Sokollu Mehmed Paşa

Büyük sultanın tercihi de büyük olur,

Tercih hakkı yoksa, tarihe bu yük olur!

 

 

 

O BİR DEVŞİRME İDİ

 

Miladi 1505 yılında, Bosna Hersek’in Sokoloviç köyünde doğdu. Bundan dolayı Sokollu lakabı takılmıştır. İlk adı Bayo Sokoloviç'di. Bu nedenle Balkan halkları arasında Mehmed Paşa, Sokoloviç olarak anılır. Vaftiz edilirken Bayo adı takılmıştı. Babasının adı Dimitriye idi. 1519 yılında devşirme sistemi ile çocuk yaşta Edirne Sarayı’na getirilmiş, Mehmed adı verilerek Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirilmiştir. Ardından İstanbul'a gönderilmiş, Topkapı Sarayı'nın Enderun denilen bir nevi eğitim kurumu olan bölümünde çeşitli görevlerde bulunmuştu. 1541'de Kapıcıbaşılığa yükseldi.1546'da Barbaros Hayreddin Paşa’nın vefatıyla saray hizmetlerinde başarılı olanların dış göreve atanmaları yolundaki gelenek uyarınca, Gelibolu Sancakbeyi olarak, Kaptanı Derya görevine atandı. Görevde iken Trablusgarp Seferi'ne katıldı, İstanbul Tersanesini genişletti ve yeniledi. 1549'da vezirliğe yükselerek Rumeli Beylerbeyliği’ne atandı.

1551 yılında Erdel seferine kumandan olarak görevlendirildi. Bu sefer, Avusturya ile 1547'de imzalanan barış antlaşmasının bozulması üzerine çıkmıştı. 80 bin kişilik orduyla Erdel'e giren Sokollu Mehmet Paşa önemli kaleleri aldı, ama Timeşvar önünde başarısızlığa uğradı, geri çekildi. Timeşvar 1552'de, Macaristan serdarlığına getirilmiş olan Kara Ahmet Paşa ile fethedilebildi.

 

ÖNEMLİ GÖREVLERİN ADAMI OLDU

 

Kanuni Sultan Süleyman Han 1553'te Sokollu Mehmed Paşa'yı Rumeli askerlerinin başında Anadolu'ya gönderdi. Sokullu Mehmed Paşa, İran harplerinin tekrar başlaması ihtimali üzerine, 1553 kışını Tokat’ta geçirme emrini aldı. Bu emir üzerine, kendisine bağlı Rumeli Beylerbeyliği birlikleriyle Tokat’a gitti. Sokullu, Tokat’ta 1553-1554 kışını da geçirdi ve 5 Haziran 1554’te Erzurum istikametinde İran Seferine giden orduya katıldı. Sokullu Mehmed Paşa, bu sefer esnasında sol kanatta Nahçivan taarruzunda ve Gürcistan harekatında vazife alarak üstün başarılar gösterdi. Sokullu, bu savaşlarda gözü pekliği, cesareti ve askerlerini iyi sevk ve idare edebilmesinden dolayı, padişahın takdirini kazandı. Sultan Süleyman Han, sefer dönüşü Amasya’da Sokullu’yu üçüncü vezir tayin ederek, kubbealtı vezirleri arasına aldı.

Sefer dönüşünde Sokollu, Semiz Ali Paşa'nın sadrazamlığa yükselmesiyle ikinci vezir oldu.

1561'de üçüncü vezir iken Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu ve Sultan 2.Selim'in kızı Esmehan Sultan ile evlendi. 1565'te sadrazamlığa getirildi. Yaşı hayli ilerlemiş olan Kanuni çok güvendiği Sokollu Mehmed Paşa’ya geniş yetkiler verdi.

 

 

KANUNİ’NİN CEPHEDE VEFATI

 

Osmanlı Devleti’nin güçlenip büyümesi ve herşeyden de önce İslamiyet’in yücelmesi için, hiç durmadan mücadele etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman Han, batıya yeni bir sefer için emir verdi. Kendisi de yaşlı ve hasta olduğu halde, bu sefere katıldı. Ordu 1 Mayıs 1566’da, tarihe Zigetvar Seferi olarak geçecek olan harekat için, İstanbul’dan yola çıktı. 5 Ağustosta Zigetvar Kalesi muhasara edildi. Sokullu Mehmed Paşa, yapılan muharebelerde büyük çabalar sarfetti. Sultan Süleyman Han, mutlaka bu kalenin alınmasını istiyordu. 7 Eylül günü Sultan Süleyman Han, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir gün sonra da Zigetvar Kalesi fethedildi. Sokollu, büyük bir tedbir olmak üzere Padişah’ın vefatını gizli tutmaya karar verdi. Olayı çok yakın birkaç kişi biliyordu. Sultan’ın vefatını gizleyerek, Şehzade Selim, Kütahya’dan gelinceye kadar ordunun nizam ve intizamının bozulmasına ve herhangi bir karışıklık çıkmasına meydan vermedi. Olanlar özetle şöyledir:

Şehzade Selim’e özel bir haberci gönderildi ve Hünkar’ın vefatı bildirildi. Kendisinin İstanbul’a gelerek tahta oturması ve beklemeksizin cepheye gelmesinin önemi bildirildi. Şehzade, haberi alır almaz derhal İstanbul’a gelmiş ve burada bulunan hükümet erkanı ve ulemanın biatiyle saltanatı ilan olunmuştu. 3 günlük istirahatten sonra Sadrazam Sokullu Paşa’nın ve hükümetin öngördüğü şekilde derhal Belgrad’a gelmişti. Belgard’da durmayıp ordunun bulunduğu mevkiye ilerlemek istemiş ise de, Sadrazam’ın önerisi üzerine geriye dönmüştü.

Ordu ise Belgrad’a gelmek üzere yola çıkarılmıştı. Yola çıkmadan önce asker arasında padişahın öldüğü söylentileri yayılmış fakat resmen ilan edilmediğinden dolayı asker hiçbir tepki vermemişti. Kanuni’nin tabutu gömüldüğü yerden gizlice çıkarılarak saltanat arabasına konmuş, Sokollu Mehmed Paşa’nın emriyle bütün vezirlere, kumandanlara ve çavuşlara padişah hayatta imiş gibi alkış tutturulmuş ve nevbet çaldırılmaya başlanmıştı.  Askeri aldatmak için padişahın arabasına, tıpkı kendisine benzeyen bir adam oturtulmuş ve bu adam Sultan Süleyman rolü oynamıştı.

Ordu Belgrad’a yaklaşıldığı sırada ise Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, cenaze arabasını ordudan ayırmış ve 300 muhafızla hafızlar tayin ederek Kuran okumalarını emretmişti. Böylece padişahın öldüğü artık asker tarafından da anlaşılmış ve bu durum orduyu bir anda alt üst etmişti. İntizamın bozulması sebebiyle başta Sadrazam olmak üzere, diğer vezirler durumu ifşa ettiklerine pişman olmuşlar, ordunun yola devamına imkan kalmadığı için Sokullu Mehmet Paşa askere:

“Kardaşlar, yoldaşlar! Niçin yürümezsiniz? Yürüyelim. Bunca yıllık İslam padişahıdır; Kuranı Azim ile tazim eyleyelim. Bu denli cihadlar edip Engürus vilayetini Darı İslam eyledi ve cümlemizi nimet ü ihsanıyla besledi. Karşılığı bu mudur ki mübarek cesedini başımızda götürmeyelim? İşte oğlu Sultan Selim Han padişahımız, Belgrad’da sizi beklemektedir!”

Şeklinde nasihat etti cülus bahşişi ve tahsisat zammı vaat etti. İkna olan ordu, geceleyin ilerlemeye başladı.

Kanuni Sultan Süleyman’ın tabutunun geçici olarak defnedildiği ve iç organlarının gömüldüğü yere daha sonradan bir türbe yapılmıştı. Macarların "Turbek" dedikleri bu yer sonraları bakımsız kalmış 17’inci yüzyılda ise Katolik papazları tarafından kiliseye çevrilmişti.

1994 yılında Kanuni Sultan Süleyman Han’ın doğumunun 500’üncü yılı münasebetiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin girişimleri ve maddi desteğiyle burada Macar-Türk dostluk parkı inşa edilmiş ve türbe onarılarak ziyarete açılmıştır.

 

2.SELİM HAN SOKOLLU’YU DEĞİŞTİRMEDİ

 

Sultan 2.Selim Han, damadı olan Sokollu’nun sadaret makamında kalmasını istedi. Değiştirmedi.

2. Selim Han yaklaşık 8 yıl tahtta kalmıştı. Bu sürenin tamamı Sokollu Mehmed Paşa’nın sadrazamlığı ile geçmiştir. Enteresan olan husus şudur ki, damat Sokollu Mehmet Paşa, kayınpeder 2.Selim Han’dan daha yaşlı ve devlet tecrübesi olan bir şahsiyetti. Bu bakımdan damadın gölgesinde kalan bir hünkar görüntüsü ister istemez ortaya çıkıyordu. Ancak olaylar daha yakın plandan izlenirse, Hünkar’ın da zaman zaman inisiyatif kullanarak sadrazamın görüşünün aksine icraatlar yapmış olduğu görülür. Bu dönemde 1568’de Sokollu’nun da aktif olarak rol alması ile Avusturya ile 8 yıl süren bir barış antlaşması imzalandı. Böylece batı sınırlarında barış ilan edildiğinden, Osmanlı bu tarihten itibaren başka problemler ile uğraşma fırsatı buldu. Artık doğuda ve denizlerde meydana gelen problemler ele alınabilir ve çözüm üretilebilirdi.

Sokollu Mehmed Paşa sadrazam olarak Portekiz'in Hint Okyanusu'ndaki artan etkinliğine karşı Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi'ndeki Osmanlı gemilerinin sayılarını attırmak ve başlarına da dirayetli denizciler getirmek için çalışma başlattı. Halifei Müslimin 2.Selim Han’ın buyruğu gereği Hindistan ve Endonezya’dan gelen yardım isteklerini karşılamaya gayret etti. Sokollu ayrıca Tunus'u Osmanlı himayesi altına sokarak, Kuzey Afrika'yı da denetlemek gerekçesi ile karşı çıkmasına rağmen, Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi namlı kumandanların padişahı ikna etmeleri ile Kıbrıs’ın fethi için harekete geçti.  1570-1571 yılları Kıbrıs’ın fethi ile uğraşıldı. Sokollu Venediklilere karşı böyle bir savaşın Avrupa'yı kendilerine karşı birleştireceği görüşünü ileri sürmüştü, ama onun dediği değil padişahın dediği oldu. Lala Mustafa Paşa, Padişah’ın fermanı ile 1570 de Kıbrıs'a çıktı. O yıl fetih gerçekleşmedi ama ertesi yıl Kıbrıs artık Akdeniz’de bir çıbanbaşı olmaktan kurtarılmıştı. Donanmaya ise Piyale Paşa kumanda ediyordu.

Haçlı donanması misilleme amacıyla İnebahtı’da Osmanlı donanmasına saldırdı ve tahrip etti. Uğranılan bu ağır yenilgi karşısında Osmanlılara gelen bir Venedik elçisi, bu zaferlerinin tadını çıkarmak için sadrazam Sokollu’ya iğneli sözler sarfedince ondan şu cevabı aldı:

-Biz sizden Kıbrıs'ı alarak kolunuzu kestik, siz ise donanmamızı yakmakla yalnızca sakalımızı kestiniz; unutmayın ki, kesilen kol bir daha yerine gelmez, ama sakal eskisinden de gür çıkar.

Diyerek hak ettiği cevabı verdi. Gerçekten de Sokollu'nun dediği oldu. O yıl Osmanlı donanması daha modern ve güçlü olarak yeniden inşa edildi. Bu işe Kapdanı Derya bile şaşmıştı. Bir yılda donanmayı yeniden inşa etme emri alınca tereddüt geçirdi. Nasıl olur, bir yılda bu donanma inşa edilirdi? Hadi diyelim ki gemileri inşa ettik. Bunun yelkenleri, halatları, demirleri nasıl olacak, diye tereddüdünü ifade etti. Sokollu, Kapdanı Derya Uluç Ali Paşa’ya meşhur ve tarihe geçen o sözünü söyledi:

-Paşa, paşa! Sen bu Devleti Aliyye’yi henüz tanımamışsın! Bu devlet o devlettir ki; bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilir. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al.

Gerçekten de o yıl, donanma bütün haşmetiyle yeniden inşa edilmiş ve Venedikliler barış istemek zorunda kalmışlardır.

 

ENDONEZYA SEFERLERİ

 

Osmanlı Devleti, Asya’daki Müslüman devletlerle sıkı münasebetler kurdu. Endonezya, Sumatra adasındaki Açe hükümdarı Sultan Alaeddin, Portekiz tehdidi altında bulunuyordu. Kısa bir süre önce, Ümit Burnu’nu dolaşmayı keşfeden Portekizliler, Kızıldeniz, Hint Okyanusu kenarları ve uzak doğudaki Müslüman ülkelerden yeni sömürge bölgeleri elde edebilmek için tecavüz ve talanlara başlamışlardı. Açe Sultanlığı bu sebeple Halifei Müslimin olan Kanuni Sultan Süleyman Han’dan Portekizlilere karşı yardım istemiş, fakat Zigetvar Seferi sebebiyle yardım gönderilememişti. 2.Selim Han, Açe elçilerini kabul ederek dinledi. Sultan’ın mektubu okundu ve mukabil ferman yazıldı.

Açe Sultanı’nın mektubu:

“Yardım etmezseniz mahvoluruz ve hacıların yolu da Portekizliler tarafından kesildiği için, Müslümanlar büyük zarar görür. Lütfen kale dövecek toplar gönderin. Açe sizin köylerinizden biri, ben de hizmetkarlarınızdan biriyim. Biz Lütfi Bey ve arkadaşlarından çok memnun kaldık. Onları lütfen tekrar bu tarafa gönderin. Bağışladığınız toplar ve topçular geldiler. Onların gözümüzde ayrıcalıklı ve yüksek bir yeri var. Eğitilmiş birkaç at, hisar ve kale yapacak ustalar yanında bize yeniden kadırga yapacak bilgili kişiler gönderin...”

Padişah 2.Selim Han, bu mektubun cevabı olarak şu fermanı yazdırdı:

“Açe Sultanı Alaattin Şah'a bildiririm ki; veziriniz Hüseyin vasıtasıyla göndermiş olduğunuz mektubunuz sultanların sığınağı olan yüce makamımıza ulaşmıştır. Mektubunuzda gece gündüz o taraflardaki küffara karşı savaştığınızı, düşmanlara karşı yalnız kaldığınızı ve her taraftan saldırıya uğradığınızı belirterek savaşmak için malzeme ve tecrübeli asker istemektesiniz. O bölgede yirmi dört bin ada olup kafirlerin bu adaları ele geçirdiklerini, buralarda yaşayan Müslüman halkın ve sultanlarının senin ülkene sığındıklarını ve bu adaların dördünden Mekke'ye hac ve ticaret için hareket eden gemileri küffarın yağmaladıklarını, ülkeniz yakınlarında bulunan Seylan ve Kalküta hakimlerinin de daima sizinle savaşmakta olduklarını, daha önce gönderilen elçimiz Lütfi'ye, yüce makamımıza bağlılık yemini ettiğinizi, Osmanlı donanması gelecek olursa Allah'ın yardımıyla düşmanların hezimete uğratılarak adaların tekrar ele geçirileceğini belirtmişsiniz. Ayrıca çeşitli top ve gemi talebinde bulanarak, Açe elçisinin at, silah ve bakır aldıktan sonra ülkesine dönüşünde zorluk çıkarılmaması için Mısır ve Yemen Beylerbeyleri ile, Cidde ve Aden Beylerine emir verilmesini reca ederek, kale inşası ve kadırga yapımı için mimar istemişsiniz. Mektubunuz makamımıza arz edildiğinde bizim gibi yüce bir padişahın şanına yakışan hareket sizin isteklerinizi kabul etmektir. Ayrıca Müslümanları ve İslam kanunlarını korumak en önemli görevlerimizdendir. Bundan dolayı Süveyş İskelesi'nden on beş kadırga, iki savaş gemisi ile İstanbul'dan Top Dökücübaşı ile yedi Topçu'nun yanı sıra, yeterli sayıda Mısır askeri görevlendirilerek kaleler için yeteri kadar top, tüfek vesair savaş araç gereci verilmesi emredilmiş ve bu askerlerin başına İskenderiye eski Kaptanı Kurdoğlu Hızır komutan tayin edilmiştir. Komutan ulaştığında gerek ele geçirilmesi gereken kaleler, gerekse haklarından gelinmesi gereken inançsızlara karşı gayret göstererek, hem kendisi hem de diğer askerler size asla muhalefet etmesinler. Komutana sizin uygun gördüğünüz şekilde hareket etmesi emredilmiştir. Muhalefet eden asker olursa adı geçen komutan vasıtasıyla haklarından gelebilirsiniz. Gönderilen askerlerin bir yıllık ücretleri de ödenmiştir. Sizin yapmanız gereken ise şudur:

Siz de dinimiz ve devletimizi ilgilendiren konularda elinizden geleni yapıp kafirlerin kalelerini ele geçirmek ve Müslümanlar üzerindeki baskılarını kaldırmak için çabalayarak, Allah'ın yardımıyla o bölgeyi kafirlerin kötülüklerinden kurtarmalısınız. Böylelikle o bölge Müslümanları bizim hükümranlık dönemimizde rahat ve huzur içinde yaşasınlar. İnşallah beklenildiği gibi kaleler ele geçirilip ülkeniz kurtarıldığında, gönderilen topçuların dönmelerine izin veriniz. Diğer hususları ise memurumuz Mustafa Çavuş ile bildiriniz. Oradaki Osmanlı askerleri hakkında ise daha sonra vereceğim emir doğrultusunda hareket edersiniz. Sizin mektubunuz ulaştığı sıralarda rahmetli babamız Sultan Süleyman, Zigetvar Seferi için gitmişti. Allah'ın yardımıyla o kaleyi ve daha pek çok yeri ele geçirdikten sonra vefat edince, Osmanlı tahtına ben geçtim. Benim de niyetim kafirlere karşı savaşmaya devam etmektir. Zira ülkeniz taraflarındaki inançsızların durumları mektubunuzda açıkladığınız gibiymiş. Her durumda kardeşliğin ve yardımseverliğin gerekleri yerine getirilecektir. İnşallah o tarafları ele geçiren din düşmanlarının kötülüklerini ortadan kaldırmak için askerimiz her zaman gönderilecektir. Bölge hakkında devamlı ayrıntılı bilgiler göndereceğiniz umulmaktadır. Gelen elçiniz de elçilik görevini hakkıyla yerine getirip, iznimizi alarak geriye gönderilmiştir."

Onlara yapılacak yardımın organizesi için Sokollu’ya emir verdi. Sokullu da Padişah’ın isteği doğrultusunda Açe Sultanı’na istediği yardımı gönderdi.

Daha sonra Osmanlı donanması Tunus'u İspanyollardan aldı.

 

3.MURAD HAN DÖNEMİ VE SUİKAST

 

Sokollu 1574'te vefat eden 2.Selim Han’ın yerine geçen 3.Murad Han döneminde de sadrazamlığını sürdürdü. Lakin 3. Murad Han tahta oturduğunda diğer vezirleri ile şeyhülislam, Padişah’a şu tavsiyede bulundular:

-Veziriazamınıza inanmayınız! Size arz eylediği işler hakkında doğru söylemez. Halkın işlerine bizzat siz mukayyet olunuz. Bu gibi işleri başvezirinize bırakmamanız münasiptir.

Diğer yandan Sokollu’nun rakipleri çoğalmıştı. Yıpranmıştı. Aktivitesi yoktu. Padişah’ın da gözünden düşmüştü. Sokollu yine de bazı siyasal başarılara imza attı. Fas'ı Portekiz akınlarından kurtardı, Avusturya'nın saray içine dönük oyunlarını etkisiz hale getirdi. Fakat baskılar artık iyice artmıştı. 1579 yılında ise 3.Murad Han’ın eşi Safiye Sultan tarafından tutulduğu iddia edilen ve derviş kılığına girmiş bir yeniçeri tarafından divan çıkışında 11 Ekim 1579’da kalbinden hançerlenerek öldürüldü. Paşa'yı öldüren şahıs ise hemen oracıkta askerler tarafından parçalanırken, başta padişah olmak üzere bütün devlet ileri gelenlerinin etrafında tedbirler alındı. Sokollu ise yapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı ve kısa sürede hayatını kaybetti. Daha sonra Eyüpsultan mezarlığına defnedildi.

 

NASIL BİRİYDİ?

Sokullu Mehmed Paşa 14 yıl süren sadrazamlığı boyunca usta bir siyasetçi olarak öne çıkmış, birçok askeri ve siyasal başarının elde edilmesinde birinci derecede rol almıştır. Elbette bu uzun sürede rakipleri de boş durmamışlar, onu gözden düşürmeye gayret etmişlerdir. Yanlışları da doğruları da vardır, her insan gibi. Ama 60 yıllık devlet hizmeti sırasında da hiçbir görevinden alınmamış, daima bir üst göreve atanmış olması da onun başarılı biri olduğunun bir göstergesi olabilir.

Geniş vakıflar ve hayır tesisleri kurdu. Sokullu, İstanbul Azapkapısı Camii ile Kadırga’da kendi ismiyle anılan cami, medrese ve hayrat tesislerini yaptırmıştır. Lüleburgaz’da cami ve medrese; Edirne’nin Çavuşbey Mahallesinde dükkanlar, odalar ve çifte hamam; Erdel Beçkerek’te cami, han, çeşme, darülkurra ve köprü; Vişegrad’da Mimar Sinan’a yaptırdığı nadide bir köprü; Vişegrad-Saraybosna arasına büyük bir kervansaray yaptırdı. Bunlardan başka, ülkenin birçok yerinde cami, han, hamam, imaret gibi hayır müesseseleri yaptırıp, bu tesislere de çeşitli vakıflar kurmuştur. Sokullu ailesinden önemli devlet adamları yetişmiştir.

