Sultan Vahidettin Han

Cihad için emri, silahı, atı verir,

İşi biten atlı, onu da atıverir…

 

 

ABDÜLMECİT HAN’IN EN KÜÇÜK EVLADI

 

Sultan Abdülmecit Han 1861 yılında vefat ettiğinde 4 tane erkek evlat bırakmıştı. En küçükleri Vahidettin idi. Abileri; Murad, Abdülhamid ve Reşat idi. Amcası Abdülaziz’in 16 yıllık saltanatından sonra tahttan indirilmesi ve feci bir cinayetle şehit edilmesinden sonra üç abisi de sırayla Osmanlı tahtına cülus edeceklerdi. O ise öksüz ve yetim olarak başladığı çocukluk yıllarında iyi bir tahsil ve terbiye hayatı geçirmişti. Bilhassa 2.Abdülhamid Han onun tahsiline özel bir önem vermiş, en iyi bir şekilde yetişmesi için bütün imkanlarını kullanmıştı.

Şehzade Vahidettin, Üsküdar sırtlarında kendisi için inşa edilen müştemilatlı bir köşkte ikamet etti. Devrinin en iyi hocaları elinden dersler gördü. Kuran ilimlerinde, bilhassa fıkıh konusunda derinlemesine ilim sahibi oldu. Vücutça zayıf olmasına rağmen binicilik, atıcılık gibi ata sporlarında kendini yetiştirdi. Atlarla haşır neşir olurdu. Köşkünün etrafında yarış atları yetiştirir ve binicilik eğitimleri yapardı. Atları ve onlarla ilgili sporları çok severdi.

Şehzadelerin en küçüğü ve en çelimsizi idi. Bir gün taht sırasının kendisine gelme ihtimali hemen hemen yok gibiydi. Bu bakımdan padişahlığı aklının ucundan bile geçirmemişti. Ama hiç düşünmediği taht, ona 1918’de teslim edildiğinde, yangının ortasında kurulmuş tahta oturmuş gibiydi. Büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik içine düşmüştü. Bu durumunu Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’ye şöyle ifade eder:

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan, layıkıyla tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi. Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından, bu makama intizar da değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti. Bu ağır vazifeyi deruhte eyledim. Şaşmış bir haldeyim. Bana dua ediniz!..”

Tahta çıktığındaki ruh halini bundan güzel ifade eden söz olabilir mi? Elbette “layıkıyla tahsil edemedim” sözü tevazu ile ifade edilmiş bir cümledir. Çünkü çok iyi bir tahsil ve terbiye gördüğünü herkes bilir ve kabul eder.

Nakşıbendi tarikatına müntesipti. Gümüşhaneli dergahına devam ediyordu. Şeriat ve tarikat dersleri alırdı. Kendisine manevi dersler veren şeyhi de, Ömer Ziyaeddin Dağıstani isimli bir hocaefendi idi.

Gençliğinden itibaren İttihat Terakki Cemiyeti’ni ve mensuplarını hiç sevememiştir. Yaptıklarını beğenmemektedir.

O ittihatçılar ki, kendisine babası gibi bakan ve yetiştiren 2.Abdülhamid Han’ı tahttan indirmişlerdi. Trablusgarp’da ortaya koydukları icraatla, orduyu o bölgeden çekmişler, bu vatan parçasını İtalyanların kucağına itmişlerdi. Harisane ve cahilane politikaları yüzünden Balkanlardaki bozgunla çok geniş ve stratejik İslam yurtları, düşmanın eline düşmüştü. Düşman; İstanbul kapılarına kadar dayanmıştı. Ordu yüzbinlerce mensubunu esir olarak düşmana bırakmış, topu, tüfeği teçhizatı Bulgarların, Yunanlıların, Sırpların ve diğer düşmanların eline geçmiş, Osmanlı, Türk-İslam imajı alay konusu haline getirilmişti. Yanlış uygulamaları yüzünden orduda tecrübeli subay bırakmamışlar, rütbelerini sökerek ya da emekliye sevkederek gençleştirme adı altında kıyımlar yapmışlar, bu yüzden eğitimin aksamasına ve ordumuzun kumandasının İngiliz, Fransız ve Alman general ve subaylarına geçmesiyle sonradan büyük felaketlere sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, İngiliz dostluğunu kazanabilmek için Kuveyt ve civarındaki petrol sahalarını, tek imza ile feda etmişlerdi. Girit gibi stratejik Osmanlı yurtlarını terk etmişlerdi.

O ittihatçılar ki, Osmanlıyı geçerli bir sebep yokken ve hiç savaşa hazır değilken, birinci dünya savaşında, yanlış devletlerin safında savaşa sokmuşlar, felaket üstüne felaket yaşattıkları gibi, milyonlarca vatan evladının şehit, kayıp, yaralı, yoksul veya hasta şeklinde zayi olmasına sebep olmuşlardı. O ittihatçılar ki, macera uğruna bilgisizce Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlamışlardı. O ittihatçılar ki, Anadolu’da tüten baca bırakmamışlar, neslimizi tehlikeye sokmuşlardı.

Şehzade Vahidettin Efendi, gençlik yılları boyunca bu elim manzaraları görür ve ittihatçılara karşı büyük bir kin ve nefret beslerdi. Bu yüzdendir ki, kızlarını evlendirirken bile, damat adaylarının İttihatçı olmayanlar arasından seçilmesine özen göstermişti.

 

TAHT SIRASI ONA GELDİ AMA!..

 

4 Temmuz 1918 günü, Sultan 5.Mehmet Reşat Han’ın vefatı üzerine, Osmanlı tahtına davet için kendisine bir heyet olarak, Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili Enver Paşa ve Şeyhülislam Hayri Efendi geldiğinde, onları dinledikten sonra hemen gözü kapalı kabul etmemiş, düşünmek için vakit verilmesini istemiştir. O gece ibadet ve taat ile meşgul olmuştur. Abdestli olarak yatmış ve istihare yapmıştır. Çıkan sonucu yine nefsiyle baş başa uzun uzun tefekkür ettikten sonra şu kanaate varmıştır:

“Bu ateşten gömlek sayılan, mesuliyetli Halifelik ve Padişahlık görevini kabul etmemek büyük bir vebal olacaktır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul etmesi gerekecektir.”

İşte bundan sonra tahta çıkmayı kabul etmiştir.

Hatırlatmakta fayda vardır ki, Sultan 2.Abdülhamid Han, Şehzade Vahidettin’i çok severdi. Onun yetişmesi için her türlü imkanı da hazırlamıştır. 31 Mart düzmece vakası ile tahttan indirildikten sonra şu sözü söylemiştir:

-Vahidettin Efendi bu işi yapar. Devleti iyi idare eder. Yaparsa bu işi ancak o yapar. Şayet ona da mani olurlarsa bizim hanedan yok olur dağılır.

Maalesef bu sözleri keramet gibi aynen çıkmıştır.

 

CEPHELERDEN FELAKET HABERLERİ GELİYOR

 

Tahta çıktığında, Filistin cephesinden Adana yakınlarına kadar çekilmiş bulunan Yıldırım Orduları Kumandanı Mustafa Kemal Paşa da, yeni Padişah’a Mabeyn katibi Lütfi Simavi Bey eliyle şu kutlama telgrafını çekmiştir:

“Efendimizin tahta cülusları, bendenizde vatanımızın saadet ve selameti noktai nazarından fevkalade ümitler tevlit etti. Sultanı Merhum’un (Mehmet Reşat’ın)  ziyai ebedisinden müteessir olmakla beraber, vatanın, milletin, ordunun, baziçe (oyuncak) olmaktan halas edileceği (kurtarılacağı) kanaati tammesi teessüri vakiyi (ölümünün üzüntüsünü) tadil eylemiştir.

Beş on güne kadar İstanbul’a avdet etmek tasavvurundayım. Ubudiyet (kulluk) ve tazimatı çakaranemin Zatı Şahane’ye arzını rica ederim.”

İlk icraatı İttihatçıların en önde geleni, Savunma Bakanı ve Padişah’tan aldığı yetkiyle Başkumandan Vekili olan Enver Paşa’nın, “Başkumandanlık” yetkisini elinden almak olmuştur. Bu hareketini yakınlarına:

-Bugün ittihatçılara ilk rahne(gedik)yi açtım!.

Şeklinde ifade etmiştir.

Böylece kaybedildiği artık ayan beyan ortada olan büyük savaşın son aylarında, başkumandan bir ittihatçı paşa değil, bizzat Padişah’ın kendisidir. Yine ittihatçıların ikinci adamı olan Talat Paşa, Sadrazam’dır. Sultan Vahidettin Han gelir gelmez ittihatçı hükümeti görevden almayı ya da istifalarını istemeyi uygun bulmamıştır. Çünkü devletin bütün mekanizmaları ellerindedir. Her türlü iş beklenebilir. Hayatına bile kastedebilirlerdi. Ama sırasıyla ve kısa zaman sonra İttihatçıların yetkileri bir bir ellerinden alınacaktır.

Tarık Mümtaz Göztepe’nin yazdığına göre, bir gün ikinci mabeyn yetkilisi olan Salim Bey’i huzuruna çağıran Sultan Vahidettin Han;

-Sen şu perdenin arkasına gizlen! Bak o Enver’e neler diyeceğim, kulaklarınla dinle de şahit ol!

Dedi. Arkasından Enver Paşa huzura girdi. Padişah:

-Yazıklar olsun size! Memleketi batırdığınız gibi, hanedanımızın şeref ve haysiyetini de ayaklar altına alıp çiğnettiniz. Ne yüzle karşıma çıkıyorsunuz! Derhal istifa ediniz! Çekiliniz milletin başından artık! İllallah elinizden!

