HİLE DOLU PLANLAR...

HİLE DOLU PLANLAR…

Çanakkale’de kara savaşlarına hazırlık için yoğun bir ça-lışma başlamıştı. Bir tarafta İngiliz ve Fransızlar karaya çıkarma yapmak ve kısa sürede boğazı temizlemek için yoğun hazırlıklar ve planlar yaparken, diğer taraf yani bizim yetkililerimiz de karaya çıkmak için her an gelmesi beklenen düşmanı, nasıl ya-parız da mağlup edip denize dökeriz, diye planlar, stratejiler, birlik kaydırmaları ve savunma hazırlıkları yapıyorlardı.
Bilindiği gibi koyu bir Alman hayranı olan Harbiye Na-zırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Ordumuzu sevk ve ida-re edecek, plan proje ve strateji geliştirip uygulayabilecek kritik noktalara Alman komutanları yerleştirmiş bulunuyordu.
İşte Çanakkale savunmamızda da, Alman plan ve prog-ramları, Alman stratejileri ve emirleri nihai olarak uygulanmak durumunda kalınıyordu. Tabii olarak gerek düşman yetkilileri, gerekse de Alman ve Türk yetkilileri uygulayacakları planların içine karşı tarafı yanıltacak, yanlış yönlendirecek, kendi menfaatine sonuç doğuracak bir takım hileleri de gizliyorlardı. Bunu çok tabii kabul edebiliriz. Ancak aynı cephede omuz omuza or-tak düşmana karşı savaşan iki milletin birbirlerine karşı da  hile-ler düşündükleri ve bunları uygulamaya soktukları gerçeğini normal ve tabii bir olay kabul etmek mümkün değildir.
Kitabımızın bu bölümünde saldırı ve savunma planları hazırlayan düşman tarafların nasıl hileler düşündüklerini ve bunları nasıl uygulamaya koyduklarını, ayrıca müttefik ülkele-rin kendi aralarında da nasıl hileli yollara başvurduklarını izah etmeye çalışacağız.

KARALAR KANA BULANIYOR

KARALAR KANA BULANIYOR

VAZGEÇMİYORLAR

18 Mart 1915 hezimetinden sonra düşmanların önünde şu seçenekler oluşmuştu:
Ya Çanakkale’deki yenilgiyi sineye çekip, bir daha dönmemek üzere tası tarağı toplayıp gideceklerdi.
Bunu yapamazlardı; zira dünyadaki itibarları sarsılmıştı. Bunu düzeltmek için, galip gelecekleri bir formül bulmalıydılar. Ayrıca, İstanbul ve Osmanlı toprağı üzerindeki emelleri, Rus-ya’ya mutlaka yardım yapılması, Halifeliğin mutlaka yok edil-mesi, Rus buğdaylarının batıya taşınılması gibi emelleri şimdi daha belirgin hale gelmişti.
Ya hemen ertesi günlerde kendilerini toplayıp denizden yeniden saldırıya geçmeliydiler.
Amiral De Robeck ve İngiltere’de Churchill gibi bazı yet-kililer bu fikirde idiler. Onlara göre, Türk savunması artık çökmüştü. Cephaneleri kalmamıştı. Boğazda yapılacak yeni bir ma-yın taramasını müteakip derhal hücuma geçmeli idi. Bu sefer önlerinde bir engel kalmayacaktı. Ancak bu yetkililer büyük ça-ba harcamalarına rağmen diğerlerini buna ikna edemediler. Nus-ret’in mayınları onları öyle korkutmuştu ki, tekrar saldırırlarsa bu sefer donanmayı tümden kaybetmek gibi bir tehlikenin ken-dilerini beklediğine inanıyorlardı. Halbuki savaş tarihi yazarla-rı, bizim komutanlarımız ve tarafsız gözlemciler şuna inanıyorlardı ki, düşman donanması derhal yeniden saldırsa bu sefer şansları ilk saldırıdan daha fazla olurdu. Ancak, Allah’ın Nusret’i ile gözleri öyle korkmuştu ki, bu avantajı fark edemediler.
Veya üçüncü seçenek olarak, Gelibolu Yarımadası’na ya-hut boğazın Anadolu yakasına karadan saldırmak, savunma te-sislerini etkisiz hale getirmek, boğazı temizlemek ve ardından da donanma ile Marmara’ya girmek. 
Düşman yetkilileri uzun müzakerelerden sonra bu şıkkı kabul etmişti. Ancak Allah onların basiretini yine bağlamıştı. Çünkü, ellerinde mevcut askeri birliklerle derhal karadan hücu-ma geçselerdi, yeterli savunma birlik ve tedbirlerimiz olmadı-ğından başarma şansları çok yüksekti. Halbuki onlar Mısır’da esaslı bir hazırlık yapıp, takviye güçler ve yeni silah ve teçhizatlar derleyip öyle saldırıya geçme şıkkını tercih ettiler. Böylece Çanakkale Boğazı’na hakim karaları savunabilmek için ihtiya-cımız olan altın kıymetindeki günleri bize sunmuş oldular. Hem de, 37 altın kıymetinde günü.

