Hazreti Ebu Bekir

 

İslam şifalı baldı, Resul de baş arı,

“Sadakat” ile sağlandı balda başarı…

 

 

KİMDİR?

 

Teymoğulları kabilesinden olan Ebu Bekir'in nesebi, Mürre Bin Kab'da Rasûlullah Efendimiz ile birleşir. Anasının adı Ümmü'l Hayr Selma, babasınınki Ebu Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah Bin Osman Bin Amir’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında, bütün ailesi Müslüman olmuştur. Keza babası Ebu Kuhafe de çok sonra Müslüman olmuştur. Ebu Kuhafe uzun bir ömür sürmüştür.  Ebu Bekir'in halifeliğini de, ölümünü de görmüştür.

Hazreti Ebu Bekir Es Sıddık  572 yılında Mekke'de doğdu. Bu demektir ki, Efendimizden 1 yaş küçüktür. Hazreti Muhammed Mustafa’nın İslam’ı tebliğe başlamasından sonra iman eden yetişkin ve hür erkeklerin ilki olma şerefine erişmiştir. Diğer taraftan dört büyük halifenin ilki ve hayatında cennetle müjdelenmiş on kişinin de ilki odur.

Kuranı Kerim’i toplayan, Sıddik ve Atik lakaplarını hak eden de odur.

Kuran’ı Kerim'de hicret sırasında Rasulullah'la beraber olmasından dolayı:

"...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (Tevbe Suresi Ayet:40)

Şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkabe olup, Rasulullah Efendimiz bu ismi Abdullah olarak değiştirmiştir. Azaptan azad edilmiş manasına "Atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "Sıddık" lakabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebu Bekr adıyla meşhur olmuştur.

İslam’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "Hanif" bir tacir olan Ebu Bekir, ölümüne kadar Peygamberimizden hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslam için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamış ve yaşadığı gibi de Rabb’ına kavuşmuştur. Hazreti Ebu Bekir güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir adet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup, kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu. Ticari sermayesi kırk bin dirhemdi. Bu o günkü şartlara göre büyük bir sermaye idi. İleriki sayfalarda da okuyacağımız üzere bu sermayesini İslam davası uğruna tamamen harcamıştır. Hem de kaç defa kazanıp, kaç defa harcadığı hakkında bir çok haber mevcuttur.

Rasulullah'a iman eden Hazreti Ebu Bekir, İslam tebliğciliğine başlamış, Osman Bin Affan, Zübeyr Bin Avvam, Abdurrahman Bin Avf, Sad Bin Ebi Vakkas ve Talha Bin Ubeydullah gibi İslam’ın yerleşmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların birçoğu İslam’ı onun davetiyle kabul etmişlerdir.

Hazreti Ebu Bekir hayatı boyunca Rasulullah'ın yanından hiç ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasulullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Genel ve özel olan önemli işlerde, ashabıyla müşavere eden Hazreti Peygamber, bazı hususlarda özellikle Ebu Bekir'e danışırdı. Bu yüzden Araplar arasında “Peygamber Veziri” olarak da anılmıştır.

Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebu Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebu Bekir, cahiliye döneminde de güzel ahlakı ile tanınan, sevilen bir kişi idi. Gençliklerinde Hazreti Muhammed ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda sohbet ederlerdi. İkisi de cahiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi. Sohbet konuları ve zevkleri bir birlerine uyardı.

 

ERKEKLERDEN İLK MÜSLÜMAN ODUR

 

Hazreti Ebu Bekir, Hira Dağı’ndan dönen Hazreti Muhammed Mustafa ile karsılaştığında, Rasulullah ona, "Allah’ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (Alak Suresi Ayet-1) diye başlayan ayetleri bildirdiği zaman hemen cevap vererek:

-Allah’dan başka İlah olmadığına ve senin de O'nun kulu ve Rasulü olduğuna iman ettim!

Demiştir. Peygamberimizin eşi Hazreti Hatice'den sonra, Rasulullah'a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamberimiz İslam’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa, en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebu Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde iman etmiştir. Bundan dolayı Hazreti Peygamberimiz:

-Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'inki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı…

Şeklindeki hadisi şerifini ifade etmiştir. Böylece iman eden Ebu Bekir, hayatının sonuna kadar tüm şahsiyetini ve varlığını İslam’a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Hazreti Ebu Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup hatırlı kişileri İslam’a kazandırmaya çalıştı. Öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini, eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilali Habeşi, Habbab, Lübeyne, Ebu Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys gibi  köle ve cariyeleri satınalıp işkenceden kurtarmış ve onları hürriyetlerine de kavuşturmuştur. O, bu işkence altında inleyen, buna rağmen de imanından taviz vermeyen bu zavallıları kurtarabilmek için, satın almaya uğraşırken, ona inat fiatlarını kat kat arttırırlardı. O ise artan fiyatlara aldırmaksızın istedikleri meblağı onlara öder ve bu insanları kurtarırdı. Kurtardığı bu köle ve cariyeler işkenceden bitap düşmüş, zayıflamış ve demansızlaşmış olurlardı. Oğlunun böyle zayıf köle ve cariyeler uğruna servetler harcadığını gören, henüz iman etmemiş olan babası Ebu kuhafe:

-Oğlum madem köle ve cariye satınalacaksın. Bari güçlü kuvvetlilerini seç de, sana faydaları olsun. İşinde çalıştırırsın!

Diye ona akıl vermeye çalışır, o ise:

-Babacığım ben bunları kendim için satınalmıyorum. Allah rızası için onları işkenceden kurtarıyorum!

Diye cevaplardı. Babası ise bunları anlayamadığından dolayı bu olanlara bir anlam veremezdi. İslam’ı tebliğe bir müddet gizli devam etti. Diğer Müslümanlar gibi Hazreti Ebu Bekir de zaman zaman Mekke’de müşriklerin saldırısına uğrardı. Bu saldırıları sabır ve metanetle karşılar ve geçmesini beklerdi. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp Müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra, Hazreti Peygamberimiz bazı Müslümanlarla beraber onun da Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebu Bekir yola çıkmıştı. Ancak Mekke’den çıkınca Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden birine mensup bulunan bir müşrik kendisini himayesine almak istediğini belirterek onu hicretten vazgeçirmişti. Ancak bu adam Hazreti Ebu Bekir’e himaye için şart olarak ibadetlerini gizli yapmasını isteyince, onun şartlarını ve himayesni reddederek:

-Senin himayeni sana reddediyorum. Allah bana himayeci olarak yeter!

Demişti. Böylece 13 yıllık çileli Mekke döneminde hep Rasulullah Efendimizle beraber eziyetlere katlanmıştır.

 

NEDEN SIDDIK DENİLDİ?

 

Hazreti Peygamber Efendimiz Mekke döneminin 11.yılı içinde İsra ve Mirac olayını gerçekleştirdi. Bir gecede Mekke'den Kudüs'e, oradan Sidret ül Münteha'ya gittiğini, İsra ve Mirac hadisesini gerçekleştirdiğini duyan müşrikler bunu alay konusu yapmışlardı. Bir taraftan da koşarak Hazreti Ebu Bekir'e nispet yaparak:

-Gördün mü senin adamın iyice sapıttı.

Dediklerinde:

-Kim neden sapıtmış?

Diye sorar. Müşrikler aradıkları tereddütü bulup onun imanını sarsmaya başladıklarını düşünerek:

-Senin adamın Muhammed, dün gece Mekke’den Kudüs’e, oradan da Allah’ın katına çıktığını iddia edecek kadar sapıttı.

Dediler. O cevap verdi:

-Bunları Muhammed mi söylüyor?

-Evet hem de herkesin içinde söylüyor. İnanmıyorsan gel de kendin işit!

Dediler. O ise kendinden emin bir şekilde:

-O dediyse doğrudur!

Buz gibi bir hava oluşmuştur. Müşrikler söylene söylene oradan uzaklaşmışlardır.

Hazreti Ebu Bekir’e ise Efendimizi hiç tereddütsüz tasdik ettiğinden ve müşrikleri böylece sadakati ile şaşkına çevirdiğinden dolayı ihlaslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddık" lakabı verildi. Kuran tabiri ile:

"O, ne iyi arkadaştı" (Nisa Suresi Ayet:69).

 

HİCRET VE EBU BEKİR

 

Mekke dönemi olan 13 yıl geçtikten sonra, Rasulullah Efendimiz, Cenabı Allah’dan hicret emrini alıp, Ebu Bekir'e gelerek, ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebu Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı.

İşte o "Sıddık" ile o "Emin", lakaplı iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket edecekler, orada mucizevi bir şekilde müşriklerden kurtulacaklar ve Medinei Münevvere’ye hicret edeceklerdir. Özet olarak şunlar olmuştur:

İki arkadaş Hazreti Muhammed Mustafa ve Ebu Bekir, sözleştikleri gibi geceleyin Mekke’den çıkarak, müşrikleri şaşırtmak için Medine istikametine değil de, ters istikamete yönelmişlerdi. Belli bir mesafeyi yaya giderek, Sevr Mağarası’na giderek saklanmışlardı. Sevr Mağarası’na ilk giren Hazreti Ebu Bekir, mağarada keşif yaptıktan sonra Hazreti Muhammed Mustafa içeri girmiştir. Ebu Bekir'in kızı Esma, yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri, Ebu Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebu Bekir hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini müşriklere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler, Sevr Mağarası’na kadar geldiler. Rasulullah Efendimiz bu sırada Kuran’da anlatıldığı biçimde söyle diyordu:

-Üzülme, Allah bizimledir! (Tevbe Suresi Ayet: 104).

Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onları desteklemiştir…

Müşrikler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Çünkü bir mucize gerçekleşmiş, mağaranın girişi örümcek ağları ve kuş yuvaları ile kapatılmıştır. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, Medine'ye yönelen Rasulullah ile Ebu Bekir, Kuba’ya vardılar.