Diye haykırarak hıncını dile getirmişti.

Bu arada bütün cephelerden bozgun haberleri bomba gibi İstanbul’a düşerken, aylardan beri zaman zaman yaptıkları gibi, 18 Ekim 1918 günü İstanbul, İngiliz uçak filoları tarafından gün boyu bombardımana tabi tutulmuştur. Bunun anlamı, düşman Osmanlıya mağlubiyeti kabul ettirmeye çalışmaktadır. Tam da bu günlerde ateşkes için temaslar aranmasına başlanacak ve nihayet 30 Ekim 1918’de  Mondros ateşkes anlaşması imzalanacak, hemen bir iki gün sonra da, İttihatçıların ileri gelenleri Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa üçlüsü bir Alman denizaltısı ile yurdu terk edeceklerdir. Hükümet yetkililerine şu mektubu bırakmış oldukları görülmüştür:

“Biz firar etmek niyetinde değildik. Fakat düşman donanması İstanbul’a geldiği zaman burada bulunmak istemedik. Arkamızdan söylenen ve söylenecek olan iftiralara ileride cevap vereceğiz. Zamanı gelince memlekete döner ve icap eden cevaplarla millet huzurunda hesap veririz.”

Yaklaşık 10 yıllık iktidarlarında, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla neticelenen icraatların sorumlusu olan bu paşaların, yurda bir daha dönmeleri mümkün olmamış, Talat Paşa ve Cemal Paşa kısa aralıklarla yurt dışında suikastlara uğrayarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Enver Paşa ise Kurtuluş Savaşı sırasında yurda dönmek istemişse de, Mustafa Kemal Paşa tarafından bu isteği reddedildikten sonra, Türkistan taraflarına gitmiş, orada girdiği çatışmalarda hayatını kaybetmiştir.

Böylece yurda dönmeleri mümkün olmamış, millete hesap verme sözleri de gerçekleşememiştir.

 

İŞGALLER BAŞLIYOR

 

Mondros mütarekesinin arkasından ülkemiz süratli bir işgal hareketine uğramıştır. Artık mütarekenin hükümlerini istedikleri gibi yorumlayan İtilaf Devletleri, ülkenin stratejik her noktasını işgal etmeye başlamışlardır. Başkent İstanbul’da ise hem hükümet, hem de padişah baskı altına alınmış, namluların çevrildiği saray artık açıktan açığa düşmanın defedilmesi için bir hareketin içine giremez duruma gelmiştir.

Mondros mütarekesinin üzerinden az bir zaman geçip de, düşman zırhlı gemileri Dolmabahçe Sarayı’nın önüne gelip toplarını saraya çevirmeleri, Padişah’a baskı üstüne baskı yapmaya çalışmaları üzerine Sultan Vahidettin, mabeyn başkatibi A.Fuat Türkgeldi’ye bir gün şu sözleri söylemiştir:

“Ecnebiler pek biaman (amansız)! Gece gündüz ne çektiğimi bir Allah bilir bir ben bilirim. Meclisi Mebusan’ı dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, adeta açıktan açığa izhar ediyorlar. Ben meşruti bir hükümdar olduğum halde, güya mutlak bir hükümdar imişim gibi muamelede bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyetten bahsedince de, hangi meşrutiyet diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve sizi pak addederiz diyorlar. Yani sözlerimizi dinlemezseniz sizi de tanımayız demek istiyorlar. İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince, henüz siyasi münasebetlerimiz başlamadı. Buradaki memurlarımız askeri memurlardır, diye cevap veriyorlar. Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum. Saltanat tahtının kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor. Millete de malumat verilemiyor. Elbette tarih bir gün bu hakikatleri yazar. Siz benim eminim olduğunuz için bu şeyleri, mahramane olarak yalnız size söylüyorum. Vakıa merhum biraderim (Sultan Mehmet Reşat) de dahili bir galip kuvvetin tazyiki altında idi. Lakin ben onun kat kat fevkinde olarak diretnotlarla (zırhlı gemiler) mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer akilane, bigarazane ve bitarafane idarei umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün son devrinde bu baı azimi, vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtı ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim. Siz de gözünüzle gördünüz, bir tarafta taht, bir tarafta tabut duruyordu.”

Gerçekler bu kadar nettir.

Bu arada Sultan Vahidettin Han’ın bu işgaller karşısındaki ruh halini ortaya koyması bakımından şu küçük olayı zikretmek yeterlidir:

İstanbul’u işgal eden düşman, karargah olarak kullanmak üzere bazı saltanat saraylarının boşaltılmasını istemiştir. Herkes telaş içindedir, ağlayanlar, ah edenler vardır. Çünkü bu hareket asırlarca şerefle gelmiş bir saltanat zincirinin son halkasının düşürülmek istendiği aşağılayıcı durumu göstermektedir. Sultan Vahidettin herkesi susturduktan sonra şu ifadeyi kullanmıştır:

-Bence düşman Osmanlı topraklarına girmiştir. Böylece ha sınırda bir kulübeye girmiş, ha saltanatın saraylarına girmiş, ne farkı vardır?

Onun çabalarının kendi saltanatını kurtarmaya yönelik olduğunu utanmadan sıkılmadan söylemeye kalkışanlara işte bu sözleri tokat gibi bir cevaptır.

Ayrıca, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne kadar gelen düşman donanması, adeta toplarını sarayın penceresinden içeri sokarcasına yaklaşmışlardır. İçlerinde Yunan savaş gemileri de vardır. Bu çok can sıkıcı bir görüntüdür. Sultan Vahidettin Han bu durumda Dolmabahçe Sarayı’nı terkederek Yıldız Sarayı’na geçmiştir.

 

ŞİMDİ ÇARE BULMA ZAMANIDIR

 

Şimdi çare arayıp bulma zamanıdır. Başta Padişah olmak üzere, hükümet yetkilileri, ilim adamları, Mondros ateşkes anlaşmasından sonra, cephelerden İstanbul’a gelmiş olan yüksek rütbeli askerler, gerek birlikte, gerek ayrı ayrı olmak üzere toplantılar yapıyor, ülkenin içine düşürüldüğü bu durumdan nasıl kurtarılabileceğini müzakere ediyorlardı.

Bu arada saltanat şurası toplanarak durum burada da müzakere edildi. Enteresan olan Padişah bu platformlarda zaman zaman hıçkırıklara boğularak üzüntüsünü dışa vuruyordu. Bunu fark ettiklerinde de:

-Kadınlar gibi ağlıyorum.

Diye kendi kendine söyleniyordu.

Görünürde tek yol olduğu anlaşılıyordu:

“Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle donatılıp gönderilecek bir liderin, asker ve sivil olmak üzere tüm halkı teşkilatlandırıp, bir kurtuluş hareketinin başlatılması…”

Bunun da açıktan yapılması söz konusu olamazdı. Çünkü işgal güçleri böyle bir olaya fırsat ve meydan vermezlerdi. O zaman Anadolu’ya kim gönderilmeliydi? Uzun müzakereler yapıldı. Gerek paşaların istişarelerinden, gerekse padişahın yapmış olduğu isim tespit çalışmalarından Nuri Killigil ve Mustafa Kemal paşaların ismi öne çıkıyordu.

Bu arada Padişah hem Anadolu’ya hem de Trakya’ya nasihat heyetleri göndererek, halkın merkezle olan irtibatlarını sağlamış ve onlara vatanın, Hilafet ve Saltanat’ın kurtarılacağına dair ümitler vermişti. Nasihat heyetleri, halkı bir mücadeleye hazırlamak ve bundan sonra görev yapacak olan kurtuluş savaşı liderlerine de bir moral altyapısı hazırlamak açısından, önemli bir olay olarak tarihteki yerini almıştır.

İstanbul’da ise halk galeyan halinde, yer yer mitingler ve nümayişler yapıyor, heyecanlı hatipler ve hatibeler mücadele ruhunu şahlandırıyordu. Padişah da bunlardan son derece memnun oluyor, halk temsilcilerini kabul ediyor, onlara iltifatlar yağdırarak halkın diri olmasından son derece umuda kapılıyordu.

Bunun yanı sıra Saltanat Şuraları toplanıyor, hareket tarzları müzakere ediliyor ve fikirler dinleniyordu.

Bütün bu faaliyetlerin ortasına bomba gibi bir haber düştü:

15 Mayıs’ta İzmir Yunanlılarca işgal edilmişti.

 

ANADOLU’YA GÖNDERİLECEK İSİM BELLİ OLDU

 

Bu arada paşaların yaptığı çalışmalarla Anadolu’ya gönderilecek isim teke düşürülmüş, Mustafa Kemal ismi öne çıkmıştı. Sultan Vahidettin Han, Anadolu’da bir kurtuluş hareketi başlatmak üzere göndermesi için kendisine teklif edilen Mustafa Kemal Paşa ismini yaptığı çalışmalar sonunda memnuniyetle onaylamıştı. Aslında kendisini öteden beri Fahri Yaver olarak kabul etmişti. Bu sıfatıyla çok önceleri veliahtlığı döneminde 1917 yılında Almanya ve Avusturya’ya yapmış olduğu seyahatte, Mustafa Kemal Paşa’yı yanında bulundurmuştu. Onun fikirlerini bizzat dinlemiş ve kendisinin İttihat ve Terakki’ye muhalif olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a bağlı olduğunu, yaptırdığı istihbaratla anlamıştı. Bu kanaatlerini pekiştirmek ve Paşa ile yakından dost olmak için, seyahat esnasında yanlarında bulunan damadı Ömer Faruk Bey’e şu talimatı vermişti:

“Bu Mustafa Kemal Paşa, Enver’in ve ittihatçıların şiddetle aleyhinde bulunuyor. Bu fikirlerinde samimi olup olmadığını merak ediyorum. Kendisi çok içki içermiş. Oğlum!.. Bilirsin ki sarhoşlar sır saklayamazlar. Ona içirerek gerçek fikirlerini öğrenmeye çalış. İttihatçı aleyhtarlığında samimi midir, Hilafet ve Saltanat makamına bağlılığı ne durumdadır. Öğren ve gelip bana şifahi bir rapor ver.”