Onun zamanında, bilhassa 2.Selim Han döneminde Osmanlı’nın haşmetine yakışır projeler vardı. Hayata geçirilemeyen bu projeler şunlardı:

Don-Volga nehirleri arasına açılacak bir kanalla, Karadeniz, Hazar Denizi’ne bağlanacaktır.

Osmanlı Devleti bu proje sayesinde, İran ile Rusya’yı birbirinden ayırmak istiyordu. Ayrıca Ortaasya ile denizden ilişki sağlanacak, böylece Safeviler, iki güç arasında bırakılacaktı. Herhangi bir sefer anında Hazar Denizi’ne kadar gemilerle gidilebilecekti. 1568 yılında Defterdar Kasım Bey, Kefe Sancakbeyi tayin edilerek, kanal projesi için gerekli incelemeleri yapmakla vazifelendirildi. İncelemelerden sonra, 1569 Ağustos’unda Don ve Volga Nehirleri arasındaki en dar bölgeden kanal açılmaya başlanıldı. Ancak, Kırım Hanı Devlet Giray’ın gereken ilgiyi göstermemesi ve ağır kış şartları sebebiyle kanal projesi gerçekleşemedi ve bir daha da teşebbüs edilmedi. Derler ki:

Sultan 2.Selim Han Don-Volga projesinin beceriksiz devlet adamları elinde sonuçsuz kalması üzerine çok üzülmüş, Sokollu Mehmed Paşa’ya şöyle çıkışmıştır:

-Yapılan bütün masraflar ve uğranılan zararlar hesap edilip senden tazmin olunmalıdır!..

İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri’nin bir kanalla birleştirilerek Karadeniz’e ulaşılması, böylece İstanbul Boğazı’na alternatif bir su geçidi inşası için de projeler hazırlandı, paralar ayrıldı, hazırlıklar yapıldı. Ama o proje hayata geçirilemedi. Sakarya Nehri, Sapanca Gölü ve Marmara Denizinin kanal açılarak Karadeniz ile birleştirilmesi ve böylece Karadeniz – Marmara deniz yolunun açılması projesi, Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında ele alınmıştı. 2.Selim Han zamanında bu projeyle ilgili olarak Mimar Sinan görevlendirilmiş ve Sapanca Gölü- İzmit Körfezi arasında bazı çalışmalar da yapılmıştı. Devletin başka gaileleleri sebebiyle gerekli ilgi gösterilememiş, ertelenmiştir. Kanal projesi 1591′de tekrar ele alınmış fakat yeniden belirsiz bir tarihe ertelenmiştir.

Üçüncüsü de Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayacak bir kanal inşasıyla, dünya su yolları kontrol altına alınacaktı.

Portekizlilerin 1498′de Ümit Burnu’nu dolaşarak önce Kızıldeniz’e sonra da Hindistan’a ulaşmaları neticesinde, İslam ülkeleri tehlikeye girdi. Portekizliler ve arkasından diğer Haçlılar yeni sömürge bölgeleri için doğuya doğru seferler yapmaya başladılar. Ayrıca Hindistan’dan Ortadoğu’ya baharat yolu ile yapılmakta olan ticaret akışı da yön değiştirerek batılıların eline geçmeye başlamıştı. Dünya deniz ticaretinin belkemiğini meydana getiren Akdeniz, ikinci dereceye düştü ve okyanus ticaret yolu önem kazandı. Bu durumdan hem Osmanlı hem de Akdeniz çevresindeki diğer ülkeler zarar görmeye başladı. Durumu düzeltmek için Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve oradan da Hint Okyanusu’na bağlamak, böylece hem İslam ülkelerine daha kolay destek vermek, hem de ticaret yolunu kısaltarak Akdeniz’i yine ön plana çıkarmak için bir kanal açma fikri ve projesi geliştirildi.

Kanal açılması işiyle ilgili gerekli inceleme ve araştırmaları yapması için Mısır Beylerbeyi’ne ferman yazıldı. Ama devletin başka önemli işleri çıkmış olduğundan dolayı,  Süveyş Kanalı’nın açılması projesi geri kaldı ve bir daha da ele alınamadı. Bu kanal Abdülaziz Han devrinde Fransızların girişimi ile inşa edilip 1869 yılında hizmete girmiş olacaktır.

Bir türlü başarılamayan bu kanal açma teşebbüslerinin başlangıç şerefi Sokullu’ya; başarısızlıklar da devrin hükümdarlarına isnat edilmişse bile, bu doğruyu yansıtmaz. Kanal projeleri hakkında Katip Çelebi fikrini şöyle açıklıyor:

“Kıssadan hisse budur ki, küçük adamlarla büyük işe başlamak doğru değildir. Her işin uygun başı gerek. Başlatılan böyle büyük işlere bir padişah varup zamanıyla başında olsa, ancak üstesinden gelir ve bu soy işler himmet sahibi padişah işidir. Vezirlerin ve sadrazamların işi değildir.”

Tarihçilerin ekserisi Sokollu Mehmet Paşa’yı büyük bir devlet adamı olarak takdirle anarlarken, Ali gibi, Peçevi İbrahim Efendi gibi onu şahsen tanıyan bazı tarihçiler de, onu birçok yönüyle tenkit etmişlerdir. Elbette bu kadar uzun yıllar boyu görev yapmış olmanın bir sonucu olarak lehte de aleyhte de görüş bildirenlerin olması normal karşılanmalıdır. Sokollu’nun akraba ve soyunu kayırdığı, onları çeşitli görevlere getirerek haksızlıklar yaptığı yazılıdır. Sonradan Sokollu ailesinden iki kişi daha veziri azam olmuş, ayrıca beş tane de vezir çıkmıştır. Ayrıca on kişi de beylerbeyilik makamına getirilmiştir. Bu rütbelerin aşağısında da çok kişinin makam veya mansıp sahibi olduğundan bahsedilir.

Sokollu Mehmed Paşa, padişahların sefere çıkmasını münasip görmemiştir. Kendisi de sefere çıkmakta istekli olmadığı gibi diğer vezirlerin de sefere çıkmasını istememektedir. Yani o, Osmanlı Devleti’nin duraklama devrini hazırlayan, statükoyu muhafaza babında eldekilerle yetinilmesi gerektiği kanaatıyla icraatlar yapan bir devlet adamıdır.

Modern görüşe göre, Osmanlı Devleti’nin yükselme devri onun suikast sonucu öldürülmesi ile sona ermiş sayılmaktadır. Sokollu’nun medhedilmesinde o kadar ileriye gidilmiştir ki, devrindeki bütün başarılar sadrazam olarak ona mal edilmiş, bütün başarısızlıklar da başta padişahlar olmak üzere diğer devlet adamlarının üzerine yıkılmıştır. Halbuki Sokollu'nun iktidar yıllarındaki başarıların çoğunu, padişahlar, bilhassa 2.Selim Han sadrazama rağmen, onun aleyhteki tutumuna rağmen başarılmıştır. Mesela yukarıda zikrettik, Kıbrıs’ın fethi onun aleyhteki görüşlerine rağmen, 2.Selim Han’ın isabetli tutumu, Şeyhülislam Ebussuut Efendi’nin fetvası ve diğer paşaların teşviki ile başarılmıştır. İnebahtı bozgununun birinci derecede sorumlusu, donanmaya ne pahasına olursa olsun taarruz etmeleri için ferman gönderen Sokollu'dur. Kaptanı Derya harp meclisinde, taarruza geçmezse sadrazamın başını kestireceğini açıkça söylemiştir. Paşa, Astırhan’ın fethi ve Don-Volga kanalı gibi devletin geleceğiyle ilgili son derece önemli projelerin hayata geçirilmesini, vasıfsız ve kabiliyetsiz devlet adamlarına havale etmiştir. Onun muhaliflerinin görüşlerine göre, Sokollu iddia edilegeldiği gibi büyük bir diplomat ve deha sahibi bir devlet adamı değildir. Sokollu, Kanuni devrinde yetişmiş vezirler arasında, ancak orta çapta bir devlet adamı ve kumandan olarak kabul edilebilir. Zeki olduğu kadar kurnaz, haris ve icabında zalim olmuştur. Yeniçeri Ocağı'na dayanarak birtakım devlet adamlarıyla beraber muhaliflerine rağmen 14 yıl, 3 ay, 15 gün gibi uzun bir müddet iktidarda kalmıştır. Esasen mesele çıkarmaktan hoşlanmayan hareketli bir kişiliği de olmayan 2.Selim Han, daha tahta oturduğu günlerde yeniçeri patırtısıyla gözü korkutulduğu için, Sokollu'yu azletmeyi düşünmemiştir. Halefi olan oğlu 3.Murad Han, genç ve nispeten enerjik olduğu için bunu düşünmüş, fakat Sokollu taraftarlarının kudretinden ürkmüştür. Hatta daha ileriye giden bazı tarihçiler, Sokollu Mehmed Paşa’ya suikast yaptırıp ölmesine sebep olanın bizzat padişah olduğunu iddia etmişlerdir.

Sokollu Mehmed Paşa, sadrazamlığı döneminde büyük bir servet edinmişti. Bazı batılı tarihçiler bu servetin rüşvetten elde edildiğini iddia etmişseler de, bu konuda bir delil yoktur. Yıllık geliri bugünkü değerlerle ifade edilmek istenirse yüzmilyonlarca dolar teleffuz edilmesi gerekir. Sokollu gibi bir devletlinin devrinde yaşayan birçok tarihçiye göre, şüphesiz bu sadrazam öldürüldüğünde yapılan tespitlerle bıraktığı servet, bugünkü değerlere çevrildiğinde onlarca milyar dolarla ifade edilebilecektir.

15 yıla yakın sadrazamlık koltuğunu muhafaza etmiş, hareketi değil, hep statükoyu temsil etmiş, üç padişah döneminde makam sahibi olmuş bir kişiliktir. Ailesinden ve yakınlarından birçok kişiyi istediği mevkiye getirmiş, birçok eseri imparatorluğun her tarafına serpiştirmiş, dudak uçuklatan servetlerin sahibi olmuş anlı şanlı bir Sokollu Mehmed Paşa, bir meczubun hançer darbesiyle dünyasını değiştirip gitmiştir. Makamı mevkii, serveti ve ailesi onu bu sondan muhafaza etmeye yetmemiştir. Amel defterinde kalan ise malı mülkü ya da çevresi değil, yapmış olduğu mücahedeler ve bırakmış olduğu faydalı eserler olmuştur.

Piri Reis

Dünyayı ilk çizen o; karalar denizler,

Taşır Coğrafi Keşifler Piri’den izler…

 

 

DENİZCİ OLACAK ÇOCUK…

 

Piri Reis’in asıl ismi Ahmet Muhiddin Piri, künyesi de Ahmet Bin Elhacc Mehmet El Karamani’dir.

1465-1470 yılları arasında Gelibolu’da doğduğu tahmin edilebilir. 1554 yılında 85-90 yaşlarında Kahire’de idam edilmiştir. Osmanlı denizcisi, denizcilik ve coğrafya bilimcisi, haritacı ve kitap müellifi, sırrı hala çözülememiş çalışmalarıyla ün yapmış bir insandır. Kitabı Bahriye isimli ilmi kitabı ve dünya haritaları ile şöhret bulmuştur.

Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhiddin Piri'nin ailesi Fatih Sultan Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman ülkesinden İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç etmiştir. Elbette denizciliğin giriş kapısı sayılan Gelibolu, daha çocuk yaşta iken Piri’yi denizciliğe itmiştir. Piri Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis'tir. Baba ve amca denizci olunca elbette ünlü denizcimiz de daha çocuklukta bu mesleğe karşı ilgi dumuş ve bu mesleği şeçmiştir.

 

DENİZCİLİKTE İLK GÖREVLER

 

Piri Reis denizciliğe amcası Kemal Reis'in yanında başladı. 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de deniz mücadeleleri yaptılar. Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da, katliama uğrayan Müslümanlar, Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince, 2.Bayezid Han tarafından, donanma kumandanı Kemal Reis'in emri altında Osmanlı Bayrağı ile İspanya kıyılarına gönderildiler. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası Kemal Reis ile İspanya kıyı şehirlerini bombardıman ederek, Haçlıların Müslüman katliamını önlemeye çalışmanın yanında, katliamdan kaçan Müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdılar

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen 2.Bayezid Han’ın, Akdeniz'de mücadele veren denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine, 1494'te amcası Kemal Reis ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıktılar ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.

Piri Reis, Osmanlı donanmasının, Venedik donanmasına karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde, Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı. Böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda, Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Piri Reis, 1495-1510 yılları arasında İnebahtı, Modon, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitabı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak not tuttu, kaydetti.

 

KAHRAMAN BURAK REİS’İN ŞEHİTLİĞİ

 

2.Bayezid Han’ın fermanı ile yapılmış bulunan, Modon ve Koron Seferi de denilen, Mora deniz seferine katılıp, o seferde meydana gelen ve yüzyıllardır dilden dile anlatılan kahramanlık örneklerinin bulunduğu deniz muharebesinde o da önemli bir kumandandı.

Olay özet olarak şöyle olmuştu:

Miladi1499 tarihidir. Venedik şövalyeleri, gerek vurkaç taktiği, gerekse korsanlık yoluyla, Osmanlı kıyılarını talan etmektedirler. Mora yarımadası civarında Modon ve Koron başta olmak üzere bu civarda üslenmişler, sıkıştırılınca kaçarak buradaki güçlü kalelerin ardına saklanmaktaydılar.

Sınırları gün geçtikçe Avrupa içlerine doğru uzanan Osmanlı Devleti’nin, Ege ve Akdeniz’deki hakimiyet kurma çalışmaları bu şövalyeler tarafından engellenmekte, asayiş her gün ihlal edilmektedir. Osmanlıların Arnavutluk kıyılarına kadar gidip Mora’yı almaları, Haçlıları telaşlandırdı. Babasının yolunda olan 2.Bayezid Han, Venediklilerin elinde olan ve Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyetinin kurulmasına engel teşkil eden, İnebahtı ve Navarin limanlarıyla, Modon ve Koron kalelerini bir an önce fethetmek istiyordu. Venedikliler talanlarına devam ediyor, Mora’yı geri almak için hazırlık yapıyorlardı. Bundan dolayı bir dersi hak etmişlerdi.

Sultan 2.Bayezid Han’ın sefer hazırlıklarına başlayıp arzu ettiği yerleri feth edebilmek için ilk hedef olarak İnebahtı kalesini seçti. Kapdanı Derya Küçük Davut Paşa, 270-300 parçadan kurulu Osmanlı donanması ile, 1499 yılı baharında Gelibolu’dan hareket etti. O devrin meşhur kaptanları, Kemal Reis, Burak Reis, Kara Hasan Reis ve Herek Reis’in de bulunduğu donanmada, Anadolu ve Rumeli sipahileri ile kapıkulu askerinden ibaret 60 bin kişi civarında bir kara kuvveti de bulunmakta idi. Kemal ve Burak Reislerin emrine birer savaş gemisi verilmişti.

Haçlı devletleri de asker ve gemi ile destekledikleri Venedikli Amiral Antonio Girimani kumandasında hazırlıklarını tamamladılar.

Osmanlı donanması, fırtına ve diğer zor şartlarla mücadele ederek, aylar sonra Modon ve Koron açıklarına geldi. 29 Temmuz günü sabahleyin Osmanlı donanması, Sapienza Adası civarında görünen düşman donanmasıyla savaşa tutuştu.

Yaklaşan Haçlı Venedik donanmasının rampa yapmasına meydan bırakmadan uzaktan top ateşi ile karşılanmasına çalışıldı. Herek Reis, ve Burak Reisler, muharebenin başlangıcında üzerlerine gelen ikişer Venedik gemisini top ateşi ile batırdılar. Kararlaştırıldığı gibi Burak Reis’in gemisi ayrılarak düşman gemilerinin arkasına sarkma manevrasına girişti. Haçlı donanmasının ünlü Amiralleri; kumandasındaki gemileri, yanlarına birer kadırga daha alarak, Burak Reis’in peşine düştüler. Bu güzel gemi olsa olsa Kemal Reis’indir, diye düşünüyorlardı. Kemal Reis’ten çok çekmişlerdi. Tam intikam alma zamanıydı. Üstelik büyük bir nam kazanmak da işin cabasıydı. Hemen üstüne saldırdılar. Düşmanın, her birinde biner kişi bulunan iki ana gemileri ile, yine her birinde beş yüz kişi bulunan diğer iki gemileri, Kemal Reis’in gemisi sandıkları Burak Reis’in gemisini ortaya aldılar. Burak Reis, kendisinden çok güçlü ve daha süratlı olan düşman gemilerinin arasından sıyrılamayacağını anlayınca, ölmeyi mağlub olmaya tercih ederek, yakın muharebeyi seçip, en yakın arkadaşı Kara Hasan’a seslendi:

-Yiğit kardeşim Kara Hasan! Çabuk levendlerimizi hazırla, göze göz dişe diş harb edeceğiz!

Dedi. Kara Hasan:

-Ya dayanamazsak ne olacak?

Diye karşılık verdi. O zaman Burak Reis:

-Şan ve şerefle şehid olmak istemez misin?

Dedi.

-Sözü mü olur Reis! Bu günler için varız!

Diyerek askerleri ile beraber yakın dövüş için hazırlandılar.

Burak Reis, saldıran düşman gemilerine ateşe başlayınca, onlar da karşılık verdiler. Dört gemi bir gemiye karşı muharebe ediyordu. Nihayet üç düşman gemisi Burak Reis’in gemisine rampa etti. Kancalı halatla birbirine sıkı sıkıya bağlandılar. Osmanlı donanması diğer düşman gemileriyle muharebeye girişmiş olduğu için, Burak Reis’e yardım edecek durumda değillerdi. Kancalı halatlarla birbirine sıkı sıkıya bağlanan bu dört gemi, askerleri arasında saatlerce süren kılıç, balta ve balyozla kanlı bir muharebe başladı. Burak Reis’in gemisindeki uğultular, naralar Allah Allah sesleri muharebeye heyecan katıyordu. Dört düşman gemisine karşı muharebe eden leventler, başlarındaki Burak ve Kara Hasan reislerin gayretleriyle şevke geliyor, küffara durmadan saldırıyorlardı. Düşmanın sayısı çok fazlaydı. Bu durumda Burak Reis, bir kaç yiğit levendinin canını kurtarabilmeleri için Kara Hasan’a, askerleri alarak bir sandalla gemiden ve savaş yerinden ayrılmalarını söyledi. Fakat onlar bunu kabul etmediler:

-Baba, senin yanından ayrılmayız. Din için vatan için cihad için can fedadır. Anca da beraber kanca da!

Diye cevap verdiler.

Bu gemilerinin yok olması halinde, Venediklilerin dayanamayacağını anlayan Burak Reis, kendi gemisinin barut deposunu ateşlemeye karar verdi. Bu suretle gemisi mahvolacaktı ama, kendisine rampa eden çok kuvvetli Venedik kalyonları ve içindeki Haçlı Amiralleri de yok olacaktı. Leventlerine son defa şöyle seslendi:

-Cenabı Allah alnımıza böyle yazmış, son nefesimize kadar vuruşacağız! Haydi yiğitlerim, gazilerim, leventlerim! Kelimei şehadet getirin!

Kara Hasan Reis, Burak Reis’ten aldığı emir üzerine gemiyi neft ile tutuşturdu. Şiddetli rüzgar sebebiyle yangın etrafındaki düşman gemilerini de sardı. Düşman amiralleri askerlerini çekip ayırmak istedilerse de, Osmanlı leventleri düşmanın kestiği kancalı halatları yeniliyordu. Serdengeçtiler de düşman kalyonlarına ateşi daha da yayıyorlardı.

Birdenbire mekanı yırtan bir infilak sesi ile beraber gökyüzüne doğru ortası kızıl, siyah bir duman görüldü. Burak Reis barut deposunu ateşe vermiş, meydana gelen infilakle Osmanlı gemisi ile birlikte 4 büyük Venedik gemisi, içinde bulunan ünlü amiraller ve çok sayıda asker ölümü boylamıştı. Burak Reis ve askerleri ise şehadet şerbetini içmişlerdi…

Geri kalan Haçlı donanması artık tutunamazdı. Çok sayıda zayiat vererek savaş alanını terk ettiler. Böylece İnebahtı yolu Osmanlıya açıldığı gibi, Akdeniz hakimiyetinde büyük bir engel aşılmış oluyordu.

Bu büyük zafer, Burak Reis’in adını destanlaştırdı. Türk denizcileri Brodano adasına Burak Reis Adası adını vererek, kadirbilirliğin en güzel örneğini verdiler.

İşte bu muhteşem olay genç Piri Reis’in gözleri önünde cereyen etmişti. Genç yaşında bu büyük tecrübe ona çok şey öğretmiş olmalıdır.

 

BARBAROS KARDEŞLERLE BERABER

 

Piri Reis'in amcası Kemal Reis 1511 yılında Rodos Adası civarında bir deniz kazası sonucu vefat etti. Bunun üzerine kendisi Gelibolu kasabasına yerleşti. Barbaros kardeşler ile birlikte bazen seferlere katılırdı ama, Gelibolu’da ilmi çalışmaları zamanının büyük bölümünü alıyordu. Akrabası Muhyiddin Reis’le de Akdeniz’de seferlere katılıyor, her seferinde çizdiği harita ve gözlemlerini dikkatle not ediyordu. İşte bu harita ve gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik bu harita parçası, günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, Piri Reis’in gitmediği, dolaşmadığı halde nasıl dünya haritası çizebildiği gizemli sorusudur. Kendinden önce bu haritanın bazı noktalarına giderek keşiflerde bulunan Kristof Kolomb’dan yararlandığı tezleri inandırıcı bulunmamaktadır.