Hazreti Ebu Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır:

-Rasulullah ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş müşriklerinin ayaklarını gördüm. Bunun üzerine:

-Ya Rasulullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür.

Dedim. O,

-Sus ya Eba Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsüdür. Endişe edilir mi?

Buyurdu.

Kuba’da üç gün kalan Rasulullah ile Hazreti Ebu Bekir, nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hazreti Ebu Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasulullah:

-Allah’ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaştır…

Diye dua ettiği zaman Hazreti Ebu Bekir ve hasta olan diğer sahabeler iyileştiler. Bu arada Hazreti Ebu Bekir’ın kızı olan Hazreti Aişe ile Hazreti Muhammed'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebi inşa edildi. Masrafların büyük bir kısmını Hazreti Ebu Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde, Hazreti Ebu Bekir'in kardeşliği Harise Bin Zeyd oldu.

 

HER YERDE BERABERDİLER

 

Hazreti Ebu Bekir Rasulullah ile birlikte Bedir’de, Uhud'da, Hendek'te çarpıştı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasulullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Hazreti Ebu Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedri ula, Useyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hazreti Ebu Bekir, Rasulullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında, Ebu Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahabi, oğlu, kardeşi, babası ya da dayısı ile çarpışmıştı.

Hicretin 9.yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istila etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasulullah, bu orduya karşı İslam ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Bu orduya zorluk ordusu ve bu sefere de zorluk seferi denildi. Hazreti Ebu Bekir malının tamamını bu ordunun hazırlanması için bağışladı. Bu olay ve önceki mali fedakarlıkları, onun mal karşısında durumunu açıkça ortaya koymaktadır.  Resulullah Efendimizin, gizlice infak yarışına katılan sahabilerin arasında Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’e ayrı ayrı:

-Kendi ehline herhangi bir şey bıraktın mı?

Sorusuna, Hazreti Ömer’in:

-Evet malımın yarısını bıraktım;

Aynı soruya Hazreti Ebu Bekir’in ise:

-Onlara Allah ve Resulü'nü bıraktım.

Demesi, yani malının tamamını bağışlamış olması, gizli yardım yarışının Hazreti Ebu Bekir tarafından kazanılmış olduğunu gözler önüne sermekte ve onun cömertliğinin ölçüsünü göstermektedir.

 

PEYGAMBERİMİZİN VEFATINDA EBU BEKİR

 

Hicret’in onuncu yılında Veda Haccı’nda bulunan Allah’ın Rasulü, Hacc’ı müteakip hastalandı ve irtihal eyledi.

Hazreti Muhammed Mustafa 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (Miladi 8 Haziran 632) vefat etti. Onun vefatını duyan müslümanlar büyük şoklar yaşıyorlardı. İlk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Hazreti Ömer:

-O Hazreti Musa gibi Rabb’ıyla buluşmaya gitti. Onun için “öldü” diyenin elini dilini keserim!

Diye etrafına çıkışıyordu. Hazreti Ebu Bekir, Rasulullah'ın iyi olduğu bir sırada, ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefat haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasulullah'ı alnından öptü ve:

-Babam anam sana feda olsun ya Rasulullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Ya Muhammed, Rabb’ının katında bizi unutma; hatırında olalım ...

Diye gözyaşı döküyordu. Sonra dışarı çıkıp şaşkınlığını üzerinden atamamış bulunan Hazreti Ömer’e:

-Sus ya Ömer o vefat etmiştir!

Diye susturduktan sonra:

-Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir! Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah Diri, Baki ve Ebedi’dir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım:

"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." Buyuran Ali İmran Suresi 144. Ayeti’ni okuduktan sonra:

“Allah’ın kitabı ve Rasulullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır, şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın, şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz!”

Sözleri ile Müslümanları sakinleştirdi ve gerçeği ifade etti.

Hazreti Ebu Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları sakinleştirdikten sonra, Rasulullah'ın cenazesi ile uğraşmaya başladı.

Bu arada bir haber geldi. Ensardan bir çok kişi toplanmışlar, Hazrec kabilesinin reisi olan Sad Bin Uhade'nin halifeliğe tayini için konuşuyorlar. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Ebu Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen olay yerine gittiler. Orada Ensar ile konuşulduktan ve hilafet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebu Bekir; Hazreti Ömer ile Ebu Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine biat edilmesini istedi.  Hazreti Ebu Bekir'in konuşmasından sonra, Hazreti Ömer atılarak hemen Hazreti Ebu Bekir'e biat etti ve:

-Ey Ebu Bekir, Müslümanlara sen Rasulullah'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana biat ediyoruz. Çünkü sen Rasulullah'a hepimizden daha sevgili ve ona yakınsın. Biz sana biat ediyoruz!..

Dedi. Hazreti Ömer'in bu ani davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebu Bekir'e biat ettiler. Bu özel biattan sonra ertesi gün, Mescidi Nebevi’de Hazreti Ebu Bekir bütün halka hutbe okudu ve herkes ona biat etti. Rasulullah'ın defin işlemleri salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilaf meydana geldiğinde, Hazreti Ebu Bekir yine bilgeliğini ortaya koydu ve:

-Her peygamber öldüğü yere defnedilir…

Hadisi şerifini ashaba hatırlatarak bu ihtilafı giderdi.

Rasulullah’ın cenaze namazı tek cemaat halinde değil, gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken Hazreti Ali'nin, Hazreti Fatıma'nın evinde, Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve biata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Taberi tarihine göre Hazreti Ali, umumi biat haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebu Bekir'e biat etmiştir.  Onun aylarca Hazreti Ebu Bekir'e biat etmediği haberleri de diğer bazı rivayetlerde geçmektedir.

Rasulullah’ın en yakın ashabı arasında zaman zaman, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de, ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi daima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hadiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Mesela Ebu Bekir yumuşak ve sakin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler.

Hazreti Peygamber vefatından önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak Hazreti Ebu Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tayin etmiştir. Bunları göz önüne alan sahabeler de onu halife seçmişlerdir.

Hazreti Ebu Bekir, kendisine Rasulullah'ın mirasından pay almak için gelen Hazreti Fatıma’ya:

-Rasulullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam!

Diyerek, isteğini reddetmiştir.

Hazreti Ebu Bekir "Rasulullah’ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada:

-Ey insanlar, sizin en hayırlınız olmadığım halde, başınıza geçmiş bulunuyorum. Görevimi hakkiyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanet, yalancılık ise hıyanettir. İçinizdeki zayıf hakkını alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. İçinizdeki kuvvetli de ondan, başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Bir millet Allah yolunda cihad etmeyi terk ederse zillete düşer. Bir millette kötülük yaygın ve revaçta olursa, Allah o milleti belaya düşürür. Ben Allah ve Rasulü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez. Haydin namaza kalkın. Allah hepinize rahmeti ile muamele etsin!..

Demiştir.

Böylece İslam’da biat ve itaatin devamının şartlarını bir defa daha açıklamıştır. Biat ettiğimiz kişinin en hayırlımız olması şartı yoktur. Biat edilen kişi yanlış yaparsa doğrusunu gösterme görevimiz vardır. Biat ettiğimiz kişi Allah’a ve Peygamberimize itaat ettiği müddetçe o biatımızda sadık kalma borcumuz vardır. Yani yanlış yaptı diye itaat borcu ortadan kalkmaz. Ancak bu yanlış iman esaslarının inkarı ise o zaman biate sadakat mecburiyeti ortadan kalkar. Bu hutbede ayrıca cihadın önemi de vurgulanmıştır. Cihadı terk eden bir milletin zillete düşeceği, kötülüklerin yaygın olmasının ise belalara sebep olacağı, Halife Ebu Bekir tarafından göreve başlarken ifade edilmiştir.

Peygamber cenazesi orta yerde dururken, hemen alelacele halife seçimi için toplantılar yapılmaya başlanmasının sebebi neydi? Sahabeler koltuk heveslisi miydi? Bugün böyle bir olay meydana gelse, başkan seçimi için bu kadar acele eden kişileri yerden yere vurmaya kalkışırız. Halbuki olayı İslam devleti yönünden düşünmek lazımdır. Devlet başkanı vefat etmiş, ya da başka bir şekilde koltuğu boşaltmıştır. İslam devletinin bir an bile başkansız kalması büyük sakıncalar ortaya çıkaracaktır. Ayrıca Müslümanlar bir araya geldiklerinde şayet başkanları yok ise, ilk yapacakları iş aralarından birini başkan seçmeleri olmalıdır. Başkan seçmeden önce, cemaatle namaz bile kılamazlar. Peygamber cenazesi bile olsa kaldıramazlar. Kaldırmak için zaman harcayamazlar. İslami şuur bunu gerektirmektedir. Onlar sahabe idiler. İlim ve feyizlerini Efendimizden almışlardı. Elbette önce halife seçecekler, sonra Peygamberimizin cenazesi ile ilgileneceklerdi. Öyle de yapmışlardır.

 

HALİFELİK DÖNEMİ

 

Efendimizin vefatı İslam dünyasında büyük çalkantılara sebep oldu. Toplu dinden dönme olayları baş gösterdi. İsyana yeltenen kabileler oldu. Peygamberliklerini ilan eden sahtekarlar türedi. İslamın ve imanın şartlarından sapmalar meydana gelmeye başladı. Bazıları da Peygamber artık olmadığına göre biz zekatlarımızı bundan böyle beytülmale vermeyelim, deyip yan çizmeye başladılar. Bunlar Efendimizin vefatı ile İslam’ın da biteceğini sanıyorlardı. Hazreti Ebu Bekir’in önünde acil olarak bu bozguncuları yola getirme problemi vardı. Ordular hazırladı ve bu bozguncuların üzerine gitti. Sahtekarların cezalarını verdi, dinden dönenlerin hakkından geldi. Zekat konusunda beytülmale vermeyi reddeden kabilelerin üzerine askeri birlikler göndermeye kalkışınca, başta Hazreti Ömer olmak üzere bazı sahabilerin, bu kavimlerin Müslüman olduğunu hatırlatmaları, Müslüman bir kavim üzerine de ordu göndermenin doğru olup olmadığını sormaları üzerine, zekat konusundaki meşhur sözünü söylemiştir:

-Vallahi onlar Peygamberimize veregeldikleri zekat keçilerinin değil kendilerini, bu keçilerin boyunlarına bağladıkları yularları bile vermezlerse onun için de onlarla savaşırım!..

