iken böyle bir haberin gelmiş olmasından büyük sevinç duymaktadırlar. Ağızları kulaklarındadır.
Nihayet artık yokluk yılları bitmiştir. Sultan’ın bunu reddetmeyeceğinden emindirler. Yüzler gülmektedir.
Sultan Vahidettin Han’ın cevabı ise şudur:
“Kral hazretlerine gösterdikleri misafirperverlikten dolayı müteşekkirim. Fakat bu davetlerini asla kabul edemem.  Memleketimdeki olaylar beni her ne kadar tac ve tahtımdan ayrı koydu ise de, üzerimde Halifelik sıfatı mevcuttur. Ben bütün Müslümanların reisiyim. Peygamber postunda oturmaktayım. Bu sıfatım, kendi dinimden olmayan bir zatın bu türlü tekliflerini kabulden beni meneder. İşte bundan dolayı Kral hazretlerine davetlerini kabul edemeyeceğimi bildiririm.”
Bu cevabı tercüme eden Tahir Bey söz alır:
-Efendimiz, bugün iyi kötü sayenizde yaşıyoruz. Fakat hazıra dağ dayanmaz, bunun yarını da var.
Diyerek yokluğu hatırlatır.
Sultan’ın cevabı şudur:
-Ne yapalım azizim Tahir Bey! Biz de soğan ekmek yeriz!..
Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu.
Buna benzer bir olay daha vardır. Sultan Vahidettin’in Halifei Müslimin sıfatını vurgulayan ve bu uğurda açlığı bile göze aldığını gösteren bir olay:
Hindistan Müslümanları, Sultan Vahidettin Han’ın Halife sıfatı üzerinde bulunduğu halde, Avrupa’da ne kadar maddi sıkıntı çektiğini izlemektedirler. Öteden beri Anadolu’daki istiklal mücadelesinin başarısı için dua ve niyazda bulunurken,  aralarında topladıkları paraları Anadolu’ya yardım için göndermekteydiler. Bu arada hatırlamakta fayda vardır. Anadolu’ya yardım konusunu o kadar ciddiye alırlar ki, kadınlar tüm takılarını ortaya koyarak dualarla yardım kampanyasına katılmaktadırlar. Bir kadının hiç takısı ve parası olmadığı için çocuğunu satılığa çıkarıp yardım etmeye kalkıştığını tarihler yazıyor.
İşte kısa bir süre sonra Avrupa’da sefalet içinde yaşayan Halifei Müslimin Vahidettin Han’a yardım için, aralarında külliyetli miktarda bir para toplamışlardır. Bu yardımı Halife’ye takdim etmek üzere de, Ağa Muhammed Nurettin Cafer isminde bir kişiyi görevlendirmişlerdir. Elçi paraları getirmiş Vahidettin Hana’a vermek istemiştir. Vahidettin Han bu parayı kabul etmemiş ve:
-Hamdolsun, şimdi ihtiyacım yoktur.
Demiştir.
Ağa Muhammed söz alarak:
-Efendimiz bu parayı Müslümanlar, Halife olduğunuz için ve bir hizmete sarf etmeniz için gönderdiler.
Diye cevap vermesi üzerine Vahidettin Han:
-Sizin ülkenizde Müslümanlara hizmet eden bir medrese veya müessese var mıdır?
Diye sormuştur.
Ağa Muhammed:
-Evet vardır. Sindi İslamiyye Medresesi bunlardan biridir. Başka müesseseler de vardır.
Vahidettin Han o zaman:
-Madem ki bu parayı benim İslami bir hizmete sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatımla sizi naip tayin ettim. Bu parayı götürün, Sindi İslamiyye Medresesi’ne ve onun yanındaki diğer müesseselere Halife’nin namına sarf edin.
Diye cevaplamıştır.
Parayı götürmüş olanlar sonucu şöyle anlatırlar:
-Halifei Müslimin bu sözü söylediği zaman huzurunda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Zira ihtiyacı olduğunu biliyorduk. Huzurundan mecburen ayrıldık. Bu paraları emrettiği yerlere sarf ettik. Geri döndükten kısa bir müddet sonra Halife Hazretleri’nin vefat haberi geldi.
Görüldüğü gibi Sultan Mehmed Vahidettin Han, bu durumda bile kendini düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:
-Saray ve Saltanat yıkılmış ne çıkar, Vatan ve Millet kurtuldu ya…
Birgün etrafındakilere şu cümleyi ifade edecektir:
“Biz Devlet’i ve Millet’i koruyan bir paratönerdik. Bir gün geldi devletin ve milletin varlığına yıldırım düşecek oldu. Onu biz üzerimize çektikçe biz yandık, fakat Devlet ve Millet kurtuldu. Mühim olan da buydu. Ben neticeden yine de memnunum.”
Sultan Vahidettin Han, gurbet hayatı boyunca hep kulakları Türkiye’de, bir haber beklemiştir. O da Mustafa Kemal’in bir gün halkın karşısına geçip, kendisinin İstanbul’da daima düşmanın tazyik ve tesiri altında bulunduğu, Anadolu’daki harekatı hep desteklediği, bazı tehlikeleri de paratoner vazifesi görerek kendi üzerine çekmek amacıyla yaptığı yolunda açıklamalarda bulunsun diye. Kendisinin vatan haini olmadığı, Milli mücadelenin başarılması için üzerine düşenleri yaptığını açıklasın diye. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.
Sultan ve Halife ünvanlarını taşıyan Vahidettin Han’ın Hıristiyan toprağında defnedilip bırakılması uygun değildi. Türkiye’ye de defin söz konusu olamazdı. Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası’na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı ile manavı olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           
Tabut tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye’de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da, Padişah’ın Şam’a defnedilmesine izin verdi.
Sultan Vahidettin Han’ın Şam’da bulunan Süleymaniye Camii’ndeki kabri üzerindeki taşında şunlar yazar: 
"Baki olan sadece Allah'dır. Sultan oğlu Sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahidettin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"
Sultan Vahidettin Han, mezarı yurt dışında bulunan tek padişahtır. Zaman zaman bu mezarın yurda nakli konusunda yazılar yazılır, söylemler yapılır.
Sultan Vahidettin’in  torunu  Neslişah Sultan (Osmanoğlu) bir soru üzerine:
“Sultan’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi konusunda çok istediğimiz halde, belki memleket için iyi olmayan sonuçlara sebep olacağından dolayı şimdilik bunu istemiyoruz.
  Sultan Vahidettin’in ailesi, büyükbabalarının mezarının Suriye'den Türkiye'ye getirilmesine sıcak bakmıyorlar. Bunun çeşitli sebepleri vardır:
Aile, mezarın naklini her zaman istemiştir, ancak bu iş Türkiye'de huzursuzluk yaratacak bir gelişme olmamalıdır. Hayatında zaten çok çekmiş olan hükümdar, hiç olmazsa mezarında huzur içerisinde bırakılmalıdır.
Sultan Vahidettin’in son uykusunu uyuduğu Şam, hem Müslüman bir ülkenin toprağıdır, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş vilayetinin merkezidir. Dolayısıyla, Sultan’ın mezarı yabancı bir memlekette değil, o devirde başında bulunduğu devletin sınırları içerisindedir. Üstelik cedleri Kanuni Sultan Süleyman ile İkinci Selim tarafından yaptırılan bir camidedir ve bu camiin haziresinde, ailesinden 26 kişiyle bir arada yatmaktadır.”
Türkiye dışında bulunan bütün Türk mezarları, hiçbir ayırım yapılmadan memlekete getirilip getirilmemesi tartışılmalıdır ama, bazı çevrelerin bu mezarları birbirleriyle mukayese etmeleri kabul edilemez. "Şu kişinin mezarı getirilirse, Vahidettin Han da getirilmelidir" demek, padişahlarla şairleri emsal göstermek hoş bir şey değildir. Bu bir üstünlük değil, halkın ön kabulüdür.
Yasalara ve geleneklere göre, mezar nakli ancak cenazesi nakledilecek olan kişinin ailesinin izin vermesi halinde yapılabilir. Bu konuda öncelikle karar sahibi olan kişi, ölenin eşidir ve eşin hayatta olmaması durumunda varislerin onayı gerekir.
Sultan Vahidettin Han, İslam’a son derece bağlı, ülkesi ve insanlarını seven, mensubu bulunduğu Osmanoğlu sülalesinin geleneklerine bağlı, İlayı Kelimetullah’ı gaye edinmiş talihsiz bir Halife ve Sultan’dır. Osmanoğulları sülalesi için şunları söylemiştir:
 “Bizim hanedanımızdan her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu gelmiştir, zalimi gelmiştir, delisi gelmiştir, aptalı gelmiştir; fakat dinsizi gelmemiştir. İçimizde dine karşı en gevşeği olduğu zannedilen Sultan Abdülaziz Han bile, son nefesinde Kuran’a sarılarak öyle ruhunu teslim etmiştir. Şehit edildiği anda kanına bulanmış olan Mushafı Şerif’i Yıldız Sarayı kütüphanesindedir.”
Sultan Vahidettin Han’ı hain diye suçlayanlara halen tesadüf edilmektedir. Bir de onu dinlemek gerekmez mi? Bu sebeple, onun yurt dışında sürgünde iken, Hacc topraklarında yapmış olduğu bir açıklama ile olaylara bakışını görelim. Metnin orijinalini bozmadan sayfalarıma almak istiyorum:
“Şevketlu Sultan Mehmed Vahidettin Efendimiz Hazretlerinin Beyannamei Hümayunlarıdır:
Bismillahirrahmanirrahim
Bidayei iştialinde (alev almaya başlaması sırasında) devletimizin iştirakine katiyen rıza göstermediğim ve bütün müddeti devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle (her türlü vasıtayla) tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım (yıkımlarını ve zararlarını sınırlandırmaya çalıştığım) Harbi Umumi’nin (Birinci dünya savaşının) avakıbı vahimesi (feci sonuçları) tamamiyle kendini göstermeye başladığı bir zamanda, biraderimin vefatı müessifi (biraderim Mehmet Reşat’ın üzüntü verici vefatı) vukua gelerek, Kanuni Esasiyi Osmaniye’nin (Osmanlı Anayasası’nın) bahşeylediği hakka istinaden ve ehli hal ve aktin biatı umumiyesi (genel biatı) ile Makamı Hilafet ve Saltanat’a calis olmuştum (oturmuştum). O günler göz önüne getirilirse, Makamı Hükümdari’yi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilatın (zorlukların) derecei ehemmiyet ve azameti (önem derecesi ve büyüklüğü)  takdir olunur.
Bilahare cephelerimizin birbirini müteakip sükut etmesiyle sabit olduğu üzere, hiçbir ümidi galebeye makrun olmayan (galip olma ümidine yakın bulunmayan) harbi halin temadisi ve usuli meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikabı (örtüsü) altında 1908’den beri re’si idaremize (idaremizin başına) yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkanından müfrit ve müteneffiz (aşırı ve nüfuzlu) kısmının harpten bil istifade dahili memlekette revaç verdiği yağma, ihtikar ve anlaşılmaz maksatlarla yer yer ika ettikleri günagün yangınlar sebebiyle payitahttan müntehayı hududa kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve usarei hayatiyyesi (hayat özsuyu) hevlengiz (dehşetli) bir surette heder olup gitmekte idi.
Bu fecayi (facialar) karşısında tevcihi mesai (çalışma yönlendirilecek) hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin iadesinden başka bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terahi (erteleme) tecviz edilmemiş ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat harbin devamından müteneffi (faydalı) olmakla beraber, memleketimizde daima idarei hukuk ve selahiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile, yine o hükümeti mütehakkimenin (zorba hükümetin) etrafında tesis eylediği şebekei ihanet (ihanet örgütü) mesaimin semeredar (çalışmamın verimli) olmasına hail (engel) olarak münferiden müzakerei sulhiyeye (Tek başına barış görüşmelerine) girişmekle elde edilecek menafi ve şeraiti müsaideye (müsait şartlara) ve muhterem milletin huni mazlumini (mazlumların kanını) bilasebep (sebepsiz olarak) heder olmaktan vikayeye (korumaya) imkanı vusul (ulaşma imkanı) bırakmadı. Ve harp bütün dehşeti tahripkaranesiyle (dehşetli bir şekilde harap etmesiyle) meş’um Mondros Mütarekenamesi’ni imza mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların elyevm (bugün) Ankara’daki Hey’eti Vekile Reisi Rauf Bey’in tahtı riyasetinde (başkanlığında) ve o zaman memleketin en mühim kuvvei askeriyesinin de şimdiki Ankara Meclisi Reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatırı nişanıdır (hafızasında yer etmiştir).
Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selahiyyetini düveli itilafiyeye (itilaf devletlerine) bahşeden maddei mahsusasıyla (özel maddesiyle) Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri ki, sonraki bütün felaketlerin menşe ve mastarı bulunan mezkur mütarekenamenin akd ve imzası mağlubiyet ve mecburiyeti ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde, bilahere İzmir işgali dolayısıyla beni ittihama (suçlamaya) cüret edenlerin noktai nazarına göre, mezkur işgallere istinatgah olan Mondros Mütarekenamesi’ni akte bil fiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyeti askeriyesi ile devleti böyle bir mecburiyeti elimeye düşürmekte cidden zimethal bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı milliyenin (Milli başkanların) mesul ve müttehem (sorumlu ve itham edilen) olması lazım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasından ve gerek ondan sonraki bütün mesailde  (her meselede) Kanuni Esasi (anayasa) mucibince mesuliyetten müstesna olan Makamı Hükümdari için hükümeti mesulenin (sorumlu hükümetin) maruzatını tasdik lüzumu gibi gayrı kabili itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imla ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felaketlere karşı, bilahere muhalefetten ön ayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvvai mevcudesinin (mevcut kuvvetlerinin) kısmı küllisini esir vererek zilletle Toros eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayrı kabili ictinap (kaçınılması mümkün olmayan) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayanı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte tahtı Osmaniye’ye cülusumdan (Osmanlı tahtına oturuşumdan) sonra ilk mühim hatvei siyasiyeyi (siyasi adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.
Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise, geri alınması mümkün olmayacak bir hatve (adım) atmaktan ihtiraz (çekinme) ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil islahat ve icraata germi (gayret) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsatı şahsiyeye (kişisel girişimlere) devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayzı umuminin (yaygın kızgınlığın) bertaraf olacağı müsait zamanlara intizar edebilmek için vakit kazanmaktan ibaret idi.
İzmir işgali hadisesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düveli salisei muazzamanın (üç büyük devletin) kati ve nagihani (kesin ve ani) kararına istinat etmekte olduğu gibi, bu vakanın bize tebliği de doğrudan doğruya düveli salisei müşarün ileyha (sözü geçen üç devlet) tarafından vuku bulduğu cihetle, mesele düveli muazzama meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahvili, Yunanistan’daki vaziyeti siyasiyenin tebdili ile düveli muazzamai müşarün ileyhanın ittifakına halel tari (arız) olduktan sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bu kararı katinin, tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle, hakkımızdaki gayzı umuminin zevaline intizaren (yok olmasını bekleyerek)  teşebbüsatı siyasiye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da, mesleki mezkurü müeyyed (güçlendirir) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, harpte mağlup olmamak şartıyla mukavemete hem de taraftar idim. Ve nitekim bu his ile Kuvayı Milliye’ye mütemayil bir takım kabineleri de mevkii iktidara getirdim. Şu kadar ki, o devirlerde Mustafa Kemal devleti metbuasına (tabi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş, Anadolu’da bir çok aksakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vezaifi Milliye (Milli vazifeler) hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir bela kesilmiş idi.
Tıpkı İzmir hadisesi gibi,  Sevr Muahedesine ait teklifi düveli (devletlerin teklifi) de Yunanistan’da vaziyeti siyasiyyenin tebeddülünden (siyasi durumun değişmesinden) ve devletlerin aleyhimizdeki ittifakı şedidine halel tari olmadan (güçlü ittifaklarına halel gelmeden) mukaddem (evvel) olarak ve hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek, 24 saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı (baskı ve tehditleri) ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben Sevr Muahedesini kesbi katiyyet etmiş (kesinlik kazanmış) addolunacak şekilde tasdik etmedim. Meselenin katiyyet kesbetmesi, Meclisi Mebusan’ın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf olduğunu ve hakk ve adaletle telif olunamayacak surette gayrı tabii olan böyle bir muahedenin devam ve takarrur edemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hulülüne (gelmesine) kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.
Mondros Mütarekesi, İzmir hadisesi, Sevr Muahedesi gibi müstesna bir noktai nazarla telakki ettiğim vekayiden (olaylardan) gelen mesailde (meselelerde) daima icabatı meşrutiyete tevfiki hareket eyledim (hareketlerimi meşrutiyetin gereklerine uydurdum). Bu sebeple muhtelif kabinelerin, muhtelif, belki de mütehalif ictihatlarına (farklı yorumlarına) riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilahere devleti metbuasını (tabi olduğu devleti) tanımadığı cihetle tenkili (yola getirilmesi) için kuvvei askeriye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda hükümeti mesule ile Makamı Hükümdari’nin münasebeti mütekabilesine (karşılıklı ilişkilerine) ait, icabatı meşrutiyetten (meşrutiyetin gereklerinden) ayrılmamak arzusu ve bazı esbabı zaruriyeyi siyasiye (zaruri siyasi sebepleri) amil olmuştur. Bundan maade gerek kabine tebeddülatında (değişikliğinde) gerek icraatı sairede (başka icraatlarda) nazımı harekatım, efkar ve hissiyatı şahsiyemden ziyade daima efkarı umumiye veyahut gayrı kabili mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en ziyade delili son Tevfik Paşa kabinesini sırf aleyhinde efkarı umumiye tezahüratını meşhud olmadığı için, şahsım ve makamım hakkında sui niyetleri zahir olan kemalcilerin İstanbul’da tesisi nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevkii iktidarda tutmaklığımda görülebilir.
Ankara ile İstanbul’un arasında ikiliğin izalesi emrinde (giderilmesi işinde) bu gibi fedakarlıklardan geri durmamakla beraber, Hilafet’in Saltanat’tan tefriki ve payitahtın İstanbul’dan Ankara’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi ülemayı İslam’ın malumu olduğu vechile şeri şerife katiyyen mugayir (Şerefli Şeriat hükümlerine kesin olarak aykırı) ve müvekkilim (vekili olduğum) Fahrül Mürselin (Peygamber) Efendimiz Hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla; benim için selahiyet ve imkan haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, Hilafet’i İstanbul gibi siyasi ve tarihi bir istinatgahtan mahrum eylemek demek olduğu cihetle,  katiyen gayrı kabili kabul (kabul edilmesi mümkün olmayan) idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularına tebaiyet etmediğim (tabi olmadığım) için bana hiyaneti vataniye (vatan hainliği) azvu isnat (yakıştıran ve isnat) edenlerle beraber her akıl ve izan sahibinin bilmesi lazım gelir ki, dünyanın en büyük cah ve mansıbı olan (yer ve mevkii olan) Hilafet ve Saltanat makamını fiilen ve bil irsi vel istihkak (veraset ve hak etme ile) haiz bir hükümdarı, hiyaneti vataniye gibi bir cürmü şen’i ye (alçak bir suça) sevkedecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların, resmen Hilafet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muavakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile gözüme aldırdım. Bu müfarakatim (ayrılığım) bilhassa harbi umumiden sonra kendi efalinin (yaptıklarının) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı efalimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tabi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakkı kelamdan (söz hakkından) memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emri ilahinin ve aklı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinap eylemek (kaçınmak) ve hem de Elfiraru mimma la yutak min sünen il mürselin (takat getirilemeyecek güçlüklerden kaçınmak peygamberlerin sünnetlerindendir) fehvayı şerifi üzere müvekkili zişanımın (beni vekil eden şanlı Peygamberim’in) Hicreti Nebeviyelerine ait olan sünneti seniyyeye ittiba etmekten (uymaktan) ibarettir.
Müdafaayı vatan gibi müstahsen (güzel) gayelerle hiçbir münasebeti olmadığı halde Ankara Meclisi’nin ittihaz ettiği mukarreratı ahire (son kararları) üzerine muarızlarımızla aramızda tahaddüs eden (meydana gelen) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyeti ahireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:
Ceddim Osman Gazi’den Selimi Evvel’e (Yavuz Sultan Selim’e) kadar Devlet i Osmaniye namıyla Türk saltanatı var idi. Selimi Evvel’den sonra ise, bu saltanat Hilafet’in inzimamı ile Saltanatı Muhammediye heline gelmişti.
Şimdi bana bigayrı hakkın (haksız bir şekilde) ihaneti vataniye isnat edenler, Hilafet’i hukuk ve nüfuzundan tecrit ve tatil ederek bu Saltanatı Muhammediye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Alemi İslam’a ihanet etmişlerdir. Ben devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harbi umumiye iştirakımızdaki ifratların acısını tattıktan sonra, siyaseti hariciyede muarızlarımın tabiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim. Daha doğrusu vakit kazanmak için icap eder ise, kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında muarızlarımın müfrit ve herçibadabad (ne olursa olsun) mesleği müntici isabet ve muvaffakiyet (doğru ve başarılı netice veren metod) olur ise, şahsen ben kaybedeceğim, fakat devlet kazanacaktı. Halbuki onlar Devlet’e, Saltanatı İslamiyesi’ni kaybettirdiler.
Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrip ve tağyirine bazı müstesna şahsiyetlerden maade bütün vükela ve ülema ve ukela ve ricali memleket tarafından ses çıkarılamayacağını ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikar suretlerde yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdendir. Ben devletin hayat ve mematıyla herkesten ziyade alakadar olan münevveranı milletimin (milletimin aydınlarının) bu derece sui istimal etmeyecekleri hakkındaki hüsnü zannıma ait olan hatamı itiraf ederim.
Neticei kelam olarak şurasını beyan ederim ki, Hilafet meselesinin halli dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlud (karışık) askeriden ve sunufi vesaireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şerzemmei kalile (az sayıda kötü kişiler) kısmen mükrih (zorlayan) ve mücbir, kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bihaber olarak muğfil (iğfal eden) halinde bulunan beş altı milyonluk Türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu üçyüz milyonluk Alemi İslam’ın tamamına taalluk edecek bir meseleyi uzmadır (büyük bir meseledir). Binaenaleyh şimdi ben, Hilafet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzuli ve cebri hükmü katiyyen kabul etmeyerek hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları) isnat edenlere kemali nefretle red ve iade ederek, memleketin bila tefriki cins ve mezhep (ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın) bütün ahalisinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan ve adl ü itidalin hakim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlup edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar, haki ıtırnakinin (mübarek toprağının) ezelden müştakı (arzu edeni) olduğum Haremeyni Şerifeyn’de ve şimdilik civarı Beytullah’da imrarı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).
Beni Beldetullah’a isal eden (Allah’ın beldesine gönderen) şu muhaceratı mucibi mefharet ile (iftihar edilmeyi gerekli kılan muhaceret ile) Hilafet’in Saltanat’tan tecridi teklifine sebat ve mücahedem nasibei hestimi ve zahrı ahiretimi teşkil edecektir. (Şahsi nasibimi ve ahiret azığımı teşkil edecektir.)  Misafir olduğum Biladı Mukaddesei Arabiyye’nin hükümdarı ali tebarı ile (yüce hükümdarı ile) ahaliyi necibesi tarafından gerek benim hakkımda ve gerek vatancüda diğer hemşehrilerim haklarında gösterilen asarı mihman ü vaziyi (misafirperverliği) şükür ve mehmedetle yadettiğim gibi, haiz oldukları asaleti mümtaze ve mutahharaya (seçkin ve temiz asalete) muvafık bir suretle hareket eden müşarunileyh Celalet ül Melik hazretleriyle aileyi muhteremeleri erkanının tealiyi şan ve şereflerini ve bu sayede Biladı Mukaddesei Arabiye’nin ve sekenei necibiyyesinin (temiz sakinlerinin) tarihe zinet veren mazileriyle layık oldukları inkişafı mesude mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.
İstanbul’dan mufarakatimden sonra bu ilk beyannamemdir.
Vesselamu ala men ittebealhüda! (Selam Hüda’ya tabi olanlara olsun).
Mehmed Vahideddin bin Sultan Abdülmecid Han”
 
