AKINTI İLE GELEN NUSRET

AKINTI İLE GELEN NUSRET

Önceki sayfalarda izah ettik. Tabur komutanı Binbaşı Halis Bey, emrindeki birliklerinden gönüllü bir ere, çıkarmadan önceki gece, düşman tarafından denize bırakılmış bulunan işaret şamandıralarının yerini değiştirtmişti. Böylece Anzak’lar asıl çıkacakları yerin 1,5 km. kuzeyine yanlışlıkla çıkmışlardır. Bütün planları, Kabatepe’nin geniş kumsalları ve düzlüklerine çıkacak olmalarına göre hazırlanmıştı. Ancak çıktıkları yer ise, daracık kumsalları olan, önünde düzlükler yerine duvar gibi dik kayalık ve geçit vermez oyuklarla kaplı bir yerdir. Üstelik burası, Türklerin makinalıtüfek menzili içinde olduğundan Anzaklar büyük bir katliama uğramakta, sağ kalanlar soluğu kayaların dibinde, oyuklarda, fundalıkların arkasında almaktalar. Böylece çıkarma daha baştan çok büyük bir olumsuzlukla başlamış, bu yanlışlık, binlerce kişinin hayatına malolmaktan başka, saatlerce zamanın boşa geçmesine sebep olmuştur. Halbuki çıkarma birliklerinin, karaya ayak basar basmaz, ilk hedefleri, Kabatepe’nin, kendilerine göre sol tarafta bulunan, stratejik olarak çok önemli olan tepeleri ve sırtları, ve en önemlisi  Conkbayırı ve Kocaçimen tepeyi ele geçirmekti. Böylece daha ilk gün, yarımadanın en yüksek yerlerine sahip olunacak, en geç ikinci gün de, Çanakkale Boğazı’nın en önemli yerleri olan Kilitbahir platoları ele geçirilecek, güneyden çıkmakta olan birliklerle buluşularak, üçüncü gün Türk tahkimatları ve savunma tesisleri ele geçirilecekti.
Ama öyle bir yere çıkmışlardı ki, ne ilerleyebiliyorlar ne de kendilerini savunabiliyorlardı. Adeta yerlerine çakılıp kalmışlar, uzaklarda olan Türk takviye birliklerinin cepheye yetişmeleri için bekliyor, gerekli zamanı Türklere veriyor konumuna düşmüşlerdi.
Anzakların çıktığı yeri savunan Türk birlikleri oldukça zayıftı. Almanların yanlış stratejileri yüzünden buralara çok az sayıda birlik bırakılmış, takviye kuvvetler ise çok uzaklara konuşlandırılmıştı. Mesela Anzakların çıkarma yaptığı  ve sonradan Anzak koyu denilecek olan mevkiyi, sadece 160 kişi koruyor ve gözetliyordu. Ama bir gerçek vardı:
Osmanlı Ordusu  cihad ediyordu. Almanlar’ın yanlış taktikleri de olsa bu gerçek değişmiyordu. Cihad eden, bunun hakkını veriyorsa, yani elden gelen bütün çabayı harcıyorsa, Allah mutlaka yardım edecekti. İşte bu sefer yardım düşmanın basiretini bağlayarak, onları yanlış yere çıkararak gelmiş olu-yordu.
Şamandıranın yerinin Türk’lerce değiştirilmiş olduğunu kabul etmeyen İngiliz savaş tarihçilerinin bu konu hakkında mütalaaları  enteresandır. Bu yanlış yere çıkarma yapma olayı  hakkında, her biri değişik sebepler bulmaktadır:
Kimisine göre, çıkarma başladığında deniz yüzeyindeki sis, çıkarma birliklerinin yollarını şaşırmasına sebep olmuş, böylece bu feci yanlışlık yapılmıştır. Bir başka kişiye göre, o güne kadar hiç hesaba katılmamış olan ve varlığı da bilinmeyen meçhul bir akıntı onları 1,5 km. kuzeye sürüklemiştir. Bu yanlışlığı rüzgara bağlayanlar da vardır.
Sis bahanesini ileri sürenler, hemen sonraki satırlarında, havanın çok berrak olduğunu ifade ederek, adeta kendi kendilerini tekzip etmektedirler. Hatta çıkarma teknesinde bulunan askerlerden birinin  tepelerin üzerinde bir ışık gördüğünü, bunun Türk askerinin kendilerini görmüş olduğunu zannettiklerini, dikkatli bakınca bu ışığın parlayan bir yıldız olduğunun anlaşıldığını yazmaktadırlar. Böylece havanın çok berrak olduğunu, gökteki yıldızların bile görülebildiğini kendileri yazmalarına rağmen, sis bahanesini yine kendileri ileri sürebilmektedirler.
Rüzgarı suçlayanlar, bütün meteorolojik raporların o gece havanın son derece sakin olacağını gösterdiğini de  birkaç sayfa öncesinde kendilerinin ifade ettiklerini unutmuş görünmektedirler. Ayrıca o gece havanın çok durgun olduğu da bilinmektedir.
Akıntı bahanesine gelince:
Düşman, hem boğazları, hem de Gelibolu yarımadasını çevreleyen suları, aylarca karış karış taramış ve bu sularda her gün yüzlerce defa zırhlıları ile, ileri geri gelip gitmişlerdir. Yarımada etrafında bazı akıntılar olduğunu tesbit etmişlerdir. Mesela bunlardan Seddülbahir açıklarındaki akıntının, çıkarma planlanırken bilindiğini, hareket tarzının buna göre hesaplanarak yapıldığını, savaş notlarında yazmaktadırlar. İddia ettikleri gibi güçlü bir akıntının olduğunu önceden hesaplayamamış olduklarını kabul etmek mantıkla bağdaşmaz. Hafif bir akıntı söz konusu olsa,  o günkü teknolojiyle bunun belki fark edilememiş olduğunu düşünebiliriz. Ancak ileri sürdükleri akıntı bahanesi, öyle az bir akıntı değildir. Birkaç kilometrelik bir tekne yolculuğunda çıkış yerini 1,5 km. değiştirecek bir akıntı, çok büyük bir akıntı olmalıdır. Böyle bir akıntının, çıplak gözle bile fark edilmesi   gerektiği açıktır. Bu bahane de çok mantıksız ve geçersiz bir bahanedir.
Ama hepsinin ortak görüşü, yapılan bu yanlışlığın, ne-ticeleri itibariyle, talihin Türklere armağan ettiği çok büyük bir fırsat olduğudur.
O anları anlatan İngiliz yazar Alan Moorehead’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Saat 04’e yaklaştığında kıyıdan hala 2750 metre uzaktadırlar. Bu arada palamarlar çözülür, savaş gemilerinin kara gölgesi yavaşça açığa doğru uzaklaşır, makinaları inanılmaz gürültü çıkaran bir dizi rö-morkör teknelere kıyıya kadar eşlik eder. Kıyıda hala yaşam belirtisi yoktur. İşaretçilerden biri ba-ğırır:
-Sancak baş omuzlukta bir ışık!
Kısa sürede, görülenin parlak bir yıldız olduğu anlaşılır. Hala römorkörlerin gürültüsünden ve dalgaların kıyıdaki kayalara çarpmasından başka ses duyulmaz. Römorkörler kıyıya 175 ya da 275 metre kala palamar çözerler, denizcilerin küreğe oturma sırası gelmiştir. Şafak sökmek üzeredir.
Askerler şimdi saatlerdir teknededirler. Uyuşmuş bacaklarına sürekli kramp girer. Beklemenin verdiği ger-ginlik dayanılmaz olur. Görülmemiş olmaları müm-kün değildir. Birden bire yamaçlardan bir roket yükselir, peşinden tüfekler ateşlenir. İşte nihayet aylardır eğitildikleri anlar gelmiştir. Askerler tek-nelerden atlar, kıyıya kalan 45 metrelik mesafeyi kendi çabaları ile aşacaklardır. Aralarından birkaçı vurulur, kimileri sırtlarındaki ağırlık nedeniyle boğulur, ama çoğu suyu aşıp kıyıya varmayı başarır.
Ne var ki, birden bire her şey yanlış gitmeye başlar. As-kerlere, kıyıdan sonraki ilk birkaç yüz metrenin düzgün olduğu, içerlere ulaşmanın kolay olacağı söylenmiştir. Buna karşılık önlerinde bilinmedik bir yamaç yükselir, köklere ve kayalara tutunup tırmanmaya çalıştıkça, yukardan açılan yoğun bir ateşle karşılaşırlar. Kısa süre sonra çığlık ve haykırışlardan başka ses duyulmaz olur. Askerler yuvarlanarak uçurumlardan düşer, tepeye tırmanmayı başarıp düşmana saldıranlar kısa sürede kaybolur. Geriden gelenlerse nereye gideceklerini bilemezler, kendi buldukları patikaya düşerler. Subaylar adamlarıyla iletişimlerini kaybederler. Birlikler birbirine karışır,  haberleşme çöker.
Binlerce metrekarelik bir alanda, birbirinden bağımsız ona yakın boğuşma görülür. Küçük Avustralya’lı gruplar içeriye doğru bir, ya da iki mil kadar yol almışlardır. Ancak geriye kalanların çoğu yarlar ve dik yamaçların dibinde, kıyıya çakılıp kalmışlardır. Şimdi herkes çıktıkları kumsalın Kabatepe olma-dığının farkındadır. Bilinmedik bir akıntı, karanlıkta, gemileri bir mil kuzeye sürüklemiş, böylelikle Anzaklar, Sarıbayır tepelerinin ay yüzeyine  benzer topraklarına çıkmak zorunda kalmıştır.” 35
Aynı akıntı hakkında, yine Aspinall isimli İngiliz yazar, bilinmeyen bir akıntı değil de, “tahmin edilen, ama maalesef tahmin edildiğinden çok kuvvetli çıkan bir akıntı” tabirini kullanmaktadır.
Bundan başka Aspinall daha enteresan bir iddia da ortaya atmaktadır:
Bu yazara göre  çıkarma botlarında bulunan askerler, saat 04,00 ten sonra kıyıya yaklaşmaya başladıklarında, sahiller  silüet halinde görülmeye başlamıştı. İşte bu sıralarda  Yüzbaşı Waterlow, Arıburnu’nu iskele başı omuzluğunda görünce burasını Kabatepe sandı. Böylece rotasından bir mil güneye düştüğünü zannetti. Derhal sancak alabanda edip Anzak koyunun tamamıyla kuzey tarafına düşen bir noktaya vardı. 36
