Alaeddin Bey

Osmanlı’da rolü var çok paşanın, beyin,

Temellerde var hem bilek gücü, hem beyin.

 

KISACA TANIMAK

 

Alaeddin Bey, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin oğludur. Annesi Şeyh Edebali’nin kızı Mal (Malhun) Hatun’dur. Doğum yeri ve tarihi kesin bilinmemektedir. Ölüm tarihi hakkındaki bilgiler de kesin olmamakla birlikte, olayların gelişinden Miladi 1333 tarihinden sonra öldüğü bilinmektedir. Mezarı Bursa’da babası Osman Gazi’nin türbesindedir.

Alaeddin Bey, dedesi Şeyh Edebali’nin terbiyesinde büyüdü. Zaman zaman Yenişehir’e, babası Osman Gazi’nin yanına gidip cihad ve gaza ile meşgul oldu. Ama o asıl ilim adamı olarak yetişti. Dedesinden ve onun etrafında bulunan hocalardan İslami ilimler öğrendi.

Küçük kardeşi Orhan Gazi ise babasının yanında liderlik, cihad ve gaza konularında fiilen yetişiyordu. Yani kısaca ifade etmek gerekirse, Osman Bey büyük oğlu Alaeddin’in ilim adamı olarak yetişmesini, küçük oğlu Orhan’ın ise lider ve gaza adamı olarak öne çıkmasını istemiş ve bu yönde adımlar atmıştı. Orhan’ı gaza ve cihada götürür, onun namlı bir mücahid olması için elinden geleni yapardı.

1326 yılında Osman Bey vefat etmişti. Yaklaşık 3 yıldır hasta idi ve yatıyordu. O hasta yatağında yatıyorken, küçük oğlu Orhan komutan olarak gaza ve cihada katılıyordu. Ama bu bir vekalet idi. Babasına vekaleten…

Nitekim uzun yıllar boyu kuşatılmış bulunan Bursa, tam da Osman Gazi’nin vefatının yaklaştığı günlerde, Orhan Bey tarafından fethedilip babasına müjde verilecektir. Osman Gazi Bursa’nın fethini öğrenince, Allah’a şükreder, kendisinin Bursa’ya defnedilmesini vasiyet eder. Kendinden sonra bey olmasını arzuladığı Orhan Bey’e vasiyetini bildirir. Tam da o günlerde Orhan Bey’in bir oğlu doğmuştur. İsmini Murad koymuşlardır. Osman Gazi Murad adlı torununun doğumunu görmüştür. Bir tevafuk demekte fayda vardır, Osmanlı’nın ilk yıllarında dedeler, bey olacak torunlarının doğumuna şahit olmuşlar ve ondan sonra vefat etmişlerdir. Mesela Ertuğrul Gazi, torunu Orhan’nın doğumuna şahit olduğu günlerde; Osman Gazi, torunu Murad’ın doğduğu günlerde; Orhan Gazi de torunu Bayezid (Yıldırım)’in doğumunu gördüğü günlerde vefat etmişlerdir.

Osman Bey’in vefatı üzerine, bey olarak yetiştirdiği Orhan, Ağabeyi (Başağası) Alaeddin Bey’e:

-Alaaddin Başağam, babamız vefat etti. Hakk’ın rahmetine kavuştu. Aşiretimizin törelerine göre senin bey olman gerekiyor. Hayırlı olsun.

Dedi. Alaeddin Bey:

-Orhan kardeşim, her ne kadar törelerimiz benim bey olmamı gerektiriyor ise de, rahmetli babamız beni daha ziyade ilim adamı olarak yetiştirmeye çalıştı. Seni ise hep gazalara götürdü, liderlik ve komutanlığı öğretti. Lazım gelir ki, sen bu aşirete bey olasın ve çok hayırlı hizmetler göresin. Babamızın duası ve himmeti seninledir.

Diye beylik makamını kardeşine teklif etti.

Burada iki kardeşin de ne kadar büyük bir ahlak hasleti ile yetiştirilmiş olduğu görülür. Beylik gibi son derece önemli bir makamı birbirlerine teklif edebiliyorlar. Bu ahlaki olgunluk, o makamı bir cihad, gaza ve hizmet makamı olarak gördüklerini göstermektedir. Şan, şeref ve madde peşinde olsalardı, makamı havada kapar, belki de mücadeleye bile girişirlerdi.

Orhan Bey’in cevabı şu oldu:

-Alaeddin Başağam, dediklerin doğrudur. Babamız beni cihad ve gazalara götürüp kendisi gibi yetiştirmeye çalışırken, senin de ilim ve irfan sahibi bir kişi olarak yetişmeni arzu etti. Sana hocalar tarafından eğitim verilmesini sağladı. Şimdi senin bana teklif ettiğin beyliği bir şartla kabul edebilirim. Ben bey olurken, sen de bir ilim adamı olarak benim baş yardımcım, baş vezirim olarak devletimizin iç işlerini düzene koyacaksın.

Alaeddin Bey beklemediği bu teklifi reddetmek ister ama, ısrar üzerine de kabul etmek zorunda kalır.

Tarihlerin kaydettiğine göre Orhan Gazi, başveziri Alaeddin  Ağabeyisi’ne hep “Başağam” diye hitap ederdi. Başağa sözü daha sonraki yıllarda pratik olarak “paşa” kelimesine dönüşmüştür. Osmanlı’da “paşa” ünvanı buradan gelmiştir. İlk devirlerde Osmanlı Hanedanı mensuplarıyla, yalnız bir kısım idarecilere verilen bu paşa ünvanı, bir süre sonra yüksek askeri ve mülki devlet adamlarına da verilmeye başlanır. Alaeddin Paşa’nın “paşa” ünvanı ile anılması, vezirlik yapmasından ziyade devletin kuruluşunda yaptığı ağabeyliklerden ileri geldiği kayıtlıdır. Tarihçi Hoca Sadettin’in yazdığına göre, babası Osman Gazi, Alaeddin Bey’i, annesi ile birlikte  Bilecik’te valilik ve kadılık görevi yapan Şeyh Edebali’nin yanında bırakmıştı. Böylece onun çocukluk ve gençlik yıllarını ahiler ve abdallar dostu, dedesi Şeyh Edebali’nin yanında geçirdiği görülür. Onun dervişane ve mütevazi kişiliğinin oluşmasında burada geçirdiği yılların büyük tesiri olduğu açıktır. Onun mana erlerinin yanında yoğrulan ruh hamuru, zamanla sağlam bir karaktere, ilim irfan sahibi, sufimeşrep bir mizaca dönüşür .

 

DEVLET HAYATI

 

Orhan Gazi, beyliğin idaresini eline alınca, Alaeddin Paşa onun en büyük yardımcısı oldu. Nizam ve kanunlar ortaya koyup, devletin sağlam temeller üzerine kurulmasına çalıştı. Asker ocağına nizam ve intizam getirdi, "yaya" ve "müsellem" birliklerinin kurulmasını temin etti.

Yeniçeri ocağının temellerini de o attı. Nitekim birçok tarihçi yeniçeri ocağının kuruluşunu onun başvezir olduğu tarih olan 1326 olarak kaydeder. Yeniçeri ocağının kurulması nasıl ve neden düşünüldü? Bu konuyu birazcık açmakta fayda vardır:

Alaeddin Paşa’nın ilmi geniş birisi olduğunu biliyoruz. Fethedilen yeni yerlerde, katledilen ya da esir alınan Hıristiyanların çocukları, kimsesiz ve başıboş şekilde ortalıkta kalmış oluyordu. Hıristiyan anne babaların çocukları olan bu yavrular ne olacaktı? Bu konuda fikir üretmek için düşünen Alaeddin Paşa muhtemelen Efendimizin şu Hadisi Şerifi’ne takılmıştır:

“Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anasiyle babası onu, Yahudi yahud Hıristiyan, yahud da Mecusi yaparlar…”

İslam fıtratında olduklarına göre, kimsesiz kalan bu çocukları, hem kazanmayı, hem de mesleği sadece askerlik olan bir ocağın kurulmasını sağlamak gerekir, diye düşünürek, Orhan Gazi’ye bir teklif yapar:

-Hıristiyanlardan esir aldığımız bu çocukları bir eğitime tabi tutalım, onlara İslam dinini, örf ve adetimizi öğretelim, onları devamlı bir mesleğe yerleştirelim. Bu meslek de hep ihtiyaç duyduğumuz askerlik mesleği olabilir. Hem illa ki esir aldığımız bu çocuklar şart değil, gönüllü olarak bize verilecek Hıristiyan çocukları için de aynı şeyi düşünebiliriz.

Alaeddin Paşa, Orhan Gazi, Çandarlı Kara Halil ve diğer tecrübeli kumandanlar ile ilim adımları, bu konu ile ilgili fikir ürettiler ve neticede Yeniçeri Ocağı böyle kuruldu. Denilebilir ki, dünyada ilk profesyonel askerlik ocağı Yeniçeri Ocağı’dır. İşleri askerlik olan bu ocağın, ne büyük fetihlere imza attığını bilmeyenimiz yoktur. Yeniçeri Ocağı’nı Alaeddin Paşa kurmuştur ama, asıl nizamname ve kanunlarını Muradı Hüdavendigar yapmış ve tarihteki yerini almak üzere hizmete sokmuştur.

Genelde Müslümanlar, özelde de Osmanlı, çocuklara karşı bu kadar hassas davranmışlardı. Esirlerin çocuklarını bile eğitip topluma kazandırmışlardır. Aynı şeyleri Hıristiyanlar için söylemek asla mümkün değildir. Çünkü onların inancına göre her insanoğlu Hazreti Adem ve Havva’nın işlemiş olduğu günaha ortak olmuş olarak doğarlar. Onlar vaftiz edilmedikçe günahkardırlar. İşte bu inancın da etkisi ile çocuklara karşı hep acımasız davranmışlardır. Mesela Orhan Gazi zamanından takribi 100 yıl sonra Avrupa’da içinde çocukların da bulunduğu milyonlarca Müslüman ve Yahudiyi suçlarından arındırmak için fırınlarda yakmışlardır.

Bugün bile işgal ettikleri ülkelerde, büyüklerin yanında çocuklara karşı da acımasızca davrandıklarını ve katliamlar yaptıklarını görüyoruz. Sebebi işte bu olsa gerek. Mevzumuza geri dönelim:

Tarihçilerin dediğine göre, Yeniçeri Ocağı kurulduğu zaman Orhan Gazi, büyük insan ve ışığı ta uzaklardan fark edilen, keramet sahibi Hacı Bektaşı Veli’ye gider. Bu yeni ocağı ona anlatır ve şunu ister:

-Efendim, gece gündüz cihad etmeye gayret ederiz. Lakin elimizin altında hazır bekleyen, her an talimli asker gerek. Böyle bir ocak kurduk. Dualarınızla himmet buyurun da, bu askerlerimiz zaferden zafere koşsunlar.

Hacı Bektaşı Veli orada hazır bulunan bir erin başına elini koyarak:

-Yüzleri ak, kılıçları keskin olsun!

Diye duada bulunur.

Yine bir söylentiye göre, eli erin başında bu duayı yaparken, cübbesinin ucu aşağıya sarkmıştır. Bu durumu hatırlamak ve hatırasını yaşatmak üzere yeniçerilerinin başlıklarının arkasından bir keçe sarkıtılmıştır. Bu kıyafet daha sonra geliştirilmiş, sarkıtılan bu keçe askerin ensesini kılıç darbelerinden koruyacak bir şekle bürünmüştür. Yeniçeriler yüzyıllarca kendilerini hep Hacı Bektaşı Veli taifesi olarak kabul etmişler, törenlerinde onu anmışlardır.

Yine rivayete göre Hacı Bektaşı Veli, Orhan Gazi’ye sorar:

-Bu yeni asker ocağındaki askerlere ne isim verdiniz?

Orhan Gazi:

-Herhangi bir isim vermedik efendim!

Diye cevap verir. Hacı Bektaşı Veli:

-Bunlara “Beni Çeri”  (yani asker oğulları) ismi yakışır.

Diye isim vermiştir. Ancak bunu teleffuz ederken “Yeni Çeri” (yani, yeni asker) şeklinde söylemiş olduğundan bu ocağın ismi “Yeniçeri” olarak şöhret bulmuştur.

Yeri gelmişken bu ocak hakkında kısa bir tarihi bilgi vermekte fayda vardır:

 

YENİÇERİ OCAĞI

 

Orhan Bey zamanında temelleri atılan “Yeniçeri Ocağı” bir çok parlak zaferler kazanmış bir ocaktır.

Vatanseverliği ile, insaniyetliği ile, kul hakkına önem verişi ile, cihad ruhu taşıması ile, İlayı Kelimetullah’ı birinci gaye edinmiş asker olarak yetiştirilip kendini ispat eden bu ocak, kısa sürede nice başarılara imzasını atmıştı.

Akıllara durgunluk veren Sırpsındığı Zaferi, Kosova’da defalarca kazandığı zaferler, Niğbolu, Varna, İstanbul’un fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Merci Dabık, Ridaniye, Mohaç, Akdeniz adalarının fethi gibi zaferler, hep bu ocağın başarı hanesine yazılıp gelen zaferlerdir. Zaferdeki sırlar ise bilgi, disiplin, itaat, ideal ve Allah korkusudur. Bağdat’tan Viyana’ya, Ukrayna’dan Ekvator’a kadar uzanan Osmanlı Devleti’ni işte bu askerler genişletiyor, muhafaza ve müdafaa ediyordu.

Seferlerde o derece emre itaat vardı ki, izin verilmedikçe mağluptan ya da fethedilen yerlerden bir çöp bile almazlardı. Çok mecbur olup açlıklarını gidermek için herhangi bir yiyecek almak zorunda kalırlarsa, bedelini mutlaka öderlerdi. Meşhur örnektir; üzüm kopardıkları bağlara, kopardıkları salkımın yerine bedelini bir çıkınla asar öyle giderlerdi. Edirne gibi daha nice beldeler onların bu vakarlı ve ahlaklı davranışları sebebiyle savaşsız olarak teslim alınmıştı. Olayı kısaca hatırlatayım:

Muradı Hüdavendigar Edirne’yi kuşatmıştır. Şehirde kalan Bizans kuvvetleri, Edirne’yi bir müddet savunmaya muktedir oldukları halde, buradaki yerel yöneticiler toplanıp ne yapacaklarına dair müzakerede bulunurlar. Aldıkları haberlere bakacak olurlarsa, Osmanlı askerleri, fethettikleri yerlerde son derece ahlaklı, merhametli ve adaletli davranıyorlardı. Acaba bu haberler doğru muydu? Denemeye karar verdiler:

Aldıkları karar şu idi:

Kuşatmacı Osmanlı askerleri tarafında bulunan pınara, kale içinden seçecekleri bazı güzel kızları su getirmeleri için göndereceklerdir. Türk askerleri kızlara sarkıntılık yapmaya kalkarsa, kale kapılarını sıkı sıkı kapatıp savunmaya geçeceklerdir. Şayet kızlara dokunmazlarsa, ahlak ve disiplin olarak bu kadar ileri seviyede bulunan bu askerlerle pazarlık yapıp kale kapılarını açacaklardır.