  RÜYASININ GERÇEKLEŞMESİ

Önceki sayfalarımızda bahsettik. Sultan Vahidettin Han’ın tahta geçme ihtimali hiç olmayan şehzadeliği yıllarında, şeyhi Ziyaeddin Dağıstani’nin rüya olarak görüp kendisine anlattığı, gelecekle ilgili yorumlar vardı. Buna göre Şehzade Vahidettin bir gün Osmanlı tahtına geçecekti. Lakin Osmanlı o günlerde düşman istilasına uğramış olacaktı. Bir gayretli kişi çıkacak, öncülük edecek, düşman yurttan çıkarılacaktı. Ancak kendisi de yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kalacaktı. Lakin yurt dışında vatanından ayrı kalması olayı da bir gün sona erecek ve yurduna dönüp tekrar taht ve tacının sahibi olacaktı.
Aynı içerikli bir rüyayı kendisi de saltanatın kaldırıldığı günlerde görmüştü. Her iki rüyaya göre de Sultan Vahidettin Han, yurt dışına çıkışından sonra tekrar geri ülkesine dönecek tac ve tahtını yeniden elde edecekti.
Gerçekten de yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, rüyaların doğrultusunda o, Osmanlı tahtına, ama yangın yeri olmuş bir ülkenin tahtına oturmuştur. Rüyanın ilk bölümü böylece gerçekleşmişti.
Dahası yangın çok kısa bir süre sonra payitahtı da saracaktı. Düşman çok kısa bir süre sonra payitaht İstanbul dahil olmak üzere yurdun çok büyük bir bölümünü işgal ve istila etmişti. Rüyanın bu bölümü de aynen gerçekleşmiştir.
Bizzat kendisinin görevlendirmesiyle Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’yi önder olarak başlatmış ve zafer kazanılmıştır. Rüyanın bu kısmı da gerçekleşmiştir.
Ankara’da Millet Meclisi’nin aldığı bir kararla, Osmanlı Saltanatı kaldırılmış ve Sultan Vahidettin Han yurt dışına çıkmak mecburiyetinde kalmıştır. Rüyaların bu kısmı da aynen gerçekleşmiştir.
Rüyaların, gurbette fazla kalmayıp, tekrar geri döneceği, tac ve tahtına tekrar sahip olacağı kısmına gelince:
Gerçekten Sultan Vahidettin Han, bu kısmın da aynen gerçekleşeceğinden emindi. Beklentisi hep o yöndeydi. Bunu yurt dışında bulunduğu her zaman ve mekanda etrafındakilere ifade ettiği gibi, kızı Sabiha Sultan’a yazdığı mektubunda da ifade ediyordu.  İnanıyordu ki, geleceğe ait beş safhası olan bir rüyanın, dört safhası gerçekleşmişse, beşinci safhası da mutlaka gerçekleşecek ve yurduna geri dönecekti. Bu beklenti içindeyken önceki sayfalarda anlatıldığı gibi, San Remo’da vefat etti. Böylece vefat etmesiyle rüyanın bu kısmı gerçekleşmemiştir. Bu ilk bakışta böyledir.
Ancak hal ilminden anlayan ve rüya konusunda bilgisi olan bir çok ilim adamı, beş bölümden oluşan bu rüyaların dört bölümü aynen gerçekleşmiş olduğuna göre, son bölümü de mutlaka gerçekleşecektir. Belki Sultan Vahidettin Han’ın cismaniyeti geri gelememiştir ama, onun temsil ettiği Osmanlı ruhaniyeti, yani onların 622 yıl yürürlükte tuttukları ilayı kelimetullah ruhu bir gün yurda dönecektir. Osmanlı ruhu bu ülkede tekrar hükümran olacaktır. Bu rüya bunun delilidir. Kısa sürede dönmesi gerçek olacaktır. İnsanların ömründeki süreler, belki senelerle mukayyettir ve kısa olabilir ama, ülkelerin ve milletlerin ömründeki süreler, insan ömrünü aşabilen sürelerdir. Bunlar da ülkeler ve milletler için kısa sayılabilir.

2.ABDÜLHAMİD HAN VE RÜYALAR

  

 ONU TANIYALIM

Osmanlı Padişahları’nın otuzdördüncüsü ve İslam Halifeleri’nin doksandokuzuncusudur. Sultan Abdülmecid Han’ın ikinci oğlu olup, 1842 yılında doğdu. On yaşında iken annesini kaybeden Şehzade Abdülhamid için, özel hocalar bulunarak iyi bir eğitime tabi tutuldu. Arapça, Farsça, Tefsir, Hadis, Fıkıh ilimlerini ve fen bilgilerini öğrendi. Tahsilinden artan zamanlarını ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi.
Şehzade Abdülhamid’in zeka ve hafıza bakımından çok yüksek bir potansiyel olduğunu anlamış olan amcası Sultan Abdülaziz Han, onu çok iyi bir şekilde yetiştirmek gayesiyle gerekli tüm çalışmaları yapıyordu.  Nitekim Sultan Abdülaziz Han, onun daha serbest bir ortamda yetişmesini sağlamak, ayrıca dünyayı da yakinen öğrenmesi ve tanıması için, Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Şehzade Abdülhamid de bu imkanlardan en iyi şekilde istifadeye çalıştı. Yabancı basını devamlı takib ederek, dış devletlerin niyet ve emellerini ve gayelerine ulaşabilmek için uyguladıkları metodları çok iyi etüd etti. Ayrıca o, sanat ve ticaret faaliyetlerinde de bulundu. Kendisinin marangoz atölyesi ile çiftliği vardı. Toprak işleriyle meşgul oldu. Koyun besletti. Üstübeç madenleri işletti. Son derece cömert olan Şehzade, kazandığı paraları saltanatı sırasında din ve devlet işlerine ile fakir ve yoksullara sarfetti.