NUSRET VE ZAFER

NUSRET VE ZAFER

18 Mart 1915 günü düşman donanması, önceden kararlaş-tırdıkları gibi saldırıyı başlattı.
İngilizler anlatıyor:
“Boğaz girişinden itibaren, dar kısmın 8000 yarda dahili-ne kadar bütün boğaz dikkatle muayene edilmiş ve taranmış olduğundan, boğazın mayınlardan temiz-lenmiş olduğuna kanaat getirilmişti. Fakat feci bir talihsizlik eseri olarak, yirmi mayından ibaret olan bir hat keşfedilememişti. 17/18 Mart gecesi dö-külmüş bulunan bu hat, diğer hatlar gibi boğaza aykırı olarak değil, boğaz boyunca ve Kepez’deki ana mayın tarlasının tam önüne dökülmüştü.
İşte böylece bu hat, ilk bombardımanlar esnasında, mu-harebe gemilerinin daima manevra yaptıkları Erenköy Koyu’nun tam burnu istikametine aykırı olarak uzanıyordu. 18 Mart sabahı saat 10.00′da, müttefikler donanması muharebeye başlamak üze-re, azametli azametli hareket ederken, o melun ma-yın hattı, işte burada emniyet içinde yatıyordu.” 16 
Saat 10.30′da karşılıklı ateş başladı. Çanakkale Boğazı’-nın, tarihte bir eşini daha görmediği, muhtemelen de göremeyeceği yoğunlukta karşılıklı top düellosundan dolayı, ağaçlar, taş-lar yerinden sökülüp havalara fırlıyor, toz duman bulutlarından göz gözü görmez oluyor, denizde de deprem oluyormuş gibi su-lar çalkalanıyor, su sütunları metrelerce yukarı çıkıp tekrar deni-ze dökülüyordu. Tabyalara isabet eden düşman mermileri, meh-metçikleri parçalıyor, insan organları etrafa yağmur gibi yağı-yordu.
Bütün bu hengame askerlerimizin moralini hiç bozamı-yor, dillerde “Allah, Allah!” nidaları, dudaklarda dualar ve kalplerde tevekküller onların gayretlerini arttırıyordu. Gerek tabyalardan ve gerek tepelerin aralarında devamlı yer değiştiren seyyar bataryalardan atılan mermilerin büyük bir kısmı hedef-lerini buluyor, ancak dev zırhlıların güvertelerinde ve direkle-rinde yangın çıkarabiliyordu. Çanak bölgesinde duran düşman ağır zırhlıları, uzun menzilli topları ile tabyalarımızı döverken, gezici bataryalar tarafından bunaltıldığı için bu defa toplarını onlara çeviriyor, fakat bataryalar kısa sürede yer değiştirdiği ve fark edemedikleri sahte bataryalar susmak bilmediği için şaşı-rıyor, hırslanıyor, daha yoğun bombardımana başlıyorlardı.
Öğleden sonraya kadar devam eden düellolar neticesinde cephanemizin iyice azalmış olmasına bağlı olarak, mukabil ateşlerimizde bir azalma meydana geldiği düşman tarafından da an-laşılmıştı. Onların böyle bir sorunu olmadığı için bütün şiddetiyle ateşe devam ediyorlardı. Ancak bilhassa ön safta bulunan zırhlılardan Agamemnon ve Inflexible zırhlılarına karşı topçularımız tarafından isabetli atışlar neticesinde yaralar açılmış, yangınlar meydana gelmiş, hatta toplarının bir kısmı susmuştu. Aynı şekilde Sufren ve Gaulois de nasiplerini alarak sarsılmış-lar, hatta Gaulois batmaya başlamıştı.
Saat 13.30′ dan sonra, ön safta bulunan Fransız zırhlıları,  yıpranmış ve hasarlar almış olduklarından yerlerini İngiliz zırh-lılarına bırakmak üzere yana, Karanlık Liman’a doğru  çekilir-ken, Fransızların “Bouvet” isimli gemileri müthiş bir infilakle sarsıldı ve iki dakikada “suya atılmış bir tabak gibi” personeli ile birlikte denizin dibini boyladı. Nusret’in mayınları iş başı yapmıştı. Boğazın yamaçlarında, sevinç gözyaşları akıtmakta o-lan Cevat Paşanın gür sesi yankılandı:
“Yaşasın Türk topçusu, varolsun Türk topçusu!..”
Tabyaların arkasından gelen “Allah Allah!” nidaları ve tekbir sesleri adeta komutanlarına cevap verir gibi idi…