İçte isyancılarla ve sahtekarlarla mücadele ederken, dışta da iki büyük imparatorluğun, yani İran ve Bizans’ın ordularıyla çeşitli savaşlar yapıldı. Hire, Yermük ve diğer savaşlarla dışta mücadele edilip zaferler kazanıldı. Böylece Irak ve Suriye’nin bir kısmı fethedilmiştir. Yermuk savaşı devam ederken Hazreti Ebu Bekir vefat etmiştir.

Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır:

-Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, bayındır bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, düşmandan korkmayın.

Gerçekten İslam ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmıştır. İslamı kabul eden milletler gerçek saadete erişmişlerdir. Müslüman olmayıp da cizye vererek İslam’ın himayesine giren milletler de huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.

Hazreti Ebu Bekir döneminin başlarında yoğun savaşlarda, Kuranı Kerim’i ezbere bilen hafızlarla, vahiy katipliği yapmış olanların bir çoğunun şehit olmaları sahabeleri endişelendirdi. Müseyleme denilen sahtekarla yapılan Yemame savaşında, 70 civarında hafızın şehit olması endişeleri had safhaya çıkardı. Böyle giderse Kuran’ı ezbere bilen kalmayacak diye başta Hazreti Ömer olmak üzere, bazı sahabeler Halife Ebu Bekir’e başvurarak, Kuranı Kerim’i yazılı olan kaynaklardan ve ezberinde olanlardan faydalanarak bir araya toplamasını istediler. Böylece kaybolma tehlikesinin önüne geçilmiş olacaktı.

Harekete geçen Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Zeyd Bin Sabit başkanlığında bir heyete bu görevi verdi. Kılı kırk yaran bir titizlikle çalışan Zeyd Bin Sabit ve arkadaşları, Kuran ayetlerinin bizzat Peygamber Efendimizin tarif ettiği sıraya göre bir araya toplamayı başardılar. Böylece Kuran tek bir Mushaf halinde toplanarak kaybolma tehlikesi önlenmiş oldu. Bu Mushaf, Hazreti Ebu Bekir'den Hazreti Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak İslam devletinin bütün vilayetlerine dağıtıldı.

Kaynaklarda onun:

-Ben ancak Rasulullah'a tabiyim, bir takım esaslar koyucu değilim…

Diyerek kararlarında çok titiz davrandığı söylenir. Bir meseleyi hallederken, önce Kuran’a bakar, bulamazsa Sünnet’te araştırır, orada da bulamazsa ashabla istişare eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde muhacir-ensar eşitliği'nin ihtilafa yol açmasında, Hazreti Ömer'in muhacirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen, ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilafetinde huzursuzluk çıkmamıştır. Yönetimi merkezi olup, ganimetlerin beşte biri beytülmalde toplanmıştır.

Halifelik müddeti iki sene üç ay gibi çok kısa olmasına rağmen, Hazreti Ebu Bekir zamanında İslam devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Önce içeride birlik ve beraberlik sağlanmış, isyanlar ve dönme hareketleri bastırılmış, sonra da fetih hareketleri büyük bir başarı ile sürdürülmüştür. Hazreti Peygamber Efendimizin fethedileceğini müjdelediği ülkelerin büyükce bir kısmı onun döneminde fethedilmiştir.

Hazreti Ebu Bekir, Hicri 13, Miladi 634.Yıl’ında Cemaziyelahir ayının başında hastalanıp yatağa düşünce, yerine Hazreti Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashabla istişare ederek, Hazreti Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilafet vasiyetini Hazreti Osman'a yazdırdı. Hazreti Ebu Bekir aynı yıl Medine'de vefat etti. Vasiyeti gereği Rasulullah’ın yanına defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etmektedir.

 

KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ

 

Kişiliği ve iş ahlakı olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebu Bekir, dürüstlüğü ve takvası ile ashab içinde ilk sırada sayılmıştır. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp az konuşmak ve tevazu ile öne çıkıyordu. Kızı ve Müminlerin annesi Hazreti Aişe'nin tarifine göre; "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri idi. Cahiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasulullah’ın en sadık dostu olan Hazreti Ebu Bekir'in, Efendimizin İsra ve Mirac olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "Sıddık" lakabını kazandırmıştır. O bu olayda:

-O ne söylüyorsa doğru söylüyordur.

Demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslam için harcamış, bu yolda defalarca maddi varlık olarak sıfırlanmıştır. Vefat ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların ve topraklarının satılarak beytülmale verilmesini istemiş ve geride bir deve ve bir köleden başka birsey bırakmamıştır.

Hazreti Ebu Bekir miras olarak bir mal ve para bırakmamıştır ama, Allah yolunda nasıl cömertlik edileceğinin örneğini bırakmıştır. Din uğrunda, Peygamber yolunda nasıl cefa çekileceğinin, nasıl vefa gösterileceğinin, nasıl sadık kalınacağının örneğini miras olarak bırakmıştır. Kuran nizamının yer yüzüne yayılması ve yaşaması için nasıl gayret gösterileceğini, yani nasıl cihad edileceğini bizlere sözleri ve fiilleri ile öğretmiştir. Allah yolunda sıkıntı çekenlere nasıl yardım edileceğini örnekleri ile bize öğretmiştir. İmanın nasıl olması gerektiğini göstermiştir.

Kısaca Hazreti Ebu Bekir sadakat, cömertlik, vefa, gayret ve liderlik örneğimiz olmaya kıyamete kadar dervam edecektir.

Şu öğütler ona aittir:

“Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var...”

“ Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir kınayıcının kınamasından korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur...”

“ Amelin sırrı sabırdır...”

“Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir...”

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz…”

Efendimizin onun hakkında söylediği ve Ebu Hüreyre’nin naklettiği sözü aktaralım:

“Ebu Bekir hariç, iyiliğinin mükafatını vermediğimiz hiçbir kimse kalmamıştır. Onun bize öyle iyilikleri vardır ki, onların mükafatını kıyamet gününde Allahü Teala verecektir. Bana Ebu Bekir’in malının sağladığı faydayı hiç kimsenin malı sağlamamıştır. Ümmetimden bir kimseyi dost edinseydim Ebu Bekir’i edinirdim. Ama ben Allah’ın dostuyum…”

Mal, şöhret, nefse hakimiyet başta olmak üzere, her konuda Müslüman’ın örnek alacağı bir şahsiyetti, Hazreti Ebu Bekir... Allah ondan razı olsun.

 

 

 

Karun

 

Davasını sattı mücevhere altına,

Serveti sırtında, battı yerin altına…

 

 

ZENGİNLİĞİN TİMSALİ OLAN KARUN

 

Binlerce yıldan beri zenginliğin timsali olmuş bir isim:

Karun.

“Karun gibi zengin” deyiminin kaynağı olan kişi.

Hazreti Musa’ya iman etmiş, bir müddet onunla aynı safta bulunmuş, sonra zengin olunca da tavırları değişerek tekebbüre kapılmış, en sonunda ise Hazreti Musa’ya karşı iftira planlarını yürürlüğe sokmuş olan bir kişilik.

Karun’u öğrenip olanları tam olarak anlayabilmek için, Hazreti Musa’nın hayatı ve mücadelelerini kısaca bilmemiz gerekir. Çünkü Karun, Hazreti Musa zamanında yaşamış, İsrailoğulları kabilesine mensup bir kişidir.

Satırbaşları ile Hazreti Musa’nın hayatını hatırlıyoruz:

 

HAZRETİ MUSA

 

Büyük peygamberlerden biri olan Hazreti Musa, Hazreti İbrahim Peygamberin soyundan gelmiştir. Firavun kavmine ve İsrailoğullarına Hakk’ı tebliğ etmek ve İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmak için gönderilmiştir. Hayatı ve mücadeleleri Kuranı Kerim’de geçmektedir. Hatta diyebiliriz ki Kuranı Kerim, eski peygamberlerden en çok Hazreti Musa’yı anmakta ve anlatmaktadır.

Resullükle görevlendirilmesinden itibaren kavmini ve Firavun’u Hakk yola davet ederek, Allah’a ve kendisine iman etmeye, Allah’ın gönderdiği şeriate uymaya çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilahlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı tevhit yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kafirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı.

Hazreti Musa’nın hayatı ve mücadelesi uzun ve teferruatlıdır. Halbuki biz Karun’u tanımak için onun hayatını bilmek ve anlatmak zorundayız. Bu bakımdan kısa ve öz olarak sunacağız. Elbette ayet ve hadislerin ışığında…

Firavun ile olan mücadelesi, Hak ile batılın çatışması, Rahman'ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında Hak ile batıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, yani Hazreti Adem Peygamberden beri gelmektedir ve kıyamete kadar sürecektir.

Hazreti Musa tıpkı kendinden önce gönderilen peygamberler gibi, gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakk’a davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allahü Teala’nın izniyle kazandı.