NELER YAPTI

Cuntacı, zalim ve İngiliz kuklası olan paşaların, Abdülaziz Han’ı tahttan indirip şehit etmeleri ile tahta çıkartılan 5.Murad Han’ın, akli melekelerinin noksan olması dolayısıyla, üç ay gibi kısa süre içinde tahttan indirilmesi sonunda, Abdülhamid Han’a sultanlık ve halifelik yolu açılmış oldu.
Sultan 2.Abdülhamid Han tahta çıktığında, devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına, Sırbistan ve Karadağ muharebeleri de eklenmişti. Girit’te huzursuzluk had safhadaydı. Rusya, bu karışıklıkta Osmanlı Devleti’nden en büyük payı kapma sevdasıyla savaş hazırlıkları yapıyordu. Yeni Osmanlı Padişahı ise aktif bir siyaset takip ediyordu. Bütün hükümet üyeleriyle mabeyn personelini saraya davet ederek bir yemek verdi. Burada yaptığı konuşmada milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi. Tersaneye giderek bahriyelilerle birlikte oturup asker yemeği yedi. Zaman zaman haber vermeden çeşitli camilere gidip, halkın arasında aynı safta namaz kıldı. Sultan’ın bu hareketleri asker ve halkın hoşuna gidiyordu. Nitekim herkeste ve özellikle orduda bir moral düzelmesi görüldü. Bunun neticesi olarak Sırp cephesindeki ordu önemli başarılar kazanmaya başladı. Osmanlı ordusu Belgrat’a girmek üzereyken büyük devletler işe karıştılar. Rusya’nın savaşa derhal son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine, Sırbistan ile üç aylık ateşkes imzalandı.
Diğer taraftan İngiltere, Şark Meselesi’nin İstanbul’da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. 23 Aralık 1876’da İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı’ndan sonra, batılı devletler Osmanlı Devleti için oldukça ağır sayılacak teklifler sundular. Bu toplantıdan bir gün önce 23 Aralık 1876’da, Osmanlı Devleti’nde Kanuni Esasi (Anayasa) ilan edilmiş ise de, batılılar bunu dikkate bile almadılar. Böylece Mithat Paşa ve arkadaşlarının batılı büyük devletleri Kanuni Esasi’yi ilan ederek etkileme çabaları meyve vermemiş oluyordu.
Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid Han, bu teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceği vaadine aldanan sadrazam Mithat Paşa, mecliste gayri müslimleri de kendi tarafına çekmek suretiyle, Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Harb aleyhinde rey kullanacak olanları peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Neticede meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Ayrıca Sultan Abdülhamid Han’ın devlet işleriyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmesini siyasi geleceği açısından tehlikeli gören Mithat Paşa, onu tahttan indirmenin yollarını aramaya başladı. Hatta Osmanlı Hanedanı’nı dahi ortadan kaldırmayı planlayan Mithat Paşa, konağında topladığı Namık Kemal, Ziya ve Rüşdü Paşalarla kendi taraftarı olan diğer devlet ileri gelenlerine "Ali Osman yerine Ali Midhat kurulsa ne olur?" demişti. Yine sadareti müddetince Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek ve Osmanlı ordusunun temeli durumundaki Harbiye Mektebi’ne Rum talebe almak gibi, Osmanlı Devleti’ni temelinden yıkabilecek faaliyetler içerisindeydi. Onun bu zararlı icraatları üzerine Sultan Abdülhamid Han, Kanuni Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurt dışına sürdü.
Diğer taraftan, Mithat Paşa sadrazamlıktan uzaklaştırılmış ancak, Tersane Konferansı kararlarını mecliste reddettirmekle Osmanlı Devleti’ni Rusya ile karşı karşıya getirmişti. Bu durumu düzeltmek için çok uğraşan 2.Abdülhamid Han, bütün çabalarının meclis ve paşalar tarafından boşa çıkarılması neticesinde savaş artık kaçınılmaz olmuştu. Nitekim 24 Nisan 1877 günü Rusya, Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etti. Rumi 1293 senesine rastladığı için "93 Harbi" denilen bu savaş, Edirne Mütarekesi’ne kadar dokuz ay sürdü. Plevne’de Gazi Osman Paşa ve doğuda Ahmed Muhtar Paşa’nın kısmi başarılarına rağmen, savaş umumi bir bozgunla neticelendi.  Özellikle Plevne Müdafaası olarak tarihlere altın harflerle yazılan Gazi Osman Paşa’nın savunması, diğer paşalar tarafından gerekli desteği görememiş ve bu suretle büyük zaferler kazanılacakken tam tersi tecelli etmiştir.
Ruslar Edirne’yi de işgal ederek Yeşilköy’e kadar geldiler. Doğuda ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri Erzurum’a yaklaşmıştı. Savaşlarda on binlerce Müslüman Osmanlı vatandaşı şehid olurken, bir o kadarı da İstanbul’a akın akın göç ediyordu. Muhacirler bir plan içinde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmeye çalışıldı. Böylece Balkanlardan gelen, 93 muhacirleri denilen milyonlarca insan, Anadolu’ya yerleştirildi. Bugün bile hala o ızdıraplı yılların yaraları nesilden nesile anlatılmaya devam edilmektedir.
Bu sırada memleketin tek karar organı olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte ve milletvekilleri hiçbir meselede bir araya gelememekte idiler.
Bu vaziyet karşısında Sultan 2.Abdülhamid Han, İngiltere’yi devreye sokarak savaşın sona erdirilmesini sağladı. Arkasından devletin başına böyle bir felaketin gelmesine sebep olan, savaşın bitmesi ile de, bu durumda kendilerinin hiçbir mesuliyeti yokmuş gibi Padişah’ı suçlamaya başlayan Meclisi Mebusan’ı süresiz kapattı. Bu arada Rusya, ateşkesin sağlanmasından hemen sonra, Osmanlı Devleti ile antlaşma imzalayarak galip gelmenin avantajını iyi kullanmak istiyordu. Nitekim 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Osmanlılar için çok ağır ve feci şartlar getiriyordu. Söz konusu antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını savaş tazminatı ödeyecekti.
Sultan 2.Abdülhamid Han, devleti için çok tehlikeli olan bu antlaşmayı kabul etmedi. Diğer taraftan Ortadoğu’daki çıkarlarının tehlikeye düştüğünü gören İngiltere de Paris Antlaşmasını ihlal ettiği iddiasıyla Ayastefanos Antlaşması’nın milletlerarası bir konferansta gözden geçirilmesini istedi. Ayrıca İngiltere toplanacak olan bu konferansta Osmanlı Devleti’ni desteklemek vaadi ile bazı tavizler kopardı. Padişah, Kıbrıs’ta hükümranlık haklarına asla zarar verilmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle adanın İngiltere’ye belli bir süre geçerli kalması şartıyla, üs olarak verilmesini içeren antlaşmayı onayladı. Böylece Osmanlı, Rusya’ya karşı İngiltere’yi dost olarak yanına almış bulunuyordu. Ayastefanos Antlaşması’nın maddelerini yumuşatan yeni bir antlaşma böylece imzalanmış oluyordu. Bu haliyle bile bu anlaşma Osmanlı Devleti’nin imzalamak zorunda kaldığı en büyük kayıpları içeren anlaşmalardan biridir.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın tahta çıktığı iki yıl içinde gelişen feci olaylarda, Padişah’ın sorumluluğu yok denecek kadar azdı. Çünkü bu sırada Osmanlı dış siyasetine yön veren devlet adamları, yabancı diplomatların tesirinden çıkamıyorlardı. Devletin yüksek menfaatlerini bir kenara iterek yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı. Abdülaziz Han gibi değerli bir padişahı da, bundan dolayı ihtilalle düşürmüşler ve şehit etmişlerdi. Bu felaketler dolayısıyla devletin dış itibarı sarsılmış, İstanbul ve Berlin kongrelerinde yabancı devlet adamları tarafından devlet adamlarımız hakaret derecesine varan muameleye maruz kalmışlardı. Bu sebeple milletlerarası politikada devletin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü savunmayı birinci hedef gören Sultan 2.Abdülhamid Han, hükümet üyelerinden bu hususta raporlar istedi.
Ayrıca son yüz yıldır Osmanlı Devleti’nin başına gelen felaketlerin, dış devletlerin piyonu olmuş Osmanlı devlet adamlarının basiretsiz tutumlarından kaynaklandığını anlayan ve Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden para bile alanları gören Padişah, devlet hizmetinde çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Nitekim Sultan 2.Abdülhamid Han da hatıralarında bu teşkilatı; "Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde devletine ihanet edenleri tanımak ve takib etmek için" kurduğunu belirtmektedir.

PADİŞAH DİZGİNLERİ ELE ALIYOR

Sultan 2.Abdülhamid Han, yakın geçmişteki olayların da aydınlanmasını istiyordu. Bu maksatla, amcası Sultan Abdülaziz Han’ı şehid ettiren Mithat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için, Yıldız Mahkemesi’ni kurdu. Bu sırada suçluluğun verdiği bir duygu ile mahkemeye çıkmaktan korkan Mithat Paşa, İzmir’de Fransız Konsolosluğu’na sığındı. Fransızlar, Mithat Paşa’yı teslim etmek istemedilerse de, Padişah’ın sert direktifi karşısında duramayıp teslime mecbur kaldılar. Nitekim mahkeme sonucunda da suçlu görülen Mithat Paşa ve arkadaşları idama mahkum edildiler ise de, Padişah verilen cezaları müebbed hapse çevirdi. Bu da onun kan dökülmesine asla taraftar olmadığının bir delili olarak anılmaktadır.
Öte yandan devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan 2.Abdülhamid Han, bilhassa savaşlardan kaçınma yoluna gitti. O, savaşlardan zaferle sona erenlerin dahi milleti yorup bitirdiği görüşündeydi. Saltanatı müddetince daima idareli davrandı. Devletin pek çok ihtiyaçlarını hazineden para almak yerine kendi kesesinden ya da başka kaynaklardan karşıladı. Padişah öncelikle devleti ekonomik alanda düştüğü borç bataklığından kurtarmak istiyordu. Alacaklı devletlerin başında İngiltere ve Fransa geliyordu. Rusya da, Berlin Muahedesine göre tazminat alacaklısı durumundaydı. Padişah, 20 Aralık 1881’de yayınlanan Muharrem Kararnamesi’yle borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan “Duyunu Umumiye” teşkilatına bırakılıyordu. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar, verdikleri borçları muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında borçların yarısından fazlasını sildirmeye muvaffak olmuştu. Alacaklılar alacaklarını belirli şekilde tahsil edebilecekleri için memnundular. Meselenin bu şekilde halli ve Osmanlı Devleti’nin üzerinden ekonomik baskının kalkması, Sultan 2.Abdülhamid Han’ın büyük başarılarından biri oldu.
Osmanlı Devleti’ne hasta adam gözü ile bakıldığı ve topraklarının paylaşılması hesapları yapıldığı bir devrede başa geçen Sultan 2.Abdülhamid Han’ın, devletin idaresini bizzat eline aldığı 1878’den sonraki dış siyaseti, dahiyane bir mahiyet arz etmektedir. Padişah’ın dış siyaseti prensip itibariyle basit fakat uygulaması bakımından zordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip etmek üzere sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu. Osmanlı ülkesiyle ilgili bütün dünyada çıkan yazılar ve dış temsilciliklerden Padişah’a gelen raporlar burada toplanır ve değerlendirilirdi. 2.Abdülhamid Han, zaman zaman önemli gördüğü meselelerde yerli ve yabancı ilim adamlarından dış politika konusunda bilgi alırdı. Padişah’ın dış politikada hedefi Osmanlı Devleti’ni savaştan uzak, barış içinde yaşatmak ve her bakımdan güçlü bir hale getirmekti. Devletlerarası rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bir devirde böyle bir siyaseti uygulamak gerçekten zordu. Padişah bilhassa Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerinde birbirleriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı. Bu sebeple milletlerarası şartlar değiştikçe onun siyaseti de değişiyordu.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın İslam dünyasındaki itibarı pek fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika’daki Sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. Padişah’ın, Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve Bulgaristan Prensleri ise, Padişah’a bağlıydılar. Yanya ve Girit vilayetlerine göz diken ve Osmanlı hududunda tecavüzkar faaliyetlerde bulunan Yunanistan’a 1897 yılında haddini bildirmeye muvaffak oldu…
 Yunanistan ile savaşı göze alması ve kazanması, onun açısından büyük bir başarıdır. Bu savaşta Avrupa devletlerine rağmen Padişah’ın savaşı kabul etmesi dikkat çekicidir. Ancak yine saldırının Yunanistan tarafından geldiği unutulmamalıdır. Bu savaşla ilgili hatırlanması gereken bir husus ise, hala Osmanlı Devleti’nin, büyük devletlerin baskısı altında olduğu gerçeğidir. Çünkü savaşta Osmanlı ordusu Atina yakınlarına kadar girmesine, kısa sürede Yunanistan’ı ele geçirmesine rağmen, dış devletlerin müdahaleleri yüzünden çok az bir tazminat dışında bir şey kazanamamış olmasıdır. Olayın detayı şöyledir:

DÖMEKE MEYDAN MUHAREBESİ

Girit Adası’nda, Halepa Sözleşmesi ile Rumlara geniş haklar verilmiş, ancak bu durum da onları memnun etmemişti. Rumlar, adanın yönetiminde daha etkili olabilmek ve adayı Yunanistan’a bağlamak amacındaydılar. 1878’den itibaren, bu amaçlarına ulaşabilmek için uygun bir ortamın çıkmasını beklemeye başlamışlar ve bu arada bazı girişimlerde bulunmuşlardı.
Nitekim, Girit Rumları 1885’te Bulgaristan ile Şarki Rumeli’nin birleşmesi üzerine doğan Balkan bunalımından yararlanmak için harekete geçtiler. Girit’in Yunanistan’a bağlanmasını istediler. Yunanistan da büyüyen Bulgaristan’a karşı dengeyi sağlamak gerekçesiyle, Girit’i ele geçirmeye kalkıştı ve Ada Rumları’nı isyan için kışkırtmaya başladı.
Girit Rumları, Halepa Sözleşmesi’nin iyi uygulanmadığını ileri sürerek 1888’de yeniden ayaklandılar ve adanın Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkan Türklere saldırılara başladılar. Bunun üzerine Osmanlı, Girit’e asker gönderdi ve isyanı bastırdı. 26 Ekim 1889’da yayınlanan bir fermanla Girit valisine olağanüstü yetkiler verilerek yanına bir de komutan atandı. Valinin geniş yetkileri vardı:
 Girit meclisine başkanlık yapmak ve görüşmeleri yönetmek, meclisin aldığı kararları onaylamak veya reddetmek, meclisin çalışmalarına son verebilmek gibi yetkilerle donatılmıştı.
Daha evvel adaya verilmiş olan imtiyazlar da bazı sınırlamalara tabi tutuldu.
Girit Adası’nda bu gelişmeler olurken, Yunanistan da Bulgaristan olaylarını fırsat bilerek Girit, Epir ve Güney Makedonya’yı kendisine katmak amacıyla, Osmanlı sınırlarında bazı askeri hazırlıklara başladı. Bunun üzerine, Balkanlarda yeni bir bunalımın çıkmasını kendi çıkarlarına aykırı bulan büyük devletler, İngiltere’nin önerisi üzerine Yunanistan’a baskı yaparak, askeri girişimlerine son vermesini istediler. Yunanistan’ın buna karşı çıkması üzerine de, Fransa dışındaki beş büyük devletin ortak donanması Yunanistan’ı kuşattı. Teselya’ya hücum eden bir Yunan askeri birliği de, Osmanlılar tarafından püskürtüldü. Bunun üzerine Yunanistan, büyük devletlerin de isteğine uyarak bir kısım askeri terhis ederken; büyük devletler de Haziran 1889’da deniz kuşatmasını kaldırdı. Böylece, Yunan emelleri bir süre frenlenmiş ve yeni bir Osmanlı-Yunan çatışmasının çıkması önlenmiş oldu.
1894 Haziran’ında ise Rumlar Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve adaya Hıristiyan vali atanmasını istediler. Osmanlı Devleti, 1895 Yılı mayıs ayında Kara Todori Paşa’yı adaya vali olarak atadı. Fakat bu Hıristiyan vali, öncekiler gibi azimli olmadığı için adadaki karışıklığı gideremedi. Ertesi yıl, onun yerine Girit valiliğine getirilen Turhan Paşa da, bu hususta büyük bir başarı sağlayamadı. Bütün bu çabalara rağmen, Girit’teki Hanya, Kandiye ve Resmo’da olaylar önlenemedi. Rum çetelerinin saldırılarına karşı korumasız kalan Türkler için, kırsal bölgelerde yaşama imkanı kalmamıştı. Sahillerdeki kasaba ve limanlarda Türkler, iç bölgelerde ise Rumlar çoğunluğu oluşturmaya başladılar.
Rumlar, Türklere karşı vahşi bir terör uygulamasına girişmişlerdi. Yunanistan’dan yardım gören çeteler, Türk köylerini ve hatta kasabalarını basarak Müslüman halkı kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar ayırdetmeden öldürüyor, mallarını yağmalıyor, evlerini barklarını yerle bir ediyorlardı. Çok geçmeden, Türkler de teşkilatlanarak kendilerini savunmaya ve çetelerin yuvalandıkları yerlere karşı saldırılarda bulunmaya başladılar. Girit’teki konsoloslar, Türklerin varolma savaşını her zamanki gibi tek yanlı olarak değerlendirerek duruma müdahale edilmezse, Hıristiyanların yok edileceğini bildirdiler. Fransa ve İtalya da bölgeye gönderdikleri savaş gemileriyle Girit olaylarına müdahale etme girişimlerinde bulunurken, bu davranış diğer devletlerce benimsenmedi. Bu arada, Sultan 2.Abdülhamid Han asilere karşı harekete geçerek, Avrupalı büyük devletler müdahale etmeden olayların bastırılması için adaya on altı tabur asker gönderdi.
Büyük devletlerin elçileri de kendi aralarında anlaşarak Osmanlı Hükümeti’nden Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve Ada Genel Meclisi’nin toplanmasını istediler. Sultan bunun üzerine Avrupa devletlerinin baskısı üzerine, Halepa Sözleşmesi’nde tespit edilmiş olan bütün maddeleri uygulamaya hazır olduğunu ilan etti.
Neydi bu sözleşme?  23 Ekim 1878’de imzalanmış bulunan Halepa Sözleşmesi’nin esasları şunlardı: 
Girit valisi beş yıl süreyle atanacaktı. Valinin bir yardımcısı bulunacaktı. Vali; Müslüman ise yardımcısı Hıristiyan, Hıristiyan ise yardımcısı Müslüman olacaktı.
Girit Genel Meclisi; 49 Hıristiyan, 31 Müslüman üyeden meydana gelecek, aldığı kararlar Osmanlı kanunlarına aykırı olmayacaktı.
Girit’te Türkçe’nin yanında, Rumca da resmi dil olarak kabul edilecekti.
Vergi gelirlerinin yarısı adanın kamu hizmetlerine harcanacak, eğer adanın geliri giderlerini karşılayamayacak olursa, devlet yardım edecekti.
Bunlara ek olarak da, genel af ilan edilecek, halk ruhsatlı silah taşıyabilecek ve devlete ait topraklardan yararlanabilecekti.
2.Abdülhamid Han, işte bu Halepa sözleşmesi gereği ilk adım olarak adada genel af ilan etti. Sisam’ın eski prensi Georgis Beroviç’i de vali olarak atadı.
Ancak Rumlar, sudan bir bahane icat ederek yeniden ayaklandılar. Girit’teki Türkler de, Rumlara verilen imtiyazları kabul etmeyerek Babıali’nin bu tutumunu protesto için 4 Şubat 1897’de ayaklandılar. Böylece Girit adasında bir iç savaş başlamış oldu. Osmanlı Devleti, büyük devletlerin karşı çıkması üzerine adaya yeni askeri birlikler gönderemediğinden, olayları kontrol altına alamadı.
Okuyucularım, burada bugün Kıbrıs’ta ne planlar uygulanıyorsa, eskiden Girit’te de aynı entrikaların çevrilmiş olduğunu anlayacaktır. Konuya dönersek:
  Balkanlarda yeni bir bunalımın çıkmasını istemeyen Avrupa devletleri, İstanbul ve Atina’ya, bir savaşa yol açmamaları için baskı yapıyorlardı. Fakat Yunanistan bir yandan Girit’e asker gönderirken, bir yandan da Yunan ordusunu seferber hale getirmekte ve Teselya sınırına yığınak yapmaktaydı. Buna karşılık Osmanlı Devleti de askeri hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Osmanlı-Yunan ilişkilerinin bu şekilde gerginleşmesi üzerine İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya, Girit’e ortak bir donanma göndermeye karar verdiler.
14 Şubat 1897’de Albay Timalen Vasos komutasındaki bir Yunan birliği, Yunan Kralı adına işgal için Girit’e çıktı. Albay Türklere her türlü vahşeti yaparak kendisine verilen görevin icaplarını yerine getirmeye çalıştı. Vasos, 16 Şubat 1897’de Yunan Kralı adına, adayı Yunanistan’a ilhak ettiğini bildiren bir beyanname yayınladı. Yunan Başbakanı Deliyanis de, Yunan Meclisi’nde, Girit’in Yunanistan’a ait olduğunu bir deklerasyon yayınlayarak resmen açıkladı.
Bu bir savaş sebebiydi. Osmanlı Devleti, olayı şiddetle protesto etti. Büyük devletler de 2 Mart 1897’de Yunan Hükümeti’ne müşterek bir nota vererek, 6 gün zarfında Girit’ten askerini ve harp gemilerini geri çekmesini, aksi takdirde şiddetli tedbirlere başvurulacağını bildirdiler. Yunan Hükümeti, ada sularındaki savaş gemilerinin bir kısmını geri aldı ise de, Rumları "Türklerin fanatik teröristleri”ne terk edemeyeceği için adadan askerlerini çekemeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine büyük devletler, 21 Mart 1897’de Girit’i kuşatarak adada özerk bir yönetim kurulduğunu açıkladılar. Ertesi günü de adaya asker çıkartıp Girit’i geçici olarak işgal ettiler.
Bu durum Yunan kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. Etniki Eterya’nın etkisi altında bulunan Yunan Hükümeti ve kamuoyu, Osmanlı Devleti’ne savaş açılmasını istemeye başladı. Girit’teki hareket serbestisi kısıtlanan Yunanlılar, bu sefer Teselya sınırında ihlal ve tahrik eylemlerine başvurarak, Osmanlı Devleti ile harp isteyen kamuoylarının, Makedonya’ya dönük ihtiraslarını gerçekleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Etniki Eterya’nın ajanları vasıtasıyla ayaklandırılacak olan Makedonya Rumlarının yanı sıra, Balkanlarda bulunan diğer topluluklar da, Osmanlı Devleti’ne savaş açacaklar, Yunanistan da bu yolla zafer elde edebilecekti. Bu planı gerçekleştirmek için, Yunan subayları komutasındaki çeteler, Osmanlı sınırına tecavüze başladı. 9-10 Nisan 1897’de Kalabaka’da Osmanlı sınırını on beş kilometre kadar geçtiler. Ancak Osmanlı kuvvetleri karşısında tutunamayarak Yunanistan topraklarına geri çekilmek zorunda kaldılar.
Yunan saldırılarının devamı üzerine, Yıldız Sarayı’nda toplanan Osmanlı devlet adamları savaşa karar verdiler. On beş dakika sonra, Padişah’ın da bu kararı onaylaması üzerine, orduya savaş emri verildi. Bu sırada Yunan ordusunun, eşkiya saldırısı süsü vererek hududu geçtiği haberi geldi. Böylece 17 Nisan 1897’de Osmanlı-Yunan savaşı başlamış oldu.
Savaş başladığı sıralarda devletlerarası politik durum Osmanlı Devleti’nin lehineydi. Yunanistan büyük devletlerin uyarılarını dinlememiş ve barışı bozan taraf olmuştu. Makedonya’da büyüyen bir Yunanistan Devleti’nin bulunması öteki Balkan Devletlerinin çıkarlarına ters düşüyordu. Bu sebeple Bulgaristan, Sırbistan ve Avusturya, bu arada Yunanistan’ın o tarihlerde daha fazla büyümesini istemediklerinden tarafsız kaldılar. İngiltere ve Fransa zaten tarafsız kalacaklarını bildirmişlerdi. Almanya da, yeni yeni politik ve ekonomik ilişkilerini geliştirdiği Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yanaydı. Rusya ise bütün bu devletlere karşı çıkarak Yunanistan’a tek başına yardım edemezdi. Böylece Osmanlı Devleti ile Yunanistan, yalnız olarak karşı karşıya kalmışlardı.
Türk-Yunan savaşı, bu ortam içerisinde 18 Nisan 1897’de fiilen başladı. Ethem Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Yunanlıları, arka arkaya yenilgiye uğratarak, Yenişehir ve Tırhala’yı ele geçirerek kovalamaya başladı. Sonucu kesin olarak tayin eden savaş ise, 15-17 Mayıs 1897’de Dömeke’de yapıldı. Burada Türk ordusu Yunanlıları kesin ve ağır bir yenilgiye uğrattığını ifade etmezden önce bir rüya olayını nakletmekte fayda vardır:

BİR RÜYA VE SONUÇ
 
Osmanlı ordusu, Dömeke üzerine yürüyüşe geçerken; Müşir Edhem Paşa, Alasonya Ordusu umumi karargahının Tekke Köyü’ne nakledilmesi için emir verdi. Emri alan tümenler Dömeke üzerine bütün silah ve cephaneleriyle birlikte yürüyüşe geçmişlerdi.
Umumi karargahın bütün üst düzey kumandanları, Müşir Edhem Paşa başkanlığında toplanarak; imha savaşı olan meydan savaşının son hazırlıklarını müzakere edip, esasa bağladılar. Netice en mahrem usullerle tümen kumandanlarına bildirildi.
Cephede ordunun vaziyeti bu durumda iken, Yıldız Sarayı’nda bir görüşme oluyordu:
 Sultan 2.Abdülhamid Han kalp gözü açık, veli bir padişahtı. Hatta Şazeli tarikatına mensup olduğu gibi, Şeyh Efendi’nin vefatından sonra, kendisinin tarikatın şeyhi olduğu da kayıtlıdır.
  İşte bu tarikatın şeyhi Eb Ül Hüda Efendi, 2.Abdülhamid Han’a bir rüyasını anlatmıştır.  
Şeyh Eb Ül Hüda Efendi rüyasını şöyle anlatır:
“Mayıs ayının 15. gününü 16. gününe bağlayan gece, yatsı namazını eda etmiş, hiç konuşmadan yatağıma girmiştim. Uykumun ilk safhasında rüya başlamıştı. Kapkara ufuklarda yalçın kayalardan müteşekkil bir tepe görülmekteydi. Bu tepenin üzerinde bir yanardağ krateri gibi ateşler kaynıyordu. Kaynama az sonra, ateşlerin yayılması safhasına bürünüyordu. Yayılan ateş tepenin her tarafından bir lav halinde aşağıya dökülüyordu. Bu sırada ellerinde kırmızı bayraklar olduğu halde tepeye doğru koşuşan askerler geliyordu. Bunlar tepeye yaklaştıkça çoğalıyorlardı.
Tepenin üzerinde namütenahi irilikte kara cüppeli bir papaz beliriyor, ellerini ateş kaynayan çukura uzatıp avuçlarına aldığı ateşleri koşan askerlerin üzerine serpiyor, tepeye yaklaşanları engellemeye çalışıyordu.
Birden bire ortalığı sarmış kara dumanı yırtan bir hilal zuhur etti. Kara cüppeli papaz büyük bir öfke ile hilali kavrayıp yere çalmak niyetiyle atıldı. Fakat hilal yay gibi gerilip, bir şimşek olup, papazın kafasına çakarak onu kül yığını haline getirdi. Hilal, artık bir yıldırım olmuştu. Durmadan açılıp kapanmakta, her tarafa göz kamaştırıcı yıldırımlar yağdırmaktaydı. O esnada Şark tarafından yeşil elbise giymiş bir zat belirdi. Sağ elinin şehadet parmağı önce hilale doğruldu. Bir işaretle hilali sükunete getirdi. İkinci hedef ateşler püskürten kraterdi. İkinci işaret, akan ateşleri billur gibi akan sulara çeviriverdi. Üçüncü ve son hedef tepeye hücum eden kırmızı bayraklı askerlerdi. Bu askerler mutlu İslam askerleriydi.. İşaret üzerine Allah Allah! diyerek uçarcasına koşmaya başladılar. Ellerindeki şanlı sancağımızı zirveye diktiler.
Şevketmeabım; gözlerimi açtığımda, kulaklarımda ‘Nasrun minellahu fethun karib’sesleri çınlıyordu. İnşaallah yarına kalmaz zafer haberi alacaksınız”
Diyerek anlatımını bitirdi.
Boğuk, fakat ahenkli bir ses Şeyh Efendi’ye, “Rabbi yessir vela tüassir Rabbi temim bilhayr”diye cevap veriyordu. Bu sesin sahibi Cennetmekân 2.Abdülhamid Han idi.  
 
RÜYA GERÇEK OLMUŞTU

Bu savaşta Yunanistan kesin ve ağır bir yenilgiye uğramıştı. Rüyanın anlatılmasının ertesi günü gelen zafer haberi, yurdun her tarafında bayram havası esmesine sebep olmuştu.
Bu yenilgiden sonra Yunan ordusu hızla geri çekilmeye başlamış, halk dehşet içinde kalmış, hükümet ise ne yapacağını şaşırmıştı. Önünde artık ordu diye bir şey kalmamış olan Türk askerinin, Yunanistan'ı baştanbaşa işgal etmesine ve başkent Atina’yı ele geçirmesine hiçbir engel kalmamıştı.
Yunanlıların bu kadar ağır yenilgi almasından hoşlanmayan Avrupalı devletler, savaşı bir an önce bitirmek için Osmanlı Devleti’ne müdahale etmeye başladılar. Bu arada, Yunanistan’da da iktidar değişikliği olmuş, yeni Yunan Hükümeti, Avrupalı devletlere ve sonra da Rusya’ya başvurarak, mütareke yapılmasının sağlanmasını istemeye başlamıştı. Bunun üzerine, Rus Çarı, Sultan 2.Abdülhamid Han’a telgraf göndererek savaşın durdurulmasını istedi. 2.Abdülhamid Han ise ateşkes şartlarının oluştuğuna kanaat getirerek, Türk ordusunun nihai taarruza hazırlandığı sırada mütareke yapılması için emir verdi (20 Mayıs 1897). Yunanlıları kendi elleriyle hazırladıkları kötü durumdan yine büyük devletlerin müdahaleleri kurtarmış oldu.
Avrupalı devletler ve Rusya, Babıali ile Yunanistan’ı harp hususunda başbaşa bıraktıkları halde, barış şartlarının tespiti için devletlerarası bir konferansın toplanmasını istediler. Bu maksatla 3 Haziran 1897’de toplanan İstanbul Konferansı’na, Osmanlı Devleti’nin temsilcisi ile Yunanistan adına hareket eden Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın İstanbul büyükelçileri katıldılar. Dört ay süren görüşmelerden sonra, 18 Eylül 1897’de, Teselya sınırındaki bazı düzeltmeler dışında genel hatlarıyla savaştan önceki statüyü esas alan bir önbarış imzalandı.
Yunanistan’ın bu esasları kabul etmesi üzerine de, Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında, 21 Ekim 1897’de İstanbul’da ikili barış görüşmelerine başlandı. Kesin barış antlaşması ise 4 Aralık 1897’de imzalandı. On altı maddeden meydana gelen İstanbul Antlaşması’nın önemli maddeleri şunlardı:
1- Türk ordusu tarafından ele geçirilmiş olan Teselya, küçük sınır değişiklikleri yapılmak şartıyla, Yunanistan’a geri verilecek, sınır savaştan önceki duruma getirilecektir.
2- Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne 4 milyon lira savaş tazminatı, ayrıca savaş sırasında halka verdiği zararlara karşılık 100 bin lira tazminat ödeyecektir.
3- Osmanlı Devleti, savaş tazminatının ödenmeye başlanmasından bir ay sonra Teselya’yı boşaltacaktır.
Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin baskısıyla yapılan bu antlaşmayla savaş meydanında göstermiş olduğu büyük başarıdan yararlanamamış, masabaşı diplomasisinde kazandıklarını kaybetmiştir. Çünkü büyük devletlerin hemen tamamı Yunanistan’ın arkasında yer alıyorlardı.
Bu müdahaleler karşısında 2.Abdülhamid Han, yeni bir dış politika izlemeye başlamıştır. 1876’dan beri Kıbrıs’ta, Mısır’da ve diğer dış olaylarda kendisine dost görünen İngiltere’nin, artık Osmanlı’yı parçalamak amacı taşıdığı düşüncesiyle, Almanya ile sıcak ilişkiler kurulmasına öncelik ve ağırlık verilmeye başlanmıştır.  
 