Batan geminin güvertesinde bulunan personelden bazıları suya atlamıştı. Düşman bunları kurtarmak için çaba sarf eder-ken, Türk topçusu tarihe geçecek bir insanlık örneği vererek ate-şi kesmiş ve bu düşman askerlerinin rahatça kurtarılması için gerekli fırsatı tanımıştı. Bu hususu düşman kaynakları da aynen kaydetmektedir.
Saat 14.00′ten sonra savunma hatlarımızdaki hasarlar hat safhaya çıkmış, bazı tabyalarımız tamamen, bazıları da çalışır vaziyette birkaç top kalmak üzere, hasara uğramışlardı. Ayrıca telefon hatları kesildiğinden haberleşme imkanları ilkel yöntemlerle, askerlerin gidip gelmesi ile sağlanmaya çalışılıyordu. Mer-mi sayısı da çok azalmış olduğundan, atışlarımız azalmış, etkilerini de belli ölçülerde yitirmişlerdi.
Saat 16.00′ dan sonra düşman filosunun sağ yanında bulunan Inflexible ve hemen ondan sonra Irresistible zırhlıları mayına çarptıklarını ve ağır yaralandıklarını rapor ettiler. Alan Moore-head’dan okuyoruz:
“Peşpeşe gelen bu felaketlerin mantıklı bir açıklaması yoktur. Gemilerin gün boyunca bulundukları bölge, harekatın başlangıcından önceki günlerde tekrar tekrar mayınlardan temizlenmiştir. Bir gün önce bir deniz uçağı bölgenin üzerinde uçmuş, denizin temiz olduğunu doğrulamıştır. Bozcaada’da yapılan de-nemeler, uçakların sakin suda yüzeyden altı metre aşağıdaki mayınları görebileceğini kanıtladığından, deniz uçağından gelen rapora güvenmemek için hiçbir neden yoktur. Bütün bu kayıpların ne-deni nedir? Gemilerin torpille vurulmuş olduğu ak-la yakın değildir. Geriye kalan tek açıklama Türk-lerin mayınları akıntıya bıraktıklarıdır. Daha sonra göreceğimiz gibi, bu açıklama gerçeği yansıtmaz, ancak daha fazla risk almayı önlemeye yeter. De Robeck saldırıyı o günlük durdurmaktan başka ça-re kalmadığını düşünür.” 17 
Amiral De Robeck şaşkına dönmüştü. Daha önce Ami-ralliğe “mayınlardan temizlenmiş olduğu” rapor edilen bölge-de bilmediği şeyler oluyor, gemileri batıyor veya ağır yaralanı-yordu. Büyük bir paniğe kapıldı, geri kaçış emri verdi. Ancak Nusret’in mayınlarının marifeti olarak ağır yaralanıp yana doğru yatmış olan Irresistible zırhlısına yardım edilmesinin, gerek personelin kurtarılması, gerekse geminin çekilerek boğaz dışına gö-türülmesinin belki mümkün olacağını düşünerek; Ocean zırhlı-sına geri dönüp yardım etmesi emrini verdi.
Ocean zırhlısının komutanı, önce kaçış emrini, tam geri dönüp kaçarken yeni emir gereği geri dönüp batmakta olan ge-miye yardım etmesi talimatını almıştı. Derhal geriye döndü, ama aklına da kurt girmişti. Ona göre artık boğazda önemli bir direnme noktası kalmamıştı. Güçlü silahları ile, kalan bir iki tabyayı yerle bir etmesi,  boğazın açılması, ardından da İstanbul’a doğru yola devam edilmesi mümkündü. Tarih belki de bu şerefli görevi şu anda kendisine nasip etmişti. Bunu kullanmaya karar verdi.
“Kendisine verilen kurtarma emrini, hiç duymamış gibi ileriye atıldı. Her ne kadar peşinden aldığı emirler kendisine hatırlatılmaya ve yaptığı işin çok tehlikeli olduğu ihtar edilmeye çalışılsa bile, bunların hepsine kulağını tıkadı.”  18
Ocean bütün topları ile sağa sola ateş kusmaya ve ilerle-meye devam ediyordu. Rumeli Mecidiye tabyasından önemli bir mukavemetin bulunduğunu fark etti, tüm ateşini buraya teksif etti. Attığı mermilerden birisi tabyanın cephaneliğine isabet etti. Büyük bir infilak meydana geldi. Tabyadaki toz bulutu kaybol-duğunda Seyit Onbaşı ve bir yardımcısından başka herkesin şe-hit olmuş olduğu, topların biri haricinde diğerlerinin kullanılamayacak kadar hasara uğradığı anlaşıldı.