Bir başka İngiliz yazar, bu olayı daha açık yazmaktadır:
“Sonunda filikalar karmakarışık bir halde Arıburnu çev-resine yanaştılar ve hiç biri daha güneyde çıkmaları gereken yere çıkamadı.
Daha sonra yapılan resmi açıklamada, kıyı açıklarındaki akıntının tüm kafileyi kuzeye attığı belirtilmiştir. Ancak bu açıklama inandırıcı değildir. Hakim olan sakin hava koşullarının Kabatepe açıklarında neden normal 4 millik kuzey-kuzeybatı akıntısından daha güçlü bir akıntı oluşturduğunu anlamak hala mümkün değildir. Normal akıntı, filikaları belirtilen uzaklığa sürüklemek için yeterli olmayacaktı. 
Altmış yıl boyunca ortaya çıkmayan ilk inanılır açıklama, kafilenin kuzeye kaymasının nedeninin belirli bir astsubayın  yanlış girişiminden ve aldığı emirleri sorgusuz yerine getirmemesinden kaynaklandığını göstermektedir ki, insan zayıflıkları, daha önce bi-linmeyen bir akıntının müdahalesinden daha inandırıcıdır.” 37
Bu yazar da, aslında “bir astsubayın yanlışlığı”na inanmamakta, bu açıklamayı inandırıcı bulduğu için, inanmış görünmektedir. Nitekim ileriki satırlarında bunu açıkça anlıyoruz.
Resmi İngiliz savaş tarihleri, yanlış yere yapılan çıkarma konusunu ya es geçmektedir, veya çok kısa bir şekilde “tahmin edilemeyen güçlü akıntı” izahıyla geçiştirmektedirler. İngiliz yazarlarından Robert Rhodes James, bu yanlışlık üzerinde sayfalarca yazı yazmış, olayı yaşayanların anılarını ve yakınlarına söylediklerini tespit etmiş, yapılan çeşitli açıklamaları kitabına almak suretiyle, 5-6 sayfalık bir izahat verdikten sonra da hiç birinin olayı izah etmede yeterli olmadığı, olayda karanlık noktaların olduğu, hatta tuhaflıkların bulunduğu, sonucuna varmıştır. Yazar James, kitabının ön sözünde, olayları kendinden öncekiler gibi her hangi bir sansüre tabi tutmadığını, resmi tarih bilgileri ile çelişse bile işin doğrusunu yazmış olduğunu açıkça ifade ettikten sonra,  General Aspinall’in, kendisine özel olarak; askeri arşivleri tararken bazı şeylerin yazılmaması gerektiği konusunda, baskılar yapılmış olduğunu ifade ettiğini söylemektedir.  Bu yazar kitabında daha değişik bir iddiada da bulunur:
O geceki çıkarmalara iştirak edip de, kitabın yazıldığı ta-rihte henüz hayatta olan H.V.Howe isimli bir asker, yukarda ileri sürülen izahların hiç birinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, doğrusunun şu olabileceğini söylemiştir:
Çıkarma gecesi Queen Elizabeth’de beraber olan, General Birdwood ile, General Thursby’den birinin, planda son dakikada bir değişiklik yaparak, çıkarma birliklerinin hareketlerini yöneten Waterlow’a daha kuzeyde bir noktaya çıkarma yapmasını emretmiş olabileceğini ileri sürmektedir.
Aynı yazar devam ediyor:
Hakikaten çok garip bir şey olmuştu. Waterlow’a, her tür-lü yardım ve müsamaha yapılmış olduğu halde, böyle bir hata yapmasının çok tuhaf olduğunu da kabul etmek lazımdır.
Yanlış yere çıkmakta olduklarını fark etmemiş olmaları mümkün değildir. Kabatepe sahilleri ile, Anzak Koyu sahillerinin alaca karanlıktaki silüetleri çok farklı olarak görülmesi gerekirdi. Çıkmadan çok önce, bu yanlışlığın fark edilmesi ve derhal güneye doğru dönülüp, planlanan yere çıkmaları hiç de zor değildi.
Akıntı bahanesinin de geçerli olmadığını söyleyebiliriz:
Çıkarma yapan birliklerin teknelerinin akıntıya kapılarak kuzeye yöneldiklerini kabul edersek, yedek tek-nelerin niçin akıntıya kapılmayıp normal seyrinde gitmiş olduklarını açıklayamayız. Gerçekten de yedek tekneler, ileri sürüldüğü gibi her hangi bir akıntıya maruz kalmamışlardır.
Yedek teknelerin böyle bir akıntıya kapılmadan doğru yere gittiklerini de böylece, bu yazardan öğrenmiş oluyoruz. Resmi tarihçiler ve diğer yazarlar bundan hiç bahsetmezler.
Bu yazar, yapılan bu yanlışlığın diğer yazarların ileri sürdüğü sebeplerden meydana gelmemiş olduğunu açıkça yazmıştır. Bu yazara göre bu yanlışlık esrarengiz bir sebepten meydana gelmiştir.
Gerçekten de başka yerlerde hiç bahsedilmemiş olan  sebeplerin gözden geçirildiği, kitabının bu bölümünde, insan İngilizler’in bazı bilgi ve belgeleri yayınlatmamış olduğunu, yapılmaya çalışılan izahların, bu yanlışlığı hiç bir şekilde açıklamadığını dikkatlice okuyup tetkik edince daha iyi hissedebiliyor. 38
Yine yukarıya alıntıladığımız ve bir astsubayın hatasından kaynaklandığını daha inandırıcı bulan yazar, birkaç satır sonra değişik bir sebep ileri sürmektedir: Çıkarma gemileri asıl demirleme yerine değil de daha kuzeye demir atmışlardı.
Bu iddia diğer iddialardan çok daha değişiktir. Yine aynı yazar, aynı sayfalarda, bütün bunların hiç araştırılmamış olma-sını  çok enteresan bulmakta ve son cümle olarak da:
“Çıkarmanın bu şekilde yanlış yere yapılması ilahi bir takdir olarak görülmüştür.” 39
Demek suretiyle, olayın anlaşılamadığını ve gerçek sebebin bilinemediğini ifade etmek istemiştir.
Görüldüğü gibi birbiriyle,  hatta kendi içinde son derece çelişen izahlar yapılmaya çalışılmakta, fakat bu izahların inandırıcılığı bulunmamaktadır. Bizler ise inanıyoruz ki bu tip olaylar ne tesadüftür, ne de izah edilmeye çalışıldığı gibidir. Ancak bunlar Allah’ın cihad edenlere yaptığı yardımlardan sadece bir tanesidir.
Yanlış yere yapılan çıkarma, gerçekten de çok kritik ve kıymetli olan bir günü, Anzakların, Türklerin lehine olarak kaybetmelerine sebep olmuş ve savaşın nihai kaderine etki eden en önemli olaylardan birisi sayılmıştır.Çünkü yeri geldiğinde anlatılacaktır, Anzaklar çıktıkları bu yanlış yerin olumsuzluklarını savaşın sonuna kadar yaşamışlardır.
Çıkarmanın üzerinden bir gündüz geçmiş olduğu halde, yanlış yere çıkışın karmaşası, ilerlemek isteyen düşmanın ayağına dolanmaya ve onları geri doğru çekmeye devam etmektedir. Yine kendilerinden dinliyoruz:
“Mustafa Kemal öğleden sonra, tüm Anzak köprübaşına karşı gözü kara saldırısını sürdürür. Saat 16’ya doğru sömürge askerleri, ilk hamlede ele geçirdikleri tepeleri bırakıp geri çekilmek zorunda kalır. Akşam olduğunda kuşatma altındadırlar. General Birdwood’un paniğinin tek nedeni bu değildir. Baş-langıçta yapılan yanlışlık, akıntı nedeniyle planlanandan başka yerde gerçekleştirilen çıkarma, etkisini göstermeye başlamıştır. Birdwood en az bir mil uzunluğunda bir kıyıya çıkmayı düşünürken, elindeki toprak 900 metre uzunluğunda ve 30 metre eninde bir şerittir. Kıyıya gelen her şey buradan geçmek zorundadır. Öğleden önce kıyıda küçük de olsa bir iskele yapılır. Ancak öğleden sonraki kalabalık sorun yaratır. Hayvanlar, toplar, her çeşit malzeme ve cephane karma karışık bir şekilde kumun üstüne yığılır. Köprü başını genişletmeden bunları düzene koymak mümkün değildir.  Anzakların elindeki tüm toprak, iki mil uzunluğunda ve ortalama üç çeyrek mil genişliğinde bir kara parçasıdır.
Bu arada tepelerden aşağıya bir nehir gibi yaralı akar, sedyelerdeki yaralılar kıyıya dizilir. Kısa sürede kıyının bütün bir bölümü yaralılarla kaplanır. Bazıları büyük acılar içinde, gemilere götürülmek üzere, orada yatarak bekler. Onlar beklerken yağmur gibi mermi ve şarapnel yağar. O daracık ve kalabalık sahil şeridinde, generalden eşekçiye kadar herkes ateş altındadır. Türkler kıyıları çevreleyen tepelerden ateş ederler. Kıyıdan sorumlu subaylardan biri, yaklaşan her teknenin yaralı almasını emreder. Bu emirler çıkarma programlarını karıştırıp geciktirmekle kalmaz, yaralıların daha fazla acı çekmelerin sebep olur. Bazıları tekneden tekneye aktarılarak, gemilere götürülür, burada tedavi imkanı olmadığı için de geri gönderilir. Çünkü tüm doktorlar ve sıhhiyeciler karadadır.” 40
Akıntı veya sis, bir astsubayın hatası yahut ters rüzgar, son dakikada değiştirilen emir, ya da yanlış teşhis edilen kara parçası, yahut ta yeri değiştirilen şamandıra; veya başka bir şey, her ne ise, cihad etmekte olan askerlerimizin ihtiyacı olan zamanı hediye etmiştir ve Allah’ın bir yardımıdır.