2.ABDÜLHAMİD HAN VE YAHUDİ DEVLETİ
 
 Osmanlı Devleti’nin Filistin topraklarında özellikle Yahudilere karşı uyguladığı, hukuki ve siyasi nizamı bilmeyenler, bu coğrafyada İslam dünyasının üzerine çökmüş olan bütün felaketlerin, Osmanlı hakimiyetinin kötü bir yadigarı olduğunu savunmaktadırlar. Halbuki olaylar bunun tam tersidir.
Bankerlik, tefecilik ve çeşitli ekonomik oyunlarla zenginleşen Yahudiler, artık bir Yahudi Devleti’nin kurulması zamanının geldiğini düşünerek adımlar atmaya başladılar.   Meşhur siyonist Theodor Herzl başkanlığında, 1897 yılında, İsviçre’nin Basel Şehrinde 1.Siyonist Kongresi’ni toplamışlardı. Yahudi bankerler ve zenginler, Yahudi Devleti kurmak için seferber edilmişlerdi. Avusturya Büyükelçisi’nin tavassutu ile, Teodor Herzl 1901’de 2.Abdülhamid Han tarafından kabul edildi. Herzl, 1492 yılında İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinden Yahudi göçmenlerin Osmanlı Devleti tarafından kabul edildiğini Padişah’a hatırlattı. Filistin’de satınalacakları topraklar üzerine yerleşmek istediklerini masumca izah etti. Eğer bu teklif kabul edilirse, Osmanlı’ya sadık vatandaş olacaklarını ve Osmanlı Devleti’ne milyonlarca altın yardım edeceklerini, Osmanlı Devleti’nin bütün dış borçlarının böylece ödenebileceğini ifade ederek, toprak satınalma tekliflerini sundu. Bir siyonistin Cihan Sultan’ına yaptığı bu çirkin teklifi şiddetle reddeden 2.Abdülhamid Han:
“Bu toprakların bir karışını bile satamam, çünkü bu topraklar bana değil, halkıma aittir. Halkım bu toprakların her karışı için kanını feda etmiştir… Türk İmparatorluğu bana değil Türk halkına aittir. Bu yüzden onun hiçbir parçasını veremem. Bırakın Yahudiler paralarını kendilerine saklasınlar. İmparatorluğum çökerse Filistin’e para ödemeden sahip olacaklar. Cesetlerimiz paylaşılabilir fakat yaşayan bir vücut üzerinde herhangi bir operasyon yapılmasına izin veremem.”
Diyerek şiddetle reddetti.
Yahudiler, Avrupa basınında yer alan Osmanlı aleyhtarı yazıları durdurmaları karşılığında Filistin’de yerleşme hakkına sahip olabileceklerini ümit ediyorlardı. İkincisi, Yahudi bankerler Avrupa mali piyasalarında oldukça etkiliydiler. Osmanlı borç bonolarının önemli bir kısmı Avrupalıların elindeydi. Bu bonoları geri alabilmenin yegane yolu ise Yahudilerin yardımına başvurmaktan geçmekteydi. Kısacası, Filistin toprakları karşılığında, tüm Yahudi mali kaynakları ve basın organları Osmanlı Devleti’nin emrine amadeydi.
Toprak talebi çeşitli vesilelerle bir çok defa Sultan’a iletildi ise de, bunun asla mümkün olamayacağı görüldü.
İkinci bir defa da Teodor Herzl, 2.Abdülhamid Han’la yine yüz yüze konuşma fırsatı buldu ve Osmanlı Devleti sınırları içersinde yaşayan Yahudilere göstermiş olduğu şefkatten dolayı kendisine şükranlarını sundu. Bu görüşme esnasında Herzl, büyük güçlerin Osmanlı Devleti için ne kadar önemli bir tehdit olduğu konusunda sultanı ikna etmeye çalıştı. Herzl’e göre, Mezopotamya’nın tüm zenginlikleri İngilizler, Almanlar ve Fransızlar tarafından sömürülmekteydi. Osmanlı Devleti’ni Batılı devletlerin ekonomik zincirinden kurtarmanın yegane yolu Filistin’de Yahudi yerleşim merkezlerinin kurulmasına izin vermekten geçmekteydi. Yahudilerin diğer yardımı ise, Avrupa’daki borç bonolarının toplanması konusunda yapılacaktı. Bu bonoları geri almak Yahudiler için oldukça kolaydı, çünkü Yahudiler için paranın efendisi sözü boşuna söylenmemişti. Ve son olarak da Sultan’dan, Türkiye’de tarım, endüstri ve ticaretin geliştirilmesi için Osmanlı-Yahudi Şirketi’nin kurulmasını istedi.
Bundan bir müddet sonra 2. Abdülhamid Han Herzl’i saraya çağırdı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kapılarını Yahudilere açmaya hazır olduğunu söyledi fakat bazı şartları vardı. Şunlar teklif edildi:
Gelecek olan Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’na gelmeden önce “Osmanlı uyruğunu” kabul edeceklerdi.
Özellikle Yahudi halkı nereye isterse oraya yerleşebilecekti fakat Filistin toprakları hariç…
Yahudiler bu şartları kabul ettikleri takdirde, Yahudi bankerler Osmanlı borçlarını yeniden yapılandıracaklar, bunun karşılığında ise madenlerin işletilme hakkına sahip olacaklardı. Mevcut madenler ve yeni maden ocakları Yahudiler tarafından işletilebilecekti. Fakat anlaşmanın maddeleri Yahudileri memnun etmemişti. Herzl’e göre, Sultan’ın bahşettiği ayrıcalıklar Yahudi toplumunu ikna etmek için yeterli değildi.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra 2.Abdülhamid Han Theodorl Herzl’i tekrar saraya davet etti ve borçların yapılandırılması konusunda Fransızlarla devam etmekte olan görüşmelerden kendisini haberdar etti. Yani “eğer siz bize mali yönden destek olmazsanız, bu işi Fransızlara vereceğim” demek istiyordu. Ama Yahudi bankerlerin daha iyi bir teklif vermesi halinde, bu projeyi Fransızlar yerine, tebaası olan Yahudilere vermeyi tercih edecekti. Bu iyiliklerine karşın, sultan şefkatli kanatlarını Yahudi tebaasının üzerinden eksik etmeyecekti. Herzl bu teklife, yeni bir teklifle karşılık verdi. Öncelikle ödenmemiş borçların faiz tutarı olan 1.5 milyon pound ödemeyi ve daha sonra da 30 milyon pound değerindeki Osmanlı borçlarının Yahudi bankerler tarafından ödenmesini teklif etti.  Böylece, Osmanlı Devleti hem Duyunu Umumiye’den, hem de büyük güçlerin baskısından kurtulacaktı. Tabii ki bu kadar hizmet karşılıksız olamazdı. Ödül olarak Akka’yı ve Hayfa’yı istemekteydi.
Fakat Herzl de bu teklifinin kabul olmayacağını adı gibi biliyordu. Çünkü 2.Abdülhamid Han, Yahudi yerleşimi konusunda oldukça hassastı. Yahudilerin yerleşim yeri konusunda ısrarcı olması ve toprak talebinde bulunması sonucunda, dış borçların yeniden yapılandırılması projesi Fransa’ya verildi. Aslında, 2.Abdülhamid Han bu görevi Fransızlar yerine elbette Yahudi bankerlere vermek istiyordu. Çünkü Fransa borçlardan dolayı Osmanlı Devleti üzerinde baskı oluşturabilirdi, fakat Yahudi bankerlerinin (yani kendi tebaasının) böyle bir şey yapması söz konusu olamazdı. 2.Abdülhamid Han’ın Filistin konusundaki hassasiyeti projenin Fransa’ya verilmesinde önemli rol oynamıştı. Fakat petrol gibi önemli yeraltı kaynaklarının işletilmesi, yine Yahudilere verilmişti çünkü Osmanlı Devleti’nin ne teknolojisi ne de yetişmiş insan gücü bu yeraltı kaynaklarının işletilebilmesi için yeterli değildi.
O zamanlar, Osmanlı vatandaşları arasında yabancı düşmanlığı oldukça yaygındı. Müslüman tebaa, büyük güçlerin tüccar ve zanaatkarlarına şüphe ile bakıyor ve madenlerin yönetiminin yabancı insanlara verilmesini hoş karşılamıyordu. Madenlerin işletilmesi Yahudilere verilirse, zaten Osmanlı uyruğunu kabul ettikleri için, halkın bu olaya tepki göstermesi beklenemezdi.
2.Abdülhamid Han’ın asıl korkusu, dış borçların ödenmemesi halinde askeri bir yaptırıma maruz kalmaktı. Aslında bu endişesi hiç de yersiz değildi. Bu korku, 2.Abdülhamid Han’ı hiç hazzetmese de Theodorl Herzl’le işbirliği yapmaya yöneltti. Yahudilerden gelecek ekonomik yardım dış borçların etkisini bir nebze olsun azaltabilirdi. Aslında Sultan ve Herzl aynı frekansta buluşmuyorlardı. Her ikisinin de birbirinden beklentileri farklıydı. 2.Abdülhamid Han, hiçbir zaman Herzl’i Siyonizm hareketinin temsilcisi olarak kabul etmedi. Ona göre Herzl, Devlet’in borçlarının ödenmesinde faydası dokunabilecek alelade birisiydi.
Aslında olaya 2.Abdülhamid Han’ın gözünden baktığımızda, Yahudi bankerlere borçlu olmak, büyük güçlere borçlu olmaktan kat be kat daha iyiydi. Duyunu Umumiye, borçları bahane ederek sık sık devletin iç işlerine karışıyordu ve bir an önce bu kurumdan kurtulmalıydı. Yahudiler herhangi bir devletin koruması altında olmadığından, ya da bir devletleri olmadığından, Yahudi bankerlere borçlu olmak Osmanlı Devleti açısından bir tehdit oluşturamazdı.
1903 yılında İngiltere ve Fransa ilginç bir teklifte bulundu: Afrika Kıtası’nın ortasında bulunan Uganda’yı Yahudi yerleşimi için alternatif bir yer olarak gösterdiler. Yahudilerin şimdiye kadarki tüm girişimleri boşa gitmişti. Anlaşılmıştı ki, 2.Abdülhamid Han Filistin’in bir çakıl taşını dahi Yahudilere vermeyecekti. Uganda alternatifi Herzl tarafından kabul edilmedi. Ama teklif Yahudiler arasında fikir ayrılığına sebep oldu. Bir grup, çok uzun zaman sonra ilk defa kendilerine ait bir ülkeye sahip olabilmenin hayaliyle, Uganda teklifine sıcak baktı. Öte yandan daha dindar olan bir grup ise ana yurtlarının Filistin olması konusunda ısrar etmekteydi. Uganda’daki yaşam koşullarının araştırılması için bu ülkeye bir araştırma grubu gönderildi. 1905 yılında Basel’de toplanan 7.Siyonist Kongresi’nde, Uganda’nın anavatan olması teklifi reddedildi. 
2.Abdülhamid Han ise, Yahudileri karşısına aldığını, bunun için büyük bedeller ödemesi gerekeceğini biliyordu. Ama Yahudilerin de girdikleri yerde ifsat faaliyetlerine girişeceğini bildiği için çeşitli tedbirler almaktan da geri kalmıyordu.
Aslında daha önce Siyonist tehlikelere karşı Sultan Abdülaziz Han, Filistin topraklarının statüsü ile ilgili çeşitli tedbirler almıştı. Mesela, Filistin topraklarının hukuki statüsünü 1871 tarihli İradei Seniyye ile miri, yani devlet arazisi haline getirmişti. Ancak bir kısmı yine mülk arazi şeklinde devam ediyordu. 2.Abdülhamid Han, Yahudilerin bu kısımdan koparabildiklerine yerleşebilme ihtimalini önlemek için, tahta geçer geçmez, 1883 tarihinde yaptırdığı bir hukuki düzenleme ile Filistin arazisi hakkındaki muhtemel kanuni boşlukları doldurarak, Yahudilere mülk satışını dolaylı olarak engellemiş bulunuyordu. Bir taraftan da şahsi mal varlığıyla Filistin’de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak bu kapıyı kapatmaya gayret gösteriyordu.
Yahudi sorununun ciddiyet boyutunu çok iyi bir biçimde kavrayan Sultan 2.Abdülhamid Han, Yahudilerin Filistin’de toprak satın almasını engellemeye çalıştı. Bu engellemeleri yaparken Yıldız gizli istihbarat servisinden çok faydalandı. Bu servis, hiç zaman kaybetmeden, Yahudiler tarafından atılan her adımı anında saraya rapor ediyordu. Bunun yanında Viyana, Paris, Londra ve Berlin’deki büyük elçilikler siyonistlerin Filistin’le ilgili planlarını detaylı ve düzenli bir şekilde Yıldız Sarayı’na aktarıyorlardı. Sultan’ın hafiyeleri, dergi ve gazetelerde konuyla ilgili olan yazıların ve mütalaaların kopyalarını anında saraya iletiyorlardı.
Abdülhamid Han’ın en büyük kozu olan “Güçler Dengesi” politikasının bir sonucu olarak, büyük güçlerin Siyonist hareketini desteklemeleri belirli bir süre engellenebilmişti. Fakat alınan tüm karşı tedbirlere rağmen, Yahudilerden bir kısmı, çeşitli hileli yollara başvurarak Filistin’e yerleşmeyi başardılar. Osmanlı Hükümeti’nin politikası ise, Yahudi milletini Osmanlı tebaasına dahil etmeye çalışmaktan ibaretti.
2.Abdülhamid Han’ın kendisine bir nevi yakın gördüğü Almanya da, Siyonist oluşumu desteklemekteydi. Burada bir ikilem göze çarpmaktadır. Almanlar, bir yandan Yahudi ırkından nefret ederken, diğer yandan Yahudi politikalarına destek veriyorlardı. Aslında olay oldukça basitti. Tek amaçları aşağı bir ırk olarak gördükleri Yahudileri Almanya’dan def etmekti. Gittikleri yer o kadar da önemli değildi. Sultan 2.Abdülhamid Han, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa’yı Alman İmparatoru’na Yahudilere verdiği desteği sonlandırması için gönderdi. Tevfik Paşa bu görevinde başarılı olmuştu. Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun güçlü bir müttefiki idi ve Ortadoğu’ya nüfuz edebilmesi için bu ülkenin desteğine muhtaç idi. Başta destek verdikleri Siyonist hareketin aslında Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına zarar vereceğine kanaat getirdiler. Berlin Anlaşması’yla Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü garanti etmişlerdi.
Siyonist hareketi destekleyen bir diğer ülke ise Rusya’ydı. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, aslında tüm olup bitenler güç dengesi ve çıkar çatışmalarının bir ürünüydü. Rusya’nın en büyük korkusu Almanların, Yahudilerin hamisi gibi davranarak, Filistin üzerinden Ortadoğu’da söz sahibi olmalarıydı. Almanlar Yahudileri desteklemeyi bırakınca, Ruslar da vermiş olduğu desteği çekmişti.
Fransa ise, siyonist hareketi hiçbir zaman asla desteklememişti. Ortadoğu’da istikrar ve barış ortamının hakim olması, Fransız çıkarları açısından hayati önem taşımaktaydı. Ayrıca, Theodor Herzl, tüm Avrupa ülkelerini ziyaret etmesine rağmen, destek için Fransa’yı ziyaret etmemişti. Bunlardan dolayı Fransa, Avrupa devletlerine şöyle bir nota göndermişti:
“Eğer bir Avrupa devleti Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti’ni destekleyecek olursa, karşısında Fransa’yı bulacak.” Hatta Fransa, Filistin’e alternatif olarak Uganda’yı yerleşim yeri olarak gösterecekti.
Amerika Birleşik Devletleri ise, Yahudi sorununa tamamen farklı bir boyuttan bakmaktaydı.  Bu da temsil ettikleri ve savundukları değerleri hayata geçirmek bahanesiydi. Yahudi halkının, Osmanlı Devleti’nin baskısı altında yaşadıklarına ve bu halkın korunması gerektiğine inanmakta ve savunmaktaydılar. Hatta sırf bu anlayışları bahane ederek, ileride Ermenileri de destekleyeceklerdi. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ise, İstanbul’a gelen Amerikan elçilerinin genellikle Yahudi kökenli olmasıydı.
Devletlerin Yahudi sorunlarına yaklaşımları bu şekilde iken, Osmanlı Devleti de Filistin’e yapılan yasadışı göçü engellemenin çabası içerisindeydi. Osmanlı Devleti büyükelçiliklerine gönderdiği bir emirle, şüpheli görünen şahıslara vize verilmemesini emretmişti. Örneğin Yahudiler, Hayfa ve Yafa’ya gitmek istediklerinde vizelerini Osmanlı elçiliklerinde onaylatmak zorundaydılar. Aksi takdirde Filistin’e girmeleri yasaklanmıştı. Haber alma teşkilatı o kadar iyi çalışıyordu ki, Filistin’e kaçak gelecek yolcuların hareket saatini, varış noktasını ve hangi gemiyle geleceklerini dahi biliyorlar ve bunu telgraf vasıtasıyla gizli kod şeklinde gönderiyorlardı.
1882 yılında Osmanlı Devleti, hacılar hariç, Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem, Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra yerleşim faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar.
1884 yılına gelindiğinde, Dahiliye Nezareti yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dahil olmak üzere, vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar.
1887 yılına geldiğimizde, Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler; Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı.  Osmanlı bu durumda başka ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu. Batı Avrupa devletlerinin vermiş olduğu pasaportlarda, din veya mezhep diye bir bölüm yer almamaktaydı. Bundan dolayı kimin Yahudi olup olmadığını anlamak da zorlaşıyordu.1898 tarihinde, Filistin’de bulunan yabancı devlet temsilcilerine, Filistin idarecisi tarafından bir bilgilendirme yapıldı.  Buna göre, Filistin’in kapıları, uyruğunu farklı gösteren tüm Yahudilere kapalıydı. Bu önlem göçü önleme konusunda bir nebze etkili olmuştu. Göçü engellemek için alınan bir diğer önlem ise, Siyonistlere toprak satışının engellenmesiydi. 1867 tarihli “Arazi Kanunnamesi” Yahudilere toprak satışını engellemiyordu. Osmanlı yönetimi 5 Mart 1883 tarihinde yeni bir toprak kanunu çıkardı. Bu yeni kanun şöyle diyordu;
“Osmanlı Devleti’nin izni olmadan, milliyetini değiştiren Yahudilere ve diğer yabancı güçlerin vatandaşı olan Yahudilere toprak satılamaz.”
Bu kanundan sonra, Avrupa ve Amerikan vatandaşı olan Yahudiler, Filistin’de toprak satın alma haklarını kaybettiler. Fakat Osmanlı Yahudileri üzerinde böyle bir sınırlama yoktu. Osmanlı Yahudileri, toprak alımı konusunda yabancı uyruklu Yahudilere yardım ettiler. Görünürde senetler Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler adına düzenlenirken, gerçekte mülkiyet yabancı uyruklu Yahudilere ait oluyordu. Bu şekilde kolonileştirme süreci devam ediyordu.
2.Abdülhamid Han, 1891 tarihli İradei Seniyye ile sorunu çözüme kavuşturmuştu. Bu tarihi belgede, Filistin topraklarına yerleşmek isteyen Yahudilere şu gerekçelerle karşı çıkıldığı kayıtlıdır:
Öncelikle, Yahudilerin Kudüs başta olmak üzere, Filistin topraklarına toplanmaları ve orada yerleşmek istemeleri, bir Yahudi Devleti kurma amacını gütmektedir. Buna engel olmak kesinlikle şarttır. Osmanlı toprakları her isteyenin yerleşebileceği boş topraklar değildir. Ya özel mülkiyet konusudur, ya vakıf arazisi ya da devlet arazisidir. 
Sonra kendilerini bütün aleme medeni milletler olarak ilan eden Avrupalıların, memleketlerinden kovdukları Yahudileri Osmanlı ülkesine almanın haklı bir gerekçesi ve manası yoktur. Hiçbir hukuk kaidesi ve insanlık da bunu gerektirmez.
Ayrıca Osmanlı ülkesinde asırlar boyu kayırılıp gözetlenen Ermeniler, devletin başına bela olmuştur. Ortada bir Ermeni fesadı varken, bir de Yahudileri kabul etmek devletin geleceği açısından tehlikelidir. 
Bütün bu sebeplerle artık hiç bir Yahudi, Osmanlı vatandaşlığına alınmayacak ve Yahudilerin Osmanlı ülkesine yerleşmelerine asla müsaade edilmeyecektir.
2.Abdüihamid Han, bununla da yetinmeyerek, başta Filistin toprakları olmak üzere, bütün Osmanlı Devleti sınırları içinde Yahudilere toprak ve mülk satışını yasaklamıştır. Çünkü o, Yahudilerin gerçek niyetini çok iyi bilmekteydi. Kendisi hatıralarında şunları söylemektedir:
“Siyonistlerin lideri olan Teodor Herzl, sözleriyle beni ikna edemedi. Onların amacı sadece tarımsal faaliyetler değil bunun yanında siyasi temsilciliklere ve kendi hükümetlerine sahip olmaktı. Eğer benim buna izin vereceğimi zannediyorlarsa, Yahudiler gerçekten çok saf olmalılar. Yahudileri, Osmanlı tebaasının bir parçası olarak düşündüğümde seviyorum, fakat onların Filistin hakkındaki planlarını düşündüğümde onlardan nefret ediyorum.”
Bütün bu yasakları aşıp Filistin’de bir Yahudi devletini kurmak isteyen Siyonistler, İttihat Ve Terakki Cemiyeti’ni, destekleyerek 2.Abdülhamid Han’ı ihtilalle devirip emellerine ulaşmak istemişlerdir.
Özetle, Filistin’i devlet garantisi ile koruyan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki yöneticilerinin, cahilane ve maceraperest zihniyetle yapmış oldukları icraatlar neticesi zayıflayınca, Filistin davası da zayıflamış ve Osmanlı Devleti yıkılınca o dava da yıkılmıştır. Yahudiler de maalesef emellerine kavuşmuşlardır.
Bu dramatik süreci de, birkaç cümleyle özetlemek istersek:
İttihat Terakki Partisi, Osmanlı ülkesinde iktidarı devralınca 1913 yılında yabancılara toprak satışını kısmen serbest bıraktı. Bu kanun Yahudileri biraz rahatlattıysa da sorunlarını tam çözemedi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’ni tasfiye ederek Filistin topraklarına sahip olmak istediler. Birinci Dünya Savaşı bu yüzden çıkarıldı, dersek bu bir abartı olmaz. Bu savaşın ilk cephelerinden biri olan Çanakkale cephesinde karşımıza yığılan “Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” diye tarif edilen istila ordusunda, “siyon” ismiyle Yahudiler de gelip yerlerini aldılar ve Osmanlı’ya karşı savaştılar. O Osmanlı ki, Yahudileri 1400’lü yıllarda zulümden kurtarmış, bağrına basmıştı. O Osmanlı ki, Yahudileri yüzyıllardır bağrında yaşatmış ve himaye etmişti. Yahudilerin, Çanakkale cephesindeki bu destekleri karşılığı, hemen arkasından İngiltere’nin yayınladığı “Balfour Deklerasyonu” ile bir Yahudi Devleti’nin kurulması gerektiğini resmi belgelere geçirtmişlerdi. Gerisi artık çorap söküğü gibi gelecektir. Önce toprak satın alımları, bununla beraber, Filistin bölgesine göç eden Yahudiler… Arkasından tedhiş eylemleri ile satın aldıkları toprakların genişletilmesi, arkasından Filistinli Müslümanların hem katledilmesi, hem de yurtlarından sürülmesi neticesinde nüfus yapısının değiştirilmesi… 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin alet edilmesiyle İsrail Devleti’nin kurulması, sonra Kudüs’ün işgal edilmesi, 1967 savaşları ile mevcut topraklarının 4 katı Müslüman toprağının işgal edilmesi, Kudüs’ün başkent yapılması… İşgaller, zulümler, sürgünler, katliamlar… Halen en kanlı şekilde devam ediyor. Bundan sonraki hedeflerinin Mescidi Aksa’nın yıkılması, yerine Süleyman Heykeli’nin inşası, Arzı Mevud dedikleri Müslüman topraklarının işgal edilmesi, Dünya’da Siyonist hakimiyetinin kurulması vs. olduğunu neredeyse açıktan ilan etmekteler. Maalesef bu emellerini gerçekleştirebilmek için yerli işbirlikçiler de bulup kullanabilmektedirler.
Bu süreç çok ibretli bir süreçtir.
Her Müslüman’ın bu sürecin ayrıntılarını iyi bilmesi ve buna göre tavır alması gerektiği kanaatindeyim.
Biz tekrar 2.Abdülhamid Han’a dönelim:

HİLAFET SİYASETİ

2.Abdülhamid Han, artan milliyetçilik akımları karşısında, İslam dünyasını ayakta tutabilmek için Halifelik makamını ön plana çıkararak, dünya üzerindeki Müslümanların birleşmesi ve birlikte hareket etmesi için büyük atılımlar yapmıştır. Bunda da çok başarılı olduğunu görüyoruz. Özellikle büyük güçlerin sömürgelerinde yer alan Müslümanları kollamak için yapmış olduğu girişimler, zaman zaman işini kolaylaştırmıştır. İslamcılık akımını güçlendirmek için belirli projeleri hayata geçirmiştir. Örneğin Hicaz demiryolu projesi bunlardan bir tanesiydi. Bu proje sayesinde İstanbul ve kutsal topraklar arasındaki mevcut gönül bağı, demiryolu ağı ile daha da sağlamlaştırılmıştı. Özellikle Mekke ve Medine’deki Müslümanların sempatisini kazanabilmek için bu projeye çok önemli miktarda harcamalar yapılmıştı. 
İslamcılık, Haçlı sömürgeciliği karşısında direnebilme gücü sağlayan önemli bir dayanak noktası idi. Cezayir ve Mısır gibi Müslüman ülkeler tek tek batılı devletlerin sömürgesi haline gelirken o, akıllı politikaları ile büyük güçlerin Hilafet korkusu ve kabusu görmelerini sağlıyordu.
Sultan 2.Abdülhamid Han, gerçekten mütedeyyin bir insandı. Takip ettiği İslamcılık politikaları sayesinde, Müslümanlar arasında işbirliği ve dayanışmanın olabileceğini, dosta düşmana göstermeyi başarmıştı. Takip ettiği bu siyasete “İttihadı İslam” veya “Panislamizm” siyaseti denilmektedir.
Artan sömürgecilik akımları sonucu büyük güçler tarafından işgale uğrayan İslam ülkeleri, onun bu siyaseti sonucu, bundan sonra gözlerini Hilafet’i temsil eden Osmanlı Devleti’ne çevireceklerdir. 2.Abdülhamid Han tahta çıktığı zaman, ülkenin içteki ve dıştaki durumu pek iç açıcı değildi. Balkanlarda, Rusya himayesinde Balkan devletçikleri kurulmuş, Avrupa devletlerinin gittikçe artan müdahaleleri sonucunda, gayri müslim halk arasında ayrılıkçı fikirler hız kazanmıştı. Dış siyasette ise Osmanlı Devleti giderek yalnızlığın içine itilmekte idi. Nitekim bu durumu 2.Abdülhamid Han şöyle ifade eder:
“Dünya’da yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salib (Haçlı ) her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilal (İslam) her zaman yalnız kalmaktadır. Osmanlı Devleti’nden menfaat bekleyenler dost görünmekte, umduklarını bulamadıkları zaman hemen düşman kesilivermektedir.”
2. Abdülhamid Han, ülkeyi içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak ve dünya Müslümanlarının birlik ve beraberliğini sağlamak için sahibi olduğu Hilafet makamını güçlendirerek İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya gibi “Düveli Muazzama” yani Büyük Devletler ile mücadele edebileceğine inanıyordu. İngiliz tarihçi Prof. Dr. Arnold Toynbee’nin de ifadesiyle;
“Bugün dahi uykuda olduğu, fakat uyanacak olursa İslam’ın birleştirici ve kaynaştırıcı özelliği nedeniyle hesaplanamayacak derecede psikolojik tesirler yapacağı bilinen 2.Abdülhamid’in Panislamist siyaseti, başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa Devletleri’ni ve Rusya’yı endişeye düşürmüştür. Zira o dönemde Avrupa Devletleri’nin ve Rusya’nın sömürgesi altında yaklaşık 250 milyon Müslüman yaşamaktaydı.”
2. Abdülhamid Han, Müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve Halife’ye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle:
“Halife’nin bir sözü Müslümanları harekete geçirmeye kafidir. Hilafet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca Müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
  2.Abdülhamid Han’ın tahta geçer geçmez karşılaştığı ağır şartlar, onu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu Hilafet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu siyasetin esasının:
“Devletin devamını sağlamak, İslam dünyasının birliğini sağlamak, Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek” olduğunu söyleyebiliriz.
2.Abdülhamid Han, bu siyasetini yürütebilmek için, 1876 yılında ilan edilen 1.Meşrutiyet ile hazırlanan Kanuni Esasi’ye 4.Madde olarak:
“Zatı Hazreti Padişahi Hasbel Hilafe Dini İslam’ın hamisidir.”
Yani “Padişah, Halifeliği sebebiyle İslam Dini’nin koruyucusudur” maddesini yazdırmıştır.
Padişah’ın anayasaya bu maddeyi ilave etmesindeki amacı, Halife olması sebebiyle tüm dünya Müslümanlarının koruyucusu olduğunu ilan etmek, Hilafet müessesesi ile Müslümanlar arasındaki manevi bağları güçlendirmek ve bunu dünya Müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, Hilafet’in tesirini ortadan kaldırmak için çeşitli yollara başvurmaya başladılar. Örneğin propaganda ile Halife’nin Kureyş’ten olması gerektiği tartışmalarını gündeme getirdiler. Böylece Hilafet silahının güçsüz Arap kabileleri elinde etkisiz duruma getirilmesini amaçlıyorlardı.
2.Abdülhamid Han, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu ispat etmek için mali imkanlar ayırdı.
 Eğitim-öğretimde İslamcı anlayış ön plana çıkarılmış ve yaygınlaştırılmış; yabancı ve azınlık okullarının birlik ve bütünlüğü bozucu, ayrılıkçı ve zararlı faaliyetleri engellenmiş, dini tebliğ arttırılarak İslam’ın ve Hilafet’in izzetinin korunması sağlanmıştır.
Tarikatlar vasıtasıyla İslam Birliği siyasetini her tarafa yaymış, bu amaçla Uzakdoğu’ya, Afrika’ya, Kafkasya’ya, Hindistan’a tarikat temsilcilerini göndermiştir. Böylece, o bölgedeki Müslümanların Hilafet makamına olan bağlılığını sağlamayı başarmıştır.
Çok sayıda Kuranı Kerim bastırmış, basılan bu Kuranı Kerimleri bilhassa sömürge durumuna düşmüş İslam ülkelerine göndermiştir. Bunun önemini o dönemin İngiliz Büyükelçisi Lord Nicholsen açıklamaktadır:
“Biz Mısır’da, bilhassa Hindistan’da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki Sultan 2.Abdülhamid Han, her yıl Selamı Şahane, bir de Hafız Osman Hattı Kuranı Kerim göndererek bütün İslam ümmetini sınırsız bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyordu…”
2.Abdülhamid Han, İslam birliği siyaseti için Hacc ibadetini çok iyi değerlendirmiştir. Şöyle ki; Hacc ibadeti boyunca birbirlerinin durumları hakkında bilgi alan, birbirleriyle yakınlaşıp kaynaşan Müslümanlara hitap için en uygun yer ve zaman olarak Hacc yapılan mahalleri seçmiştir. Dünya Müslümanlarının desteğini alabilmek için broşürler hazırlanıp dağıtılmış, Dünya İslam Birliği ve Hilafet’e bağlılık konusunda kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Bundaki amaç ise dünya Müslümanlarıyla diyalog ve ilişkilerini sıcak tutarak onların desteğini alma düşüncesidir. 2.Abdülhamid Han, Hicaz’da hastaneler yaptırmış ve bu hastanelerde, hasta hacılar tedavi edilmiştir. Parasız kalan hacıların masrafları karşılanarak memleketlerine gönderilmeleri sağlanmıştır. Ayrıca hacılar için su yolları, konaklama tesisleri ve misafirhaneler yaptırmıştır. 2. Abdülhamid Han bu masrafların büyük bir kısmını kendi cebinden karşılamıştır.
Hacc ibadetini yapmak isteyen hacıların kolay ve güvenli bir şekilde yolculuk yapmalarını sağlamak, Haçlıların kutsal beldelere muhtemel tecavüzlerini önlemek, kolay askeri birlik ve ikmal maddelerini ulaştırmak için Hicaz Demiryolu inşa edilmiştir. 1901’de Şam’da inşasına başlanılan demiryolu, 1908’de Medine’ye ulaştırılarak tamamlanmıştır. Hicaz Demiryolu, tamamen bir Osmanlı eseri olup, Osmanlı mühendisleri ve teknisyenleri tarafından yapılmıştır. Masrafları ise başta 2.Abdülhamid olmak üzere, tamamen İslam dünyasından toplanan yardımlarla karşılanmıştır. Hindistan, İran, Fas, Tunus, Cezayir, Türkistan, Sumatra, Java ve Malezya Müslümanları; açılan yardım kampanyalarına katılmışlardır. Bilhassa Afganistan Sultanı Amir Han, en büyük yardımı yapan şahıs olmuştur. Bu kampanya Müslümanlarda İslam birliği şuurunun gelişmesine de hizmet etmiştir. Müslümanların birliği siyasetinde oynadığı mühim rolü bilen İngiltere, bu demiryolunu; 1.Dünya Savaşı’nda çeşitli hile ve desiselerle kandırdığı bazı gafil Araplar’a dinamitlettirerek tahrip ettirmiştir.
2.Abdülhamid Han, dünyanın muhtelif bölgelerine gizli ajanlar göndererek, Müslümanlara Hilafet’e bağlılığın önemini anlattırıyordu. Aynı amaca yönelik olarak Teşkilatı Mahsusa ajanları da gizli faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanların önde gelenlerini rütbe, nişan, taltif, maaş ve hediyelerle kendisine, dolayısıyla da Hilafet makamına bağlılıklarını sağlamaya çalışmıştır.
Basın ve yayının önemini çok iyi kavrayan 2.Abdülhamid Han, İslam birliği siyaseti ve Hilafet müessesesinin önemini geniş kitlelere duyurabilmek için basın-yayının gücünden de yararlanmıştır. İslam ülkelerinde çıkan gazete ve dergilere yardım ederken, içteki azınlık ve emperyalist batılı güçlerin yaptıkları olumsuz yayınları susturmak için mücadele etmiştir. Doğu Hindistanlı Abdürresul’ün çabasıyla, Londra’da El Gayret gazetesi çıkarılmış, yine Londra’da 1903’te, Abdullah Sühreverdi Pan-İslam dergisini çıkarmış, Muhammed Webb adlı Müslüman 2.Abdülhamid Han’ın da yardımıyla 1893’te Newyork’ta, Moslem World adlı aylık bir dergi çıkarmaya başlamıştır. Ayrıca İstanbul’daki Vakit ve Tercümanı Hakikat adlı gazetelerinde de, Hilafet müessesesinin ve Müslümanların birliği siyasetinin önemi konusu ağırlıklı olarak yazılıp çiziliyordu.
Hilafet müessesesinin dini ve siyasi gücünden de yararlanılarak, İttihadı İslam projesini gerçekleştirmek isteyen ve bu konuda yukarıda zikrettiğimiz faaliyetleri organize eden 2.Abdülhamid Han’ın bu politikası, en çok İngiltere ve Fransa’yı rahatsız etmiştir. Çünkü bu sömürgeci devletlerin pençeleri altında 100 milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. İngiltere’nin de desteğiyle İttihatçılar, 31 Mart ihtilalini hazırlayarak 2.Abdülhamid Han’ı tahttan indirmişlerdir. Bu olayda önemli bir rolü bulunan şair ve filozof Rıza Tevfik şu açıklamaları yapmaktadır:
 “31 Mart olayından sonra İngiliz konsolosluğuna gittiğimde çok soğuk bir şekilde karşılandım. Bunun sebebini o zaman anlayamadım. Çok sonraları Londra’ya gittiğimde bunun sebebini, o dönem İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Lord Nikılsın`a sordum. Lord Nikılsın bana:
(Bak Rıza Tevfik Bey! Biz İngilizler Mısır’da, bilhassa Hindistan’da geniş İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki 2.Abdülhamid, her yıl bir Selamı Şahane bir de Hafız Osman Hattı Kuranı Kerim gönderiyor ve bütün İslam ümmetini sınırsız bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyordu. İşte biz 31 Mart olayıyla siz Jön Türklerden Hilafet müessesesinin kaldırılmasını bekledik fakat aldandık. İşte bundan dolayı soğuk bir şekilde karşılandınız) cevabını vermişti.”
Hilafet’in gücünü çok iyi bilen İngiltere, Lozan görüşmelerinde bu müessesenin kaldırılmasını şart koşmuştur. Sonucu hepimiz biliyoruz.
Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz:
Yaklaşık 1300 sene varlığını devam ettirmiş olan Hilafet Müessesesi, Müslümanları dini, siyasi ve sosyal açıdan birlik ve beraberlik noktasında birleştiren en üst müessese idi. 2.Abdülhamid Han bu müessesenin önemini iyi kavramış, siyasi olarak çok güzel temsil etmiş, uygulamıştır. Bu durumdan rahatsız olan İngiltere, 31 Mart İhtilali’ni maşaları ile tertipleyerek, hem 2.Abdülhamid Han’dan kurtulmak, hem de Hilafeti kaldırmak suretiyle sömürge faaliyetlerine korkusuzca devam etmek istemiştir. Gerek İngiltere, gerek Fransa ve diğer sömürgeci batılı devletler, politikalarını “Hilafet’in kaldırılması” esasına istinat ettirmişlerdi. Bunu da nasıl başarmış olduklarını hepimiz biliyoruz.
 