Firavun hem ilahlık iddiasında idi, hem de İsrail oğullarına akıl almaz işkence ve zulümlerde bulunuyordu. İsrailoğulları, Firavun ve Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır'da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama Firavun onları bırakmıyordu. Onların çoğalmalarını önlemek için erkek çocuklarını belirli esaslara göre katlediyordu. Rivayet edildiğine göre İsrailoğullarının tamamen öldürülmesini istemesine rağmen, onları köle olarak çalıştırdığı ve buna ihtiyacı olduğu için nesillerinin kurumasından da çekiniyordu. Yeni uygulamaya göre, bir sene doğan bütün erkek çocuklarını öldürtüyor, bir sene de bağışlıyordu. Hazreti Musa ve Hazreti Harun bu durumu düzeltmek ve İsrailoğullarını kurtarmakla görevliydiler.

Hazreti Harun, erkek çocuklarının bağışlandığı yıl doğmuş, öldürülmekten kurtulmuştu. Hazreti Musa ise erkek çocuklarının öldürüldüğü yıl doğmuş, mucizevi bir şekilde Firavun’un eşi tarafından büyütülmüş, kendi annesi de onu emzirmesi için Firavun ve eşi tarafından kiralanmıştı. Elbette Firavun ve eşi bunu bilmeden yapıyorlardı. Aslında Cenabı Allah Firavun'un eşi olan Asiye'nin kalbine bu çocuğun sevgisini koydu. Firavun çocuğu görünce öldürmek istedi ise de Asiye, çocuğu kendisine vermesini istemişti. Hazreti Musa böylece Firavun’un sarayında yetişti.

İmran oğlu Hazreti Musa ve onun isteği ile Allah tarafından yardımcı olarak görevlendirilen kardeşi Hazreti Harun, Allah’ın emri ile beraberce Firavun’a Hakk’ı tebliğ için gittiler.

Onu güzellikle Allah'a iman etmeye davet ettiler ve Hazreti Musa sözünün devamında:

-Ey Firavun! Ben Alemlerin Rabbi’nin Peygamberiyim! Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabb’inizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber salıver.

Dedi. Firavun:

-Musa! Senin Rabb’in kimdir?

Dedi. Hazreti Musa:

-Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir.

Dedi.

Firavun, bu konuşmadan hoşlanmadı. Öfkelenerek Hazreti Musa’yı zindana atmak isterken, o da Allah’ın dilemesi ile elindeki asayı yere bıraktı. Asa kocaman bir yılan oldu. Elini koynuna sokup çıkardı, gözleri kamaştıran bir güneş parçası oluverdi. Hazreti Musa’nın gösterdiği bu mucizeler karşısında Firavun korktu. Arkasından ülkesinde bulunan ünlü sihirbazları toplayıp Hazreti Musa ile yarışmalarını emretti. Sihirbazlar hünerlerini sergilemek için teşebbüs ettiklerinde, Hazreti Musa asasını yere bıraktı ve kocaman bir yılan haline gelen asa, sihirbazların tüm sihir aletlerini yuttu. Böylece yenilmiş bulunan sihirbazlar onun bir peygamber olduğunu anlayıp, tasdik edip Hakk’a secdeye vardılar.

Aleyhine sonuçlanan bu olaylar, Firavun'u yola getireceği yerde, onu daha çok kızdırdı ve azdırdı. Hazreti Musa ile İsrailoğullarını ortadan kaldırmadıkça rahata kavuşamayacağına inanıp, bu arzusunu yerine getirmeye çalıştı. Hazreti Musa ve kardeşi Harun ise, Firavun ve kavmini imana çağırmaya devam etti. Firavun inkar ettikçe, Allahü Teala onun kavmine, tufan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan gibi çeşitli azaplar gönderdi. Ancak bunların hiçbiri, Firavun ve kavmini yola getirmeye yetmedi.

Firavun, küfür ve inadında ısrara ve Peygamberin davetine de icabet etmemeye devam etti. Allahü Teala, Hazreti Musa’ya İsrailoğullarını bir gece Mısır'dan çıkarıp, Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Kavmine durumu anlatıp onları arkasına takan Hazreti Musa,  şehirden çıkıp, Süveyş Körfezi boyunca Kızıldeniz'e yöneldi. Firavun şehirde İsrailoğullarından hiçbir iz göremeyince, kaçtıklarını anladı ve bütün ordusunu seferber ederek peşlerine düştü. Firavun ordusunun çok kalabalık olduğu rivayet edilmektedir. Firavun bir müddet gittikten sonra İsrailoğullarına yetişti. Tam Kızıldeniz’in kenarında idiler. Şimdi İsrailoğullarının, önlerinde geçilmesi mümkün olmayan Kızıldeniz, arkalarında ise kendilerine yetişmekte olan kocaman bir ordu vardı. İsrailoğulları:

-Yakalandık ya Musa!

Diye yakınmaya başladılar. Rabbim benimle beraberdir, elbette bana yol gösterecektir, diyen Hazreti Musa, Allah’ın vahyetmesi ile asasını denize dokundurdu. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. Hazreti Musa ve kavmi denizde açılan bu koridora daldılar. Böylece hepsi birden kurtuldu.

Firavun ise açılmış bu koridora ordusu ile girip Hazreti Musa ile İsrailoğullarını yakalamak istedi. Bir müddet ilerlediğinde açık bulunan deniz üzerlerine kapanıverdi. Böylece Firavun ve ordusu boğulup helak oldular.

 

FİRAVUN’UN İMANI KABUL EDİLMEDİ

 

Kuran’ın ifadesine göre Hazreti Musa ve kavmi geçtikten ve kurtulduktan sonra, Firavun ve ordusu suyun açılarak oluşturduğu geçide daldı, boğulacağı anda:

-İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben de ona teslim olanlardanım. Dedi ise de:

-Şimdi mi inandın? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin,

Denilerek imanı reddedildi.

Yine Kuran’da bildirildiği üzere Kızıldeniz’de boğulan Firavun’un cesedi gelecek nesillere ibret olsun diye muhafaza edilecektir. Kızıldeniz kenarında secde halinde bulunan bir ceset bugün İngiltere’de müzede sergilenmekte ve Firavun’a ait olduğu iddia edilmektedir.

Bu mucizevi olaydan sonra Allahü Teala, Hazreti Musa’ya kavmiyle birlikte Kudüs’e gitmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayıp, şiddetli bir susuzluğa kapıldılar. İsrailoğulları gelip Hazreti Musa’ya sitem ve şikayette bulundular. Hazreti Musa yeni bir mucize olarak bir taştan 12 çeşme akıttı, böylece suya kandılar. Yiyecek sıkıntılarını da yine mucizevi bir şekilde kudret helvası ve bıldırcın eti ile giderdiler. Buna benzer her olaydan sonra İsrailoğulları  daha fazlasını, daha fazlasını isteyerek tatminsizliklerini ve sadakatsizliklerini açığa vuruyorlardı.

 

İSRAİLOĞULLARININ İTAATSİZLİKLERİ

 

Varmak istedikleri Filistin’e yaklaştıklarında ise o memleketin, bir zalim kavmin işgali altında olduğunu gördüler. Savaşmaları gerekiyordu, ama onlar buna yanaşmadılar. Hazreti Musa’ya şöyle dediler:

- Ey Musa! Onlar (işgalciler) orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız. (Maide Suresi, Ayet: 24)

Aslına bakıldığı zaman İsrailoğulları, Firavun ülkesi olan Mısır’da zillet ve adiliğe, aşağılanmaya alışmışlardı. Onlar için bazı değerleri ele geçirmek için savaşmak, bir anlam taşımıyordu. Cenabı Allah da onları Tih çölüne attı ve yollarını şaşırttı. Hazreti Musa’ya şöyle vahyetti:

-Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir millet için tasalanma!..

 

HAZRETİ MUSA’NIN SON YILLARI

 

İsrailoğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hazreti Musa'nın Tur Dağı’nda kırk gün geçirdiği bir zamanda, Samiri isimli bir şahsın imal ettiği altından bir buzağıya tapmaya başladılar. Hazreti Musa döndüğünde onları buzağıya tapınır görünce çok üzüldü. Yerine bıraktığı Hazreti Harun'a çıkıştı. İsrailoğullarını buzağıya tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı. Onlar ise her fırsatta iki yüzlülüklerini sergilediler. Hazreti Musa hayatı boyunca tevhid yolunda çok mücadele etti. Bu uğurda pek çok eziyetle karşılaştı. Yurdundan çıkarıldı, ölümle tehdit edildi ve etrafında kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.

Kitabımızın konusu olan Karun hadisesi muhtemelen burada vuku bulmuştur.

Hazreti Musa, Tih Çölü’nde, Hazreti Harun'dan sonra vefat etti. İsrailoğullarını Filistin ve Kudüs’e sokamadı. Vefatında yüz yirmi yaşında idi. Buhari onun ölümü ile ilgili olarak şunları rivayet ediyor:

"Ölüm meleği geldiğinde, Hazreti Musa onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail korktu ve gözü karardı. Sonra:

-Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor.

Diye şikayet etti. Allahü Teala o hali üzerinden kaldırarak, tekrar Hazreti Musa'ya gönderdi:

-Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın.

Hazreti Musa:

-Yarabbi, sonra ne olacak?

Dedi.

-Öleceksin!

Buyuruldu.

-Öyle ise ölüm şimdi gelsin…

Diye niyaz etti. Sonra Allahü Teala’dan, kendisini bir taş atımı Beyti Makdis'e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya  defnedilmesini istedi.

Ebu Hureyre şöyle diyor:

-Rasulullah  Efendimiz:

-Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim.

Buyurdu."

 

KİBİR ABİDESİ KARUN:

 

Hazreti Musa Peygamberlikle görevlendirilmiş, İsrailoğullarını Firavun’un tahakkümünden kurtararak ve Kızıldeniz’i mucizevi bir şekilde geçerek Tih Çölü’ne getirmişti.

İsrailoğulları arasında Hazreti Musa’nın akrabaları da vardı. Bunlardan birisi de amcasının oğlu Karun idi.