BU BİR HAÇLI ORDUSUDUR

BU BİR HAÇLI ORDUSUDUR

Kitabımızın ilk bölümlerinde izah etmiş idik. İtilaf Devletlerinin, hedef olarak Osmanlı Devleti’ni ve onun başkenti İstanbul’u seçmelerinin en önemli sebeplerinden birisi de Haçlı Ruhu’nun devam ettirilmesidir. Türklerin; Avrupa’dan, sonra Anadolu’dan ve en önemlisi de Kutsal Kudüs’ten tamamen sökülüp atılması, gelmiş oldukları Orta Asya steplerine geri gönderilmesi, öteden beri istilacı Avrupalıların ortak emelleri idi.
Bu emellerini gerçekleştirmek uğruna, kurdukları ittifak ve hazırladıkları ortak ordularla, yüzyıllar boyunca Türk ve İslam diyarlarına seferler düzenlemişlerdi. Büyük vahşetlere de sebep olmuş bulunan bu haçlı seferleri, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesi ile kesilmiş, duraklamaya girmiştir.
Sonradan Osmanlı Sultanlarının “Halife-i Müslimin” ünvanlarını da kazanarak, Kudüs, İstanbul gibi önemli şehirlere sahip olmaları, ayrıca kutsal sayılan Roma ve Viyana kapılarını zorlar duruma gelmeleri, yüzyıllarca Avrupalılar tarafından büyük bir üzüntüyle izlenmişti. Avrupa’daki kentlerini geri al-maları için yüzyıllarca uğraşmışlar ve sonunda İstanbul’a kadar gelmişlerdi.
İşte şimdi, haçlılar adına İstanbul’u da ele geçirme zamanı gelmişti. Bu da yetmez, Osmanlı’yı yok edip nihai hedefleri, Kudüs ve Anadolu’nun tamamı ve Orta Doğu’daki İslam Yurtlarının zaptedilmesi zamanının geldiği düşünülüyor, bu anlayış ve şuurla hazırlanıyorlardı. Gerek İngiltere’deki, gerek Fransa’daki yetkililer, zaman zaman bunları ifade etmekten çe-kinmiyorlardı. Başkomutan olarak tayin ettikleri Hamilton’un da hatıralarında bunu sık sık tekrarladığını okuyoruz, ayrıca kitabımızda yeri geldikçe de alıntılar yaparak aktarıyoruz, ilerki bölümlerde de aktarmaya gayret edeceğiz.
Hamilton’un ordusu Çanakkale çıkarması arefesindeyken İngiliz Gazetelerinin yazdıkları, aslında İngiliz ve Fransız kamuoyunun da olaya bir Haçlı yaklaşımı ile baktıklarını açıkça ortaya koymaktadır:
“…Son Haçlı Seferinden beri ilk defadır ki; Batı, Doğu’ya yönelmiş bulunuyor. Hırıstiyanlık alemi, Fatih Sultan Mehmed’in 29 Mayıs 1453 meş’um tarihinde, Bizans İmparatorluğuna indirmiş olduğu şiddetli darbenin, öcünü almak için harekete geçmiş bulunuyor.”
“…Birkaç hafta içinde kanlı savaşlarla karşılaşacağız. Bu öyle kanlı bir savaş olacak ki, neticesi Ayasofya tapınağını, ya hırıstiyan aleminin eline düşürecek, ve yahut da hilal, üst ve başları kanlarla boyanmış yeniçeri askerlerinin başında olduğu halde, 29 Mayıs 1453 meş’um gününde İstanbul’a muzaffer olarak girdiği günden ziyade şan ve şerefle yaşa-yacaktır.”
“…Diğer savaş meydanlarından alınarak buraya yığılan gemiler, sanki tek bir maksat için, ihtimal ki, Hırıstiyanlık aleminin, Osmanlı Türklerine karşı yapabileceği son haçlı seferi içindir…”
“…Geçmişteki haçlı seferleri, başarı bakımından o kadar kayda değer şeyler değildi. Halbuki bu sonuncu ve en büyüğü olan haçlılar, bir zamanlar Viyana kapılarına kadar uzanmış olan, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun her bir köşesinde kemikleri dağılıp kalmış olan ortaçağ şovalyelerinin öcünü alacaktır.”
“…Tarihimizin en büyük bir olay olarak kaydedeceği bir mesele için kumar oynuyoruz. Eğer bu kumarı kazanırsak, pek büyük bir servet elde edeceğiz ve harbin sonuna yaklaşmış bulunacağız. Eğer kaybedecek olursak, batıdaki mevkiimiz, maddeten bir hasara uğramayacak ise de, manevi yenilişimiz, müslümanlar arasında gürültülü akisler yapacak ve aynı zamanda mücadelenin uzaması için düşmanlarımızı şevklendirecektir.” 32
Düşünmek gerekir; düşman bu savaşı bir haçlı, yani hıristiyanlığın müslümanlığa karşı bir savaşı olarak algılayıp, ona göre savaşıyor.
Bu savaşın karşısında durmak, yani savunma yapmak da esas itibariyle, vatan topraklarının yanında, dinin ve dini değerlerin savunulması anlamına gelecektir. Aslında birinci anlamı bu olacaktır. İşte mehmetçiğin yaptığı da bu idi.
Bu savaş, bu yönüyle “Allah’ın dinine yardım etmek” anlamına da gelecektir. Allah kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğini açıkça vaad etmiş olduğuna göre, (Muhammed Suresi:7) bu yardımı Çanakkale’de aynı amaçla savaşanlara da yapmış demektir. Bu savaşın  her anında,  Allah’ın yardım yapmış olduğuna inanırız, ancak bunu her zaman fark edemeyebiliriz. Herkesin çok açık bir şekilde görebildiği bazı ilahi yardımları, savaşla ilgili belgeleri ve bilgileri nakleden kaynaklardan derlemeğe çalıştık

KARA SAVAŞLARI

KARA SAVAŞLARI

BASİRETLERİ BAĞLANDI

Bölüm II’de izah etmiştik:
18 Mart 1915  Deniz Zaferi’mizin kazanılması esnasında, gerçekten savunma tesislerimiz büyük hasar görmüştü. Bunların onarılması ve yeniden hizmete sokulması kısa sürede mümkün değildi. Ayrıca zırhlı savaş gemilerine etki edebilecek olan ağır toplarımızın mermileri de, ancak top başına birkaç atımlık miktar kalmıştı. Ağır toplarımızdan bazıları da, hasara uğramış, bunların bir kısmı tamamen kullanılamaz hale gelirken, bir kısmı da, tamir edilmesi sonucu, ancak devreye tekrar sokulabilir durumdaydı.
Düşman sağlam kalan gemileri ile bir iki gün içinde, yeniden hücuma kalkmış olsaydı, gerçekten durumumuz  kritikti. Ancak, Nusret’in mayınlarını düşman henüz anlayamamıştı. Gemilerinin boğaz sularında başıboş mayınlara mı çarptığını, veya henüz tespit edemedikleri sahilden biryerlerden torpil mi atıldığını kestirememişlerdi. Amiral De Robeck ve yardımcıları, bunların mayın olduğu, derhal harekete geçerek, bu mayınları temizlemenin mümkün olduğu ve denizden hücumun  en kısa sürede tekrarlanması halinde, kıyıdan ciddi bir mukavemet gör-meden bu işi başaracakları düşüncesinde idiler. Aynı düşünceyi Londra’da bulunan Churchill de paylaşıyordu. Ama, başta savaş bakanı Kitchener olmak üzere, Donanmalar Komutanı Lord Fic-her ve hatta Başbakan Asquith ve diğer üst düzey yetkililerin gözleri korkmuş, Çanakkale Boğazı’nın denizden bir daha zorlanmasına izin vermemişlerdi. Bu tutumlarında meşhur 26 adet mayının ne kadar etkili olduğu önceki bölümde izah edilmişti.
Çanakkale Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmış bulu-nan General Ian Hamilton da, hücumun tekrarlanmasına taraftar değildi. Nitekim 22 Martta Queen Elizabeth Amiral gemisinde bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantıya başta General Hamilton ve Ami-ral De Robeck olmak üzere, üst düzey komutanlar katıldılar. Her-kes fikrini açıkça söyledi. Toplantı sonrası General Hamilton Kitchener’e verdiği raporda, “Donanmanın boğazı geçebilmesi için, emrinde bulunan kara ve deniz güçlerinin beraberce kullanılarak, Gelibolu yarımadası’na çıkılması konusunda mutabık kaldıklarını” bildirdi. Havaların bu sırada istikrarsız olması, teh-likeli ve hesabı mümkün olmayan bir amil olmakla beraber, nisanda tabiatiyle iyileşeceğinden, o zaman doğrudan doğruya yapılacak basit bir harekat planının, ümit verici olduğunu, bunun için iyi bir hazırlık yapılması gerekeceği, Ege adalarının, hem gemilerin kolayca yanaşıp, indirme bindirme yapmaya elverişli olmadığı, hem de ihtiyaç duyulacak su konusunda yeterli olmadığı, bu du-rumda mükemmel bir hazırlık yapılabilmesi için Mısır’ın İsken-deriye kentinin daha elverişli olması sebebiyle, seferi kuvveti ora-da hazırlamayı arzuladığını ilave etti.
General Hamilton’un anılarında bu toplantı ile ilgili söy-lediklerine kulak verelim:
“Bu toplantıda biz de görüşlerimizi söyledik. General Birdwood ve diğer kurmaylarım, milyonlarca sterlin değerindeki savaş gemilerimizin mayınlara çar-parak batmasını beğenmiyorduk. Bir iki gemi daha kaybederek Marmara’ya geçtiğimizi varsayalım. Bizim kara birliklerimiz peşlerinden nasıl geleceklerdi? Bu düşünceler beni tamamen karşı tarafa dönderdi. Deniz savaşı ile donanmanın boğazdan geçemiyeceğini, Londra’ya bildirmiştim. Ama De Robeck, donanmanın sorumlusu olarak bana pek-ala bunun mümkün olduğunu bir iki defa söyle-mişti. Toplantıda bu fikri savunsa idi, o zaman ge-milerimiz hakkındaki daha önceki endişelerime önem vermemeye hazırdım. Savaş gemilerimizin Marmara’ya girmesi ile birkaç saat içinde, İstanbul ya teslim olacak, ya isyan çıkacak, ya da derhal boşaltılacaktı. İstanbul’un deniz ve demir yolları kesilip, bir biri içine girmiş köhne evlerinde oturanların tepelerine, De Robeck’in toplarından çı-kan mermiler yağmaya başlayınca neler hissedeceklerini düşündüm.
Uygun bir rüzgarın çıkması halinde, bu günah yuvası (!),  kıvrılan alev sütunları içinde Sodom ve Gomore gibi yok olacaktı.
Ama Amiral De Robeck, gemilerinin yardım olmaksızın savaşamayacağını söyleyince, artık karacıların düşüncelerini ortaya koymasında bir sakınca kalmı-yordu. Şu halde tartışma yersizdi. Biz de hemen ba-kışlarımızı kara harekatına çevirdik.”26
Düşmanın savaş kurmayları, Çanakkale Boğazı’nın geçi-lebilmesi için öncelikle, Gelibolu Yarımadası’na kara birlikleri ile bir çıkarma yapılmasının, boğaz kıyısındaki istihkamların susturulmasının gerekli olduğuna karar verdiler. Ancak bu ka-rarın Hamilton’un da arzuları istikamette derhal uygulanması yerine, 37 gün gecikilerek ancak yürürlüğe sokulabilmesi, Al-lah’ın düşmanlarımız eliyle yeni bir nusreti olduğunu görüyoruz.
İlk önce bu 37 gün boyunca savaşın taraflarının ne yaptıklarına bir göz atmakta fayda vardır.