Kalan bir topun da, yerdeki mermileri kaldırıp namluya sürmeye yarayan caraskalının bozulmuş olduğunu fark eden Se-yit Onbaşı, bir yandan ateş kusarak ilerleyen Ocean’a, diğer yan-dan toprak altında kalmış toplara bakarak çaresizlik içinde sağa sola koşuşturdu. Sonra yerdeki her biri 275 kg. ağırlığındaki dört adet mermiye baktı, baktı ve ani bir kararla arkadaşının da yardımı ile bunlardan bir tanesini sırtına alarak dört basamaktan oluşan merdiveni çıkarak namluya sürdü. Ateşledi, yüksek at-mıştı… İkincisini aynı şekilde namluya sürdü, yine besmele ile ateşledi, bu sefer de alçak atmıştı. Üçüncü mermi ise tam isabet-le, çıldırmış gibi sağa sola ateş kusan ve ilerleyen Ocean’ın dümenini parçaladı. Dümen kontrolünü kaybeden Ocean, başı-boş olarak büyük daireler çizmeye başladı. Karanlık Liman kısmına doğru sürüklenirken Nusret’in mayınlarından birisi kendisine “Hoşgelmedin” dedi. Büyük bir infilakin ardından koca zırhlı, cüretinin bedelini boğazın sularına gömülmekle ödemiş oldu.
Boğazda tekbir sesleri yükselirken, heyecanla kılıcını ha-vaya kaldıran, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa (o za-man Albay) nın sesi bir defa daha yankılandı:
”Geçemediler!.. Geçemeyecekler!..”
Düşmanın üç büyük zırhlısı batmış, üç zırhlıları da ağır hasarlı olarak Ege adalarına sığınmak zorunda kalmışlardı. Bu arada çok sayıda mayın tarayıcı ve diğer yardımcı gemilerini de kaybetmişlerdi.
Çanakkale Zaferi olarak kutladığımız 18 Mart günü, işte bu zaferin yıldönümüdür. Hemen belirtmek gerekir ki, Çanak-kale savaşları 18 Mart 1915′de bitmemiş, sadece deniz sa-vaşı o gün kazanılmıştır. Savaş bu tarihten sonra karada yaklaşık 10 ay daha devam etmiş, nice mücadelelerden sonra nihai zaferle sona ermiştir.
Deniz savaşının kazanılmasında en büyük pay, yukarıda da görüldüğü gibi Nusret mayın gemimizin, bir savaş hilesi ola-rak kıyıya paralel olarak döşediği mayınların olduğunu yerli ve yabancı bütün savaş otoriteleri kabul etmiştir. Düşman donanmasının yetkilileri de bu konuda hemfikirdir.
Düşman yetkilileri, zaferden sonra bile, bu mayınların gizlice döşenmiş olduğunun farkına varamadılar. Oluşturulan askeri mahkemede buraların mayınlardan temizlenmiş olduğuna dair rapor veren yetkilileri kurşuna dizmişler, Türk Genel Kur-mayı Nusret olayını açıkladıktan sonra, gerçeği anlamışlar, bu sefer de kurşuna dizdikleri askerlerin itibarlarını iade et-mişler, kendilerine gıyabında madalya vermişler ve ailelerini maaşa bağlamışlardır.
Nusret ve mayınları hakkında söylenen sözleri tek tek bu-raya aktaracak olsak sayfalara sığmadığını görürüz. Ancak İngi-liz Denizcilik Bakanı ve Çanakkale savaşlarının mimarı sayılan Churchill’in söylediklerini aktarmak, tüm söylenenleri özetlemek demek olacaktır:
“Nusret’in gizlice döktüğü mayınlar, savaşın devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer bütün çaba-lardan daha kesin sonuçlu olmuştur. Bu engel, İn-gilizler tarafından başarı ile başlatılmış bulunan Çanakkale operasyonunu durduran, birçok psiko-lojik olaylara neden oldu. Sadece tek başına bu mayın engelidir ki, Osmanlı’yı yenilgiden kurtarmış ve savaşı uzatmıştır. Bu yüzden yenilenler gibi yenenler de sarsıldı. Kemiklerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya savaş alanlarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve top mermileri ile değil, 18 Mart 1915 sabahı, Çanakkale Boğazı’nın güçlü akıntısı altında ağırlıklarının bağlı bulunduğu tel halatlar üzerinde gerili duran 26 adet mayın yü-zünden mahvolup gitti.”