Barbaros kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Piri Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere, yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim Han’a gönderildiğinde, Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Piri Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi. Derya Beyi (Albay) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatını buldu.

Piri Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını Yavuz Sultan Selim Han’a sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı Padişahı dünya haritasına bakmış:

-Dünya ne kadar da küçükmüş!..

Demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş:

-Biz bu dünyanın doğu tarafını elimizde tutacağız!..

Diyerek meşhur sözünü söylemiştir. Gerçekten de haritanın yarısı elde mevcuttur. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için, Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği, bunun için muhafaza ettiği iddia edilmektedir.

Piri Reis Mısır seferinden sonra, tuttuğu notlardan denizcilik konulu bir kitap yazmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Meşhur eseri Kitabı Bahriye böylece doğdu. Denizcilik klavuzu mahiyetindeki bu kitap denizcilerin başvurduğu en önemli kitap olma özelliğini taşır.

Kanuni Sultan Süleyman Han'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Piri Reis, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı Sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525'de gözden geçirdiği Kitabı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu. 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci bir dünya haritasını çizdi.

1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa Kaptanı Derya olunca Piri Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alarak donanmaya katıldı. Piri Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı.

 

HİNT OKYANUSU’NA DOĞRU

 

Piri Reis artık ünlü bir kaptan, büyük bir kaşif, tanınmış bir bilgindir. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Kızıldeniz ve Hint Okyanusu siyasetini yürütebilecek bir devlet adamıdır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın 1546'da vefatının ardından, Mısır Kaptanlığı’na getirildi. Hint Kaptanlığı da denilen bu ünvan Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerini de kapsıyordu. Bu onun hayatının sonuna kadar yürüttüğü görevidir.

Mısır Kaptanı Piri Reis 1552'de kendisine yıllık 100 bin akça tahsisat bağlanarak Kızıldeniz, Umman Denizi, Hint Okyanusu kıyıları ve Basra Körfezini içine alan bir görev olmak üzere, kendisine tahsis edilen 30 gemilik bir filo ile sefere çıkma emri aldı.

Piri Reis artık Hint Okyanusu’ndadır. Portekizlilerin burada yer yer işgal ederek sahiplendiği bölgeler vardır. Arabistan Yarımadası’ndaki Maskat bunlardan biridir. Aslında Kanunî Sultan Süleyman Han, İran’a karşı tasarladığı bir savaşta kesin bir sonuca varabilmek için, Süveyş ile Basra arasında doğrudan irtibat kurmanın gerekli olduğunu idrak etmişti. Bunu gerçekleştirmek için önce Hürmüz Boğazı’ndaki Portekizlilerin devre dışına çıkarılması gerekiyordu. Basra Körfezi’nin girişinde bir nevi tıkaç vazifesi gören bu Hürmüz Adası’nın mutlaka fethi gerekiyordu. Padişah, Hürmüz Adası’nın fethini gerçekleştirmek üzere Süveyş’teki sözünü ettiğimiz donanmanın bir an evvel donatılıp sefere hazır edilmesini emretmişti. İşte bu tasarladığı seferin komutanlığını çok güvendiği “Hind kaptanı” da olan Piri Reis’e verdi.

Portekizli tarihçilere göre, Kanuni tarafından Piri Reis’e  şu emir verilmişti:

“Önce Süveyş’teki donanmayı Portekizlilere fark ettirmeden Basra’ya götürecekti. Daha sonra Basra’da bulunan 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanmasına kattıktan sonra, ani ve  sessiz bir harekatla Hürmüz Adası’nı fethedecekti. Fetih müyesser olmadığı takdirde başka bir şeyle uğraşmadan Basra’ya çekilmeliydi. Fakat yolda başka olaylar oldu. Padişahın kendisine verdiği emre rağmen, Portekiz işgali altında bulunan Maskat şehrine asker çıkardı, şehri yağmalattı. Daha sonra Portekiz askerinin siperlerde mevzilendiği ve inşaatı henüz bitmemiş Maskat Kalesi’ni muhasara ederek toplarla dövmeye başladı. Piri Reis’in kuşatmasına altı gün boyunca direnen Maskat Kalesi yedinci günde teslim oldu ve burada bulunan Portekiz askerleri esir edilerek kadırgalara götürüldüler.”

Böylece Piri Reis Basra Körfezi’ne giremeden burada düşman tarafından fark edildi. Plan bozuldu. Yolda Portekizlilerin 70 gemisine karşı savaşa girişmek zorunda kaldı. Onları yendi de. Önünden kaçıp Hürmüz Adası kalesi’ne sığınan Portekizlileri kuşatma altına almıştı. Kalede, Hürmüz’de yaşayan dokuz yüz civarında Portekizli bulunuyordu. Piri Reis elinde kalan 28 gemi ve 850 askerle gelip adayı kuşattı. Kuşatmanın ilerlediği günlerde Portekiz genel valisinin, Gao Adası’ndaki ve diğer şehirlerindeki güçlerini birleştirerek, büyük bir donanma hazırladığını ve Hürmüz’e yardıma gelmekte olduğunu haber aldı. Bunlar yaklaşık 100 gemi ve 15 bin askerden oluşuyordu.

Piri Reis kuşatmanın kaldırılması için pazarlık yaptı. Portekizlilerden devlet adına yaklaşık bir milyon altın değerinde haraç almış olduğu ifade edilmektedir. İstese kaleyi zaptederek bütün Portekizlileri de esir alabilirdi, ama bir şekilde kendisine ulaşan haberler, Hint Denizi’ndeki tüm Portekiz filolarının birleşerek üzerine geldiğini yönünde olduğundan, bu büyük filoya karşı direnmesinin zor olacağını hesaplamasından dolayı kuşatmayı kaldırmış ve Basra Körfezi’ne girmiş olduğu ifade edilmektedir. Yani orayı zaptetse bile sonradan elden çıkarmak ya da gereksiz yere savaşıp kayıp vermektense, devlet adına çıkar sağlayabilecek en mantıklı şeyi yapıp kuşatmayı, aldığı yüklü miktarda haraç karşılığı kaldırmıştır.

 

BASRA KÖRFEZİ’NDE NELER OLDU?

 

Piri Reis, kendi donanmasına kattığı, Portekizlilerden alıp devlet adına el koyduğu ganimet yüklü üç gemiyle oradan ayrılıp süratle Basra Körfezine geldi.

Basra valisi Kubat Paşa, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın emirlerine uymadığını Piri Reis’e şu şekilde hatırlattı:

-Portekizlilerin dikkatini çekmeden donanmayı Basra’ya getirmen gerekirken, sen bunun tam tersini yaptın. Maskat’ı ve Hürmüz’ü yağmalattın. Portekizlileri ayağa kaldırdın. Padişah bu durumu öğrendiğinde bakalım ne diyecek?

Bu sözler üzerine yaptığı hatanın farkına vararak dehşete kapılan Piri Reis, padişahı bizzat ikna etmek için derhal İstanbul’a hareket etmeye karar verdi. Donanmanın en hızlı üç kadırgasına muazzam ganimeti yükleyerek, Kızıldeniz’e gitmek üzere 1553 yılının ilk aylarında Basra’dan ayrıldı. Fakat Basra valisi Kubad Paşa, İstanbul’a gönderdiği bir mektupla Piri Reis’in üç kadırgayla Basra’dan ayrıldığını, Portekizlilerin çok güçlü bir donanmayla Hürmüz’e geldiğini ve bir başka Portekiz donanmasının da, Babül Mendeb Boğazı (Kızıldeniz girişi)’nın önünü tıkadığını rapor etti.

Piri Reis ise Kubat Paşa ile zıtlaşmasının arkasından, devletin malı olarak kabul ettiği ganimetlerle dolu gemileri Portekizlilerin yağmasından korumak amacıyla, Basra Körfezi’nde bırakıp, sadece hazine yüklü gemilerle Mısır’a gitmiştir. Tedbir olarak doğru bir uygulama yapmış olsa da, bu hareketi ile düşmanlarının eline koz vermiş de oluyordu. Çünkü dışarıdan bakıldığında amiral olarak donanmasını terkedip yanına da ganimet yüklü gemileri alıp kaçmış gibi görünüyordu. Aslına bakılırsa Piri Reis donanmasını alarak, Basra'ya gelmişti. Tamire ve bakıma muhtaç donanmayı orada bırakıp, ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a dönmüştü. Ganimet gemilerinden birisi yolda battı. Donanmayı Basra'da bırakması kusur sayıldığı için Mısır'da hapsedildi. Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi sebebiyle arası açıldı. Üstüne üstlük Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden, hakkında padişaha olumsuz rapor verildi ve dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han’ın fermanı üzerine, 1554'te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis'in tüm para ve mal varlığına devletçe el konuldu. Katip Çelebi, Piri Reis’in idamından sonra serveti konusunda  şöyle demektedir:

“Hesapsız malı çıkıp devlet hazinesine alındı. Ağzı kapaklı içi altın dolu büyük bakır kaplarını devlet kapısına gönderdiler”.

Aslında Piri Reis büyük bir haksızlığa uğramıştır. Kendisine emanet edilen filonun hesabını padişaha vermek zorunda olduğunun idraki içindeydi. Kuvvetli ihtimale göre Piri Reis kadırgalarını Portekizlilerin elinde bırakmadı. Bu gemiler sefer esnasında topladığı ganimet mallarıyla ağızlarına kadar doluydu ve Portekiz donanmasının ani hücumuna maruz kalıp mağlup olduğu takdirde, bu servetin ellerine geçmesini istemiyordu.

Osmanlı Devleti’nin menfaatlerini düşünmemek ve emrindeki donanmayı kaderine terketmekle suçlandı. Oysa ki bu tecrübede ve konumda olan, başarılarıyla isim yapmış büyük bir amiralin haklı bir nedeni olmadan böyle davranması mümkün değildi. Bu durumda Mısır Beylerbeyi Mehmed Paşa Piri Reis’i tutuklattırıp bu olayları Kanuni Sultan Süleyman Han’a rapor etmişti. Elbette bu rapor tek taraflı ve Padişah’ı yanıltıcı bir rapordu. Son devrin büyük tarihçilerinden Yılmaz Öztuna bu olayı şöyle değerlendirir:

“Piri Reis’in bu pek parlak ve meşakkatli seferi, bu büyük amiralin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Basra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çekinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının, Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddi hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz Adası’nın fethinin gerçekleştirilememesi, bilhassa Piri Reis’in donanmayı Basra’da  bırakıp Süveyş’e getirmemesidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lazımdır. Türk denizcilerinde, umumiyetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, adeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı; yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasımpaşa’daki Kapdanı Deryalık makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur, endişesi içindeydi. Onun için, Piri Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan, Kemal Reis’in yanında yetişmiş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amiralin, çok ciddi sebepler olmaksızın, donanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikardır.”

İstanbul’dan gelen ferman Piri Reis’in idamını içeriyordu. Kendisini savunmaya bile fırsat bulamadı. 80 li yaşlarında zindanda hüküm infaz edildi.

 

BÖYLE OLMAMALIYDI

 

Piri Reis’in idam edilmesinden birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de Mısır Beylerbeyi Mehmed Paşa mesuldür. Kubad Paşa, Basra’da Piri Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin etmemek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti. Diğer bir rivayete göre Kubad Paşa, Piri Reis’in aldığı muazzam ganimetten hisse istemiş, amiralin, katılmadığı bir savaştan hisse alamayacağını bildirmesi üzerine, Piri Reis’e büsbütün düşman kesilmiştir. Mehmet Paşa ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, muhtemelen Türk amiralinin  şahsını gölgede bırakan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Piri Reis’in düşmanları onun, idam edilmiş bulunan Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akılsız ithamlarda bulunmuşlardır. Ancak Kubad Paşa büyük Türk denizcisini idam ettirmeye muvaffak olmakla beraber, bu olaydan kısa bir süre sonra Basra’dan görevinden azledilmesi, olayları inceleyenleri düşünceye sevkeder.

Bir de Padişahtan aldığı talimata göre, Piri Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15 bin askeri ve diğer gemileri donanmasına dahil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliydi. Padişahın verdiği bu kesin emre rağmen, yolda Maskat ve Hürmüz’ü kuşatmış olması, padişahın emrine muhalefet sayılarak idam kararı çıkmış olmasında etkili olduğu da göz ardı edilmemelidir. Aslında Kanuni Basra Körfezi’ni kullanarak Acemleri arkadan kuşatabilmeyi ve Hint Okyanusu’nda bulunan Portekizlilerin, Müslümanlara verdiği zararları önlemeyi düşünüyordu. Piri Reis’in Hürmüz’ü fethedememesi Basra Körfezi’nin bu maksatlarla kullanılmasının önünü kapatmıştı.  Hem Hürmüz’ü elde tutmaları, hem de Aden civarında Kızıldeniz’in çıkışını tehdit etmeleri, Mekke ve Medine muhafazasını da tehlikeye düşürüyordu. Bu da Halifei Müslimin olan Kanuni Sultan Süleyman Han açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Yukarıda yazdığımız gibi Kubat Paşa, Babulmendep Boğazı’nı Portekizlilerin tutmuş olduklarını padişaha bildirmiş ise, bu Mekke, Medine ve Kudüs’ün tehlikeye girdiği anlamına gelmektedir ki, padişahın bu duruma gazabının da idam kararında etkili olmuş olabileceğini düşünmek gerekir. Ama bütün bunları Piri Reis’in izahları ile dinlemek varken, idam hükmünün gıyabında verilmiş olmasını Divanı Hümayun’un bir yanlışı olarak kabul etmek de mümkündür.

Ne yazık ki hayatı boyunca Osmanlı’ya faydalı olmuş büyük bir deniz kumandanı, değeri yüzyıllar sonra anlaşılacak büyük bir ilim ve keşif adamının, hayatı böylece dramatik bir şekilde son buluyordu.

Para, ganimet ve servet dışarıdan bakıldığında insanları suçlu gibi de gösterebiliyor. Anlamaz, dinlemez, gerçeği öğrenmezsen, tedbirli kumandanları bile, bu serveti elde edebilmek için, devletin donanmasını dahi feda etmekten çekinmeyen mal hırslı adamlar olarak görebilirsin.

Mal ve insan ilişkisinin değişik bir boyutu olduğu için Piri Reis de bu kitabımıza misafir edilmiştir.

 

 

Çandarlı Halil Paşa

Rüşvet alıp düşmanı moralli kılınca,

Paşamız kelleyi teslim etti kılınca…

 

 

ÇANDARLI SÜLALESİNDEN BİRİ

 

Çandarlı İbrahim Paşa'nın büyük oğludur. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kazaskerlik yapmış bulunan Halil Paşa babasından sonra 1427 yılında Sultan 2.Murad Han’ın tayin etmesi ile veziri azam olmuştur. Böylece aynı sülaleden veziri azam olan dördüncü kişidir.

Halil Paşa babası gibi 2.Murad Han zamanında bütün kuvveti elinde bulundurmuştur. 1444'deki Edirne-Segedin muahedesinden sonra 2.Murad'ın tahttan çekilmesi üzerine, yerine hükümdar olan oğlu Manisa Valisi 2.Mehmed Han’a veziri azam oldu. Fakat 12 yaşında bulunan çocuk hükümdarın, lalası Zağanos Paşa 'nın teşvikiyle lüzumsuz emirler verdiği düşüncesiyle canı sıkılmıştı. Çünkü kendisi Sultan 2. Murad Han zamanında serbestçe hareket ettiğinden, işine müdahaleyi istemiyordu. Bu sırada Segedin anlaşmasını bozup yeni bir sefer hazırlıklarına girişen Haçlıların oluşturduğu kritik vaziyetin, çocuk yaştaki bir padişah tarafından idare edilmesindeki zorlukları gören Halil Paşa, 2. Murad Han’ın yeniden ordunun başına geçmesini lüzumlu gördü ve Edirne’ye davet etti.

 

SEGEDİN ANLAŞMASI VE HAÇLI DÖNEKLİĞİ

 

Yeri gelmişken Segedin anlaşmasını ve nasıl bozulduğunu kısaca yazmamız gerekir. Çünkü Haçlı dönekliğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Sırp ve Macarlarla yıllar boyu muharebe eden Osmanlı, artık bu cephede sulh ve sükunun sağlanması arzusundaydı. Hem Sultan 2.Murad Han, Hacı Bayramı Veli tarafından oğlu Şehzade Mehmed’in Akşemseddin’le beraber İstanbul’u fethedebileceği müjdesini almıştı. Kendisi hayattayken İstanbul’un fethedilmiş olduğunu görmek ve sevinci yaşamak istiyordu. Bunun da yolu ölmeden önce oğluna tahtını bırakması idi. Böylece onun İstanbul’u fethettiğini belki görebilecekti. Ayrıca da ömür boyu muharebe ve hareketli hayat onu yıpratmıştı. Uzlete çekilip, ibadet ve zikir için zaman ayırmak istiyordu.

Haçlılarla şöyle veya böyle bir sulh anlaşması yapıp bu emellerini tahakkuk ettirmek gayesiyle sulh yollarını aradı. Sulh için ağır şartlar da koşmak istemiyordu. Araya girenlerin de çabasıyla Haçlıların gönderdikleri sulh heyeti ile Edirne’de müzakereler başladı.

Neticede 1444 yılı Haziran'ın 12'sinde 10 senelik bir sulh anlaşması imzalandı. Anlaşmanın bazı maddeleri Osmanlının aleyhine olmasına rağmen, 2.Murad Han bu şartlara razı oldu. Bu anlaşmaya göre Sırplardan alınan Semendire, Kolombaç, Alacahisar ve Topliçe’nin Sırbistan’a bırakılması ve Despot'un Osmanlıların yanında bulunan iki oğlunun iadeleri kabul ediliyor ve Sırp despotu da Osmanlılara vergi vermeyi taahhüd ediyordu. Bundan başka Eflak ve Güvercinlik, Osmanlılara vergi vermekle beraber Macarların nüfuzu altına bırakılmakta idi. 10 yıl boyunca yürürlükte olacak olan bu anlaşma gereği, sulh hakim olacak, taraflar birbirlerine saldırmayacaktı.

Segedin anlaşması denilen bu anlaşma için taraflar kitap üzerine yemin ettiler. Osmanlı tarafı Kuran, Haçlı tarafı da İncil üzerine yemin ettiler. Anlaşma maddeleri iki dilde yazılıp karşılıklı alınıp verildi.

2.Murad Han Macar kralı ile bu 10 senelik Segedin saldırmazlık anlaşmasını imzalar imzalamaz  hemen tahtını, 12 yaşındaki oğlu Fatih Sultan Mehmed’e devretti, Manisa’ya çekildi.

Osmanlı tahtına 12 yaşında bir çocuğun geçtiğini duyan zamanın papası, yardımcısı kardinal Sezerani’yi hemen Macar kralına gönderdi. Kardinal, papanın temsilcisi olarak, Macar Kralı’na:

-Papa’nın senden isteği şudur. Türk tahtı 12 yaşında bir çocuğa kaldı. Hemen asker topla ve Türkleri Avrupa’dan atalım. Geldikleri Orta Asya’ya gönderelim.

Dedi. Kral ise:

-Efendim ben Segedin anlaşmasını, kutsal İncil üzerine yemin ederek imzaladım. Eğer bozarsam Allah bana belalar gönderir…

Dedi. Kardinal tarihe geçen ve Haçlıların Müslümanlara bakışını özetleyen şu meşhur sözünü söyledi:

-Papa buyurdu ki, Müslümanlara karşı edilen yeminler yemin sayılmaz. Yeminini bozsun!..

Papa’nın buyruğunu duyan Macar Kralı, İncil üzerine el basarak ettiği yeminini ve anlaşmayı böylece bozdu.

Bulgaristan tarafından Osmanlı toprağına tecavüz etti.

12 yaşındaki genç Padişah 2.Mehmed Han, Çandarlı Halil Paşa’nın israrlı telkinleri sonucu, Babası Murad Han’a, ordunun başına tekrar geçmesi için elçiler gönderdi. Murad Han:

-Osmanlı tahtında bir Padişah oturmaktadır. Her ne tedarik gerekirse kendisi yapacaktır. Biz köşemize çekildik ve burada kalacağız.

Diyerek elçileri geri çevirmiştir. Genç Padişah bu sefer kendi dehasını da konuşturarak babasına bir mektup yazmıştır. Demektedir ki:

-Devletin ve ordunun sana ihtiyacı vardır. Padişah sen isen gel makamına otur, ordunun başına geç. Yok eğer Padişah ben isem sana emrediyorum, gel makamına otur ve ordunun başına geç!

 

2.MURAD HAN GERİ GELİYOR

 

2.Murad Han için yapacak başka bir şey yoktur. Askerleri ile beraber Manisa’dan İstanbul Boğazı’na doğru hareket eder. Çünkü Çanakkale Boğazı düşman donanması tarafından kontrol altına alınmıştır. Oradan, asker başına birer duka altın vererek; Ceneviz gemileriyle karşı yakaya geçer. Bu fiyat büyük bir dayatmadır. 2.Mehmed Han bu dayatmayı asla unutmayacak ve ileride Rumeli Hisarı’nı yaparak boğazı kontrol altına alacaktır.

Murad han Rumeli'ye geçtikten sonra süratle Edirne’ye gelir. Oğlu 2.Mehmed’i yanına alıp,  Çandarlı Halil Paşa'yı da Edirne’de naip bırakarak Varna’ya doğru, Haçlı ordularını karşılamak üzere hareket eder. Haçlıların karşısına çıktığında Segedin anlaşmasının sayfalarını mızrakların uçlarına taktırarak:

-Siz bu anlaşmayı deldiniz artık bizden kabahat gitti!...

