Ömer Bin Abdülaziz

Kurak çölde yetişir mi menekşe, lale?

Çiçekli vahada, o bir minik şelale…

 

 

ÖMERLERDEN BİR ÖMER

 

Emevi halifelerinin sekizincisidir.

Miladi 679 yılında doğmuştur. Annesi büyük Halife Hazreti Ömer’in torunudur. 717 yılında amcası oğlu Halife Süleyman Bin Abdülmelik vefat edince, halife oldu. Bu olayla, o zamana kadar babadan oğula geçen Emevi halifelik gelenekleri ilk defa bozulmuş, aynı sülaleden başka birine geçmiş oluyordu.

Reyah Bin Ubeyde der ki:

“Ömer birgün evinden çıktı. Yaşlı birisi Ömer’in elinden tutuyordu. İhtiyarı bırakıp döndükten sonra ona dedim ki:

-Allah seni doğrulukta daim kılsın, elinden tutmuş olan ihtiyar kimdi?

Bana:

-Sen onu gördün mü?

Diye sordu.

-Evet gördüm.

Diye cevap verdim. Dedi ki:

-O kardeşim Hızır’dı. Bana bu ümmetin işlerini yükleneceğimi (yani halife olacağımı) ve adil olacağımı bildirdi.”

Aslında ondan önceki Halife Süleyman Bin Abdülmelik, kendi oğlu Davud’u veliahd yapmak istiyordu. Çok hastaydı. Son anlarıydı.  Yakın adamı ve sırdaşı Reca Bin Hayve, oğlu hakkında onu ikaz etti. Aralarında uzunca bir konuşma geçti. Sonunda vasiyetini yazdı ve kapalı bir zarfa koydu. Reca yazılanları biliyordu.

Yazı şuydu:

“Bismillahirrahmanirrahim;

Bu Müminlerin Emiri Allah’ın kulu Süleyman’ın, Ömer Bin Abdülaziz’e mektubudur. Benden sonra seni ve senden sonra da Yezid Bin Abdülmelik’i halife tayin ettim. Onu dinleyip itaat edin. İhtilafa düşmeyin; sonra zayıflar, başkalarına yem olursunuz!”

Halife Süleyman ileri gelenleri çağırarak kendisinden sonra şu kapalı zarfta bulunan ve vasiyet ettiği şahsa biat etmelerini istedi. Hepsi de tek tek biat ettiler ve söz verdiler.

Reca anlatıyor:

-Kısa süre sonra Ömer Bin Abdülaziz bana geldi ve gizlice dedi ki:

-Halife Süleyman’ın bu mektupla bana gizlice hilafeti bırakmış olmasından şüpheleniyor ve korkuyorum. Allah’a yemin verdiriyorum, eğer böyle bir şey varsa bana söyle de, gidip kendisi ile konuşayım ve bu görevimden istifa edeyim.

Dedi. Ben de:

-Sana bir harf bile söyleyemem.

Dedim. Bana kızdı ve gitti.

Kısa süre sonra bu defa Hişam Bin Abdülmelik geldi. Dedi ki:

-Benimle senin aranda eski bir dostluk ve saygı var. Halife olarak kimin tayin edildiğini bildiriver. Eğer benden başkasını tayin etmişse gidip konuşayım, düzeltmesini sağlıyayım. Bu konuşmanın ebediyen aramızda kalacağına Allah’ı şahit tutarak söz veriyorum.

Ona da cevabım aynı oldu:

-Sana bir harf bile söyleyemem.

Ellerini birbirine vurarak:

-Bu iş bana verilmediyse kime verildi peki? Abdülmelik oğullarından dışarı mı çıkacak yani?

Diye söylenerek çekip gitti.

Burada iki karakter gözüküyor. Ömer Bin Abdülaziz, hilafetin ne kadar mesuliyetli olduğunu bilerek ondan kaçmak isterken, Hişam ise hilafete ne kadar arzulu olduğunu ortaya koyuyor. Her ikisi de sırayla halifelik yapmışlar ve bu kitabımıza konu olmuşlardır. İki ayrı karakter, iki ayrı kutup…

Ömer Bin Abdülaziz, kendinden iki önceki Halife Velid Bin Abdülmelik zamanında yedi yıl Medine valiliği yaptı. Burada onun karakteri hakkında olumlu çok şey rivayet edilir. Örnek olarak ünlü sahabe Enes Bin Malik der ki:

-Rasulullah Efendimizden sonra, onun namazına benzer bir namazı bu gençten, yani Medine Valisi Ömer Bin Abdülaziz’den başka hiçbir imamın arkasında kılmadım.

 

HALİFE 2.ÖMER

 

Halife Süleyman kısa süre sonra vefat etti. Hişam Bin Abdülmelik hilafetin Ömer Bin Abdülaziz’e verilmiş olduğunu öğrenince, önce kabul etmek istemediyse de, boynunun vurulacağından korkarak biat etti.

Vefat eden halifenin cenaze namazı, yeni Halife tarafından kılınıp defnedildi. Cenaze alayı bitince, Ömer Bin Abdülaziz etrafına baktı ki atlar, arabalar, görevliler kendisini bekliyor. Sordu:

-Bunlar nedir?

-Hilafet makamına ait atlar ve arabalar ile görevliler.

-Benim bineğim bana daha uygundur.

Diyerek onları geri gönderdi ve kendi hayvanına binip gideceği yere gitti.

-Hilafet konağı şurada, oraya inmeyecek misin ey Müminlerin Emiri?

Diye soruldu. O cevap verdi:

-Şimdi orada merhum Halife Süleyman’ın ailesi vardır. Onlar başka bir yere yerleşmek üzere oradan ayrılıncaya kadar benim evim bana yeter.

Sonra da bu kadar hayvanın bakıcı ve yem masraflarını düşünerek şu emri verdi:

-Bu hayvanları götürüp Şam pazarında satın. Bedellerini de beytülmale kaydedin!

Reca diyor ki:

-Onun binekler ve konak hakkındaki bu hareketi benim çok hoşuma gitti. Sonra katibi çağırarak memleketin her yerine gönderilmek üzere mektuplar yazdırarak yeni halifeyi haber verdim.

Halife Süleyman’ın cenaze merasiminden dönülürken bir kölesi onun düşünceli ve üzüntülü olduğunu fark etmişti. Sebebini sordu. Şu cevabı verdi:

-Hazreti Muhammed ümmetinin, yeryüzünün doğusunda ve batısında bulunan her ferdine haklarını, istemelerine gerek kalmadan ulaştırmayı istiyorum.

Bir arkadaşına dedi ki:

-Halife oldum, korkarım kendimi helak ettim.

Arkadaşı cevap verdi:

-Korkuyorsan ne güzel! Ben senin korkmamandan korkarım!

Ömer Bin Abdülaziz sonra ona dedi ki:

-Bana nasihat et.

Arkadaşı şu nasihati yaptı:

-Dikkat et! Adem babamız tek bir hatadan dolayı cennetten çıkarıldı!

Ömer Bin Abdülaziz meşveret ve istişareye azami ölçüde ehemmiyet veren bir halife idi. Bu durum ise o günün idarecilik anlayışında, Raşit Halifelerden sonra çok az görülmüş bir davranış tarzı idi.

İlk icraatı istişare edeceği kişileri toplamak oldu. Bu toplantıyı bir öğle namazını takiben yapmıştır. Ve bu toplantıda ilk sözleri şunlar olmuştur:

-Allah’a hamd, Resulüne selam olsun! Ben sizleri, halka yardımcı olacağınız ve mükafatını Hakk katında göreceğiniz bir iş için davet etmiş bulunuyorum. Hepinizin veya aranızdan bazılarının düşünce ve görüşünü almadan hiçbir meselede hüküm vermek istemiyorum.

Ömer Bin Abdülaziz halife olunca, karısı Fatıma’yı çağırıp şöyle demişti:

-Eğer benimle birlikte yaşamaya devam etmek istersen, süs eşyalarını ve mücevherlerini devlet hazinesine bırak. Çünkü onlar senin yanındayken ben seninle beraber olamam.

Bunun üzerine Fatıma bütün süs ve mücevherlerini götürüp devlet hazinesine teslim etti. Kendisi Hazreti Fatıma gibi mütevazi ve takva dolu bir hayat yaşamaya karar verdi. Kocasına hayırlı işlerinde hep yardımcı oldu.

Fatıma etrafındaki insanlara peşinen şöyle demişti:

-Ey insanlar! Bize dost olmak isteyenler şu beş şeyi yapsınlar:

1-Bize ihtiyacını arz etmeye gücü yetmeyenlerin ihtiyacını arzetsinler,

2-Bize elinden geldiği kadar yardım etsinler,

3-Yönelmeye çalıştığımız hayra kılavuzluk etsinler,

4-Kimseyi aldatmasınlar,

5-Kendini ilgilendirmeyen şeylere karışmasınlar.

Bunun üzerine şairler, hatipler ve dalkavuklar onun etrafından dağıldılar, yanında fakihler ve zahitler kaldılar.

Seleme Bin Osman anlatıyor:

Ömer Bin Abdülaziz halife olunca ne kadar kölesi, elbisesi, kokusu varsa hepsini sattı. Bu paranın hepsini Allah yolunda infak etti.

İlk icraatlarından birisi de; kendinden evvelki halifelerin yakın akrabalarına haksız olarak dağıttıkları mallar vardı. Kimin elinde haksız yere alınan her hangi bir şey varsa, hak sahibini bulup iade etti. Sahiplerini tesbit edemediklerini de beytülmale kaydetti.

Büyük insanları büyük yapan, büyük işler yapmaları değil, ne kadar küçük olursa olsun, lüzumlu işler yapmalarıdır. İlk icraatlarına böyle küçük gibi gözüken işleri yapmakla başlamıştır. Ama bu küçük gibi gözüken işlere, çürümekte olan toplumun tekrar ihyası için çok gerekli olduğundan el atmış ve hayata geçirmiştir. Toplumun birlik ve beraberliği, kardeşlik duygularının tekrar ihyası, toplum fertleri arasındaki kin, gazap ve husumetin ortadan kaldırılması gibi...

Emevi Halifeleri göreve gelince verdikleri hutbelerde Hazreti Ali ve taraftarlarına ağır sözler sarfetme geleneğini yaşatıyorlarken, o bunu tamamen ortadan kaldırmış ve o yüce insana karşı saygıyı diriltmişti.

Hutbelerinin birinde halka şunları söylüyordu:

“Gönderilen son peygamberden sonra gönderilecek bir peygamber ve indirilen son kitap Kuran’dan başka gönderilecek başka bir kitap yoktur.

Dikkat edin! Allah’ın helal kıldığı kıyamete kadar helal, haram kıldığı kıyamete kadar haramdır.

Dikkat edin! Ben hüküm koyucu değilim, sadece benden önce konulmuş hükümleri tatbik eden kişiyim.

Dikkat edin! Ben yeni çığır açan değil, sadece açılan bir çığırda tabi olup yürüyen kişiyim.

Dikkat edin! Allah’a isyanda, kula itaat yoktur.

Dikkat edin! Ben sizin hayırlınız değil, sadece yük ve mesuliyeti ağır olanınızım.”

 

VALİLERİ HİZAYA GETİRDİ

 

Merkezdeki büyük yanlışlıkların önüne geçmişti. Şimdi ülkenin tamamına el atılması gerekiyordu.

Valilerine şöyle yazdı:

“Allah İslam ile Müslümanlara ikramda bulunmuş, onları şereflendirmiş, üstün kılmıştır. Zillet ve küçüklüğü Müslümanlara muhalefet edenlerin başına geçirmiş, Müslümanları insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet yapmıştır. Müslümanların işlerini gayrı Müslimlere vermeyiniz. Onlar ellerini ve dillerini Müslümanlar üzerine yayar ve Allah’ın üstün kıldığı Müslümanları zelil ederler. Allah’ın ikram ettiği Müslümanları küçük görürler. Onları hilelerine maruz bırakırlar. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

Ey İnananlar! Kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar ve size sıkıntı verecek şeyleri isterler. (Ali İmran Suresi Ayet: 118) Ve: Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. (Maide Suresi Ayet: 51)”

Miladi 717 yılında Halife Süleyman, Mesleme bin Abdülmelik komutasında bir Emevi ordusunu ve donanmasını İstanbul’u fethetmek için denizden göndermişti. Bu, o şehrin Müslümanlar tarafından ikinci defa kuşatılmasıydı. Emevi ordusu bu defa da başarılı olamamış ve kuşatmanın çok uzun sürmesi dolayısıyla ordunun beraberlerinde taşıdıkları ve İstanbul'un şehri etrafında bulunan kırsal sektörden bulup topladıkları iaşe ve hayvan yemleri yetişmemiştir. Bu nedenle ordu hem açlıktan, hem de yem bulamadıklarından atlarını kesip yemek zorunda kalmışlardı. O yıl halife olan Ömer Bin Abdülaziz, Mesleme'ye kuşatmayı kaldırıp bütün askerlerini Suriye'ye geri getirmesi emrini verdi ve bu orduya geri dönmek için acele iaşe gönderdi. Mesleme emri alınca gene deniz yoluyla başkent Şam'a döndü.