Yeniçeriler suya gelen güzel kızlara dönüp bakmadılar bile. Bunun üzerine yapılan pazarlıkla, kale içinde istedikleri yerleşim planını kabul eden Osmanlı’ya kapıları açıp, Edirne’yi kan döktürmeden, memnuniyetle teslim ettiler.

Bunun gibi daha nice tarihi olaylar, onların ahlak seviyesine işaret etmektedir. Her müessese gibi bu ocak da, kuruluş ve yükselişini yaşamış, artık duraklama ve bozulma dönemine başlamıştı.

İlk bozulma emareleri Fatih Sultan Mehmed Han döneminde başlamıştır. Fatih tahta oturunca, İstanbul’un fethinden önce, Anadolu’da çıban başı olan Karamanlıları yola getirmek istemiştir. Karaman üzerine yapılan sefer mükemmel bir zaferle sonuçlanmıştır. Dönüşte asker para yüzünden Hünkar’a zor anlar yaşatmıştır. Elbet bir isyan söz konusu değildir ama, disiplin zedelenmesi meydana gelmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han’ın, Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinde de, benzeri hoş olmayan bir iki vaka meydana gelmişse de, Yavuz gibi otoriter bir padişahın kurduğu disiplinle, pek ileri derecede bir hareket meydana gelmemiştir.

Daha sonraki padişahlar devrinde yapısal ve ahlak bozuklukları tırmanışa geçmiş, bir çok üzücü olay meydana gelmişti.

Sık sık “kazan kaldırma” adı altında isyanlar başlamış, kumandanlarına ve Padişah’a karşı itaatsizlikler yapılması neredeyse gelenek haline gelmişti. İki de bir para ve menfaat hesapları yüzünden seslerini yükseltip, kelle istemeye ve ihtilal yapmaya tevessül eder hale gelmişlerdi. Osmanlı’nın ideali ise, Avrupa’yı kıskaca almak, Atlas ve Hint Okyanuslarındaki soygun, vurgun ve zulümleri önlemek, Afrika kıtasında batılı sömürgeci devletlerce yapılmakta olan Müslüman zenci kıyımının ve yağmaların önüne geçmek, dünyada sulhü ve sükunu sağlamak, Halife sıfatının verdiği sorumlulukla inanç ve ibadet hürriyetlerini sağlamak, Hacc yollarını ve kutsal mekanları koruyup bakmak idi…

Osmanlı’nın ideali, bu ve benzeri görevleri başarabilen bir dünya devletini hayata geçirebilmek idi. İşte bütün bunlar bilgili, tecrübeli, disiplinli, emir dinleyen bir orduyla başarılabilecektir. Ama gelin görün ki, ordu bu vasıflarını hızla yitirmeye başlamıştır.

Padişah katletmek, kelle pazarlıklarına oturmak, çınar ağaçlarını cesetlerle süslemek gibi hunharca işledikleri cinayetlerin yanında, halkı da soyup soğana çevirmeye başlamışlardı. Bütün bunlara rağmen halk bu ocağa o kadar inanmıştı ki, ekseriya yanlarında yer almışlardır. Şeriat isteklerini dillendirip kazan kaldırdıklarında, esnaf ve halk da çoğu defa evinden çıkıp, dükkanını kapatıp askerin safında yer almışlardır.

Bu azgınlıklarında yeniçerinin önünde durmak mümkün olmadığından, istedikleri kelleler verilmiş, padişahlar düşürülmüş, şeyhülislamlar sadrazamlar ve nice paşaların kelleleri feda edilmek zorunda kalınmıştır.

1683 ikinci Viyana kuşatması ve bozgunundan sonra, yeniçerilerin artık birer ihtilal makinesi haline geldiklerini görüyoruz. Artık yeniçeri ağaları gece gündüz padişah ve sadrazam devirmenin hesaplarıyla meşgul olduklarından, savaştan bile kaçtıklarını, kaçmasalar bile, noksan olan eğitim ve çağdaş olmayan silahlar ve özellikle, içeride gördükleri gayrı meşru tatlı kazançların hayali ile cepheden kaçar oldukları, bu durumun da devletin yıkımını hızlandırdığı tarihlerimizde kayıtlıdır.

Yeniçeri Ocağı o kadar çok ihtilal hazırlamak ve uygulamakla meşgul olmuştur ki, 500 yıllık ocak tarihinde, yaklaşık her 40 yılda bir ihtilal yaptıkları hesaplanmıştır. Başlangıçtaki 250 yılı sakin ve verimli dönem olarak kabul edersek, ikinci 250 yıl için ortalama her 20 yıla bir ihtilal sığdırdıklarını görürüz. İhtilallerinin çok büyük bir kısmında zahiri sebeb olarak şeriatin ihlali gösterilmişse de, maddi menfaat, yeni padişahın vereceği cülus bahşişi, makam mevki, zevk ve safa dolu yaşantı gibi sebeplerin ön planda olduğu da muhakkaktır.

Sona doğru artık iyice gem azıya alınmıştır. İhtilal üstüne ihtilal, teşebbüs üstüne teşebbüs ve neticede kelle üstüne kelle almaya başlamışlardır. Bir zamanlar kendilerine güvenen esnaf ve halk kesimi de artık yaka silker duruma gelmişler, zahirde yeniçerileri destekler gibi yapıyorlarsa da, gerçekte çıkacak fırsatı kollayıp, bu asker ocağını bir kaşık suda boğmanın hesaplarını yapar olmuşlardı.

Tarihler 1826 yı gösterirken, ihtilal makinesi haline gelmiş olan ocak tekrar azmış, kazan kaldırmış, şeriat elden gidiyor diyerek, yeni talim ve eğitim metodlarını protesto bahanesiyle yürüyüşe geçmiştir. Yine halkın kendilerini destekleyeceğini, bir takım üst düzeyin kellelerini alacaklarını, zor ve uzun uğraş gerektiren eğitim ve talimlerin kaldırılacağını ve rahat bir hayat süreceklerini hesaplamaktadırlar. Ama bu sefer durum değişiktir. Ayaklanan yeniçerilere karşı Padişah 2.Mahmud Han tarafından Peygamber Sancağı çıkarılmış, halk mücadeleye çağrılmış, padişaha bağlı topçu kuvvetleri vaziyet almışlardır. Yüzyıllarca ihtilal, cinayet, vurgun, talan ve soygunlardan bıkmış olan halk, bu durumu derhal değerlendirmiş, yeniçeriler üzerine yürüyen devlet kuvvetlerinin yanında yer almıştır.

Tarihler 16 Haziran 1826’yı göstermektedir. Artık ihtilal makinesine dersini verme zamanı gelmiştir. Ocağa yürüyen bu güçler, halkla beraber, yaklaşık 30 bin yeniçeriyi acımadan ve gözlerini kırpmadan katlederek ocaklarını söndürmüşlerdir. Artık mücadele sokak aralarına yayılmış, bulunan yeniçeriler parça parça linç edilmişler, asılmışlar, Belgrat ormanlarına kaçan binlercesi yakılmış, boğazdan teknelere dolan ve kaçmaya çalışan yeniçeriler de teknelerle beraber batırılarak boğulmuşlardır. Bu olaya da Vakayı Hayriye adı verilmiştir.

Rivayet edilir ki halk ihtilallerden o derece bıkmış olmalı ki, 30 binden fazla yeniçeri katledilmişken öfkeler dinmemiş, bir çok vahşet de meydana gelmiştir. Hızını alamayan halk etrafta yeniçeri kalmayınca, mezarlıklara hücum etmişler, ne kadar yeniçeri ve ağa mezarı buldularsa, yerle bir edip, taşlarını dahi parçalamışlardır. Böylece zulüm tersine dönmüş, kantarın topuzu kaçmıştır. Halen tartışılan bir konu vardır:

Vakayı Hayriye günü, Yeniçeri Ocağı’nın hunharca cinayetlerle kaldırılması doğru bir karar mıydı? Yoksa 500 yıllık geleneği olan bir ocağın islah edilmesi ve çağın gereklerine uydurulması daha doğru bir hareket mi olacaktı? Bu tartışmanın konusu bu kitabı ilgilendirmiyor. Biz gene Alaeddin Paşa konusuna dönelim:

 

CİHAD HALK VE DEVLET

 

Göçebe bir aşireti aynı zamanda gaza ruhuyla ateşleyen Osman Gazi, geride aynı heyecanı taşıyan ve artık kendi adıyla anılan bir beylik bırakır. Geleceğin imparatorluğunun temeli sayılan bu beylik,  kargaşalardan henüz kurtulamamış Marmara ve çevresini, daha sonra bütün bir Rumeli’yi ve  Anadolu’yu kucaklayacak müesseselerden mahrumdur.

Orhan Gazi’nin bey olması ile önünde duran en büyük meseleler bunlardır. Alaeddin Paşa, Orhan Bey’in iradesi ile hazinenin başına getirilmiştir. Harama helale riayet eden bir kişi olan Alaeddin Paşa, hazineye çeki düzen vererek gaza ve cihadın helal paralarla yapılmasına önem verir. Bu dönemde Osmanlı’nın genişleme siyaseti, gönüllü gaza faaliyetlerinden düzenli bir savaş sistemine, konar göçer hayat tarzından da yerleşik bir medeniyete geçişi mecburi kılmakta, ülke sınırlarına katılan farklı etnik ve dinî grupların da, en kısa zamanda ve en huzurlu şekilde bir arada yaşatılmasını gerektirmektedir. Yani artık “devlet” dönemi başlamıştır.  Kanunları ile, nizamları ile, siyasi hedefleri ile, halkının refah ve mutluluğu için oluşturulan müesseseleri ile bir devlet. Alaeddin Paşa, o yıllarda beyliğin en çok ihtiyacı olan şeyle, yani ‘devletleşme’ mefhumuyla ilgilenir ve beyliğin yavaş yavaş aşiret usül ve kaidelerinden sıyrılıp bir devlet düzenine geçmesini sağlar. Çünkü Türk idare teşkilâtında, ailenin başında bulunan reis, maiyetini korumaktan mesul tutulmuş ve bu yükümlülük zamanla devletin temel özelliklerinden biri olmuştur. Bu yüzden devlet, “baba” olarak görülür. Devlet nizamının yerleştirilmesi yanında, Osman Gazi’nin umumi hatlarını belirlediği İlayı Kelimetullah ideallerine erişmek için, siyasetin ihtiyacı olan kuvvetin de aynı ölçüde hazır bulundurulması kaçınılmazdır. Orhan Gazi’nin huzuruna çıkıp saltanat için lüzumlu olan para, kıyafet ve yeni bir ordunun tanzimi meselelerini hatırlatıp, gerekli düzenlemeleri nasıl yapacağına dair tekliflerini sundu. Bunların en önemlileri; para, giyim kuşam düzenlemesi, ordu ve askerin görevlerinin düzenlemesi, ücretlerinin tesbiti konuları idi.  Siyasi görev bölümünün ve Osmanlı nizamının yerleşmesi yolunda Paşa’nın vazife alması, dağınık aşiret ve beyliklerin Kayılar etrafında kümelenmesini ve halka halka genişleyerek bir devlet şahsiyeti kazanmasını sağlar.

Osmanlıyı yüzyıllarca ayakta tutacak olan bu nizamın kurulması için işe koyulan Alaeddin Paşa, ilk olarak hükümdarlığın temel hak ve alametlerinden sayılan para bastırılması işiyle ilgilenir ve o güne kadar Selçuklular adına kestirilen akçelerin, Orhan Gazi adına basılmasını sağlar. Sikkelerin üzerine yazdırdığı şu dua cümlesi çok önemlidir:

“Allah, Osman oğlu Orhan’ın mülkünü dâim etsin.”

Kıyafet mevzuunda da, Orhan Gazi’yle konuşan Paşa; beyliğin askerlerinin günden güne fazlalaşmasına şükrederek der ki:

-Han’ım etraftaki beylerün başlıkları kızıldur. Senin has askerlerinin başlıkları da ak olsun!

Orhan Gazi başveziri ve paşasının bu arzusuna cevaben:

-Paşam, sen ne dersen o olsun!

Diye cevaplar. Bilecik’te ak başlıklar yapılır. Böylece Rum, Frenk ve diğer beylik askerlerinin kırmızı, sarı ve siyah başlıklarına mukabil, bu dönemde giyilmeye başlanan ak börk, Yıldırım Bayezid Han zamanına kadar kullanılır. Alaeddin Paşa’nın ak başlık seçmesinin sebebi, Peygamberimizin:

“Elbisenin beyazına rağbet edin. Onu dirileriniz de giysin; ölülerinizi de onunla kefenleyin. Çünkü o sizin hayırlı elbiselerinizdendir.”

Buyurmasının etkili olduğu söylenebilir.

Alaeddin Paşa’ya göre “Bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davâsı değildir.” diyen babasının vasiyetini yerine getirmek için askeri gücün artırılması elzemdir. Gerçekten de bu dönemde kale kuşatmaları artar, süvariden ziyade piyade askerine ihtiyaç duyulur.  Bilecik kadısı olan Çandarlı Kara Halil’in de desteği ile, Türk gençlerinden oluşan maaşlı ve muntazam bir ordu kurulur.  Piyadelerin sefer sırasında günlük bir akçe alması, barış zamanında ise vergilerden muaf tutularak tarım yapmaları kararlaştırılır. Sipahi adıyla asker ocağının gene Çandarlı Kara Halil ile beraber kuruluşu yapılmıştır. Yeni düzenlemelerle askerlikte onbaşı, yüzbaşı veya binbaşı gibi birbirinin komutanı olan rütbeler icat ediliyor, ordu içi disiplin bu şekilde sağlanıyordu.

Alaeddin Paşa’nın devletin iç işlerini düzene sokması, Orhan Gazi’nin de fetihlerle uğraşarak yeni yerler kazanması Osmanlı’yı gittikçe güçlendiriyordu. Sınırlar içinde kalan halk; mal emniyeti, can emniyeti, ırz ve namus emniyeti yönünden kurulmuş bu müesseseler sayesinde çok rahat bir hayat yaşıyor, vergi adaleti, ganimet taksimi, ticaretin rahatça yapılabilmesi ve zirai uğraşıların hürriyet içinde yapılması dolayısıyla müreffeh bir hayat yaşıyordu.

Halbuki Osmanlı’nın henüz fethetmediği yörelerde Bizans tekfurları, halkı canından bezdiriyorlardı. Can, mal, ırz ve namus emniyeti yoktu. Adaletsiz vergiler, emniyetsiz ticari faaliyetler, ağır vergilerin konulduğu zirai faaliyetler sebebiyle halkın huzursuzluğu had safhada idi.