 

PLANLAR VE HAZIRLIKLAR

Ordumuzun Hazırlıkları:
Deniz savaşları sırasında Çanakkale boğazının tahkimatı ve savunması için, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlı-ğı’nın görevlendirilmiş olduğunu daha önceki bölümlerde kaydetmiştik. Bu birliğin komutanının Miralay Cevad Bey, kurmay başkanının da Binbaşı Selahaddin Adil Bey olduklarını da belirt-miştik.
Bu arada Gelibolu Yarımadası ve Çanakkale Boğazı’nın  Anadolu yakasının savunması için de, 3. Kolordumuz görev-lendirilmişti.
Düşman 18 Mart’ta yediği tokatla, Ege adalarına sığınmıştı. Ama düşmanın Çanakkale, İstanbul, Osmanlı, hatta tüm İslam ülkeleri hakkındaki emelleri ve planları yok olmamıştı. Her an denizden yeniden saldırma ihtimalleri olduğu gibi, kara orduları ile de bir çıkarma yapmaları mümkündü.
Savaşın her an yeniden başlayabileceğini hesaplayan Os-manlı Genel Kurmayı, boğazda hasara uğramış istihkamların süratle onarılması, kuvvetlendirilmesi ve yenilerinin inşası için, ayrıca, kara askeri ile çıkarma yapılacak bölgelerin savunulması için harekete geçti.
Bunun için 24 Mart 1915 tarihinde, müttefikimiz olan Al-manya’nın, görevli olarak Osmanlı’ya gönderdiği, ve kendisine ‘mareşal’lık rütbesi verilmiş bulunan Liman Von Sanders 5. Or-du Komutanlığına getirildi. 5. Ordu ise Çanakkale ve Gelibolu’-nun savunulması ile görevlendirildi. Daha önce bölgenin savu-nulması ile görevlendirilen 3. Kolordu, bu Ordu’ya bağlandı. Ayrıca 15. Kolordu da 5. Ordu’nun emrine verilerek bölgeye sevkedildi. Daha sonra da, bunlara ilave takviye birlikler de ih-tiyaca göre gönderildi.
5.Ordu’nun Kurmay başkanlığını Yarbay Kazım (İnanç), 3.Kolordu Komutanlığını Tuğgeneral Esat Paşa ve kurmay baş-kanlığını da Yarbay Fahrettin (Altay) yürütüyordu. Yine 5. Or-du’ya bağlı olarak görevlendirilen 14. Kolordu Komutanlığına Tuğgeneral Trommer Paşa, 5. Kolordu Komutanlığına da  Albay Fevzi Bey atanmışlardı. Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) da Yar-bay rütbesi ile 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştı. (Resim 14-15-16)
Bu arada asker mevcudu yetersiz olan bu birliklerimiz için, başta gönüllüler olmak üzere silah altına alınan gençler sür-atle cepheye gönderiliyordu. Lise ve yüksek tahsil öğrencileri de gönüllü olarak silah altına alınıp, ekserisi yedek subay olarak, Çanakkale’ye sevkediliyordu.
Vakit çok çok sınırlı olduğu için, derhal savunma hazırlıklarına başlanıldı. Her günün, her saatin çok önemli olduğu bi-linerek değerlendiriliyor, çok büyük bir uğraş verliyordu.
Düşmanın çıkarma yapması muhtemel olan sahiller, ko-lordulara ve tümenlere taksim edilerek sorumluluk sahaları be-lirlendi. İhtiyatlar ayrıldı.
Savunma stratejisi için Alman ve Türk Komutanlar ara-sında görüş ayrılıkları çıkmıştı. Ama bir Alman olan Liman Von Sanders, görüş ayrılıklarına rağmen ordu komutanı olduğu için savunma taktik ve stratejilerini kendi görüşleri istikametinde tanzim ediyordu.
En büyük görüş ayrılığı, savunma stratejileri ve muhtemel çıkarma bölgelerinin tahmin ve tesbitinde olmuştu. Düşmanın çıkarma yapacağı bölgeler öyle isabetle tahmin edilmeli idi ki, ordu karargahının yeri, kolorduların, tümen ve alayların konuşlandırılması ona göre yapılacak, savunma tesisleri ona göre planlanacak, ihtiyat birlikleri ona göre görevlendirilecekti.
Liman Paşa ve diğer Alman kurmaylarının görüşü şu idi:
“Düşman iki bölgeden çıkarma yapacaktır. Bunlardan il-ki, Çanakkale Boğazı’nın Anadolu tarafında kalan Kumkale, daha güneydeki Beşike Limanı çevresi, hatta Beşike Limanı ile Edremit körfezi arasındaki çıkarmaya müsait olan sahillerdir. Çünkü düşman buraların savunmasına gerekli önemin verilmemiş olduğunu tahmin eder, boğazın Anadolu yakasındaki savunma tesislerini arkadan çevirebileceğini hesaplar, hatta arazi münasip olduğu için Anadolu yakasındaki yarımada, daha kolay ve süratle işgal edilebilip, Marmara Denizine kadar ilerlemenin mümkün olabileceğini hesaba katarlar.
İkinci ve en kuvvetli ihtimal ise Saros Körfezi’dir. Çünkü Saros Körfezi çıkarma yapmak için en uygun arazi şekli olan kumsallarla doludur. Tüm Gelibolu yarımadasının en kuzeyinde bulunur ve karadan ha-reket ederek Çanakkale boğaz sularına sadece 5 500 metre sonra ulaşmak mümkündür. Bu konum ise düşmanın planlarını gerçekleştirebileceği mü-kemmel bir coğrafi  konumdur. Saros körfezinin iş-gal edilmesi ile, Gelibolu yarımadasının tamamın-da, savunma için mevzilerinde bulunan Osmanlı Ordusu’nun ikmal yolunu kesmek mümkündür. On-ların yiyecek, giyecek, diğer ihtiyaç maddeleri ile beraber silah ve cephane ikmallerini sağlayan ka-rayolu buradan geçmektedir. Ayrıca, İstanbul’dan çıkarak, Marmara Denizi ve Çanakkale boğazı yo-luyla denizden sağlanan ikmali de, böylece kesebilmek imkan dahiline girmektedir. İşgal edilecek dar bölgeye yerleştirilecek toplarla veya körfeze yanaştırılacak savaş gemileri ile boğazı kontrol et-mek çok kolay olacaktır.
İkmal yolları kesilmiş bulunan Osmanlı ordusu da artık direnme gücünü kaybedeceğinden, kendiliğinden silahlarını bırakıp teslim olmaktan başka çıkar yol bulamayacağından, İtilaf Devletleri de en az kayıp-la istediğini elde etmiş olacağından, düşmanın Sa-ros Körfezi’ne çıkarma yapmayı tercih edeceği mu-hakkaktır.”
İşte Alman kurmaylarının görüşü bu idi.
Başta Esat Paşa olmak üzere Osmanlı Kurmayları ise bu görüşe itiraz ediyorlardı. Onlara göre ise düşman ne Anadolu yakasına ne de Saros Körfezi’ne çıkarma yapmayı tercih etme-yecektir. Çünkü:
Düşmanın acelesi vardır. Bu acelesi yüzündendir ki, bo-ğaz kıyılarını işgal ederek emniyet altına almadan, güvenliklerini sağlamadan boğazdan geçmeye kalkmış, fakat bunu becerememiştir. Hem planları ve hem de tokat yemiş olmanın psikolojik ezikliği ile bir an önce boğazları geçip İstanbul’a ulaşmaya çalışacaklardır. Evet Anadolu kıyıları, basit askeri mantıkla çı-karma için müsait gözüküyor. Ama bununla, Rumeli yakasında bulunan istihkamları tam kontrol altına alamıyacaklarını hesap-lamak zorundadırlar. Bu da demektir ki, boğazdan geçecek gemilerin güvenliği tam sağlanamayacaktır. Artık gemi kaybetmeyi göze alamadıklarına göre, sonucu itibariyle Anadolu yakasına çıkarma yapmayı uygun görmeyecekler, daha kesin sonuçlu çı-karmaları denemek isteyeceklerdir. Saros Körfezine gelince; evet bütün söylenilenler doğrudur. Saros Körfezini işgal etmek demek  ordumuzun bağazını sıkmak demektir. Hem karayolu ve hem de deniz yolu ile yapılacak ikmalimizin önü kesilirse elbette ordumuzun işi biter. Ordumuz elindeki yedek stoklarla ve Anadolu yakasından sağlıyacağı ikmalle belirli bir müddet dayanabilir. Akşamdan sabaha pes etmek söz konusu olmaz. Bunu elbet düşman da hesaplayacaktır. Ama onların acelesi var. Ordumuzun bo-ğazını sıkıp canının çıkacağı zamanı beklemeye tahammülleri yok. Bu kadar zamanı onlar kendileri açısından kayıp zaman ola-rak değerlendireceklerdir. Denizde uğradıkları yenilgi yüzünden, dünyada kaybolmaya başlamış itibarlarını kurtarmak için, derhal İstanbul’a ulaşmak istiyeceklerdir.
Bu sebeplerden dolayı, Saros Körfezi’ni de tercih etmeleri kendi mantıklarına uymayacaktır. Ayrıca bu bölgenin savunulmasına önem vereceğimizi bildikleri için, ilk etapta burayı dü-şünmezler.
İşte kurmaylarımızın görüşü de bu idi.
Peki tahminleri ne idi? Yani düşmanın nereden çıkarma yapacağı konusunda Türk kurmay subaylarının görüşü ne idi?
Yukarda da arz edildiği gibi düşmanın acelesi vardı. Rus-ya durmadan Almanlara karşı zor durumda olduklarını ileri sü-rerek, yandaşlarından yardım istiyordu. Almanlar batı cephesin-de, Fransızlar ve İngilizler’i çok zor durumlara düşürüyordu. Bir an önce boğazları açarak İstanbul’a oradan da Karadeniz’e ulaşmak gerekiyordu. Bunların yanında bir de prestij konusu öne çı-kıyordu. Bütün bunlardan dolayı düşman çok kısa sürede bu işi bitirmek istiyor olmalıydı.
Boğazda en önemli savunma tesisleri, en dar ve savunma-ya en elverişli bölge olan Kilitbahir ve çevresi ile onun karşısına düşen bölgelerde toplanmıştı. Acelesi olan düşmanın birinci hedefi bu bölgelerdeki savunma tesisleri olmalıdır. Bu bölgeleri ilk etapta ele geçirmek ise mümkün değidir. Bunun en kolay yo-lu Gelibolu yarımadasındaki yüksek kısımları işgal ettikten son-ra buralara inmektir.
Alçıtepe ve Kocaçimentepe gibi yüksek kısımları tutmak için, buralara en yakın ve çıkarmaya en müsait olan sahiller tercih edilmelidir. İşte bu özellikleri taşıyan iki adet sahil bölgesine, çı-karma yapılacak yerler olarak dikkat edilmeliydi. Bu iki bölgeden birincisi, yarımadanın en uç kısmı olan Seddülbahir ve onun ci-varında olan Morto koyu ile Zığındere sahilleri, ikincisi ise Ka-batepe sahilleridir. Gerek Anadolu yakası, gerek Saros Körfezi ve gerekse Suvla Körfezi, çıkarma yapılabilecek tali bölgeler olarak değerlendirilmelidir.
İşte bizim kurmaylarımız da olaya bu şekilde bakıyorlardı.
Tarih onları haklı çıkaracaktır. Gerçekten de çıkarma Türklerin tahmin ettiği gibi gerçekleşecekti.
Yukarda kaydettik, Ordu’nun yönetimi Alman subaylarında olduğundan savunma stratejileri de onların bakış açısına göre tanzim edilmişti. Yani düşmanın, Saros Körfezi’ne veya Anadolu yakasına çıkarma yapacağı farzedilerek, savunma planları yapıl-mıştı. Asıl çıkarma yapılmış olan bölgeler ise ikinci derecede görüldüğü için yanlış hesaplara dayanan bir strateji uygulanmıştı.
Yapılmış olan bu yanlışlık, savaşın sonuna kadar bize çok pahalıya mal olmuştur. Onbinlerce gencimiz, yanlış yerlere ko-nuşlandırılan takviye ve yedek kuvvetlerin, cepheye yetişmesi geciktiği için, canını feda etmek zorunda kalmış, yanlış hesap-ların kurbanı olmuştur:

Asıl çıkarma bölgesi Saros Körfezi olarak düşünülmüş, ordumuz ağırlıklı olarak bu bölgede konuşlandırılmıştır. Ordu karargahı da Gelibolu’da kurulmuştur
Ordunun ağırlıklı olarak konuşlandırıldığı Saros Körfezi-nin, asıl çıkarma yeri olan Seddülbahir’e uzaklığı, yerine göre 60 ila 85 kilometre, Arıburnu ve Anzak koyuna ise 50 – 70 km. ci-varında olduğunu görüyoruz. İşte bu yanlışlıklar yüzünden, her iki çıkarma bölgesinde siperlerde bulunan az sayıdaki aske-rimiz, çıkarma yapan düşmana karşı, canını ortaya koyarak direnmeye çalışmış, takviyelerin bu kadar yolu cebri yürüyüşle katetmesi, saatler ve hatta günler aldığı için, ne yazık ki ta-mamına yakını şehit olmuştur. Nitekim alaylarımızın çok büyük bir kısmı, 57. Alayımızın ise tamamı bu şekilde, Saros’tan gelecek takviyelerin yetişmesi için canlarını feda etmişlerdir. Bu kadar yolu cebri yürüyüşle kateden askerlerimizin ise, dinle-nemeden ve uyuyamadan ateşin içine sürülmüş olması da bu yanlışlığın sonucudur. Allah’tan ordumuzda bulunan, insiyatif kullanabilen ileri görüşlü subaylarımız ile, cihad yaptığının bi-lincinde olan askerlerimiz sayesinde Nusretullah gelmiş, bu kadar şehit verilmiş bile olsa, takviye kuvvetlerin yetişmesine kadar, düşman yerinde tutulmuş veya, yer yer sahile kadar sürülmüştür.