Şam'da kadın ve erkeklerin birlikte gittikleri içkili yerleri ve hamamları kapattırdı.

Tarihçiler onun hakkında şu değerlendirmeyi yaparlar:

Emevi Devleti zamanında, Ömer Bin Abdülaziz dönemi, yağız bir atın alnındaki beyaz gibidir. İki yıl beş ay süren hilafetinde pek çok sünnetleri diriltmiş, yıllardır yerleşerek kökleşmiş bir çok bidat ve kötü adetleri ise kaldırmıştır.

Horasan Valisi’nin haksız uygulamalarını duymuş olan Halife, onu Şam’a çağırarak cezalandırdı ve yerine başka bir vali tayin etti. Bunun gibi diğer vilayetlerdeki valilerden, haksız uygulama yapanları süratle değiştirdi, suçlu görülenlere çeşitli cezalar verdi.

Önceki Halifeler devlet hazinesini doldurabilmek için haksız vergiler salıyorlardı. Bu vergiler bir çok yerde halkı canından bezdiriyor ve devlete karşı olan güvenlerini sarsıyordu. Fethedilen yerlerdeki henüz Müslüman olmamış halktan cizye alıyorlardı. Buranın halkından, Müslüman olduğunu beyan edenlerden de cizye alınmaya devam ediliyordu. Bunun mantığı da şu idi:

“Bu insanlar cizye vermemek için Müslüman olmuş gibi davranıyorlardı. O halde bunlardan cizye alınmaya devam edilmeliydi.”

Bu uygulama ise, gerçekten Müslüman olanların hidayetini önlemekle kalmıyor, fethedilen yerlerde asıl muradın halkın İslam’ı tercih etmesi maksadını da ortadan kaldırıyordu. Valiler bu durumda şu pratik tedbiri uyguluyorlardı:

“Müslüman olanlar önce sünnet olacaklar, sonra da Kuran’dan bir miktar ayet ezberleyeceklerdi.”

Bu uygulama da İslam’a girişleri adeta zorlaştırmak anlamına geliyordu. Halife Ömer Bin Abdülaziz bu zorlaştırmaları ortadan kaldırdı. Bu gibi tedbirlere başvuran valilere şu mektubu yazmıştı:

“Müslümanlığı kabul edenlerden cizyeyi kaldırın. Allah sizin reyinizi kötü tarafa çevirmiş. Allahü Teala Peygamberi Muhammed Mustafa’yı vergi toplama memuru olarak değil, ancak bir hidayete davetçi olarak göndermiştir. Yemin ederim ki, sizin bu uygulamalarınızı kabul etmek bir tarafa, bütün insanların kendi eliyle İslam’a girmesi, Allah’ın Ömer kulu için en büyük mutluluk kaynağı olacaktır.”

Halife Ömer’in, ülkenin her tarafındaki gayrı Müslimleri İslam’a davet ettirdiği kayıtlıdır. Bazı düşman kumandanlarına, Müslüman olmalarını temin için, kalplerini ısındırmak üzere çeşitli para ve hediyeler verdiği, hatta Bizans İmparatoru 3.Leon’a da Müslümanlığı kabul etmesi için davet mektubu gönderdiği tarihlerde yazılıdır. Bütün bu çabalar neticesinde, İslam’ın ülke çapında hızla yayılmaya başladığı da bir tarihi gerçektir. Özellikle Mağrip, yani Kuzey Afrika ülkelerinde, Maveraunnehir’de ve diğer vilayetlerde halk toplu halde İslam dinini kabul etmiştir. Bu uygulamalar devlet-millet kaynaşmasını sağladı. Birçok isyanları ve isyan teşebbüslerini nasihat ve ikna yoluyla önlemeye yaradı.

Kuzey cephesi, yani Azerbaycan taraflarında düşmanın sınır tecavüzleri olduğunu duyması üzerine de, oralara çeşitli askeri birlikler göndererek savaşlar yaptırdı. Özellikle henüz Müslüman olmamış olan Hazar Türkleri ile çeşitli muharebeler oldu.

Valilerine yazdı ki:

“Yollara hanlar yaptırın, oradan geçen Müslümanlar bir gün bir gece kalsınlar. Hayvanlarına bakılsın. Hasta ve zayıf olanlar, iki gün iki gece de kalabilir. Eğer ülkeleriyle irtibatları kesilmiş ve oraya gidemeyecek durumda olanlar gelirse onları ülkelerine ulaştırın.”

 

ONU ZEHİRLEDİLER

 

Halkın her tabakasına karşı yakın tutumu ve özellikle fakirler ve alt tabakadaki halka yararlı reformlar uygulaması, Emevi başkentindeki üst tabakayı çok kızdırmakta ve onların düşmanlığını çekmekte idi. Kendisi böyle adaletli olarak devam ederse, kendisinden sonra tayin edeceği veliahdin de onun huyunda biri olacağından korkuyorlardı.

Sonunda halifenin bir kölesini kandırarak, onun yemeğine zehir koydurmayı ve onu ölümcül olarak zehirlemeyi başardılar. Ömer Bin Abdülaziz, ölüm döşeğindeyken komployu öğrendi ve zehiri kendine veren köleyi affetti. Ama komployu hazırlıyan diğer kişileri yakalatarak İslam hukukuna göre öldürmeye azmettirme suçundan dolayı, ödemeleri gerekli olan yüksek cezaları onlardan tahsil ettirip devlet hazinesine irat kaydettirdi. 10 Şubat 720’de (Hicri 101) daha 40 yaşlarında iken Halep'de vefat etti.

Hanımı Fatıma anlatıyor:

“Abdülaziz vefat ettiği son hastalığında, Allah’ım ölümümü onlara hafif kıl, diye dua ederdi. Vefat ettiği gündü. Halifenin yatmakta olduğu odaya bir kapıyla açılan başka bir odada oturuyordum, içeriden Abdülaziz’in sesi geliyordu. O, (Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.) Kasas Suresi 83. Ayet’ini okuyordu. Sonra yerimden kalktım ve odaya girdim. Halife kıbleye dönmüş bir eliyle ağzını, diğer eliyle de gözlerini kapatmış upuzun yatıyordu, vefat etmişti.”

 

BİR KAÇ KESİT

 

Meymun anlatıyor:

“Altı ay Ömer Bin Abdülaziz’in yanında kaldım, bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkatırdı. Çünkü ikinci bir elbisesi yoktu.”

Cuma namazını kıldırdı... Elbisesinde birçok yama vardı. Namazdan sonra bir müddet oturmuş ve etrafına halkalanmış cemaatiyle sohbete dalmıştı. Sohbet esnasında orada bulunanlardan biri:

-Ey Müminlerin Emiri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir de saltanat verdi. Biraz da iyi giyinip kuşansan olmaz mı?

Dedi. Halife başını eğmiş bir süre hiç konuşmadan öyle durmuştu. Belki bu sözlerden hoşlanmamıştı. Neden sonra başını kaldırdı ve dudaklarından şu hikmet dolu cümle döküldü:

-En faziletli iktisat, bollukta yapılan ve en faziletli af, gücü yetiyorken yapılanıdır.

Mücahit anlatıyor:

-Biz Ömer Bin Abdülaziz’e bir şeyler öğretmek ve hatırlatmak için giderdik. Ama hep ondan bir şeyler öğrenip geri dönerdik.

Devrin insanları Ömer Bin Abdülaziz’i, adaleti tatbikte dedesi Hazreti Ömer’e benzetirken, zühd ve takvada Hasan Basri’ye, ilimde ise İmam Zühri’ye benzetirlerdi.

Hakkında söylenenler: İmam, fakih, müçtehid, sebt, hüccet, hafız ve bunlara benzer hep övücü sözlerdir.

Ömer Bin Abdülaziz şöyle der:

-Medine’deki bütün alimler ilim için bana gelirlerdi. Halbuki ben Said Bin Müseyyeb’e giderdim.

Said Bin Müseyyeb, yaratılışı gereği sanki sırf ilim için yaratılmış gibiydi. Çok zeki ve hafızası çok kuvvetliydi. İlmi, takvası ve zühdü ise dillere destandı. Devrin insanları şu kanaatta ittifak halindeydi:

“Medine’nin en alimi, en fakihi Said Bin Müseyyeb’dir. Peygamberimizin ashabı hayatta iken Said Bin Müseyyeb fetva verirdi ve bu hiç kimse tarafından yadırganmazdı. Halbuki o devirde Medine’de Abdullah Bin Ömer, Abdullah Bin Abbas ve daha niceleri gibi fıkıhta önemli isimler vardı. Said Bin Müseyyeb’i onlar da kabulleniyorlardı. Said Bin Müseyyeb doğru bildiğinden taviz vermeyen bir insandı. Prensiplerini her zaman ve zeminde ve herkese karşı aynı seviyede tatbik ederdi.”

İmamı Bakır şöyle der:

-Her kavmin bir soylusu vardır. Ümeyye oğullarının soylusu da Ömer Bin Abdülaziz’dir. Kıyamet gününde o tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.

Büyük alim Süfyanı Sevri der ki:

-Halifeler beştir: Ebu Bekir, Ömer, Osman ,Ali ve Ömer Bin Abdülaziz. Bunların dışındakiler kıyıda köşede kalanlardır.

Ömer Bin Abdülaziz lider yaratılışlı idi. Özüyle ve şahsi özellikleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, davranışındaki inceliği, kuşatmasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı, öğrenme aşkı, öğrenme kabiliyeti ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneği ile, dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gönüllere giren, dolayısıyla da binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Ama şunu da ifade eldim ki, lider yaratılışlı olanların bir çoğu hayatlarında doğru anlaşılamamışlardır. Ömer Bin Abdülaziz de onlardan birisidir.

Cuma hutbelerinde Halife Ali Bin Ebi Talib’e küfredilmesi kendinden önce yerleşmiş bir gelenekti. O bu geleneği değiştirdi. Hutbenin Hazreti Ali’ye küfredildiği bölümünü kaldırıp (Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. Nahl Suresi Ayet: 90) ayetinin okunması uygulamasını başlatmıştır. Bugün hala o uygulamanın devam ettiğini biliyoruz.

Bütün ülke onun tasarrufundaydı. Fakat Ömer Bin Abdülaziz vefat ettiğinde geriye hiçbir maddi değer bırakmamıştır. Onun halk tarafından aşırı derecede sevilmesinin sebeplerinden biri de bu dürüst davranışıydı.

İhlas ve samimiyeti, hayatının her anında başında bir tac olarak taşıdı. En küçük hareketinde bile zerre kadar ihlastan ayrılmadı.

Karısı Fatıma anlatmıştır:

“Bir gün namaz kılarken yanına gittim. Gözyaşları sakalını ıslatmıştı.

-Yeni bir olay mı oldu, neden ağlıyorsun?

Diye sordum. Dedi ki:

-Dünyanın dört bucağındaki Muhammed Ümmeti’nin durumlarını düşündüm. İçlerinde aç, muhtaç, hasta ve fakir olanlar var. Gadre uğramış, zulüm ve kahır altında yaşayanlar var. Nice yardıma muhtaç çaresiz zavallılar var. Kıyamet gününde Rabbim onları benden soracak. Davacım da Peygamberimiz Muhammed olacak. Temize çıkamazsam durumum nereye varacak? Bunları düşünerek kendime acıdım ve ağladım.

Diye cevap verdi.”

Onun bu güzel durumu ülke sınırları dışındakiler tarafından da biliniyordu.

Muhammed Bin Mabed anlatıyor:

“Rum melikinin yanına girdim onu mahzun mahzun yerde oturuyor buldum. Halini sordum:

-Bana ne oldu biliyor musun?

Dedi.

-Hayır bilmiyorum.

Dedim.

-Sahih adam öldü.

Dedi.

-Kim?

Diye sordum.

-Ömer Bin Abdülaziz!

Dedi ve sözlerine devam etti:

-Öyle zannediyorum ki, eğer Mesih’ten sonra ölüleri diriltecek bir insan olsaydı, muhakkak Ömer Bin Abdülaziz olurdu. Ben kapısını kapatıp uzlete çekilip, ibadetle ömrünü geçiren rahibe değil, bütün dünya ayağının altına serilmişken dünyaya bir tekme vurup, rahip hayatı gibi bir hayat süren Ömer Bin Abdülaziz’in haline hayret ediyorum.”