Osmanlı’nın bu dönemlerine ait öykülerde hep rastlarız, bir kale kuşatmasında, daima içerden birileri hep yardım eder ve kale kolayca fethedilir. Bunun sebebinin o kaledeki halkın tekfurluklar elinde gördüğü eza ve cefadır, adaletsizliklerdir. Gayrımüslim halkın, Osmanlı’nın kendi memleketlerini de fethetmesini, böylece hakkın, adaletin, emniyetin kendilerine de uygulanmasını istemelerinden kaynaklanıyordu.

Böyle olunca da Osmanlı yurdu yeni fetihlerle hızlı bir genişleme gösteriyordu.

Özet olarak diyebiliriz ki, Osmanlıların Söğüt’te bir çınar fidanı gibi başlayan maceralı yolculuğu, Osman ve Orhan Gazi’lerin ateşlenmiş cihad ruhu ile gazadan gazaya, fetihten fetihe koşmaları yanında, mütevazi ruhlu, dervişmeşrep Alaeddin Paşa’nın, bilgi, beceri, gayret ve fedakarlıklarıyla devlet nizamı olarak kök salmış, adalet ve fazilet damarlarıyla dallanıp budaklanmış; ahlak, merhamet ve hoşgörü meyveleri vererek ulu bir çınara dönüşmüştür.

Bursa’da bir cami yaptıran Alaeddin Paşa, Kükürtlü’de bir tekke ve kaplıca civarında ikinci bir mescid bina ettirmiştir.

Bursa'da yaptırdığı “Alaaddin Camii”, fetihten sonra yapılan ve şehirde Osmanlı hakimiyetinin sembolü olan ilk eserdir. Cami, kuzey tarafında üç bölümlü son cemaat yeriyle birlikte tek kubbeli klasik biçime uyarken, Bursa’da kanatlı, ters T planlı camilerde yeni bir gelişmeye öncülük etmiştir. Bu plan şeması, Selçuklu döneminin kubbeli medreselerine kadar uzanır. Osmanlıların Bursa’da bu planda ilk bina ettiği cami, Alaeddin Camii’dir. Camii’in çevresindeki Alaeddin Mahallesi, onun isminin bir hatırasıdır. Bugün dimdik ayakta olan Alaeddin Camii, banisinin ismini yaşatmakta ve ziyaretçilerini beklemektedir.

Osman Gazi, Alaeddin Paşa ve Orhan Gazi, Horasan Erenlerinden Şeyh Edebali’nin tedrisinden geçmiş, mal, şöhret, şan ve dünya değerleri karşısında imtihanlarını kazanmış bey ve paşa ahlakını bize göstermişlerdir.

Şimdi de, yine söz konusu Horasan Erenlerinin tedrisinden geçmiş olan halkın ahlak ve fazilet seviyesini gösteren bir olayı aktaralım. Öyle bir olay ki, insanı hayretler içinde bırakıyor. Bilhassa mal karşısında küçülen ve malın kölesi olan insanların hiç anlayamayacakları türden. Yine Alaeddin Paşa zamanında ve onun vezirlik yaptığı bir devirde meydana gelmiş bir olay:

Alaeddin Paşa bir gün Orhan Bey’in huzuruna çıkar, der ki:

-Han’ım ben vezirlikten affımı istiyorum…

Orhan Gazi şaşırır:

-Hayırdır Alaeddin Paşam, sana karşı bir kusurumuz mu oldu, seni kırdık mı bilmeden?

Diye sorar. Alaeddin Paşa:

-Haşa Han’ım! Sebep sen değilsin.

Diye cevap verince merakı artan Orhan Gazi:

-Anlat bakalım Paşam, o halde olay nedir?

Alaeddin Paşa anlatır:

-Dün divana iki kişi geldi. Biri diğerinden bir tarla almış. Onu sürerken içinde bir testi dolusu para bulmuş. Tarlanın pazarlığında bu para dahil olmadığından, satana para dolu testiyi geri almasını söylemiş. Satan ise reddederek tarlayı kendisine her şeyi ile sattığını söylemiş. Bulunan bu parayı ne satan kabul etmiş, ne de alan. Birlikte divan huzuruna çıkarak bu işin hallini rica ettiler. Her ikisinin de “Ben Allah’tan korkarım, testiyi kabul etmem.” diye diretmesi üzerine, ben de testiyi hazineye teslim etmek istedim. Memurlarınız da “Savaşta alınan veya vergilerden başka hazineye böyle şüpheli para karışır mı?, böyle kaynağı belli olmayan bir parayla nasıl cihad edilir?” diyerek parayı almadılar. Ahalisinde Allah korkusu bu dereceye gelmiş, devletin bile definelere karşı hassas davranacak hale geldiği yerde bana ihtiyaç olmadığını anladığım için, köşeme çekilip ömrümü Allah’ıma ibadetle geçireceğim.

Uzlete çekilen Alaeddin Paşa’nın ömrü çabuk sona erer. O, 6-7 sene görevde kalmıştır ama, koskoca bir devletin temellerini atmayı başarmıştır. Hem de dünya malına, şana, şöhrete hiç değer vermeden, Allah rızası neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket ederek. Gelecek kuşaklara örnek bir şahsiyet olan Alaeddin Paşa’nın kıymeti yeteri kadar bilinmez, şanı şöhreti yoktur, ama o kuruluşta vardı ve çok önemli müesseselerin kurucusu idi. İsmi gibi “İslam Dini üzere” yaşamış, makam mevki mal hırsına kapılmamış, Allah rızası için çalışmış, İlayı Kelimetullah çalışmalarında baş köşedeki yerini almıştır.

Osmanlı Devleti’nin nasıl olup da 7 asır ayakta kaldığının sırrı, işte böyle kılı kırk yaran devlet yöneticileri ile paraya zerre kadar kıymet vermeyen halkın ahlak seviyesindedir.

Alaeddin Paşa görevden ayrılınca, Orhan Gazi Başvezirliğe ve ordu kumandanlığına oğlu Süleyman Paşa’yı getirmiştir. O makam öyle bir makamdır ki, devletin kuruluşunda, müesseseleşmesinde ve fetihlerde en büyük rollerden birini üstlenmiştir. İşte o rolün ne olduğunu aksettirecek bir fermanın metni. Orhan Gazi Oğlu Süleyman Paşa’yı başvezirliğe ve ordu kumandanlığına tayin ederken ona gönderdiği bu fermanı okuyoruz:

“Benzeri bulunmayan hükümdarın, -Allah kudretini sürdürsün- buyurduğu odur ki; İslam sınırlarının korunması ve gözetilmesi, halkın işlerinin görülmesi ve haklarının yerini bulması mülkün temelidir. Devleti ayakta tutan ve adaletin yerleşmesini sağlayan milletin dualarıdır.

Devlet adamlarının himmet ayakları saadet üzengisine onların işi için konulmuş olmalıdır.

İnsanların rahat ve huzurunu düşünenler için Allah, adaletle hareket edin, adalet takvaya en yakındır, buyurmuştur.

Halifelik makamında oturan büyük sultanların yapageldikleri üzere din ve devletin canlandırılması üzerimize borçtur. Her zaman tek emel ve isteğimiz budur.

Bütün ahali, durumlarına göre devletten yararlandıkları için sınırların korunması ve ülkenin bayındır olmasına çalışırlar. Düşmanları vurup kırarak, onları ümitsiz bir duruma sokarlar. Her an bir yeni fetih ve taze zaferle bizi sevindirirler. Allah’ın lütuf ve inayetinden kendilerine verdiği ile memnundurlar. Bu müjde ile cihan ve halkı sevindirip ganimet edindirirler.

İhsan edilmeyi hak edenler, kerem ummanımızdan nasiplerini almalıdırlar.

Osmanlı ülkelerindeki makamlara tayin olunan kumandanlar ve valiler üzerine iş bilir, şanı yüce bir başkumandan seçilmesi çok önemli bir meseledir. Dünyaya düzen verecek fikirlerimiz ve ülkeler fethedecek hatırımız Allah tarafından da doğrulanmıştır.

Durum bunu gerektirdi ki, ezici kuvvetimizle aldığımız İznik şehrini-Allah onu her türlü yıkım ve yangından korusun- eyaletin cesur ve devlet dostu, kudretli kumandan, saltanat bağrının meyvesi, Hilafet nehrinin fidanı, adaletin gül ağacı, saltanat ağacının meyvesi, Allah tarafından doğrulanan oğlum Süleyman Şah’a, -Allah ömrünü uzun etsin ve emellerine kavuştursun ki, alnında devlet yıldızı ve başında saadet damgası parlıyor- verdim ve buyurdum ki:

Şerefle ve kuvvetle adı geçen şehir eyaletiyle divanı hümayunumda müşir ve askere kumandan olup, vezirlikte beylerbeyilik makamını bir yere toplayıp, gece gündüz temiz yaradılışında mevcut olan büyük gayretlerle, gereken işleri yapacağın bilinen bir gerçektir.  (Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa…) hükmünce her kim Allah’ın yolundan saparsa hakkından gelip, (Allah’tan korkun ve bilin ki muhakkak hepiniz ona varıp toplanacaksınız…) Ayeti’ni göz önünde tutarak aydın ve halka güzel davranacağın açıktır. Düşmanları ise parlak kılıcınla kahredip, din ve devlet, memleket ve millet işlerinin görülmesi için zaman kaybetmezsin. Devletimizin dostlarının gönüllerini hoş ve rahatlarını temin edersin. (Hatırlayın o günü ki, herkes dünyada ne hayır işlediyse karşısında onu hazırlanmış bulacak. Ne kötülük yaptıysa onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını arzu edecek) anlamındaki ayeti unutmayacak şekilde davranmalısın. Allah’ın hukukunu ve ihsanlarını unutmayasın. Allah’ın vermiş olduğu sonsuz nimetlere pek çok şükretmelisin.  Şükreden nimetlerin artmasına hak kazanır, layık olur. Bütün halkın işlerini görüp, halletmekte kesin kararlılıkla tam bir özen göstermeli, merhamet kapısını da açık tutmalıdır. Herkesin işinde aşırılıktan kaçınmalıdır. Yabancı, tanıdık, zengin, fakir, küçük, büyük ve hangi milletten olursa olsun, yaşlı ve genç arasında ayrıcalık güdülmeden, adaleti yerine getirmede eşit tutup, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda yan tutmayıp, (Bir saat Allah’ın ahkamıyla adalet etmek, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır.) ölçüsünü elden komayıp, (İşte kim zerre miktarı hayır yaparsa onun karşılığını görecek) ölçüsünü ahiret azığı edine ve zalimin mazlum üzerindeki haksızlığını ve zulmünü gidermede gecikmeyip, (Kim Allah’a bir iyilikle, güzellikle gelirse işte ona onun on katı var. Kim de bir kötülükle gelirse bu, o miktardan başkasıyla cezalanmaz. O iyilik edenler de, fenalık yapanlar da, haksızlığa uğratılmazlar.) anlamındaki ayet hükmünce hakkından gele ve daima etraftan casuslarını eksik etmeyip, gafleti erlikten saymayıp, düşmanların hilesinden kaçınıp uyanık olmalı. Genişlik zamanlarında, dar zamanlar için hazırlık yapmalıdır. Tedbirde kusur olmazsa takdir de güzel olur.

Bu bizim sana sözümüzdür. Ve elimizde sana karşı delilimizdir. Allah seni başarıya erdirsin, doğru yola kılavuzlasın. Senin hakkında beslediğimiz iyi zanları gerçekleştirsin. Muhakkak ki doğru yola ileten ve hatadan koruyan odur.

Gerektir ki o diyarın değerli, değersiz, kuvvetli, zayıf, küçük, büyük, ülkemde oturan herkes, oğlumu kendilerine hakkıyle hakim bilip, her hususta sana başvurup, hükmüne boyun eğsinler. Kumandanlar, hakimler, şanlı ordu, gaziler, kadılar ve alimler-Allah onları kıyamete kadar korusun-oğlumu savaşta, barışta ve diğer hayırlı işlerde kendilerine kumandan kabul edip, emrine karşı gelmekten çekinsinler. Edinilen ganimetlerin, dinin emri üzere beşte biri hazineye ayrılarak, kalanı oğlum tarafından bölüştürüle. Haslarına dışarıdan kimse karışmaya. Onun öşürlerini ve vergilerini yıldan yıla onun vekillerine teslim edip özür ve bahane etmeyeler. Yeni fethedilen ülkelerden iznim olmadıkça kimseye bir şey yaptırmayıp, ancak bana arz edildikten sonra emrime göre gerekeni yapalar. Aldığı esirler ve pahalı satılacak tutsaklar bizden izin alınmadıkça serbest bırakılmaya. Danışma ile işler görüle. Yüz aklığında bulunanların hakkını vermezlik etmeye. Derecelerine göre lütufta buluna.

Benim hayır duamı kendileri ile beraber bilsinler. Allah yolunda cihad için çok çalışsınlar. Sırf Allah için çaba göstersinler. Dini kuvvetlendirmenin büyük bir sevap kazandıracağını bilsinler.

Bu fermanımı görenler, içindeki emirlere uysunlar.

Bana güvensinler.

733 Senesi Rabiülevvel ayı başında yazılmıştır.”

Göreve başlarken Şehzade Süleyman Paşa’ya yazılan bu ferman Osmanlı’nın temel felsefesini ortaya koymaktadır. Bu felsefenin oluşmasında Şeyh Edebali, Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin yanında Alaeddin Paşa’nın payı da çok büyüktür.

 

ORHAN GAZİ

 

Osman Gazi’yi kendisine ait müstakil bölümde anlattık. Alaeddin paşayı bu bölümde okuduk. O zaman bu bölümü Orhan Gazi’yi de bir iki cümleyle tanıtmadan geçmek doğru olmaz. İşte kısaca Osmanlı’nın kuruluşunda en büyük rolleri olanların bir tanesi olan Orhan Gazi:

Orhan Gazi halim, selim, mütevazi ve son derece merhametliydi. Kolay kızmaz, kızınca da belli etmezdi. Askerlerini ve tebasını kendisinden fazla korurdu. Savaşta şehit ve yaralı durumuna dikkat ederdi. Zayiata sebep olacak yerlerin fethini kuşatmayla kolaylaştırıp, teslimini beklerdi. Adaletle hükmederdi. İyi bir Müslüman olup, ülkede İslam hukukunu tereddütsüz tatbik ettirirdi. Orhan Gazi’in İslam ahlakına hayran olup, adaletine gıbta eden Hıristiyanlar, kendi soyundan ve dininden hanedanların yerine, Osmanlı idaresini tercih ederlerdi. Bunun için çoğu kere kaleleri çok direnmeden ona teslim ederlerdi.

İyi bir teşkilatçı, cesur bir kumandan olduğu gibi, insan idare etme sanatını, yani siyaseti çok iyi bilir ve kullanırdı. İlme, âlimlere ve gönül sultanı manevî şahsiyetlere hürmetkardı. Şeyh Edebali’nin tedrisinden geçmiş iyi bir tarikat mensubu idi. Alimlerin sohbetinde bulunup, onlarla istişare ederdi.

