İNGİLİZ ZORBALIĞI

İNGİLİZ ZORBALIĞI

Balkan savaşları Osmanlı’nın tatmış olduğu en acı mağlubiyetlerden bir tanesidir.
İttihat Terakki Partisi, memleket idaresini ele geçirince, hiç tecrübeleri olmadığından, izledikleri Balkan politikası ile de, kısa sürede buradaki devletlerin Osmanlı Devleti aleyhine birleşmelerini sağlamışlardı. Derhal patlak veren Balkan savaşları Osmanlı’yı Çatalca’ya kadar geriletirken, güçlü bir donanmamı-zın bulunmayışı sebebiyle Ege adalarında da büyük kayıpları-mız olmuştu.
Donanmayı güçlendirmek üzere harekete geçildi. Ancak devlet imkanları çok zayıf olduğundan dolayı, halk nezdinde bü-yük bir yardım kampanyası düzenlendi.
Kısa sürede toplanmış bulunan paralarla, İngiltere’ye iki adet savaş gemisi sipariş edildi. Son teknolojilerle donatılacak olan bu savaş gemilerinin bedeli de peşin olarak ödendi. Gemi-lerin yapımı tamamlandı. 1914 yılı temmuz ayı sonunda gemi-lerden birini teslim alacak olan Türk ekibi İngiltere’ye vardı.
İstanbul’da herkes heyecanla gemilerin gelmesini bekler-ken, İngilizlerin bir hile haberleri ulaştı:
“Birinci Dünya Savaşı başladığından, İngiltere de savaşa girmiş bulunduğundan bu iki gemi, Osmanlı’ya teslim edilmeyecek, İngiliz donanmasına katılacaktır.”
Hem de parası peşin alınmış olduğu halde, hem de gemilerin bedelleri iade edilmemek kaydıyla…
Belirtmek gerekir ki, İngilizlerin henüz Osmanlı – Alman gizli ittifakından haberleri yoktu.
Bu olay halkta İngiltere’ye karşı haklı bir öfke meydana getirdiğinden, hem ittihatçıların hem de Almanların, yapılan gizli ittifakı halka izah edebilmeleri için çok işlerine yaramıştır. İngiliz kaynaklarına göre İstanbul basınında, Almanların tahriki ile olaylar büyütülmüş, köpürtülmüş ve İngiliz düşmanlığı neti-cesini doğurmuştur. Almanların gazetelere para vererek kasten bu olayın kullanılmasını sağladıkları iddiaları mevcuttur.
Böylece Çanakkale Savaşı’na giden yolda daha ilk günlerde, İngiliz zorbalığı ve hilesi ile başlangıç adımları atılmış oluyordu.