“İnsanlar başlarında bulunanların yolundan gider” şeklinde bir ata sözü vardır. Emevilere baktığımızda bu sözün ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Şöyle ki:

Halife Velid, bina yapmaya meraklı idi. Halk da bir araya geldiklerinde hep bina yapımını konuşur ve heves ederlerdi. Halife Süleyman obur biri idi. Halk hep yemek yapmak ve yemek üzerine sohbet ederdi. Ömer Bin Abdülaziz ise dindar ve zahit idi. Halk toplanıp bir araya gelince, hep evrattan, ezberden, zikirden, namazdan, oruçtan bahseder olmuşlardı.

Abdülmelik adında bir oğlu vardı. Babasını her zaman hep hayra yönlendirmeye çalışırdı. Bir gün babasına dedi ki:

-Ey Müminlerin Emiri! Yerine getirmediğin bir hak, yok etmediğin bir batıl kalırsa, Rabbının katına vardığında ne diyeceksin?

Ömer Bin Abdülaziz şöyle cevap verdi:

-Oğlum, senin dedelerin, halkı hak yoldan çevirmeye çağırdılar. İşler çığırından çıkarıldı. Kötülük çoğaldı, iyilik azaldı. Şimdi nöbet bana geldi. Madem ki bu durumun birden bire düzeltilmesi mümkün değil, iyisi şöyle yapmak değil mi? Her gün bir hakkı diriltip ve bir batılı yok edeyim. Ölünceye dek her gün bu yolda gideyim.

Oğlu Abdülmelik henüz 17 yaşındayken vefat etti. Çocukluk yaşında olmasına rağmen babasının en büyük yardımcısı idi.

Beyaz, ince ve nazik yüzlü, zayıf, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı.

Emevi halifeleri arasında Velid bina inşa edici ve sanatkar ruhlu bir hükümdar; Süleyman haremine ve kadınlara düşkünlüğü ile ünlü idi. Onları takip eden Ömer ise çok dindar ve lüks yaşamadan hiç hoşlanmayan bir halife olarak ün saldı. Sarayını Süleyman'ın ailesine bırakıp, mütezavi bir evde yaşamaya başladı. Giysileri o kadar basit, keten ve pamuktandı ve o kadar süsten noksandı ki, görenler kendini bir uşak sayabilirlerdi. Karısını haremde ziyarete gelen bir misafir kadının, halife karısının yakınında bahçenin duvarını tamir eden, yamalı elbiseli ve uşak kılıklı bir erkeğin bulunmasına sinirlenip halife karısını:

-Sen Allah’tan utanmıyor musun? Nasıl olupta bu amele yanında örtünmeden durabiliyorsun?

Diye azarlamış olduğunun; ama bu amele gibi çalışan kişinin Halifenin kendisi olduğunu öğrenince, çok utandığının hikayesini tarihler yazmıştır.

Kayınbiraderi Mesleme Bin Abdülmelik anlatıyor:

“Hastalığından dolayı kendisine geçmiş olsun demeye gittim. Halife yatıyordu ve sırtında kirli bir gömlek vardı. Onun hanımı ve benim kız kardeşim olan Fatıma’ya:

-Emirülmüminin’in çamaşırlarını yıkayınız!

Diye tembihledim. Ertesi gün yine gittim. Bir de ne göreyim; üzerinde aynı kirli gömlek var. Fatıma dediğimi yapmamış. Dedim ki:

-Ben size gömleği yıkayınız diye tembih etmedim mi? Neden yıkamadınız?

Fatıma üzgün bir tavırla:

-Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de bunu yıkayalım!...

Diye cevap verdi.

Kendi sözünü hatırlayalım:

“Eğer zevceler edinmekte ya da mal toplamakta gözüm ve rağbetim olsaydı, evvelkilerin sahip olduğundan daha fazlasına sahip olma imkanım olurdu. Ben asıl bana verilen bu görev dolayısıyla duçar olduğum bu işin sert hesabından ve katı sorgusundan korkuyorum. Allah’ın affı müstesna…”

Bir Ömer geldi dünyaya.

Halife!

Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi meziyetleri vardı.

Adaletle hükmetti, iyilikleri yaydı, kötülüklere mani oldu, hep hayra davet etti.

Ama asla dünya malına, şöhrete, şehvete ve diğer dünya zevklerine itibar etmedi.

2 yıl 5 ay hilafet makamında kaldı.

Suikast sonucu şehit oldu.

Tıpkı büyük dedesi gibi.

Miras olarak sırtındaki gömleğinden başka dünya malı bırakmadı.

Ama adaletini, iyiliğini, takvasını miras ve örnek olarak bıraktı.

Dünya durdukça bu mirası insanlığa yol gösterecek.

Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi.

Bir zamanlar tarihin gelmiş geçmiş en büyük devletlerinden biriydi Emevi İslam Devleti.

Yıkılıp tarihe karıştı.

Hatırlanmıyor bile.

Ama diyebiliriz ki, Halife Ömer Bin Abdülaziz, kıyamete kadar unutulmayacak bir şahsiyet olarak hep hatırlanacak, hayır dua almaya devam edecek, amel defteri kapanmayacaktır.

 

 

Ömer Bin Sad Bin Ebi Vakkas

 

 

Makam uğruna verdiği zor bir karardı,

İki dünyadaki makamı da karardı!..

 

BAŞKA BİR ÖMER

 

O da bir Ömer’di…

Ama başka bir Ömer.

Babası cennetle müjdelenmiş olan 10 kişiden biriydi:

Sad Bin Ebi Vakkas. İşte onun oğluydu bu Ömer.

Efendimize de akraba oluyorlardı. Çünkü Efendimizin muhtereme annesi Hazreti Amina’nın amcası Uheyb Bin Menaf, aynı zamanda Sad Bin Ebi Vakkas’ın dedesi idi. Bu itibarla Peygamber Efendimizin torunları, Ömer Bin Sad Bin Ebi Vakkas’ın amca çocukları diye anılırdı.

Ömer Bin Sad’ın kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber, Efendimizin Muhterem torunu Hazreti Hüseyin ile yaşlarının birbirlerine çok yakın olduğu kayıtlıdır. Hazreti Hüseyin dördüncü hicret yılında doğmuştu.

Ömer Bin Sad ile Hazreti Hüseyin’in çocuklukları beraber geçmiştir. Oyun arkadaşıydılar. Peygamber Efendimiz torunlarına bir hurma ikram edecek olsa, yarısını bölüp Ömer’e de verirlerdi. Efendimizin yaşadığı yıllarda onların ikisi de çocuk yaşta idiler. Hazreti Ebu Bekir döneminde de keza çocukluk çağlarını yaşadılar. Ama Hazreti Ömer devrinde orduyla beraber cihadlara katılmış olmaları gerekir.

Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde Sad Bin Ebi Vakkas, tayin olduğu ordu kumandanlığında büyük kahramanlıklar yapmış ve Kadisiye muharebesiyle beraber İran’ı fethetmişti. Cephelerde cihad sürekli olduğundan, Müslümanlar geri Medine’ye dönmek yerine, cepheye yakın yerleşim yerlerinde ikamet etmek zorundaydılar. Fakat İran ve Irak’ın havası Medine’nin havasına göre Müslümanlara ve hayvanlarına ağır geliyor, sağlıkları bozuluyordu. Bu durum Hazreti Ömer’e bildirildiğinde, iklimi ve suyu Medine’ye benzeyen bir mekan bulunması ve orada bir şehir inşa edilmesi için Sad Bin Ebi Vakkas’a emir gönderdi. O da araştırıp soruşturup bugünkü Bağdat şehrinin yakınlarındaki bir araziyi uygun buldu ve orada Kufe şehrini inşa etti. Müslümanlar ve kendisi bu şehre yerleşip rahat ettiler.

Tahminlere göre Sad Bin Ebi Vakkas diğer mücahidler gibi ailesini de bu şehre getirmiş, dolayısıyla, oğlu Ömer de bu vesile ile Kufe’ye yerleşmişti.

Hazreti Osman devrinde Hazreti Hüseyin tam bir cengaverdir. Cepheden cepheye koşmaktadır. Herhangi bir kayda rastlanmasa bile Ömer Bin Sad’in de mücahidler safında yer almış olduğu muhakkaktır.

Bir gün Hazreti Ali, Ömer Bin Sad’ı karşısına aldı ve ona şöyle dedi:

-Sen cennet ile cehennem arasında muhayyer bulunduğun bir mevkide durup, cehennemi tercih ettiğin zaman halin nice olacaktır?

O zaman bu sözün anlamını pek kavrayan olmamıştı.

 

İSLAM DEVLETİ’NİN BAŞŞEHRİ KUFE

 

Hazreti Ali hilafet döneminde Kufe’yi İslam’ın başkenti yaptı. Burada da muhtemelen Hazreti Hüseyin ile Ömer Bin Sad’ın beraberlikleri sürmüş olabilir. Beraberce cihada at koşturmuş, var olan arkadaşlıklarını silah arkadaşlığı ile pekiştirmiş olmaları gerekir. Hazreti Ali’nin kısa süren hilafet döneminde, Kufelilerin belirgin bir şekilde kaypak hareket ettikleri tarihlerde kayıtlıdır. Hatta Hazreti Ali’nin şehid edilmesi olayında, ona tam sahip çıkmadıkları, Sıffiyn muharebesinden sonra zaten etrafından dağılmaya başladıkları bilinen bir gerçektir. Hazreti Ali’nin şehid edilmesinden 4 veya 5 yıl önce de, Ömer’in babası Sad Bin Ebi Vakkas 80 yaşlarında vefat etmişti.

Hazreti Ali uğradığı suikast sonucu ağır yaralıyken kendisine sordular:

-Ey Emirel Müminin! Sen bu yaradan kurtulamayacak olursan, senden sonra oğlun Hasan’ı halife seçip biat edelim mi? Bize ne vasiyet edersin?

Buyurdu ki:

-Size evet de hayır da demem. Aranızda ne yapacağınıza siz karar verin!

Hazreti Ali’den sonra Hazreti Hasan’a biat ettiler. Onu halife olarak tanıyacaklarına, emirlerine itaat edeceklerine, onun etrafında kenetleneceklerine söz verip yemin ettiler. Bunlar hep Kufe’de oluyordu. Hazreti Hüseyin de, Ömer Bin Sad da bu olaylara şahit oluyorlardı.

Bir iki ay geçmişti ki, Şam’da halifeliğini ilan etmiş olan Muaviye Bin Ebi Süfyan’ın, güçlü bir ordu ile Kufe’ye, Hazreti Hasan’ın üzerine gelmekte olduğu haberi bomba gibi düştü. Hazreti Hasan’a biat etmiş bulunan Kufelilerin döneklik nöbetleri nüksetti. Etrafından dağılıverdiler. Bu kadarla da kalmayıp, onu dövdüler, mallarını yağmaladılar ve yapayalnız bıraktılar. Hazreti Hasan da çaresiz Muaviye Bin Ebi Süfyan’a gitti, kendinden sonra halife olacak kişinin, Müslümanların istişaresi ile tayin edileceğine dair söz alarak Hilafeti ona devretmeyi kabul etti. Böylece İslam dünyasında yeniden tek halife dönemi başlamış, Emevi Devleti kurulmuş oluyordu.

Bütün bunlar Hazreti Hüseyin ve Ömer Bin Sad’ın gözleri önünde olmuştu. Muaviye Bin Ebi Süfyan’ın hilafeti döneminde İstanbul’un fethi için gönderilen orduda Hazreti Hüseyin’in de bulunduğuna dair rivayetler vardır. Ancak Ömer Bin Sad’ın bu orduda bulunup bulunmadığı bilinmemektedir.

Hicretin 61. yılında Muaviye Bin Ebi Süfyan vefat etmiştir. Yalnız vefat etmeden önce, Hazreti Hasan ile yaptığı anlaşmanın aksine, oğlu Yezid için kendinden sonra halife olması konusunda biat toplamıştır. Müslümanların bir çoğu gerek kılıç korkusuyla, gerek gelecek kaygısıyla Yezid’e biat etmişler, ama başta Hazreti Hüseyin olmak üzere, Medine ve Mekke halkından bir çok kişi biat etmemişler ve onun hilafetini tanımamışlardır. Kufe halkı da onun hilafetini tanımadıkları gibi, o sırada Mekke’de bulunan Hazreti Hüseyin’e ayrı ayrı olmak üzere 150 adet mektup yazarak, kendisine halife olarak biat ettiklerini bildirmişlerdir.

Bilindiği gibi biat etmek demek, biat edilen kişiyi lider olarak kabul edip, onun emrine girmek için söz vermek demektir. Kufeliler ayrıca gönderdikleri mektuplarına bir de defter eklemişlerdi. Bu defterde 100 bin Kufeli’nin ismi bulunuyordu. Bunların da Hazreti Hüseyin’i gerektiğinde koruyacak ve onun emrinde olacak kimseler olduğu ifade ediliyordu. Hazreti Hüseyin’e yazdıkları mektuplarda:

“İslam dünyası başsız bulunuyor. Bizim kimsemiz yoktur. Gel başımıza geç, senin etrafında bulunacağız. Ailemiz ve çocuklarımızı nasıl koruyorsak, seni de öyle koruyacağız. Gelirsen Yezid’in buradaki valisini kovar ona karşı mücadele başlatırız.”