İmar ve iskan siyasetine önem verip, devrinde fethedilen beldelere İslam müesseseleri kurar, hocaların buralara yerleşmesini sağlar, bu beldelere Müslüman nüfusu yerleştirirdi. Devletin topraklarını beş-altı misli büyüten Orhan Gazi’nin vefatı sırasında Osmanlı Devleti; Bilecik, Bursa, Balıkesir, Bolu ve civarı, Kocaeli, Sakarya, Eskişehir, Çanakkale, İstanbul’un birkaç kalesi hariç Anadolu yakası, Ankara civarı, Ayaş, Beypazarı, Nallıhan, Kızılcahamam, Haymana, Polatlı, Soma, Kırkağaç, Domaniç, Bergama, Dikili, Kınık, Marmara Adaları, Trakya’da Tekirdağ, Lüleburgaz, İpsala, Keşan gibi şehir ve kalelere hakim bulunuyordu. Orhan Gazi, bey olunca, Başağası Alaeddin vasıtasıyla devlet teşekküllerini kuvvetlendirdi ve yenilerini kurdu. Saltanatının üçüncü yılında hükümdarlık alâmetinden olarak Bursa’da gümüşten akçe kestirdi. Akçenin bir tarafında Kelimei Şehadet ile büyük halifelerin isimleri, yâni; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali yazılı idi. Diğer tarafında; Orhan bin Osman, basıldığı tarih olan Hicri 727 ve Osmanlıların mensup olduğu Kayı boyunun damgası vardı.

Orhan Gazi, Alaeddin Paşa’nın hazırlayıp teklif ettiği şekilde askeri teşkilatta yenilikler yaptı. Türk gençlerinden daimi ve esaslı bir yaya ordusu kuruldu. Askeri birliklerde onluk sistem tatbik edildi. Piyade askerler onar, yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldı. On kişiye onbaşı ve yüz kişiye yüzbaşı subaylar tayin edildi. Bin mevcutlu kuvvetlerin başına da binbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bu konuda yukarıda izahlar yapılmış olduğundan fazla ayrıntıya girmiyorum. İlk devlet teşkilatında, Anadolu Selçukluları ile İlhanlıların teşkilatları örnek alınarak bir hükûmet mekanizması kuruldu. Bunun esası Beylik merkezindeki divandı. Bu divana devlet reisi olan bey başkanlık ettiği gibi, icabında başvezir de idare edebilirdi. Elbette bey adına. Şehir ve kazalar kadı ve subaşıların idaresindeydi. Orhan Gazi devrinde en yüksek kadılık makamı Bursa kadılığı olup, tayinlere de bakardı.

Orhan Gazi devrinde fethedilen beldeler, ilmi, mimari ve sosyal tesislerle süslendi. İznik fethedilince, manastırını medreseye çevirterek ilk Osmanlı medresesini kurdu. Yine İznik’te yaptırmış olduğu imaretin açılışında, kendi eliyle fakirlere ve gazilere aş dağıttı. Ahalisinden müslim ve gayri Müslim, hiç kimsenin aç ve açıkta kalmamasına gayret etti. Bursa’da, cami, imaret, tabhane, yol, köprü ve hamamlar yaptırdı. Hanımı Nilüfer Hatun da; İznik’te bir imaret, Nilüfer Çayı üzerinde köprü ve çeşme gibi pekçok eser yaptırdı. İlk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesinin müderrisliğine zahiri ve batıni ilimlerde derin bilgisi olan, Davudi Kayseri’yi tayin etti. Davudi Kayseri bu medresede Muhyiddini Arabi’nin eserlerini okuttu. Bu eserler, güzel İslam ahlakının Osmanlı topraklarında yayılmasını sağladı.

Orhan Gazi, gazilerin yetişmesinde, yeni fethedilen yerlerin İslam beldesi olmasında, fetih öncesi hazırlıkların yapılmasında, cihad esnasında askerin şevke getirilmesinde büyük emekleri geçen âlimler ve dervişlere de hürmet edip, onların barınmaları ve hizmetlerini kolayca ifa edebilmeleri için, tekke ve zaviyeler yaptırdı. Bu dervişlerden Geyikli Baba ve Derviş Murad öne çıkan isimlerdir.

Tarihler kaydeder ki, Orhan Gazi zamanında yapılan fetihler esnasında alınan ganimetler olağanüstü miktarlara ulaşmıştı. Bilhassa Trakya’ya geçtikten sonra Şehzade Süleyman Paşa’nın kumandasında yapılan fetihlerde alınan ganimetler, o zamana kadar Osmanlı fetihlerinden elde edilen ganimetlerden daha fazlaydı. Osmanlı ülkesinin halkı bu ganimetlerden dolayı o kadar zenginleşmişti ki, artık zekat verecek fakir bulamaz olmuşlardı.

Böyle zengin bir ülkenin sultanı olmasına rağmen  Orhan Gazi, babası gibi şan, şöhret, mal, mülk gibi dünya hayatına ve zinetlerine hiç önem vermedi. İsteseydi dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Başveziri ve oğlu Süleyman Paşa’nın genç yaşta vefatı onu çok üzdü. 1861 yılında vefat ettiği zaman; güçlü, organizeli, genişlemiş, itibarı artmış, dünyada hatırı sayılır bir devletten başka; maddi bir miras, altın, gümüş veya başka maddi değerler bırakmadı.

Kazandığı bütün malı mülkü cömertçe dağıtır, eserler yaptırır veya cihada harcardı.

Dikkat edilirse Osmanlı Devleti’nin kurucuları, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Alaaddin Paşa, Orhan Gazi ve Muradı Hüdavendigardır. Bunlardan hiç biri mala, paraya, şana, şöhrete önem vermemişlerdir. Hiç mal mülk bırakmamışlar ama, sağlam bir İslam devletini miras olarak nesillerine emanet etmişlerdir.

Hem de 7 asır ayakta kalacak olan bir İslam devleti.

 

 

 

 

Osman Gazi

Kişinin derdi ise Hakk mücadelesi,

Müslümancadır muhakkak, mücadelesi…

 

HAZRETİ OSMAN GİBİ

 

Aralarında 7 asra yakın zaman vardır. Halife Hazreti Osman ile Ertuğrul Gazi oğlu Osman’ın.

Hazreti Osman’dan sonra, bir İslam Devleti’nin başkanı olarak aynı isimli biri ilk defa geliyordu. Evet isimleri benziyordu ama şaşırtıcı olan husus, huyları, ahlakları, halka olan davranışları ve idare tarzları da birbirlerine çok benziyordu.

O halde şimdi onu birazcık tanıyalım:

Osman Bey 1254 Miladi yılında Söğüt’te doğdu.

Ertuğrul Gazi babasının yanında ve Hayme anasının elinde büyüdü.

Daha yirmili yaşlarda babası Ertuğrul Gazi’nin yerine cihada ve sefere bey olarak katılan Osman Gazi, babası vefat ettiğinde 27 yaşında bir delikanlıdır ve aslında komutanlıkta tecrübe kazanmış bir beydir.

Salih, dindar, kahraman, cesur ve merhametli bir kimse olarak Osman Gazi, açları doyurmak, açıkları giydirip donatmak, dul ve yetimleri gözetip korumak gibi iyi hasletlere sahip bir kimse idi. Hak ve adalete saygılı, üstün yeteneklerle mücehhez bir hükümdar olan Osman Gazi, kılıcından ziyade adalet severliği ve merhameti ile tanınıyordu. Başlangıçta o, babasının komşu Bizans Tekfurları ile iyi geçinme siyasetine devam etti. Aşiretin başına geçtiği zaman, 27 yaşında bir genç olmasına rağmen, siyaseti iyi bilen, halim selim bir kimse olmakla birlikte, gerçekleri savunma konusunda korkusuz ve cesurdu.

Bir gün Osman, kardeşi Gündüzalp ile birlikte komşusu ve dostu olan İnönü Tekfuru’nun evinde iken, Eskişehir Tekfuru’nun, müttefiki ve Harmankaya hakimi olan Köse Mihal ile birdenbire çıkageldiği görülür. Silahlıdırlar ve Osman’ın kendilerine teslim edilmesini, aksi takdirde zorla alacaklarını bildirirler. İnönü Tekfuru, bir misafirin bu şekilde baskıncılara teslim edilmesinin mümkün olmadığını ifade ederek Osman’ı vermeyeceğini bildirir. Bu esnada Osman ile Gündüzalp ileri atılıp mücadeleye başlarlar. Eskişehir Tekfuru korkup kaçarken Köse Mihal esir alınır. Bunun üzerine Köse Mihal, kendisini esir alan bu güçlü insana karşı sevgi duymaya başlar ve ona tabi olur. Daha sonra Osman, bey olunca, Köse Mihal Müslüman olur. O andan itibaren de Osman'ın yoldaşı ve en yakın arkadaşı olarak mücadelelerine omuz vermeye başlar.

Eskişehir Tekfuru’nun bu baskını, ileride Osman Bey’le evlendirilecek olan Edebali’nin kızı için yaptığı ifade edilmiştir. Kendisi Mal Hatun ile evlenmek istiyor, rakip olarak da Osman Bey’i görüyordu.

 

Osman Bey’in ne kadar gözü pek ve ne yaman bir silahşör olduğunu, kalabalıklara karşı bile yılmak bilmez bir cesaretinin olduğunu bu örnek göstermektedir.

Onun hayatında önemli bir yeri olan ve pek çok olayda beraber bulunacak olan Köse Mihal de, böylece dost olarak kazanılmıştı.

Osman Bey fethettiği yerlerde İslam şeriatının hükümlerine göre hareket eder, halkı arasında ırk, din ve milliyet farkı gözetmezdi. Güçlü bir komutan olduğu kadar, sabırlı ve olgun bir idareci idi. Yanında çalışanlar, kendisine karşı büyük saygı gösterirlerdi. En zorba kimseler bile, onun huzurunda asla haddi aşmazlar, saygıda kusur etmezlerdi. O, kuvvet ve zenginlik olarak üstün olanların değil, daima haklıların yanında yer alır, kimsenin ezilmesine tahammül edemezdi. Hoşgörüye sahip ve yumuşak huylu bir kimseydi. Tıpkı Halife Hazreti Osman gibi.

Babası Ertuğrul Bey’in 1281 yılında vefatı üzerine bey olmuştu. Babasının kendisine vasiyeti gereği Şeyh Edebali ile yakınlık ve akrabalık tesis etmesi, başta Ahiler arasında olmak üzere, civardaki diğer toplulukların kendisine bağlanmasına sebep oldu. Böylece Osman Gazi kendisini, hem etrafındaki aşiret reislerine sevdirmiş, hem de onların, beyliğine bağladığı umutları boşa çıkarmamıştır.

Ertuğrul Bey'in üç oğlu arasında Osman Bey'e düşen beylik, kardeşlerini birer rakip değil, yeni devletin kurulup gelişmesinde müşterek bir gayretle el ele verdiren, ihtiras yerine feragat, fedakarlık ve basiret gerektiren bir anlayışın ürünü idi.

Osman Bey, babasının vefatını müteakip Kayı’nın başına geçtikten sonra yaptığı ilk iş, ikametgahı olan Karacahisar'daki kiliseyi camiye çevirmek oldu. Bir imam ve hatip tayin etti. Bir de her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen ihtilafları hafta sonu olan cuma günlerinde karara bağlamak için bir kadı seçti.

Kayınpederi Şeyh Edebali ile istişare ettikten sonra, Edebali'nin talebesi olan Karamanlı Dursun Fakıh’ı imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevini de ona verdi.

Bir cuma günü tebasından bir Müslüman ile, Bilecik Rum Tekfurluğuna bağlı bir Hıristiyan arasında çıkan kavgadan sonra açılan davada Osman, Hıristiyan’ın lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede Ertuğrul'un oğlu Osman’ın hak ve adalet adamı olduğundan söz edilir oldu. Bunun sonucunda da civar kasabalardaki halk, Karacahisar pazarına daha çok gelmeye başladı.

Gerçekten, Osman Gazi'nin gerek hak ve hukuk anlayışı, gerekse insanları belli bir düzen içinde disiplinli bir şekilde çalıştırmasını bilmesi, onu zamanındaki birçok idareciden daha üstün bir şahsiyet haline getirmişti. Zira binanın kurucusu binasından belli oluyordu. Bu sebeple olsa gerek ki halk, onun idaresindeki şehirlerin pazarlarında haksızlığa uğrama korkusu olmadan alış verişini yapıyordu. Bu da ekonomik bakımdan olduğu kadar, sosyal ve idari bakımdan da komşu ve çevre hükümdarların tebeası bulunanların psikolojik olarak Osman Gazi ile beyliğine sempati ve hatta gıpta ile bakmasına sebep oluyordu. Osman Gazi'nin, çevresindeki bir çok problemi ortadan kaldırıp hakimiyetini tesis etmesi de bu anlayışla mümkün olmuştur. İlk fetihlerin de bu anlayışla başarıldığı bir gerçektir

Şeyh Edebali, Dursun Fakıh gibi tasavvuf ehli bilginlerin, hem beyleri hem de tebayı yetiştirmesi, eğitmesi ve yönlendirmesi ile yeni devlet, muhteşem olduğu kadar, adil bir idareye de hazırlanıyordu.

Böylece dünyanın kuvvetten başka bir güç ve otorite tanımadığı bir dönemde, yeni yeni filizlenip gelişen Osmanlı Devleti'nde adalet, hak ve hukuk prensiplerine göre davranıp hareket etmek, babadan oğula, nesilden nesile yaşayacak şekilde mayalanıyordu. Bu mayada, Osman Gazi’nin kılıcıyla ve güzel huylarıyla, Şeyh Edebali’nin ilmi ve tecrübesiyle, halkın da cihad ruhu ile eğitilmiş itaat geleneğine uymasının büyük payı vardır.

 

ŞEYH EDEBALİ VE OSMAN GAZİ

 

Şüphesiz Osmanlı Beyliği’nin doğduğu topraklar da cihad ruhunun gelişmesinde etkili olmuştur. Çünkü batı, güney ve doğu tarafı Müslüman beyliklere sınırdı. Kuzeyinde ise Bizans tekfurluklarının toprakları vardı. Yani cihad gayreti, gayrımüslim olan Bizanslılara yönelik olması bu beyliği diğer beyliklerden avantajlı duruma getiriyordu. Ayrıca Şeyh Edebali isimli büyük bir Horasan Ereni’nin de o civarda dergah kurmuş olması Osman Gazi ve Osmanlı Beyliği’ni kaliteli insan kaynakları yönünden avantajlı duruma yükseltiyordu.

Aslında Osman Gazi’nin yetişmesinde büyük bir rolü olan bilge adam Şeyh Edebali, babası Ertuğrul Gazi tarafından kendisine tavsiye ve uyması gereği için vasiyet edilmiştir. Ertuğrul Gazi’nin Osman Gazi’ye söz konusu vasiyeti şöyledir:

“Bak oğul!

Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez.

Osman!

Geçmişini bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini bil ki, nereye gideceğini bilesin.

Oğul!

Beni kır, Şeyh Edebali’yi kırma. O bizim boyumuzun ışığıdır. Terazisi dirhem şaşmaz.