Karun, Hazreti Musa’ya iman etmeden önce, İsrailoğullarının başında Mısır Firavun’unun temsilcisiydi. İdaresi altında bulunanlara zulüm ve eziyet ederdi. Hazreti Musa’ya inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibadete verdi. Ondan pek çok şeyler öğrendi. Hazreti Musa ve kardeşi Hazreti Harun’dan sonra, İsrailoğullarının en bilgilisiydi. Tevrat’ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu.

Hazreti Musa’nın özel ilgisine mazhar olmuştu. Birçok bilgiyi ondan öğrendi.

Kavmiyle Tih Çölü’ne gelip yerleştikten sonra Şeytan’ın vesvesesine kapılıp ibadeti terk etti. Onun gibi birçok İsrailoğlu da kısa sürede bozulup dejenere olmuşlardı. Nimetleri inkar edenler, buzağıya tapanlar, Allah’ın emirlerine asi olanlar çıkıyordu.

Karun bütün dikkatini dünya malı toplamaya çevirdi. Gittikçe hırsı arttı ve çok mal toplamak gayretine düştü. Hazreti Musa’dan kimya ve metalürji ilmini öğrenmiş ve hayır duasına kavuşmuştu. Kavuştuğu bu nimetlerin kıymetini takdir edemedi. Bildiklerini dünya malı toplamak için kullandı. İnsanlara hizmet etmeyi hiç aklına getirmedi.

Karun kısa sürede zengin oldu. Her geçen gün zenginliği artıyordu. Topladığı mallar devasa boyutlara ulaştı. Zenginliği ile dillere destan oldu. “Karun gibi zengin” sözü ile ifade edilen deyişlere emsal oldu. Geçen zaman içinde topladığı malları hazinelere doldurup kapılarını kilitliyordu. Bu hazinelerin anahtarlarını kırk katırın taşıdığı ifade edilmektedir.

Karun zengin olunca, fakirliğindeki güzel hasletleri kaybetti. Taşkınlık yaptı. Zayıf iradeli ve mala yenilen her insanda olduğu gibi, zenginliği nisbetinde itibarlı olmayı istiyordu. Madem ki toplumun en zengini idi, onun sözü geçmeli idi, onun koyduğu kurallara toplum uymalı idi. Bu bakımdan Hazreti Musa’nın itibarını kırmak için planlar yapıyordu. Zenginliği ile insanlara kendini kabul ettirip, Hazreti Musa’nın etkinliğini sıfırlamak istiyordu. Böylece zulüm ve haksızlık yapmaya başladı. Haddi aşmaya başladı. Zenginliğinin sebebini ise kendi meziyetlerine bağlıyordu. Öğrendiği ilim ve hünerler dolayısıyla zengin olduğunu iddia ve ifade ediyor, kendisine Allah’ın mal mülk verdiğini inkar ediyordu.

Ziynetlerle süslü elbiselerle dışarı çıkar, göğsü ilerde, salınarak kibirle yürür ve elbiseleri yerlerde sürünürdü. Böylece herkese karşı büyüklenir, toplumda mallarının çokluğu ile lider olmaya kalkışırdı. Sonradan gördüğü için, eyeri altından olan beyaz bir ata biner, iki yanına, süslü elbiseler ve ziynetlerle donatılmış yüzlerce köle ve cariyeler alır, halka gösteriş yapardı. Bunun da ötesinde İsrailoğullarına ve Hazreti Musa’ya karşı kibirlenir, işlerine karışarak muvaffak olamamaları için çalışırdı. Fakirleri aşağı görür, mal ve mülkünün çok fazla olmasına rağmen, son derece cimri bir hayat yaşardı. Malının az bir kısmını dahi İsrailoğullarının fakir, muhtaç ve zorda kalmış olanlarına vermezdi. Nasihat edenleri hiç dinlemezdi. Hatta, kendisine duası ve öğrettiği ilim sayesinde, mal ve mülke kavuşmasına vesile olan Hazreti Musa’nın sözünün, İsrailoğulları tarafından dinlenmesine bile tahammül edemez oldu.

İsrailoğullarının aklı başında kişileri kendisine şöyle nasihat ettiler:

-Ey Karun! Dünya malı ile şımarma! Çünkü Allahu Teala dünya malı ile şımaranları sevmez. Allahü Teala’nın sana verdiği zenginlik ve servet ile, ahiret yurdunu, yani Cennet’i iste! Allahü Teala’nın sana zenginlik ihsan ettiği gibi, sen de onun kullarına, malik olduğun malların ile ihsanda bulun. Dünyadan da nasibini unutma. Yeryüzünde fesat arama, isteme. Çünkü Allahü Teala, fesat çıkaranları sevmez.

Karun müminlere tepeden bakıyordu. Bu nasihatleri kabul etmediği gibi, canı da sıkılmaya başlıyordu. Öyle ya kendi emeği, bilgisi ve alın teri ile kazandığı bu malları, neden bir başkasına versindi ki. Böylece tam vahşi kapitalist zihniyete bürünmüş oluyordu. Bu şımarıklığının yanında, Allahü Teala’nın kendisine verdiği nimetlere nankörlüğünü de git gide arttırdı.

Allah bu durumdan elbette hoşnut olmaz. Nitekim Kuran’da hoşnutsuzluğunu şöyle açıklamıştır:

- O madem ki alimdi, kendisinden önce geçen asırlardaki nesillerden kuvvetçe ondan daha üstün, cemiyetçe, malca, cemaatçe, sayıca daha çok olan kimseleri, Allahü Teala’nın gerçekten helak etmiş olduğunu öğrenmedi mi?

Bir gün Karun, ziynet ve ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Gözleri bu ihtişamla kamaşan bazı İsrailoğulları şöyle diyorlardı:

-Ne olurdu, Karun’a verilen mal ve servet gibi, bizim de olsaydı. O, hakikaten büyük nasip sahibidir…

Gerçeği bilen ve gören insanlar ise şöyle diyorlardı:

-Yazıklar olsun size! İman edip, salih amel işleyenlere Allahü Teala’nın verdiği sevap, Karun’un malından ve hatta bütün dünyadan daha hayırlıdır. Bu sevaba ancak günahlardan sakınıp, taate sabredenler kavuşur!..

 

HAZRETİ MUSA’YA KOMPLO KURUYOR

 

Karun’un zenginliği arttıkça arttı. Altından bir saray yaptırdı. Hazreti Musa’ya muhalefette daha da ileri gitmeye başladı. İsrailoğullarını yanına çekerse Hazreti Musa’yı pes ettirecebileceğini düşünüyordu. Onlardan bir kısmı, Karun’a iltifat etmeye, ziyafetlerine gitmeye, sözlerine kanmaya başladı. Şatafat ve malına imrenip, onun gibi zengin olma hülyalarına düşenler oldu. Hatta bazıları emrine girerek, dediğinden çıkmaz oldu. Her devirdeki yalakalar ve yağcıların olduğu gibi.

Hazreti Musa tekrar ona nasihat ederek, yaptıklarına son vermesini, Allah’ın emirlerine uymasını istedi. Ama yine dinletemedi.

İsrailoğullarına zekat emri gelinceye kadar düzen bu şekilde devam etti. Yani Karun, Hazreti Musa’dan halkı soğutup kendi tarafına çekerek onlara baş olmayı arzu ediyordu. Bu emeline de adım adım yaklaşıyordu.

Allah’ın zekat emri gelince ve Karun’a vereceği zekat tebliğ edilince, Karun açıktan isyana başladı. Çünkü kendisinden istenen zekatı çok bulmuş, kendi alın teri, ilmi, çabası ile kazandığını kabul ettiği maldan zekat vermek zor gelmişti. İsrailoğullarından, kendisine uydurduğu kişileri etrafına toplayıp, Hazreti Musa’ya açıktan karşı çıktı.

Hazreti Musa’yı toplumun gözünde küçük düşürmek ve Müminleri onun etrafından dağıtmak istiyordu. Bugün de itibarlı ve saygı duyulan kişileri toplumun gözünden düşürmek için çoklarının uyguladığına benzer aşağılık bir komploydu:

İsrailoğulları arasında fahişelik yapmakta olan güzel bir kadına bol para vaat ederek Hazreti Musa’nın kendisiyle gayrı meşru ilişkiye girdiğini söylemesini istedi. Artık Hazreti Musa’dan böylece kurtulacağını düşünüyordu.

Karun kısa bir zaman sonra, İsrailoğullarını başına topladı. Sonra onlarla beraber Hazreti Musa’nın bulunduğu yere geldi. Hazreti Musa’ya seslendi:

-Ya Musa! İsrailoğulları şu anda toplanıp sana geldiler. Seni aralarına çağırıyorlar. Onlara Allahü Teala’dan gelen emirleri ve yasakları, ayrıca dinin esaslarını bildirmeni istiyorlar!..

Bunun üzerine Hazreti Musa onların yanına gitti. Anlatmaya başladı.

-Hırsızlık yapanın, elini keseriz; iftira edene, seksen sopa vururuz; zina eden bekar kimseye, yüz sopa vururuz; evli olan kimse zina ederse, ölünceye kadar onu taşlarız.

Karun;

-Ya Musa! Sen zina yapmışsan sana nasıl bir ceza uygulanır?

Diye sordu. Hazreti Musa:

-Ben de yapsam da durum aynıdır!

Buyurdu. Karun:

-İsrailoğulları, senin filan kadınla düşüp kalktığını söylüyorlar!

Dedi. Hazreti Musa:

-Ben mi?

Buyurdu. Karun:

Evet sen! Çağırın şu kadını ne diyor bakalım! Kadın bunu itiraf ederse sana ceza uygulayalım!

Hazreti Musa:

-O halde çağırın! Dediğiniz gibiyse ceza uygulansın!

Deyince. Kadını çağırdılar. Kadın gelince, Hazreti Musa ona:

-Ey kadın! Ben sana, bunların dediği gibi bir şey yaptım mı?