Diyorlardı.

Bu olaylar sırasında Hazreti Hüseyin Mekke’de, Ömer Bin Sad de Kufe’de bulunuyorlardı. Yalnız iki can dostun yolları bu sefer farklı idi. Çünkü Ömer Bin Sad, Yezid’in Kufe’deki casusluk yapan has adamlarından biri idi. İki can dost, iki çocukluk arkadaşı, iki silah arkadaşı, Efendimizin mübarek elleri ile yemek yedirdiği iki insanın yolları, şimdi iki düşman grupta olarak karşı karşıya gelmiş bulunuyordu. Tarihin ender ibretlik olaylarından biri böylece başlamıştı.

 

KERBELA’YA DOĞRU ADIM ADIM

 

Kerbela olayı, yani 13 asır boyunca ümmeti içten yaralayan, milyonlarca Müslüman’ın hayatına malolan olay. Bu olayı, bu iki eski dostun, yani Hazreti Hüseyin ve Ömer Bin Sad’ın isimlerini odak yapıp okuyucuma özet olarak vermek istiyorum. Ancak belirtmem gerekir ki, bu önemli olayı, yani Kerbela olayını, her Müslüman’ın , kaynaklarından okuyup öğrenmesi gereklidir. Öğrenmelidir ki, biate sadakatsizliğin nelere mal olabileceğini, tarihin tekerrürü açısından mantık süzgecinden geçirmeleri mümkün olabilsin.

Hazreti Hüseyin’in ailesi ve çevresi Kufe halkının dönekliğini dile getirip, onlara katiyen güvenilemeyeceğini söyleyip, kesinlikle oraya gitmesinin yanlış olacağını söylediler. O da amcası oğlu Müslim Bin Akil’i Kufe’ye gönderdi. Kufe’deki durumun mektuplardaki yazıldığı gibi olup olmadığını tetkik etmesini, şayet sözlerinde duruyorlarsa onlardan kendisi adına biat almasını, durumu da kendisine mektup yazarak bildirmesini istedi. Müslim Bin Akil, Küfe’ye geldi. Onların durumlarını tetkik etti. Hazreti Hüseyin’i samimi olarak Kufe’ye çağırdıklarını anlayınca da Hazreti Hüseyin için onlardan biat almaya başladı. İlk etapta 18 bin kişinin biat etmiş olduğunu tarihler yazar. Müslim Bin Akil bu faaliyetlerini gizli yapması gerekirken, olay ortaya döküldü. Hazreti Hüseyin’e durumu bildiren bir mektup yazarak Kufe’ye gelmesini söyledi.

Yezid’in Kufe’deki casusları bütün bu olanları kendisine rapor ettiler. Bunların isimleri arasında Ömer Bin Sad de vardır. Yani Hazreti Hüseyin’in çocukluk arkadaşı… Yezid’e diyorlardı ki:

“Ey Halifei Müslimin! Hüseyin Kufelilerin daveti üzerine elçisi Müslim Bin Akil’i buraya gönderdi. Kendisi adına biat aldırıyor. Yakında kendisi de gelecek. Şayet sana Küfe şehri lazım ise buraya yeni ve olayları önleme kabiliyeti olan dirayetli bir vali gönder. Mevcut vali bu iş için yetersizdir.”

Yezid bu ihbarları alınca çevresi ile istişare etti. Ubeydullah Bin Ziyad isimli zalim yaratılışlı olan ve kendisine akraba olan birisini Kufe Valisi olarak görevlendirdi. Basra’da bulunan Ubeydullah’a acele Kufe’ye gitmesini Müslüm Bin Akil’in faaliyetlerine mani olmasını, icabına bakmasını ve Hüseyin’in de Kufe’ye gelmesini önlemesi için her türlü tedbiri almasını emretti.

 

KUFE HALKI SÖZÜNDEN DÖNDÜ

 

Ubeydullah Bin Ziyad isimli zalim, hızla Kufe’ye geldi. Hemen adamlarını gerekli yerlere görevlendirerek istihbarat faaliyetlerine başladı. İleri gelenleri çeşitli yöntemlerle ikna etti. Kimisine makam mevki, kimisine rüşvet vererek, ya da başka şekillerde Hazreti Hüseyin’e olan biatlerini bozdurdu. Sonra da mescide giderek Kufe halkını tehdit etti. Asacak, kesecek, icabına bakacaktı. Hüseyin’e verilen sözleri herkes geri almalıydı. Zaten dönek olmakla şöhret bulmuş olan Kufe halkı çok etkilendiler.

Müslim Bin Akil de Ubeydullah’ın bu faaliyetlerini haber almıştı. O ana kadar yaklaşık 18 bin kişinin Hazreti Hüseyin için biatlerini almıştı. Ubeydullah’a karşı bir baskın yapıp onu saf dışı etmeyi planladı. Hemen harekete geçti. Kendisine candan söz vermiş olanları toplamayı ve onlarla beraber Ubeydullah’a karşı bir operasyon yapmayı istedi. Ama büyük bir fiyasko yaşadı. Yaptığı çağrıya çok az kişi geldi. Onlar da çeşitli bahanelerle etrafından dağılıverdiler.  Etrafına bakındığında ancak 30 kişinin kalmış olduğunu dehşetle gördü.

Müslim canının telaşına düştü. Sığınılacak bir yer aradı. Neticede yarı gönüllü, yarı gönülsüz bir eve sığındı.

Ubeydullah ise her yerde onu arıyordu. Onu getirecek veya yerini bildirecek olana mükafatlar vereceğini ilan edince, onun bulunduğu yeri ihbar ettiler ve yakaladılar. Döverek bir katıra bindirip Ubeydullah’a götürdüler.

Ubeydullah onu dövdü, elini yüzünü ve çenesini yaraladı… Onu öldüreceğini anlayınca Müslim Bin Akil:

-Beni öldüreceksin öyle mi?

Dedi. Ubeydullah:

-Sen sağ bırakılacağını mı sanıyordun?

Diye cevap verdi. Müslim:

-Öyleyse bana müsaade et, akrabalarıma vasiyetimi yapayım!

Dedi. Ubeydullah:

-Tamam, istediğin vasiyeti yapabilirsin.

Dedi. Müslim çevresine bakındı, Ömer Bin Sad’i gördü. Ona dedi ki:

-Ey Ömer! Aramızda akrabalık bağları var. Ben gizli bir vasiyetimi yerine getirmen için sana vasiyet etsem kabul eder misin?

Ömer Bin Sad, Müslim’in bu dileğini yerine getirmek istemedi. Bunun üzerine Ubeydullah, Ömer Bin Sad’e:

-Amcanın oğlunun dileğini yerine getirmekten neden kaçınıyorsun?

Dedi. Bunun üzerine Ömer Bin Sad, Müslim’in koluna girdi. Bir köşeye çekildiler. Ubeydullah da onları izliyordu. Müslim:

-Yapacağım vasiyetimi yerine getirmeyi kabul ediyor musun?

Diye sordu. Ömer Bin Sad de:

-Evet kabul ediyorum.

Dedi. Müslim:

-Kufe’ye geldiğimden beri Kufelilerden filan ve filana 700 dirhem borçlandım. Sen onu benim tarafımdan öde. Ayrıca ben öldürüldüğüm zaman, Ubeydullah’ın benim cesedimi kesip biçmesini ve teşhir etmesini önlemek için ondan al. Ayrıca Hüseyin Bin Ali’ye de bir elçi gönder. Elçi ona benim başıma gelenleri bildirsin. O şimdi yolda geliyordur. Elçi ona Mekke’ye geri dönmesini bildirsin. Mekke’de otursun. Kufelilerin sözlerine sakın kanmasın, onların sözlerinden nasıl caydıklarını haber versin. Halbuki ben ona mektup yazmış, bütün Kufe halkının onun yanında olduğunu bildirmiştim.  O, bu mektubumu alır almaz herhalde yola düşmüş geliyordur.

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Sana ait bu şeylerin hepsini yerine getirmek boynumun borcudur. Ben bunlara kefilim.

Diyerek cevap verdi ve tekrar Ubeydullah’ın yanına döndüler.

Ömer Bin Sad, Ubeydullah’a, onun sormasını bile beklemeden Müslim’in vasiyetlerinin hepsini anlattı. Ubeydullah:

-Sen onun sana gizlice söylediği şeyleri böyle açığa vurmakla çok kötülük ettin!

Dedi. İlave etti:

-Sana havale edilen şeyleri yerine getirmek sana ait bir husustur. Biz bunları engellemeyiz. Eğer Hüseyin bizi istemezse biz de onu istemeyiz. Eğer o bize gelmek isterse, biz de ondan yüz çevirmeyiz. Müslim’in cesedi hakkındaki isteğine gelince; bu hususta senin ona şefaat etmene razı olmayız. Çünkü o bizim adamlarımızdan değildir. Bu yolda bizimle çarpışmış, bize aykırı hareket etmiş, bizi yok etmeye çalışıp çabalamıştır. Onu öldürünce cesedine ne yapacağıma ben karar veririm.

Dedi.

Bu konuşmalardan sonra Ubeydullah, Müslim Bin Akil’i feci şekilde öldürttü. Onu valilik köşkünün damına çıkarttırdı, orada boynunu vurdurdu ve cesedini aşağıya attırdı. Başını Yezid’e göndermek üzere kestirdi. Cesedini de sokaklarda çocuklara sürükleterek parçalattırdı. Ayrıca Müslim’e yardım ve yataklık etmiş olanlardan bazılarının da kafalarını kestirdi. Bunlar, Müslim’i evinde saklamış olan Hani Bin Urve ile Abdullah Bin Buktur’dur.

Böylece Kufe’ye tamamen bir dehşet havası hakim olmuştu. İleri gelenler para, makam, şöhret ve rüşvet alarak, halkın bir kısmı döneklik ederek, diğer kısmı ise dehşete kapılarak Hazreti Hüseyin’e olan biat sözleşmelerini bozmuşlardı.

 

HAZRETİ HÜSEYİN KUFE YOLUNDA

 

Mekke’de bulunan Hazreti Hüseyin Müslim Bin Akil’in ilk mektubunu alınca yol hazırlıklarına koyuldu. Çünkü mektupta Müslim Bin Akil, Kufelilerin kendisini beklediklerini, vekaleten biatlerini almış olduğunu, her şeyin daha önceki mektuplarında yazdıkları gibi olduğunu ifade ediyordu.

Etrafında bulunan sahabelerin ileri gelenleri, aile efradı ve arkadaşları Kufe’ye gitmemesi için onu uyarmaya devam ettiler, ama onları dinlemedi yola çıktı. Onu uyaranlara cevabı şu oluyordu:

-Rüyamda dedem Rasulullah’ı gördüm. Bana gitmem için emir verdi. Ben bu emri yerine getirmek üzere gidiyorum. Bu gidiş ister lehime olsun, ister aleyhime, gitmek zorundayım.

Sordular:

-Ey Hüseyin! Bu rüya nedir, nasıl bir rüya gördün?

Dedi ki:

-Bu rüyayı anlatamam. Rabbime kavuşuncaya kadar da açıklayamam!

İlave ediyordu:

-Hem madem ki Kufe halkı bana itimad edip biat ettiler, ben de bu sözlere karşılık vermek zorundayım.

Kufe’deki olaylardan habersiz olarak yola koyuldu. Peşinden yine özel ulaklar ve mektuplar gönderen ve geri dönmesini isteyen yakınlarına aldırmadan yoluna devam ediyordu.

Beraberinde ailesi, yakınları, akrabaları, Müslim Bin Akil’in aile ve evlatları ve az sayıda askeri bulunuyordu.

 

ÖMER BİN SAD VE ŞEREFLİ VALİLİK MAKAMI

 

Ömer Bin Sad, Hazreti Hüseyin ile Yezid arasındaki ihtilafta Yezid’in tarafını tutuyordu. Hatta Yezid’e muhbirlik ve casusluk yapıyordu. Bu şekilde ona hizmet etmeye devam ediyordu. Ömer Bin Sad’e, yaptığı hizmetlere mukabil Rey şehrinin valiliği verildi. Rey yeni fethedilmiş bulunan İran’ın önemli şehirlerinden biriydi. Ubeydullah Bin ziyad, kendisine 4 bin atlı tahsis etti. Önce bazı askeri harekatlar yapacak, arkasından da koltuğu devralmak üzere Rey’e gidecekti.

Ubeydullah Bin Ziyad bin atlıdan oluşan bir askeri kuvveti, Hürr Bin Yezid kumandasında Kufe dışına gönderdi. Bunlar Kufe’ye gelen bütün yolları kesecekler, kimseyi içeriye sokmayacaklar, aynı zamanda kimsenin de Kufe’den dışarı çıkmasına müsaade etmeyeceklerdi. Maksat Hazreti Hüseyin ile Kufe halkının arasına set çekmek, haberleşmeyi önlemekti.