Bana karşı gel, ona gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim, ona karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz, baksa da görmez olur.

Oğulcağızım, bu sözlerim Edebali için değil, senceğiz içindir.

Bu dediklerimi vasiyetim say!

Oğul!

Durmaya ve dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre ise çok az!..

Ey oğul!

Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizalar (farzlar)  din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamberi Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de, şer'i şerifin dışına çıkmazdı.

Zulümden, bidatten sakın. Zulme ve bidate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar.

Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin secaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir, böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Beytülmali koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!..

Şer'i şerifin ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın.

Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla.!..

Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar.

Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbabı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..

Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip hak etmediğim halde bunca İnayeti Celilei Rabbaniye'ye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Dini Muhammedi'yi ve ashabını, başta sana tabi olanları koru.

Allah'ın hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile, zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüsde Allah'ın yardımına güven.

Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan.”

Asırlara ve nesillere bir vasiyettir bu. Devlet görevlilerine yol gösterecek bir vasiyet.

Osman Bey Şeyh Edebali’ye intisaplı olduğundan sık sık onun dergahında misafiri olur, bazı geceler de orada sabahlardı. Bazı kaynaklar Osman Bey’in, Edebali’nin kızına gönlünü kaptırdığını yazarlar.

Bir gece Osman Bey yine Şeyh Edebali’ye misafir olmuştu.

Akşamleyin dergahta ders görülür, tevbe istiğfar yapılır, dua edilir. Osman Bey o gece enteresan bir rüya görür. Rüyası şöyledir:

“Birdenbire ev sahibi Edebali'nin göğsünden bir hilal çıkar. Gittikçe büyüyen hilal tam bir dolunay şeklini alınca gelip kendi koynuna girer. Ondan sonra kendi vücudundan bir çınar ağacı çıkar. Bu ağaç dallanıp budaklanıyor, gittikçe güzellik ve yeşilliği artıyordu. Dalların gölgesi, üç kıta ufuklarının nihayetlerine kadar karaları ve denizleri kaplayıverdi. Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar gibi dört büyük sıradağ silsilesi, çadırının dört desteği gibi görünüyordu. Ağacın kökünden deniz gibi, üzeri gemilerle kaplanmış olarak, Dicle, Fırat, Nil ve Tuna fışkırıyordu. Kırlar, ekinlerle çevrilmişti. Dağlar ise sık ormanlarla süslenmiş bulunuyordu. Bu dağlardan çıkan şırıl şırıl sular, gül bahçeleri ve servilikler arasında dolaşa dolaşa akıyordu. Uzaktan kubbeler, ehramlar, dikili taşlar, sütunlar, haşmetli kulelerle süslü şehirler görünüyordu. Bütün bunların zirvelerinde birer hilal parıldıyordu. Minarelerin şerefelerinden ezanlar, müminleri namaza çağırıyordu. Tam bu sırada hızla esen bir rüzgar çıkmıştı. Ağacın yapraklarını dünyanın bütün şehirleri üzerine, özellikle iki denizin birleştiği, iki karanın kucak açtığı, iki dünyayı çeviren bir halkanın en değerli taşı niteliğinde olan İstanbul'a doğru savuruyordu.”

Osman Bey heyecanlanmıştı. Büyülenmiş gibiydi. Sabah namazı kılındıktan sonra,  gördüğü bu rüyayı Şeyh Edebali’ye anlatarak ondan tabir etmesini ister.

Şeyh Edebali, bir müddet iç aleminde tefekküre dalar ve sonra ona şu cevabı verir:

“Osman! Benim kuşağımdan çıkan ve senin koynuna giren kızım Mal Hatun’dur. Onunla evleneceğini gösteriyor. Vücudundan çıkan çınar ağacına gelince! Müjdeler olsun, Hak Teala sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya evladının himayesi altında olacak. Doğacak çocukların ve soyun kıyamete kadar yedi iklimde hüküm süreceklerdir.”

Dedi ve hemen orada bulunan Müslümanların huzurunda kızını Osman Gazi'ye nikahladı. Düğün töreni, hükümdarlarınki gibi değil, Peygamber’in şeriatına uygun olarak yapıldı.

Kayınpeder Şeyh Edebali, Osman Gazi, eşi Mal Hatun (bazı kaynaklarda Malhun Hatun olarak kayıtlıdır) ve tüm aşiret mensupları el ele vermişler, yeni ve büyük devleti kurmuşlardır. Osman Gazi cihaddan cihada koşarken Şeyh Edebali de yeni devletin kurallarını İslam ile buluşturuyor, buluşturmakla kalmayıp bu kuralların tatbikatını da bizzat yapıyor ve yaptırıyordu. Osman Gazi’nin son yıllarına kadar bir ışık olarak yaşamış bulunan Şeyh Edebali’nin, oğlu Orhan Gazi’nin de yetişmesinde büyük bir payı vardır.

Şeyh Edebali vefat etmeden önce damadı ve Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye bir vasiyet bırakmıştır.

Şöyledir:

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vadedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar. İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...”

Şeyh Edebali’nin yazılı bir eseri veya kadılık yaptığı yıllarda verdiği fetvalara ait bir kayıt mevcut değildir. Şeyhin en büyük eseri kuruluşundaki temel fikirleriyle Osmanlı Devleti Aliyyesi’dir. Şeyh Edebali’nin ebedi istirahatgahı bugün Bilecik’tedir. Bir Cami, bir Tekke ve mütevazi türbesinde ziyaretçi beklemektedir.

Osman Bey, çevrede bulunan Bizans Tekfurları ile iyi geçinmeye gayret ediyor olsa bile, bazı tekfurların, gelecekten korkarak Kayı Aşireti’ni bulunduğu yerden çıkarmak için birtakım tertipler içine girdiğini de haber alıyordu.

Bu tekfurlar içinde özellikle İnegöl Tekfuru, komşu tekfurlara Osman Bey'in ileride kendileri için büyük bir tehlike olacağını bildiriyor ve Osman Bey'e bağlı Türk kabilelerine bir takım zararlar vermekten geri kalmıyordu.

Bunun üzerine İnegöl'ün zaptına karar veren Osman Bey, bir miktar kuvvet ile kaleyi almak için yola çıkar. İnegöl Tekfuru’nun Ermenibeli'nde pusu kurduğu ögrenilmesine rağmen harekete devam eder. Meydana gelen çarpışmalarda bazı yakınları şehit düşen Osman Bey, İnegöl’ü alamadan geri döner.

Kısa süre sonra İnegöl’e yakın bulunan Kolacahisar’ı fetheder. 1284 yılında meydana gelen bu olay, Osman Gazi'nin ilk fethidir. Bu olay, İnegöl Tekfuru’nun Karacahisar Tekfuru ile ittifakına sebep olmuştur.

Kısa bir müddet sonra Osman Bey, hem İnegöl’ü hem de Karacahisar’ı fethetmeye muvaffak olmuştur. Bu tekfurlukların tüm mal varlıklarının ganimet olarak ele geçirildiği de bir gerçektir.

 

BİR CİHAN DEVLETİ DOĞUYOR

 

Kolacahisar, İnegöl ve Karacahisar’ın fethi, çökmekte olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin başında bulunan Sultan Alaaddin Keykubat’ın dikkatini çekti.

Yer yer Moğolların baskısından bunalan ve en sonunda bu baskıyla parçalanmış bulunan Anadolu coğrafyasında yeni bir kıvılcım yanmışa benziyordu.

Beyliklere ayrılan Anadolu’da en cevval, en cesaretli ve gayrımüslim milletlere en yakın beylik, Kayı Aşireti ve onun başında bulunan, herkesce Osmancık diye tanınan Osman Bey, göz dolduruyordu.

Alaaddin Keykubat, Selçuklu Devleti tarihe intikal etmeden önce, Anadolu’da İslam ruhunu yaşatacak bir mirascı bırakmak niyetinde idi. Beylikleri gözden geçirdiğinde ise Karaman ve Osmanlı arasında mukayese yaptı, karar vermekte tereddüt etmedi. Bu mübarek toprakların, parçalanan beylikleri kolaylıkla yutacak bir gayrımüslim milletin eline geçmemesi için, Osman Bey’e ferman vererek onu yerine bırakmayı uygun gördü.

Bir ferman, bir sancak ve bir de mehter takımı göndererek, Osman Bey’e bundan böyle bağımsız hareket etme yetkisi vermişti.

Selçuklu Sultanı’nın gönderdiği değerli hediyeleri alan Osman Bey, sancağı göndere çektirip, mehteri ayakta dinledi ve fermanı da yüksek sesle okutturdu.

Bu Osman Bey’e, yani Kayı’ya bağımsızlık verilmesi anlamına geliyordu.

Osman Bey de kendisine verilen bu yeni paye karşısında Alaaddin Keykubat’a, onu tanımaya ve ona saygı göstermeye devam ederek karşılık verdi. Bayrak, davul ve ferman geldikten sonra da Osman Bey, ganimet malından beşte birini ayırarak birçok hediyelerle birlikte Konya'ya giderek, Sultan Alaeddin'le buluşmak, rızasını alarak veliahdı olmak amacını güttü.

Kısa süre sonra da Alaaddin Keykubat, Moğollarca tahttan indirilip doğuya götürülmüştü.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin enkazından yepyeni bir devlet çıkarmak, İslam’ın dinamizm ve kültürünü batıya doğru taşımak, İstanbul’u hedef olarak ele alıp, adım adım oraya doğru koşmak, her şahsiyetin planlayıp başarabileceği bir olay değildir.

Osman Bey’i tahlil ederken bu başlıkları göz önüne almak, içinde bulunduğu tüm olumsuz şartlara rağmen, bunların başarılmış olduğunu hiç unutmamak gereklidir.

Bu bakımdan Osman Gazi devlet kurucusu olarak tarihimizde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasında, gelişmesinde ve asırlar süren bir etkinlik kazanmasında, Osman Gazi ve soyundan gelen padişahların çok önemli rolü vardır. Onların şahsi meziyet, kabiliyet, niyet ve gayretleri en önemli etkenler arasındadır.

Bu anlayıştan hareketle, Osman Gazi'yi incelediğimizde, gerek uyguladığı siyaset ve adalet, gerekse halkına karşı olan sevgi ve merhamet bakımından, devrine göre özel bir yeri olduğu görülür.

Osman, etrafını büyüleyen açık kısa ve öz söz söyleyen bir şahsiyetti. Öyle bir şahsiyet ki, kabiliyetleri itibariyle kendisi ile rekabet edecek olanlar, veya kendisinden üstün olanlar bile, maiyetinde seve seve hizmet ederlerdi. Osman Gazi, işinin erbabı adamları kullanacak kadar büyük bir adamdı. Orta kırattaki bir çok kimsenin yaptığı gibi, rakiplerini aradan çıkarmak ve etrafına yalnız kendisinden aşağı simaları toplamak suretiyle üstünlüğünü meydana koymak ihtiyacını duymazdı. Gerek kendini, gerekse başkalarını kontrol altında tutmayı bilirdi. Bir bina kurucu, binasından belli olur.

Osmanlı Beyliği bağımsızlığını ilan edip, doludizgin cihad için serhatlara koşmaya başladığında, Anadolu’daki diğer beylikler de harekete geçtiler. Derhal bağımsızlıklarını ilan edip, Selçuklu’nun varisi oldukları iddiasıyla harekete geçmişlerse de, Osman Bey manevi olarak kendini hep Selçuklu’ya bağlı addediyordu. Bunu bir vefa borcu kabul ediyordu.

Sadece Osman Bey değil, Osmanlı Sultanları, ta Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar, hep Selçuklu’ya saygı duyduklarını gösteren davranışlar sergilemişlerdir.

Mesela Osman Bey, Selçuklu Sultanı’na bir sevgi ve saygı işareti olarak, kendisine gönderdikleri Mehter takımını ayakta dinlemişti. Bütün Osmanlı Sultanları, Fatih Sultan Mehmed Han devrine gelinceye kadar, mehter takımlarının çaldıkları nevbet denilen marşları hep ayakta dinlemişlerdir. Selçuklu’ya saygı nişanesi olarak devam ettirilen bu gelenek, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından değiştirilmiştir. Artık Osmanlı koskoca bir cihan devletidir.

 

OSMAN GAZİ’NİN SON YILLARI

 

Osman Bey’in gördüğü rüyasındaki, vücudundan çıkan “Ulu Çınar” bağımsızlık kazanılması ile hayata gözlerini açmış oluyordu.

Osman Bey’in 1326 yılında vefatına kadar, henüz fidan devresinde olan “Ulu Çınar” gelişmeye başlayacak, her yöne doğru tomurcuklar fışkıracak, bu tomurcuklar daha o hayatta iken birer dalcık halinde, Anadolu coğrafyasının kalbinde sürgün halinde büyüyecektir. Dünya coğrafyasının bu şirin köşesi Ulu Çınar’a ev sahipliği ve ilk beslendiği toprak olarak tarihi görevini yerine getiriyordu. Bu cennet köşeden fışkıran Ulu Çınar, dalları ve yaprakları ile hızlı bir büyüme sürecine girecek, rüyada görülen yerlere doğru gelişip serpilmeye başlayacaktı.

Denilebilir ki Osman Bey’in tüm ömrü, tam ulu bir çınarın fidanlık devresindeki gibi, sağlıklı bir hayat ve gayeli atılımlarla geçmiştir.

Şu anlaşılmamalı:

Osman Gazi hep saldırmış, hep fethetmiş, hep toprak peşinde koşmuştur.

Kat’iyyen öyle değildir.

Aksine, saldırılar ve tuzaklar hep Bizans Tekfurlarından gelmiş, o ise bu saldırı ve planlara karşı koymak için, hep tetikte ve uyanık olmuş, zamanında tedbirlerini almış, saldırı ve tuzaklara, karşı tuzaklar kurarak yeni kaleleri fethetmiştir.

Fethettiği beldelerde de, adalet ve asayişi tam sağladığından; can, mal, ırz emniyetini, adaleti, din ve ibadet hürriyetini tam olarak sağlamış bulunduğundan, sınıra yakın tekfurluklarda bulunan halk, bir bahane çıksa da, Osman Bey bizi de kendi idaresine katsa, diyerek bir beklenti içerisine girmişlerdir.

Şeyh Edebali ve benzeri mürşitlerce cihad ruhu ile hamuru yoğrulan Osman Bey ve Kayı mücahitleri ise, çıkacak fırsatları kollamaktaydı. Allah yolunda cihad etmek için hep tetikte duruyor, her olayı en güzel şekilde değerlendiriyorlardı.

Osmanlı, Osman Bey zamanında göçebe düzenden yerleşik düzene geçmek için yeni yeni müesseselerin temelini atıyordu. Esnaf birlikleri, asker ocağının ilk oluşumları, eğitim öğretim için tedbirler alınmaya başlanması, adalet müesseselerinin çekirdeğini teşkil eden adımlar atılması gibi… Şeyh Edebali’nin yol göstermesi ve hayata geçen müesseseleri çalıştırmaya başlaması Osmanlı için bir talih sayılmıştır.