Bütün bunlar özet olarak kitabımızın ileriki bölümlerinde anlatılacaktır. Burada ta en başında yapılmış bulunan hataları vurgulamak için, bunları kaydetmek zorunda kaldık.
Alman ve Türk kurmayları arasındaki görüş ayrılığı sırf bu kadar da değildir. Çıkarma yapılması muhtemel yerlerin sa-vunmasının, ne şekilde yapılacağı konusunda da, görüş ayrılığı vardır.
Almanlar, düşman çıkarma yaptıktan sonra, birliklerimiz-le onları karşılayalım, mağlup edip denize dökelim, şeklinde bir mantıkla savunmayı planlamak istiyorlardı. Bu mantığın plana yansıması şu şekilde olacaktı:
Gelibolu’da ve Anadolu yakasında, çok uzun sahiller var-dır. Bu sahillerin tamamının kontrol edilmesi için yakın yerlere siperler kazmak, bu siperlere güçlü birlikler yerleştirmek, böy-lece çıkarma esnasında düşmanı karşılamak, eskiden kullanıl-mış, bu gün artık demode olmuş bir savunma şeklidir. Böyle bir savunmaya hem çok asker gerekir, hem de askeri, günler, haftalar ve belki de aylarca böyle siperlerde tutmak onu uyuşturur, hareket kabiliyetini azaltır.
Bunun yerine, sahillere çok zayıf kuvvetler yerleştiril-meli, yer yer de sadece gözetleme birlikleri kafi görülmeli, ağırlıklı büyük birlikler ise iç kısımlarda, bütün muhtemel cephelere eşit uzaklıkta bir veya iki yerde bulundurulmalıdır. Böylece hem askerin talim ve terbiyesi ile, onlara hareket ve beceri kabiliyeti kazandırılabilir, hem de çıkarma yapılan yerlere büyük kuvvetlerin sevkedilmesi mümkün olabilir.
Türk kurmayları ise böyle düşünmüyorlardı. Onların mantığı da şu idi:
Asıl olan düşman karaya çıkarken savunma yapmaktır. Onlar daha karaya ayak basar basmaz, siper kazıp yerleşmeden, hatta mümkünse, çıkarma araçlarında karşılamalıdır. Karaya çıkmış olan bir düşman, orada tutunmak için siperler kazacak, ca-nını dişine takarak orada tutunmaya çalışacaktır. Böyle olunca o-nu oradan söküp atmak, karaya ayak basan ve henüz yerleşme-miş olan düşmana nisbetle, daha zor ve maliyetlidir.
Bunun için çıkarma yapmaya elverişli sahiller zaten belli ve sınırlıdır. Buralara ayak basacak düşmanı daha siper kazma-dan karşılayıp oyalıyabilecek kadar kuvvetler bulundurmak, her muhtelif çıkarma bölgesine kısa sürede yetişebilecek uzaklıklarda, takviye kuvvetlerini de ayrı ayrı konuşlandırmak şarttır. Böyle yapılması halinde, askerin eğitiminin yapılamıyacağı ve uyuşukluğa alışmış olacağı görüşleri doğru değildir. Siperlerde bulunan askerler sık sık değiştirilerek, takviye olarak konuşlan-dırılmış birliklere getirilip, gerekli eğitimlerinin yapılması mümkündür. Bu şekil ise demode olmuş bir savunma tarzı değil, asıl uygulamamız gereken bir şekildir.
Tabii neticede, Almanların görüşü istikametinde hareket edilmesi zorunda kalındı.
Muhtemel çıkarma bölgelerine zayıf kuvvetlerle yığınak yapılırken, bazı sahillere sadece gözetleme birlikleri gönderildi.
Ordunun genel yedek kuvveti olarak, Yarbay Mustafa Ke-mal’in komutasında bulunan 19. Tümen görevlendirildi. Muhte-mel çıkarma bölgelerine göre merkez sayılan “Maydos” ta ko-nuşlandırıldı. Gerektiğinde  Saros Körfezi, Anadolu Yakası, Ki-litbahir veya Arıburnu-Kabatepe gibi bölgelerin hangisine çıkarma yapılırsa, bu tümen o cepheye kaydırılacaktı.
Savunma plan ve stratejileri bu şekilde tespit edildikten sonra, derhal tahkimat çalışmalarına geçildi. Yukarda da izah e-dildiği gibi, Saros Körfezinin savunmasına özel önem verildiği için, bu bölgeye hem daha fazla birlikler yerleştirildi, hem de savunma tesislerinin, savaş gemilerinden yapılacak top atışlarına dayanıklı bir şekilde inşa edilmesine dikkat edildi.
Diğer muhtemel çıkarma bölgeleri de, elden geldiğince tahkim edilmeye başlandı. Bu tahkimatlar arasında, sahilleri gö-ren hakim yerlerde derin siperler kazmak, bunların üzerlerinin kalın kalaslarla örtülmesi ve bu siperleri arkadaki siperlerle yer yer birleştirerek, açıkta gözükmeden ön saftaki birliklerin ikmal ve iaşelerinin sağlanması amaçlandı.
Denizin içi de dahil olmak üzere, sahillerin büyük bir kısmı dikenli tel örgülerle donatıldı. Bu tel örgüler bazı kumsallarda açıktan görüldüğü gibi, bazı yerlerde yeşilliklerle kamufle edildi. Çeşitli tuzaklar, hendekler ve çıkarmayı engelleyici ne kadar tedbirler varsa alınmaya çalışıldı. Bu konuda örnek olması bakımından bir askeri yazışmayı sayfalarımıza almak istiyoruz. Kabatepe ve civarını tahkim etmek ve savunmak için görev-lendirilmiş bulunan 27.Alay Komutan Vekili Kaymakam imzasıyla birliklere gönderilmiş, 22 Nisan 1915 tarihli günlük emrin tahkimatla ilgili bölümü şöyledir:
“……….
4-Kabatepe’de sahilin tümüne yapılmakta olan tel örgüler, bir iki gün içinde tamamlanacaktır. Tel örgü kazıklarının düşman gözüne karşı tamamiyle belli olmıyacak surette ve yeşil çalılarla örtülmesi ve sözü edilen kazıkların kuvvetli ve derin çakılması, tellerin gevşek bırakılmaması ve altından geçilecek şekilde çapraz-lanmasına, düzensiz olarak üst ve altından bağlanmasına ve öteki inceliklerine, tabur ve istihkam bö-lüğü kumandanları pek çok önem vereceklerdir. Bu kurala ters yapılmış olanlar düzeltilecektir. Tel örgülerin yakından yalayıcı piyade ateşiyle,düşman sal-dırılarına karşı ateş altında bulundurulması hususu, önemle göz önüne alınacaktır. Tel örgüler sahile ga-yet yakın ve imkan olan yerlerde su içinde yapılmakla beraber, gerilerdeki noksan siperler fırka erkanı tarafından gösterilen yerlerde düzeltilip eklenecek, tamamlanmamış varsa 3. Tabur kumandanlığı ta-rafından gösterilerek tamamlanması, 2. Tabur ku-mandanlığına arzedilecektir.
5-Değişiklik bitiminde, ordugahlar hemen mükemmel su-rette maskelenerek, düşman tayyarelerine hedef gösterilmeyecek.
6-Tel örgüler hızla bitirilecek. Gündüz düşman gemileri çalışmaya engel olursa gece çalışılacaktır.
7-Kilitbahir ve havuzlarda, kale istihkam zabiti ile haberleşerek gerekli olan tellerin hızla getirilmesi ve or-mandan kazık hazırlanarak, istihkam kıtasına daima hazır bulundurulması ve hiçbir nedenle malzemesizlikten zaman kaybetmemesi ve gerek kazık ve gerek tel örgüler taşınma sırasında, daima mesul kişilere verilerek, hiç birinin kaybına ve ötede beride kal-masına meydan verilmemesi istenir. Parça durumunda sağda solda malzeme görülürse mıntıka ku-mandanı mesul tutulacaktır.
27. Alay Kumandasında vazifeli Kaymakam Şefik” 27
Bütün bu çalışmalar, çıkarma yapacağı günü bekleyen  düşman tarafından da, adım adım izleniyordu. Yarımadanın hangi taraflarının nasıl savunmaya hazırlandığı, askerlerin nerelere ve nasıl, ne miktarda konuşlandırıldığı konuları, düşman tayya-releri, gözetleme balonları, savaş ve keşif gemileri ve istihbarat kanalları ile takip edildiği hiç kuşkusuzdu. Bu bakımdan bu gibi savunma tedbirleri azami gizlilik içinde yürütülmeye çalışılıyordu. Bu tür istihkam malzemelerinin dağlardan aşırılarak, tepelerden tırmanılarak, derelerden ve bayırlardan geçirilerek cepheye ulaştırılmasında,  at,  eşek, katır gibi hayvanlardan ve öküz ve mandaların çektiği kağnı tipi nakil araçlarından istifade ediliyordu. Bu tür nakillerde muhtemel uçak ve gemi gözetlemelerinden gizlenebilmek için, açık renkte hayvan kullanılması yasaklanmıştı. Bu tür taşımalar ya koyu renkli, veya koyu renge boyanmış hayvanlarla yapılıyordu. Ayrıca da gündüz bu tür taşımalar yapılmıyor, gece ise hiç uyumadan ve dinlenmeden çalışılıyordu.
Bu konuda 3.Kolordu Kurmay başkanı olan Fahrettin Al-tay Bey’i dinleyelim:
“Bir gün Ordu Komutanı Mareşal Liman Von Sanders, Kolordu Komutanı Esat Paşa’yı da yanına alarak Seddülbahir bölgesindeki savunma tedbirlerini ye-rinde kontrol etmek üzere cepheye giderler. Binbaşı Sedat Bey de bu heyette bulunuyordu. Sedat Bey dönüşte bana şunları anlattı:
‘Kilya’dan Kabatepe’ye doğru giderken Mareşal, süvari-ler arasında bir beyaz at görmüş, çok kızdı. Alman-ca ağır sözler sarfetti. Beyaz renk düşman gemileri tarafından görünür ve bizi belli edermiş. Orduda hiçbir beyaz at istemiyorum, diye bağırdıktan son-ra, o süvariyi de geri gönderdi. Bundan başka sahil savunma tertibatımızı da beğenmedi. Parmaklık ni-zamı kurmuşsunuz, diye bizi hafif gördü. Sahideki alayları birer tabura indirdi. İkişer taburlarını çok geriye aldırdı.’
Mareşal’ın beyaz at istememesi üzerine, ordunun elindeki  bütün kıratlar boyatılmıştı.” 28
Başkomutanından erine kadar, büyük bir fedakarlıkla, tahkimatların yapıldığı, bunun yanısıra bütün gözlerin de gece gündüz, denizden gelecek düşmana çevrilmiş olduğunu, nakle-deceğimiz bir hatıra ile vurgulamak istiyoruz. Ordumuzda görev yapan bir subay olan Sokrat İncesu anlatıyor:
“Unutamadığım bir hatıram da şu idi: Gecenin geç vakitlerinde ben de sahile inmek ve vaziyeti gözetlemek üzere inmiştim. Gece karanlık olduğu için, yürüdü-ğüm mahalde herhangi bir varlık görmek imkansız idi. Bir ara yumuşak bir cisme bastığımı hissetmiş ve heyecanla ileriye atlamıştım. Hiçbir hareket ol-madığı için ilgilenmedim. Ertesi gün binbaşımız beni çağırarak:
-Askerlerinize söyleyiniz, geceleyin dolaşırken, General Liman Von Sanders’in üzerine basmışlar, itinalı gitmelerini sağlayınız, dedi.
Kızarmıştım, zira gece üzerine bastığım, Başkomutanımız imiş.” 29  
Böylece, tedbir alabilmemiz için düşmanın büyük bir hata ile bize tanımış olduğu  altın süreler, saniyesine kadar değerlen-dirilmeye çalışılıyordu.
Düşman da hazırlanıyordu:
İtilaf Devletleri’nin, Çanakkale Seferi Kuvvetler Komu-tanlığı’na atanmış bulunan İngiliz General Ian Hamilton’un, 18 Mart hezimetinin hemen akabinde, kara savaşlarına yapacağı hazırlıklar için, Ege adalarını kafi görmediğini, iyi bir hazırlık ve askerinin talimini yapabilmesi için, Mısır’ın İskenderiye kentine taşınmayı istediğini  önceki sayfalarımızda izah etmiştik.
Hamilton derhal İskenderiye’ye hareket etti. Belirtmeye gerek yok ki, bir Osmanlı vilayeti olan Mısır, kısa süre önce İngilizler tarafından işgal edilmişti.
Daha önce Ege adalarında bulunan İtilaf Devletleri askerleri, büyük bir süratle İskenderiye’ye nakledildi. İskenderiye’de, I. Dünya savaşı başladığından beri zaten İngilizlerin belirli sayıda askerleri vardı. Bunlar ekseriyetle sömürgelerden toplanmış olan askerlerden oluşuyordu.  Ayrıca tasarlanan Gelibolu çıkarmasında ve kara savaşlarında kullanılmak üzere, daha fazla sa-yıda askere ihtiyaç olduğunu hesaplamışlardı. Bunun için İngiliz ve Fransız sömürgeleri başta olmak üzere, hemen hemen dün-yanın her tarafından asker toplamaya başlamışlardı. Başta İngil-tere ve Fransa olmak üzere, Kanada, Hollanda, Afrika’daki sö-mürgeler, Hindistan, Afganistan, Nepal ve uzakdoğudan gelen askerler Mısır’da toplanıyordu.
Bunlardan Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden o-luşturulan kolordu seviyesinde bir birlik de, önemli bir ağırlık teşkil ediyordu. Bu birliğe İngilizce olarak, Avustralya ve Yeni Zelanda Kuvvetleri, adının kısaltılmış şekli olan ANZAK ismi verilmişti.
Yeri geldikçe anlatılacağı gibi, Çanakkale kara savaşla-rında Anzak’ların önemli bir yeri olacaktır. Kayıtlar Anzak as-kerlerinin içki ve eğlenceye çok düşkün olduğunu yazmaktadır. Gerçekten de eğitimlerinin dışında kalan zamanlarında, bu as-kerlerin aşırı derecede içki içtikleri, gece hayatına düşkün ol-dukları, sonra sokağa fırlayıp şehrin çeşitli yerlerinde rezaletler çıkardıkları, sözgelimi, çırılçıplak soyunarak etraftakilere sar-kıntılık yaptıkları, tramvay ve taşıma araçlarının tepelerine çı-karak, olmadık şekillerde hareketler yaptıkları, bağırıp çağırarak herkesi rahatsız ettikleri, kayıtlarda mevcuttur.