Hazreti Hüseyin’in Kufe’ye gelmek için yolda olduğu haberi alındı. Ubeydullah ani bir kararla yeni yola çıkarmış olduğu Ömer Bin Sad’ı geri çağırdı. Hazreti Hüseyin’in önünü kesmek için ona görev verdi.

Aralarında şu konuşma geçti:

Ubeydullah:

-Ömer, önce Hüseyin’in üzerine gideceksin! Onunla aramızda olan işi hallet! Sonra da kendi işinin başına git!

Diye emir verdi. Ömer Bin Sad:

-Allah sana iyilikler versin! Eğer benim bu işten bağışlanmamı uygun görürsen beni bağışla!

Dedi. Ubeydullah:

-Olur, seni bağışladım. Ama Rey valiliğine tayinin hakkındaki yazımızı o zaman bize geri ver!

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Niçin?

Diye sordu. Ubeydullah Bin Sad:

-Hüseyin’in üzerine gitmediğin için.

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Öyleyse bana bir gün mühlet ver. Bir düşüneyim bakayım.

Dedi. Ubeydullah:

-Olur, düşün ve kararını ver!

Diye cevapladı.

Ömer Bin Sad evine döndü. Herkesle istişare etti. Özet olarak ona şunu diyorlardı:

-Sakın kabul etme. Bu işin ucunda Allah Rasulü’nün torununu öldürmek var. Bu da ateş demektir. Bunun düşünülecek, istişare edilecek bir tarafı mı var? Hemen git görevlerini bırak.

Bilhassa kızkardeşinin oğlu Hamza Bin Mugire Bin Şube, onu en çok sakındıran kişi oldu. Diyordu ki:

-Allah adına senden şunu istiyorum dayıcığım; Hüseyin’in üzerine gitme. Günah kazanırsın, akrabalık bağlarını koparırsın. Allah’a yemin ederim, dünya malını ve yeryüzü hakimiyetini terk etmek, senin için Allah’ın huzuruna Hüseyin’in kanıyla çıkmaktan çok daha hayırlıdır.

Ömer Bin Sad:

-Olur.

Diye cevap verdi.

O gece boyu düşündü. Şu şiiri okuyordu:

“Rey mülkünü ve Rey’i mi bırakayım,

Yoksa zemmedilmiş Hüseyin’in kanıyla mı döneyim?

Onu öldürmek demek engelsiz ateşe girmek demektir.

Rey valiliği de göz aydınlığıdır…”

Sabah olunca Ubeydullah’ın huzuruna vardı ve şöyle dedi:

-Sen beni bu işe tayin ettin. Herkes de bunu işitmiş bulunuyor. Beni bu görevde tutmak istiyorsan tutmana devam et. Hüseyin’in üzerine de Kufelilerin ileri gelenlerinden savaş konusunda benden hiç de geri olmayan bazı kimseleri gönder.

Diyerek isimlerini söylediği bazı kimseleri ona tavsiye etti. Ubeydullah Bin Ziyad:

-Ben kimi görevlendireceğim hususunda senden görüş istemiyorum. Bizim askerlerimizle birlikte Hüseyin’in üzerine gidersen mesele yok. Gitmeyeceksen bizim Rey valiliği için yazdığımız görev yazısını bize geri ver!

Diye karşılık verdi.

Bazı tarihçiler, mesela Zehebi, Ubeydullah’ın şöyle bir cümleyi sözlerine eklediğini ifade eder:

-Sen Hüseyin’le çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni azl eder, evini yıkar, boynunu da vururum.

Bu cevabı alan Ömer Bin Sad:

-O halde yola çıkmayı kabul ediyorum, Hüseyin’in üzerine gideceğim.

Dedi.

 

KERBELA FACİASI

 

Hazreti Hüseyin ise Kufe’de olup bitenleri kendisine gönderilen özel ulaklardan ve başka yolculardan öğrenmişti. Bu sırada İyas Bin Asel isimli elçi de Hazreti Hüseyin’e ulaştı. Kendisini vasiyeti üzerine Ömer Bin Sad göndermişti. Olan bitenleri olduğu gibi anlattı.

Hazreti Hüseyin yanındakilere geri gitmelerini tenbih etmiş olmasına rağmen, başta Müslim Bin Akil’in evlat ve akrabaları olmak üzere geri dönmeyi reddetmişlerdi. Askerlerinden bazıları ise kendisinin ısrarı ile geri dönmüşlerdi.

Kufe dışına emniyet ve tecrit görevi için gönderilen Hürr Bin Yezid kumandasındaki askeri birlik, Ubeydullah Bin Ziyad’ın talimatı üzerine Hazreti Hüseyin ve beraberindekileri karşıladılar. Yine aldıkları emir üzerine onları Fırat kenarındaki Kerbela denen yere getirip mecburi konaklattılar. Fırat Nehri ile onların arasına askerler yerleştirilmiş, nehir suyundan faydalanmaları önlenmişti.

Ömer Bin Sad aldığı görev sonucu, 4 bin askeri ile Kerbela’ya Hazreti Hüseyin’in karşısına gelip askerleri ile beraber yerleşti.

Hazreti Hüseyin daha önce Hürr Bin Yezid ile de defalarca görüşmüş ve şu teklifleri yapmıştı:

Kufelilerin biatı ve daveti üzerine yola çıktım. Yolda haber aldım ki, onlar önce biat ettikleri bana ve vekilim Müslim Bin Akil’e biatten vazgeçmişler, döneklik etmişler. Üstelik Müslim’i de şehit etmişler. Böylece orada bana biat eden kalmamış. Bu durumda:

1-Bırakın beni geri dönüp gideyim.

2-Yahut Yezid’e gitmeme müsaade edin, onunla konuşup gereğini yaparım.

3- Ya da, geniş İslam yurtlarından bir serhadde gideyim, bir daha bu işlerle hiç ilgilenmeksizin cihad ile ömrümü tamamlayayım.

Ömer Bin Sad bu teklifleri Ubeydullah Bin Ziyad’a mektupla haber verdi ve talimat istedi. Ubeydullah önce onun geri gitmesini kabul etmek istemişse de sonra bu fikrinden vazgeçti.

Ömer Bin Sad’e bir mektup yazdı. Mektubunda diyordu ki:

-İmdi yazın bana erişti. Yazdığın şeyleri anladım. Hüseyin şimdi bizim pençemize düşmüş durumda. Kurtulmak için çırpınmaktadır. Halbuki vakit kurtulma vakti değildir. Yezid Bin Muaviye’ye biat etmesini Hüseyin’e teklif et. O ve bütün adamları bunu yaptıkları zaman bana bildir. Gereği düşünülür, bu husustaki buyruğum sana gelir. Hüseyin ve su arasına gir. Temiz, pak, mazlum Müminlerin Emiri Osman Bin Affan’a yapıldığı gibi, onlar da sudan bir damla bile tatmayacaklardır.

Ömer Bin Sad bu emir gereği Hazreti Hüseyin ile su arasına birlikler yerleştirip onların suya erişimlerini kesin olarak önledi. Hazreti Hüseyin ve beraberindekilerin susuz günleri böylece başladı.

Hazreti Hüseyin ile Ömer Bin Sad arasında görüşmeler oluyordu. Hatta namaz vakti geldiğinde, Hazreti Hüseyin imam oluyor, Ömer Bin Sad ve askerleri de onlara uyup namaz kılıyorlardı. Hazreti Hüseyin hep Kufe halkının biatından ve bozmasından yakınıyordu. Ve yukarıdaki söylediği teklifleri tekrarlıyordu. Ömer Bin Sad ise kendisinde inisiyatif olmadığını, şayet yetki kendisinde olsaydı, geri dönüp selametle Mekke’ye gitmesine izin verebileceğini söylüyordu. Son görüşmeleri şöyle oldu:

Hazreti Hüseyin, Ömer Bin Sad’e bir elçi göndererek tenha bir yerde konuşmak istediğini haber verdi. Ömer de bu isteği kabul etti. İki taraf da 20’şer atlı ile bir yere geldiler. Hazreti Hüseyin atlı arkadaşlarına dedi ki:

-Bizi baş başa bırakın, bizi duyamayacağınız bir yere çekilin!

Bunu işiten Ömer Bin Sad de arkadaşlarına aynı şeyi emretti.

Atlılar onları duyamayacakları bir mekana kadar gittiler ve beklemeye başladılar.

Şimdi iki eski arkadaş ve akraba baş başa kalmışlardı. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar konuştular. Sonra ikisi de görüşmeleri bitince kendi arkadaşlarının yanına döndüler.

Bazı tarihçilere göre şöyle konuşmuşlardı:

Hazreti Hüseyin:

-Ey Ömer, her ikimiz de karargahlarımızdaki arkadaşlarımızı burada bırakalım, beraberce Yezid Bin Muaviye’ye gidelim.

Diye teklif etti. Ömer Bin Sad:

-Şayet bunu yapacak olursam evim yıkılır.

Dedi. Hazreti Hüseyin:

-Ben sana ev yaparım.

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Arazi ve akarlarım da elimden alınır.

Dedi. Hazreti Hüseyin;

-İyi bil ki, Hicaz’daki mallarımdan ben sana onlardan daha hayırlısını veririm.

Dediğinde Ömer Bin Sad bunları kabule yanaşmadı. Hazreti Hüseyin bunun üzerine:

-Öyle ise benim şu tekliflerimden birini seçip kabul edin:

1-Bırakın ben geldiğim yere dönüp gideyim.

2-Yahut elimi Yezid’in eli üzerine koyayım, gereğini o düşünsün ve hükmünü versin.

3-Ya da isterseniz beni Müslüman sınır boylarından bir yere Yezid’in yakınlarından biri olarak gönderin. Cihad ile uğraşayım. Ne ben onlara karışayım, ne de onlar bana karışsınlar…

Ömer Bin Sad bu teklifleri bir mektupla Ubeydullah’a yazdı ve cevap istedi. Yazısında şöyle diyordu:

-İmdi hiç şüphesiz Allah düşmanlık ateşini söndürdü. Sözü bir araya getirdi ve ümmetin işini düzeltti. İşte Hüseyin. Gelmiş olduğu yere döneceği, yahut Müslüman serhadlerinden uygun göreceğiniz bir yere, Müslümanlardan bir fert olarak kendi başına cihad ile meşgul olacağı, yahut da Müminlerin Emiri Yezid Bin Muaviye’ye gidip elini eline koyarak aralarındaki meseleleri onun halletmesini isteyeceği hakkında bana söz verdi. Bunda sizin için hoşnutluk ve ümmet için de iyilik var.

Ubeydullah mektubu okuyunca dedi ki:

-Bu mektup kavmine şefkatli olan bir valiye öğüt vermek isteyen bir kişinin yazısıdır. Evet ben de bunu kabul ettim.

Böylece iş sonuca bağlanmış gibi idi. Ancak araya Şemir Bin Zilcevşen isimli uğursuz haydut girdi. Ubeydullah’ın fikrini çeldi ve şöyle dedi:

-Hüseyin’i bırakırsan ileride başınıza yeni problemler açar. Elinize geçmişken, ya Yezid’e biat ettirin, ya da öldürün! Bu fırsatı bir daha yakalamanız imkansızdır. Onu Yezid’e de göndermeyin. Elinize fırsat geçmişken bu işi burada bitirin.

Ubeydullah da bu fikre ikna oldu.

Son talimat olarak Ömer Bin Sad’e bir emirname yazdı. Bu emirnameyi Şemir Bin Zilcevşen isimli zalime vererek Ömer Bin Sad’e gönderdi. Emirname şöyleydi:

“İmdi ben seni Hüseyin’e; ne onunla çarpışmaktan kaçınasın, ne onun işini uzatıp durasın, ne selamet ve bekasını dileyesin, ne de benim katımda oturup şefaatçısı ve kayırıcısı olasın diye göndermedim.

Bak! Hüseyin ve yanındakiler hükmüne boyun eğer ve teslim olurlarsa onu ve yanındakileri acele bana yolla.

Şayet kabule yanaşmazlarsa, üzerlerine yürü, onları öldür. Ölülerinin azalarını kes biç. Çünkü onlar bunu hak etmişlerdir. Hüseyin öldürülürse onun göğsünü ve arkasını atlara çiğnet. Çünkü o asidir ve şakidir.

Zamanımda, ölümümden sonra bana ondan daha zararlı olan bir şey yoktur. Fakat onu öldüreceğim diye söz vermişimdir. O sözümü yerine getireceğim.

Sen de onun hakkındaki emrimizi yerine getirirsen, emir dinleyen ve ona boyun eğenlerin mükafatı ile seni mükafatlandırırız. Eğer bunu yapmaktan kaçınırsan, bu işten ve askerlerimiz arasından ayrıl. Şemir Bin Zilcevşen’le askerlerimiz arasından çekil. Biz ona ne yapacağını emretmişizdir.”