Ömer Faruk Efendi de, bu emri yerine getirmiş, verdiği raporda Mustafa Kemal’in ittihatçıların aleyhinde olduğunu, Hilafet ve Saltanat’a samimi olarak bağlı bulunduğunu bildirmiştir.

İşte Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu’ya göndermek üzere Mustafa Kemal Paşa’yı tercih etmesinin en büyük sebebi bu olaydır.

Öte yandan başta Refet Paşa ve Çanakkale kahramanı Cevat Paşa gibi birçok asker ve devlet adamı da, Mustafa Kemal Paşa ismini kendisine teklif ve tavsiye ediyorlardı.

Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın bu göreve nasıl seçildiği ile ilgili bir anısı vardır.

Araştırmacı yazar Vehbi Vakkasoğlu, “Son Bozgun” adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ağzından, Sultan Vahidettin Han’ın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu’ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal’in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler.

Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım’a:

-Fitnat! Öyle birşey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeye…

Fevzi Paşa’nın Fitnat Hanım’a anlattıkları şöyle yer alır söz konusu kitapta:

-Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahidettin beni huzuruna kabul etti..

-Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler ancak Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek paşaların bir listesini yapıp getirin!

Demişti.

Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra aramızda şu konuşma geçti. Padişah yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşuyordu:

-Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?

-Haşa Padişahım!

-Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?

-Haşa Padişahım!

-Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?

-Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir!

-O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?..

Hiç düşünmeden cevap verdim:

-Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır.

Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:

-Paşa, Paşa!.. Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor! Bu memleket kurtulsun da, isterse Cumhuriyet olsun!.. Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa’yı göreceğim!..

Mustafa Kemal Paşa ismi kesinleşmişti. Ama Anadolu’ya gönderilmesi için bir sebep bulmak gerekiyordu. Bu da bulundu. İstanbul’da bulunan İngilizler, Osmanlı hükümetinden şu talepte bulunmuşlardı:

“Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı ordularının tamamı silahtan tecrit ettirilip terhis edilmesi gerekiyordu. Halbuki Samsun çevresinde bulunan 9.Ordu askerlerinin bir kısmı, silahlarını hala bırakmamışlardır. Bu silahlı askerler çevrede bulunan Rum ahaliye tacizde bulunmaktadırlar. Bu askerlerin elinden silahlarını alıp onları dağıtacak bir yetkili gönderilmelidir.”

Aslında olay şu idi. Samsun ve havalisinde bulunan Rumlar, Pontus Devleti’ni kurup Doğu Karadeniz sahillerini ele geçirmek istiyor, fakat elinde silah bulunan halk ise buna imkan vermiyordu. İngilizler de, Rumları himaye etmekte olduklarından, önlerindeki bu silahlı direnişin yok edilmesini istiyorlardı. Böylece Pontus hayalleri de canlanmış olacaktı.

İşte hükümet ve Padişah, İngilizlerin bu isteğini fırsat bilip, bu göreve Mustafa Kemal Paşa’yı tayin ederek, Samsun’a göndermeye karar verdiler. Görünüşte Samsun ve civarında bulunan askerlerimizin silah bırakmalarını sağlamak için, 9.Ordu müfettişliğine görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa, gerçekte Anadolu halkını milli bir mücadeleye hazırlayacaktı. Böylece İngilizlere karşı bir aldatmaca yapılmış olacaktı.

Mustafa Kemal Paşa’nın verilen görevi yapabilmesi için emrine harcanmak üzere paralar verilecek, kendisine yeterli miktarda kadrolar tahsis edilecek ve sivil, asker ya da resmi her kişi ve makama emir verebilecek bir yetkiyle de donatılacaktı. Anadolu’ya gitmesi ve verilen görevleri yapması için gerekli şartları hazırlamış bulunuyordu. Bu şartlar arasında kendisine verilmek üzere 25 bin lira para hazırlanmış ve Bandırma vapurunda, hareket etmek üzere iken verilmiştir. Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’in verdiği bilgiye göre:

“...İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Paris’te çıkarttığı La Republique Enchené adlı gazetesinde, 9.Ordu Kıtaları Müffetişi’ne verdiği 25 bin liraya ait makbuzun klişesini yayınlamıştır. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya götürdüğü para budur.”

Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında emniyet şube müdürlerinden Radi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a götürecek vapurun hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Radi Bey yazmıştır.

Sultan Vahidettin Han, Mustafa Kemal Paşa’ya bir de Hattı Hümayun (Padişah iradesi) vermiştir.  Bizzat Vahidettin Han tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hattı Hümayun’un metni şudur:

“Yaveranı Şehriyarimden Erkanı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya:

Harbi Umuminin müttefikin hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyeti siyasiye, ecdadı izamımın mülkünü ve Makamı Hilafet ve Saltanat’ımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, Hükümeti Seniyemin kararı veçhile tayin olunduğunuz mıntıkada asayişi temin ve merzi şahaneme mugayir ahvalin hudusunu men ile, cümleten defi saile bezlü cehdü gayret ederek milletimin masuniyetini teyid ve mülkümün eyadı mütearrizinden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini selamı şahanemle asker ve memurine ve ehaliye tebliğini irade ettim. Askere, memura ve halka irademdir”

Bugünkü Türkçe ile:

“Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’ya:

Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve Hilafet ve Saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden, hükümetimin kararıyla atandığınız mıntıkada, asayişi sağlamak ve padişaha ait dileğimle rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekün korkulu şeylerin define cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için, tek vücut halinde davranılmasını, padişaha ait selamımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!”

Bu İradei Seniyye’ye dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin isteği doğrultusunda, Samsun ve havalisinde bulunan henüz silah bırakmamış askerlerin silahlarının bıraktırılmasını sağlamak üzere değil, topyekün bir kurtuluş hareketini başlatmak üzere, Sultan Vahidettin Han tarafından, memurlara, askerlere ve halka önderlik yapacağı düşünülüp planlanarak gönderilmiştir.

Sultan Vahidettin Han’ın, Mustafa Kemal Paşa ile hareketinden önceki günler içinde bir görüşmesi de vardır.

Falih Rıfkı Atay’ın yazdığına göre, Samsun’a hareketinden kısa bir süre önce, Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırtmıştır. Görüşme Mustafa Kemal Paşa’nın anlatımıyla şöyle olmuştur:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahidettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun boğaziçine açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu:

Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahidettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

-Paşa paşa!.. Şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir.

Elini bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:

-Tarihe geçmiştir.

O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunetle dinliyordum:

-Bunları unutun!.. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir!.. Paşa, paşa!.. Devleti kurtarabilirsiniz!..”

Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya da bir ziyaret yapan Mustafa Kemal Paşa bu görüşmeyi şöyle anlatır:

“Sadaret makamında altın gözlüklü, bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadının ne kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini, söyledi. Tatmin edici cevaplar verdim. Bana mutlak selahiyetler vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda ederken:

-Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz.

Diyordu. Bunun çok faydalı olacağını söyleyerek derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret makamından çıktım.”

İzmir’in işgali haberi Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi işini hızlandırıyordu.

Denizyolları vapurlarından Bandırma, Mustafa Kemal Paşa ve 9.Ordu karargahını Samsun’a götürmek üzere hazırlanırken, karargah görevlileri de belirleniyordu.

Tarık Mümtaz Göztepe’nin kaydettiğine göre, Mustafa Kemal Paşa ile beraber Samsun’a gidecek olan 9.Ordu karargah görevlileri şunlardı:

Miralay Refet Bey

Kazım Bey (Manastırlı, Kazım Dirik)

Mehmet Arif Bey (Ayıcı Arif)

Hüsrev Bey (Hüsrev Gerede)

Binbaşı Kemal Bey

Binbaşı İbrahim Tali Bey (Doktor)

Binbaşı Refik Bey (Doktor Refik Saydam)

Yüzbaşı Cevat Bey (Cevat Abbas)

Yüzbaşı Mümtaz Bey

Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey

Yüzbaşı Ali Şevket Bey

Mülazımı Sani Muzaffer Bey

Mülazımı Evvel Hayati Bey

Mülazımı Evvel Abdullah Bey

Mülazımı Evvel Hikmet Bey

Katip Faik Bey

Katip Memduh Bey

İstanbul’a girmek nasıl işgalcilerin vizesine tabi ise, çıkmak ta vize ile oluyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın vizeleri de yetkililer tarafından alınmıştı.

 

AMASYA’DA OLANLAR

 

16 Mayıs 1919 tarihinde demir alan Bandırma Vapuru, İstanbul Boğazı’ndan çıkacağı sırada İngiliz, Fransız ve İtalyan zabitleri tarafından durdurulup didik didik aranmıştı. Ayrıca Bandırma, Samsun’a varana kadar, bir İngiliz savaş gemisi tarafından takip edilmiştir. Bunun nedeni ise meçhuldür. İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmeye başlandığı haberi, hareketinden önce Mustafa Kemal Paşa’ya bilgi olarak verilmişti.

Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar çıkmaz, Padişah’ın kendisine verdiği görevleri yapmaya başlayacaktır. Samsun’da kalıp kendisine resmen verilen görevleri yapacak yerde hemen Havza ve Amasya’ya doğru yola çıkması üzerine İngilizler bundan rahatsız oldular. 6 Haziran 1919’da hükümete bu durumu yazılı olarak sordular. Kendilerine verilen oyalayıcı cevaptan tatmin olmadılar ve 8 Haziran’da Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılmasını Harbiye Nezaretinden resmen istediler. Harbiye Nezareti de mecburen bu isteği yerine getirmiş gibi davranmış olmak üzere geri gelmesini Mustafa Kemal Paşa’dan telgrafla istedi. Geri çağrılma sebebini anlamazdan gelen Paşa nedenini bir telgrafla sordu. Kendisine Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa’nın cevabının metni şudur:

“İngilizler İstanbul’a geri getirilmeniz konusunda istekte bulundular. Memleketin geçirmekte olduğu hal nezareti bu İngiliz isteğini yerine getirmek zorunda bıraktığını arz ederim.”

Metin incelenirse “İngilizler bizi buna mecbur ettiler. Başka türlü davranamazdık. Ama daha önceden kararlaştırdığımız gibi göreve devem edin. Memleketin geçirmekte olduğu hali siz de biliyorsunuz” anlamı çıkarılabilirdi. Nitekim Mustafa Kemal Paşa da böyle anlamıştır ki yoluna devam etti.

Havza ve Amasya’da ne gibi faaliyetler yaptığını kısa başlıklar halinde özetleyelim:

11 Haziran’da Havza’dan Erzurum’daki 15 Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir’e bir telgraf çekti. İstanbul hükümetinin kendisini geri çağırdığından bahisle, kendisinin de oyalayıcı cevaplar verdiğini ifade etti. Görevini hatırlatarak fikrini sordu.

Anadolu’da silahlarını bırakmamış tek askeri birlik 15.Kolordu idi. Bu kolordunun değerli kumandanı Kazım Karabekir Paşa da mukabil telgrafında ona destek vereceğini, görevine her şart altında devam etmesini ifade etti.

12 Haziran’da Amasya’ya geldi. Başta Amasya Müfti’si Abdurrahman Kamil Efendi olmak üzere ileri gelenlerce coşkulu bir şekilde karşılandı. O gece Müfti Efendi’nin de içinde bulunduğu ileri gelenlerle müzakereler yapıldı, vaziyet ortaya konuldu.

Ertesi günü, yani 13 Haziran cuma idi. Mustafa Kemal’in de hazır bulunduğu Bayezid Camii’nde Cuma namazı kılındı. Mustafa Kemal’in isteği üzerine Müfti Efendi vaazında memleketin vaziyetini anlattıktan sonra:

“Ey ahali! Milletin istiklali tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak için gerekirse vatanın son ferdine kadar şehit olmayı göze almak lazımdır. Yegane kurtuluş çaresi halkın doğrudan doğruya hakimiyeti eline alması ve iradesini kullanmasıdır. Hep beraber Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında birleşip vatanı kurtaracağız!”

Diye sözlerini bitirdiğinde müthiş bir etkileşim olmuş, cemaat aralarında bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya:

“Emirlerinizi yerine getirmeye hazırız!..”

Diye sevgi gösterilerinde bulundular.

Mustafa Kemal Paşa 14 Haziran günü Padişah’a da bir telgraf çekerek, hükümet vasıtasıyla kendisinin geri çağrılmak suretiyle bir baskının uygulandığını, görevini yapmaya devam edeceğini, milletin her şeyi bildiğini, yine milletin vatanı, hilafeti ve saltanatı kurtarmak için kararlı ve mücadeleye hazır olduğunu anlattı. Padişah’ın kendisini desteklediğini ve kendinin de hilafet ve saltanata bağlı olduğunu ifade etti.

Amasya’da 15 Haziran günü Irak Şeyhül Meşayıhı Uceymi Sadun Paşa’ya bir telgraf gönderdi. İçinde bulunulan vaziyeti anlattı. Arap ve Türk halkının İslam kardeşliğini vurguladı. Ümmeti Muhammed’in kurtulması için ve kutsal Hilafet etrafında birleşerek cihad etmenin farzı ayın olduğunu ve kendisi ile dayanışma ve haberleşme içinde olmak istediğini ifade etti.

Yine Amasya’da 16 Haziran’da Suriye Emiri Faysal ile de yazışmalar yaptı. İngiliz istihbaratı kayıtlarına göre Emir Faysal’la dayanışma içinde, yapacakları ayrı ayrı mücadelelerden sonra ülkelerini ileride birleştirmek üzere anlaşma yaptığı kayıtları vardır. Bu anlaşma yeri ve zamanı geldiğinde kurulacak bir Arap ordusunun Anadolu’ya destek vereceğini de içeriyordu.

İslam dünyasının diğer liderleri ve Hindistan Müslümanları ile de çeşitli telgraf teatileri yapıldı. Bütün bu yazışmalarda Anadolu’da kutsal cihadın başladığı vatanın hilafetin ve saltanatın kurtarılacağı bildiriliyordu.

Daha sonra, Mustafa Kemal Paşa, Salih Paşa ile görüşmüş, Donanmayı Hümayun Cemiyeti’nde bulunan 400 bin liranın da gönderilmesini talep etmiştir.

Bu para da gönderilmiştir.

22 Haziran günü de tüm mülki ve askeri makamlara hitaben bir genelge yayınlandı. Refet Bey, Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa ile beraber hazırlanan ve bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın Cevat Abbas Bey’e dikte ettirdiği bu genelgedeki hususlar şunlardı:

“Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.

İstanbul hükumeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi gösteriyor.

Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.

Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta hemen Milli bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.

Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.

Her ihtimale karşı bu mesele Milli bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.

Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.”

 

CAMBAZLIK İSTEYEN TAKTİKLER

 

İngilizler, Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılması için hükümete ve Padişah’a baskı yapmaya başlayacaktır. Bu baskılar zamanla tehdit, ültimatom gibi şekillere bürünecek, buna mukabil hükümet ve Padişah da, bu baskıları savuşturmak için oyalama icraatlarına başlayacaktır. Düşman güçlerini oyalayıp, bir paratöner gibi tepkilerini üzerlerine çekmek pek kolay değildir. Bir taraftan el altından Anadolu’daki faaliyetler desteklenecek, lakin bunu örtmek için de bu faaliyetleri önlemeye çalışıyor görüntüsü verilecek.

Düşmanı oyalamak ve ikna etmek için bu göstermelik önleme çabalarının, bazen inandırıcı olması için gerçek boyutlara yaklaşması gerekecektir. Mesela Mustafa Kemal Paşa hakkında tutuklama kararı çıkarmak, gıyabında idama mahkum etmek, üzerlerine askeri kuvvet hazırlayıp göndermek, Anadolu’daki mücadelenin gayrı meşru olduğunu konu edinen fetvalar yazdırıp yayınlatmak gibi…

Bu arada 26-30Temmuz 1919 tarihleri arasında Balıkesir’de bir kongre toplanmış, düşmanla mücadelenin esasları belirlenmiştir. Bu kongreden sonra, İstanbul hükümetine Balıkesirlilerin gönderdiği heyetin sordukları ve İstanbul hükümeti adına dahiliye Nazırı Ali Kemal’in verdiği cevap, İstanbul’dakilerin ne durumda oldukalarının delilidir.

Heyet der ki:

-Efendim düşman İzmir’e çıkarma yaptı. Hergün de işgali genişletiyor. Bize de gelirlerse ne tedbir alalım. Direnelim mi, sorun çıkarmayalım mı, ne emredersiniz?

Ali Kemal şöyle cevap verir:

-Efendim biz size direnmemek ve sorun çıkarmamak için emir vermek zorunda kalırız. Ama siz bu emre uymayın, bize isyan edin, gereği neyse yapın.

Bu durumu genele yayarak düşünmek mümkündür. İstanbul hükümeti ve Padişah aksine emirler verse de mücadele devam etmelidir. Asıl istekleri budur.

Ama bütün bunların Anadolu’daki mücadeleye zarar vermemesi için de el altından mukabil tedbirler alınıyordu. Elbette cambazlık gerektirecek çok hassas politikalar üretip tatbik etmek gerekmiştir.

 

MİSAKI MİLLİ

 

Bu arada 1920 yılının Ocak ayında İstanbul’da çalışmalara başlayan yeni Meclisi Mebusan, yaptığı gizli oturumda “Misakı Milli” adıyla bir Milli Yemin metnini kabul etmiştir. Bu metnin Mustafa Kemal Paşa’nın teklif ve tavsiyeleri ile kabul edildiği ifade edilmektedir. Misakı Milli, yapılacak bir barış anlaşmasında Millet’in kabul edebileceği asgari şartları tesbit eden bir belgedir. Özetle şu hükümleri içermektedir.

1-30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekenamesi ile ortaya çıkan Türk ve İslam çoğunluğu bulunan yerlerin tümü, ülkemizin ayrılmaz bir bütünüdür.

2-Arap memleketlerinin durumunun, halkın serbestçe ve hür iradeleri ile verecekleri kararlara göre tespit edilmesi gereklidir.

3-Batı Trakya’nın durumu halkın özgürce kullanacakları oyları ile belirlenmelidir.

4-Kendi istekleriyle ana vatana katılmış olan Kars, Ardahan ve Artvin için, gerekirse halkoyuna başvurulmalıdır.

5-Osmanlı Devleti’nin başkenti ve Hilafet merkezi olan İstanbul’un ve Marmara Denizi’nin güvenliği sağlanmalıdır. Bu esas doğrultusunda Boğazların, diğer ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla dünya ticaretine ve ulaşımına açılması sağlanacaktır.

6-Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkı da aynı haktan yararlanmaları şartıyla kabul edilecektir.