NUSRET İN BÜYÜK HİLESİ

NUSRET İN BÜYÜK HİLESİ

Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında belki de en büyük pay Nusret Mayın gemimize aittir. Nusret’in hikayesini u-zun uzun anlatmaktan ziyade savaş hilesi sayılabilecek kısmını izah etmek, kitabımızın mantığı açısından daha isabetli olacaktır.
Boğazda yapılan tahkimatı anlatırken, boğazın muhtelif yerlerine birkaç sıra halinde kıyılara dik olarak mayın hatları o-luşturulduğunu izah etmiştik. Bunlardan,  girişten boğazın dar yerine kadar olan kısımdaki mayınların düşman tarafından te-mizlendiğini, düşman gemilerinin de Karanlık Liman dahil ça-nak kısmına rahatça girdiklerini,  burada manevralar yaptıklarını da kaydettiğimiz hatırlanacaktır. Boğazın bu kısmının gece gün-düz kontrol edildiğini gören askerlerimizin ve subaylarımızın canları sıkılıyor, çaresizlikten dolayı da bir şey yapamıyorlardı. Bilhassa Cevat Paşa, bu moral bozucu duruma bir çare bulmaya çalışıyordu.
Emrinde çalışan mayın uzmanı Yüzbaşı Nazmi Bey’i  ya-nına çağıran Cevat Paşa, durumu kendisi ile müzakere etti. Neti-cede elde kalmış bulunan son 26 mayının, o gece, yani 17/18 Mart gecesi Karanlık Liman bölgesine, Nusret mayın gemisi ile, düşmana görülmeden dökülmesi konusunda emir verdi. Ancak o anda belki küçük sayılabilecek bir savaş hilesine başvurulmasına da karar verdiler:
Kalan bu 26 mayının, herkesin normal karşıladığı usule uygun olarak, daha önceki yapılanlar gibi kıyıya dik olarak de-ğil, boğaz boyunca, yani kıyıya paralel olarak döşenmesinin da-ha isabetli olacağı neticesine vardılar. Böylece bunlardan herhangi biri düşman tarafından bulunursa diğerlerinin yeri hakkında düşmanı yanıltmayı, ayrıca korkusuzca manevra yapan düşman gemilerine tahmin edemeyecekleri bir tuzak kurmayı a-maçlamışlardı. Biliyorlardı ki bu bölge, Türk seyyar  topçusunun menzili dışındaydı. Yine tahmin ediyorlardı ki, saldırıya ge-çecek olan düşman, manevra yeri olarak bu bölgeyi seçecektir.
O anda düşündükleri bu hilenin, bir zafer kazandırmakla kalmayıp, dünya tarihine derinden etki eden bir savaşın kaderini, dolayısıyla dünyanın kaderini de değiştireceğini, gerek ken-dilerinin, gerekse Nusret gemisinin bu olay sayesinde tarihe ge-çeceğini  elbette bilemezlerdi.
Nazmi Bey, Nusret gemisi komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey-le birlikte,  o gecenin karanlığında motorları en düşük kademede çalıştırarak ağır ağır görev yerine hareket ettiler. Önceden kararlaştırıldığı gibi mayınların her birini besmele ile yerlerine yerleştirdiler. Sonra yine karanlıkta geri döndüler.