Ubeydullah, Ömer Bin Sad’e gönderdiği Şemir Bin Zilcevşen’e de şunları tenbihledi:

“Bu yazıyı Ömer Bin Sad’e götür. Hükmüme boyun eğmelerini Hüseyin ve yanındakilere teklif etsin. Eğer bunu yaparlarsa onları acele bana göndersin. Emrime boyun eğmekten kaçınırlarsa onlarla çarpışsın.

Ömer bu emrimi yerine getirirse, sen onu amir olarak dinle ve emirlerine boyun eğ.

Eğer o emrimi yerine getirmekten kaçınırsa, onlarla sen çarpış, askerlerin kumandanı sen ol. Ömer Bin Sad’in de üzerine atılıp boynunu vur ve başını bana gönder.”

Şemir Bin Zilcevşen, Ömer Bin Sad’e emirnameyi verdi. Ömer yazıyı okunca Şemir’e hitaben:

-Vay Allah senin cezanı versin! Seni evine kavuşturmasın! Sen bana ne kötü haber getirdin! Vallahi ona yazmış olduğum şeyi senin de beğenip kabul edeceğini sanıyordum! Sen işimizi bozdun karıştırdın! Biz sulh ve selamet ummuştuk! Vallahi Hüseyin teslim olmaz boyun eğmez! Kişi babasına çeker!

Dedi. Şemir Bin Zilcevşen:

-Şimdi sen bana haber ver, ne yapacaksın? Valinin emrini yerine getirecek misin? Onun düşmanını öldürecek misin? Şayet bunu yapmayacaksan benimle asker arasından çekil!

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Hayır! Çekilip yerimi sana vermek, ikram etmek yok. Bu harekatı ben idare edeceğim!

Dedi. Şemir:

-Ben de yanında bulunayım mı?

Diye sordu. Ömer:

-Sen piyadelerin başında bulun!

Diye cevapladı.

Ömer Bin Sad bu yeni gelen emirnamedeki teklifleri Hazreti Hüseyin’e adam göndererek bildirdi.

Hazreti Hüseyin:

-Ben mi Ubeydullah’ın hükmüne boyun eğeceğim!?. Vallahi ben bunu hiçbir zaman yapmam. Bu yolda şu ölümden daha ötesi var mı? Öyle ise hoş geldi, safa geldi ölüm!..

Diye cevap verdi.

Böylece Kerbela denilen korkunç cinayet süreci bütün barış umutları ve çözüm teklifleri tüketilerek acı finale gelip dayanmıştı.

Ömer Bin Sad bir ok atışı ile savaşı başlattı. Ömer ileri çıkıp Hazreti Hüseyin'in tarafına doğru bu ilk oku fırlatırken:

Vali Ubeydullah’ın yanına gidildiğinde, ilk ok atan kişinin ben olduğuma tanıklık edin!

Diye bağırdı. Böylece cinayete giden süreçte tetiği çeken Ömer Bin Sad olmuştu. Bunu gören Ömer Bin Sad'ın ordusu ok yağmurunu başlattı. Hazreti Hüseyin kendi ashabına şöyle buyurdu:

-Allah'ın rahmeti üzerimize olsun, kaçınılmaz ölüme doğru kalkın! Şüphesiz bu oklar, bu cemaatin size savaş elçileridir!

Hazreti Hüseyin’in arkadaşlarından bazıları şehid düştüler. Bu arada Hazreti Hüseyin elini yüzüne vurup vurup şöyle buyuruyordu:

-Yahudiler Allah'ın bir oğlu olduğuna inandıkları için, Allah'ın gazabı çetin oldu onlara. Hıristiyanlar da teslis inancına uydukları için Allah'ın gazabı çetin oldu onlara. Allah'ın gazabı Mecusilere de çetin oldu, çünkü onlar Allah'ı bırakıp güneşe, aya ve ateşe ibadet ettiler. Allah'ın gazabı, Peygamberlerinin kızının oğlunu öldürmek için sözbirliği eden kavme de çetin olacaktır. Ancak andolsun Allah'a, onların istediklerini kabul etmeyecek ve kendi kanımla boyanmış bir halde Allah'u Teala’ya gideceğim. Sonra ok yağmuru altında feryadı duyuldu:

-Allah rızası için bize yardım edecek biri yok mu? Şu düşmanları, Resulullah'ın hareminden, Ehli Beyt'inden uzaklaştıracak kimse yok mu?..

Daha önce bin atlının başında Hazreti Hüseyin’i Kerbela’ya inmeye mecbur eden Hürr Bin Yezid, bunları duyunca Ömer Bin Sad'in yanına gelip:

-Onunla savaşacak mısın?

Dedi. Ömer Bin Sad:

-Andolsun Allah'a, hem de öyle savaşacağım ki, başlar uçacak ve kollar bedenlerden ayrılacak…

Diye cevap verdi. Hürr bu korkunç cevabı işitince dostlarından ayrılıp bir köşeye çekildi. Bedeni titriyordu. Kendi kendine şöyle söylüyordu:

-Andolsun Allah'a, kendimi cennet ile cehennem arasında görüyorum. Fakat Allah'a andolsun ki, eğer bedenim parça parça olup yakılsa dahi, hiçbir şeyi cennete tercih etmem!

Dedi ve atına binerek hızla Hazreti Hüseyin'in huzuruna varmak amacıyla hareket etti. İki elini başına koyarak:

-Allah'ım, Sana dönüyorum, tevbemi kabul et. Çünkü ben senin dostlarını ve Peygamberinin kızının evlatlarını korkuttum!

Diyordu. Hazreti Hüseyin'e vardı:

-Ey Resulullah’ın kızının oğlu, canım feda olsun sana! Seni inciten ve Medine'ye dönmene engel olan adamım ben! Onların işi buraya vardıracağını bilmiyordum. Şimdi Allah'a tevbe ediyorum. Tevbem kabul edilir mi?

Diye sordu. Hazreti Hüseyin ona dedi ki:

-Evet, Allah senin tevbeni kabul buyuracaktır. İn atından!

Hürr dedi ki:

-Senin yolunda at üzerinde savaşmam, piyade olarak savaşmamdan daha iyi olur. Çünkü nasıl olsa attan düşürüleceğim. Senin yolunu kesen ilk kişi ben olduğumdan ötürü, izin buyurursan, senin yolunda ilk ölen de ben olmak ve böylece de kıyamet günü ceddin Resulullah ile musafaha edenlerden olmak istiyorum!

Hürr'ün amacı o andan itibaren ilk şehid olmaktı. Hazreti Hüseyin Hürr'ün bu isteğini kabul edince, Hürr bir kahraman olarak savaşmaya başladı. Birkaç düşman öldürdü ve bir süre sonra da şehid edildi. Hürr'ün bedenini Hazreti Hüseyin'in yanına götürdüklerinde, Hüseyin bir yandan onun yüzündeki toprakları siliyor ve bir yandan da:

-Ananın bu adı sana verdiği gibi, sen hem dünyada hem de ahirette hürsün.

Diyordu.

Hürr Bin Yezid’in durumunu gören Ömer Bin Sad ordusundan 30 kişi daha, Hazreti Hüseyin tarafına geçti. Hepsi de şehid oluncaya kadar çarpıştılar.

Aylardan Muharrem idi. Hem de 10 Muharrem. Yani Aşure günü idi.

Yaklaşık 5 bin mevcutlu düşmanın saldırılarına karşı otuz iki süvari ve kırk piyadeden oluşan Hazreti Hüseyin’in arkadaşları, onların saldırıları karşısında korkusuzca direnip, yiğitçe savaştılar; hem şehit verdiler ve hem de onlardan öldürdüler. Teke tek çarpışmalarda hep Hazreti Hüseyin’in arkadaşları galip geliyordu. Bunu gören Ömer Bin Sad, hep birlikte hücum emri verdi. Hazreti Hüseyin’in tarafından kim şehit oluyor idiyse yeri boş kalıyordu, ama düşmanın ordusundan bir kişi öldüğünde yerini hemen başka birisi dolduruyordu.

Hazreti Hüseyin’in ashabının hepsi şehit olunca, sıra kendisi ve ailesine geldi. Hazreti Hüseyin’in oğlu Ali Ekber ile beraber Hazreti Ali’nin, Hazreti Hasan’ın, Caferi Tayyar’ın ve Akil’in evlatları savaş meydanına çıktılar, yiğitçe savaştıktan sonra onlar da şahadet şerbetini içtiler. Susuzluktan dudakları parçalanmış bir halde.

Aşura gününün en sıcak anları. Eli silah tutan kimse kalmamış. Sadece kadınlar, çocuklar ve Hazreti Hüseyin kalmışlardır. Aslında bir kadın ve bir çocuk da acımasızca şehit edilmişlerdir.

Hazreti Hüseyin kahramanca ileri atıldı. Önüne geleni öldürüyordu… Ama onu her taraftan kuşatan yığınla düşmana karşı yapabileceği bir şey kalmamıştı. Sonunda Allah’ına ve dedeciğine kavuştu. Şehadet şerbetini içti.

O gün düşman askerleri içinde bulunmuş olan Haccac bin Abdullah şöyle diyor:

“Allah’a yemin ederim ki oğlu, kardeşi, kardeş oğulları, akrabaları ve yaranları şehit olduğu halde, Hazreti Hüseyin gibi direnişli, sebatlı, şecaatli ve yiğit birisini ben görmedim. Allah’a yemin ederim ki, ondan önce ve ondan sonra onun gibi birisini görmedim. Hazreti Hüseyin düşman ordusuna saldırdığında, kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi, onun sağ ve solundan öylece kaçıyorlardı... Allah’a yemin ederim ki, Fatıma’nın kızı Zeynep, Hazreti Hüseyin’e yaklaştı. Bu esnada Ömer Bin Sad da ona yaklaşmıştı. Zeynep, Ömer Bin Sad’e gözyaşları ile haykırıyordu:

-Ey Ömer! Ebu Abdullah (Hazreti Hüseyin’in künyesi) öldürülüyorken sen böyle seyir mi edeceksin!

Ömer Bin Sad’ın gözyaşlarının yüzüne ve sakalına aktığını ve Zeynep’ten yüz çevirdiğini adeta görür gibiyim. Nihayet Hazreti Hüseyin de o zalimlerin eliyle dudakları susuzluktan patlamış olduğu halde feci bir şekilde şehit edildi…”

Tarihler Hicri 10 Muharrem 61, Miladi 10 Ekim 680 idi.

Hazreti Hüseyin’in ve yakın arkadaşlarının kafaları gövdelerinden ayrıldı. Kafaları Ubeydullah Bin Ziyad vasıtasıyla Yezid Bin Muaviye’ye gönderildi. Gövdeleri ise tanınmayacak hale getirilinceye kadar atlarla çiğnendi, parçalandı.

Yine Hazreti Hüseyin’in ve beraberinde şehit olmuş bulunanların çocukları, aileleri, hastaları Ubeydullah’a, sonra da Yezid’e götürüldüler. Olmadık hakaretlere, azarlanmalara ve kötü muamelelere muhatap oldular.

 

KERBELA BÜYÜK DERS

 

Yaklaşık 13 buçuk asır boyunca bu feci olay unutulmadı. Unutulmak bir yana milyonlarca cana mal oldu. Ümmetin her kesimini derinden etkiledi. Uğruna savaşlar ve kıtaller oldu. Ümmet parça parça bölündü, zaman zaman düşmanlık için Kerbela olayları esas kabul edildi. Yara hala kanamaktadır, hala acılar tazeliğini korumaktadır. Olayın yıldönümlerde ümmet baştan başa üzüntüye gark olmaktadır. Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının yaşadığı bu acılar insanların kendi bedenleri üzerinde yaptıkları eza ve cefa ile unutulmamaya çalışılmaktadır.

Kerbela olayının sonuçları bu şekilde acılara sebep olmaktadır, ama olayın asıl sebebinin lidere biat edilmesi, ama sonradan, para, şan, şöhret makam mevki karşılığında ya da korkarak biatın bozulması, itaatin ortadan kaldırılması olduğu adeta gözlerden saklanılmaktadır. Kerbela’dan sonra da, muhtelif zamanlarda, biat ve biatten vazgeçme neticesinde büyük felaketler yaşanmıştır. Bu felaketlerin izleri hala hafızalarımızda taptaze yerlerini korumaktadır. Kerbeladan ders alınırsa, benzer yeni felaketlere meydan verilmesi önlenmiş olur. Ama olayın sebepleri değil, sonuçları ile ilgilenilirse tarihin muhtelif zamanlarında tekerrür etmesi önlenemez.

Tarih, ders alınmak için sebep ve sonuç ilgileri iyi tetkik edilerek öğrenilmesi gereken bir ilim dalıdır.