7-Milli ve iktisadi gelişmemiz için siyasi, hukuki ve mali sınırlamalar (kapütülasyonlar) kaldırılmalıdır.

Böylece Osmanlı parlementosunca kabul edilen bu yemin, Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi genel kurulunda da, aynen kabul edilip dünyaya ilan edilecektir. Bu şekilde, yapılacak bir barış anlaşmasında asgari hangi şartların bulunması gerektiği karara bağlanmıştır. Bu da anlaşmadan sonra devletimizin sınırlarının kaba taslak olarak ortaya konulması anlamına gelmekteydi. Bir bakıma İstiklal Beyannamesi sayılıyordu.

 

BÜYÜK MİLLET MECLİSİ VE İLK YAPILANLAR

 

İstanbul’da çalışmalarını sürdüren Meclisi Mebusan, işgal güçlerinin tasallutuna uğramaya başlamıştı. Meclis’in basılması, bazı mebusların tevkifi gibi şiddetlenen bu baskılar karşısında artık, İstanbul’da çalışılamayacağı konusunda bir karar alan Meclis, faaliyetlerini durduracak ve Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi’ne iltihak etmek üzere dağılacaktır.

Böylece bir çok mebus Ankara’ya gelecek ve İstanbul’daki meclisin son gündemindeki müzakerelerin devamı, Ankara’da Millet Meclisi’nde yapılmaya başlanacaktır.

Sultan Vahidettin Han, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılır açılmaz, Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Ankara’ya göndermiş ve İstanbul’daki düşman baskısı ile alınan kararlar ve yapılan uygulamaların iç yüzünü mebuslara izah ettirmiştir. Fevzi Paşa’nın Sultan Vahidettin’in isteği ile yapmış olduğu bu konuşma özetin özeti olarak şu konuları içeriyordu:

“Halifei Müslimin ve Padişah, İstanbul’da düşman güçlerin baskısı altında eli kolu bağlı bir durumdadır.

Açıktan açığa bir icraat yapmaktan mahrum bulunan Padişah, hükümet içinde işbirliği yaptığı kimselere Ankara ile hep temasta bulunmalarını emretmekte, alınan haberlerin de hemen kendisine arzını istemektedir.

Anadolu Kuvayı Milliye aleyhine yazılan ve neşredilen fetva, İngilizlerin şiddetli baskıları ile hazırlanmak zorunda kalınmıştır. Bu fetvaya bakıp Padişah’ın ve hükümetin Kuvayı Milliye’ye düşman olduğu sonucu çıkarılamaz. Şeyhülislam Dürrizade, İngiliz baskısının daha da artıp Anadolu’daki mücadeleye fiili müdahalelerini önlemek için son çare olarak bu fetvayı hazırlamıştır.

Düşman güçler her vesile ile Anadolu’da faaliyette bulunan Kuvayı Milliye’nin kötülenmesini istemekte, bunun için baskı yapmaktadırlar. Padişah ve hükümete baskı yaparak Kuvayı Milliye aleyhine beyanat ve emir vermelerini sağlayarak, Millet ile Halifei Müslimin ve Padişah’ın aralarını açmak istemektedirler. Böylece bu makamın Millet’in gözünden düşmesini sağlamayı amaçlamaktadırlar.”

Bu izahları alkışlarla ve gözyaşları ile karşılayan mebuslar, mukabilinde Halifei Müslimin ve Padişah’a bir telgraf yazılmasına, Anadolu’daki mücadelenin anlatılmasına, Hilafet’e ve Saltanat’a bağlılıklarının dile getirilmesine karar vermişlerdir. Gerek Fevzi Paşa’nın 27 Nisan 1920 tarihli Ankara Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yaptığı bu tarihi konuşma ve gerekse bu konuşmadan sonra Padişah’a çekilen telgraflar bu ikili politik oyunu en güzel şekilde ispat etmektedir.

 

DÜŞMANLAR BASKIYI ARTTIRIYOR

 

Düşman güçlerinin Padişah ve hükümete şimdiye kadar yaptıkları “Kuvvayı Milliye’yi kötüleyiniz!” şeklindeki notası bir adım daha öne çıkmış, bu sefer, “Kuvvayı Milliye’yi güç kullanarak dağıtınız!..” şekline dönünce ortalık karışmıştı. Padişah beyninden vurulmuşa döndü. Bu nota nasıl atlatılırdı. Düşman yetkililerini oyalamak artık mümkün değildi. Daha ileri adımlar atıyormuş gibi yapmak, ama fiilen de bunu göstermek gerekiyordu.

Yeni taktik şu oldu:

Kuvayı İnzibatiye diye bir askeri birlik hazırlandı. Depolarda kalmış eski çürük çarık silahlarla donatıldı. Bu birlik gemilere doldurulup İzmit Körfezi’nden karaya çıkarılıp Ankara üzerine gideceklermiş gibi senaryolar hazırlandı. Tamamen muvazaalı olarak hazırlanıp sevkedilen bu askeri birlik, hiçbir zaman Adapazarı Geyve Boğazı’nı ileri geçip, Ankara üzerine yürümemiştir. Neticede de bu birlik, İzmit’te silahlardan arındırılmış ve bu mavazaa böylece sona ermiştir. İstanbul hükümeti bir taraftan Anadolu Kuvayı Milliyesi’ni dağıtmak için, Kuvayı İnzbatiye’yi teşkil ederken, el altından da Rumeli Kuvayı Milliyesi’ne yardımcı oluyordu. Olayın muvazaa olduğu her halinden bellidir.

Kıymetli alim ve yazar merhum Hüseyin Hilmi Işık, Saadeti Ebediyye adlı eserinde anlatıyor:

“Sultan Vahidettin, vatanın düşman çizmesi altında kalan İstanbul’dan kurtarılmasının mümkün olmadığını anladı. Güvendiği Paşaları Anadolu’ya gönderip, İstiklal Harbi’ni hazırladı. Anadolu’ya subay, para, silah ve cephane kaçırdı. Kuvayı İnzibatiyye adı altında hazırladığı birlikleri de açıkça gönderip kumandanlarına, Anadolu’daki kuvvetlere katılınız! Diye gizli emir verdi. İstanbul’daki işgal ordularına sezdirmeden, Kuvvayı Milliye’yi kurdu ve kuvvetlendirdi. Bütün Müslümanları cihada davet etti.

Büyük alim merhum Abdülhakim Arvasi buyurdu ki: Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından kibar bir bey inip:

-Sultan’ın sana selamı var! Seni iftara çağırıyor!

Dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul’un seçilmiş imamları ve vaizleri çağırılmış idi. Mükellef bir yemekten sonra sermusahip geldi:

-Sultan’ın size selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu’da kafirlerle çarpışan Kuvayı Milliye’nin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu’daki mücahitlere para mal ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu’ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.”

Kuvayı İnzibatiye’nin iç yüzü işte budur.

Benzer bir girişim de Anzavur olayıdır.

Söz buraya gelmişken, Sultan Vahidettin Han ve Mustafa Kemal Paşa ilişkileri konusunda alışılmışın dışında değişik bir iddiayı da buraya almakta fayda vardır. Bu iddia Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye aittir. 1929 yılında Gümülcine’de çıkardığı “Yarın” isimli gazetenin 54. nüshasında şunları söylemektedir:

“Esasen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya hususi bir sıfat ve mahiyette gönderen Padişah’ın, hiçbir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek, İngilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve Mustafa Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada, İngilizler de aynı adamla Padişah’a Makamı Hilafet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harbi Umumi neticesinde, İzmir’i velev muvakkaten olsun, İstanbul’daki Hilafet Hükümeti’nin elinden alarak, Yunanlılara veren ve sonra bunu Ankara’nın laik hükümetine iade eden İngilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilafeti, bu alış veriş içinde Alemi İslam’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”

Aynı gazetenin 54.ncü sayısında ise bu iddia devam ettirilmiştir:

İslam dünyası Mustafa Kemal’i Hilafet’in kurtarıcısı olarak gördükleri, kimsenin Hilafet’i yıkacağını hatır ve hayaline dahi getirmedikleri bir gerçektir. İşte bu güvenden yararlanarak İngilizler Mustafa Kemal’e Hilafeti yıktırmışlardır. Bu, Hilafet’e İngilizlerin Mustafa Kemal eliyle yaptıkları bir suikasttır.

 

ÜÇLÜ TİYATRO

 

Bütün bu açıklamalara bakarak şöyle bir tablo çizmek mümkündür:

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp, Eylül 1922’de düşmanın Anadolu’dan kovulması ile biten süreçte sahnede bulunan taraflar, adeta bir tiyatro oyunu oynamışlardır. Asıl maksatlarını gizleyip tiyatro oyuncusu gibi rol yapan tarafların durumu şöyle anlatılabilir.

İngilizler:

Asıl maksatları; Hilafet ve Saltanat’ı kısa sürede yok edemeyeceklerini anlamışlardır. Çünkü Türk Milleti ve dünya Müslümanları Hilafet ve Saltanat’ın kaldırılmasını kesin olarak arzulamamaktadırlar. Bu bakımdan Hilafet ve Saltanat’ı baskı yoluyla kaldırmak çözüm değildir. Bunu şu anda yapsalar bile ileride başları ağrımaya devam edecektir. O halde Hilafet ve Saltanat sevgisini yok edecek siyasetler geliştirmeleri ve bu işi kontrol edebilecekleri kişiler eliyle zamana yayarak gerçekleştirmeleri daha akıllıca olacaktır. Bunun da yolu milletin kalbindeki İslam’a olan bağları azaltarak, kendi kontrollerinde bir devletin kurulmasını el altından destekleyerek, kontrollerini sürekli hale getirmek politikasını benimseyeceklerdir. Böylece bilhassa Hilafet belasından kurtularak, bölgenin zenginlik kaynakları üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmış olacaklardır. Ayrıca da böyle yaparak müttefiklerini atlatmış, aslan payını dolaylı olarak kapmış olacaklardır. İşte İngilizlerin asıl gayesi budur.