Hamilton, özellikle Yahudilerin desteğini de almak istiyordu. Sembolik de olsa bir yahudi birliğinin ordusuna katılmasını arzu ediyordu. O günlerde hatıra defterine şunları yazacaktı:
“Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlayabiliriz. Yahudi gazeteler bizim davamıza  renk katar,  yahudi bankerler  de  kesemize para yağdırır.”  30
Bu maksatlarla, sadece yahudilerden oluşan bir birlik ku-rularak, Çanakkale savaşına getirilmiştir. Zion Mule Corps, (Zi-on Katır Birliği) ismiyle kurulmuş olan bu birliğin 750 adet katırı bulunuyor, cephede taşıma işleri ile uğraşıyorlardı.
Mısır’da eğitim ve çıkarma tatbikatları, son hız ve gizlilik içinde yapılıyordu. Gerçi İtilaf Devletleri, burada eğitilen birliklerin başka cephelere sevk edileceği propagandasını yapsalar da, bu hazırlıkların Çanakkale için yapılmakta olduğu gün gibi aşi-kardı. Askerin talimi büyük bir hızla devam ederken İngiltere ve Fransa’dan gelen  silah, cephane, hayvan ve diğer ikmal malze-meleri rıhtımda tamamen indiriliyor, yapılan çıkarma planlarına göre, yeniden gemilere yükleniyordu. Bu yüklemeler yapılırken de büyük hatalar yapılmış olduğunu yine İngiliz kaynaklarından okuyoruz. Sözgelimi, karaya çıkıldığında lazım olacak olan at arabaları için, atlar bir gemiye, arabalar da başka gemiye yüklenmişti. Diğer bir örnek, çıkıştan hemen sonra ileri harekatta lazım olacak olan toplar bir gemiye, bunların mermileri de baş-ka gemiye yüklenmişti. Bu yükleme hatası karaya çıktıklarında, karanlık ve dar kıyı şeridinde kendilerine çok büyük zaman kaybettirmiş olduğunu, kendi ifadelerinden anlıyoruz. Düşmanın karaya çıkışını takip eden saatler, hatta dakikalar çok önemli idi. İşte böyle basit görülen hataların toplamı yine ordumuz lehine Allah’ın bir yardımı olarak görülmesi gerekir.
Artık Çanakkale’deki Osmanlı Ordusu’nun, bu ordu karşısında dayanma gücü olmadığına olan inanç sonsuzdur. Hem İngiltere ve Fransadaki  kamuoyu, hem ordunun komuta kademesi, hem de en küçük erine kadar, kısa sürede İstanbul’a kadar gidileceğine inanılmaktadır. Hatta İstanbul’un kısa süre sonra nasıl yağmalanacağının hayalleri kurulmaktadır. Buna çarpıcı bir örnek verelim:
İngilizlerin, gözde edebiyatçı ve yazarlarından genç, Rupert Brooke gönüllü muhabir olarak cepheye gelmiştir. Cepheden gönderdiği bir yazısında, gerçekten, o günkü İngilizlerin karakteri olarak, yağmacılık, çapulculuk ve istilacılık fikirlerinin nasıl beyinlerinde yer ettiğinin açık bir örneği olarak şöyle yazmaktadır:
“Tanrım… Olağanüstü bir durum bu. Kaderin bana bu kadar cömert davranacağını hiç tahmin etmemiştim. Hero’nun kalesi 15 lik toplarımıza dayanabilecek miydi? Deniz çiçekler açıp, şarap rengine dönüşecek miydi? Ayasofya’nın mozaiklerini, lokum ve halıları yağmalayacak mıydım? Bizler tarihin dönüm noktası mı olacaktık? Tanrım! Tüm yaşamım boyunca bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Mutluluğum hiç bu kadar eksiksiz olmamıştı, tümüyle bir yöne akan bir ırmak gibi. Birden, iki yaşımdan buyana yaşamımın tek amacının ne olduğunu gördüm:Konstantinopolis’e karşı düzenlenen bir askeri harekata katılmak.”
Sonra ne mi oldu? Tıpkı Amiral Carden gibi İstanbul’a gidip yağma yapmak hayaliyle yanıp tutuşuyordu. Beklediği ‘Hadi İstanbul’a gidiyoruz’ haberi bir türlü gelmiyordu. İngiliz-lere göre güneş çarpması, gerçekte ise zaferi bir türlü görememe üzüntüsü, onu da, Carden gibi yatağa düşürdü. Fakat Carden anavatanına dönerek şifa bulmuş, Brooke ise kurtulamayarak, yağma hayalleri ile birlikte Ege adalarından birisinde kara toprağa girmişti.
Çıkarma yapılacak yerler konusunda çok ciddi çalışmalar yaptılar. General Hamilton ve yardımcıları, amirallerin de katkılarıyla, elde edilen istihbaratlar, uçaktan çekilmiş ve Osmanlı Ordusu’nun savunma düzenini gösteren fotoğraflar da günlerce tetkik edilerek, muhtemel çıkarma yerlerini tesbit etti-ler. Anadolu yakasına çıkarma yapma fikri, bu ihtimallere dahil edilmedi. Çıkarma yapılabilecek muhtemel 5 yer şöyle sıralanıyordu:
1-Saros Körfezi ve civarı,
2-Suvla Körfezi ve civarı,
3-Kabatepe’nin kuzey kısımları,
4-Kabatepe’nin güney kısımları ve,
5-Seddülbahir ve civarı.
Çok uzun müzakerelerden sonra 1. ve 2. ihtimaller de gündemden çıkarılarak Kabatepe civarı ile Seddülbahir burnuna çıkarma yapılmasına karar verildi. 31
Hamilton, bu planı çok beğenir ve başarı ona göre mutlaktır. Günlüğüne, 10 Nisan tarihinde şunları yazacaktır:
“Harekatımız, Türkler üzerinde tam öldürücü şekilde olacaktır. Planlarımız tatbik edildiği zaman Türkler, geri çekilmek için bile vakit bulamayacaklardır.”
Yine Hamilton, 16 Nisan tarihli anılarına şu cümleyi ilave edecektir:
“Enver Paşa’nın bizimle alışverişi çok kısa sürecektir. İm-paratorluğun kalbine çok yakın bir yerde ayağımızı karaya basarak, taarruza başladığımızdan en çok bir hafta sonra, İstanbul caddelerinden geçişimizi bir muzaffer kumandan olarak değil, esirler safından seyredecektir.”
Böylece Alman ve Türk subaylarının, çıkarma yerleri konusunda doğan görüş ayrılıklarını hatırlarsak, Türk subaylarının isabetli tahminde bulunduklarını anlamış oluyoruz. Ama savunma sistemi Almanların görüşüne uygun olarak, Saros Körfezi ve Anadolu yakası olmak üzere, yaptıkları tahmin üzere kurulmuş, ordumuz aleyhine, gerçekten can ve mal açısından çok pahalıya mal olmuştur.
Çıkarma günü olarak 23 Nisan günü kararlaştırılmıştı. Ancak havaların muhalefetinden dolayı önce 1 gün ertelendi, arkasından da 25 Nisan sabahından önceki saatlere karar verildi. Düşman ay ışığının da olmadığı zifiri karanlıkta, ani olarak çıkarma yapmak suretiyle savunmayı gafil avlamak niyetinde idi.
Burada kaydetmekte fayda gördüğüm bir hususu kısaca yazmalıyım:
İtilaf devletleri Çanakkale bölgesine sevkedilmek üzere dünyanın her tarafından askerler toplamışlardı. Bunlardan bir kısmı, halkı müslüman olan sömürgelerinden topladıkları askerlerdi. Bunların beyinleri, ‘Vahşi Türkler’ imajı ile yıkanmıştı. Cephede savaşacakları askerlerin müslüman oldukları gizlen-diği gibi, beyinleri de,  bu askerlerin barbar oldukları,  dünya barışını tehdit eden yaramaz insanlar oldukları, gibi daha bir sürü yalan, iftira ve hezeyanlarla yıkandıktan sonra cepheye getirilmişlerdi. Benzer propagandaları, Anzaklara karşı da yapmış olduklarını öğreniyoruz. Hatta Türklerin normal insanlar olmadıkları,  barbar ve vahşi oldukları, dünyayı bu barbarlardan kurtarmanın mukaddes bir görev olduğu, işte bunun için savaşmaları gerektiği, konusunda ikna edilmişlerdi.
Bu sebeplerle, savaşın ilk günlerinde Anzaklar şehit ettikleri Türk askerlerinin normal insanlar olup olmadıklarını anlamak için, ilk önce boylarını kendi boyları ile mukayese etmek için ölçtükleri, kendilerinin savaş anılarından okuyoruz. Savaşın iler-leyen günlerinde Türk askerlerinin de tüm ölçülerinin kendilerine benzediğini, üstelik savaşta gösterdikleri mertlik, yiğitlik ve düşmanı bile olsa, insana karşı olan yardımseverliklerini gördükçe, İngilizler tarafından nasıl kandırıldıklarını anlamışlardır. Anla-mışlardır ama artık savaşmaktan, ölmekten veya öldürmekten başka bir seçeneklerinin  kalmadığını da görmüşlerdir.
Gelelim yine İskenderiye’ye:
Düşmanın son kabul ettiği çıkarma planı şöyledir:
Saros körfezi ve civarına sahte bir çıkarma yapılacak, veya çıkarma yapılacakmış görüntüsü veren bazı hareketler yapılacaktır. Bu görev İngilizlerindir. Anadolu kıyılarına da sahte bir çıkarma yapılacaktır. Ancak bu çıkarma sahte olmasına rağmen, askerler karaya çıkarılacak, bir müddet gürültü patırdı yapılacak, bu çıkarmayı, Osmanlı karargahı gerçek çıkarma zannedecek, böylece burada bulunan kuvvetlerini ilk günlerde asıl çıkarma bölgesine kaydıramayacaklardı. Fransızlar burada görevlerini kısa sürede tamamlayıp, askerlerini geri çekecekler, asıl çıkarma bölgeleri olan, bugünkü Abide ile Seddülbahir arasında kalan Morto koyuna çıkmaya başlayacaklardır.
Seddülbahir bölgesine, asıl burunun iki ucundan, Morto koyundan, Zığındere sahilinden ve burunun Ege tarafına bakan kısımlarından olmak üzere, beş sahilden gerçek çıkarma yapılacaktır. Morto koyuna Fransızlar, diğer kumsallara da İngilizler çıkarma yapacaklardır.
Kabatepe’nin kuzeyi ile Arıburnu arasına keza gerçek çıkarma yapılacaktır. Bu bölgeye de Anzak kuvvetleri çıkacaktır.
Bu şekilde 25 Nisan sabahı, Osmanlı ordu komutanlığı, 7-8 yerden çıkarma haberleri alacak, hangisi gerçek ve hangisi sahte veya gösteri olduğuna karar vermek için saatler ve hatta günler kaybedecek, böylece yedek ve takviye kuvvetlerini gerçek çıkarma bölgesine sevketmeye fırsatı olmayacaktı.
Asıl hedef Alçıtepe’den sonra, Kilitbahir platolarını ele geçirmek, hemen sonrasında boğaza bakan istihkamları temizlemek, ve bilemediniz üç gün içinde boğazı, donanmanın geçişine hazır hale getirmekti. Bu ileri hareketi Seddülbahir’e çıkacak olan birlikler yapacaktı. Kabatepe’ye  çıkacak olan Anzaklar ise, en kısa yoldan boğaza ulaşacaklar ve yarımadanın kuzeyinde bulunan Osmanlı kuvvetlerinin, Seddülbahir’i savunan kendi birliklerinin imdadına koşmasını önleyeceklerdi.
İskenderiye’de bulunan düşman birlikleri, çıkarma öncesi; askerler, mühimmat, hayvanlar, iaşe ve ikmal malzemeleri gemilere yüklenerek Akdeniz’e açıldılar. Ege adaları civarında çıkarmanın yapılacağı gün ve saati beklemeye başladılar.
General Hamilton çıkarma başlamadan önce o gün günlüğüne şu notu düşmüştü:
“Dünyada bizim askerimizden iyi yetiştirilmiş bir asker mevcut değildir. Bizimkiler, askerliğin ruhuna vakıf. Hepsi de gönüllü ve tam bu meslek için yaratıl-mışlar. Yakında Türkleri yola getireceklerdir.”
Görüldüğü gibi Hamilton, kendinden çok emin, hatta baştanbaşa gurur ve kibirle doludur. (Resim-17)