Diye sordu. Sonra da peygamberlik nuru ile ona bakıp;

-Musa’ya ve İsrailoğullarına denizi yarıp yol yapan ve Musa’ya Tevrat’ı indiren Allahü Teala hakkı için doğru söyle!

Dedi. Allah için doğruyu söylemesine dair böyle yemin verilince, Allahü Teala kadına doğruluk ve yardım verdi. Kadın kendi kendine;

“Bugün tövbe ile söze başlamam, Allah’ın peygamberine eziyet etmemden iyidir”

Diye düşündü ve doğru söylemeye karar verdi:

-Hayır, onlar yalan söylüyorlar! Ama Karun bana, benimle zina ettiğin iftirasını söylemem için çok para vaadetti!

Dedi. Bu sözleri duyunca ve aşağılık planı bozulunca, Karun şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Orada bulunanları bir müddet sessizlik kapladı.

 

KARUN’UN HELAKİ

 

Hazreti Musa hemen secdeye kapandı, ağlayarak:

-Ya Rabbi! Senin düşmanın bana eziyet etti, beni rezil ve rüsva etmek isteyip, çirkin bir fiille suçladı! Ey Allah’ım, onun cezasını ver!

Diye bedduada bulundu. Allahü Teala, Hazreti Musa’ya başını secdeden kaldırmasını emir buyurdu. Yere de, Hazreti Musa’nın isteğine uymasını emretti.

Hazreti Musa:

-Ey İsrailoğulları! Allahü Teala beni Firavun’a gönderdiği gibi, Karun’a da gönderdi. Ona uyan onunla kalsın, benimle olan ondan ayrılsın!

Buyurdu. İki kişi hariç hepsi Karun’dan ayrıldılar. Sonra Hazreti Musa:

-Ey toprak! Onları yut!

Dedi. Dizlerine kadar toprağa battılar. Çığlıklar feryatlar arasında Hazreti Musa tekrar:

-Ey toprak onları yut!

Dedi ve bellerine kadar gömüldüler. Pişmanlık ve yalvarmalarına aldırmadan tekrar:

-Ey toprak onları yut!

Buyurdu. Boyunlarına kadar toprağa gömüldüler. Son defa olarak

-Ey toprak onları yut!

Dediğinde toprağın içinde kayboldular. Karun ve yandaşlarından hiçbir eser kalmadı.

Allahü Teala Karun ve iki yandaşını yere geçirince, İsrailoğulları, kendi aralarında fısıldaşıp:

-Musa Peygamber Karun’un evini, mal ve hazinelerini elde etmek için ona beddua etti.

Demeye başladılar. Bu yakışıksız ve iftira dolu sözleri Hazreti Musa’nın kulağına da geldi. Bunun üzerine Hazreti Musa tekrar Rabb’ından niyazda bulundu:

-Ya Rabbi, Karun’u nasıl yerin dibine batırdıysan, malını mülkünü ve hazinelerini de öylece yerin dibine batır!

Bunun üzerine Karun’dan kalma ne varsa, malı, mülkü, sarayı, hazineleri, yerin dibine batıp kayboldu. O saltanatın sahibi gibi artık malı mülkü de yoktu. Üstelik Allah’ın gazabından Karun ve yandaşlarını kurtarabilecek hiçbir makam sahibi de yoktu.

 

KARUN’UN VERDİĞİ DERSLER

 

Karun helak olunca, Hazreti Musa’nın nasihat edip, Allahü Teala’nın azabıyla korkuttuğu müminler, hamdü sena ettiler. Önceden Karun’un malını, saltanatını ve yaşayışını temenni edenler, pişman oldular. Şöyle diyorlardı:

- Vay, demek ki, Allahü Teala dilediği kimsenin rızkını genişletiyor veya daraltıyor. Eğer Allahü Teala bize lütfetmeseydi, bizi de yere batırmıştı. Vay, demek hakikat şu ki, kafirler asla kurtulamayacak…

Böylece Allahü Teala İsrail oğullarına gönderdiği Peygamberleri olan Hazreti Musa ve Hazreti Harun’un yoluna engel olan Firavun’u, onun kumandanı Haman’ı ve zenginliği ile Allah’a ve peygamberlerine engel olmaya çalışan Karun’u helak etti. Böylece Peygamberlerini ve Müminleri bela sıkıntı ve engellerden kurtarmış oldu.

Bunların helak olmalarının her birinde sayısız ibretler vardır.

Konumuz Karun olduğuna göre, malı mülkü, serveti, hazineleri, yardımcıların çokluğu ile övünüp, Allah’ı unutan, peygamberlerine karşı gelen, gurura kibire kapılıp, kendi heva ve hevesiyle uydurduğu kanun ve kurallarla Allah’a şirk koşanların akıbetlerinin nasıl olduğunu bizlere ve bütün nesillere göstermiş oluyordu.

Böylece görülmüştür ki, Karun ve ona özenenler klasik cahiliye topluluğudur. Karun’un yaşadıkları dünya hayatında, hem kendisine, hem çevresindekilere, hem de kendisinden sonraki nesillere ibret olmuştur. Ancak Karun’dan önce de sonra da zengin olup ölene kadar zengin kalan ama malı, mülkü ve zenginlikleri Allah’a yakınlaşmak için değil, hevası için kullanan birçok insan gelip geçmiştir. Sonuçta dünyadayken ölümü bir an bile düşünmeyen, adeta hiç ölmeyecekmişçesine hırslarına kapılan bu insanlar da, ömürlerini doldurup ahiret yurduna dönmüşlerdir. Allah’ın kendilerine nimet olarak verdiği malı büyüklenmek için kullanan bu insanları, ahirette büyük bir hüsran beklemektedir.

Oysa İslam ahlakının hakim olduğu toplumlarda, paranın Allah rızasını kazanmaktan başka hiçbir değeri yoktur. Müminler dünya hayatının geçici olduğunu, asıl yurdun ise ahiret olduğunu bildikleri için dünya hayatına değer vermez, sahip oldukları herşeyi Allah’a yakınlaşmaya bir vesile olarak kabul ederler. Hak ve helal yollardan zengin olmak için çalışır, Allah’ın verdiği kadarına gönülden şükrederler. Tek dilekleri Allah’ın rızasını kazanmak olan bu insanlar, hiçbir şekilde üstünlük ölçüsü olmadığını bildikleri mallarını, sonuna kadar Allah’ı en çok razı edecek şekilde kullanırlar. Sadece denenmek için kendilerine verildiğini bildikleri mallarını, Allah’a yakınlaşmaya bir vesile sayarlar.

Toplumda insanların özenerek izledikleri kimseler vardır. Kimisi aynı semtte oturduğu bir komşusunun, kimisi okuldaki bir öğrencinin, kimisi işyerindeki bir meslektaşının, kimisi televizyonda gördüğü tanınmış bir sanatçı ya da siyasetçinin hayatını hayranlıkla izler. Kendi hayatıyla onlarınkini kıyasladığında, o kimsenin hayatında çok daha iyi, güzel ve özenilecek detaylar olduğunu düşünür. Öyle ki, o kişinin yerinde olmayı isteyip durur. Söz konusu kişilerin sahip oldukları şartları elde etmiş olsa, çok daha mutlu olacağını, pek çok sorununun hallolacağını, herşeyin tam istediği gibi olacağını zanneder.

Oysa ki, dıştan görünenler çoğu zaman yanıltıcıdır. Kimi zaman şaşaalı, gösterişli hayatlarıyla çevrelerinde hayranlık uyandıran insanlar, belki de dünyanın en mutsuz insanlarıdır.

Kimi zaman insanların,  “onun elindeki imkanlar bende olsa, ben neler yapardım!” diyerek izledikleri kimselerin sahip oldukları, aslında o kişiyi yıkıma götürür. Kimi zaman bir insanı, diğerlerinden üstün hale getirdiği sanılan dünya nimetleri, aslında sadece bir göz boyamadan ibarettir. Ne sahibine, ne de başkalarına hiçbir faydası yoktur. Çünkü asıl değerli olan, insanları asıl mutlu edecek nimetler bunlar değildir. İmandır, salih ameldir, güzel ahlaktır.

Allah’ın başkasına verdiği nimetler, o kişinin Allah katında üstünlük sahibi olduğunu göstermez.

Allah bir kimseye, dünyada nimet olduğu düşünülen her türlü güzelliği vermiş olabilir. Sağlık, sıhhat, güzellik, sevimlilik, sempatiklik, mal, mülk, ihtişam, itibar, saygınlık ve daha birçok nimet... Bu kimse çevresindeki herkes tarafından en sevilen, en sayılan, en hürmet edilen, sözüne en çok itibar edilen, en hoşgörüyle bakılan, en olumlu bakış açısıyla yaklaşılan, en yakın görülen, dostluğu en çok istenen insan olabilir.

Bu kişiye dışarıdan bakan bir kişi, olayları Kuran ahlakına göre değerlendiremediği için, tüm bu özelliklerinden dolayı o kişinin konumunda olmayı çok isteyebilir. Mesela “gerçekten onun durumunda ben olsam, kim bilir ne kadar mutlu olurdum” diye düşünür. Ya da “kim bilir o bu yaşadıklarından dolayı ne kadar mutludur” gibi bir kanaate varır. Bazen de, “kim bilir bu kişi Allah'ın ne kadar sevdiği bir kulu ki, Allah ona bu kadar güzel nimetler vermiş ve bu kadar güzel bir hayat yaşatıyor” diye düşünür. Bazen ise, “demek ki Allah'ın sevgisini o kadar kazanamadım ki, bana bu tür nimetler nasip olmadı” gibi Kuran ahlakına tamamen ters, tamamen yanlış bir zanna kapılır.