Bu müsait ortam, tekfurluklarda yaşayan ve zulümden bıkmış halk nezdinde yankılanmalara sebep oluyor, böylece yeni fetihler için gerekli insan altyapısı oluşuyordu.  Bu da fetih hareketlerinin hızlanmasını getirmiş, Kayı Aşireti’nin Devlet haline gelmesini sağlamıştır. Nitekim Osman Bey, babası Ertuğrul Bey’den devraldığı yaklaşık 4 bin kilometre kare toprağı, komuta ettiği ve bizzat katıldığı fetih hareketleri ile tam 4 misli büyütmeye, yani 16-17 bin kilometre kareye çıkarmaya muvaffak olmuştur.

Ertuğrul Bey’in vefatında Kayı toprakları, Söğüt, Bozüyük, Domaniç, Pazaryeri ve kısmen İnönü etrafında bir sınırın içinde bulunuyordu. Ulu Çınar’ın fidanı öyle bir fışkırdı ki, dalları hemen etraftaki denizlere doğru uzamaya başladı. Daha Osman Bey hayatta iken bu dalların ucu, kuzeyde Adapazarı’nı atlayarak, Karadeniz’e birkaç adımlık mesafeye kadar yaklaşmıştı. Kuzeybatıda, İznik Gölü ile Marmara’nın Gemlik Körfezi’nde denize ulaşmıştı. İznik mızrakların ucuna gelmiş, Bursa çepeçevre kuşatılmış, teslim olması bekleniyordu. Hatta Osman Gazi, Bursa’nın fethini duymuş, ondan sonra canını teslim etmişti.

Batıya doğru ise Ulubat gölüne kadar gidilmişti.

Dikkat çeken önemli bir husus da şudur:

Osmanlı’ya sınırdaş olan ve Selçuklulardan  bağımsızlıklarını ilan etmiş bulunan diğer Müslüman Beyliklerinden hemen hemen hiç toprak alınmamıştı. Çünkü Osman Bey’in siyaseti, Müslümanlarla değil, gayrımüslimlerle mücadele etmek ve o yöne doğru genişlemekti. Hatta denilebilir ki, Osman Bey adım adım İstanbul’a doğru yaklaşmak istiyordu.

 

VEFATI VE BIRAKTIĞI MİRAS

 

Osman Bey 1324 yılından itibaren, yaşlandığı ve hastalandığı için, beyliği fiilen oğlu Orhan Bey’e bırakmıştı. Orhan Bey de Bursa kuşatmasına ağırlık vermişti.

1326 tarihinde Bursa’nın fethedildiğini Osman Gazi’ye haber verdiler. Orhan Bey’in oğlu Murad (Muradı Hüdavendigar)’ın doğum haberini de alan büyük insan, çok geçmeden vefat etti.

Vasiyeti gereği Bursa’ya defnedildi.

Halen Bursa’da mütevazi türbesinde yatmaktadır.

Osman Gazi, hayatı boyunca cihadı terk etmemiş, adeta at sırtından inmemiş bir insandır. Bizans’ın zengin tekfurluklarını fethetmiş, ganimetlerini ele geçirmiş bir kumandandır. Ama kumandanlık hakkı olarak elde ettiği tüm servetini Allah yolunda cihada harcamıştır. Mal biriktirmeyi aklının köşesinden bile geçirmemiştir. Nitekim vefat edince yapılan sayımda kendinden miras kaldığı anlaşılan malların listesi, ibretliktir:

Denizli bezinden yapılmış sarıklık bez,

At için zırh takımı,

Bir tuzluk,

Bir kaşıklık,

Bir çift çizme,

Alaşehir dokumasından kırmızı renkli sancaklar,

Bir sade kılıç,

Bir ok torbası,

Bir mızrak,

Birkaç at,

Bir miktar koyun... (Bey olarak misafirlerine ikram için)

Nasıl olur? Dünya malı namına hiçbir şey yok, bıraktıklarının arasında. En gizli yerleri araştırdılar. Tekrar tekrar aradılar. Sırdaşı kumandanlara sordular, hocalarına danıştılar, altından, gümüşten, dünya malından zerre miktar bile herhangi bir şey bulamadılar.

Yoktu ki bulsalar.

Bu listeye bakanlar, bıraktığı eşya ve hayvanların, cihad için lazım olan eşyadan ibaret olduğunu anlarlar…

Kendi nefsi veya evlatları için bir kuruşluk mal biriktirmediği ortadadır. O adeta malıyla canıyla her şeyiyle cihad ederek, İlayı Kelimetullah için çalışmıştır.

Onun adı sadece fetih hareketleri ile anılamaz. Halkının da faziletli, ahlaklı, saygılı, kültürlü ve İslam’a hizmetkar bir karakterde yetişmesi için elinden geleni yapmıştır. Böyle bir halk ile birlikte, Osman Bey, Orhan Bey gibi idareciler elinde, büyüyecek, gelişecek asırlarca bir cihan devleti olarak hayatiyetini sürdürecek, dünyaya nizam intizam verecektir.

Osman Gazi hayatında elde ettiği tüm servetini cihad için ve halkının muhtaçları için harcamıştır. Evlatlarına ne bir gram altın, ne de bir miskal gümüş bırakmamıştır. Osman Bey malın hükmüne asla girmemiş, mala hükmetmiştir.

Onun bıraktığı en büyük miras temellerini cihad umdeleri ile attığı Osmanlı Devleti’dir. Bir diğer mirası da kıyamete kadar yaşayacak olan temiz ismidir. Dünya malına önem vermeyen, kazandıklarını Allah yolunda tamamen sarfeden, cömert, mücahid, merhametli, hoşgörülü ismi. Hazreti Osman’dan aldığı ve onun gibi ahlaka büründüğü temiz ismi…

 

VASİYETİ

 

Vefatından önce bir vasiyeti vardır. Öyle bir vasiyet ki, kendi oğluna özelmiş gibi yapılmış. Lakin Ulu Çınar’ın dallarını tüm dünyaya uzatacak olan ve kendi neslinden gelen beylere, hanlara, sultanlara ve padişahlara yapılmış bir vasiyettir. Hatta denilebilir ki, İlayı Kelimetullah için çalışacak olan ve kıyamete kadar bu uğurda görev yapacak olan tüm liderlere yapılmış bir vasiyettir.

İşte o vasiyet:

“Oğulcağızım! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira feraize (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helale harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma. Devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira Yaratan’dan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamberi Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de, şerefli şeriatın dışına çıkmazdı. Zulümden, bid'atten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar.

Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin şecaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Devlet malını koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!.. Şeriatın ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla!.. Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, maarif erbabı çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..

Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip haketmediğim halde Celil Rabb’imin bunca yardımına mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Muhammedi Dinin, mensuplarını ve başka dinden olup sana tabi olanları koru. Allah'ın hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile, her bir işe teşebbüsde Allah'ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız yere hiç bir ferde, layık olmayan muamelede bulunma!.. Halka iltifat et, hepsinin rızasını kazan!.."

Osman Gazi’yi anlattık.

Hazreti Osman ahlaklı Osman Gazi’yi.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu. Hayatı boyunca İlayı Kelimetullah için mücadele etmiş bir “Gazi”yi anlattık. Malın kulu kölesi olmamış biri. Evladına mal mülk değil, fazilet, güzel ahlak, kurulu bir devlet, temiz bir isim bırakmış biri. Altıyüz elli sene sürecek bir devletin temellerini sağlamca atmış biri.

Osmanlı Devleti nasıl oldu da bu kadar uzun yaşadı? Her devri şeref, cihad ve hikmet dolu bir devlet olmayı başardı?

Bunların cevabı Osman Gazi’nin hayatında ipuçları ile mevcuttur.

Hişam Bin Abdülmelik

Kanaatkarlık mümin için bir ak maya,

Mal hırsı varsa ak maya başlar akmaya…

 

 

KISA KİMLİK

 

Emevi Devlet Başkanı ve Halifei Müslimin.

Emevi Devleti’nin en parlak ve İslami kurallara en çok riayet edilen Ömer Bin Abdülaziz döneminden sonra, onun amcaoğlu Yezid Bin Abdülmelik Halife oldu. Onun yaklaşık 4 yıl süren hilafetinden sonra ise, kardeşi Hişam Bin Abdülmelik halife oldu.

Hicri 105, Miladi 724 yılında hilafete getirildi.

Hişam bin Abdülmelik onuncu Emevi halifesidir. Büyük kardeşi Halife Yezid 724'te öldüğü zaman, 34 yaşında halife olmuş ve 18 yıl gibi uzun bir halifelikten sonra 6 Şubat 743'te ölmüş ve yerine kardeşinin oglu Velid bin Yezid bin Abdülmelik geçmiştir.

 

HİLAFET YILLARI

 

Doğu cephesinde yani Horasan taraflarında Türklerle, kuzey cephesinde Hazarlarla, kuzaybatıda yani Anadolu içlerinde de Bizanslarla çeşitli muharebeler oldu. Müslüman ordusu İslam ruhunun tazeliğini muhafaza ediyor olduğundan birçok zaferler kazanıldı. Konya ve çevresi Bizanslardan fethedildi. Ama bazen de feci mağlubiyetler yaşanıyordu. Endülüs cephesi de bunlardan biri idi. Orada da Fransız ve İspanyollarla çeşitli mücadeleler devam ediyordu.

Antakyalı bir mücahid insan vardı. Bizans’a karşı çok mücadele etmiş, kahramanlığı dilden dile anlatılır olmuştu. İsmi Battal Gazi idi. Battal Gazi, Hişam’ın halifeliği zamanında vefat etmiştir.

Hişam 18 yıllık hilafeti boyunca, dünya malına çok büyük önem vermesiyle tanınmıştır.

Aslına bakılırsa, Ömer Bin Abdülaziz hariç tutulursa, Emevi Halifelerinin dünya malına, mevki ve makama ya da kadına düşkün olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İşte Hişam dönemi mal ve paraya önem vermek bakımından en önde gelmektedir. Bu dönemde rüşvet hediye adı altında yaygınlaşmıştı. Eyaletlere gönderilen valilerden çeşitli “hediyeler” alınması bir gelenek halini almıştı. Bu hediyeler değerli mallardan olduğu gibi, yiyecek ve giyecek eşyalarını da kapsamıştı. Valiler Halifeye her çeşit hediyeyi veriyor ve işlerini yürütüyorlardı. Halifelik dönemlerinde ilk yarış atı merakı ve bu maksatla atlar beslenmesi Hişam döneminde olmuştu. Hişam’ın bu özellikleri hakkında örnek olarak bir iki olayı zikretmekte fayda var:

Valilerden birisi Hişam’a bir mektup yazar, der ki:

-Emir el Müminine bir sepet şeftali gönderiyorum!

Hişam da cevap yazar:

-Gönderdiğin şeftalileri aldım. Çok hoşuma gitti. Yine gönder. Sana dua edeceğimden emin ol.

Yine valilerden birisi kendisine mantar göndermiştir. Hişam cevap yazar:

-Kırk mantar geldi. Fakat bazılarının içi bozulmuş. Bundan böyle bana bir şey hediye göndereceğin zaman, ambalajını güzel yap, birbirlerine değmesinler ki bozulmasınlar!

Bazıları hediyeyi peşin olarak veriyor ve valiliği kapıyordu. Hediyeler Halife’ye verilebildiği gibi eşine de veriliyordu.

Mesela Cüneyd Bin Abdurrahman, Hişam’ın eşi Ümmü Hakim’e değerli mücevherlerle işlenmiş bir gerdanlık hediye etmişti. Hişam bu gerdanlığı çok beğenmiş, Cüneyd Bin Abdurrahman’ı Horasan’a vali yapmıştı. O Horasan ki, devletin en önemli eyaleti sayılıyordu.

Kendisine bir dostu dedi ki:

-Sen korkak ve cimri birisin! Hilafetten hoşlanıyor musun?

Cevap verdi:

-Niye hoşlanmayacak mışım? Ben yumuşak ve hoşgörülü birisiyim.

Mücemma Bin Yakup anlatıyor:

“Bir defasında Hişam eşraftan birisine küfretti. Adam da onu ikaz ederek:

-Sen yeryüzünde Allah’ın halifesisin, küfretmeye utanmıyor musun?

Dedi. Halife bu söz üzerine çok utandı. Şöyle dedi:

-Sen de bana küfret. Böylece kısas yapmış olalım.

Adam:

-O vakit ben de senin gibi alçalmış olurum.

Dedi. Halife:

-Öyleyse onun karşılığında benden mal al.

Dedi. Adam:

-Ben öyle de yapamam.

Diye cevap verdi. Halife:

-Öyle ise alacağın malları Allah rızası için bana bağışla.

Deyince adam da:

-Allah rızası için sana bağışladım.

Dedi. Hişam bunun üzerine utancından başını öne eğdi. Şöyle diyordu:

-Allah’a yemin olsun ki, bundan sonra bu tür bir şeyi tekrar etmeyeceğim.”

Valileri de tıpkı Hişam gibi mal ve para biriktirmekle meşguldüler. Bazı valiler olmadık icraatlara imza atıyordu. İşte onlardan biri:

731 yılında Halife Hişam, kendi kardeşi Mesleme Bin Abdülmelik'i Ermenistan valisi olarak tayin etti. Mesleme görev bölgesi olan Şirvan'da bir şehri kuşatmaya almış ve şehrin elçileri ile müzakereler başlamıştı.

Mesleme gelen elçilere şu sözü verdi:

-Şehrin askerlerinden tek birini öldürmeyeceğim. Teslim olun!

Düşmanlar bu söze güvenip şehrin kapılarını açtılar. Şehrin kapıları açılınca Mesleme, şehrin bütün askerlerinin ve şehir halkının hepsinin yakalanıp öldürülmesini, ancak seçilmiş tek bir askerin öldürülmeyip hayatının bağışlanmasını emretti.

Böylece Mesleme hileli bir şekilde söylemiş olduğu sözünü tutmuş oldu.

Vali Mesleme’nin başka bir olayı:

Mesleme kuzeye, yani bugünkü Rusya içlerine doğru ilerledi.  Ordusuyla Balanjar’a kadar yürüdü. Arap Müslümanların bu beklenmedik hücumu, daha yeni toplanmakta olan büyük Hazar ordusu içinde önce bir paniğe sebep oldu. Fakat hemen toplanıp yakın çarpışmaya giriştiler. Bütün gün süren muharebede Hazar Kağanı yaralandı ve bu da Hazar ordusunun moralini yıkmaya yetti. Hazar ordusu askerleri Volga Irmağı'nın bir kıyısına yığıldılar ve karşı kıyıya geçmeye yeltendiler. Mesleme bu ırmak kenarında sıkışan Hazar ordusuna iki alternatif tanıdı:

Ya muharebeye devam edip kendi süvarileri tarafından kılıçlanıp öldürülmek, ya da İslam’ı kabul edip kurtulmak.