ŞAVAŞA DOĞRU KOŞAR ADIM

ŞAVAŞA DOĞRU KOŞAR ADIM

ALMANYA İLE
GİZLİ ANLAŞMA

1914 yılının ortalarında, Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımları dünyayı sarmaya başladığında, Avusturya ile Sırbistan’ın arkasından, Almanya, Rusya; hemen aynı zamanda da İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuşlardı.
Almanya, Avusturya – Macaristan İttifak Devletleri; Rus-ya, İngiltere ve Fransa da İtilaf Devletleri olarak adlandırılıyorlardı. Her iki taraf da Osmanlı Devleti’nin kendi saflarında sava-şa girmesini, bu mümkün olmazsa; tarafsız kalmasını arzu edi-yorlardı.
Osmanlı Devleti’nin idaresini ele geçirmiş olan İttihat Te-rakkicilerden bazıları İtilaf Devletlerinin yanında olunması ge-rektiğini savunurken, Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Alman-ya’nın saflarında, yani İttifak Devletlerinin yanında savaşa giril-mesini arzu ediyordu. Arzu etmekle kalmıyor, yıkılma sürecine girmiş bulunan devletin, kaybetmiş olduğu bütün topraklarının tekrar kurtarılmasının yegane yolunun, dünya savaşını kazana-cağına kesin olarak inandığı Almanya’nın yanında savaşa gir-mek olduğuna inanıyor, bunu savunuyordu. Ayrıca Turan Ülkü-sünü benimsediğinden bütün Türk Dünya’sının kurtarılması için Almanya ile anlaşarak savaşa girilmesi gerektiğine kani idi. Bu kanaat onda o kadar pekişmiş idi ki; büyük bir süratle savaşı ka-zanacağı kesin olduğundan dolayı, hemen en çabuk tarafından Almanya’nın yanında savaşa girmek, böylece masaya galiplerin tarafında oturarak, ortaya konacak pastadan pay kapmak gerektiğini savunuyordu. (Resim: 1, 2, 3, 9)
Nitekim arkadaşlarını da ikna ederek Almanya Büyük el-çisi Wanganheim ile gizli bir anlaşma imzaladı. 2 Ağustos 1914′de yapılan bu anlaşma ile Osmanlı Devleti hukuken İttifak Devletleri safında savaşa girmiş sayılıyordu.
Yapılan bu savaş anlaşmasını ittihatçılardan bazıları te-reddütle karşılıyor, bazıları ise aleyhte bulunuyordu. İttihatçılardan biri olan Maliye Bakanı Cavit Bey, hatıralarında anlaşma yapıldığı günleri şöyle anlatıyor:
“Bugün Sadrazamın konağına gittim. Sadrazam acele ile bir şeyler yazıyordu. Enver, Talat, Halil orada idi-ler. Olağan üstü bir durum sezdim. Talat’tan nede-nini sordum.
-Yemin ettik, diyerek söylemedi. Bu nedene şaşırdım. Ken-disine:
-Yoksa Almanya ile antlaşma mı yapıyorsunuz?
Dedim. Biraz sonra Sadrazamın yanına girdik. Kimseye söylemeyeceğimize yemin ettik. Hükümet üyelerin-den saklayacağımıza yemin etmek gibi saçma, ah-makça bir şey olur mu?
Sadrazam bir kağıt okudu. Bu Alman – Osmanlı antlaşması idi. Şaşkınlık içinde dinledim. Sonra benim fikrimi sordular. O kadar şaşırmıştım ki cevap ve-remedim. Kararsız olduğumu, bu kadar çabuk ka-rar veremeyeceğimi söylemekle yetindim. Diğer ar-kadaşlarda ise sevinç ve hayranlık vardı. Bir büyük devletle antlaşma yapıyormuşuz.
Beni kandırmak için bu güne kadar böyle bir antlaşma sonucu alabilmeye uğraştığımız halde başaramadı- ğımızı, eğer savaştan önce böyle bir öneri karşısında kalsaydık, derhal kabul edeceğimizi söylediler. Savaştan önce kabul ile savaş sırasında kabul ara-sında çok büyük ayrılıklar olacağını, savaştan önce bile olsa düşünmemiz gerektiğini söyledim.
Aramızda bir kez ve Sadrazamın evinde, Avrupa grupla-rından birine katılmak için yapılan konuşmaları senet olarak göstermek istediler. O devirden beri durumların değiştiğini unutuyorlar.
Meğer Sadrazam Wangenheim ile konuşmaları sürdürmüş. Sonunda şimdi, Almanya büyük bir savaşa gi-rişeceği gün bunu başarmış.
Sadrazamın yanında tartışmayı uzatmadım.