Oysa Allah herşeyi sayısız hikmetlerle, sayısız sırlarla yaratandır. İnsan ise çok sınırlı bir akla sahiptir. Bazen neyin kendisi için hayırlı, neyin ise zararlı olacağını bilemez. Aynı şekilde bir başkasının hayır mı yoksa şer içinde mi olduğunu da bilemez. Bunu tek bilebilecek güç onu yaratan Allah'tır.

Böylece Karun, önce Firavun’a, yani batıla hizmet ederken, iman nimetiyle nimetlendirilmiş, arkasından zenginlik nimeti de buna ilave edilince bunun altında kalarak tekrar yoldan çıkmış ve neticede de helak olmuştur. Bu yönüyle kıyamete kadar insanlığa örnek olarak Kuran tarafından bize nakledilmiş bir olaydır.

 

KARUN’UN HAZİNELERİ VE GÜNÜMÜZ:

 

Günümüzde Karun’un yere batırılan hazinelerinin bir kısmı olduğu iddia edilen parçalar bulunmuş ve bunlar çeşitli uluslararası anlaşmazlıklara, yazışmalara, olaylara sebep olmuş ve halen olmaktadır.

Hemen ifade edelim ki, bulunan bu hazine parçaları gerçek Karun’a mı aittir, yoksa sonra gelen ve adı Karun olan başka kişilere mi aittir, tesbit etmek zordur. Nitekim bu hazinelerin gerçek Karun’a ait olduğunu iddia edenler olduğu gibi, milattan önce 500-600 yılları arasında yaşamış bulunan Lidyalı Krezus adlı krala ait olduğunu iddia edenler de vardır. Bu hazineler ülkemizde Uşak-Toptepe Tümülüsü’de kaçak kazılar sonrasında bulunan hazinelerdir. Kaçak olarak kazı yapanlar da, satanlar da hep talihsizlikler yaşadıkları için halk arasında da hazinenin lanetli olduğu konuşulmaktadır.

Kaçak kazıları gerçekleştirenlerin ifadesine göre; bir mezar odasına girilmiş, yerdeki bir gümüş testi ile çok sayıda mermer tavan çökmesi sebebiyle tahrip olmasına rağmen, hazinenin büyük bölümü ele geçirilmiştir.

Bulunan bu hazineler arasında hepsi altın olmak üzere bilezikler, makaralar, küpeler, kolyeler, heykeller, broşlar, değişik şekillerde eşyalar, kap, kacak, mutfak eşyaları, sikkeler, paralar ve saireler vardır. Sadece altın değil, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmış eşyalar da çıkarılmıştır.

1960′lı yılların ortalarında, Uşak’ın Güre Köyü yakınındaki Lidya kazı alanında yapılan kaçak kazılarda bulunan eserler, kaçırılarak götürüldüğü Amerika’dan, 1993 yılında mahkeme yoluyla geri alınmıştır.

Büyüklü küçüklü 450 parçadan oluşan bu hazine 1996 yılından bu yana, Uşak ilimizde bulunan Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Kuran’ın bize bildirdiği Karun’un zenginlikleri bu kadarcık olamaz. Anahtarları bile şu kadar at veya katırla taşınacak kadar çok olan hazineler, belki de hiç bulunamayacak kadar yerin dibine geçmiştir.

İbreti alem için…

 

 

Kabil

 

Şeytan dürttü, Kabil işledi o günahı,

İnsanoğlu ilk defa duydu o gün ahı…

 

 

 

HAZRETİ ADEM DÖNEMİNDEKİ DÜZEN

 

Cenabı Allah yeyüzünü insanların yaşayacağı şartları içerecek şekilde yarattı, dayadı döşedi. Sonra da ilk insan olan Hazreti Adem’i yarattı.

Yüce Allah Adem’i topraktan yaratmış ve ona ruhundan üfleyerek can vermiştir. Böylece insan fizik varlığı ile dünya hayatına, ruh yönüyle de mana alemine uyum sağlayabilecek bir güce sahip kılınmıştır. Zaten yeryüzünü insanın yaşayacağı şartlara göre önceden hazırlamıştı. İnsan kendisine verilen akıl, irade, hafıza, sabır, gazap gibi duygu ve yeteneklerle yüce Allah'ın özel önem verdiği bir varlık olmuştur.

Hazreti Adem ve sonra gelen peygamberlerin dönemleri ile ilgili tarihi ancak, Kuranı Kerim ve Efendimizin hadisi şeriflerinden öğreniyoruz. Diğer kutsal kitaplarda da bazı bilgiler var ama, bu kitapları insanoğlu kafasına göre tahrif edip, heva ve hevesine göre içine hükümler koyduğu bilindiğine göre, güveneceğimiz bir kaynak olarak bakamıyoruz.

Kuranı Kerim’de ilk insanın yaratılış sürecinin başlamasını okuyoruz:

"Bir zamanlar, Rabb’in meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti. Melekler: Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?.. Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve bütün eksik sıfatlardan tenzih ediyoruz, dediler. Allah da onlara: Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi." (Bakara Suresi Ayet:30)

Hazreti Adem’in, arkasından da Hazreti Havva’nın yaratılışları, Meleklere Cenabı Allah tarafından saygı secdesi yapmalarının emredilmesi, Şeytan’ın bu emre uymayıp lanete uğraması, sonra cennete girişleri, cennette olan olaylar… Bunlar Kuranı Kerim’de anlatılmaktadır. Bu kitabın konusu bu olmadığından okuyucunun merakına havale ederek, biz Hazreti Adem ve Havva’nın yeryüzüne gönderilmeleri, Hazreti Adem’in peygamberlikle görevlendirilmesi, Şeytan’ın da batılı temsilen insanları Allah’ın yolundan çevirmek için uğraşmak üzere, Allah’tan izin almasından sonra yeryüzünde insan hayatının başlamasından itibaren olanlardan alıntı yapacağız. Hazreti Adem’in peygamberliğinden sonra Şeytan da göreve başlamıştır. Hak batıl mücadelesinde insanlık da imtihan olmaktadır. Hem de bu imtihan kıyamete kadar sürecektir. Peygamberler Hak yola davet edecekler, Şeytan ise, onları bu Hak yoldan saptırmaya çalışacaktır. Peygamberlerin gösterdiği Hak yolda gidenler sonunda mükafatını görecekler, Şeytan’ın saptırmasına kanarak, onun gösterdiği batıl yolda gidenler de cezaya çarptırılacaklardır. Şeytan insanları peygamberlerin gösterdiği Hak yoldan saptırabilmek için en çok üç tane yem kullanmıştır:

Servet,

Şehvet,

Şöhret…

Bu kitabın konusu bu üç yeme aldanıp Şeytan’ın yoluna sapanlardan uç örnek olacak kadar aşırıya gidenlerle, Şeytan ve kandırmalarına direnip bu üç yeme, hak ettiklerinden daha fazla değer vermeyip, Şeytan’ın tuzağına düşmeyenlerden insanlığa örnek olabilecek kişilerin hayatlarını özetlemek ve ibret alınmasını sağlamaktır.

 

HABİL VE KABİL OLAYI

 

İnsanlık tarihinde Şeytan’ın kandırarak yoldan çıkardığı ilk insan Kabil’dir. Şimdi Kabil’i ve yaptıklarını kısaca anlatalım:

Hazreti Adem’in getirdiği şeriat kaidelerine göre, insan neslinin türeyebilmesi için kardeşler arası evlilik meşru sayılmıştı. Hazreti Havva her doğumunda ikiz bebek doğurur, bu bebeklerin de biri kız biri de erkek olurdu. Kardeşler arası evlilik dediğimiz zaman da, bu ikizlerin birbirleri ile evlenmesi değil, bir batında doğan erkek evladın, diğer batında doğan kız evladı ile evlenmesi meşru sayılmıştı.

Hazreti Adem de evlatlarını bu usule göre evlendiriyordu. Düzen böyle devam ederken, Kabil bu kaideye başkaldırdı. Olay kısaca şöyle gelişti:

Hazreti Adem’in oğullarından Habil, diğer oğlu Kabil'in ikizi olan kız ile evlenmek istedi. Habil’in büyüğü olan Kabil daha güzel gördüğü ikizinin Habil ile evlenmesini istemedi. Çünkü bu güzel kız ile kendisi evlenmek istiyordu. Yani şehvet hissi onu adet, gelenek ve kuralları bozmaya zorladı. Hazreti Adem, Kabil'e ikizini Habil'e vermesini emrettiyse de, Kabil bu emre karşı geldi, ikiz kardeşini Habil’e vermedi. Hazreti Adem  bu duruma göre erkek evlatları olan Kabil ile Habil'in birer kurban takdim etmelerini emretti ve Hacc için Mekke'ye gitti.

Hazreti Adem Hacc’a giderken, Kabil ile Habil, kurbanlarını takdim ettiler. Habil, davar sahibi olduğu için semiz bir koyunu kurban etti. Kabil ise, sahip olduğu ekin mahsüllerinin kötüsünden bir demeti kurban olarak takdim etti. Gökten bir ateş inerek, Habil'in kurbanını yedi, Kabil’inkini yerinde bıraktı. Kabil buna öfkelenip, Habil'e:

-İkiz bacımla evlenemeyesin diye seni öldüreceğim.

Dedi. Habil de:

-Hazreti Allah ancak kendinden korkanların takdimini kabul eder.

Dedi.

Bu olaydan bir zaman sonra bir gece Habil, davar otlatmak için çıktığı çölden gelmedi, gecikti. Hazreti Adem, kardeşine bakması için Kabil'i gönderdi. Kabil gidip Habil'i gördü. Ona:

-Senin kurbanın kabul edilir, benimki kabul edilmez öyle mi?

Diye sorunca, Habil;

-Hazreti Allah, ancak sakınanların takdimini kabul eder.