Dercesine düşman üzerine atılır. Yapılan büyük mücadele neticesinde  Haçlıları topraklarından kovarak Segedin’in öcünü alır.. Macar Kralı, Papa’nın sözlerine uymasının cezasını, topraklarını kaybederek ve kendi hayatını da atıyla bataklıkta boğularak öder.

2. Murad Han savaş alanını gezerken düşman ölülerinin hep genç olduğunu görünce yanındaki yardımcılarına sorar:

-Biz bu savaşı nasıl kazandık? Bunlar hep genç ve güçlü askerlermiş?

Yanındaki vezirlerden biri:

-Sultanım şu yerde yatan keferelerin içinde bir tek ak sakallı ihtiyar yok. Biz ihtiyarlarımızın tecrübe ve öğütleri sayesinde kazandık, onlar ise ihtiyatsızlıkları yüzünden kaybettiler.

Diye cevap verir…

İstikbalin İstanbul Fatihi Şehzade Mehmed, babasının İstanbul Boğazı’ndan askerleri ile geçmek için nasıl yüksek bedeller ödemek zorunda bırakıldığını unutmadı. Rumeli Hisarı’nı inşa ederken onu bu Hisar’ın yapılmasına  iten sebepler arasında bu olayın olduğu söylenir. Ayrıca Varna zaferi de onun tecrübe hanesine yazıldı.

 

ÇANDARLI HALİL PAŞA VE 2.MEHMED HAN

 

Sultan Murad başkumandan sıfatıyla gelerek Varna muharebesini kazandı ve Edirne'ye dönüşte Halil Paşa'nın bir kurnazlığı ile oğlu 2.Mehmed Han’ı Manisa 'ya göndererek ikinci defa hükümdar oldu.

Şöyle ki:

Çandarlı Halil Paşa 2.Murad Han’ın Varna zaferini kazanıp Edirne’ye döndüğü sırada Sultan 2.Mehmed Han’a şöyle dedi:

-Sultanım! Babanıza bir kere saltanatı teklif buyurmanız münasip olur. Zaten kabul etmeyeceği de ortadadır. Fakat sizin şanınıza bir kere teklif düşer.

Böylece 2.Mehmed Han’ın bu teklifi yapmasını bir kurnazlıkla sağlamıştır. Yapılan bir divan toplantısında 2.Mehmed Han Çandarlı’nın dediği teklifi babasına yapması üzerine, Sultan 2.Murad Han vezirlerin yüzüne baktı. Halil Paşa hemen:

-Sultanım madem ki Sultanımız böyle bir teklif yaptı, siz de kabul buyurunuz! Herkesin isteği bu teklifi kabul buyurmanız yönündedir. Şayet kabul buyurmazsanız bütün bir milleti kırmış olacaksınız!

Dedi. Vezir ve kumandanlar da söz ve hareketleriyle onu desteklediler. Bunun üzerine Sultan 2.Murad Han tahta oturmayı kabul etti. Şehzade Mehmed, Çandarlı’nın yaptığı bu oyunu hiçbir zaman unutmadı. Çünkü çok kırılmıştı.

2. Murad Han bir süre sonra tekrar saltanattan çekilerek Manisa'ya gidip şehzadesini ikinci defa hükümdar yaptı. Bundan birkaç ay sonra da Edirne yangını ve onu müteakip yeniçerilerin ayaklanma emareleri baş gösterdi. Devletin kuvvetli ellerde bulunması zaruretine inanan Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa, Sultan Murad Han’ı gizlice Edirne'ye getirterek üçüncü defa hükümdar yaptırdı.

Olay şöyle gelişti:

Edirne’de büyük bir yangın çıkmış, çarşı baştan başa yanmıştı. Yeniçeriler meydana gelen bu yangın ve sonrasında devlet yetkililerinin gerekli özeni göstermedikleri, yönetim zaafı meydana geldiğini ileri sürerek, yöneticilerden Hadım Süleyman Paşa’nın konağını bastılar. Paşa büyük çabalar sonucu ellerinden kaçarak Sultan 2.Mehmed Han’a sığındı. Yeniçeriler ayaklanmışlardı. Başıbozuk olarak bir tepeye çıktılar ve çeşitli şikayetlerde bulunmaya başladılar. Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa bu tepeye giderek her yeniçeriye yarımşar akçe vererek bu isyanı önledi. Yeniçeri ücretlerinin bu tepede yarımşar akçe arttırılmış olmasından dolayı bu tepeye “Buçuktepe” adı verilmiştir.

Bu olayın arkasından İshak Paşa ve Umuroğlu, Çandarlı Halil Paşa’ya giderek, askerlerin Murad Han’ı arzuladıklarını, kendisinin tahta tekrar oturmaması halinde bu ayaklanmayı bastırmanın mümkün olamayacağını ifade ettiler. Bunun üzerine Sultan 2.Murad Han gizlice yeniden Edirne’ye çağrılarak tahta oturması istendi. O da gelip üçüncü kere tahta oturdu. Sultan 2.Mehmed tekrar Manisa’ya vali olarak yollandı.

Çandarlı Halil Paşa ayrıca 2.Mehmed Han’ın en gözde veziri olan Zağanos Paşa’yı da görevinden aldırarak Balıkesir’e gönderdi. Yeniçerilerin isyanında kusuru görüldüğü ileri sürülerek devlet hizmetinden de azledilmişti. Bu haller genç hükümdar Sultan 2.Mehmed Han’ın Halil Paşa'ya karşı aşırı kırılmasına sebep oldu. Ama babasının saltanatı söz konusu olduğu için gücenikliğini içine bastırmak zorunda kalıyordu. Hatta Manisa’ya varınca Halil Paşa’yı kasdederek Molla Hüsrev’e:

-Şu herif acaba bize neden mekr eyledi? (neden tuzak kurdu?)

Diye dertlendiği kaydedilmektedir.

 

SULTAN 2.MEHMED HAN DÖNEMİ

 

2.Murad Han 1451'de vefat etti. Çandarlı Halil Paşa derhal Şehzade Mehmed’i Edirne’ye tahta cülus etmesi için davet etti. Sultan 2.Mehmed Han Manisa’dan hareket edip Çanakkale Boğazı’nı geçerek Gelibolu’ya geldiği günlerde Edirne’de yeniçeriler ayaklanmaya teşebbüs ettiler. Çandarlı Halil Paşa emrindeki askerleri toplayıp bu yeniçeriler üzerine vardı ve onlara dedi ki:

-Yeni sultanımız 2.Mehmed Han Edirne’ye vasıl olmak üzeredir. Arzuladığınız ihsanları size o verecektir! Acele etmeyiniz!

Diyerek isyanı önledi. Çünkü askerler Halil Paşa’yı çok sever ve dinlerlerdi.

Sultan 2.Mehmed Han üçüncü kez ve bu sefer kesin olarak hükümdar oldu ve hemen İstanbul'un fethi için hazırlıklara başladı. veziri azamlık makamında bırakılan Çandarlı Halil Paşa ise, İstanbul’un fethi için zamanın henüz erken olduğunu, böyle bir teşebbüs halinde Haçlıların birleşerek Osmanlıya taarruz edeceklerini, bunun ise devletin geleceğini tehlikeye atmak demek olduğunu ifade ediyor ve bu sefere muhalefet ediyordu. Devlete karşı üç haçlı seferinin yapıldığını görmüş ve büyük tehlikeler atlatılmış olduğu için yine büyük bir haçlı hareketi vukua gelmesinden çekinmekteydi.

2.Mehmed Han ise bu görüşlere karşı şöyle cevap veriyordu:

-Allah’ın takdiri olunca, alışılagelmiş nice imkansızlıklar kolaylaşır. Bütün kainat onun aksine çalışsa da fayda vermez. Bu iş aksine, basit ve elde edilmesi kolay bir iş ise de, şayet Allah dilemez ise, cümle alem onu yapmaya yönelse yine de başaramaz. Bu konudaki ümidim, ne mal ve mülk bolluğunda, ne ordu ve kahramanların çokluğunda, ne de savaş alet ve silahlarının fazlalığındadır. Aksine sadece Allah’ın lütuf ve yardımına güvenirim. Esas gayem de, İslam’ın yüce prensiplerini ortaya koymaktır. Eğer o kalenin benim tarafımdan fethi takdir buyurulmuş ise, kale burçları taş ve topraktan değil, saf demirden de olsa, öfke ve kahr ateşi ile onu eritip mum gibi yumuşatırım!

 

KARŞILIKLI GÜVENSİZLİK

 

Sultan 2.Mehmed Han’ın işi gücü artık İstanbul’un fethi idi. Gece gündüz bu gaye için çalışıyordu.

Genç Padişah bir gece, Veziri Azamı Çandarlı Halil Paşa’yı yanına çağırttı. Bu zamansız davet Halil Paşa’yı çok heyecanlandırdı. Kendisi hakkında kötü bir kararın verilmiş olma ihtimali vardı. Hemen yanına bir tabak altın alarak huzura vardı. Altın dolu tabağı Sultan’ın önüne koydu. Sultan bu işe şaşırmıştı:

-Ne yapıyorsun Paşa!

Diye sordu. Çandarlı:

-Devlet büyükleri padişahın huzuruna vakitsiz çağrılınca eli boş gitmek adet değildir. Esasen sunduğum şey Padişahımızın malıdır. Kulunuz emanetçi idim.

Diye cevap verir. Padişah:

-Paşa! Paranın gereği yok. Senden istediğim İstanbul’un fethedilmesi için destek vermendir. İstanbul’u fethettikten sonra sana bunlardan daha fazlasını vereceğim.

Dedikten sonra yatağını göstererek:

-Şu yatağı görüyor musun Paşa! İstanbul’u düşünmekten geceleri gözüme uyku girmez oldu. Dönüp dururum. Yatağa yatıp tekrar kalkıyorum. Uyuyamıyorum. Paşa! Bizans’ın parasına bağlanmaktan sakın! Yakında savaş başlayacaktır. Allah’ın izniyle İstanbul bizim olacaktır.

Dediği tarihlerde yazılıdır. Halil Paşa ise şöyle karşılık verir:

-Böyle büyük bir gaye uğrunda bütün devlet adamlarımız mal ve canlarını feda etmekten çekinmezler.

Bu olay ve Sultan 2.Mehmed Han’ın bu sözleri Çandarlı’nın Bizans’tan çeşitli hediyeler aldığını, fethe karşı görüş sahibi olduğunu, padişahın ise bunu bildiğini göstermektedir. Bu olaydan sonra Çandarlı Halil Paşa’nın padişahtan tedirgin olmaya başladığını tahmin etmek zor olmaz.

 

FETİH HAZIRLIKLARI

 

Şimdi kısaca İstanbul’un fethine bir göz atalım. Çandarlı Halil Paşa’nın hangi safhalarda ne gibi muhalefet ettiğini görelim:

Sultan 2.Mehmed Han, İstanbul’u daha önce kuşatan ve başaramayan baba ve dedelerinin başarısızlık nedenleri, İstanbul surlarının karış karış yapısı, dünyanın durumu, Haçlıların İstanbul hassasiyetleri, mevcut askeri güç gibi çok yönlü durumları defalarca gözden geçirdi. Uykusuz geceler, derin düşünceler, görüştüğü ilim adamları ile ortak konu hep İstanbul’un fethi üzerine idi. Ordusunu ve devlet adamlarını da bu gayeye göre eğitiyordu. Başta Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaları da, ordusunun manevi eğitimleri ile meşgul bulunuyorlardı. Bilhassa Peygamber Efendimizin:

“İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri ne güzel askerdir.”

Hadisi Şerifi’ni askere öğretiyorlar, “ne güzel asker” denilen o askerin kendileri olduğunu müjdeliyorlardı. Başvezir Çandarlı Halil Paşa ve diğer vezirlerden Zağanos Paşa Sultan Mehmed’in sık sık görüşlerine başvurduğu iki devlat adamı idi. Bunlardan Çandarlı Halil Paşa, fethe girişmenin erken olduğunu savunarak muhalif, Zağanos Paşa da hocalarla paralel olarak, zamanın geldiği, fethin bir an önce yapılması gerektiği düşüncesi ile muvafık fikirlerin başı sayılıyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han ise, maddi hazırlıklar ile bizzat meşgul bulunuyordu. Sonunda planını şu esaslar üzerine bina ediyordu:

Birincisi, İstanbul surları çok sağlam, yüksek, kalın ve kat kat yapıldığından bunları yıkmak için mevcut silahları geliştirmek gereklidir.

İkincisi, bu surlar kısa sürede yıkılmalıdır. Çünkü batıdaki Haçlılar İstanbul’un elden çıkmasını kesinlikle istemediklerinden, kuşatma başladıktan kısa bir süre sonra hemen toplanıp saldırıya geçmektedirler. Sadece kendileri değil, doğudaki beylikleri de etkileyip, kışkırtıp üzerine salmaktadırlar. Bu hep böyle olmuştur. O halde onların saldırmasından önce surlar acele olarak delinmelidir. Yeni silahlar buna uygun olmalıdır.

Üçüncüsü, İstanbul’u kuşattıktan sonra denizden gelebilecek yardımları mutlaka önlemek gerekir.

Dördüncüsü, Haliç’e mutlaka gemi sokmak gerekir. Haliç tarafından kuşatılamayan İstanbul’un, dayanma gücü kırılamaz. Kısa sürede pes ettirilemez.

Beşincisi, Marmara Denizi’nden de, deniz gücü ile İstanbul kuşatılmalıdır.

Altıncısı, Galata bir Ceneviz toprağıdır. Cenevizlileri karşıya almadan hareket etmek gerekir. Bunun için Galata üzerinden aşırma mermi atacak düzenekler olmalıdır.

Yedincisi, İstanbul’da oturan halk ve savunma gücünün moralleri devamlı bozulmalı, rahat uyku uyutulmamalıdır.

Sekizincisi, Peygamberimizin; “İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri de ne güzel askerdir” müjdesi, alimler vasıtasıyla askere devamlı tekrar ettirilmeli, maneviyat hep yüksek tutulmalıdır.

Sultan 2.Mehmed Han işte bu tesbitleri dolayısıyla ve ilmi dehasını da kullanarak yeni silahlar icat ettiği gibi, kimsenin aklına ve hayaline gelmeyen askeri taktikleri planladı ve hemen hayata geçirmeye başladı.

Bunların en önemlileri şunlardır:

O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar dökülmesi.

Gelibolu Tersanesi’nde kısa sürede güçlü bir donanmanın inşası.

Çanakkale Boğazı’nın iki tarafına yapılacak hisarlarla ve konuşlandırılacak silahlarla Akdeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünü kesmek. Kilitbahir’e ve karşısında bulunan Çanakkale şehrine kaleler yapmak, toplar yerleştirmek.

İstanbul Boğazı’nın Anadolu kıyısında Yıldırım Bayezid Han’ın yaptırdığı Güzelce Hisarı’nın genişletilmesi, onarılması ve sağlamlaştırılması. Ayrıca bu hisarın tam karşısına Rumeli Hisarı’nın yaptırılarak Karadeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünün kesilmesi. Fetihten sonra da bu kalelerden İstanbul’un savunması yönünde istifade edilmesi. Dört ay gibi kısa bir sürede yapılan Rumelihisarı’nın dört ana kulesinin yapımının sorumluluğunu şu şekilde paylaştırdı:

Kulelerden birinin sorumluluğu bizzat kendisine, birisi Saruca Paşa’ya, birisi Zağanos Paşa’ya ve sonuncusu da Çandarlı Halil  Paşa’ya aitti. Bizzat kendisi ve sorumluluk sahibi paşaların fiilen çalışmaları ve böylece usta ve işçileri teşvik etmeleri sonucu dört ayda bu muazzam tesis tamamlandı.

Kuşatma esnasında Haliç’e mutlaka deniz gücü sokmak. Bunun için Haliç girişindeki zinciri geçmek mümkün olmazsa, boğazdan Haliç’e kara yoluyla bir donanma getirip kuşatmayı tamamlamak. Bunun için müsait yollar keşfetmek ve gerekli malzemeleri önceden tedarik etmek.

Haliç’in üstünden surların dibine kara gücü ve silah geçirip kuşatmaya yardımcı olmak. Bunun için büyük bir köprü yapımı gerekecektir. Duba olarak kullanılacak binlerce boş fıçı, kereste ve halatların önceden hazır edilmesi.

Galata toprakları dolayısıyla, Cenevizlileri karşısına almadan, onların sınırları dışından, dağların arkasından İstanbul içlerine aşırma mermi atabilecek top düzenekleri yapmak. Bunun için de gerekli hesapları bizzat yaparak havan toplarını keşfedip geliştirdi.

Kuşatma anında şehir içinde yangınlar çıkaracak, barutla havadan giden düzenekler keşfetti. İnsanlık bunların, füzelerin babası olduğunu asırlar sonra anlayabildi.

İstanbulluları rahat uyutmayacak top gürültülerinin yanında, seslerin en güzel şekilde duyulabileceği yerlere mehter takımları yerleştirilerek, dev kösler kullanarak ve bunları hiç susmaksızın çaldırarak, askerin maneviyatını yükseltirken, düşmanınkini çökertmek.

Geceleri mum donanması ve aydınlatma taktikleri ile çok kalabalık ve güçlü gözükmek.

Alimler vasıtasıyla askere devamlı maneviyat aşılamak.

Surlara tırmanmayı mümkün kılacak tekerlekli dev kuleler hazırlamak.

Bizans askerlerinin ellerinde bulunan ve rum ateşi denilen yakıcı silahlara karşı tedbirler almak.

Bütün bu silah ve taktikler için gerekli malzemeler süratle tedarik edildi. Yapılacak kalelere derhal başlandı ve kısa sürede bitirildi. Tersanelerde gemi inşasına hız verildi.

 

İSTANBUL KAPILARINDA

 

Genç Sultan her şeyi bu şekilde planlayıp kuşatmayı başlatmıştı. Dev gülleleri atan devasa toplar surları yıkarken, karadan yürütülen gemiler Haliç’e baskın yapıyor, donanma Marmara’dan surları tazyik ederken, Kasımpaşa sırtlarından atılan havan topları, şehirdeki halkı ve Haliç’te bulunan Bizans donanmasını şaşkına çeviriyordu. Haliç üzerine bir gecede yapılan duba üstü köprü ile, gerekli mühimmat surların dibine kadar getirilebiliyor, mehter takımlarının çıkardığı seslerden kendilerine uykuyu haram kılmış olan şehir halkı, surların altından dehlizlerden gelecek Osmanlı askerlerinin tedirginliği ile diken üstünde vakit geçiriyorlardı.

Akşemsettin, Molla Gürani ve diğer hocalar, askerin moralini yükseltmeye devam ederken, ıslak manda derileri ile korunaklı hale getirilmiş tekerlekli dev kuleler surların dibine sürülüyordu.

Bütün bunlar yapılırken dikkatlerden kaçmayan bir husus vardı. Bizans kumandanları ve halkı, büyük bir gayret ve cesaretle şehri savunmak için olağanüstü çaba harcıyorlardı. Bu çabalarını görenler, biryerlerden cesaret aldıklarını düşünebilirlerdi. Acaba Çandarlı Halil Paşa mı onlara bazı taahhütlerde bulunuyor ve kısa süre sonra kuşatmanın kaldırılacağını fısıldıyordu, bilinmez. Haliç’e karadan yürütülen gemiler indiğinde Bizanslı kumandanlar şaşkınlık ve hayret içinde olmalarının yanında çaresizdiler. İşte bu çaresizliğin verdiği ruh haliyle bir vahşete de imza attılar:

Gerek kuşatma sırasında, gerekse önceden ellerine geçmiş bulunan yüzlerce Osmanlı esir askerleri surların üzerine çıkarıp idam ettiler. Bunları Osmanlı askerleri de görmüştü. Denilebilir ki yine Haçlı, haçlılığını yapmıştı.

Genç padişah ise gittikçe sabırsızlanıyor, bazen surların dibine kadar gelip olayları bizzat takip edip emirler verirken, bazen de sinirlenip atını denize doğru sürüyordu. Muhasaranın ilk günleri Bizans’a yardım getiren Haçlı gemilerinin, tüm engelleme girişimlerine rağmen Haliç’e girmeye ve yardımı yerine ulaştırmaya muvaffak olması üzerine bir savaş divanı toplanması emredildi. Divanda herkes fikrini söylüyordu. Düşmana hem muharip asker ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa, bu hal karşısında Bizans’a senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartıyla muhasaranın kaldırılmasının teklif edilmesi görüşünü ileri sürdü. Acaba bu teklifi Bizanslı yetkililerden aldığı gizli haberler üzerine mi yapmıştı, tartışmalıdır. Fakat Halil Paşa'nın aksi görüşünü savunan Zağanos Paşa ve diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler.

İstanbul muhasarasının sonuna yaklaşılıyordu. Bir Haçlı heyetinin geldiği ve Sultan ile görüşmek istedikleri haber alındı. Bunlar Macar heyeti idi. Bu heyet Macaristan’da Jan Hunyad'ın naiplikten çekilerek, genç Ladislas'ın kral olduğunu bildiriyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad, Sultan Mehmed Han ile üç sene müddetle yapmış olduğu ateşkes anlaşmasını, idareyi başkasına devretmesi münasibetiyle geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının imzaladığı nüshayı da iade ediyordu. Macar murahhası Veziri Azam Halil Paşa ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştükten sonra, efendisinden aldığı talimat üzerine 2.Mehmed Han’ın huzuruna çıktı. İstanbul muhasarasının kaldırılmasını rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan etti. Macar murahhası bundan başka batı devletlerine ait bir donanmanın da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu söyledi. Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma göndereceği şayiası yayılarak dedikodu başladı.

Elçilerin istekleri düpedüz tehdit boyutunda idi.