 

ÖMER BİN SAD İSTEDİĞİ MAKAMA GELDİ

 

Ömer Bin Sad, aldığı görevi böylece yerine getirmişti. Kendisine vaad edilen ve uğruna Peygamber torunu ve arkadaşı Hazreti Hüseyin ve güzide arkadaşlarını şehit etme fiilini işleyerek, zalimlerin vaad ettikleri Rey valiliğini hak etmişti. Rey’de vali olarak bulundu, arkasından Merv şehrinin valiliğini de yaptı.

Yezid Bin Muaviye ise, Kerbela olayından yaklaşık üç yıl sonra attan düşerek öldü.

Aradan 6 yıl geçmişti. Muhtar Es Sakafi isimli bir şahıs, Kerbela faillerinin intikamını almak için Emevi Devleti’ne karşı ayaklandı. Başarılı bir mücadele veren Muhtar, Kerbela faillerini bir bir ele geçirip kafalarını kesti. Ubeydullah Bin Ziyad, Şemir Bin Zilcevşen ve Ömer Bin Sad Bin Ebi Vakkas kafası kesilenlerin en önde gelenleriydi.

Bir Ömer geçmişti bu dünyadan…

Bu Ömer farklı biriydi. Müminlere farklı bir yönüyle örnek olacaktı. Daha doğrusu şan ve şöhretin, makam ve mevki hırsının bir insanı ne hale getireceğinin örneği olacaktı.

Onun babası cenneti garantilemişti. Onun en yakın arkadaşı, sayısız hatıraları olan Peygamber torunu idi, arkadaşının elinden şehitlik mertebesine ulaşmıştı.

Şu makam ve mevki hırsına bakınız ki, Ömer’i arkadaşına karşı çıkarmış, onun kanına bulaştırmıştır. Babasının cennetlik olmasının, ona hiçbir faydası olamayacağı da ayrı bir ibret konusudur.

73 Şehid.

Dünya durdukça unutulacak gibi değil.

Ömer Bin Sad ordusunda toplam 88 ölü ve çok sayıda yaralı vardı.

Ömer Bin Sad Bin Ebi Vakkas da dünya durdukça unutulmayacak bir isim.

Makam mevki ve şöhret uğruna göze alıp işlediği günahları ile…

 

 

 

 

 

 

 

Salebe

Zengin olsam fakire de veririm, derdi,

Kendine zengin olmak imiş asıl derdi!..

 

 

MALA KARŞI ÇOK HIRSLI BİR ADAM

 

 

Ensar’dan Salebe, mala ve mülke karşı aşırı derecede hırslıydı. Zengin olmak istiyordu. Müslümanların zayıf, fakir ve mahrumiyet içindeki hayatlarına bakıyor, zengin olmanın ve onlara yardımcı olmanın gerekliliğine inanıyordu. Ya da kendi nefsini zengin olmak için bu bahanelerle ikna ediyordu.

Nihayet bir gün Peygamberimizin huzuruna çıkarak şöyle dedi:

- Ya Rasulallah! Allah’a dua et de zengin olayım. Müslümanlara yardımcı olayım.

Peygamberimiz Salebe'nin bu isteğine şöyle cevap verdi:

- Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır. Hem Allah ve Resulü sana yeterli değil mi de mal istiyorsun?

Salebe vazgeçmedi. Bu cevap üzerine bir iki gün düşündüyse de, tekrar Efendimizin huzuruna çıktı. Şöyle dedi:

- Ya Rasulallah! Dua et de zengin olayım.

Bu sefer biraz canı sıkılmış halde olan Peygamberimiz şöyle buyurdu:

- Ben senin için kafi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi, fakat ben kabul etmedim.

Rasulullah'ın bu açık ve ikaz edici sözlerine rağmen, Salebe ertesi gün tekrar gelerek şöyle dedi:

- Seni Hak Peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakir fukarayı koruyacak, her hak sahibine hakkını vereceğim.

Salebe'nin bu kadar ısrarına dayanamayan ya da bizlere örnek olmasını sağlayabilmek için, Peygamber Efendimiz ellerini kaldırarak:

- Rabbim Salebe’yi istediği mala kavuştur…

Diye dua etti.

Salebe bundan sonra koyun alarak otlatmaya başladı. Koyunları şaşılacak bir hızla çoğalıyordu. Onlarla meşgul olan Salebe, camiye ve cemaate ara sıra katılabiliyordu. Halbuki daha evvel bütün namazlarını cemaatle kılardı. Kendisine “cami kuşu” derlerdi.

Salebe’nin kısa zamanda bereketlenip çoğalan koyunları, Medine ve civarına sığmaz oldu. Çöllerde vahalara ve sulak yaylalara gitme gereği ile karşılaşan Salebe, artık öğle ve ikindi namazlarına da gelemiyor, sadece cumaları mescitte görülüyordu. Nihayet koyunları, ona Cuma namazlarını da unutturdu.

Bir gün Peygamberimiz:

-Salebe’yi göremiyorum, nerdedir bilen gören var mı?

Diye sordu. Sahabeler:

- Koyun aldı. Koyunları buralara sığmaz olduğundan şimdi çöllerde, sürüsünün ardında dolaşıyor.

Dediler.

Rasulullah Efendimiz:

- Yazık oldu Salebe’ye!..

Buyurdu.

Günler günleri takip etmiş, Salebe’yi mal hırsı,  gittikçe Peygamberimizden ve Müslümanlardan uzaklaştırmıştı.

 

ZEKAT ZAMANI GELİNCE

 

Salebe’nin zekat verme günü gelip çatmıştı. Ya da zekat ayetleri nazil olmuş onun zekat mükellefi olduğu ortaya çıkmıştı. Efendimizin zekat memurları vardı. Onların görevi Müslümanlardan zekat mallarını ve paralarını tahsil etmek ve getirip devlet kasası olan beytülmale teslim etmek idi.

Efendimiz, Salebe’ye de memurlar göndererek zekat mallarını tahsil etme görevi verdi.

Salebe yüzünü buruşturdu:

-Siz de nerden çıktınız, malıma ortak mısınız?

Dercesine bir tavır takınarak istemeye istemeye zekat mallarını kendisi ayırdı ve memurlara teslim etti. Ama hayvanların en zayıflarını, en çelimsizlerini ve en hastalıklılarını seçmişti. Getirip Efendimize, yani beytülmale teslim etmek istediler.

Efendimizin canı çok sıkıldı ve:

-Salebe mahvoldu!

Buyurdu.

Bu sırada Salebe yaptığı büyük hatayı anlamış, memurlar gider gitmez, bu sefer hayvanlarının en gürbüzlerini ve en besililerini seçerek önüne katıp bizzat kendisi Efendimize vermek üzere getirmişti.

Peygamberimiz Salebe’ye döndü ve şöyle buyurdu:

- Senin zekatını almayacağım. Allah beni bundan men etti. Haydi git!

Salebe üzgün olarak ve zekatını verememiş olarak geri döndü.

Salebe her yıl, zekat günü geldiğinde hesapladığı zekatlar için getirdiği mallar hep reddediliyordu. Efendimiz hayatta iken ondan asla zekat almadı.

Peygamberimiz vefat etmiş, Hazreti Ebu Bekir halife olmuştu. Salebe hemen hesapladığı zekat mallarından oluşturduğu hayvanları sürüp Medine’ye getirmiş ve Hazreti Ebu Bekir’e teslim etmek istemişti. Halife kendisine:

-Resulullah’ın senden almadığı zekatları ben de alamam! Bunları geri götür!

Buyurarak reddetti. Bir daha Hazreti Ebu Bekir döneminde beytülmale zekat veremedi.

Hazreti Ebu Bekir’in vefatı üzerine Hazreti Ömer halife olmuştu. Salebe hemen mallarının zekatını hesaplayıp oluşturduğu sürü ile kapıya dayandı. Şöyle diyordu:

-Ya Emir El Müminin! Mallarımın zekatını getirdim. Bunları benden kabul buyur!

Hazreti Ömer’in rengi attı:

-Sen Rasulullah’ın kabul etmediği, Rasulullah’ın halifesi Ebu Bekir’in de almadığı zekat mallarını ne cüretle benim almamı teklif edersin! Hemen bunları al götür, yoksa kılıcımla boynunu uçururum!

Diye kovdu.

Hazreti Osman’ın hilafet yıllarında Salebe öldü. Zekatını veremeden öldü. Yani zekat borçlusu olarak öldü.

Son nefesini verirken kulaklarında Peygamberimizin şu sözleri çınlıyordu:

- Ya Salebe! Şükrünü yerine getirdiğin az mal, şükrünü yerine getiremediğin çok maldan hayırlıdır.

Böylece mal hırsı Salebe’nin hayatını mahvetmiş oluyordu.

Salebe olayı, biz yaşayan Müslümanlar için bir ibrettir. İnsanların mala karşı aşırı hırslı ve istekli olmaları, onların hayatlarını ve yaratılış gayelerini hedefinden saptırır ve farz olan zekatı dahi eda etmelerine mani olur.

Diğer taraftan bu olay, Asrı Saadet’te ve ondan sonra gelen dört halifeler devrinde zekat ibadetinin nasıl uygulandığını bize göstermektedir.

Bu konuyu biraz izah etmekte fayda görmekteyim:

 

ASRI SAADETTE ZEKAT NASIL UYGULANIYORDU?

 

Hepimiz biliriz ki, İslam’ın 5 şartı vardır:

1-Kelimei Şehadet getirmek

2-Namaz kılmak

3-Oruç tutmak

4-Zekat vermek

5-Hacca gitmek

Konumuz zekat olduğuna göre, diğer şartları atlayıp, o konuda genel bilgiler vermek gerekirse:

Önce zekatın yılda bir kere verilmesi gereken mali bir ibadet olduğunu, mükellefinin de, belli bir miktardan fazla malı bulunan Müslüman kişiler olduğunu ifade edelim.

Zekatın mükellefi zengin Müslümanlardır dedik, peki bu mükellefiyet kime karşıdır?

Elbette sonunda herkes hesabını Cenabı Allah’a verecektir ama, zekat konusunda Müslümanlar kiminle muhatap olacaktır?

Bu konuda bir Ayeti Kerime’yi hatırlamak gerekir:

Tevbe Suresi:

103. “Onların mallarından zekat al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”

Bu Ayet’in muhatabı ilk bakışta Peygamber Efendimiz olduğu anlaşılır. Elbette Peygamber Efendimiz, hem Ümmet’in Peygamber’i, hem de İslam Devleti’nin Başkanı’dır. Bu Ayet de, İslam Devleti’nin Başkanı olarak Peygamberimize bir esası tebliğ etmektedir. Bu esas da İslam devletinde zekatın devlet başkanı tarafından toplanacağı esasıdır.

O halde, zekat mükellefiyetinin muhatabı, İslam Devleti’nin Başkanıdır.

İşte Peygamber Efendimiz de bu ayetin emirleri gereği, Müslümanlığı kabul etmiş ve mallarıyla zekat mükellefi olmuş kişilerden zekat toplamak üzere memurlar görevlendirmiştir.

Bu memurlar da, aldıkları “zekatın mükellefinden tahsil edilip devlet hazinesine getirilmesi” görevlerini yapmışlardır.

Görüldüğü gibi zekatı tahsil etme görevi, zekat memurlarına verilmiş bir görevdir. Efendimiz döneminde ve takip eden Raşit halifeler döneminde zekatın fertten ferde verildiği, devlete, yani beytülmale verilmediği konusunda hiçbir belge mevcut değildir. Beytülmale toplanan zekatlar gene devlet politikası ile Kuran’da belirlenen yerlere sarfedilmiştir. Zekatın ilgili yerlere sarf edilmesi ayrı bir olay olup, Devlet Başkanına ait bir görev ve yetkidir.

Zekat memurlarının ücreti de, devlet başkanınca, yine toplanan zekatlardan verilmiştir. Zaten zekatın verileceği 8 yer arasında zekat işinde çalışanların ücretleri de mevcuttur.

İşte zekatın verileceği 8 yer:

Tevbe Suresi:

60. “Zekatlar Allah'tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, zekat toplayan memurlara, gönülleri İslam'a ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihada, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.”

Bu Ayeti Kerime’de zikredilen, zekatın 8 adet sarf yerini alt alta yazarsak:

1-Fakirler

2-Miskinler

3-Zekat memurları

4-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar

5-Köleler

6-Borçlular

7-Allah yolunda cihad

8-Yolcular

Olmak üzere sınırları çizilerek hükme bağlandığını görürüz.

O zaman, İslam devletinde zekatın işleyiş tarzı şöyle olmaktadır:

1-Müslümanlar fıkhi hükümlere göre mallarından zekatı ayıracaklar.

2-Devlet başkanı bu zekatları kontrol ve tahsil edip devlet hazinesine getirip teslim etmek üzere zekat memurları görevlendirecek.

3-Zekatlar hazineye getirilip teslim edilecek.