Şayanı hayret ve meraktır ki, Karanlık Liman bölgesinde devriye gezen düşman gemileri, projektörleri ile de tarayarak kuş uçurtmamalarına rağmen, hem giderken, hem görev yapar-ken, hem de dönüş yolunda Nusret’i nasıl fark etmediler? Kuş uçmasına bile fırsat vermiyorlardı, Nusret nasıl oldu da bu görevi yapabildi?  Dönüş yolunda düşman projektörleri tam Nusret’i yakalayacak iken, tepelerdeki bizim projektörlerimiz tarafından engellendiği bazı kayıtlarda yazılıdır. Ama bu durum gerçekten de enteresandır.
Bu durum olsa olsa geminin isminin de çağrıştırdığı gibi Allah’ın Nusreti (Yardımı) sayesinde olmuştur.
Muhtemelen, yukarıda izah ettiğimiz şekilde, düşman ko-mutanlarının büyük hücumdan önce son olarak toplanıp kararlar aldıkları saatte Nusret de bu önemli görevi yapmakla meşguldü.
Bazı kaynaklar  Nusret’in mayın döşediği tarihi, 7/8 Mart 1915 gecesi olarak zikretmektedirler. Ancak 7/8 Mart gecesi bu görev yapılmışsa yaklaşık 10 gün boyunca, bölgede cirit atan düşman gemileri, nasıl oldu da bu mayınlardan hiç birine çarpmadılar, veya bu mayınları fark etmediler? Bu da ayrıca bir bil-mece olarak karşımızda durmaktadır. Ama hangi tarih olursa ol-sun bu önemli görev yapılmış  ve düşman aldatılmıştır.
Peki, bu işi başarmış olan, iki kahraman subayımızın akıbetini okumak istemez misiniz?
“Nusret düşman gemilerinin ve tepelerdeki bizim projektörlerimizin ışık düellosu altından hızla geri dö-nüyordu. Gemi komutanı Yüzbaşı Hakkı Beyin sert komutu yankılandı:
-Makinalar tam yol ileri!..
O anlarda duyulan heyecan, yaşanılan sıkıntı bir ömrü doldurabilir. Nazmi Bey sevinçle, kader arkadaşı-nın omuzuna vurdu:
-Geçmiş olsun Hakkı!
Fakat Yüzbaşı Tophaneli Hakkı cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin komutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecana dayanamamış, heyecan ka-sırgası içinde duruvermişti.
Şimdi Nusret, büyük bir gurur ve duran bir yürek taşıyordu.
Ancak Yüzbaşı Hakkı ve Nazmi Beyler, denizcilik tarihi-mizin şanlı sayfalarının yeni bir köşesinde, göreve bağlılık, cesaret ve fedakarlık simgesi olarak hakları olan yeri aldılar.
18 Mart 1915 tarihinde kazanılan başarının en önemli sahibi Hafız Nazmi Bey, Binbaşılıktan emekli oldu. Ölümüne dek denizyollarında kılavuz kaptanlık yaptı. Yaşadığı sürece alçak gönüllülüğünden ve utangaçlığından hiçbir şey yitirmedi. Yaşamı bo-yunca onu pek az gazeteci konuşturabildi. Böylece İngilizlerin bir türlü kabullenemedikleri yenilginin sırrı ortaya çıkmış oldu. Sir Winston Churchill, yıllar sonra bu kahramanlara  övgüler yazdı.
1940 yılının 5 Mayıs günü Tophane Rıhtımı’ndan bir kü-çük römorköre konmuş, al bayrağa sarılı bir tabut, çok az insanın katıldığı bir törenle kaldırıldı. Bu muhterem cenaze, 18 Mart zaferini kazandıranla-rın başı, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlı-ğı Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi (AKPI-NAR) Beydi. 65 yıllık ömür, bir an olsun vatan sev-gisinden uzak kalmamıştı.” 15 