Vaziyet kritik bir hal almıştır. Bu tehditlerin doğruluk derecesini araştırmaya bile vakit yoktu. Sultan 2.Mehmed Han derhal savaş divanını toplamıştır. Vezirler, kumandanlar, hocalar divandaki yerlerini almışlardır. 2.Mehmed Han Haçlı elçilerinin tehditlerini hatırlatarak alınacak tedbirler konusunda divandakilerin fikirlerini sormaktadır:

İlk sözü Çandarlı Halil Paşa almıştır:

-Hünkarım! Devletimiz şu kadar badireler atlatmıştır. Hepsinden yüz akı ile çıkıp zafer kazandık. Dedeniz Yıldırım Han’ın uğradığı akıbetten beri geçen 50 yıl içinde, devletimiz eski haşmetine kavuşmuştur. Nice fütuhatlar yapıldı, nice zaferler kazanıldı. Bu zafer ve fetihlerin devam etmesi için devletimizin ayakta kalması gerekir. Yeni bir haçlı seferi olursa Allah göstermesin, devletimizin geleceği tehlikeye girer. İstanbul fethi bizim için elzemdir. Lakin vakit erkendir. Zamanını kollamak gerekir. Baştan beri vaki olan endişelerimin haklı olduğunu, gelen Haçlı elçilerinin getirdikleri haberler doğrulamıştır. Şimdi gerekir ki, bu muhasarayı kaldırıp, yeni başlatıldığını haber aldığımız Haçlı seferleri için tedbir alalım. İstanbul’un fethi için münasip zamanın gelmesini bekleyelim. Şimdi fethi tamamlasak bile, Avrupa’nın hışmını üstümüze çekmiş oluruz. Benim görüşüm budur.

Diyerek muhasaranın kaldırılmasını savunmuştur. Sultan 2.Mehmed’in bu konuşmayı dinlerken renkten renge girdiği gözlerden kaçmamıştır.

2.Mehmed Han Zağanos Paşa’nın görüşlerini sordu. Zağanos Paşa aslen Lübnanlı bir Hıristiyan ailenin oğluydu. Sonra Müslüman olmuştu.

-Haşa ve kella Hünkarım! Halil Paşa’nın dediklerini katiyen kabul edemem. Bu tür tehditlere boyun eğmemek gerekir. Biz buraya geri dönmeye değil gerekirse ölmeye geldik. Halil Paşa sizdeki hamiyeti söndürüp, şecaat ve cesaretinizi öldürmek istemiştir. Bu sözleriyle o, zillet ve hüsranla geri çekilmeyi istemektedir. Yunanistan’da ortaya çıkan, Hindistan’a savaş açan ve Asya’nın yarısını hükmü altına alan Büyük İskender’in ordusu, bizim ordumuzdan daha büyük değildi. O ordu, o büyük ve geniş toprakları istila edebildiğine göre, bizim ordumuz şu taş yığınını dağıtamaz mı? Husumet ve üstünlük taslayabilecek bir devlet var mı? Onlar hiçbir şeye güçleri yetmeyen hırsız ve korsan devletler değil de nedir? Eğer bu devletler Bizans’a yardım etmek isteselerdi, şüphesiz bunu yapar, Bizans’a asker ve gemi gönderirlerdi. Farz edelim ki batılılar bizimle fetihten sonra savaşa girdiler. O zaman biz ellerimiz bağlı hareketsiz mi kalacağız? Bizim şerefimizi müdafaa edecek ordumuz mu yok? Ey saltanatın sahibi Hünkarım! Siz benim görüşümü sordunuz, ben de apaçık ve sarih olarak ilan ediyorum ki; kalplerimizin yalçın kaya gibi olması ve en ufak bir zaaf ve acizlik göstermeden savaşa devam etmemiz şarttır. Biz bir işe başladık, onu tamamlamamız üzerimize vaciptir. Hücumlarımızı şiddetle arttırmamız ve yeni mevziler elde etmemiz, düşmanın şecaat ve cesaretini dumura uğratmamız şarttır. Ben bundan başka bir şey bilmiyorum, bundan gayrı da bir şey söylemeye gücüm yoktur.

Sultan bu konuşmadan dolayı rahatlamış ve cesaret kazanmıştır.

Hoca Akşemseddin söz alır:

-Hünkarım! Peygamber Efendimizin müjdelediği İstanbul’un fethi tahakkuk etmek üzeredir. Bütün askeri tedbirleri aldınız. Askerleriniz her türlü silah ve cephane ile son hücuma hazırdır. Moralleri yüksektir. Hepsi de Peygamberimizin medhettiği asker olmak için sabırsızlanmaktadırlar. Bütün manevi işaretler de sizin İstanbul’u fethedecek kumandan olarak Peygamberimizin medhine mazhar olacağınız yönündedir. Haçlı tehditlerine aldırmamak gerekir. Donanma ve orduları gelseler bile ordumuzun önünde mağlup olmaya mahkumdurlar. Tarihin elimize verdiği bu fırsatı kullanıp son bir gayretle bu işi bitirmeliyiz. Allah’ın yardımı, Efendimizin duaları sizin ve ordumuzun üzerinedir. Moralinizi yüksek tutunuz!

Diyerek duygusal bir konuşma yaptı. Mecliste bulunanların tamamı da bu görüşlerin etkisiyle aynı paralelde şeyler söylediler. Sultan Mehmed Han’ın yüzü gülmeye başlamıştı.

Çandarlı Halil Paşa görüşlerinde yalnız kalmıştır. 2.Mehmed Han’ın kararı muhasaranın devamı yönündedir. Lakin Başvezirinin neden bu kadar israrla muhasaraya son vermek konusunu savunduğunu merak etmektedir. Bu konuda araştırma yapmaya karar verir.

2.Mehmed Han, Bizans İmparatoru’na son bir elçi heyeti göndererek İstanbul’u kan dökülmeden teslim etmesini talep etmiştir.

23 veya 24 Mayısta  İsfendiyaroğlu Kasım Bey başkanlığında bir heyeti elçi olarak İmparator’a gönderdi ve son saldırının doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Padişahın teklifi şöyle idi:

1-Şehrin kan dökülmeksizin teslim edilmesi.

2- İmparatorun bütün aile ve yakınları, askerleri ve hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya kendilerine verilecek olan Mora despotluğunu kabul etmesi.

3-İstanbul halkının gitmek veya kalmakta serbest olduğu, isteyenlerin temin edilecek vasıtalarla istedikleri yere gidebilecekleri, ya da şehirdeki mekanlarında kalmaya devam edebilecekleri.

Bu şartların kabul edilmemesi halinde vebalin imparatorda olacağı bildirilerek, şehir savaşarak fethedilecek olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.

Kasım Bey bu şartları sıraladıktan sonra İmparatoru sulha ikna etmek için çaba sarfettiyse de, o şehri teslim etmeye yanaşmadı. Şehri şerefle savunacaklarını, şayet savaşta yenilirlerse Sultan’ın kendi cesetlerini çiğnemeden şehre giremeyeceğini, son söz olarak Kasım Bey’e ifade etti. Tarihlerin yazdığına göre Bizans İmparatoru bu olaydan sonra 2.Mehmed Han’a bir elçi heyeti gönderdi. Bizans elçileri padişah ne kadar vergi isterse, kendi imkanlarının üzerinde olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Sultan’ın cevabı şu olmuştur:

-Muhasarayı kaldırıp buradan gitmem mümkün değildir. Ya ben şehri alırım, yahut şehir beni ölü veya diri olarak alır. Eğer İmparator şehirden barış yoluyla sulhen çekilirse, ona benim adıma yönetmek üzere Mora'yı ve kardeşlerine de diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre savaşarak girecek olursam, İmparator’u ve ileri gelenleri öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım!...

Cevabını gönderdi.

Bütün bu direnmelerinden İmparatorun biryerlere güvendiği anlamı çıkıyordu. 2.Mehmed’in yaptırdığı araştırma ve soruşturmalar neticesinde ve gelen ihbarlar doğrultusunda Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa’nın Bizans İmparatoru ile bir diyalog içinde bulunduğu anlaşılıyordu. Daha da ötesi İmparator’un Çandarlı Halil Paşa’ya, muhasaranın kaldırılması konusunda Sultan’ı ikna etmesi için rüşvetler verdiği, onun da bu doğrultuda söz ve taahhütlerde bulunduğu hakkında ihbarlar almıştı. Bunlar Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa’ya 2.Mehmed Han’ın diş bilemesine sebep oluyordu. O Halil Paşa ki, yıllar önce tahta çıkıp babasına geri vermesi konusunda da kendisine haksızlık yaptığına inandığı kişi..

Nihayet bütün bu olumlu olumsuz süreçten sonra İstanbul’un fethi tamamlanıyordu. 54 gün gibi bir zaman içinde tarihi değiştirecek, yeni çağı getirecek fetih, 29 Mayıs 1453 Salı günü sabah saatlerinde gerçekleşecekti.

Osman Bey’in rüyası, sonra gelen sultanların ise çekim merkezi İstanbul, böylece Osmanlı topraklarına katılmıştı.

2.Mehmed Han artık Fatih Sultan Mehmed Han olarak tarihe geçecekti.

İstanbul tarih boyunca stratejik konumunu devam ettirirken, Osmanlının eline geçtikten ve Yavuz Sultan Selim Han’ın Hilafeti elde etmesinden sonra bu önemi daha da artmıştır. Çünkü İstanbul artık Doğu Roma’nın başkenti değil, dünya Müslümanlarının merkezi oluyordu.

 

ÇANDARLI HESAP VERİYOR

 

İstanbul Salı günü fethedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han doğruca Ayasofya’ya gitmiş, orada akıbetlerini bekleyen yaklaşık elli bin Rum’un canını bağışlayarak, onları evlerine göndermiştir. Ayasofya’yı da Cami olarak hazırlamalarını buyurmuş, Cuma namazını Ayasofya’da kılacağını buna göre her hazırlığın bitirilmesini emretmiştir. Ayasofya’da bu hazırlıklar sürerken, oradan ayrılan Fatih Sultan Mehmed Han, Bizans Başvekili Lukas Notaras’ı huzuruna çağırttı. Vezirleri de yanında idi. Ona izzet ve ikramda bulundu. Notaras’ın daha önce sarfettiği şu sözleri duymuştu:

“Ayasofya’da Katolik serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.”

Söz arasında sordu:

– İstanbul’u bana neden teslim etmediniz, kaç kere elçiler gönderip, her isteğinizi yerine getirme sözü vermiştim. Bakınız İmparatorun ölümüne, şehrin harabe haline gelmesine ve bu felaketlere hep siz sebep oldunuz. Bunlar hep sizin anlamsız direnişinizin neticesidir!..

Dedi.

Padişahın bu sözleri üzerine Başvekil Lukas Notaras mahcup bir eda ile, Çandarlı Halil Paşa’yı ima ederek:

- Efendimiz! Şehri size teslim etmek ne bizim, ne de İmparator Konstantin’in iktidarı dahilinde değildi. Bilhassa hizmetinizde bulunanlardan bazıları, kuşatmanın yakında kaldırılacağına dair haberler gönderirken şehri teslim edemezdik.

Dediği anda odada bulunan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa:

-Hünkarım bu adamı fazla söyletmeyip öldürmeli!

Diye haykırdı.

Ortada buz gibi bir hava oluşmuştu. Bu Halil Paşa’nın ihanet ettiğinin delili idi. Halil Paşa artık topun ağzında idi. Kısa bir süre sonra Fatih sokakta gezerken bağlı bir köpek görür. Hayvan bağından kurtulmak için çabalamaktadır. Fatih köpeğe seslenir:

-Be hayvan. Boşuna neden çabalıyorsun. Halil Paşa’ya biraz para ver, seni bağından kurtarsın!

Demek oluyor ki, Padişah artık Çandarlı’nın ihanetinden tamamen emindir.

Çandarlı Halil Paşa Padişah’ın verdiği emirle önce tutuklanıp Yedikule zindanlarına atıldı. 19 Temmuz 1453'te de zindanda boğdurularak idam edildi. Çandarlı Halil Paşa, ilk günler bir başvezirin ağırlığına yakışır şekilde zindandaki hücresinde ağırlandı. Son ana kadar idam edileceğine inanmamakta direndi, çünkü kendisinden önce idam edilmiş başka bir başvezir ya da vezir yoktu. Üstelik ailesi, kısa aralıklarla tam 154 yıldır iktidarda kalmış devlete çok büyük hizmetlerde bulunmuştu.

İdamından önce cellat:

- Padişahın yüzüne dik bakanların akıbeti işte budur.

Dediğinde:

- Zağanos'un bayramı olsun, ahirette iki elim yakasındadır.

Diye mukabele etti.

Çandarlı'nın 120.000 düka altın değerinde para hazinesi ve tüm mal varlığı (Yaklaşık 20 ton altın) müsadere edildi. Musadere terimi tarihte, bazı devlet büyüklerinin veya ülke zenginlerinin ecelleriyle ölmeleri veya suçlu bulunup idam edilmeleri sonucunda, geride bıraktıkları mallarına, kimi zaman da sağlıklarında mevcut servetlerine devlet tarafından el konulması anlamında kullanılmıştır. Bu uygulama ile Osmanlı Devleti’nde malları ilk musadere olunan Veziriazam Çandarlı Halil Paşa olmuştur.

26 yıl Veziriazamlık yapmış olması dolayısıyla Osmanlıda en uzun süre bu makamda kalma rekoru onun elindedir.

Dede ve babasından kalan mirası ile kendi, 26 yıllık Veziri Azamlık yaptığı düşünülürse bu kadar serveti olması normal karşılansa bile, bu kadar zengin olan birinin Bizans’ın vereceği hediye ya da rüşvetlere tenezzül etmesi ondaki mal hırsını gösterir. Bu mal hırsıdır ki, bir cihan devletinin ikinci adamı iken, onu artık son günlerini yaşayan Bizans’ın emrine girme durumuna düşürmüştür. Mal hırsı sebebiyle İstanbul’un fethinin aleyhinde bulunmayıp fetih için çaba gösterseydi, Fatih Sultan Mehmed Han’dan sonra tarihlere ikinci adam olarak geçecek, ismi nesilden nesile efsane olarak anlatılacaktı.

Üzerine titrediği ve uğruna devlete ihanet ettiği paraları onu kurtaramadığı gibi, müsadere edilip devlete kalmıştır. Şurası da bir ayrı gerçektir ki, Çandarlı sülalesi bu kötü olayla asla gözden düşmemiş, onlardan gelen nesil içinde, devletin üst kademelerinde bu sülaleden kişiler görev almaya devam etmiştir. Mesela, oğlu Süleyman Çelebi kazasker, diğer oğlu İbrahim Paşa da 2.Bayezid Han tarafından Veziri Azamlığa getirilmiştir. Şerefli bir sülale, böyle hoş olmayan bir suçtan bir ferdi idam edildi diye şerefinden bir şey kaybetmemiştir. Osmanlı tarihinde bu sülale, Orhan Gazi zamanından başlayarak yüzlerce yıl bu devlete hizmet etmişlerdir.

Çandarlı Halil Paşa, ömrünün sonunda paraya tamah ederek fethi engellemeye çalışmıştır, ama ömrü boyunca da devlete bir çok hizmeti geçmiş olduğundan bahisle, tarihler bu hizmetlerini takdirle anmaktadır. Baştan beri muhasaraya karşı olması, Osmanlı’ya karşı Haçlı ittifakı endişesindendi diyen tarihçiler haklıdırlar ama, fetih için her tedbir alınmışken, Bizans’la işbirliği yaparak geri doğru asılması, kayıp günler ve şehit sayılarının artması neticesini vermiş olması, onu asla mazur gösteremez. Bazı tarihçiler onun idamı hak etmediği, Fatih Sultan Mehmed Han’ın onu idam etmesiyle bir hata işlediğini de yazarlar. Bazı tarihçilere göre de müsadere edilen malları daha sonra evlatlarına iade edilmiştir.

Kim ne yazarsa yazsın, paraya ve mala tamah etmesi, bu uğurda düşmanla işbirliği içine girmesi, Sultan’a karşı önceki fiilleri ile birleşince hayatına mal olmuştur. Kendisi belli başlı zenginler arasında sayılır. Mal hırsının şan, şöhret, kudret ve hayatını yok ettiği açıktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Muradı Hüdavendigar

Bursa’dan batıya bir şahin kuş atıldı,

Şahin şehit oldu, Avrupa kuşatıldı…

 

OSMANLI’NIN İLK MURADI

 

Muradı Hüdavendigar…

Osman Gazi oğlu, Orhan Gazi oğlu Sultan Murad Hanı Evvel.

Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’nin vefatı olan 1281 yılında, aynı gün torunu Orhan Bey doğmuştur. Osman Gazi’nin 1326 da vefat ettiği gün, torunu Muradı Hüdavendigar doğmuştur. Sadece bu kadar da değil, Orhan Gazi’nin vefat ettiği gün ise, torunu Yıldırım Bayezid doğmuştur. Hepsi de Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında beylik veya sultanlık yapmışlar ve olağanüstü hizmetlerde bulunmuşlardır. Denilebilir ki Osmanlı Devleti bu saydığımız isimler tarafından kurulmuş, sonra da takip edenler tarafından yükselme devri başlatılmıştır. Bu tesadüfler zinciri olarak açıklanacak bir durum değildir.

Bu ilk devir Osmanlı beyleri arasında bir benzerlik daha var:

Osmanlı’yı bağrından çıkaran Kayı aşiretinin geleneklerine göre, aşiretin beyi ölünce, büyük oğul bey olurdu. Özel bir takım sebeplerden dolayı, Ertuğrul Bey’den sonra gelen Osmanlı beyleri, hep ailelerinin ikinci büyük erkek evlatlarıdır. Taht çeşitli sebeplerle hep ikinci oğullara nasip olmuştur. Murad Han’da da böyle olmuştur. Şöyle ki:

Orhan Bey’in büyük oğlu Şehzade Süleyman Paşa’dır. Babası onu kendinden sonra sultan olmak üzere yetiştirmiştir. Şehzade Süleyman ordu birliklerine kumanda ederken, Şehzade Murad da, kenar vilayetlerden birine vali olarak tayin edilmiş, adeta ayak altında olmasın, ağabey Süleyman’ı da kıskanmasın, birlik beraberlik bozulmasın diye bir tedbir olarak bu yapılmıştır.

Süleyman Paşa 1357 yılında vefat eder, kendi fethettiği Bolayır’a defnedilir.

Asker ve halk arasında Süleyman Paşa’sız Trakya’da tutunamayız, kanaati yaygındır.  Ama direnmişlerdir. 30 bin kişilik haçlı ordusunu dize getirip, Trakya’da varlıklarını devam ettirmişlerdir. Aynı yıl oğlunu kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan Orhan Bey, Süleyman Paşa’nın yerine oğlu Şehzade Murad’ı tayin etmiştir. Fütühat aynen devam etmiştir. Şehzade Murad, askerlikten uzak yetişmiş olmasına rağmen, ağabeyi Süleyman Paşa’yı aratmamış, aynı heyecan ve aynı dirayetle komutayı üzerine almış ve yürütmüştür.

Trakya’da yerleşim siyaseti ele alınmış, burada devamlı kalabilmek için Müslüman yörüklerden birçok kişi, Anadolu’dan getirilip buralara yerleştirilmişti. Aynı şekilde Trakya’da yerleşik bulunan Rumların çoğu da, Anadolu’ya geçirilerek iskan edildi ki, nüfus süratle İslamlaşmış olsun. Elbette eğitimle ve telkinle…

Orhan Bey’in üzüntüsü çok büyüktür. Oğlu’nun ölümünden sonra kısa bir müddet daha hayat sürecek ve vefat edecektir.

 

BU İCRAATLAR BİR ÖMRE SIĞMIŞTIR

 

1.Murad Han böylece hiç beklemediği halde, Trakya kumandanı olmuş, yine hiç beklemediği anda da Osmanlı Sultanlığı ona geçmiştir. Babasını aratmadığı gibi, devraldığı bayrağı daha yükseklerde dalgalandırmayı başarmış bir Sultan’dır. Şimdi de yaptıklarına bir göz atmamız gerekir:

Murad Han’a, 1.Murad Han (Muradı Evvel) denilmiştir. Yaptığı büyük kahramanlıklardan sonra da kendisine “Hüdavendigar, yani Allah’ın kendisine yardım ettiği” sıfatı layık görülmüştür.

Babasının yerine geçtiğinde, batılı fırsat gözleyen düşmanlar, Orhan Bey’in vefatına çok sevinmişlerdi. Tıpkı Osman Bey’in vefatında sevindikleri gibi. Çünkü yerine geçecek hükümdarın onun kadar cesur, mücahid ve akıllı olamayacağını hesaplıyorlar, Osmanlı’nın ilerleyişini böylece artık durdurabileceklerini, hatta eski topraklarını geri alabileceklerini düşlüyorlardı.

Sadece dış düşmanlar sevinmiyordu. İçerideki halk da, Süleyman Paşa gibi cengaver bir yiğidin vefatı, arkasından da Orhan Bey gibi bir kahraman ve sevilen bir beyin vefatından sonra, artık parlak günlerin biteceğinden korkmakta idiler.

36 yaşında tahta oturan 1.Murad Han, hem düşmanların ümitlerini kırmak, hem halkın korkularını gidermek ve hem de ülkeye çökmüş bulunan gam kasavet bulutlarını dağıtmak istediğinden dolayı, derhal askerlerini toplayıp Trakya’ya geçti. Maksadı Süleyman Paşa’nın başlattığı fetih hareketlerini devam ettirmek idi. Aslında zaten Trakya’da bulunuyorken babası vefat etmiş, Bursa’ya onun için dönmek zorunda kalmıştı. Şimdi yeniden Trakya’dadır.

Hazırlıklarını tamamlayıp Trakya topraklarının derinliklerine doğru sefere çıkacağı zaman, Anadolu’dan can sıkıcı haberler almaya başladı.