4-Devlet Başkanı, toplanan bu zekatlardan, zekat memurlarının ücreti dahil, diğer 7 yere hangi miktarlarda ve nasıl dağıtım yapılacağına karar verip dağıtımı gerçekleştirecek.

Görüldüğü gibi Peygamberimiz ve ondan sonra gelen büyük halifeler döneminde, zekatlar hep böyle tahsil edilip dağıtılmıştır. Kişilerin veya kabilelerin kendi zekatlarını, kendi isteklerine göre vermeleri veya dağıtmaları katiyen söz konusu değildir.

Bu usulü değiştirmek isteyen, yani zekatlarını İslam devletine değil de, kendi kendilerine dağıtmak isteyen bir takım kabilelere, Hazreti Ebu Bekir’in savaş açmış olduğu İslam Tarihi’nde kayıtlıdır .

Buradaki devlet terimi elbette İslam devletini ifade etmektedir.

Salebe olayı insanın mal hırsını gözler önüne serdiği gibi, zekatın nasıl verileceği konusunda da bize ışık tutmaktadır. Zekat İslam devletinin en önemli gelir kaynaklarından biridir. Fertler de zekatlarını kendi isteklerine göre değil, devletin kaide, kural ve emirlerine göre vereceklerdir.

Salebe bir sahabedir. Zekatın nasıl ve kime verilebileceğini çok iyi bilmektedir. Zekat malları kendinden alınmayıp reddedildiği zaman, onları götürüp başka yerlerde muhtaçlara dağıtması halinde bunun zekat borcunu ortadan kaldıramayacağını çok iyi biliyordu.

 

 

 

 

Ebu Süfyan Bin Harp

 

Müşrikleri şan şöhret mal gölgeliyorken,

Mal şerefti, en sevgili kul geliyorken!

 

 

İSMİ VE KÜNYESİ

 

Ebu Süfyan Sahr bin Harb bin Ümeyye.

565 yılında Mekke'de doğdu. Zengin bir aileye mensuptu. Babası Kureyş'in ileri gelenlerinden Harb bin Ümeyye, annesi de Safiyye Binti Hazm'dı.

Peygamberimizin tebliğe başladığında İslamiyet’e ve Efendimize açıkça ve sert bir şekilde karşı çıktı.

Bedir savaşında Ebu Cehil’in öldürülmesinden sonra Mekke müşriklerinin reisi oldu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunun komutanlığını yaparak Müslümanları katletti. Ticaretle meşgul olurdu.

Mekke’nin fethi öncesi Müslüman oldu.

Hazreti Ebu Bekir’in hilafetinin son günlerinde, Yermuk savaşında şehid olduğu rivayet edilir.

 

KERVAN KUMANDANI

 

Zahirde Bedir savaşına sebep olan Kureyş kervanının başkanlığını yapıyordu. Kitabımızın konusu olan meşhur sözlerini bu sırada sarfetmiştir.

Olayı kısaca anlatalım:

Efendimiz ve Müslümanlar 13 yıllık Mekke hayatında müşrik ileri gelenleri tarafından olmadık eza ve cefalara uğratılmışlardı. Bazı Müslümanlar şehit edilmiş, bazıları da ağır işkencelere uğratılmışlardı. Sonunda sıra Peygamberimize gelmiş, onu da şehit etmeye karar vermişlerdi.

Medine’ye hicret söz konusu olduğu zaman, Efendimiz ve Müslümanlar adeta canlarını kurtarırcasına Mekke’den çıkmış Medine’ye hicret etmişlerdi. Müşriklere duyurmamak için ve hicret olayının hızlıca yapılması için yanlarına ana babalarını, evlatlarını, mal ve eşyalarını alamamışlardı. Zaten müşrikler onların eşya ve mallarını götürmelerine müsaade etmezlerdi.

Müslümanların bu şekilde bütün yakınlarını, mal ve servetlerini  Mekke’de bırakmak zorunda kalmaları, Müşriklerin işine gelmiş, Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş bulunanların mallarını Mekke’de yağmalamaya başlamışlardı. Müslümanlar ise bu yağma ve talanı işittikçe üzülüyor, çaresizlik içinde kıvranıyorlardı.

Mekke-Şam ticaret yolu Medine yakınlarından geçmekteydi. Kureyşliler sık sık ticaret kervanları düzerek Şam’a ticaret yapmaya gidiyorlardı. Medine’de bulunan Müslümanların, Mekke’deki kendi mallarının yağma edilmesine misilleme olarak Mekke ticaret kervanlarının önünü kesip zaptedilmesi fikrini Efendimiz de tasvip etmişti.

Bu tür kervanlarla ilgili bazı olaylar da meydana gelmiş bulunuyordu.

Bu arada Kureyş müşrikleri de ellerinden kaçırdıkları Peygamberimiz ve Müslümanların Medine’de teşkilatlanmalarından son derece endişe duyuyorlardı. Şam yolu üzerinde bulunan bu mevkide bir İslam devletinin kurulması kendilerine göre, hem şereflerini zedeleyecek, hem de kervanları için büyük bir tehlike oluşturacaktı. Bu tehlikenin büyümeden kaynağında yok edilmesi gerekiyordu.

Müşrikler bu düşünce ile bir bahane bularak Müslümanlara saldırıp İslam’ı yok etmek istiyorlardı.

Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayında Ebu Süfyan’ın başkanlığında bin deveden oluşan büyük bir Kureyş kervanının, Şam’da ticaretlerini yaparak yüklü bir şekilde Mekke’ye dönmekte olduğu haberi alındı. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz bu kervandaki malları ganimet olarak almak için bir askeri birlik toplayarak harekete geçti.

Bu arada, İslam ordusunun kendi kervanı üzerine gelmekte olduğunu haber alan Ebu Süfyan, yolunu değiştirdi, Kızıldeniz kenarından Mekke’ye ulaşan başka bir yol üzerine yöneldi. Diğer taraftan da acele haberciler göndererek Mekke müşriklerinden yardım istedi.

Müşrikler nihayet Müslümanları yok etmek için aramakta oldukları bahaneyi bulmuş olmanın sevincini yaşadılar. Büyük bir coşku içinde hazırlığa başladılar. Hem kervanı koruyacaklar, hem de Efendimiz ve Müslümanları yok edeceklerdi. Böylece müşrikler, o günün ileri harb aletleriyle mücehhez 1400 kişilik bir ordu hazırladılar. Bunu haber alan Peygamberimiz de, 314 kişilik İslam ordusuna Bedir kuyularına doğru hareket emrini verdi.

Müşrik ordusu başlarında kumandan Ebu Cehil olduğu halde yola koyuldular. Cuhfe denilen bir mevkide Ebu Süfyan'ın habercisinden kervanın bir hücuma uğramaksızın savuştuğu ve salimen Mekke'ye doğru yoluna devam etmekte olduğunu öğrenmelerine rağmen, yürüyüşlerini durdurmayıp asıl gayeleri olan Müslümanları yok etmek üzere ileri harekatı devam ettirdiler.

 

ŞEREF DEVELERİN SIRTINDA

 

Bu arada içlerinden bazıları kervanın yolunun değiştirilmiş olmasını Müslümanlardan korkma ve şereflerini zedeleyici bir olay olarak algıladılar ve Ebu Süfyan’ı bu konuda tenkit ettiler.

-Ne yani Müslümanlardan korkup şerefimizi ayaklar altına mı aldın?

Ebu Süfyan’ın cevabı mala olan sevgisinin şan ve şereften daha üstün olduğunu göstermesi bakımından çok enteresandır:

-Şerefimizi ayaklar altına almak mı? Hangi şereften bahsediyorsunuz? Şeref dediğimiz şey develerin sırtındakilerdi. Ben de bu şerefimizi kurtarmak için yol değiştirdim ve kurtardım.

Bedir mevkiinde Müslümanlarla müşrikler karşılaştılar. Müslümanlar Efendimizin etrafında tek yumruk olarak, Allah rızası için savaştılar ve galip geldiler. Ebu Cehil başta olmak üzere 70 civarında müşrik öldürülmüş, 70 civarında müşrik de esir edilmişti.

Ebu Süfyan ise kervanın başında bulunduğu için bu savaşa katılmamıştı.

 

REİS EBU SÜFYAN

 

Mekkelilerin reisi Ebu Cehil Bedir’de öldürülmüştü. Bu durumda reislik Ebu Süfyan’a geçmişti.

Ebu Süfyan Bedir savaşının haberlerini ayrıntılı aldığı zaman gördü ki, aile ve kabilesinden çok sayıda kişi ölmüş veya esir edilmişti. Nitekim karısı Hind'in babası ve ailenin reisi olan Utbe Bin Rebia ile amcası Şeybe ve kardeşi Velid, savaş meydanında öldürülmüştü. Oğlu Hanzala da öldürülenler arasındaydı.

Bunun üzerine Ebu Süfyan:

-Bedir'in intikamını almadıkça yıkanmayacağım, traş olmayacağım ve hanımıma yaklaşmayacağım!

Diyerek yemin etmişti.

Bedir savaşında Müslümanlara esir düşenler arasında Ebu Süfyan'ın oğullarından Amr da vardı. Ebu Süfyan'a:

-Herkes fidye vererek yakınlarını Müslümanların elinden kurtarıyor. Sen de ver oğlunu kurtar!

Denildi.

Onun cevabı yine mal hırsını ortaya koymaktadır:

-Hayır, bir anda hem kanımı hem de malımı kaybedemem. Oğlum Hanzala Bedir’de öldürüldü. Amr'ı kurtarmak için fidye vereyim de, malımı da mı kaybedeyim?

Diye cevap verdi. Böylece oğlunu fidye vermeksizin esir olarak bıraktı.

Daha sonraki günlerde Ensar’dan Sad Bin Numan, Mekke'ye gidip umre yapmak isteyince, Ebu Süfyan onu yakaladı. O zamana kadar Kureyş, hiçbir hacıya veya umreciye kötü muamelede bulunmamıştı. Ebu Süfyan onu hapsetmekle bu geleneği yıkmış oluyordu. Daha sonraki günlerde Ebu Süfyan, gerçek niyetini ortaya koymuştur. Böyle yapmakla oğlu Amr'ı, karşılığında bir esir serbest bırakarak kurtarmayı planlamış olduğu anlaşılacaktır. Nitekim Sad Bin Numan’ın yakınları,  Peygamberimize başvurarak durumdan onu da haberdar ettiler.

Bunun üzerine Peygamberimiz, onların tekliflerini de göz önünde bulundurarak Sad'a karşılık Ebu Süfyan’ın oğlu Amr'ı serbest bırakmıştır. Böylece korsanlık yaparak ve Kabe’ye gelen ziayretçilere dokunmama geleneğini yıkarak, onun için malın ne kadar önemli olduğunu ortaya bir kere daha koymuştu.

Ebu Süfyan Bedir’in intikamını almak için çok çabaladıysa da, her teşebbüsünde yenilerek geri dönmek zorunda kalmıştır.

 

MÜSLÜMAN OLDU

 

Hicret’in 8. Yıl’ında Efendimiz ve 10 bin kişilik ordusu Mekke’yi fethetmek üzere giderken Medine-Mekke arasında yolda konakladıkları bir gecede, Ebu Süfyan Efendimize gelerek Müslüman olmuştur.

Müslüman olduktan sonra çeşitli gazalara katılarak büyük kahramanlıklar göstermiştir.

Oğlu Muaviye, Şam valisi iken Hazreti Osman’ı şehit edenlerin intikamını almak için Halife Hazreti Ali’ye baş kaldırmış, çeşitli mücadelelerinden sonra da, Hazreti Hasan’dan halifeliği devralarak Emevi devletini kurmuştur.

Ebu Süfyan, Peygamber Efendimizin kayınpederi, yani Efendimizin zevcesi olan Habibe validemizin babasıdır.

Taif gazasında çok büyük kahramanlık gösterdi. Harpte bir gözü kör oldu. Resulullah Efendimiz:

-Ya Eba Süfyan! Hangisini istersin? Eğer dilersen dua edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü Teala, cennette sana bir göz versin!

Buyurdu. Ebu Süfyan da:

-Ya Resulallah! Cennette göz verilmesini isterim dedi ve avucunda duran gözünü yere attı.

Ebu Süfyan, Hazreti Ebu Bekir’in halifeliği döneminde, Bizans’ın muazzam ordusuna karşı savunma yapan İslam ordusu içinde, bir nefer olarak cihad etmekte idi. Kumandan, Halid Bin Velid idi. Büyük kahramanlıklardan sonra diğer gözünü de kaybetti, şehadet şerbetini içti.

Mal ve serveti şeref sayan cahiliye zihniyetini yukarıda anlattığımız kervan olayında bize göstermiştir. Ama, kendisi de bunun yanlışlığını anlamış, Müslüman olmuş, mücahid olmuş ve mertebelerin en büyüğü olan şehitliğe erişmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TOP