Oynadıkları rol ise; Hilafet ve Saltanat’ı himaye ediyor gözükerek, Kuvayı Milliye’yi yok etmesi için İstanbul hükümeti ile Padişah ve Halife’ye baskı yapıyor gözükmek. Bu fırsattan istifade ile Millet’iyle Padişah’ın arasını açmak… Hilafet makamını Millet’in gözünden düşürmek, kavga ettirmek. Halife’ye Millet’in kalbine yer etmiş İslami kaidelere aykırı kararlar aldırarak ve bunu ilan ettirerek Hilafetten soğutma politikalarını uygulamak.

Padişah Sultan Vahidettin Han:

Asıl maksadı; İstanbul’daki işgal güçlerini oyalamak, onların baskılarını paratoner gibi kendine çekmek, Anadolu’daki mücadeleye elinden gelebilecek her türlü desteği vererek ve himaye ederek vatanın kurtulması için tüm gücünü harcamak. Oynadığı rol ise; işgal güçlerinden gelen talimatlara uyuyor gözükmek, Kuvayı Milliye’yi bastırmaya ve Anadolu’daki mücadeleyi yok etmeye çalışmak. Mustafa Kemal Paşa’yı asi ilan ederek onunla mücadele ediyor gözükmek.

Mustafa Kemal Paşa:

Asıl maksadı; Milli mücadeleyi kazanmak, Cumhuriyet’i kurmak, Hilafet ve Saltanat’ı kaldırmak, Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmek.

Oynadığı rolü ise; Padişah’tan emir alıyor, Hilafet ve Saltanat’ı kurtarmaya çalışıyor gözükmek. Milleti mücadeleye hazırlarken ve mücadele ederken bu güçlerden yararlanarak kurtuluş savaşını kazanmak.

Böylece çoklu bir tiyatro oynanmaktaydı. Bu tiyatro oyununun bir kısmı Lozan barış görüşmelerinin başlamasına, diğer kısmı ise kesintiye uğramasına kadar devam etmiştir.

Bu tiyatro oyununda maksat ve oynanan rolleri iyi bilirsek, yapılan her hareketin anlamını kavrayabiliriz…

Biz konumuza dönelim:

Sultan Vahidettin Han, Anadolu hareketine ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selamlık resmi, Padişah’ın emriyle, Yıldız Camii yerine Sultan Selim Camii’nde ve ihtişam içinde yapıldı. Dualar edildi, şehitlerin ruhuna Fatihalar okundu. Yaverilerinin bildirdiğine göre Padişah Anadolu’daki gelişmeleri harita üzerinde günü gününe takip eder, özel işaretler kullanarak anlamaya çalışırdı. İyi bir haber geldiğinde neşelenir, dünyaya yeni gelmiş gibi sevinir, ters giden bir olayda da üzüntüsünden kahrolurdu.

Bazı geri çekilme ve arazi kaybetme haberlerini aldıkça o kadar üzülürdü ki, duyduğu acıyı belirtmek kabil değil... Sakarya savunma ve geri çekilmesi sırasında üzüntüsü son haddine varmış ve Ankara’nın düşmesi ihtimaline karşı korkusu, onu çılgına çevirmişti.

Anadolu’da Milli mücadeledeki en küçük olumsuzluklar onu nasıl kahredip yaralıyorsa, en küçük başarı da mutluluktan uçacak hale getiriyordu. Sultan Vahidettin Han, Kuvayı Milliyecilere karşı olmak veya lanet okumak şöyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını onların mücadeleyi kaybetme ihtimalini düşündükçe yaşıyordu...

 

NECİP FAZIL’DAN BİR ANI

 

Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili yazdığı eserinde şu olayı naklediyor:

“Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından ve Terrakiperver Fırka’nın kurucularından Refet Paşa ile Eskişehir Garı’nda sohbet ediyorduk. Refet Paşa, şöyle konuştu:

-Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum.”

Yine Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidettin Han ile ilgili kitabında şöyle bir olay anlatır:

Refet Paşa ile Kısakürek, ilk buluşmalarından 30 yıl sonra, Ankara Palas’ta yeniden bir araya gelirler. Refet Paşa yaşlanmıştır. Kısakürek’in, kendisine hatıralarını yazması ve Sultan Vahidettin Han konusunu işlemesi önerisine şöyle cevap verir:

“Necip Fazıl!.. Benim bir ayağım çukurda... Değer mi ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir davaya kıyam edip örselenmeye... Sen açtığın ve bayrağını taşıdığın yolda devam et! Ama benden bir şey bekleme! Tezini ve 1951 Büyük Doğularında neşre başladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste sözüm tek cümleden ibarettir ve şudur:

Sultan Vahidettin, 1.Dünya Savaşı’ndan sonraki felaketi, millettin hiçbir ferdinin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu’ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve onu Anadolu’ya göndermiş olan insandır.

Tarih, ilahi adaleti hadiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği zaman, benim gibi insanların hatıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek, hakikaki tesbit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve davasız gidelim.”

 

MİLLİ MÜCADELEDEN BAŞLIKLAR

 

Sultan Vahidettin Han, İstanbul’da işgal kuvvetleri ile köşe kapmaca oynaya dursun, ülkedeki olaylar hızla gelişiyordu.

Kısa başlıklar halinde ifade edelim:

15 Mayıs 1919 günü, İngilizlerin kararıyla Yunan birlikleri yaklaşık yirmi bin kişilik bir kuvvetle İzmir’de karaya çıktı. İzmir’i işgal etmeye başlayan düşmana ilk direniş de halk tarafından başlatıldı.

16 Mayıs 1919 tarihinde, Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a ayak bastılar.

12 Haziran 1919 da, Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, burada Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay beylerle birlikte yaptıkları çalışmalar sonunda, Amasya Genelgesi’ni yayınladılar. Artık fiilen Anadolu’da mücadele başlatılmış oluyordu.  Anadolu’da başlatılan bu mücadelenin ne olduğu ve amaçları, başta Padişah olmak üzere, İstanbul Hükümeti’ne, askeri birliklere, memurlara, halka ve İslam dünyasına gönderilen mektup ve telgraflarla bildirildi.

Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919’da Erzurum’a geldi. İstanbul Hükümeti 7 Temmuz 1919’da düşman baskısı ile aldığı bir karar neticesi, Mustafa Kemal’i görevinden azletti.

Mustafa Kemal bunu haber alır almaz, 3.Ordu müfettişliğinden ve askerlikten istifa etti. Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. 7 Ağustos’a kadar sürdü.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da toplandı. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen kabul etti, ama bunları bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsayacak biçimde genişletti.

Özetle şu kararlar alınmıştı:

1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet topyekün kendisini savunacak ve direnecektir.

3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

4. Kuvayı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve Milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

5. Manda ve himaye kabul olunamaz.

6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclisi Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.

7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.

8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından bir Temsil Heyeti seçilmiştir.

31 Ekim 1919, Maraş halkı Sütçü İmam’ın teşvikiyle Fransız işgal kuvvetlerine karşı mücadele başlattı.

Aralık 1919 ayında seçimler yapıldı. Mebuslar İstanbul’a hareket ettiler. 12 Ocak 1920’de Meclisi Mebusan İstanbul’da toplandı. Misakı Milli kabul edildi.

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul resmen işgal edildi.

11 Nisan 1920 tarihinde Osmanlı Mebusan Meclisi, son toplantısını yaparak çalışmalarına ara verdi. Çünkü İngilizler, Meclisi de basmışlar ve bazı milletvekillerini alıp götürmüşlerdi. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden seçilmiş bulunan Mebusan Meclisi’nin Anadolu’ya geçen birçok üyesinin katıldığı Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü Ankara’da toplandı. Mustafa kemal Paşa Meclis Başkanlığı’na seçildi.

26 Nisan 1920 tarihinde Fevzi Paşa, Padişah tarafından İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. İstanbul ile Ankara ilişkileri konusunda ayrıntılı bilgi verdi. Büyük Millet Meclisi Hilafet ve Saltanat’a bağlılığını Padişah’a bildirdi.

Büyük Millet Meclisi orduları doğuda, güneyde ve batıda olmak üzere üç cepheden çarpışmak zorunda kalmış, ayrıca Rum Pontus çetelerine karşı da bir merkez ordusu bulundurulması zorunlu olmuştu. Kafkasya’nın Ermenistan diye bilinen bölgesiyle, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Rusya’ya bırakılan Kars ve dolaylarında bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulmuştu. Ermeniler, o bölgedeki Türkleri kitle halinde öldürüyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa Erzurum’daki 15.Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Kumandanlığı’na tayin etti. 28 Eylül 1920’de saldırıya geçen Kazım Karabekir Paşa kuvvetleri, Sarıkamış, Kars ve Gümrü’yü geri aldı. 3 Aralık 1920’de, Ermenistan’la Büyük Millet Meclisi’nin taraf olduğu ilk milletlerarası antlaşma olan, “Gümrü Barış Antlaşması” imzalandı. Bu anlaşma 16 Mart 1921’de Moskova’da aynen kabul edilecektir.

22 Temmuz 1920’de, Osmanlı’ya Sevr anlaşması dikte ettirildi. Antlaşma 10 Ağustos 1920’de heyetlerce imzalandı. Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Devleti’ne son veren ve Türk Milleti’nin ölüm fermanı olan bu antlaşmayı imza edenleri vatan haini ilan etti.