Antlaşmanın, Enver, Talat ve Halil arasında dört beş gün den beri bilindiğini ve birkaç gece, beni ve Cemal’i  haberdar etmeksizin, Yeniköy’de toplanıp tartıştıkları halde bizi uzakta bırakmaları canımı sıktı. Du-rumun inceliği olmasa hemen bir istifa ile cevap verecektim. Sadrazam da antlaşmanın, bugün kendisi tarafından imzalanacağına ilişkin hiçbir şey söylemedi. Durum nedeniyle meclisin tatil edilmesi kararlaştırılarak, yanından ayrıldık.
Akşam Talat bize geldi. Birlikte Enver’e gittik. Gerek evde gerek yolda kendisine, yapılan antlaşmanın memleket için nasıl bir tehlike olacağını, çok korkmakta olduğumu, Almanya’nın bizi silahla koruyacağına ilişkin kaydın düşten öteye geçemeyeceğini, bir asker bile göndermeyeceğini, Rusya’nın saldırısına uğrarsak, ülkenin mahv ve harap olacağını, sava-şın sonunda Alman zaferinin kesin olmadığını, Ruslar kazanırsa bizim için, dünya haritasından si-linmekten başka son olmayacağını, oysa Almanla-rın galip gelmeleri durumunda bize kötülük edemeyeceklerini söyledim. Böyle bir sorumluluk yüklenemeyeceğimi anlattım.
Talat sözlerini ağzında tutuyordu. Bundan antlaşmanın imza edildiğini, fakat bana hemen söylerse, istifa ile cevap vermem korkusundan kararsız kaldığını anladım. Enver’in evi önünde otomobilden inerken:
-Ne yapalım, bu iş oldu bitti, Sadrazam imza etti, mukadderat, dedi.
Ben de;
-Bu mukadderat ile sürüklenmek istemem, cevabını ver-dim.” 1
Bu satırları okurken gerçekten insanın kanı donuyor. Böylesine  bir maceraya ülkeyi sürüklerken hem dünyaya, hem halkımıza, hem Padişah’a hem de kendi arkadaşlarına bile hile yapmışlar, onlara haber vermeden, varlık veya yokluk gibi bir sonucu beraberinde getirmesi mukadder olan bir anlaşmayı im-zalamışlar…
Niçin böyle bir emri vaki ile bu antlaşmanın imzalan-dığını kendileri dahi bilmiyorlardı. Bakınız ittihatçılardan ve üs-telik üç paşalardan biri olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, hatıra-larında bu antlaşmanın imzalanması ile ilgili neler söylüyor?
“Hadisenin büyüklüğü beni derin düşüncelere sevk edi-yordu. Diyebilirim ki o gece sabaha kadar düşün-düm. Genel siyasi vaziyeti gözümün önüne getire-rek, buna göre devletin takip etmesi uygun olan ha-reket hattının ne olabileceğini araştırıyordum. Çünkü şimdiye kadar hatır ve hayalime getirme-diğim bir hadise karşısında bulunuyordum.
Her türlü dış görünüşe göre, pek yakın bir gelecekte İttifak ve İtilaf Devletleri grubu arasında müthiş çar-pışmalara başlanacağı muhakkak. Böyle bir za-manda eğer biz hiçbir taraftan başı bağlı bulunmaz isek, menfaatlerimiz hangi tarafla birlikte yürüme-yi gerektirirse o tarafa meyletmek imkanını elde bulundurmuş olurduk. Halbuki biz daha şimdiden kararımızı vermiş, partimizi tutmuşuz. Bu bakımdan icraat serbestisi elimizden çıkmış. Bari tuttu-ğumuz parti milli menfaatlerimize uygun mu? Bi-raz daha beklemiş olsa idik, diğer tarafın daha faydalı, daha etkili tekliflerine tabi olmaz mıydık? Bu teklifleri kabul etmek suretiyle memleket menfaatlerine daha faydalı bir iş görmüş olmaz mıydık?” 2
Ayrıca başka sebepleri ileri sürerek, olur ki kendilerine hesap soracak bir muhalif ses çıkabilir endişesiyle meclisi bile tatile sokmuşlar. Bu da demek oluyor ki meclise karşı da hile yapmışlar.
Yapılan bu antlaşmanın, yürürlüğe girebilmesi için Padi-şah ve İmparator taraflarından onaylanması gerekiyordu. Padi-şah Mehmet Reşat, bu anlaşmayı, ancak kendisine onaylanmak üzere sunulduğu zaman öğreniyor, fakat ittihatçılara itiraz ede-miyordu.
Aynı gün, çıkmış olan cihan savaşının yurdumuza da sıç-raması tehlikesine karşılık, “Genel Seferberlik” ilan ediliyordu. Aslında ise Enver Paşa, yapmış olduğu gizli antlaşmayı uygulayabilmek için seferberlik ilan etmişti.