Diye cevap verdi. Habil’in sahip olduğu servetlerden getirdiği takdiminin kabul, kendisininkinin de red edilmiş olduğunu düşünen, kardeşinin malının da kendisinin olmasını arzu eden Kabil, bu cevaba öfkelenir:

-Seni öldüreceğim!..

Der. Kabil'in öldürmekle tehdit ettiği Habil der ki:

-Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben, Alemlerin Rabb’ı olan Allah’tan korkarım.

Böyle demesi, Habil'in güzel huylu olduğuna ve Allah’tan  korktuğuna işaret eder. Kardeşinin yaptığı kötülüğe misliyle karşılık vermekten uzak durmuştur. Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir sahih hadise göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“İki Müslüman, kılıçlarıyla birlikte birbirlerinin karşısına öldürmek için çıkarlarsa, ölen de öldüren de ateştedir.”

Buradaki olay Kabil’in öldürmek için çıkması durumunda, Habil’in öldürme niyetiyle onun karşısına çıkmayacağını ifade etmesi şeklindedir.

Kabil yanındaki bir kaya ile ona vurdu ve öldürdü. Başka bir rivayette, uyumakta olan Habil'in kafasına bir kaya parçası fırlatarak başını ezdi. Bir başka rivayette ise boğazını şiddetlice sıkarak boğduğu ifade edilir. Canavar gibi dişleri ile parçalayıp öldürdüğünü de söyleyenler vardır.

Habil’in cesedi orta yerde beklemektedir. Bu cesedi ne yapacağını bilemeyen Kabil’in içinde bir pişmanlık da başlamıştır. Şeytan’ın kandırmasıyla işlediği cinayetin çirkinliğini işte şu yerde kanlar içinde yatan kardeşinin cesedine bakıp anlamaya başlamıştı. Başlamıştır ama, iş işten geçmiştir, alınan can artık geri gelmeyecektir. O sırada bir karga görmüştür. Karga yerleri eşmektedir. Kabil bundan ders alır ve Habil’in cesedini toprağa gömmesi gerektiğini anlar. Kendi kendine pişmanlık ifadelerini mırıldanarak cesedi toprağa gömer. Ama bu pişmanlık bir tevbe pişmanlığı değil, içine düştüğü çaresizlikten ve işlediği cinayete geçerli bir sebep bulamamasındandır.

Bu, insan oğlunun işlediği ilk cinayetdir. Şeytan’ın Kabil’i şehvet ve mal tuzağına düşürdüğü açıktır. Dünya için ahiretini mahvettiği de bir gerçektir.

Bu cinayeti Cenabı Allah örnek göstererek, haksız yere insan canına kıymanın vebalini ifade etmiş ve İsrailoğullarına kitaplarında katillerin cezası ile ilgili hüküm verdiğini Kuranı Kerim’de açıklamıştır.

 

İLGİLİ AYETLER

 

Hazreti Adem’in iki oğlu arasında geçen bu öldürme olayını Kuranı Kerim’den okuyalım. Maide Suresi:

Ayet 27 - Onlara Adem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani, her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): Seni öldüreceğim demişti. Diğeri ise şöyle demişti: Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder.

Ayet 28 – Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben Alemlerin Rabb'ı olan Allah'tan korkarım.

Ayet 29 - Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur.

Ayet 30 - Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.

Ayet 31 - Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben, dedi ve pişman olanlardan oldu.

Ayet 32 - Bunun içindir ki, İsrailoğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.

 

ALINACAK DERSLER

 

Kabil’in bu cinayeti insanoğlunun ilk cinayetidir. Sebep olarak şehevi hislerinin arzu ettiği bir güzellik, bununla beraber mal edinme ve mülkiyet hırsıdır. Daha doğrusu şeytanın, onu bu güzelliği ve malı gösterip kandırmasıdır. Şeytanın kandırması ile dünyalık hislerinin etkisinde kalıp bu cinayeti işlemesi Kabil’i kitabımızın konusu yapmıştır.

Yukarıda da yazdığımız gibi bu dünyevi hevesler cinayet sebebi olarak ileri sürülecek bahanelerden değildir. Bunu o da, iş işten geçtikten sonra anlamış, yaptığı bu işten kendi kendine utanmıştır. Kabil’in tevbe ettiğine dair bir kayıt da yoktur.

İnsanlığın en başında, insan gibi ve Allah’a kul olmak amacıyla yaşayan bir insan tipi ile, mal sevgisini, heva ve heveslerinin tatminini her gayenin önüne koyan bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Böylece onlardan sonra gelecek olan insanların da bir kısmının Habil, bir kısmının da Kabil yaratılışlı olacağı yine insanoğluna gösterilmiş oluyordu.

Yine bir ilk olmak üzere, insanoğlu kendi cinsinden birisini öldürerek cinayet işlemiş oluyordu. Elbette işlenen ilk cinayetin sebebinin ise mal ve şehvet hisleri olması ayrı bir anlam taşıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Sunu Yorum

Ya Rabbi, aslolan senin Basiret’indir,

Sonsuz hazinenden bize basiret indir…

 

Bismillahirrahmanirrahim…

Allahü Teala’ya hamd, Resül’üne de salat ve selam olsun.

Muhterem okuyucum!

Cenabı Allah’ın vereceği izin çerçevesinde insan ve mal ilişkisini yazacağız.

İnsan imtihan için yaratılmış. Hak yolda mı yürüyecek, batıl yolda mı?

İlk insan Hazreti Adem, aynı zamanda ilk Peygamber. Hakk’ın ilk temsilcisi. İnsanları hak yola davet edici, hak nizamı tebliğ edici. O ve sonra gelen peygamberler, insanları hak-batıl mücadelesinde hak yola sevkedip imtihanı kazanması için çabalar. Ana görevi odur.

Batılın temsilcisi ve batıla davetçi Şeytan. İnsanları hak yoldan saptırmaya çalışacak. Peygamberlerin hak yola davet ettiği insanoğlunu, Şeytan da batıla çevirmeye çalışacaktır. Yani hak-batıl mücadelesinde imtihanı kaybetmesi için çabalar. Ana görevi odur.

Kıyamete kadar bu düzen devam edecek. Devam edecek ki, imtihanın bir anlamı olsun.

Şeytan insanı kandırabilmek için en çok üç tuzak kullanmaktadır; servet, şöhret, şehvet.

Bunları binbir kalıba sokarak insanın önüne çıkarır ve onu kendi temsil ettiği batıl yola hizmet ettirmek için çabalar… İnsan bazen Şeytan’ın kullandığı bu üç tane tuzağa düşer, ya tamamen hak yoldan sapar, ya imtihanı kaybeder, ya da bunlar uğruna günahlar işleyerek kendini tehlikeye atar.

Dünya kurulalıberi öyle insanlar gelmiştir ki, peygamberlerin tebliğ ettiği yolda sağlam olarak yürümüşler, serveti, şehveti ve şöhreti helal sınırları içinde kullanarak, hem onların tehlikesinden korunmuşlar, hem de mertebe kazanmak için onları basamak yapmışlardır. Mecazi olarak ifade etmek gerekirse, uçmaya müsait olarak yaratılmış olan insan, bu kabiliyetini bu üç unsuru yerinde, zamanında, dozunda ve helalinden kullanarak geliştirebilir.

Dünya kurulalıberi yine öyle insanlar gelmiştir ki, Şeytan’ın bu üç tuzağına basmışlar, ibret alınması gereken çeşitli hallere düşmüşlerdir:

Kimisi bunlar uğruna kardeş katili olmuş, gelecek nesillere menfi örnek olarak gösterilmiştir.

Kimisi helal haram kaygısı olmadan, o kadar çok servet biriktirmiştir ki, çağdaşı olan peygamberlere bile kafa tutup, kendi tağutluğunu pekiştirmek için çalışmıştır. Gelecek nesillere ibret için servetiyle beraber yerin dibine geçmiş olanlar vardır.

Kimisi çağdaşı olduğu peygamberin duasını istismar etmiş, sonunda işlediği günahlarla baş başa ölmüş gitmiştir.

Kimisi, serveti o kadar sevmiş ki, ömür boyu biriktirmiş, biriktirmiş, ama hiç harcayamadan başkasının verdiği kirli elbiseleri kefen olarak alıp mezara öyle gitmiştir.

Kimisi bulunduğu mevkiyi şehveti için kullanmış, sonunda yaşadığı hal üzere ölmüştür.

Mal, şehvet ve şöhret uğruna vatanına ihanet edenler, dinini satanlar, mukaddesatını masaya meta olarak koyanlar, makamını istismar edip devletini soyanlar, tertemiz ülkede rüşveti icat edenler, masum olduğu halde iftiraya uğrayanlar ve daha neler neler!..

19 şahsı örnek olarak aldık ve hayatlarını yazarak ibret olacak yönlerini vurgulamaya çalıştık. Malın, şehvetin ve şöhretin bir tutku olarak baş tacı edilmesinin, insanı ne hallere düşürebileceğini uzun uzun anlatmak yerine, yaşanmış örnekleri ortaya koyarak daha kolay anlaşılmasını sağlamak için. Ya da bunların helalinden ve dozunda kullanılması durumunda insanı hangi mertebelere çıkardığını, yaşanmış örnekleri ile sunmak için.

Bütün bunları sıradan insanlara, geleceğin devlet adamlarına, ya da toplumda bir yerlere gelmek isteyenlere ibret olur temennisiyle yazdık. Bu kitap işte bu maksatla kaleme alındı. Enteresan bulduğumuz manzum cinaslı anlatımı da yer yer kullanmaya çalıştık. Bir renk olur, şiirle anlatımı seven okuyucularımıza belki bir sürpriz olur diye düşünerek.

Az veya çok maksadımıza hizmet etmek nasip olursa bizim için bahtiyarlık sayılacaktır.

Gayret bizden yardım Allah’tan…

 

Ekrem Şama

19 Kasım 2012

 

TOP