Sultan Vahidettin Han da, anlaşmayı tasdik etmemek için her bahaneye başvuruyordu.

Bu antlaşmayı Türk Milleti’ne ancak zorla kabul ettirmekten başka çareleri olmadığını düşünen İtilaf Devletleri, Yunan kuvvetlerini tekrar saldırıya geçirttiler. Yunanlılar 6 Ocak 1921’de, Uşak üzerinden Afyon-Eskişehir yönüne, Bursa üzerinden de İnönü yönüne doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusu Yunan kuvvetlerini İnönü mevzilerinde karşıladı. Yunan kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. Yunan yenilgisi üzerine Sevr Anlaşmasını küçük iyileştirmelerle Ankara hükümetine bir kere daha uzlaşma yoluyla kabul ettirmeyi denemek istediler, ama umduklarını elde edemediler.

Diplomasi yoluyla Sevr’i dikte etmeyi başaramayınca tekrar silaha başvurdular. Yunan kuvvetlerini 23 Mart 1921’de tekrar saldırıya geçirttiler. İnönü mevzilerinde ikinci defa yapılan savaşta Yunanlılar yenildiler. Fakat kısa süre sonra da, ileri harekata başladılar. Türk ordusu Sakarya’nın doğusuna kadar çekildi. Ankara tehlikeye girmişti. Meclis’te ateşli ve heyecanlı müzakereler yapıldı. Başkentin Kayseri’ye nakledilmesi için gizli oturumda karar alındı, kısmen de taşındı. Meclis’te ve tüm yurtta heyecanlı tartışmalar yaşandı. Meclis’teki heyecanı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa yaptığı konuşmayla yatıştırdı. Yunan ordusu ile yakında hesaplaşılacağını ifade etti.

23 Ağustos 1921’de Sakarya Meydan Savaşı başladı. 22 gün 21 gece süren bu savaş sonunda Türk ordusu büyük bir zafer kazandı.

Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra saldırı gücü tamamen kırılmış olarak Eskişehir, Kütahya, Afyon doğusundan geçen bir hatta çekilen ve orada kuvvetli savunma mevzileri kurmaya başlayan Yunan ordusunun, son bir saldırıyla kesin yenilgiye uğratılıp imha edilmesi için hazırlıklara başlandı. Milletimiz kadınıyla, erkeğiyle, askeriyle, siviliyle fedakarlıkların en büyüğünü yaparak; son ve kesin zafere hazırlık yaptı. Sakarya Zaferi ile Başkomutanlık Meydan Savaşı arasında geçen on bir aylık sürede artık son savaşa hazır hale gelinmişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat komuta ettiği saldırı, 26 Ağustos 1922 günü, Türk Ordusu’nun çok şiddetli ve etkili topçu ateşi ile başladı. 27, 28 ve 29 Ağustos günleri Yunan kuvvetlerini kuşatacak şekilde ilerleyen Türk Ordusu, 30 Ağustos 1922 tarihinde büyük zaferi kazandı. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir kurtarıldı. 18 Eylül’de de son Yunan askeri yurdu terk etti. 14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes antlaşması ile, İstiklal Savaşı’nın silahlı kısmı tamamlanmış oluyordu.

14 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Mütarekesi’nden sonra, Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne bir telgraf çekerek konferansa katılacak heyetin belirlenmesini ve İstanbul’a gönderilmesini istedi.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın bu telgrafı, Saltanat’ın kaldırılması için Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını harekete geçirdi. O tarihe kadar Hilafet ve Saltanat’a saygılı bir tavır takınan, saygıdan öte Anadolu’daki milli mücadelenin Hilafet ve Saltanat’ın kurtarılması için yapıldığını halka, İslam dünyasına ve İstanbul’daki yetkililere her fırsatta açıklayan Mustafa Kemal Paşa, artık gerçek niyetini açığa çıkarıp Saltanat’ı kaldırmak gayesiyle gerekli yasal değişiklikler için harekete geçti. Böylece Anadolu’ya geçişinden itibaren oynadığı rolü bitirmiş, gerçeklerin açığa vurulması zamanı gelmişti.

 

TİYATRO BİTTİ

 

Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarının ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanat’ın kaldırıldığı belirtiliyordu. Saltanat’la birleşmiş olan "Hilafet" ise ondan ayrılacaktı.

Ateşli görüşmeler yaşandı. Meclis iki görüşe ayrılmıştı:

Birinci görüştekilerin tezi şöyle özetlenebilirdi:

“Saltanat, Hilafet’ten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim.”

Bunun aksi görüşte olanlar ise, özet olarak şöyle bir güşü savunuyorlardı:

“Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılamaz. Elinde ordu ve icra gücü olmayan bir hilafet düşünülemez. Böyle bir durum İslam hükümleri ile bağdaşamaz. Bu nedenle, eğer Saltanat kaldırılırsa, Halifelik de kalkmış olur ki, böyle bir durum düşünülemez. Milli Mücadele; Saltanat, Hilafet ve vatanın kurtarılması, bağımsızlığın elde edilmesi için yapılmıştır.”

Görülen manzara şuydu:

Başta Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) Paşalar gibi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşlarının bulunduğu bir grup, Halifeliğin Saltanat’tan ayrılamayacağını ve Saltanat’ın kaldırılamayacağını savunuyorlardı. Saltanat’ın kaldırılması hakkında kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonu’nda görüşülürken, Hilafet’le Saltanat’ın ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürülüyordu.

Mustafa Kemal Paşa söz alarak, yüksek sesle şunları söyledi:

“Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milleti’nin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve Saltanatı’nı isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, Millet’e Saltanatı’nı, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Böylece rolün artık bittiği, gerçek niyetin ortaya konduğu bir konuşma yapılmış oluyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın bu çok önemli ve tarihi sözleri ve tehdidi sonunda, karma komisyonda, görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurul’da görüşülerek, 1 Kasım 1922’de, 308 numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni Türkiye’nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılmış, Saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün, Büyük Millet Meclisi, Osmanlı veliahdı Abdülmecid Efendi’yi Halife seçmiştir.

Böylece, Büyük Millet Meclisi’nin Saltanat’ı kaldırma kararı üzerine, İstanbul Hükümeti istifasını Padişah’a sundu. İşte bu şekilde, Osmanlı Devleti tarih sahnesinden fiilen çekilmiş oluyordu.

 

İSTANBUL’DA BAŞLAYAN DRAM

 

Saltanat’ın kaldırılma kararı üzerine, güçsüz ve ordusuz bir Hilafet makamının İslam’a uygun olmayacağını ifade eden Sultan Vahidettin Han, çeşitli tehditler almaya başlamıştır. Yurdu terk etmesi için adeta zorlanmaktadır. Sarayında çıkan yangınlar, suikast teşebbüsleri ve İzmit’ten Nurettin Paşa’nın linç ettireceğine dair tehditleri gibi, tehlikelerin artması üzerine etrafıyla yaptığı istişarede yurt dışına çıkmasının uygun olacağını kabul etmek zorunda kalmıştır. Böylece Saltanat taraftarları ile Cumhuriyet taraftarları arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı, yani bir iç savaşı da önlemiş olacaktı.

17 Kasım 1922’de Sultan Vahidettin Han, yeryüzünde sınırları içinde en çok Müslüman nüfus barındıran İngiltere’ye müracaat ederek, yurt dışına çıkışının sağlanmasını istedi. Tahsis edilen Malaya zırhlısına binerek ailesi, çocukları ve yakınlarıyla Malta’ya gitti.

Yukarıda da değindiğimiz üzere Sultan Vahidettin Han, yurt dışına çıkmakla muhtemel bir iç savaşı önlemiş bulunuyordu.

Nitekim, 17 Kasım 1922 sabah saat 06:00’da Malaya adlı savaş gemisiyle yola çıktıktan sonra, haber alıp Yıldız Sarayı’na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele) Paşa’nın, o sırada ağlamakta olan Vahidettin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey'e:

-Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?

Sözü, gerçeği aydınlatmaya yeter. Bir başka deyişle, eğer Halifei Müslimin Vahidettin Han gitmeyip sarayda kalmış olsaydı, Ankara’nın niyeti düpedüz onu idam etmekti.

Sultan 2.Abdülhamid Han’ın torunu Ertuğrul Osman, sonradan kendisiyle yapılmış bulunan bir röportajda, Sultan Vahidettin Han’ın yaptığı fedakarlığın iç harp çıkmasını engellediğini ifade etmiştir. Sultan Vahidettin Han’ın Anadolu hareketine destek verdiğini belirten Osman şöyle konuşuyordu:

“Sultan Vahidettin, eğer fedakarlık yaparak yurtdışına çıkmasa idi iç harp çıkardı. İleriki safhalarda birtakım gelişmelerden sonra, içeride kalması halinde iç savaş çıkabileceği düşüncesi ile fedakarlık yaparak vatanından ayrılmayı tercih etti. Vahidettin, başından beri Mustafa Kemal Paşa'ya destek veriyordu. Mustafa Kemal, Sultan’ın bilgisi ve emirleri ile hareket ediyordu. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine karşı, biz Anadolu'daki hareketi desteklemiyoruz, demesine rağmen, sürekli olarak Anadolu'daki gelişmelerden haberdar oluyor, maddi ve manevi destek veriyordu. Hatta Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkabilmesi için, İngilizlerden ve Fransızlardan izin bile almıştı….”

Yurtdışında zor şartlarda hayat mücadelesi verirken, hiçbir şekilde Türkiye’deki yöneticiler aleyhinde bulunmamıştır. Bu hareketi onun yurdunu ne kadar sevdiğinin ve ülkede herhangi bir olaya sebebiyet vermekten çekindiğinin bir göstergesidir.