Anadolu’da Selçuklu’nun varisi olduklarını iddia eden bir Karaman Beyliği vardı. Osmanlı’nın, Osman Bey ve oğlu Orhan Bey zamanında yapmış olduğu fetihleri kıskanıyorlar, Osmanlı’yı varislikleri önünde bir engel gibi görüyorlardı. Orhan Bey’in askerlerinin Ankara’yı fethetmiş olmalarını içlerine sindiremiyor, fırsat kolluyorlardı. Orhan Bey gibi zorlu bir rakipleri ölmüş olmakla, aradıkları fırsatın gelmiş olduğunu düşünüp, Ahiler’i kışkırtarak Ankara üzerine gitmelerini ve şehri geri almalarını sağladılar. Aslında bu bir deneme idi. Osmanlı yeni tahta çıkmış olan Murad Han’la bu harekata sessiz kalırsa yeni harekatlara girişecekleri tabii idi.

Bu haberleri alan Murad Han, ülkenin arkasını tehlikede gördü. Vaziyet böyleyken Trakya’da fetih hareketlerini devam ettiremezdi. Bu arkadan vurucuları durdurmalıydı. Ama bu bir kardeş kavgası demekti. Hocalardan fetva aldı.  Verilen fetvanın özü şu idi:

“Manii cihad ile cihad etmek, en büyük cihaddır ve küffarla cihaddan önce gelir.”

Murad Han bunun üzerine, Trakya’nın savunması ve gereğinde fetihlere devam edilmesi görevini çok sevdiği kumandanlarından Hacı İlbey’e bıraktı ve kendisi yaklaşık 25 bin askeri ile münafıkları ve arkadan kahpece vuranları durdurmak için Anadolu’ya geçti.

Murad Han, Ankara’yı geri aldıktan ve Osmanlı’yı bozguncu ve fırsatçılara bir daha heybetiyle tanıttıktan sonra, artık Trakya’ya geçebilirdi. Nitekim ordusunu toparlayıp tekrar cepheye koştu. Gördüğü manzara şuydu:

Trakya’yı emanet ettiği kumandanı Hacı İlbey, düşmanlara fırsat vermediği gibi, Meriç üzerinden ileri hareketle, Edirne yakınlarına kadar olan bölgeleri fethetmiş, buralarda askeri tahkimatlar yapmıştı.

Sultan Murad Han Peygamber övgüsüne mazhar olmak gibi bahtiyalığın kendisine nasip olması için çalışmak istemesine rağmen İstanbul üzerine yürümeyi tercih etmedi. İstanbul’u fethetmek için Trakya’dan kuşatmak gerektiğini biliyordu. Bunun için önce Trakya’daki köprü başları ele geçirilmeliydi. Ayrıca da, Osmanlı’nın deniz gücü hemen hemen hiç yoktu. İstanbul’u denizden de çok güçlü şekilde ablukaya almadan bir fetih düşünülemezdi.

O zaman da, Edirne ve çevresi alınmalıydı. Ağabeyi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki mezarını ziyaret ettikten sonra, ordusunun başında Edirne istikametine doğru hareket etti. Önce Nitz kalesi, arkasından da Çorlu fethedildi.

Bu arada kumandanları da Keşan ve Dimetoka’yı fethetmişlerdi.

Bundan sonra sırada Edirne vardı.

Edirne’nin fethinden ve başkentin buraya taşınmasından sonra, ileri hareket durmadı. Kumandanlar vasıtasıyla Gümülcine, Vardar, Eski Zağra, Yeni Zağra gibi kasabalar bir bir sınırlar içine katılıyordu. Ayrıca savaş halinde bulunulan devletlere karşı da akıncıların hareketi derinlemesine sürüyor, fethin ön hazırlıkları yapılmış oluyordu.

Bütün bunlar Haçlı dünyasını ayağa kaldırmaya yetmişti.

Bu arada İslam dünyasına da mektuplar yazılarak fetihnameler gönderiliyor, yapılan işler ilan ediliyordu. Ayrıca başta Karaman Beyliği olmak üzere, diğer beyliklerle de dostane ilişkiler kurulmasına özen gösteriliyordu.

Sultan Murad Han askerin kumandasını Lala Şahin Paşa’ya bırakarak Bursa’ya dönüyor ve devletin diğer işleri ile meşgul olmaya çalışıyordu.

 

SIRPSINDIĞI, MUHTEŞEM AKINCI ZAFERİ

 

Osmanlı’nın Edirne’yi fethetmesi Avrupa kapılarını açmıştı. Edirne’de de durdurulamayan Osmanlı, daha ilerilere geçince Avrupa’da Haçlılarda bir telaş başladı. Alelacele bir ordu hazırladılar.

Papa 5.Urban’ın tertip ve teşvikiyle o zaman Avrupa’nın en büyük devletlerinden biri olan Macaristan Krallığı’nın etrafında, Sırbistan Krallığı, Bosna Krallığı, Eflak, Romanya Prensliği gibi  Balkan devletleri toplandı. Kalabalık ve güçlü bir ordu ortaya çıkmıştı. Haçlı birleşik ordusuna Macaristan Kralı 5. Layoş kumanda ediyordu. Bu haçlı ordusunun sayı olarak kuvveti; tarih yazarlarının verdikleri bilgiye göre, 60 bin civarında idi.

Sırpsındığı Savaşı; sayıca çok az bir kuvvetle kendisinden kat kat çok sayıdaki müttefik bir orduya karşı yapılmış bir baskın hareketidir. Bir Osmanlı akıncı birliğinin, Haçlı ordusuna saldırması şeklinde gerçekleşmiştir.

Bu savaş, gerek siyasi ve gerekse askeri bakımdan çok önemli bir muharebedir. Bu savaş, yerinde ve zamanında mesuliyeti üstlenmekten çekinmeyen bir komutan ile gözü pek, İlayı Kelimetullah uğruna canı dahil, her şeyini ortaya koyan ve yeni kurulmuş bulunan akıncı birliğine mensup askerlerin neler başarabileceklerine dair çok özel bir örnektir. Olayın cereyan tarzı ise şöyledir:

Haçlılar, hazırladıkları birleşik ordu ile ileri yürüyüşe geçmişlerdi. Osmanlıların ellerinde bulunan Filibe’yi almışlar, Meriç nehrinin güneyindeki bütün kuvvetleriyle Osmanlı topraklarına girmişler, Edirne yakınlarına kadar sokularak daha sonraları Sırpsındığı adı verilen yerde ordugah kurmuşlardı.

Sultan Murad Han, daha önceden Bursa’ya geçmişti. Lala Şahin Paşa, Trakya başkumandanı olarak ordunun başındaydı. Düşman ordularının beklenmeyen bu hareketi, Osmanoğullarını gafil avlamıştı. Çünkü Osmanlılar bu ittifaktan habersiz, kendi iç işleriyle uğraşıyorlardı. Ordu hazır da değildi. Hazırlanıncaya kadar düşman orduları muhtemelen Edirne’ye girebilir ve belki de o sıralarda Rumeli’de zayıf olan Osmanlı kuvvetlerini önüne katarak gerilere atabilirdi. Belki de Trakya’nın tamamı elden çıkabilirdi. Rumeli’de bulunan komutanlar, kısa bir süre önce nice fedakarlıklarla fethettikleri Edirne’nin elden çıkması ihtimalini düşünüp endişeleniyorlardı. Bolayır’a kadar geri atılma felaketine uğrayacaklarını gözlerinin önüne getirerek üzülüyorlardı.

Müttefik düşman orduları başkomutanının ise, ana düşünce ve kararı şöyleydi:

Osmanlıları Rumeli’nden atmak, Çanakkale Boğazı’nı tekrar ele geçirmek, İstanbul’u kuşatılma tehlikesinden kurtarmak, elden çıkan bütün toprakları geri almak...

Şimdilik Osmanlı’nın onları karşılayacak ciddi bir kuvveti de bulunmuyordu. Bu karar ve düşünceyle; Haçlılar yığınaklarını Sofya’da yapmışlar, sonra Meriç vadisine inmişler, 1364 yılının yaz ayında Edirne yakınlarına kadar sokulabilmişlerdi. Başarılarından o kadar emin idiler ki, hiç bir emniyet tedbirine lüzum görmeden, Sırpsındığı denen yerde ordugah kurmuşlar, cümbüş içinde yiyip içip eğlenerek vakit geçiriyorlardı.

Haçlıların Edirne’ye doğru yürüdüklerini çok geç haber alan Lala Şahin Paşa, şimdiye kadar Rumeli’de ele geçen yerlerin mevcut kuvvetlerle savunmasının mümkün olamayacağına karar verdi.  Daha önce kazandığı zaferlere gölge düşürmemek için de, Anadolu’dan kuvvet istemek zorunda kaldı. Halbuki Padişah Murat Han uğranılan bu baskından habersiz, Anadolu’da orduyu toplamış, Rumeli yolunu emin bir hale getirmek için Bizans’ın elinde bulunan Biga Kalesi’ni kuşatmıştı. Yine bu sırada Anadolu beyliklerinden biri olan Germiyanoğullarının, Osmanlılar aleyhinde kuvvet topladığını da duymuştu. Bu bakımdan Rumeli’nden aldığı haberlerin abartmalı olduğunu sandı ve yardımı düşünmedi. Haçlıların bu kadar çabuk Edirne yakınlarına gelebileceğine ihtimal vermiyordu. Bu konuda kendisine ulaştırılan haberleri abartılı buluyordu. Biga kalesini kuşatmaya devam etmesinin daha uygun olacağını düşünüyordu. Bu durum karşısında Lala Şahin Paşa, şerefini ortaya koyacak ve Edirne’yi savunacaktı. Lakin başka çareler de lazımdı; bu çareyi o sıralarda Rumeli’de sancak beyi olan ünlü komutan Hacı İlbey buldu.

Haçlıların Edirne yakınlarına kadar sokulmasından sarsılmayan tek kişi Rumeli sancak beylerinden ünlü komutan Hacı İlbey oldu. Hacı İlbey; Lala Şahin Paşa’dan, düşmanın son durumunu keşfetme görevi istedi. Yapacağı bu keşifle düşmanın son durumunu, kuvvetini ve neler yapabileceğini öğrenecekti Düşman kuvvetleri farkına varır ve karşı koyarsa, oyalayıcı savaşlar vererek, onları geciktirecek ve aynı zamanda kuvvetlerinin büyüklüğünü ve muharipliklerinin derecesini öğrenecekti.

Lala Şahin Paşa, her haberi kıymetlendiriyor ve öğrendiklerini günü gününe Murad Han’a iletiyordu. Tehlikenin büyüklüğünü anlatıyor ve yardım istiyordu. Sultan Murad Han ise; düşmanın bu kadar çabuk ve kesin hareketine ihtimal vermiyor, Lala Şahin Paşa’nın durumu abarttığını sanıyordu. Rumeli’nin ve bilhassa Çanakkale Boğazı’nın emniyeti için Biga Kalesi’nin de ele geçirilmesini tercih ediyordu. İşte böyle bir durumda iken, Hacı İlbey’in düşmanı yakından keşfetme teklifini uygun ve yegane çare olarak gördü. 5 bin kadar kuvvetiyle Hacı İlbey’i keşif görevine memur etti. Kuvvetler Çirmen yönünde harekete geçirildi.

Hacı İlbey’in Akıncıları, Edirne’de, Meriç’in batısından Meriç vadisi boyunca kuzey batıya doğru yürüyüşe geçirildi. Yürüyüş sessizlik içinde akşama kadar devam etti. Akşama yakın Çirmen’e yaklaşıldı. Bu sırada Çirmen bölgesine sürülen keşif kollarından haberler gelmeğe başladı. İnanılmaz haberlerdi. Düşman kuvvetleri hiç bir emniyet tedbiri almadan ordugaha yerleşmişlerdi. Müttefik devletlere mensup ordu birlikleri, Sırplar, Bulgarlar, Macarlar, Ulahlar, Bosnalılar, Eflak ve Romenler birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı. Birbirlerine gösteriş yarışmasına girmişler, içip eğlenmekle meşgullerdi. Düşmanlarını unutmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi. Edirne’yi alacaklarından, Osmanlıları Rumeli’den atacaklarından o kadar emindiler ki, adeta Osmanlı varlığını unutmuşlardı. Savaşa değil pikniğe çıkmışçasına pervasızlık içinde şenliklerine devam ediyorlardı.

Düşmanın bu durumunu gören keşif kolları, vakit kaybetmeden öğrendiklerini komutanları Hacı İlbey’e ulaştırdılar. Hacı İlbey; komutanlarıyla durumu gözden geçirdi. Haberleri değerlendirdi. Bu ele geçirilmesi nadir bir fırsattı. Bundan önce yaptıkları savaşlarda bu gibi fırsatlardan nasıl faydalanacaklarını gayet güzel öğrenmişlerdi. Kurnazlıkla birçok düşman kaleleri ya içten, ya dıştan tuzaklar kurularak fethedilmişti. Bu seferki düşmanın vurdumduymazlığı affedilmeyecekti. Hacı İlbey bir durum muhakemesi yaptı:

Kendi kuvvetlerinin azlığını düşmanın uykusundan faydalanarak telafi edecek, düşmana bir gece baskını yapacaktı. Zaten bugüne kadar böyle baskınlar yaparak birçok savaşlar kazanmışlardı. Gece karanlığından faydalanarak ve düşmanı uykuda yakalayarak bir baskınla düşmanı yok etme kararı alındı.

Yapılan plana göre Hacı İlbey’in akıncı kuvvetleri dört gruba ayrılacak, her grubun başına güvenilir bir komutan verilecekti. Dördüncü gruba da kendisi komuta edecekti. Gruplar da emredilen tertip içinde bulunacaklardı. Herkes gün iyice kararıncaya kadar, ağaçlık bir bölgede gizlenecek, saldırı zamanına kadar gizliliğe devam edeceklerdi. Her ne pahasına olursa olsun, varlıklarını düşmana sezdirmeyeceklerdi. Düşman ordugahına hiç bir insanın dışarıdan girmesine izin verilmeyecek, düşman ordugahından çıkan olursa, derhal yakalanacak, geriye ordugahlarına dönmelerine imkan verilmeyecekti. Gruplar birbirleriyle aralıksız bağlantı kuracaklar, saati geldiğinde de hep birlikte saldırıya geçeceklerdi.

Kendilerine aşırı güvenden, gurur ve kibirden dolayı hiç bir emniyet tedbirine lüzum görmeyen, içki içen, raks eden, eğlenceden başka bir şey düşünmeyen bu sarhoş kitlesine, amansız saldırılacak, kısa sürede zafer kazanılacaktı.

Hacı İlbey 4 numaralı grupla beraber bulunacak, saldırı işareti bu grupta yakılacak büyük bir ateş yığınıyla bildirilecek, bunu gören gruplar aynı zamanda, yer yer hazırladıkları odun yığınlarını tutuşturarak saldırıya geçeceklerdi. Saldırı başlar başlamaz, her taraftan kösler, davullar, nakkareler ve mehteran vaveylaya başlayacak, bu gürültülü ve Allah Allah sesleri arasında saldırı devam edecekti. Hedef düşman ordugahının merkezi olacak, gruplarla dört yönden saldırılacak, saldırıya sabaha karşı fecre bir kaç saat kala başlanacaktı.

Düşmanın silahlarını kuşanmasına zaman ve meydan verilmeyecek ve kılıçtan geçirilerek, imha edileceklerdi. İşaret ve parola, Allah Allah sedaları olacaktı. Düşman ordugahında karışıklık ve panik çıktığı görülünce, her grup kendi geldiği yönde biraz gerileyecek, başıboş düşman yığınlarına durmadan ok yağdırılacaktı. Düşmanın bulunduğu ordugahın yalnız Meriç nehri yönü açık bırakılacak, diğer yönler tamamen kapatılmış olacak, bu yönlere doğru gelenler olursa işleri bitirilecekti. Hacı İlbey’in bu harekat planı çok mükemmel bir şekilde hazırlanmıştı.

Her şeyden habersiz, kendi alemindeki düşmanın sarhoş askerleri, çoktan sızmış, derin uykularında belki de zafer rüyaları görüyorlardı. O günün fecrine iki saat kala, Hacı İlbey kuvvetleri plan gereği hep birlikte ordugah yakınlarından, büyük ateş yığınlarının aydınlığı içinde dört yönden ve birden bire, mehterlerin kopardığı vaveyla arasında "Allah Allah!" sesleri ile düşman içine daldılar. Haçlılar, şarabın ve eğlencenin tesiriyle, bitkin ve sızmış derin uyku halinde iken ne olduğunu anlayamadan büyük baskın başladı...

Silahlarına sarılmayı, atlarına binmeyi bırakın, ayağa bile kalkamayan, yerlerde sürünen ve ansızın baskına uğrayanların feryatları arasında ne yapacaklarını bilemeyen bu mağrur sarhoş sürüsü, yenilgiyi kısa sürede hak etmişti. Ordugahlarında daha birbirlerini iyi tanımadan bu hale düşmeleri onlar için çok korkunç bir durumdu. Birbirlerinin dillerini bilmeyen ayrı ırktan olan bu insan seli, Murat Han’ın ordusunun saldırısına uğradıklarını sanarak birbirlerine girmişlerdi. Osmanlı zannıyla birbirlerini öldürüyorlardı. Çaresizlik içinde Meriç Nehri yönüne kaçanlar, can havliyle suya düşmüş ve çoğu boğulmuştu. Osmanlı kuvvetlerinin baskın saldırıları sabaha kadar sürdü. Ortalık aydınlanmaya başladığı zaman şurada burada şaşkın, ne yapacağını bilmez düşman kuvvetleri de yok edildiler. Düşman ordugahı her şeyi ile Hacı İlbey kuvvetlerinin eline geçti. Bu baskında Hacı İlbey’in kuvvetlerinin kayıpları, düşmana göre hiç denecek kadar azdı. Düşman kuvvetlerinin çoğu kılıçtan geçirilerek imha edilmişti. Bu badireden yalnızca başkomutanları Macar kralı 5.Layoş ile Ulah Hakimi Mirçe, büyük bir şans eseri sağ olarak kurtulabilmişti. Bosna, Sırp ve Bulgar Kralları ile birçok prens, ölüler arasında kalmışlardı.

İşte Osmanlı askerlerinin Macarlarla çarpıştığı ilk savaş böyle başlamış ve anlatıldığı gibi bitmişti. Hacı İlbey’in baskını; bütün Avrupa’nın kolunu kanadını kırmış, onlarda moral bırakmamış, Osmanlıların ise 25 yıl rahat ve huzur içinde yaşamalarını ve bir manada gelişmelerini sağlamıştır. Hacı İlbey’in, bu savaş tipi, karakteristik bir süvari baskını idi. Böyle çok iyi planlanmış bir baskın ile kendisinden kat kat üstün düşman ordusunun yok edilmesi ve böyle bir teknik ile kesin sonuç alınması, dünya harp tarihinde ender rastlanacak olaylardan biridir. Hacı İlbey’in süvari mevcudu 5 bin civarındadır. Kendinden onlarca kat fazla düşmana karşı böyle bir baskın planı hazırlamak ve uygulamaya koyma cüreti, ancak pişmiş, vuruşmada ustalaşmış, savaş alanında doğmuş ve zaferlerle büyümüş bir Türk komutanına; Hacı İlbey’e nasip olmuştur.

Bugün Edirne yakınlarındaki Sırpsındığı denilen mevki halen ziyaretçilerin rağbet ettiği yerler arasında bulunmakta, olayın yıldönümlerinde bu zafer kutlanmaktadır.

 

CEPHEDEN CEPHEYE KOŞAN MURAD HAN

 

Sultan Murat Han, hem Edirne’yi, hem de Bursa’yı başkent olarak kullanıyordu. Anadolu’daki işlerinde Bursa hareket noktası, Trakya’daki işlerinde ise Edirne çıkış yeri idi.

Ordusu ile bazen Anadolu’ya geçiyor, harekatlarda bulunuyor, işi bitince de Trakya’daki fütühata devam ediyordu.

Bu arada ülkedeki bayındırlık, adalet, müesseseleşme, eser inşası gibi faaliyetlere de hız verilmişti.

Sultan Murad Han, Anadolu’daki son Bizans kalesi olan Biga kalesini kuşatmış ve uzun çabalardan sonra fethetmişti. İlk Osmanlı Donanması’nı burada inşa edip, Biga kalesinin denizden kuşatılmasında kullanmış olduğu rivayet edilir.

Komutanları ise, Edirne’den ileride bulunan kaleleri teker teker düşürmekte, Kavala, İskeçe, Drama, Borla gibi önemli şehirleri Osmanlı sınırlarına katmaktaydılar. Böylece Balkanlar’ın içine doğru emin adımlarla yürüyen Osmanlı, diğer taraftan da, Çorlu’dan İstanbul tarafına doğru, Bizans’ın elinde bulunan kaleleri bir bir ele geçirerek İstanbul kapılarına doğru ilerlemekteydi. Bu harekatın başında ise bizzat Sultan Murat Han bulunuyordu. Yapılan bu fetihlerden enteresan bir kesiti dikkatlerinize sunuyorum:

İstanbul’a bir duraklık mesafede bulunan Çatalca yakınlarındaki İnceğiz kalesi şiddetli bir kuşatmadan sonra teslim alınmıştır. Tam o sırada da, Lala Şahin Paşa, Firecik kalesini fethettikten sonra askerleriyle birlikte Padişah’ın yanına gelmiştir. Her iki kuvvet müşterek olarak yine Çatalca yakınlarındaki Polonya adlı kaleyi kuşattılar. Mücahitler tüm araç gereçleri ve güçleriyle kaleye hücum üstüne hücum ettikleri halde, bir türlü netice alamadılar. Üstelik kale savunmasında bulunanlar da yılmamış, tüm şiddetiyle savunmayı sürdürüyorlardı. Bu güçlüğe çok üzülen Padişah:

-Bu harabede bekleyip durmak asıl almamız gereken yerleri feth etmemizi engelliyor. “Burayı Allah yıka!”