1915canakkale.jpg

Liman paşaGeneral Liman Von Sanders

HamiltonHamilton

Esat PaşaEsat Paşa

Esat Paşa-Mustafa KemalEsat Paşa,M.Kemal Bey ve silah arkadaşları

BAZI BİLGİLER ÇANAKKALEDEN

BAZI BİLGİLER

Türk askerinin savaşta bile ne kadar insancıl hareket et-miş olduğunu gösteren önemli bir olay yaşandı:
Fransız Zırhlısı Bouvet, mermi sağanağı altında büyük bir patlama ile birkaç dakika içinde sulara gömüldü. Yaklaşık 700 kişilik mürettebatından çok az kişi kurtulabildi. Düşman kurtarma işi için büyük bir çaba gösterirken, Türkler de bütün istih-kamlardan ateşi kesip, kurtarmanın başarılabilmesine yardımcı oldular.

*  *  *

Bouvet’in batmaya başlamasıyla, istihkamlardan tekbir sesleri yükselmeye başlamıştı. Cide’li Mehmet Çavuş, isabet e-den bir şarapnel parçası ile ağır yaralanmıştı. Yarasından oluk gibi kan boşalıyordu. Tekbir seslerini duyduğu anda ne oldu-ğunu sordu. Arkadaşları bir düşman gemisinin batmakta oldu-ğunu söylediler.
-Arkadaşlar ne olur bana da gösterin, dedi.
İki kişi Mehmet Çavuş’u kaldırarak siperlerin üzerinden batmakta olan gemiyi göstermeye çalıştılar. Halbuki o, o anda ruhunu teslim etmiş, şehadet şerbetini içmişti.

*  *  *

O gün Rumeli Mecidiye Tabyası gerçekten büyük işler başarmıştı. Buna mukabil düşman gemilerinin ateşini de üzerine çekmiş bulunduğundan, çok büyük hasara da uğramıştı. Muha-rebenin en şiddetli anları dahil, motoru ile iki sahil arasında gi-dip gelmeye, büyük bir cesaretle devam etmekte olan Müstah-kem Mevki Komutanı Cevad Bey, bu tabyanın çok büyük isabetler aldığını görmüş, karşı kıyıdan motoruna binerek Rumeli tarafına geçmiş ve tabyanın halini yakından görmek istemişti. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşırken, yakındaki bir ağacın al-tına uzanmış olan bir er dikkatini çekmişti. Yanına gidip sordu:
-Neyin var evladım?
Er, bu sesi duyduğunda ayağa fırlayıp esas duruşa geçti. Cevad Bey erin gözlerini kaybetmiş olduğunu fark etti.
-Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?
-Üzülmeyin kumandanım, benim gözlerim göreceğini gördü!..
Er, biraz önce batan düşman gemisini kasdediyordu.
Bu cevap karşısında Cevad Bey gözyaşlarına hakim olamadı.

*  *  *

Yapılan tesbitlere göre o gün ordumuz toplam 114 şehit vermişti. Dokuzu ağır olmak üzere çok miktarda topumuz tahrip olmuş, istihkamlarımızın birçok bölümleri hasara uğramıştı.
Düşmanın ölü sayısı 1 273, yaralı sayısı ise 647 olarak açıklanmıştır. 3 zırhlı gemileri batmış, 3 zırhlı gemileri de ağır hasarlı olarak adalara sığınmak zorunda kalmıştı. Yine düşma-nın mayın tarayıcı gemilerinden 7 tanesi batırılmış, 7 destroyerleri de ağır hasar almıştı.

*  *  *

18 Mart günü düşmanın, çoğu uzun menzilli, geniş çaplı ve seri ateşli olmak üzere, gemilerine montajlı olarak 506 adet topu mevcuttu.
Ordumuzun ise, pek azı uzun menzilli ve geniş çaplı ol-mak üzere, tek tek ateş edebilen toplam 78 adet topumuzla sa-vunma yaptığı kayıtlıdır.

NUSRET GEMİMİZİ TANIYALIM

En büyük vefasızlığımızı, bize büyük bir zafer kazandırmış olan, Allah’ın yardımının tecelli ettiği, Nusret mayın gemi-mize karşı göstermişiz. Gelin, Nusret’in hikayesini beraberce okuyalım:
Nusret 1911 yılında sipariş üzerine imal edilmiş ve 1913 yılında mayın gemisi olarak hizmete sokulmuştur. 40 mayın kapasiteli olan Nusret, 40 x 7,5 x 3,4 metre boyutlarında, 365 ton tonajında ve 15 mil sürat yapabilen bir gemidir.
1915 yılında Çanakkale Boğazı’nın tahkimatında, mayın döşeme hizmetlerinde kullanılmış, özellikle 17-18 Mart 1915, (Bazı kayıtlara göre de 7 – 8 Mart) gecesi Karanlık Liman’a döktüğü mayınlarla, düşman donanmasına bir tuzak kurulmuş, Al-lah’ın yardımı ile zaferin kazanılmasına vesile olarak dünya sa-vaş tarihine geçmiştir.
İsmi Osmanlı harfleri ile; nun, sad, ra ve te harfleriyle, Nusrat şeklinde yazılmıştır. Arapça bir kelime olup yardım anla-mına gelmektedir. Osmanlı’nın her şeyine karşı savaş açıldığı yıllarda; 1937 yılında geminin ismi de türkçeleştirilmiş ve ‘Yardım’ olarak değiştirilmiş ise de, bunun yanlışlığı kısa sürede anlaşıl-mış ve 1939 yılında eski haline yani ‘Nusrat’a çevrilmiştir. Za-manla ifade kolaylığı olarak ‘Nusret’ şekline dönüştürülmüştür.
1955 yılına kadar hizmet yapan Nusret, o yıl hizmet dışına çıkarılmış ve 1962 yılında özel bir şirkete satılmıştı. 1983 yı-lında gemiyi satın alan başka bir firma, postaları ve omurgası hariç olmak üzere her şeyini değiştirerek, kuru yük gemisi ha-line dönüştürdü. İsmini de ‘Kaptan Nusret’ şeklinde değiştiren firma, Mersin-Magosa arasında yük taşımacılığına başladı.
Talihsiz Nusret, 1990 yılında Mersin açıklarında alabora olarak battı. 9 yıl deniz dibinde kaldıktan sonra, gönüllü bir ku-ruluş tarafından kurtarılarak, Mersin Limanı’nın bir köşesine çe-kildi. Bu kitabın yazıldığı tarihlerde çeşitli kesimlerden gelen istek  üzerine Tarsus Belediyesi, Nusret’i restore edip eski haline getirmek için karar almış, bu kararın uygulanması çalışmalarına başlamışlardır.
Elbette alkışlanacak bir karar… Ama ne kadar geç alınmış bir karar. 87 yıldır bu tarihi eserimizi, göz bebeğimiz gibi koru-yacağımıza, aklımıza bile getirmemişiz.
Şimdi buna vefasızlık denmez de ne denir?
Bereket ki; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı 1982 yılında, Nusret’in sacdan birebir bir kopyasını yaptırıp, Çimenlik kale-sinde müze olarak hizmete sunmuştur.
Gönül arzu eder ki, Nusret’imiz orijinal şekliyle  müzeye dönüştürülmüş olarak, zafer kazanmamıza sebep olan mekanlardan münasip bir yerde ve en önemlisi de kalbimizde dursun.
Başka bir milletin böyle bir kıymetli eseri olmuş olsa, herhalde ona bizim davrandığımız gibi davranmazdı.

TOP