Şu Boğaz harbi

Bu çalışmayı; o günün süper güçlerinin bir araya gelerek oluşturdukları haçlı ordularına karşı, çok zor şartlar altında canı dahil her şeyini ortaya koyarak, vatanı ve mukaddesatı uğruna hakkıyla cihad etmek suretiyle Allah’ın Yardımı’na müstahak olan ve Çanakkale’de dünya durdukça hafızalardan silinemeyecek destanlar yazan şehit ve gazilerimizin, ayrıca kitabımızın  isim babası da sayılan Milli Şairimiz Merhum Mehmet Akif Ersoy’un aziz  ruhlarına saygıyla ithaf ediyorum.

Kapak

 

KİTAP HAKKINDA

Çanakkale savaşları, tarihimizin çok müstesna savaşlarından birisidir. Sebepleri itibarıyla da, seyri itibarıyla da, sonuçları itibarıyla da müstesnadır.
Bu kanaat sadece bana ait de değildir. Savaşın ayrıntıla-rını öğrenmiş olan, veya savaşın geçtiği mekanları inceleyen he-men herkes, aynı kanaati paylaşmak durumundadır. Gerek yurt içinden, gerekse o mekanda savaşmış milletlerden gelen ziya-retçilerin sayısı, her geçen yıl, bir öncekine göre artış göstermektedir. Önceki yıllarda sadece özel anma günlerinde ve iklim itibarıyla ziyaretin daha kolay olduğu ilkbahar ve sonbahar ay-larında, fazla miktarda ziyaretçi varken, son yıllarda, özellikle kitabın kaleme alındığı 2002 ve 2003 yıllarında, soğuk veya sı-cak olmasına aldırmaksızın, senenin hemen her ayında ziyaretçi sayısında artışlar olduğunu herkes gözlemlemekte ve kabul et-mektedir. Sadece Türkiye’den değil, Dünya’nın dört bucağından akın akın ziyaretçi topluluklarının bölgeye geldiği ve her birisi-nin pürdikkat bölgedeki her şeyle ilgilendikleri yine herkesin gördüğü bir gerçektir.
Çanakkale’de savaşanlar Dünya’nın her tarafından gel-mişlerdi. Geniş Osmanlı ülkesinin her bir köşesinden gelen as-kerlerden oluşmuş ordumuzun karşısında, savaşmak üzere, her kıtadan ve çok sayıda ülkeden askerler bulunuyordu. Bu ülkeleri şöyle sıralayabiliriz:
Fransa, İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya, Hindistan, Nepal, Afganistan, Danimarka, Kanada, İrlanda, İskoçya, Su-dan, Somali, Senegal, Cezayir, Mısır, Rusya, Filistin Yahudi-leri…
Kısaca söylemek gerekirse Çanakkale savaşları ulusların katılımı ile yapılmış olduğundan, savaşın geçtiği mekanlar da ulusların dikkatlerini hep üzerine çekmiştir.
Çanakkale savaşlarının insanları kendine çeken ilginç özellikleri olduğunu, savaşlar hakkında bilgi sahibi olan hemen herkes fark ettiğinden dolayıdır ki, bu ziyaretçi sayısı her geçen gün artmaktadır.
Şurası bir gerçek ki, Çanakkale savaşları hakkında henüz her şey tam olarak ortaya çıkmış değildir. Araştırdıkça, çalış-tıkça yeni şeyler öğreniliyor, bu da merakı daha da arttırıyor.
Bizdeki Çanakkale savaşları hakkındaki kitapların bazı-ları, yazarının bakış açısına göre ya hamasi edebiyat üslubu ile kaleme alınmış, yer yer de abartılara varan anlatım tarzları seçil-miştir. Bazıları da belirli kişi ve olayları ön plana çıkarma gay-retleri ile yazılmıştır.
Araştırmalarımız sırasında gördük ki, bizim de söyleyebileceğimiz ve yazabileceğimiz enteresan olaylar vardır. Ve bu olaylar belirli konu başlıklarında toplanıp, gerçeğine uygun bir şekilde anlatılırsa, artan merak saiki ile insanımızın ilgisini çe-kecektir. Araştırmalarımızda konu başlıklarının birisini de Ça-nakkale savaşlarında tarafların birbirlerine uyguladıkları savaş hileleri ve kurdukları tuzaklar olarak belirledik. Araştırdıkça gördük ki, gerçekten Çanakkale savaşlarında, belki başka savaş-ların hiç birinde uygulanmayan çeşitlilikte savaş hilesi uygulanmıştır. Bunu da normal karşılamak gerekir. Çünkü savaş alanı çok dar bir arazidir. Tutuşulan bilek güreşi ortada kilitlenip kal-mış; taraflar, birbirlerine üstünlük sağlayıp amaçlarına ulaşamamaktadır. Bu durumda da insan zekası devreye girmiş, çok çe-şitli hileler bulunmuş ve uygulanmıştır. Örneğin, tahtadan yapıl-mış sahte savaş gemileri, gerçek olmayan çıkarma gösterileri, tabya süsü verilmiş taş toprak yığınları, top görüntüsü verilmiş soba boruları, insan, hayvan veya uçak maketleri gibi…
Aslında hile uygulamak, savaşların genel prensipleri ara-sında sayılmalıdır. İslam peygamberi de “Savaş hileden ibarettir.” buyurmamış mıdır?..
Ama hemen ifade etmek gerekirse hilenin de bir kaidesi olması gerekir. Savaş suçu işlemek pahasına hile yapılırsa bunu da savaşların prensibi olarak kabul edip, normal karşılamak mümkün değildir. Mesela beyaz bayrak kaldırıp teslim olmak is-teyen Türk askerlerini, önce sıraya dizmek, arkasından da kurşuna dizmek, veya esir aldığı karşı taraf askerlerini diri diri yakmaya teşebbüs etmek gibi… Maalesef Çanakkale savaşlarında bu boyutlarda “Aşağılık Hileler” bile uygulanabilmiştir.
Elinizde bulunan bu kitapta, hilelerle başlayan ve yine hilelerle sonuçlandırılan Çanakkale savaşlarında, tarafların birbirlerine ve ayrıca da müttefik devletlerin kendi aralarında birbirlerine, yine savaşta taraf olmayan devletlerin bile kendi çıkarları için uyguladıkları çeşitli hileler, savaşın içindeki seyrine gö-re size sunulacaktır.
Elbette savaşın bir özetini de yazdık. Bu özet bilgileri o-kurken, kitaba konu olan hile ve tuzakların yeri ve zamanı geldikçe kesit genişletilerek sunulduğunu da göreceksiniz.
Bilmeden yapılmış olan hatalar var ise hoşgörü bekleriz.
İyi niyetli gayret bizden, yardım ise Cenabı Allah’tan…