Tophaneli Hakkı Beyin yukarıda yazıldığı gibi olay sa-bahı Nusret gemisinde değil, 14 Eylül 1915 tarihinde evinde vefat ettiği muteber kaynaklarda kayıtlıdır.
Madem Kahramanlarımızı konuşuyoruz, Cevat Paşayı da hatırlayalım mı?
Cevat (ÇOBANLI) Paşa, 1870 yılında İstanbul’da doğdu. Babası da bir Müşir rütbesindeki Şakir Paşadır. Galatasaray Lise-si mezunudur. Fırka Kumandanı ve Ferik (Korgeneral) rütbesine çıktıktan sonra 1908 ihtilalinden sonra rütbeleri sökülerek yar-baylığa indirildi. Balkan harbinde ordu kurmay başkanlığı yaptı.
Albay rütbesi ile Çanakkale Müstahkem Mevki Komu-tanlığına atandı. Nusret’in görevi için emri o verdi. 18 Mart Za-ferinin kazanılmasında en büyük pay onundur. Bundan dolayı 18 Mart Kahramanı ünvanı verildi.
Zaferden sonra, Galiçya ve Filistin cephelerinde görev yaptı. Ordu Komutanı oldu. Mondros mütarekesinden sonra Malta’ya gönderildi. Dönüşte Milli Mücadele yıllarında, Adana ve Diyarbakır mıntıkalarında komutanlık yaptı. Yüksek Askeri Şura üyesi iken 1938 yılında vefat etti. Mezarı İstanbul, Eren-köy’dedir.
Selahaddin Adil Paşayı (o zaman Binbaşı idi) tanımadan bu bölümü kapatmak haksızlık sayılmaz mı? Öyleyse kısaca O’nu da hatırlayalım:
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Selahattin Adil Paşa, 19 Ocak 1882 yılında İstanbul’da doğdu. 1902′de kurmay yüzbaşı oldu. 1905′te Şam’daki 5. Ordu’ya atandı, 1906′da İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’de bugünkü Kara Harp Okulunda öğretmen yardımcısı olarak görev aldı. 31 Mart Olayı sırasında Hareket Ordusu’nda görevliydi. 1910 -1911 yılları arasındaki Bükreş ate-şeliğinden sonra Trablusgarp ve Balkan savaşlarına katıldı. I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale ve Doğu ceplerinde bulundu. Ça-nakkale savunmasında Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ola-rak çok büyük bir hizmet ifa etti. 1920′de Fransız kuvvetlerine karşı Kuvay-i Milliye’yi kurmak ve Fransızların yayılmasını ön-lemek üzere Güney Cephesi komutanlığına atandı. 1921′de Batı Cephesi’nde 2. Kolordu Komutanı oldu ve Sakarya Savaşı’na katıldı. Daha sonra Müdafaa-i Milliye Vekaleti müsteşarı ve Kurtuluş Savaşının arkasından, İstanbul’u işgal kuvvetlerinden teslim alarak, İstanbul komutanı oldu. 1923′te Tümgenerallikten emekliye ayrıldı. 1950 – 54 arasında Demokrat Parti’den Anka-ra Milletvekili olarak TBMM’de bulundu.
27 Şubat 1961 tarihinde vefat etti. Dünya onu Çanakka-le’de yaptığı savunma ile 1.Dünya savaşının seyrini değiştiren adam olarak tanıdı.
Hepsine Rahmet diliyoruz.

TOP