Hazarların çoğunun İslam dinini kabulü bu muharebeye atfedilir. Mesleme sonra güneye dönüp, hala Hazarlar tarafından ellerinde bulundurulan Bab Kalesi önüne geldi. Bu şehrin suyunu sağlayan sarnıçlar içine hayvan leşleri attırdı. Suları böylece zehirlenen Bab halkı hemen teslim oldu.

Bu olaylardan sonra Hazar halkı büyük ölçüde Müslüman olmuştu. Hazar artık Emevi Devleti’nin yarı özerk bir eyaleti durumuna gelmişti. Mesleme’den sonra vali olan Mervan da, Türk Hazar Kağanı’nı bu yarı özerk eyalete vali olarak tayin etti ve sorunlar sona erdi. Mervan kuzey sınırlarını bu şekilde muhafaza altına alıp sükunet şartları oluşunca ordusunu Irak tarafına çekti.

Türkler yavaş yavaş artık Müslüman oluyorlardı. Emevi Devleti’nin yıkılarak yerine kurulan Abbasi Devleti’nde, Müslüman Türkler doğuda ve kuzeyde artık başrol oynamaya başlayacaklardı.

Endülüste ise, Halife Hişam zamanında Müslümanlar Endülüs Valiliği’nin başarılı harekatları ile Fransa içlerine kadar ilerlemiş ve bu sınırda da bir sükunet sağlanmış idi. Bu vilayette vali olan Ubeyde Bin Abdurrahman, bazı olaylardan sonra istifa etmek istedi ise de, Hişam bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Ubeyde Bin Abdurrahman, yanına bol miktarda hediye, köle, cariye, hayvan ve daha başka değerli şeyler alarak Şam’a geldi. Halife Hişam’ın huzuruna çıkıp bu hediyeleri takdim etti ve istifasını istedi.

Halife bu eşyaları kabul ettikten sonra, ancak istifayı onayladı.

Doğuda, yani Horasan taraflarında da, Müslümanların başarısı bir müddet daha devam etti. Müslümanlar, Türklere karşı Amuderya ırmağını geçerek Sugd'da; Buhara, Semerkand, Kocand şehirlerine doğru yöneldi. Cephede çarpışmalar durmak bilmiyordu. Bu taraflarda kurulacak Abbasi Devleti’nin alt yapı çalışmaları hızlı bir şekilde devam etti.

Anadolu içlerinde Bizans ile çarpışmalar aralıksız devam etti. İslam orduları Konya’yı fethedip, Kayseri istikametine kadar ilerledi. Yapılan bir savaşta Bizans İmparatoru Konstantin esir edildi.

Kuzey Afrika’da ise çeşitli Berberi isyanları zorlukla da olsa bastırıldı ve bu bölge de sükunete kavuştu…

 

İMAM ZEYD ŞEHİD EDİLDİ

 

Hazreti Hüseyin’in torunu İmam Zeyd, Emevilere karşı tıpkı dedesi gibi başkaldırdı. Büyük bir hareket meydana geldi. Halife Hişam bu hareketle uğraşırken çok kan döktü. Irak halkı Hazreti Ali’ye, Hazreti Hasan’a ve Hazreti Hüseyin’e karşı gösterdikleri dönekliği, İmam Zeyd’e karşı da gösterdiler. Yaklaşık 40 bin kişi İmam Zeyd’e biat etmişti.

Biatın şartları şöyle idi:

“Allah’ın kitabına, Rasulü’nün sünnetine, zalimlerle cihada, zayıfları müdafaaya ve mahrumlara yardıma, zulmü kaldırıp Ehli Beyt’e yardım etmeye biat ediyoruz!..”

Davut Bin Ali, İmam Zeyd’e dedi ki:

-Ey amcamın oğlu, bunlar seni aldatmak istiyor. Onlar kendilerine senden daha emin olan deden Hazreti Ali Bin Ebi Talib’i yardımsız bırakıp şehit olmasına sebep olmadılar mı? Ondan sonra Amcan Hazreti Hasan’a biat edip, daha sonra da saldırarak elbisesini yırtıp kendini yaralayıp, mallarını yağmalamadılar mı? Sonra yemin ettikleri halde, deden Hüseyin’i yurtlarından çıkarmadılar mı? Sonra yardımsız bırakıp Kerbela’da şehit etmediler mi? Sen asla bunlarla bir olma! Çünkü bunlara katiyen güvenilmez.

Bu sözleri işiten Kufeliler İmam Zeyd’e:

-Bu Davud senin zafer kazanmanı istemiyor. Çünkü kendini senden ve ailenden bu işe daha layık olduğunu düşünüyor. Ona kanma!

Dediler.

İmam Zeyd Davud’a dönerek:

-Hilafet Muaviye’nin elinde iken deha ve zekası ile dedem Hazreti Ali’yi şehid ettirmiştir. Yine babam Hüseyin’i de Yezid şehid ettirmiştir.

Diye cevap verdi. Bunun üzerine Davud:

-Onlarla bir olduğun takdirde sana karşı en sert kişiler olmalarından korkarım! Ama sen daha iyi bilirsin!

Dedi. İmam Zeyd’den ayrılarak Medine’ye gitti.

İmam Zeyd Kufe’de iken Seleme Bin Küheyl isimli birisi yanına gelerek kendisine iyilikte bulundu. Sonra İmam Zeyd’e sordu:

-Allah aşkına söyle, sana kaç kişi biat etti?

İmam Zeyd:

-Kırk bin kişi.

Seleme:

-Deden Hazreti Ali’ye kaç kişi biat etmişti?

İmam Zeyd:

-Seksen bin kişi.

Seleme:

-Sonra yanında kaç kişi kaldı:

İmam Zeyd:

-Üçyüz kişi.

Seleme:

-Sen mi daha hayırlısın, deden Hazreti Ali mi?

İmam Zeyd:

-Elbette dedem daha hayırlıdır.

Seleme:

-Bu asrın insanları mı daha hayırlı, yoksa o asrın insanları mı?

İmam zeyd:

-O asrın insanları daha hayırlı idi.

Seleme:

-Daha hayırlı olan o asrın insanları, senden daha hayırlı olan dedene ihanet etmişken, sen bunların sana karşı vefa göstereceklerini mi umuyorsun?

İmam Zeyd tıpkı babası ve ataları gibi cevap verdi:

-Onlar bana biat ettiler. Artık bunun gereğini yapmak bana da onlara da vaciptir.

Seleme:

-Peki benim bu şehirden çıkmama izin verir misin? Çünkü bir olay anında nefsime hakim olabileceğimden emin değilim.

İmam Zeyd Seleme’ye izin verdi, o da Kufe’den çıktı.

Hazreti Hasan’ın torunu Abdullah’tan, İmam Zeyd’e bir mektup geldi. Şöyle diyordu:

“Kufeliler görünüşte cakalı ve mütekebbir, içyüzleri itibariyle sönük, rahat zamanlarında kavgacı ve geçimsiz, savaş zamanında sabırsız ve sebatsızdırlar. Dillerine bakarsan ileri fırlarlar, fakat kalpleri kendi hareketlerini desteklemez. Bana peşpeşe davet mektupları geldi. Onlara cevap vermekten vazgeçtim. Çünkü onlardan hem ümidim yok, hem de uzak durmam gerektiğini düşündüm. Onlar hakkında dedemiz Hazreti Ali Bin Ebi Talip en isabetli tespiti yapmıştır. Şöyle diyordu: Eğer ihmal edilirlerse batarlar, bir imam etrafında toplanırlarsa ona kötü söz söylerler, güçlükle karşılaştıkları zaman da gerisin geriye dönüp kaçarlar…”

İmam Zeyd Bin Ali Bin Hüseyin bu mektuba da kulak asmadı.

İmam Zeyd bir gün harekete geçmek için ordusunu toplamak istedi. Haber saldı ki sabahleyin falan yerde toplanılacak. Sabah olduğunda o mevkiye gelenlerin sayısı 218 kişi idi. Çok çeşitli olaylar oldu. Kufeliler İmam Zeyd’in atalarına ne yaptılarsa ona da aynı şeyi yaptılar. “Önce biat, sonra ihanet, biata rağmen ihanet.”

Sonunda İmam Zeyd ve askerleri kılıçtan geçirildi. İmam Zeyd’in cesedi sonradan defnedildiği yerden çıkarıldı. Hunharca işlemlere tabi tutularak ve çarmıha gerilerek şehir şehir dolaştırılıp halka teşhir edildi. Bir müddet sonra İmam Zeyd’in evladı Yahya bin Zeyd’i Horasan’da bir punduna getirip katlettiler. Cesedini astılar. Bu olaydan sonra Emevi Devleti çok az yaşadı. Ebu Müslim Horasani, Abbasi Devleti’nin kuruluşunu sağlayınca, Yahya bin Zeyd’in cesedini asılı olduğu yerden indirip, namazını kılarak defnettirdi.

 

CİMRİLİĞİN BU DERECESİ

 

Hişam mal ve paraya düşkün olduğu oranda cimri idi. Para harcamayı hiç sevmezdi. Ona göre para ve mal biriktirilmek içindi. Hilafetinin son yıllarında bir dostu onu ziyarete gitmişti. Üzerindeki elbiseye dik dik bakıyordu. Halife sordu:

-Neden bakıyorsun?

-Ey Halife, bu elbisenin aynısını siz Halife olmadan önce de üzerinizde görmüştüm. Hep aynı renk elbise giyiyorsunuz herhalde?

-Hayır dostum. Bu elbise senin seneler önce üzerimde gördüğün elbisedir. Hala giyiyorum.

Halbuki biriktirdiği mallar hazineler dolusu idi. O bir elbiseye bile para harcamayı istemiyordu.

Hişam’ın cimriliğinin göstergesi kabul edilen olardan iki tanesini burada nakledelim:

İlk olay:

Adamın birisi halifeye iki kuş hediye etmişti. Hişam kuşları çok beğenmişti. Adama sordu:

-İki kuşun karşılığı mükafat olarak ne istersin?

Adam:

-Emirül Müminin ne dilerse onu kabul ederim!

Dedi. Hişam:

-O zaman mükafat olarak kuşların birini al!

Dedi. Adam da kuşların güzel olanını öbür kuşa bedel olarak aldı. Hişam:

-Sen iyisini seçtin. Bu olur mu?

Dedi ve kuşu geri alarak birkaç dirhem verilmesini emretti.

İkinci olay da şudur:

Hişam bir gün dostları ile beraber kendi meyve bahçesini dolaşıyordu. Çok güzel meyveler vardı. Dostları bu meyvelerden yemeye başladılar. Şöyle diyorlardı:

-Allah Emirül Müminin’in malına bereket versin!

Cevap verdi:

-Siz yediğiniz halde Allah benim malıma nasıl bereket verecek?

Sonra meyve bahçesinin bekçilerini çağırdı:

-Şu meyve ağaçlarını sökün, yerlerine zeytin ağacı dikin ki, bir daha kimse bir şey yiyemesin.

Diyerek onları görevlendirdi.

Bazı hareketleri iyi tarafları da olduğunu gösterir:

Hişam’dan önceki bazı Emevi Halifeleri Hacc yaparlarken belirli yerlerde Hazreti Ali için hoş olmayan sıfatlarla dil uzatırlardı. Hişam da Hacc’a gitmişti. Yalakalardan biri yanına yaklaşarak:

-Hazreti Ali hakkında birşeyler söylenmesi için burası tam yeridir. Ataların onu burada kötülerlerdi. Sen de öyle yapmalısın!

Dedi. O ise şu cevabı verdi:

-Biz herhangi bir kimseye dil uzatmak veya lanet etmek için gelmedik. Biz Hacc etmek için geldik!

Böylece o yalakayı yanından uzaklaştırdı.

 

İBRETLİ BİR ÖLÜM

 

50 yaşının içinde difteri hastalığından vefat etti. Vefat haberi duyulur duyulmaz özel hazine muhafızı olan İyaz isimli yardımcısı, koşarak tüm hazinelerin kapısını kilitleyip anahtarlarını muhafaza altına aldı.

Hişam’ın cenazesi ortada kalmıştı. Teçhiz ve tekfini yani yıkanıp kefenlenip mezara defni için gerekli işlemler yapılacaktı. Halife’nin cesedi önce yıkanmalıydı. İyaz’a başvurdular.

-Halife’nin cenaze masrafları için para lazım. Şu kadar para, teçhiz ve tekfini, şu kadar defni ve şu kadar da merasimi için. Bunlar için bize onun biriktirdiği paralarından ver.

İyaz:

-Asla veremem. O dediğiniz paralar beytülmalındır. Halife’nin şahsi hiçbir parası yoktur.

Dedi. Şaştılar kaldılar. Sonra da şöyle dediler:

-Bir kazan lazım, suyu ısıtmak için. Kefen lazım defin için. Bari bunları bize ver!

İyaz:

-Kesinlikle olmaz. Bu hazineler devlet malıdır. Ben de onların muhafızıyım. Size hiçbir şey verme yetkim yoktur.

-Ama bir kazan olsun versen!

-Hayır asla!

Sonra aradılar, taradılar, emanet bir kazanla suyunu ısıttılar. Hişam’ın cesedini yıkadılar. Sıra kefenlenmeye gelmişti ama, kefenlik bez de, satınalacak parası da yoktu. Azatlı kölelerinden birisi üzerindeki elbiseyi çıkararak Hişam’a bağışladı. O eski elbise kefeni oldu.

Yeni Halife Velid Bin Yezid adamlarına şu emri gönderdi:

-Hişam’ın ve çocuklarının, akrabalarının ve adamlarının  mallarının sayımını yaparak hazineye kaydedin!

Öyle yaptılar.

Bir Hişam geçmişti dünyadan.

Hem de kendisi Müslümanların Halifesi idi.

Mal biriktirdi.

Helal haram ayırımı yapmadan. Rüşvetin adını hediye koyarak…

Kendisi ve ailesi hep beraber biriktirdiler... Biriktirdiler…

Ve ölüm ansızın geldi.

Harcayamadılar.

Müslümanların Halifesi, dünyanın en büyük devletinin başkanı. Ödünç bir kazanla suyu ısıtıldı, cenazesi yıkandı. Kefen lazım oldu. Bir türlü temin edemediler. Çünkü hiç parası yoktu. Eski kölelerinden birisi ona acıdı, Allah rızası için bağışladığı eski elbisesi Halife’nin kefeni oldu.

Bundan daha büyük bir ibret düşünülebilir mi?

Emevi Devleti bu tür yöneticiler elinde ancak 4 yıl daha ayakta kalabildi.

Hicretin 128 nci yılında tarihe karıştı.

İbret içinde ibret…

 

Yezid Bin Abdülmelik

Beyin geri viteste, şehvet coşmuş, azmış,

Sevgiliyle yirmidört saat bile azmış!..

 

TANIYALIM

 

Emevi Devleti’nin kurucusu Muaviye Bin Ebi Süfyan’ın oğlu Yezid’e 1.Yezid, Abdülmelik’in oğlu Yezid’e de 2.Yezid denilmiştir.

Yezid bin Abdülmelik, Miladi 687 yılında doğmuş, 720 yılında 33 yaşında halife olmuş, yaklaşık 3 yıllık hilafet döneminden sonra 723 yılında vefat etmiştir.