ENVER PAŞA CEPHEDE

ENVER PAŞA CEPHEDE

10-11 Mayıs günü Enver Paşa, Gelibolu’daki birlikleri ve cephedeki durumu denetlemek ve olayları yerinde görmek üzere  cepheye gelmişti. Yapılan denetimler ve üst düzey toplantılardan sonra, Anzak cephesinde son ve kati bir hücum yapılması, düşmanın tamamının denize dökülmesi ve buradaki birliklerin, bu iş gerçekleştikten sonra Seddülbahir cephesine kaydırılması için emir verdi.
Derhal hazırlıklara başlandı. Yapılacak hücumun planları ve hangi birliklerin nerelerde kullanılacakları, komutanların ve birliklerin belirlenmesi sonucunda bu saldırının, 19 Mayıs günü erken saatlerde başlatılması kararlaştırıldı.
Böylece, Çanakkale savaşları içinde belki de en dramatik, en çok tartışılacak ve suçlamalara sebep olacak olan bir taarruz için geriye sayım başladı.
Bu Türk saldırısının esaslarını, ne şekilde yapıldığını ve sonuçlarını ileriki bölümlerde izah etmek üzere, gözlerimizi, bu saldırı tarihine kadar, Seddülbahir cephesine çevirmekte fayda vardır.

TOP