 
SONA DOĞRU

Sultan 2.Abdülhamid Han’ın izlediği Hilafet siyaseti, Tanzimat’tan bir kopma olarak da değerlendirilmektedir. Tanzimat döneminde kısıtlanan ve protokol görevine dönüştürülen Padişahlık makamı, 2.Abdülhamid Han tarafından eskisinden daha güçlü hale getirilmiştir. Onun Hilafet siyaseti,   sömürgecilere karşı direnen İslam dünyasında siyasi önderlerin yetişmesine hizmet etmiştir.
Bu arada İngilizlerin, Arabistan’da meşhur casus Lawrens yolu ile Hilafet meselesini kurcalamaya başlamaları üzerine, Sultan 2.Abdülhamid Han da, bölgeye büyük bir derviş kafilesi gönderdi. Aynı şekilde bir kafileyi de Hindistan’a gönderen Padişah, böylece İngilizlerin propagandalarını etkisiz kılmaya çalıştı. Padişah’ın bu faaliyetleri üzerine İngilizler, onu saltanattan uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamayacaklarını anladılar. Bunun için İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetlerine hız verdirdiler. Başta Adana olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar. Neticede İttihad ve Terakki Partisi’ne mensup bazı Türk subayları, Padişah’ı, Kanuni Esasi’yi yeniden ilan etmeye zorladılar. 2.Abdülhamid Han da, 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. İkinci Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908’de Bosna-Hersek’i işgal ettiğini bildirdi. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit, Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Bu olaylar cereyan ederken 17 Aralık 1908’de yeni seçilen Meclisi Mebusan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi mebus seçilerek meclise girmişti. Meclis’te Osmanlı düşmanları daha etkiliydi.
 Meşrutiyete göre Sultan, sadece sadrazam ile şeyhülislamı seçebiliyordu. Sadrazam da nazırları seçiyor, kabine güven oyu alırsa çalışıyor, meclis istediği zaman hükümeti düşürebiliyordu. Neticede devletin idaresi ehliyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. Böylece çeşitli din, dil ve ırka mensup mebusların hepsi Osmanlı Devleti’nden ayrılarak istiklallerini ilan etmek için, her türlü gayrı meşru vasıtalara başvuruyorlardı. Binlerce Müslüman’ın kanına giren Yunan, Sırp, Bulgar ve Ermeni çeteleri için umumi af ilan edildi. Osmanlı Devleti’nden kaçan ne kadar isyancı varsa, hepsine yeniden kapılar açıldı ve bunlar İstanbul’a geldiler. İngilizler, Ruslar ve diğer Hıristiyan devletler, azınlıklara el altından bol miktarda silah gönderdiler.
İttihad ve Terakki Cemiyeti liderleri, yaptıkları acemi siyasetleri ile ortalığı birbirine karıştırmışlardı. İktidara gelebilmek ve 2.Abdülhamid Han’ı devirebilmek için yaptıkları tedhiş hareketlerinde kullandıkları Ermeni, Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri şimdi karşılarına dikilmiş, toprak ve bağımsızlık talep etmeye başlamışlardı. Bu maceracı grup, yapacakları icraatlarda kendilerine destek olması için, Selanik’ten avcı taburlarını getirerek taş kışlaya yerleştirdiler. Kendilerine karşı olanları, mayalarında var olan komitacılık ruhuyla çekinmeden öldürüyorlar, memlekette terör havası estiriyorlardı. İktidar olduklarını unutup, eski yıllardaki gibi silahla komitacılık ve çetecilik yapıyorlardı. Çetecilik kanlarına işlemişti.
Kısa zamanda halkın huzuru kaçtı. İttihatçılar lanetle anılmaya başlandı. Yine bunların istek ve baskısıyla hükümet alaylı subayları ordudan çıkarttı. Bu sırada bazı gazeteler, İttihatçılara karşı halkın dini duygularını galeyana getiren neşriyat yaparak, halkı ve orduyu isyana teşvik ediyordu. Ayrıca ortamın oluşması için çaba sarfeden bazı subaylar, askerlere Müslümanlıklarının gereği, yapmaları icap eden hareketleri yaptırmıyorlardı. Örneğin cünüp olan askerlere gusül yapmaları için imkan tanınmıyor, İslam aleyhine sözler sarfediliyordu. Bu durum askerin galeyana gelmesine sebep oluyordu. Neticede, Rumi 31 Mart günü İttihatçılara bağlı olan avcı taburlarından dördüncü avcı taburunun askerleri, gece yarısı isyan ederek kendi subaylarını hapsettiler. Padişah 2.Abdülhamid Han, isyanı Hüseyin Hilmi Paşa’nın gönderdiği bir telgraf sonucu öğrendi. İsyancılar, Sadrazam’ın azledilmesini ve görevden alınan alaylı subayların tekrar orduya alınmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Padişah, Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek yerine Tevfik Paşa’yı getirdi ve Müşir Edhem Paşa’yı da harbiye nazırı yaptı. Mabeyn Başkatibi ile, isyancılara isyandan vazgeçtikleri takdirde affedildiklerine dair bir hattı hümayun gönderdi. Bunun üzerine isyan bir miktar yatıştı. Ancak, ertesi gün yeniden alevlendi.
İsyanın Rumeli’deki yankısı büyük oldu. Hadisenin kim tarafından hazırlandığı belli olmadığı için Sultan, boy hedefi oldu. Üçüncü ordu ile gönüllü Bulgar müfrezesi ve Sırp, Yunan, Yahudi, Arnavut çetecilerden müteşekkil bir ordu derlenerek ve adına da “Hareket Ordusu” denilerek İstanbul’a sevk edildi.
Mevcudu on beş bine varan Hareket Ordusu, 24 Nisan 1909’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim aldı ve Harbiye Nezareti’ni işgal etti. Taksim kışlası ile Taşkışla’daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı. Bu arada Yıldız Sarayı da işgal edildi. Bu işgal öncesi Sultan 2.Abdülhamid Han, kendisine sadık olan Birinci Ordu ile, Hareket Ordusu’na karşı konulması hususunda yapılan teklifleri kabul etmeyerek;
"Müslümanların Halifesi olduğunu ve Müslümanı Müslümana kırdıramayacağını" ifade etti.
Eğer ülkenin en mükemmel ordusu olan Birinci Ordu’ya karşı koyma emri verilseydi, derme çatma olan Hareket Ordusu bir anda dağıtılabilirdi. Padişah’ın emrine boyun eğen askerler silahlarını teslim edince, 25 Nisan günü Hareket Ordusu İstanbul’a hakim oldu. Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek suçlu suçsuz bir çok insanı idam ettirdi. Yüzlerce Balkan çetesiyle Yıldız Sarayı’na girerek kıymetli eşyaların yağmalanmasına göz yumdu. İttihad ve Terakki hakimiyetini devam ettirmek için İstanbul’da terör havası estirmeye başladı.
27 Nisan 1909 günü Ayan ve Mebuslar Meclisi toplandı. Ayan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Padişah’ın hal’ edilmesini teklif etti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gazi Ahmet Muhtar Paşa, hal’ kararının bir fetvaya istinad ettirilmesi lüzumuna işaret etti. Hal’ fetvasının ilk müsveddesini mebuslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan 2.Abdülhamid Han’a, 31 Mart isyanına sebep olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek... gibi asılsız suçlar yükleniyordu. Fetva emini Hacı Nuri Efendi bu suçlamaların iftira olduğunu ileri sürerek fetvayı imzalamadı. Ancak Meclis, bu fetva gereği Sultan’ı hal’ kararı aldı.
İnsan düşünmeden edemiyor:
 2.Abdülhamid Han gibi İslam siyasetini benimsemiş, dünya Müslüman birliğinin kurulmasında dev adımlar atmış, Osmanlı gibi bir İslam Devleti’nin yıkılmasının önlenmesi için bütün saltanatı boyunca mücadele vermiş olan bir Padişah’ın devrilmesi için lazım olan fetvayı, hem de yalanlar ve iftiralarla dolu olan bir fetvayı, bir İslam alimi ve müfessiri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hazırlıyor. Gerçi; sonradan bu güzelim siyaset adamını devirip maceracıların işbaşına geldiğini görünce, yaptığından pişman olacaktır. Tevbe edecektir. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş, güzelim İslam Devleti yıkılmış ve herkesin malumu olduğu olaylar olmuştur. Bu İslam alimi gibi bugün de hep saygıyla andığımız, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Saidi Nursi ve benzeri kişiler de, 2.Abdülhamid Han’a muhalefet etmişler ve devrilmesi için çalışmışlardır. Hepsinin de sonradan pişman olduklarını ilaveye gerek var mı? Ama bu pişmanlıkları neye yaramıştır? Kalan ömürlerini adeta bu yaptıklarının tamiri için harcamak zorunda kalmışlardır.
İnsan zaman zaman iç hesaplaşması sırasında şu cümleyi kuramadan edemiyor:
“Keşke bugün her birine çok hürmet ettiğimiz bu insanların mazisinde böyle bir vukuat olmayaydı? Bugün 2.Abdülhamid Han gibi bir insanın devrilmesiyle oluşan bu ortamda, o yıkımların sebep olduğu zayiatları onarmaya ve telafi etmeye çalışanların gayretlerine bakıyoruz da, keşke onarımı bu kadar gayretle bile mümkün olmayan yıkımların başlangıcında, müsebbipler arasında, bu çok saygı duyduğumuz mezkur insanlar olmasaydı. Bu muhteremler o gün Siyonist propagandaya karşı uyanık olsalardı da, bu kusurları hiç işlememiş olsalardı. Bugünkü yapılan mücadeleye gerek olmasaydı keşke… Ama insanoğlunun bulunduğu yerde kusur da günah da bulunuyor ne yazık ki…”
Demekten kendimizi alamıyoruz.
Bugünkü benzer yıkımlara sebep olan Siyonist propagandalara bakıyoruz da, bu yönlendirmelere kapılmamanın ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bugün, o tür yıkımlara sebep olan yönlendirmelere kanıp kapılan o kadar değerli ilim asker ve siyaset adamı olduğunu görüyoruz da, böyle muhterem insanların o tarihteki yanlışlara nasıl saptırıldıklarını bir parça tahmin edip anlayabiliyoruz.  
Böyle kusurlarına rağmen bu insanları sonraki müspet çalışmalarından dolayı seviyor ve saygı duyuyoruz.
Konumuza dönüyoruz:
Enteresandır, 2.Abdülhamid Han hakkında, Meclis’te hal’ kararı alınırken itiraz eden bir kişi çıkmıştır. Yani bir tek itiraz sesi duyulmuştur. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek,
 “-Yazıktır, günahtır”
Diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan:
“Alçak! Hain! Mürteci!”
Diye yükselen sesler arasında bu cılız ses boğulup gitmiştir. Onca alim, fazıl, kahraman ve tecrübeli devlet adamından oluşmuş üyeler arasından bir Gayrı Müslim üye, gerçekleri korkmadan haykırmıştı. Tarihin en hayret edilecek noktalarından birisi değil mi?!. Hele mebus ve ayan üyelerinin listesindeki isimleri gördükten sonra!..
Hal’ kararı alkış ve tezahüratlar arasında alınmıştır. Elbette İttihatcı liderlerin gözü oy kullanan mebusların üzerinde demoklesin kılıcı gibi duruyordu. Bu baskının alınan hal’ kararında etkili olduğu tarihçiler tarafından ifade edilmektedir.
Nihayet, hal’ kararının Padişah’a tebliği konusuna gelinmiştir. “Osmanlı çeşitli milletlerden oluştuğu için, tüm memleketi ve tebaaları temsilen bir heyet seçilmelidir” diye bir fikir ortaya atılmıştır. Aslında bu fikir Siyonist Emanuel Karasso’nun fikridir ama, böyle kamufle etmiştir. Onun fikridir çünkü kendisi, daha önceden siyonist faaliyetleri sebebiyle yurt dışına çıkmak zorunda bırakıldığında, Avusturya’da bir gazete çıkarmaya başlamış, 2.Abdülhamid Han’a olmadık hakaret ve iftiralarda bulunmuştur. Bunlar arasında:
“Birgün o makamından azledileceksin ve o esnada ben de karşında seni seyrediyor olacağım!..”
Anlamına gelen cümleler de vardır.
Tebaaları temsilen oluşturulan heyet arasında elbette bu melun da bulunacaktı. Gözleri dönmüş mebuslar öyle uyutuldular ki, tebaalar temsil edilecek derken, Türk ve Müslüman tebaa, yani asli unsurların temsili için bir temsilci seçilmesi ne yazık ki unutulmuş(!) gitmiştir.
Nihayet seçilen tebliğ heyeti Yıldız Sarayı’na gönderilmiştir. Bütün Osmanlı tebaasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşkil olunan ve bir tek Türk’ün olmadığı heyetin üyeleri şunlardır:
Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Padişah’ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan Arif Hikmet Paşa…
Padişah, hal’ kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyn başkatibi Cevad Bey’e sorup öğrenince;
"Bir Türk Padişah’ına ve İslam Halifesi’ne hal’ kararını bildirmek için, bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?!."
Sözü, bir ibret vesikası olarak tarihe intikal etmiştir.
İttihatçılar o gece (27 Nisan 1909) Sultan 2.Abdülhamid Han’ı türlü hakaret ve edepsizlikle İstanbul’dan çıkararak, kontrol altında tutabilecekleri Selanik’e naklettiler. Bu sırada hiçbir eşyasını almasına izin verilmedi. Padişah’a yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik’te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi. Burada çok sıkı bir nezaret içinde, nice hakaretlere maruz bırakıldı, çok sıkıntılı yıllar geçirdi. Gazete okumasına dahi izin verilmedi.
Sultan Abdülhamid Han, Selanik’te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne harb ilan etmesi üzerine, Büyük Kabine denilen, Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşad Han da, bu kararı tasdik etti.
1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen 2.Abdülhamid Han, ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi. Daha doğrusu ev hapsine mahkum edildi.
 