Diyerek kuşatmayı başka kumandanlara bırakıp, kendisi askerleriyle beraber Karadeniz kıyısına hareket etti. Orada bir çınarın altında istirahat ederken de düşünüyordu. O zamana kadar kumanda ettiği hiçbir harekatın başarılmadan başından ayrılmadığı halde, ilk defa böyle bir şey yapmıştı. Ufacık bir kalede uğradığı başarısızlık gururuna dokunmuştu. Bu konuda nasıl bir tedbir almalı diye düşüncelere dalmıştı. Bu sırada kale tarafından bir atlının kendisine doğru dörtnala geldiğini gördü. Gertirdiği haber enteresandı. Kale surlarından biri kendi kendine yıkılmıştı. Padişah’ın Allah’a imanı ve güveni tamdı. Hemen Lala Şahin Paşa’ya görev verdi ve kaleyi zaptettirdi.

Sultan Murad Han’ın askerleri bunun bir keramet olduğuna hükmettiler. Bu kaleye “Allahyıktı Kalesi”, dibinde oturduğu çınara da “Güçlüçınar” ismini koydular.

Murat Han, fütuhatına devam ederken, en çetin düşman olan Sırplar’dan vur kaç taktiği ile karşılıklar görüyordu. Köyleri basan, evleri yakan, ahaliye bin bir türlü eziyetler eden Sırp Kralı Lazer’e bir ders vermek için, 1376 yılında üzerlerine bir sefer açtı. Aylarca Balkan dağlarında ileri geri gidildiyse de, Sırp ordusuna rastlanamadı. Onlar Osmanlı’nın gelişini haber alır almaz iç kısımlara doğru kaçmışlardı.

Osmanlı ordusu Murat Han kumandasında, kış için geri dönmeden önce stratejik bir konumda olan Niş kalesini fethetmeye karar vermiş ve çetin bir kuşatmadan sonra bu fethi gerçekleştirmişti. Bunu gören Sırp Kralı, Osmanlı’nın gücünü anlamış olacak ki, tabi olmak ve yıllık belli bir vergi ve istendiğinde de asker göndermek karşılığında Osmanlı’ya bağlanmayı kabul etmişti.

1376 yılından itibaren Murat Han ülke içinde asayişin temin edilmesi, ilmi, askeri, kültürel ve adli müesseselerin kurulması gibi önemli işlerle uğraştı.

 

SİPAHİ VE AKINCI OCAKLARI

 

Kurulmuş bulunan Yeniçeri Ocağı’nın kanun ve kurallara bağlanması, Sipahi Ocağı’nın kurulması, bir takım ilim müesseselerinin kurulması, ülke içinde sanat eserlerinin inşası bu devrede gerçekleşiyordu. Sipahi Ocağı kurulduktan sonra, süratle geliştirilecek, ileride sayıları 250 bini bulacak olan bu atlı sınıf dünyanın en güzide askeri birliği olma vasfını kazanacaktı. Toprak kanunlarından zeamet ve tımar usulü bu dönemde kanunlaştırılmış, asırlarca yürürlükte kalmıştır.

Yeniçeri Ocağı’nı kuran Orhan Gazi’nin ağabeyi Alaaddin Paşa, geliştiren ve düzene sokan da Murat Han’dır. Keza Sipahi Ocağı’nı kuran da Murat Han’ın görevlendirmesiyle Timurtaş Paşa’dır.

Kütahya’da bulunan Germiyan Beyliği de bu dönemde önce akrabalık bağları ile sonra da sınırların kaldırılmasıyla Osmanlı’ya bağlanmışlardı. Anadolu’daki diğer beyliklerle de dostane ve sıkı ilişkiler kuruluyor, Anadolu birliğinin sağlanması için çekirdek adımlar atılıyordu.

Yine bu dönemde Balkanlarda zuhur eden bazı isyan hareketlerini bastırıp, asayişi sağlamak için paşalarından bazılarını bu bölgeye sevkeden Murat Han, kendisi ekseriyetle Bursa’da bulunuyordu.

Selanik ve benzeri önemli şehirler bu dönemde fethedilmiştir.

Muradı Hüdavendigar döneminin yenilik ve özellikleri anlatılırken Osmanlı Akıncı Ocağı’ndan söz etmemek olmaz. Kanunnamesi Yıldırım Bayezid Han tarafından yazdırılan Akıncı Ocağı, denilebilir ki 1.Murad Han döneminde kurulup geliştirilmiş ve büyük hizmetlere imza atmıştır.

Yukarıda sözü geçen muhteşem Sırpsındığı Zaferi aslında Akıncıların bir zaferidir.

O halde Akıncılar ve Akıncı Ocağı konusunda özet bilgiler vermek bu dönemi anlamak için faydalı olacaktır.

Akıncılar Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleridir. Bir savaşta ordudan dört beş gün önde giderek keşif hizmeti görürler. Düşman topraklarındaki araziyi ordunun rahatlıkla geçeceği şekilde açar, tedbirler alır, düşmanın pusu kurmasını engellerlerdi. Düşmanı maddi ve manevi şekilde yıpratır, güç kaynaklarını ve sanayisini hırpalar, moralini düşürürdü. Halka korku ve dehşet hissini yaşatarak mukavemetini kırardı. Ganimetleri toplayıp geriye aktarır, esirler alıp gerekli istihbarat hizmetlerini yapar, istihkam hizmetlerini yerine getirerek ordunun süratini ve emniyetini sağlarlardı.

İlk Akıncılar, devletin kurucuları ve onların arkadaşlarının sülalesindendir. Akıncılık genellikle babadan oğula geçen bir meslek şeklinde devam eder. Akıncı Ocağı’na alınacak kişilere Akıncı Beyi karar verir. Divan bu işe karışmaz. Akıncı Ocağı Beyleri, fevkalade selahiyetlerle yüklü, doğrudan padişahtan emir alan kimselerdir. Rütbeleri de sancak beyi derecesindedir.

Akıncı ocakları serhat boylarının belirli yerlerinde bulunur. Bunların akın yapacakları yerler de kendi aralarında taksim edilmiştir. Her ocağın başında Akıncı Beyleri bulunur. Bu beyler Malkoçoğlu, Mihaloğlu, Turahanoğlu, Evranosoğlu veya buna benzer, devletin Söğüt’te kuruculuğunu yapmış ilk Osmanlıların soyundan gelmiş kimselerdir.

Bütün akıncıların isimlerini, eşkalini ve özelliklerini gösteren muntazam defterleri vardır. Bunların bir nüshası devlet merkezinde ve defterhane hazinesinde, öbürü şeri mahkemelerde saklanırdı. Ölenlerin veya sakat kalanların yahut da akına gidemeyecek kadar kocayanların yerine oğulları geçer, bu olmazsa gönüllü olan yakın akrabalar tercih olunurdu. Yine ihtiyaç hasıl olursa Aydın, Saruhan, Menteşe yörelerinden gözüpek, iyi binici ve silahşör Anadolu çocukları, kefil gösterilmek şartıyla Akıncı Ocağı’na alınabilirlerdi.

Akıncıların ekserisi, Avrupa ve Balkan dillerini bilir, çoğu bir veya birkaç dili anadili gibi konuşurdu: Macarca, Almanca, Sırpça, Yunanca, Latince, İtalyanca ve daha başkaları... Bundan dolayı Divanı Hümayun’un gizli haber alma teşkilatını, ekseriya akıncılar ve leventler meydana getirirdi. Akıncıların bu başarılı istihbaratları sayesinde Osmanlı Sultanları Avrupa saraylarında meydana gelen tüm olayları, planları, hareketleri kısa sürede öğrenir, ona göre vaziyet alırlardı. Akıncılar düşmanlarca korkulan bir teşekküldü. Hayrete şayan derecede iyi düzenlenmiş bu gizli hizmet teşkilatının kolları, dünyanın her tarafına dal budak salmıştı. Bilhassa Sultan Fatih’in İtalya’da sahip olduğu haber alma teşkilatı, çeşitli İtalyan devletlerinin en gizli ve yüksek çevresine kadar sızma imkanını bulmuştu. Adeta Avrupa’da bir kral öksürse Osmanlı Sultanı anında duyuyordu.

Akıncılar, sefer zamanlarında onarlı teşkilat halinde bulunurlardı. On kişiye onbaşı, yüz kişiye subaşı, bin kişiye binbaşı kumanda ederdi. Hepsi birden ise akıncı beyine bağlı idiler. Düşman topraklarında belirli yerlere geldiklerinde küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi. Her birliğin kolaçan edeceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler, yine belirli yerlerde fakat evvelce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşirler ve birkaç birleşmeden sonra akıncı beyinin nezaretinde Osmanlı topraklarına dönerlerdi. Bu durum, düşman ülkesini dehşet içinde bırakır, nerede ve ne zaman bulundukları ve bulunacakları hakkında yüzlerce şayia çıkar veya çıkarılırdı. Gerçekten de, Avrupa içlerinde ya da çok uzak okyanus kıyılarında herhangi bir ülkede, aniden ortaya Türk akıncıları çıkabilir, şayet o ülkenin Osmanlı’ya düşmanlığı varsa ortalığı birbirine katar ve dehşet izleri bırakıp gene aniden kaybolabilirlerdi.

Evliya Çelebi, kendine has tatlı üslubuyla akıncıları şöyle anlatır:

"Akıncı gazileri daima kılıcı belinde, tüfengi elinde adamlar olup, gece gündüz silahları ile yatarlar. Hatta gusl eder iken ve namaz kılar iken bile, aletleri ve silahları yanlarında hazır durur.. Kuşakları ekseriya "zünnar" da denilen kuşaktır...Bir esir bulunca, onunla bağlarlar, bir kuyudan su çekseler kuşağı ile çekerler. Nice gaziler, esir oldukdan sonra, kuşağını kemend edip düşman kal'alarından firar etmişlerdir... Yoldaşlarını esaretten kurtarmak için her fedakarlığı yaparlar.”

Akıncıların silahları pala, mızrak, kılıç, kalkan ve atların eğerine takılan başı topuzlu bozdoğandır. Bazıları hafif zırh giyer, başlarına da kızıl börk takarlardı. Kurt başı işaretli alemler taşırlardı.

Bunların yiyecek işleri de kendileri gibi hafifti. Atlarının eğerlerine asılı birer küçük edevat ile işlerini görürlerdi.

Akın sırasında bir ata binerler, yedeklerinde dört-beş at daha getirirlerdi. Bu atları da, Avrupa içlerine kelle koltukta kanatlandıklarında sıra ile binmek, süratli bir şekilde gitmek ve dönüşte ganimet malını taşımak için kullanırlardı.

Akıncılar emirleri doğrudan Padişah’tan alırlardı. Gittikleri yerlerdeki yetkililerden emir almazlardı. Tam bir serdengeçti olarak yetiştirilirler, gerektiğinde de severek şehitliğe erişirlerdi. Sayıları da bazen onbinlerden fazla olurdu. Büyük vurgunlar, başarılı sonuçlar ve yüklü ganimetlerle geri dönerlerdi. Mesela sadece 1473 Macaristan akınının sonucunda 60 bin esir ve 900 bin baş hayvanla geri döndükleri bilinmektedir. Bu rakamlar, düşmanın ekonomisine vurulan darbenin ve savaş gücünün nasıl tahrip edildiğinin bir delilidir. Daha Osmanlı ordusu ile karşılaşmadan düşmanın böylece işi bitmiş, ikmal maddeleri tüketilmiş olurdu.

Bazıları bu akıncı birlikleri hakkında yanlış bilgiler verirler. Bu bilgilere bakacak olursak zannederiz ki Akıncılar küffar üzerine, dost düşman ayırımı yapmaksızın akınlara girişirler, zarar verirlerdi. Gerçek bunun tamamen tersidir. Osmanlı ülkesi ile savaş halinde bulunan ya da yapılmış bir barışı bozan ülkelere yapılırdı bu akınlar. Bunların savaş gücü kırılır ve sulh anlaşmasına zorlamak için Akıncıların hedefi olurlardı. Yoksa sulh içinde bulunulan ülkelere akın olayı söz konusu değildir. Ancak istihbarat faaliyetleri böyle değildir. Her ülke içinde istihbarat faaliyetleri için elemanlar bulundurulur ve her haber, anında Osmanlı sarayına ulaştırılırdı.

Akıncı sınıfına mensup Osmanlı askerinin; cesareti, kahramanlığı, fedakarlığı, bağlılığı, disiplini ve dayanıklılığı ile yapmış oldukları olağanüstü hizmetler, hala dilden dile anlatılmaya devam etmektedir. Nice romanların yazıldığı, filmlerin çevrildiği bu akıncı askerleri, Osmanlı zaferlerinin alt yapısını oluşturmuş bir sınıftır.

Akıncının Avrupa’da bıraktığı dehşet tesiri kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Akıncılardan korunmak için Avrupalılar hususi dualar öğrenip okurlardı. Bu "akıncı duaları" Avrupa şiirinde ayrı bir tür teşkil eder. Halen Avusturya’da yer yer ağlayan çocukları "sus, Türkler geliyor!" cümlesiyle korkutmak adeti devam eder.

Viyana'daki Saint Stephan Katedrali’nin çan kulesinde 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir memuriyet, ancak 1956'da Viyana Belediye Meclisi’nce ''Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için..” kaldırılmıştır.

 

DELİLER SINIFI

 

Akıncıların benzeri bir de “Deliler” grubu vardır.

Hudud ve hududa yakın yerlerde bulunup, Serhad Kulu denilen kuvvetler arasında, iri yarı, şecaat ve cesaretleriyle eşsiz ve akıncılara benzeyen bir hafif atlı sınıfı daha vardı ki, harikulade cesaretlerinden dolayı bunlara “Deli” adı verilmiştir. Tarihçilere göre pervasızca hasma saldırmaları, gözlerini budaktan esirgemeyerek hayatlarını hiçe sayarak cenk etmeleri kendilerine bu lakabın verilmesine sebep olmuştur.

Bu Deliler sınıfı; "Kalpaklarımız Emirül Mü'minin Hazreti Ömer’in çizmesinin koncuğudur, ocağımız da ona mensupdur” diyerek ocaklarının pirini Hazreti Ömer kabul ederlerdi. Deliler, fevkalade cesaret ve atılganlıkları ve korkunç kıyafetleriyle hasımlarını korkutup sindirirler, tufan kesilip daima galip gelirlerdi. Bunlarda esas akide ve iman, başa yazılanın mutlaka zuhura geleceği kanaati olduğu için, hiçbir tehlikeden kaçınmazlardı.

Deli askeri sınıfı 1689'da ihdas edilen, Müslüman olmuş gençlerden teşekkül etmiş olup, tamamıyla Rumeli halkındandı. Akıncıların silahları bunlarda da vardı. Başlarında benekli kurt derisinden yapılmış ve üzerine kartal kanatları takılmış bir başlık bulunurdu. Şalvarları, kurt veya ayı derisinden olup tüyleri dışarıda idi. Ayaklarında, burunları sivri, arkasında uzun serhadlik denilen mahmuzları olan çizmeler giyerlerdi. Atları da çok hızlı ve dayanıklıydı. Hizmet ettikleri sınır beyinden veya beylerbeyinden aylık alırlardı. Delilerin elli-altmış kişisi bir bayrak sayılır, böyle birkaç bayraktan oluşan birliğe Delibaşı komuta ederdi. Eğitimini bitiren adaylar, yeminli bir merasimle deli başlığı giyip, ağa çırağı olurdu. Yeminini tutmayıp, kanunlara ve törelere uymayanların başlığı alınıp, ocaktan atılırlardı.

 

 

HAÇLILAR BİRLEŞME SEVDASINDA

 

Osmanlıların Balkanlarda hızlı bir ilerleyiş içine girmeleri ve Edirne’nin fethi ile, ileri harekata devam etmeleri, Avrupa devletlerini ciddi bir telaşa düşürmüştü. Bir taraftan Sırpsındığı hezimetini unutamıyorlar, intikam ateşleri ile yanıyorlar, diğer taraftan da, bir şekilde Osmanlının durdurulması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu son durumdan en çok kaygılanan Sırbistan Kralı Lazar olmuştu.  Osmanlıların Balkanlar’dan atılması tek düşüncesi haline gelmişti. Zaten Kral Lazar, Osmanlıları hiç bir zaman çekememiş, her fırsattan yararlanmak istemişti. Hınç almak için zamanın tam uygun olduğuna karar vermiş, ama harekete geçeceği sırada, Niş’in de Osmanlıların eline geçtiğini görünce çileden çıkmıştı. Bu son olay Lazar’ı yılgınlığa da düşürmüş, gururunu kırmış, ülkesinde itibarının azalmasına sebep olmuştu.

Niş’in Osmanlılar tarafından alınması ve Sırbistan’ın yenilmesi sonucu, Sırplarla anlaşma yapıldı. Sırbistan Krallığı her yıl Osmanlılara, belirlenen vergileri verecekti. Kral Lazar bu mali mesuliyetlerinden bir an evvel kurtulmak ve elden çıkan yerlere tekrar sahip olmak için gizliden askeri ve siyasi ittifaklar kurma yolları aradı ve bunda da başarılı oldu. Kurulan yeni haçlı ordusu kendisine çok güven veriyordu.

Balkanların muhtelif yerlerinde akıncılarla karşılaşan bu yeni ordu, bir iki galibiyet de elde etmiş olmanın gururuna kapılarak, artık bu ordunun Osmanlıyı Balkanlardan atabileceğine inanmaya başlamıştı. Bu müttefik Haçlı ordusuna güvenerek, Osmanlı’ya karşı savaş ilanı için elçi göndermişti.

 

KOSOVA’DA BÜYÜK HESAPLAŞMAYA DOĞRU

 

Murat Han Bursa’da bulunuyordu. Derhal harekete geçerek Karesi ve Kütahya’da sancak beyi olan oğulları Yakup Çelebi ile Yıldırım Bayezid’e haberler ulaştırarak, askerleriyle Çanakkale’den Gelibolu’ya geçip, Filibe Ovası’nda yığınağını yapacak olan Osmanlı ordularına katılmalarını bildirdi. Diğer taraftan Saruhan, Menteşe ve Aydınoğullarına toplayacakları askerleriyle yardıma koşmaları bildirildi. Bu suretle ordu düşünülenden daha çok güçlenmiş olacaktı. Bu sırada Hacc’dan gelen büyük komutan Gazi Evrenos Bey de orduya katılmış bulunmuyordu. Kendisine, başkomutanlık müşavirliği görevi verildi. Murat Han, savaş divanı toplanmasını da emretti. Genel durum gözden geçirildi, stratejik savaş planı hazırlandı.

Düşman ordusu da yeni iltihaklarla gittikçe büyüyordu. Mesela Bosna Kralı sözünü tutmuş, ordusuyla Sırp ordusuna katılmıştı. Sırp ordusu kendinden emin bir halde bulunuyordu. Silah, araç ve gereç üstünlüğü de düşman tarafında idi. Osmanlı ordusunun uzun bir yürüyüşten sonra karşılarına yorgun geleceğini düşünüyorlar ve bu sebeple de savaşı kazanacaklarına inanıyorlardı. Harp zamanı yaklaştıkça, Lazar ordusunda telaş görülüyordu. Bir süre sonra Haçlı ordusu, Kosova Ovası’nın karşı sırtlarında Osmanlı ordularını çok düzenli tertiplenmiş durumuyla karşılarında görünce şaşakalmışlardı. Hiç beklemedikleri bu hal, Osmanlı ordusunun dalgalanan sancakları ve kendilerinden emin halleri Lazar ordusunu düşündürmeye başlamıştı. Bu durum karşısında Kral Lazar, hemen komutanlarını topladı. Herkese bu savaşın nasıl yapılacağını sordu. Savaş şurasında bulunan prensler ve komutanlardan birçoğu, Osmanlı ordusunun yorgunluğundan, Kosova ovasında henüz savaş düzeni alamamış bulunmasından yararlanmak için derhal taarruza geçilmesini, geceleyin taarruz edildiği takdirde, Osmanlı ordusunun tamamen yok edilebileceğini söylediler. Bu son teklif kabul edilmedi. Ertesi sabah şafakla beraber saldırmanın uygun olacağına ve bu süre içinde birliklerin uygun savaş tertiplerinin alınmasına karar verdiler. Haçlı ordusu hazırlanırken, Osmanlı ordusu boş durmuyor, büyük düzenleme içinde bulunuyordu.

Murad Han ümidini yitirmemekle beraber, durumun çok zor olduğunu görüyor, ama hazırlıkların tamamlanmasından da asla vazgeçmiyordu. Savaşacağı düşmanı kendi gözüyle görmek istedi. Şehzade Yıldırım Bayezid’le birlikte düşman ordularının son durumlarını görmek üzere bir tepeye çıktılar. Düşmanın sayı üstünlüğü karşısında hayrete düştüler. Ovanın bir bölümü, süvari ve piyade kuvvetleriyle doluydu. Zırhlı süvarilerin parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Ovanın genişliği ve derinliği içinde sonu gelmez uzunluğuna tertip almış düşman safları görünüyordu. Rüzgar da düşman tarafından esiyor, kalkan toz toprak normal görüşü bile engelliyordu.

Kurulan savaş divanında Şehzade Bayezid ve diğer kumandanlar görüşlerini ifade ettiler. Sadrazam Ali Paşa da görüşlerini ifade ettikten sonra Kuran’dan ayetler okuyarak sözlerini şöyle sürdürdü:

Ali İmran 139:

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”

Enfal 17:

“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Müminleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Ayetlerini okuduktan sonra da, Peygamber Efendimizin düşmanlarıyla yaptığı Bedir savaşını işaret ederek:

-Çoğu zamanlar fazla kuvvetler, az kuvvetler tarafından yenilmiştir.