Hazreti Ömer gibi adaletli olduğundan dolayı, 2.Ömer de denilen Halife Ömer Bin Abdülaziz’in suikast sonucu genç yaşında vefatı üzerine, onun erkek çocuğu olmaması dolayısıyla, amcası Abdülmelik’in oğlu Yezid, 2.Yezid olarak halife olmuştur.

Halife Ömer Bin Abdülaziz ölüm döşeğinde iken ona dediler ki:

-Senden sonra Yezid halife olacaktır. Ona bir mektup yazıp tavsiyelerde bulunmak istemez misin?

-Ona ne tavsiye edeyim, o Abdülmelik oğullarından birisidir.

Diye cevap verdikten sonra şunları yazdırdı:

“Ey Yezid! Hataların göz ardı edilemeyeceği ve kişinin geri dönmeye güç yetiremeyeceği zamanda, gafletten sonraki düşüşten kork. Geride bırakacağın şeyleri sana teşekkür bile etmeyecek kimseler için bırakacaksın. Sonunda seni mazur görmeyecek birine, yani Allah’a gideceksin. Vesselam!”

Ömer Bin Abdülaziz’in adil uygulamalarından sonra hilafet çıtası çok yükselmiş ama 2.Yezid’in hilafetinde bu çıta tekrar aşağılara çekilerek, geleneksel Emevi Halifelerinin kısmen zulme dayalı, adaleti pek gözetmeyen, mal mülk biriktirme sevdası dolu hilafet yıllarına dönülmüştü. 2.Yezid döneminde halifenin mala ve şehvete olan meyilleri, sonra gelecek olan Hişam döneminde mal hırs ve tamahına dönüşecek ve Hişam’dan sonra birkaç yıl içinde Emevi Devleti tarihe karışacaktır. Şimdi konumuza dönüp 2.Yezid dönemini kısaca anlatacak ve onun mal ve şehvet hırsından örnekler vereceğiz.

 

KOLTUKTA BİR ŞEHVET DELİSİ

 

Ömer Bin Abdülaziz bir suikast sonucu zehirlenerek şehid olmuştur. Hilafet koltuğu pusuda bekleyen 2.Yezid’in eline geçmiştir. İşte onun ilk icraatı:

Kızkardeşi Fatıma Binti Amdülmelik, kendinden önce halife olan Ömer Bin Abdülaziz’in hanımı idi.

Ömer Bin Abdülaziz halife olunca karısı Fatıma’yı çağırıp şöyle demişti:

-Eğer benimle birlikte yaşamaya devam etmek istersen, süs eşyalarını ve mücevherlerini devlet hazinesine bırak. Çünkü onlar senin yanındayken ben seninle beraber olamam.

Bunun üzerine Fatıma bütün süs ve mücevherlerini götürüp devlet hazinesine teslim etti. Kendisi Hazreti Fatıma gibi mütevazi ve takva dolu bir hayat yaşamaya karar verdi. Kocasına hayırlı işlerinde hep yardımcı oldu. Enteresandır, kocası vefat ettikten sonra, yeni halife 2.Yezid Fatıma’yı yanına çağırdı:

-Ben bilirim ki, Halife Ömer sana zulmetti. Mücevherlerini elinden aldı. Bak o mücevherlerini getirttim, geri teslim al.

Dediğinde Fatıma:

-Vallahi kabul etmem! Ben Ömer’e sağken bağlı olup da öldükten sonra karşı mı geleceğim?

Diye cevap verince 2.Yezid, söz konusu mücevherleri kendi ailesine dağıttı.

Böylece Ömer Bin Abdülaziz’in adaleti daha ilk günden rafa kaldırılmıştır. Ülke çapında vergiler haksız bir şekilde arttırılmış, bundan dolayı da halkta genel bir hoşnutsuzluk baş göstermiş, gelen halife, gidenin adaletini aratır olmuştu.

2.Yezid halifeliğe geçtiği zaman ilk uğraşması gereken sorun, Horasan eski valisinin isyanı olayı oldu. Emevilerin zayıflamasına ve kısa süre sonra da yıkılmasına sebep olan olaylardan birisi de budur. Horasan Valisi ve yeni halifenin adaşı, Yezid Bin Muhalleb isyan ederek, Horasan ve Basra’yı ele geçirdi. Üzerine gönderilen merkezi orduları yendi. Bu isyanın en belirgin özelliği, Ehli Beyt’in kanını dökmüş bulunan Emevi sülalesine karşı cihad ilan edilmesi dolayısıyla, isyanın başlamasıdır.

Bir müddet sonra Yezid Bin Muhalleb üzerine gönderilen ordu, çeşitli zorluklardan sonra galip gelerek isyan bastırıldı, isyancılardan elebaşıları öldürüldü, çok sayıda esir alındı.

Kuzey Afrika’da da benzer isyanlar baş gösterdi. Çok sayıda insan katledildi. Zulüm derecesindeki uygulamalardan halk hoşnut değildi. Bu uygulamalar dolayısıyla yer yer isyan hareketleri başlıyor, adeta Emevi Devleti’nin çatırdıları işitiliyordu.

Endülüs bölgesinde de durum bundan farklı değildi. Zalim valilerin koyduğu adaletsiz vergiler, halkı canından bezdiriyor, devlete karşı güveni sarsıyordu. Endülüsün ilk parlak yıllarındaki uygulamalar artık zayıflıyor, cihad duraklama devresine, hatta gerileme sürecine girmiş gibi gözüküyordu. Fransa içlerine kadar girmiş bulunan Müslüman orduları, artık dışarıyla, yani cihadla değil kendi içlerindeki adaletsiz uygulamalarla uğraşmaya başlamış bulunuyorlardı. İberik yarımadası ve Fransa içlerinde kısmi kazanımlar oluyorsa da, bunlar kısa sürede elden çıkıyor, geri çekilme şeklinde devam ediyordu.

Müslümanların bu yenilgisi, İberik yarımadasının dağlık kuzey tarafinda bulunan ve İslam Devleti’nin hükmü altına hiç girmemiş olan bölgelerindeki Hıristiyanlarda değişik etkiler yapıyordu. Müslümanların da mağlup edilebileceği görülüyor, sonraki zamanlarda zafer kazanmalarını gerektirecek atraksiyonlara başlamaları fikrini geliştiriyordu.

Kuzey cephesi de diğer cephelerden farklı değildi. Azerbaycan, Kafkaslar ve Hazar bölgelerinde bariz bir gerileme olmamasına rağmen, tersine süreç İslam Devleti’nin sınırlarını tehdit altına almış bulunuyordu.

Cephelerden gelen bu başarısızlıklar yeni halife 2.Yezid’de hoşnutsuzluklar meydana getirmesine rağmen, o zevk ve sefa dolu hayatına devam ediyordu.

2.Yezid’in hilafet döneminin ilginç olaylarından birisi de sahabelerden en sonuncusunun vefat etmesi olayıdır. Son sahabi Miladi 720 yılında vefat eden Kinan’lı Ebü Tufeyl Amir Bin Vesilet ül Leysi’dir. Bu tarihten sonra yaşayan bir sahabinin varlığı bilinmemekle beraber, İslam alimleri, Hazreti Peygamber'in hayatının sonlarında söylediği:

"Yüz sene sonra bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır. "

Hadisi Şerifi’ne dayanarak ashabın bulunabileceği son zaman sınırı olarak 729 senesini belirlemişlerdir. İslam aleminde, çok sonraki dönemlerde bile, zaman zaman görüldüğü gibi bu tarihten sonra sahabi olduğunu iddia edenler çıksa da, onlara itibar edilmez. Sahabe tarifi, Müslüman olarak mutlaka Hazreti Peygamber’i bir an da olsa görmüş veya sohbetinde bulunmuş olanları kapsamaktadır. Bu konuyu bir iki cümle ile açıklığa kavuşturalım:

Peygamber Efendimizin getirdiklerine iman ederek onu gören ve Müslüman olarak vefat eden kimselere sahabi denilir. Arkadaş demektir. Efendimizin arkadaşı. Sahib tekil arkadaş, ashab ise bunun çoğuludur.

Sahabi sayılabilmek için, az da olsa Resulullah ile görüşmek şarttır. Bu sebeple Hazreti Peygamberimiz döneminde yaşamış, ona iman etmiş, hatta onunla haberleşip yazışmış, ona destek sağlamış, ama onunla görüşmemiş kişiler sahabi sayılmazlar. Mesela o dönemin meşhur Habeşistan Kralı Ashame Necaşi, ya da Medine’ye kadar geldiği halde Efendimizle görüşemeden geri dönmek zorunda kalan Üveys ül Kareni, iman etmişlerdir ama, Efendimizle görüşemedikleri için sahabi sayılmamışlardır. İyiyi kötüden ayırdedebilecek yaşta Peygamber Efendimizi gören çocuklar ise ashabtandır. Mesela Hazreti Peygamberimizin sevgili torunları Hasan ile Hüseyin birer sahabidir.

 

2.YEZİD’İN İLGİ ALANLARI

 

2.Yezid'in kendinden önceki Emevi halifelerinden daha çok harem hayatına ve harem dışındaki kadınlara düşkünlüğü ile tanınmıştır.

Tarih kitaplarında yazdığına göre 2.Yezid, henüz halife olmadan önce Hacc’a gitmişti. Dönüşte bir cariye satın almış ve onu çok beğenmişti. İsmi Habbabe idi. Habbabe’yi bir müddet sonra Mısırlı birine satmıştı. Ama bir türlü unutamıyordu. Bu durumunu etrafındakilere de söylüyordu. Halife olunca karısı Sude ona bir gün şunu sordu:

-Ey Müminlerin Halifesi! Dünyada en çok arzu ettiğiniz şey nedir?

Halife hemen cevap verdi:

-Biliyorsun işte Habbabe!

Sude, Halife’den gizli olarak bu cariyeyi arattırıp buldurdu ve çok yüksek bir fiatla satınalıp saraya getirtti. Onu perdenin arkasına sakladı. Ertesi gün tekrar sordu:

-Ey Müminlerin Halifesi. Dünyada en çok neyi arzu ederdin?

-Söylemiştim ya, Habbabe’yi arzu ediyorum.

Sude bunun üzerine perdeyi açarak:

-İşte sana en çok arzuladığın kadını getirdim ve hediye ediyorum.

Diye iltifat etti. Dünyaları verseler bu kadar sevinemezdi.

Halife artık Habbabe’yi gece gündüz yanında ayırmaz olmuştu. Sellame isimli şarkıcı bir sevgilisi daha vardı. Artık halife sevgilileriyle baş başa, zevk ve safa içinde yaşar olmuştu. Bir gün bahçede beraber gezinirken duvarın üzerine çıkarak haykırıyordu:

-Mutluluktan uçacağım!

-Allah korusun Halife hazretleri. Aman kendinizi aşağıya atmayın. Sonra devleti kime bırakacaksınız?

Halife mutluluktan sarhoş bir halde cevap veriyordu:

-Sevgilim Habbabe’ye bırakırım!

Buna benzer çeşitli ifadeleri dile getirmekten çekinmiyordu.

Yine bir defasında mutluluktan ne dediğini bilemez hale gelmiş:

-Çok mutluyum uçmak istiyorum!

Diyerek hamle yaptığında Habbabe:

-Ey Müminlerin Emiri, ümmeti ve saltanatı kime bırakacaksın, Allah seni korusun!

Deyince:

-Vallahi uçacağım. Ümmeti ve saltanatı da sana bırakacağım!

Demiş ve Habbabe’nin elini öpmüştü.

Cephelerden gelen bozgun haberleri, vilayetlerden gelen isyan ve hoşnutsuzluk ihbarları onu üzüyor ama, zevkinden taviz vermesini asla gerektirmiyordu.

Yine böyle bir zevk anında bahçede gezintideyken, sevgilisi Habbabe’ye uzaktan üzüm tanesi atıyor, o da ağzıyla bunu tutmaya çalışıyordu. Bir anda beklenmedik bir olay oldu. Attığı üzüm tanelerinden birisi Habbabe’nin tam boğazına kaçtı. Nefes borusu tıkandı. Çırpınıyor, nefes almaya çalışıyordu ama hayır. Kızardı, bozardı, morardı ve çırpınarak can verdi.

Halife şaşkındı. Üzgündü…

En sevdiği kadın gözünün önünde ölmüştü. Hem de ölümüne o sebep olmuştu. Çığlıklar, feryatlar nafileydi. Habbabe ölmüştü. Bir müddet buna inanamadı. Etrafında dönüp duruyordu. Tekrar şen şakrak ayağa kalkmasını bekliyordu. Ama nafile. O artık ölmüştü. Cesedi odasına götürdü. Öpüp okşuyor seviyordu. Üzgündü. Gözyaşlarını tutamıyordu. Dünyası kararmıştı.

Üç gün üç gece cesetle yaşadı. Artık kokmaya başlamıştı. Halifeye onun öldüğünü söyleseler de nafile. İnanmak istemiyordu. Ama artık kokudan da durulmaz olmuştu.

Adamları ona dediler ki:

-Senin bu kadına karşı olan bu düşkünlüğün halkın ağzında dolaşıyor. Temsil ettiğin Hilafet makamı bunu kaldırmaz!..

Hal böyle olunca ister istemez cesedin defnedilmesine müsaade etti, ama kendisi de hasta olmuştu.

Şarkıcı sevgilisi Sellame ona ağıtlar okuyor, şiirler söylüyordu. Halife artık odasından hiç çıkmıyordu. Sevgilisi için dünyasını karartıyordu. İşte bugün yedinci gündü. Sellame ağlamaklı sesi ile gene ağıtlar düzüyordu. Ağıtlara kulak verdiler, dehşete düştüler. Bu ağıtlar çok değişikti:

-Gitti bizi gözetip kollayan efendi! Vah Müminlerin Emiri vah!

Sellame söylediği ağıtlarla Halife 2.Yezid’in ölüm haberini bildiriyordu… Sevgilisinin acısına 7 gün dayanabilmişti. Arkasından hilafetinin üçüncü yılında 35 yaşında o da ölmüştü. Sevgilisinin ölümüne dayanamamış, peşinden gitmişti.

Cenaze namazını kıldılar ve götürüp sevgilisi Habbabe’nin hemen yanıbaşına defnettiler.

Ebu Hamza, Emevi sülalesinden Mervanoğulları her anıldığında 2.Yezid’i kasdederek şöyle derdi:

-Habbabe’yi sağ tarafına, Sellame’yi de sol tarafına oturttu. Sonra da “Ben uçmak istiyorum!” dedi. Neticede Allah’ın acıklı azabına doğru uçtu gitti.

O şehveti için yaşadı.

Hilafeti şehveti için kullandı.

Yaşarken sevgililerinin arasındaydı.

Sevgililerinin arasında öldü.

Sevgililerinin arasına defnedildi.

Ama diriltilirken ve hesaba çekilirken ve amellerinin karşılığı verilirken ne halde olacağını Allah bilir.

 

TOP