ÇANAKKALE SAVAŞI VE 2.ABDÜLHAMİD HAN

Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayı’nda beş buçuk yıl hapis hayatı yaşadı. Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin, bir oldu bittiye getirilerek 1.Dünya Savaşı felaketine sürüklendiğine şahit oldu.
1915 yılı Mart ayında, İngiliz, Fransız ve Rusların Çanakkale Boğazı’nı zorladıkları günlerdi. Bu güçlü birleşik donanmanın Çanakkale Boğazı’nı geçebileceği ve başkent İstanbul’un işgal edilebileceği endişesiyle, İttihat Terakki hükümeti İstanbul’u boşaltma kararı almıştır.
İstanbul’un boşaltılması konusunda yapılması gereken işler de, teker teker planlanmıştır. Padişah Sultan Reşad Han da,  boşaltma işine razı edilmiştir. Artık istedikleri anda hemen İstanbul’u terk ederek, Eskişehir ve Konya’da hazırladıkları binalara yerleşmek üzere hareket etmeleri mümkündür. Haydarpaşa Garı’nda emre amade bir tren bekletilmektedir. Ancak planlara dahil edilmesi unutulan, sonradan hatırlanan önemli bir konu vardır:
O sırada daha önce kendileri tarafından tahttan indirilen ve önce Selanik’te, buranın elden çıkması ile de Beylerbeyi Sarayı’nda, zorunlu ikamete mahkum edilen Sultan 2.Abdulhamid Han ne olacaktır? Sabık Sultan İstanbul’da bırakılacak olursa, işgal kuvvetlerinin eline geçer, kendileri ve Sultan Reşad için tehlikeli bir durum meydana gelebilir. O halde onu da, beraberlerinde götürmeleri gerekecektir. Ama Sabık Sultan’ı ikna etmek her babayiğidin harcı değildir.
İttihatçıların o zaman Dahiliye Nazırı olan, sonradan da sadrazamlık yapacak olan öncülerinden, Talat Paşa başkanlığında bir heyet, 2.Abdülhamid Han’a gerekli hazırlıklarını yapması için, alınmış olan bu kararları tebliğ etmek üzere görevlendirilmiştir.
Bu heyetin Sabık Sultan’ın huzuruna nasıl çıktığını, neler konuşulduğunu ve kendisinin bu kararları nasıl karşıladığını, o zamanın teşrifat müdürlerinden olan, sonradan gazeteci ve yazarlığı ile şöhrete ulaşmış bulunan,  Ercüment Ekrem Talu’nun ağzından dinleyelim:
“Öğle yemeğinden henüz kalkılmıştı. Başmabeyincinin odasına çağrıldım. İçeride her zamanki güleryüzlü Dahiliye Nazırı Talat Bey vardı. Bana Tarafı Şahane’den mühim ve gizli bir vazife ile hep birlikte memur edildiğimizi ve görüp işiteceğim şeylerden, hiç kimseye bahsetmeyeceğime yemin etmemi söyledi. Yemin ettim. Fakat bu vazifenin mahiyeti hakkında fazla malumat edinemedim. Teşrifat odasına döndüm ve yarım saat merak içinde bekledim. Yarım saat sonra biri, başmabeyincinin odasına gelip, ‘Beyler sizi bekliyor.’ dedi.
Sofaya çıktığımda, Talat ve Tevfik Beylerle Fahrettin Ağa, konuşa konuşa sarayın mermer merdivenlerini iniyorlardı. Kendilerine yetiştim. Dolmabahçe Meydanı’na açılan ve daima açık duran büyük kapıdan çıktık. Saatin yanındaki rıhtıma yanaşmış olan istimbota bindik. Dördümüz beraber ufacık kamaraya tıkıldık. Nereye niçin gideceğimizi hala bilmiyordum.
Arap, köşede tesbih çekiyordu. Talat Bey’le Tevfik Bey konuşmaya başladılar. Başmabeyinci, Sultan Reşad’ın meziyetlerini, iyi hallerini sayıp döküyor, Dahiliye Nazırı da ona münasip cevaplar veriyordu. Bir aralık Talat Bey ‘Hakanı Sabık teklifimizi nasıl karşılayacak?’ deyince, Beylerbeyi’ne gideceğimizi anladım.
Ama benim bu heyet arasında işim ne idi? Buna aklımı erdiremiyordum. Bittabi soramıyordum da... Besbelli kalabalık etmem için beni yanlarına almışlardı. Teşrifat memurları hem kuş, hem deve kabilinden kimselerdi. Sadaret kadrosunda kayıtlı idiler ve oradan maaş alırlardı, fakat çok sayıda vazife görürlerdi. İhtimal böyle birini, doğrudan doğruya saraya mensup herhangi bir memura tercih etmişlerdi.
Rumeli kıyısını, Hisara kadar takip ettikten sonra, karşı sahile varan çatanamız, Beylerbeyi Sarayı’nın rıhtımına bir çırpıda yanaştı. Bizi bekliyorlarmış. Eski Padişah’ın muhafızlarından Miralay Rasim Bey tarafından karşılandık ve doğru içeriye alındık. Talat Bey sordu:
-Haberleri var değil mi?
-Evet beyefendi, yukarıya buyurun ben geldiğinizi arz edeyim.
Merdivenleri çıktık. Deniz üzerinde bir odaya alındık ve ayakta beklemeye koyulduk. Burası sade, fakat temiz ve güzel döşenmiş bir odaydı. İstorları yere kadar indirilmiş pencereden içeriye yine de bol ışık giriyordu.
Kızlarağası kapının önünde duruyor, Talat Beyler ortada, yavaş sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Ben duvar dibine çekilmiş, heyecanımı zapta çalışıyordum.
On dakikalık bir zaman geçti. Yavaşça aralanan bir kapıdan içeriye, bu milletin otuz üç yıl encamına hükmetmiş olan, Abdülhamidi Sani ağır adımlarla girdi. Yalnızdı. Kulaklarına kadar geçmiş koyu renk fesinin altında, tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı. Saçları, sakalı, sakosu, tekmil düğmeleri kapalı yüksek yakalı ceketi, pantolonu ve ayakkabıları, hepsi bembeyaz... Sırtı hafif kamburlaşmıştı. Gözleri pek canlı idi. Hepimizi çenesi hizasından alnına kadar kısa temennalarla ayrı ayrı selamladı; yerden mukabele ettik. Talat Bey bizleri takdim etti. İsim ve sıfatlarımız söylenirken bunlara fazla ehemmiyet vermiyormuş gibi davrandı ve Fahreddin Ağa ile görüştü. Ne dediklerini işitmedim.
Derken Başmabeyinci Selamı Şahane’yi tebliğ etti ve sözü tekrardan Dahiliye Nazırı’na bıraktı. Hepimiz huzurunda elpençe divan durarak dizilmiştik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkar bir ifade ile önce vaziyeti anlattı ve lakırdıyı döndürüp dolaştırarak asıl ziyaretimizin sebebine intikal ettirdi. Hulaseten şöyle diyordu:
-Acil bir tehlike arzetmemekle beraber vaziyet çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin boğazı geçecek olursa, Padişah, hükümet ve Hanedanı Saltanat esarete düşerek elim bir musalehaya mecbur olmamak için, gerek Zatı Şahane ve gerek Meclis ve Hükümet karar vermiştir: Anadolu’ya geçip harbe oradan devama... Hatta Zatı Şahane için Konya’da Çelebi Efendi’nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyet maazallah olacak oluverirse,  Zatı Hümayunları’nın hangi şehirde ikamet buyurmak isteyeceklerini, Biraderi Şahaneleri tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerine muntazırız.
Hakanı Sabık, Dahiliye Nazırı’nı sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki:
‘-Şevketli Biraderim’in haki payi şahanelerine arzı ubudiyet ederim. Endişeleri tamamiyle gayrı varittir. Eğer dokunulmamış ise, Çanakkale’yi ben zamanında fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde, Hakan’ın yapacağı şey, tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede, yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Konstantin’den aşağı kalamayız. Zatı Şahane’ye böylece arz edin! Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar! Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve Hükümeti Seniye’den bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!’
Ve herhangi bir cevaba meydan vermeden, yine kısa temennalarla bizi selamlayarak döndü, çıktı gitti.
Saray merdivenlerini kös kös inerken rıhtımda bekleyen çatanaya tekrar bindik. Dolmabahçe’ye yöneldik.
Yolda düşüncelere dalmış gibi görünen Talat Bey, bir aralık bizden yana dönerek, ‘Aldık mı ağzımızın payını?’ mealine bir söz söyledi.
Beşinci Mehmed’e ne dediler, mülakatımızı nasıl naklettiler, orasını bilmiyorum. Tek bildiğim varsa, o da bu hadisenin üzerine Padişah’ın da, Hükümet’in de Anadolu’ya göç etmekten vazgeçtikleri ve Çanakkale’nin de düşmanları geçirmemiş olduğudur.
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş olan bu tedbirli Sultan’ın, kararlı ve isabetli davranışıdır ki, Çanakkale Boğazı’nın geçileceği ihtimaline kanaat getiren İttihat ve Terakki iktidarını da, bu riskli karardan vazgeçirmişti.”
Gerçekten de Çanakkale deniz savaşının o kritik günlerinde İstanbul boşaltılıp, başkent Eskişehir’e taşınsa idi, askerlerimizin bozulacak olan maneviyatı, direnmelerine engel olacak ve her şey baştan bitmiş olacaktı. 
Şimdi de, İstanbul’un boşaltılması kararı hakkında İngilizlerin değerlendirmesini okuyalım:
“Türkler İstanbul’u terketmiş olsaydılar harbe devam edemezlerdi. Çünkü Türklerin biricik silah ve mühimmat fabrikaları Payitaht’ta olup bunları donanma tahrip edecek ve Almanya’dan materyal tedariki mümkün olmayacaktı.” 
 Onun bu kararlılığı karşısında hükümet, İstanbul’u boşaltma kararından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Böylece Çanakkale muharebelerinde zafere giden yoldaki en önemli bir badire, hapis hayatı yaşadığı halde 2.Abdülhamid Han tarafından bertaraf edilmiş, Devlet’in daha o gün yıkılması önlenmiş oldu. O, hapis hayatı yaşarken bile, böyle önemli bir görevi başarabilmiş bir bilge kişidir.
2.Abdülhamid Han, 1.Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında hastalandı. Yetmiş yedi yaşındaydı. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefat etti. Mahşeri bir kalabalığın iştiraki ile Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud türbesine defnedildi.
Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indiren paşalar ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor Behaeddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşması’nın imzasından sonra gece yarısı ülkeyi terkettiler. Talat Paşa, 1921’de kırk dokuz yaşında Berlin’de, Enver Paşa 1922’de kırk yaşında Türkistan’da, Cemal Paşa da 1922’de elli yaşında Tiflis’te öldürüldüler.
Sultan 2.Abdulhamid Han hatıralarında diyor ki:
“Dostlarım beni, yumuşak başlı olmakla, düşmanlarım, zalim gaddar olmakla suçlarlar. İki taraf da yanılır. Ben ne bir Yavuz Selim Han idim, ne de Yavuz Selim Han’ın ülkesi benim buyruğumdaydı. Ben, doğuştan merhametli bir insanım. Fakat devletin merhametle idare edilemeyeceğini de bilirim. Ne yaptıysam, yapabildiğimdir. Benim tarih huzurunda ve Allah huzurunda hiçbir tereddüdüm yok. Ne yaptıysam, mülkün bekası, ahalinin refahı ve huzuru için yaptım. Kendi duygularımı bir kenara koydum. Bir insanda ateş böceği kadar aydınlık gördüysem, onun kim olduğuna, niyetinin ne olduğuna bile bakmadan, yıldız muamelesi yaptım ve işbaşına geçirdim. Kusurları bağışladım. Bencillikleri hoş gördüm. Vatan haini olduğuna inandığım insanları bile, şahsen suçlamadım, adaletle muhakeme ettirdim. Hakimlerin verdikleri cezaları hafiflettim. Bazılarını, ‘Kul kusursuz olmaz’ diyerek bağışladım. Bunu herkes bilmiyorsa, tarih ve Allah elbette bilecektir. Bu noktada hiçbir huzursuzluğum yok.”

 ÖYLE BİR RÜYA Kİ

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy kendine ait bir hatırayı yazıyor. Bu hatırası çok enteresan bir rüya ile ilgilidir. O Mehmet Akif Ersoy ki, 2.Abdülhamid Han’ın devrilmesinde onun da çabaları vardır. Siyonist propagandanın etkisinde kalarak, iyi yapıyorum zannederek bu elim fiilin destekçisi olmuştur.
Sonradan birçokları gibi, o da pişman olmuş, ne kötü bir iş işlediğini anlamış, şöyle veya böyle pişmanlığını da açığa vurmuştur. Tarihin akışı geri doğru değil, ileri doğru olduğundan, Osmanlı Devleti kısa sürede savaşa savaşa yıkılacaktır. Daha doğrusu yıktırılacaktır. 2.Abdülhamit Han’ı devirmek için çaba sarfedenlerin pişmanlığı da “Basra’nın harap edilmesinden sonra” meydana gelen pişmanlığa benzemektedir. Şimdi okuyacağınız bu rüya onun pişmanlığını ifade bakımından enteresan bir rüyadır: 
Anlattığına göre, 2.Abdülhamid Han’ın devrilmesinden sonra, İttihat ve Terakki partisi ülkeye hakim olmuş, asıl keyfi idare ve istibdat dönemi başlamıştır. Sokak ortasında cinayetler işleniyor, her tarafta ateş ve barut kokusu arasında ülke sınırları geçiliyor, ülkeler koparılıyor, gözyaşları sel gibi akıyordu.
İşte Akif, bu zamanların birinde, Sultanahmet Camii’nde şahit olduğu bir olayı anlatmaktadır.
Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatmıştır: 
“Sabah namazlarını kılmak için Sultanahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve:
-Muhterem niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?
Dedim.
Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
-Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,
Dedi.
Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
-Efendim, ben Abdülhamid Han Cennetmekan’ın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askeri görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadaret Makamı’na gönderdim.  Dilekçemde dedim ki:
-Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticari işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.
Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya Hünkar’dan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat Padişah’a gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat Sultan’ın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifahi olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm.
2.Abdülhamid Han gerçekten çok celadetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, Sultan’ın hallerini bize anlatırken:
-Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı. Derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celadetli ve haşmetli Padişah’ın huzuruna çıktım ve:
-Hünkarım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle!..
Diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak
-Haydi seni istifa ettirdik!
Dedi. Tabii ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm:
 Alemi manada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Yıldız Sarayı'nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı Padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubudiyetle Kainatın Efendisi'nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi . Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
Bu hali gören Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Abdülhamid'e dönüp:
-Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerede?!
Buyurdu. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, mahcup bir halde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
-Ya Resulallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik.
 Dedi.
Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam:
-Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.
Buyurdu.
Söyle bunu duyduktan sonra ben ağlamayayım da kim ağlasın?
Ve Mehmet Akif diyor ki:
Yaşlı adam ağlamasına, inlemesine devam etti. Derdi büyüktü. Sessizce yanından uzaklaştım. Zaten başka da yapabileceğim bir şey yoktu. Zira bu yaşlı adam tesellisini Peygamber Efendimiz’den bekliyordu. Pişmanlığının ve tevbesinin kabul edildiği müjdesi gelmeden belli ki ağlaması inlemesi dinmeyecekti.”
Mehmet Akif Ersoy bu olayı yaşayarak anlattığına göre, aynı pişmanlığı kendisinin de duymuş olacağından şüphe etmemelidir.

BU DA ONUN RÜYASI

Sultan Abdülhamid Han yalnızdı. Onun ne yapmak istediğini anlayacak kimse, neredeyse yok gibiydi. Devlet adamlarından, basın mensuplarından, aydın denen kesimden çok kişi onu gereği gibi anlayıp takdir edememişlerdi.
Hatta devrin İslam uleması bile ona muhalefet ediyorlardı. Şeriat isteriz diyerek saraya yüründüğü zamanlarda aklı başında kabul edilen bir alim çıkıp:
-Padişah şeriata uygun hareket etmiyor. O saraydan çıksın. Ben orayı medrese yapacağım!
Diyebilmişti.
Bu derece dejenere olan bir milleti idare etmek artık imkansızlaşmıştı. Sultan 2.Abdülhamid Han da, bu anlayışsız milleti kendi haline bıraktı. Ve tahtından indirilmesine kendisi adeta göz yumdu. Yoksa hiçbir güç zahirde onu tahtından indirmeye muvaffak olamazdı. O derece tedbirlerini almıştı.
Onu okumuş olanlar, Sultan Abdülhamid Han’ın Şazeli tarikatına müntesip olduğunu bilirler. O tarikatın ileri gelenlerinden bazıları, Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayı’nda hapis hayatı yaşarken, 1918 senesinde sitem dolu bir mektup gönderdiler.
Mektupta Sultan Abdülhamid Han’a suçlamaya varan sitemler ediyorlardı. Tahttan inerken karşı koymadığı için yanlış yaptığını ve yanlış kimselerin başa geçip devletin yıkılmasına sebep olduğunu vurguluyorlardı.
Gördüğünüz gibi kendisiyle aynı dünya ve ahiret görüşünü paylaştığı tarikat kardeşleri bile, o Padişah’ı anlayamamıştı. 
Bunun üzerine Cennetmekan Sultan 2.Abdülhamid Han, onlara bir mektup yazar. Mektupta şunlar yazılıdır:
“33 sene boyunca mücadele ettim. Yalnız bu milletin iflah olamayacağını anladım. Gelen Hareket Ordusu’na manevi göz ile nazar ettiğimde, aralarında Hızır Aleyhisselam’ın da olduğunu gördüm. Bunu görmemle birlikte, Allah’ın yeni bir zuhuratı var edebilmesi için, çekilmem yönünde bir İlahi emir geldiğine kanaat getirdim.”
Bu İlahi işaretleri elbette kalp gözü ve rüya aleminde almaktaydı.
İşte bu, Sultan 2.Abdülhamid Han’ın ne denli yüksek bir şahsiyet olduğunu ve manevi boyutunun ne kadar derin olduğunu gösterir.
Yine tarikat ehli başka bir alim vardı. Bu kimse Sultan Abdülhamid Han’ın saltanatı döneminde Padişah hazretlerini yanlış anlamış, onun icraatlarını şeriat dışı olarak görmüştü.    Sultan’a karşı aktivite gösteren, eylem yapan bir İslami cemiyetin içinde bulunuyordu bu alim.
Yalnız, köprünün altından çok sular akar. Bu alim, yaşı ve maneviyatı ilerledikçe, Sultan Abdülhamid Han’ın siyasetini 50 küsür sene sonra anlar. O vakit çok büyük yanlışlar yaptığını fark eder, tövbe eder. Sultan Abdülhamid Han’ın mezarına gider ve orada göz yaşları döker, helallik diler.
Hatta Osmanlı Hanedanı’nın kadın üyelerine memlekete dönme izni çıktığında, Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Sultan’ı da ziyaret eder. Sultan Abdülhamid Han’ın varisi olduğu için, kendisini o Padişah adına affetmesini isteyip, helallık diler. Ayşe Sultan’ın bu konuda muhatap olduğu bu talepler gazete haberlerine yansımıştır.
Bu olayların her biri Sultan Abdülhamid Han’ın ne denli ince bir siyaset yaptığının delilleridir. Yüksek akıl ancak, en yüksek iman sahiplerinde bulunur. Sultan Abdülhamid Han’ın siyaseti gün be gün anlaşılmaya başlıyor, denilebilir. Ama onu ancak seneler geçtikten sonra anlayabildiklerine göre, onun siyaset ve aklı demek ki herkesten onlarca yıl öndeydi. İnsanoğlu işte böyledir. Bilmediğini, aklının idrak edemediğini yıllar sonra anlayabiliyor.
İyi yapıyorum sanarak kötülüğe destek vermiş olan niceleri, hatalarını dahi anlamadan dünyadan göçüp gitmişlerdir. Ama bazı alim, fazıl, milletini seven kişiler var ki, zamanında yaptıkları bu hatanın kurbanı olarak, ömür boyu zahmet ve meşakkat çekmişler, henüz dünyada iken bedel ödemişlerdir. Yaptıkları bu hatayı telafi etmek için gece gündüz çalışmışlar, çabalamışlar, mesafe kazanmışlardır. Başta Bediüzzaman Saidi Nursi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Mehmet Akif Ersoy olmak üzere bu büyük insanların hayatları bizlere örnek olmalıdır. Hatalarından nasıl döndükleri, iyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesi için nasıl ömür harcadıkları bilinmektedir. Bugün dahi, o yıllarda yapılmış bulunan hataların sonuçlarını düzeltmek için çaba sarfeden nice değerli insan mevcuttur.                                            
Fakat insanoğlu nankördür. Elbette bu olay son değildir. Bu ibretlik olaylardan sonra da nice nankörlükler etmeye devam etmişlerdir. 2.Abdülhamid Han’a ve ondan sonra gelecek ve onun izinden gidip, İslam birliğini savunup gerçekleştirmek için, dişini tırnağına takıp mücadele vermiş bulunan nice liderlere dahi ihanet etmişlerdir. Kıyamete kadar da insanoğlunun vasfı değişmeyecektir. Dünya imtihan dünyası olduğuna göre herkes de yaptıklarının ve yapması gerektiği halde yapmadıklarının hesabını Allah’a verecektir.  Mümin feraseti odur ki, bugünün olaylarını anlar, gelecekte pişman olacağı tavırların içine girmez. Abdülhamid Han’ın zamanında emek verip gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi hedefleri, kim takip edip onun izinden gidiyorsa, bu yolda ona yardımcı olmaya çalışır.

TOP