Deyince, oradaki komutanların, Allah’a tevekkül ile imanları kuvvetlendi. Zaten başka dayanakları da yoktu. Bu harp Osmanlılar için bir ölüm kalım mücadelesi olacaktı. Çünkü Kosova’da yapılacak ve kazanılacak bir cihad, Rumeli’nde Allah nizamının kalmasına, hükümranlığın sağlamlaşmasına ve Osmanlının burada devletlerini devam ettirmelerine yarayacaktı.

Bütün Osmanlı ordusu, Allah’a bağlılık ve inanışları içinde harbi kazanmak için tüm güçleri ile gayret etmeğe and içtiler.

Bunun üzerine Murad Han müşaviri Evrenos Bey’e:

-Sen bu düşmanın yapacaklarını hepimizden daha iyi bilirsin. Özellikle bu hususta tecrüben de çoktur. Onlarla çok savaştın ve çok zaferler kazandın. Senin son düşüncen nedir?

Diye sorunca Gazi Evrenos Bey tecrübelerine dayanarak şöyle konuştu:

-Düşman önce düzenli bir şekilde taarruz edebilir. Zamanla düzensiz bir hale gelir. Karışabilir. Zaferi kazanacağına inandığı için de, rastlantılara güvenir. İşte bu sırada düşmana karşı taarruz uygun olur. Onların taarruz şekillerine göre savunma tertibi alınmalıdır. Osmanlı ordusunun bu suretle zafere daha kolay yaklaşacağını, bir yandan da, düşmanın taarruzundaki tertiplerini dikkate alarak, savunmamızın durumunu düzenlememizin doğru olacağını, birlikleri aynı noktalarda daima üstün tutarak ve daima toplu bulundurmamızın yararlı olacağını umut ederim.

Murad Han ve komutanlar, Gazi Evrenos Bey’in düşüncelerini uygun buldular. Ertesi sabah bu şekilde hareket edilmesine karar verildi. Savaş meclisi sona erdi.

 

MURAD HAN DUADA

 

Murad Han düşünceliydi. Uyuması mümkün değildi. Sabaha kadar Rabb’ine dua etti. Şöyle diyordu:

“Ya Rabbi! Senin aşkına yüz sürdüğüm şu anımda bana yardım et, milletime karşı yüzümü kara çıkarma. Yardımını benden ve askerlerimden esirgeme. Askerlerime beni siper et, onları zafere, beni şahadete ulaştır. İslam’ın mülkünü yok etme. Beni kurban et. Ben günahkar bir kulunum. Benim günahlarımın çokluğu yüzünden nusretini üzerimizden kaldırma. Bu ordu senin ordundur. Senin rızan için cihad etmektedir. Yardım eyle ya Rabb! Yarabbim bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla... Allah’ım!.. Onlar ki buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek, İslam dinini kafirlere duyurmak için geldiler... Bu fırtına afetini, onların üzerinden defeyle... Senin şanına layık bir zafer kazanmalarını nasibeyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede... Ve dilersen o bayram gününde, şu Murad kulun sana kurban olsun Allah’ım!..”

Gözyaşları çeşme olmuştu. Secde halinde uzun uzun dua etti, ordusuna muzafferiyet, kendisine de şehitlik ihsan etmesini istiyordu.

Gözyaşları akarken birazcık dalmıştı. Uyandığında yüzü gülüyordu. Sevinçliyli:

-Allah dualarımı kabul etti. Bana rüyamda malum oldu. Bugün muzafferiyet bizimdir!

Diyerek sevincini etrafındakilerle paylaşıyordu. Gün ağardığında etrafına bakındığı zaman, dün çok fena ve aleyhine esen rüzgarın kesildiğini, hafif serpeleyen yağmurun ovadaki tozları yatıştırdığını hayret ve sevinçle görünce, Allah’a şükretmeye başladı. Sabah namazını kıldıktan sonra, savaş düzeni almış olan ordusunun en ön saflarına kadar gidip gördüğü rüyayı ve aldığı müjdeyi onlara anlattı. Morallerini düzeltti. Askerine seslenerek:

- Yiğitlerim, şahbazlarım, askerlerim!.. Beylerim, paşalarım, evlatlarım!.. Dervişler, gaziler, erenler!.. Sizlerle beraber 36 cihada girdik. Hemen Yüce Allah’ımızın yardımları ile bu 37. cihadımızdır. Karşımızda yetmişikibuçuk kefere milleti birleşmiş, gök demire bürünmüş!., Allah’ın askeriyle cenk dilerler. Göreyim sizi!.. Allah’ın rızasını, Resulullah’ın şefaatını dileyenler!.. Erlik, mertlik ve şehitlik günü, bugündür!.. Can verip, cennet alalım. Hakk yardımcımız olsun!.. Göreyim sizi koçlarım, aslanlarım zafer sizindir!..

Diyerek, cephenin merkezindeki savaş idare yerine gitti.

 

KOSOVA BÜYÜK ZAFERE TANIKLIK EDİYOR

 

Osmanlı ordusu 40-50 bin kadardı. Haçlı ordusunun genel kuvveti çoğu zırhlı süvari olmak üzere 200 bin kadardı.

Tarihler 20 Haziran 1389’ u gösteriyordu. Güneş zorlu bir güne yeni doğmuştu. Tarihin kaydettiği en önemli günlerden biri başlamak üzereydi.

Osmanlı ordusu, başkomutanlık müşaviri Gazi Evrenos Bey’in hazırladığı savaş planı gereğince, cephe ilerisinde 2 bin kişi kadar bir kuvvet, cephe genişliğince örtme tedbirleri almış ve taarruz gösterileri yaparak düşmanı kışkırtmaya başlamış, onların taarruz etmelerini sağlamaya çalışıyordu. Osmanlı ordusu ise; plan gereği bu kuvvetlerin gerisindeki tepeler üzerinde savunma tertipleri almıştı. Her iki tarafın muharebe hazırlıkları tamamlanınca, ileri mevzilerdeki örtme kuvvetleri düşmana ok mesafesine kadar sokuldu. Sabahın aydınlığı ile beraber düşmana ok yağdırmağa başlamışlardı. Müessir bir atıştan sonra, kuvvetler düşmana doğru gösteriş taarruzuna başladılar. Sırplar sayıca üstünlüklerine güvenerek sol yanda bulunan Şehzade Yakup Çelebi’nin grubuna şiddetle saldırıya geçtiler. Bu cephedeki kuvvetler düşmanın çokluğu karşısında mukavemete devam edemediler. Gerideki ihtiyatlar üzerine doğru çekilmek zorunda kaldılar. Sultan Murad Han bu durumun diğer kuvvetlere etki yapacağını düşünerek, Şehzade Yıldırım Bayezid kuvvetlerinin bir bölümüyle derhal Yakup Çelebi kuvvetlerine yardım etmelerini emretti. Bu sırada Yakup Çelebi de çarpışa çarpışa mukavemete devam ederek adım adım çekiliyordu. Böylece düşmanın büyük bir bölümünü de kendi üzerine çekmiş bulunuyordu. Bu sırada da Yıldırım Bayezid’in idare ettiği kuvvetler, bu düşmanın yan tarafına doğru taarruza geçmiş ve yardım etkili de olmuştu.

Sırbistan Kralı Lazar, Haçlı ordusunun başkomutanı olarak savaşı bütün dikkatiyle takip ediyordu. Yıldırım Bayezid’in taarruzunu görüyor ve başardığı mükemmel manevranın nereye varacağını bekliyordu. Yıldırım’ın bu atağını boşa çıkarmak için sol yan kuvvetlerinden 20 bin kadar Boşnak’ı toplayarak Bayezid’in üzerine gönderdi. Vaziyeti gören Yıldırım Bayezid, kuvvetlerini derleyerek, üzerine gelenlere yöneldi. Kanlı bir çarpışma oldu. Çarpışmayı kesin olarak Yıldırım kazandı. Şehzade Yakup Çelebi’ye saldıran ve bir süre başarılı görülen Sırplar, yanlarının tehlikeli bir duruma girdiğini görünce kötü hale düştüler. Bu vaziyeti gören Yakup Çelebi; kuvvetlerini toparlayarak, önce durdu ve sonra geriye dönerek ve çok hareketli bir atılganlıkla karşı taarruza geçti. Sırplar cephelerinden ve sol yanlarından gördükleri saldırılara dayanamadılar ve panik halinde kaçmaya başladılar. Bu arada Kral Lazar’ın Osmanlı birliklerince yakalandığı ve kellesinin kesilerek bir kazığın ucunda teşhir edildiği görüldü. Bu Haçlı paniğinin korkunç bir hal almasına sebep oldu.

Osmanlı Başkomutanlığı bu durumu görünce bütün cephede karşı taarruza başladı. Çarpışmalar ve kovalamaca 5 saat kadar sürdü. Kaçanlar Osmanlı süvarisinin takibinden yakalarını kurtaramadılar. Kral Lazar’la beraber, pek çok komutan ve prensler de ölüler arasında idi.

Osmanlı ordusu ihtiyatlarının yerinde ve zamanında kullanılmasıyla düşmanın büyük kısmının kaçmasına yol açtı. Ancak kaçanlar gerilerden çevrilerek tümüyle yok edildi. Çemberden kurtulabilenler üç kol halinde kaçıyorlardı. Şehzade Yakup’un süvarileri, kaçmaya çalışanları kovalıyordu. Savaş, cepheden düşman geri arazisine intikal etmiş, kovalama devam ediyordu. Akşam olduğunda artık her şey netleşmiş, savaş meydanına sükunet hakim olmuştu. Yalnız ölü ve yaralılar savaş alanındaydı.

Böylece 1.Kosova Meydan savaşı Osmanlıların kesin zaferiyle sonuçlanmıştı.

 

MURAD HAN ŞEHADET ŞERBETİNİ İÇİYOR

 

Akşamın alaca karanlığında Kosova Ovası sessizliğe bürünmüştü. Sağda solda yaralı iniltilerinden başka ses duyulmuyordu.

Muradı Hüdavendigar işte bu sıralarda savaş alanını dolaşıyordu. Yaralı ve şehitlerine şefkat ve merhamet okşayışlarında bulunuyor, onlara dua ediyor, zafer dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu. Bazı acıklı manzaralar karşısında ise gözyaşlarına hakim olamıyordu.

Bu sırada yerden kalkan bir Sırp askeri, (Miloş Obiliç veya Miloş Kopilik isimli Sırp Prensi) yaralı taklidi yaparak Padişah’la görüşmek istedi. Korumaları buna müsaade etmediler. O ısrar ediyordu; Müslüman olmak istediğini ve Padişah’ın elini öpeceğini söyleyerek izin istedi. Padişah bunu görünce bırakmalarını söyledi. Padişahın yanına gelen Sırp, etek öpmek bahanesiyle eğildi. Meğer elbisesinin koluna bir hançer gizlemiş, fırsat kolluyormuş. Süratle doğrulup ayağa kalkarak çıkardığı hançeri Murad Han’ın göğsüne sapladı. Ağır yaralanan Murad Han yere düşerken Sırp askeri derhal öldürüldü.

Murad Han oluk gibi kan kaybederken şunları fısıldıyordu:

- Yüce Allah’ım dualarımı kabul etti... Şükürler olsun. Masum askerciklerime bu zaferi nasip etti ya... Gayrı Murad kulunun canı, ona kurban olsun!..

Murad Han, oğlu Yıldırım Bayezid’in acil çağrılmasını ve kendisine biat edilmesini emretti.

Yıldırım Bayezid aceleyle geldi. Babasının kanlar içindeki o halini görünce feryada ve figana başladı. Sultan Murad Han:

-Oğul, zaman ağlanacak zaman değildir. Hem biliyorsun ben Allah’ımdan şehitlik istemiştim. İşte şimdi anlıyorum ki, duam kabul olunmuştur. Şehit olmak nasip olacaktır.

Sonra ömründen sayılı dakikaların kaldığının idraki ile oğluna nasihatlerde ve vasiyette bulundu. Şöyle diyordu:

-Dünyada kim bu akıbetten kurtulabilmiş ki, benim için ağlıyorsun! Ağlayacaksan Müslümanlar için ağla!.. Onları perişan etme, yerim sana kalıyor. Adaletinle, cömertliğinle beni de hayırla yadetmeye çalış. Padişahlığın sermayesi adalettir. Saltanatı rahat bir şey sanma. Dünyada en büyük meşakkat saltanattır. Dünyada bir güzel nam bırakmaya gayret et. Yaptıkların şanına layık olsun.”

Bu nasihatlerden sonra 3.Osmanlı Sultanı, Osman Gazi oğlu, Orhan Gazi oğlu Murad Hanı Evvel, diğer ünvanıyla Muradı Hüdavendigar, Allah’ın kendisine rüyasında vaad ettiği şekilde cephede savaş esnasında 63 yaşında şehit olup ruhunu teslim ediyordu.

Murad Han Osmanlı padişahları içinde cephede düşman tarafından yaralanarak şehid olan ilk ve tek sultandır.

Yerine geçen Yıldırım Bayezid Han, Bursa Kadısı’na gönderdiği mektupta bu şehitlik olayını şöyle anlatır:

“Allahın takdiri ile, Kosava’da yapılmakta olan fetih ve zaferden sonra, babam Sultan Murad Han, gördükleri rüyada şehitlik duasında bulunmuş, sonradan muharebe sahasında yığılmış insan leşlerinin arasında dolaşırken Miloş Kopilik adındaki Hıristiyan, bir hileyle ben Müslüman oldum diye müracaatla Padişah’ın huzuruna çıkmak istemiş, ayak öpmek bahanesi ile yaklaştığı sırada, korkusuzca kolu altında gizlediği zehirli hançeri, babamın o temiz vücuduna vurmakla şehadet şerbetini içirdi.”

Babasının vasiyeti gereği tahta geçen oğlu Yıldırım Bayezid, ilk iş olarak babasının iç organlarını çıkarttırıp, cesedi de bozulmasın diye tahnit ettirip, vasiyeti üzerine Bursa’ya götürüp defnetmiştir. İç organları ise Kosova’da şehid olduğu yere defnedilmiş, üzerine de bir mezar yapılmıştır.

 

O GERÇEKTEN “HÜDAVENDİGAR” İDİ

 

Dedesi Osman Gazi’nin vefat ettiği gün doğmuş bulunan Murad Han, Babası Orhan Gazi’den 102 bin kilometrekare olarak aldığı Osmanlı topraklarını, 29 yıllık hükümdarlığı içinde 460 bin kilometrekareye çıkarmıştı. 1.Kosova zaferi ile en geniş sınırlarına kavuşan bu Osmanlı toprakları yaklaşık 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı.

Murad Han son derece zeki, devlet idaresinde güçlü, tecrübeli, ileri görüşlü bir hükümdardı. Babasından devraldığı Osmanlıyı 4 katından fazla genişletmiş olmasına ve bu toprakların çoğunda Hıristiyanların yaşıyor olmasına rağmen, bu sınırların muhafazası için asker miktarını sadece bir kat arttırmış ve gayeyi tahakkuk ettirebilmiştir. Üstelik halktan aldığı vergilerde de ciddi bir artış yapmamıştı. Buna rağmen ülkenin imarı ve sanat eserlerinin inşası için büyük mesafeler almıştı.

Bunu nasıl başarmıştı? Yerinde ve yeterli tedbirleri aldıktan sonra yardımı Allah’tan beklemiş ve almıştı. Zaten Hüdavendigar, Allah’ın yardımını almış kişi demektir.

Murad Han’ın hayatı hemen hemen seferlerde geçmişti. Denilebilir ki, at sırtından inmeye hiç fırsatı olmamıştır. İrili ufaklı 37 gazaya katıldığı ve hepsinden de zaferle çıktığı söylenebilir.

Babası hayatta iken düşmanları hep ölümünü istemiştir. Bu isteklerini Orhan Bey için de göstermişlerdi. Çünkü bu kadar dirayetli bir sultan olan Orhan Bey ölürse, yerine gelenin onun kadar güçlü olamayacağını düşünüyorlar ve nefes alabileceklerini, kaybettikleri toprakları, yerine gelecek olanın zamanında geri alabileceklerini hesaplıyorlardı. Murad Han başa geçtiğinde ise, şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemez duruma düştüler. Çünkü adeta yağmurdan kaçıyorlarken doluya tutulmuşlar gibi, daha dirayetli ve daha kahraman biriyle uğraşmak zorunda kalmışlardı. Doğudaki beyliklere karşı müsamahakar, tahammüllü ve sabırlı davranarak, Memlük ve daha doğudaki güçlü devletlere karşı bu beyliklerin tampon bölge görevi yapmalarını, böylece batıda fetihlere zaman ve imkan ayırmayı başarmıştır.

Bu kadar fetih hareketlerine ve ganimet paylaşımlarına rağmen sade bir hayat yaşamış, lüks ve israfa hiç dalmamış, altın ve gümüş biriktirmeye hiç itibar etmemiştir. Cömertlikte üzerine yoktu. Namık Kemal’in de dediği gibi:

“Padişah iken elbisesinden, silahlarından ve atlarından başka bir şeyi yoktu. Bir kılıç kabzasını yaldızlayacak kadardan fazla altına, bir mühür yaptıracak kadardan fazla gümüşe rağbet etmemiştir. ”

Doğunun ve batının birçok hazineleri ve zenginlik kaynakları onun zamanında ele geçirilmiştir. Bu ganimetlerin kumandanlık hakkı bile onu dünyanın en zengin adamı yapmaya yeter de artardı bile. Ama o bunca malı mülkü Allah yoluna harcadı. Cihad için ve hayır eserleri için sakladı ve harcadı. Çok cömertti. Hediye ve ikramları hayret verecek derecede boldu. Nesi varsa bağışlamakta tereddüt etmezdi. Şehit olduğunda elbiselerinden, silahlarından ve atlarından başka hiçbir parası yoktu. Padişahlığı süresince bir kılıç kabzasını yaldızlayacak miktardan fazla altın, bir mühür yaptıracak miktardan fazla gümüş biriktirdiği görülmemiş, işitilmemiştir.

Sultan Murad Han, hem komutanlarını, hem de sivil idarecilerini son derece dirayetle seçmiş, ehliyet ve liyakat prensiplerinden hiç taviz vermemiştir.

Yine o, tarih kitaplarında Muradı Evvel, yani Birinci Murad, Muradı Hüdavendigar ve Gazi Hünkar diye anılır. Avrupa kaynaklarında ise "Amurad" diye bahsedilir. “Muradı Hüdavendigar” en çok kullanılan ismidir. Farşça bir kelime olan Hüdavendigar, "Allah’ın yardımına mazhar olmuş hükümdar" manasına gelir.

1.Murad Han, babasının ve dedesinin anıldığı gibi sadece "Bey" diye anılmamış, hükümdar olarak da zikredilmişti. Osmanlı Devleti'nin ulaştığı çizgiyi göstermesi açısından ilginç bir noktadır.

Kosova sahrasında şehit olan Sultan Murad Han'ın iç organlarının gömüldüğü türbe, zamanla o günden itibaren Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgah haline geldi. Meşhedi Hüdavendigar, yani Sultan Murad Meşhedi, yani şehidliği diye anılırdı. Osmanlı padişahları, Rumeli fatihi olan bu atalarının türbesine büyük önem verdiler. Sultan 2.Abdülhamid Han türbenin yanına ziyarete gelenler için bir de misafirhane yaptırdı.

Kosova muharebesini kaybetmelerine rağmen, Murad Han’ı şehid etmeleriyle övünen Sırplar, Sultan Murad Türbesi’nin bahçesine, onun katili Miloş Obiliç’in anıtını dikmek için yıllarca uğraşmışlardır. Ancak bölgedeki Müslümanlar, Sırpların teşebbüslerini hep engellediler. Sırplar da Miloş Obiliç'in bir anıtını Kosova sahrasına dikmişlerdi.

Sırplar, Birinci Kosova muharebesindeki yenilgilerini hiç unutmadıklarını 1989’da göstermişlerdi. Müslüman kasabı Slobodan Miloseviç iktidara geldikten bir süre sonra, Osmanlı Devleti ile Sırpların ağırlıklı olarak bulunduğu Haçlı orduları arasında cereyan etmiş olan Kosova savaşının 600. yıldönümü için, 1989’da Kosova’da büyük bir miting düzenleyerek “hainler yüzünden yenildikleri” bu savaşın intikamını alacaklarını söyleyerek, Müslüman katliamının kapısını aralamışlardı. Ayrıca da Murad Han türbesinin hemen yanına Miloş Obiliç’in görkemli bir anıtını dikmişlerdi.

1.Murad Han'ın ünvanı sonradan, Bursa’nın merkez olduğu sancağın ismi oldu. Bu bölgeler Osmanlı taşra yönetiminde "Hüdavendigar Sancağı" olarak söylenir, anılır ve yazılırdı.

Sultan 2.Abdülhamid Han tarafından yaptırılan Sultan Murad Han türbesi, Osmanlı’nın son döneminde Sultan Reşad Han’ın bölgeyi ziyareti sırasında elden geçirilerek, tamir edilmişti.

Son yıllarda Kosova’nın bağımsızlığının ilanından sonra, Sultan Murad Han türbesi Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan ortak bir çalışma ile yeniden tamir edilerek ziyarete açılmıştır. Bugün yolu Kosova’dan geçen kendi insanımız bu türbeyi ziyaret edip, Fatihalar okumadan geçmemektedirler.

Muradı Hüdavendigar hepsini cihada ve kalıcı eserlere harcamış bulunduğundan hiç para veya mal bırakmadı. Temiz bir isim, müesseseleri kurulmuş bir devlet, 37 kere cihada iştirak edip hepsini kazanmış olmanın şanını miras olarak bıraktı. Dünya durdukça o hep hayırla anılacaktır. Amel defteri kapanmayacaktır. Bu makamı ve temiz ismi, dünyayı ve içinde bulunan malı mülkü verseler kimsenin kazanmaya muvaffak olamayacağı bir makam ve isimdir.

 

 

 

 

 

 

 

TOP