Sultan’ın damadı İsmail Hakkı Okday, bir söyleşide Sultan Vahidettin Han’ın, sürgünde iken etrafındakilerin Atatürk aleyhindeki sözlerine tepki gösterdiğini de bir örnek olayla şöyle nakleder:

"Kızım Hümayra San Remo'da büyükbabası Sultan Vahidettin ile beraber oturuyordu ve yaşı 8 idi. Yanındaki saray kalfaları çocuğa, Mustafa Kemal Paşa aleyhinde bir şarkı öğretmişlerdi. Bunu Hümeyra günün birinde bahçede oynarken söylüyormuş. Büyükbabası Sultan Vahidettin pencereden bunu işitiyor ve Hümeyra'ya gel yukarı diyor. Hümeyra sevinerek koşuyor. Zannetti ki, büyükbabası onu taltif edecek. Çünkü Paşa’nın aleyhinde söylediği için aferin diyecek. Hoplaya zıplaya odasına giriyor. Gel buraya kızım. Sen bu şarkıyı bir daha söylersen dilini koparırım demiş. Mustafa Kemal Paşa büyük bir askerdir, memleketi kurtardı. Böyle şarkı olmaz. Bir daha söylemeyeceksin demiş.”

Türkiye’de karışıklık çıkarmak isteseydi, bunu ülkedeki sevdikleri ve sempatizanları vasıtasıyla çok rahat bir şekilde yapardı. Gittiği yerlerde de, Türkiye Devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu takdire değer bir tavırdır.

 

ANKARA’NIN HINCI

 

Ankara’da ise kraldan çok kralcı olan mebuslar vardı. İşi iyice ileri götürmüşlerdi. Osmanlı hanedanına mensup kadınlar ve çocuklar dahil herkesi, hatta geçmişe doğru yürüterek ölenlerin kemiklerini bile yurt dışına atma gayretinde olanlar vardı.

7 Mart 1924 tarihli "Akşam" gazetesinde çıkan bir haberi aktarmanın sırasıdır:

"Dün, Meclis'teki en mühim hadise, Gazi Paşa'nın parti grubundaki teklifiydi. İsmet Paşa, Osmanlı Hanedanı’na mensup kadınların memleketten çıkarılmamasının Meclis ve Cumhuriyet için bir şefkat eseri olacağı hakkındaki onun bu teklifini bildirdi. O anda odanın içinde kasırgalar koptu. Mebuslar masaların üzerine çıkarak:

- Olamaz!

Diye bağrışıyorlar, bu teklife isyan ediyorlardı. Mebuslara hakim olan psikoloji, merhamete ve şefkate yer bırakmıyordu. İtirazlar gittikçe yükseliyor:

- Yalnız sağ olanları değil, ölenlerin kemiklerini bile memleketten atmalı!

Sesleri duyuluyordu. Bu durum karşısında Gazi Paşa teklifini geri almıştır."

 

VEFATI

 

Hacc ibadetini yerine getirdikten sonra, İtalya Kralı Victor Emmanuel’in davetiyle yakınları ile birlikte San Remo’ya yerleşmiştir. Yokluklar içinde sefalet sürmesine rağmen, Kral’ın türlü yardımlarını reddetmektedir. Sıla hasreti içinde ömür süren Sultan Vahidettin Han, 65 yaşının içindeyken,15 Mayıs 1926 günü San Remo’daki ikametgahında geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

Osmanlı sultanları içinde ölüm sebebi otopsi ile tespit edilen tek sultandır. Ölüm sebebi olarak aşırı sigara içmesinden dolayı kalp damarlarının tıkanması gösterilmiştir.

Ölüm gününü bir yakını şöyle anlatmıştır:

“Sultan Vahidettin, o gece akşam yemeğinden sonra bütün ev halkını ve özel hizmetlilerini odasında toplamış ve geç vakitlere kadar pek tatlı ve neşeli sohbetlere dalmışlardı. Bahisler dönüp dolaşıp İstanbul’a ve Çengelköyü’ndeki köşke geliyor, herkes bu geçmiş refaha ve gençlik hatıralarına ait tatlı bir hikaye anlatıyordu. Sultan Vahidettin, bu tatlı sohbetleri en hararetli yerinde keserek:

-Haydi yatsı namazınızı kılınız da geliniz. Sohbetimize yine devam ederiz.

Demiş ve herkes kalkıp namazlarını kılmak üzere dışarı çıkmışlardı. Bu esnada Sultan Vahidettin daima yanında bulunan ve hizmetlerine bakan son zevcesi Nevzad Hanım’a seslenerek:

-Biraz safram kabarıyor, bana bir tas getir.

Demiş. Derhal getirilen tasa az miktarda kustuktan sonra:

- Aman şu leğeni dök de şurada kokmasın.

Demesi üzerine Nevzad Hanım derhal leğeni musluğa dökmüş ve acele ile odaya döndüğü zaman Sultan Vahidettin’i uzandığı şezlongun üzerinde cansız bulmuştu .”

Sultan Vahidettin’e otopsi yapan Prof. Fava, Sultan’ın kemikleşmiş aort damarını göstererek:

-Bu, nikotinden tıkanmış, neredeyse kemikleşmiş…

Demiştir.

Demek ki üzüntülü günlerinde kendini sigaraya vermiş ve bu yüzden kalp krizi geçirmiştir.

Babası Vahidettin’in kederden öldüğünü anlatan Sabiha Sultan:

-Babamla, Mustafa Kemal arasında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı. Yegane gayeleri vatanın istiklali idi. Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini ve Hanedanı’nı hain insanlar gibi göstermesinden çok müteessir olmuştur. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması hayattan kendisini ayırmıştır…

Diyor.

Sultan Vahidettin Han’ın Şam’da bulunan Süleymaniye Camii’ndeki kabri üzerindeki taşında şunlar yazar:

"Baki olan sadece Allah'dır. Sultan oğlu Sultan oğlu Altıncı Sultan Mehmed Vahidettin Han'ın ruhuna fatiha. Doğumu 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926"

Sultan Vahidettin Han, mezarı yurt dışında bulunan tek padişahtır.

Sultan Vahidettin Han, İslam’a son derece bağlı, ülkesi ve insanlarını seven, mensubu bulunduğu Osmanoğlu sülalesinin geleneklerine bağlı, İlayı Kelimetullah’ı gaye edinmiş talihsiz bir Halife ve Sultan’dır. Osmanoğulları sülalesi için şunları söylemiştir:

“Bizim hanedanımızdan her türlüsü gelmiştir. Sarhoşu gelmiştir, zalimi gelmiştir, delisi gelmiştir, aptalı gelmiştir; fakat dinsizi gelmemiştir. İçimizde dine karşı en gevşeği olduğu zannedilen Sultan Abdülaziz Han bile, son nefesinde Kuran’a sarılarak öyle ruhunu teslim etmiştir. Şehit edildiği anda kanına bulanmış olan Mushafı Şerif’i Yıldız Sarayı kütüphanesindedir.”

 

SULTAN VAHİDETTİN HAN’IN BEYANNAMESİ

 

Sultan Vahidettin Han’ı hain diye suçlayanlara halen tesadüf edilmektedir. Bir de onu dinlemek gerekmez mi? Bu sebeple, onun yurt dışında sürgünde iken, Hacc topraklarında yapmış olduğu bir açıklama ile olaylara bakışını görelim. Metnin orijinalini bozmadan sayfalarıma almak istiyorum:

“Şevketlu Sultan Mehmed Vahidettin Efendimiz Hazretlerinin Beyannamei Hümayunlarıdır:

Bismillahirrahmanirrahim

Bidayei iştialinde (alev almaya başlaması sırasında) devletimizin iştirakine katiyen rıza göstermediğim ve bütün müddeti devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle (her türlü vasıtayla) tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım (yıkımlarını ve zararlarını sınırlandırmaya çalıştığım) Harbi Umumi’nin (Birinci dünya savaşının) avakıbı vahimesi (feci sonuçları) tamamiyle kendini göstermeye başladığı bir zamanda, biraderimin vefatı müessifi (biraderim Mehmet Reşat’ın üzüntü verici vefatı) vukua gelerek, Kanuni Esasiyi Osmaniye’nin (Osmanlı Anayasası’nın) bahşeylediği hakka istinaden ve ehli hal ve aktin biatı umumiyesi (genel biatı) ile Makamı Hilafet ve Saltanat’a calis olmuştum (oturmuştum). O günler göz önüne getirilirse, Makamı Hükümdari’yi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilatın (zorlukların) derecei ehemmiyet ve azameti (önem derecesi ve büyüklüğü)  takdir olunur.

Bilahare cephelerimizin birbirini müteakip sükut etmesiyle sabit olduğu üzere, hiçbir ümidi galebeye makrun olmayan (galip olma ümidine yakın bulunmayan) harbi halin temadisi ve usuli meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikabı (örtüsü) altında 1908’den beri re’si idaremize (idaremizin başına) yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkanından müfrit ve müteneffiz (aşırı ve nüfuzlu) kısmının harpten bil istifade dahili memlekette revaç verdiği yağma, ihtikar ve anlaşılmaz maksatlarla yer yer ika ettikleri günagün yangınlar sebebiyle payitahttan müntehayı hududa kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve usarei hayatiyyesi (hayat özsuyu) hevlengiz (dehşetli) bir surette heder olup gitmekte idi.

Bu fecayi (facialar) karşısında tevcihi mesai (çalışma yönlendirilecek) hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin iadesinden başka bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terahi (erteleme) tecviz edilmemiş ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat harbin devamından müteneffi (faydalı) olmakla beraber, memleketimizde daima idarei hukuk ve selahiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile, yine o hükümeti mütehakkimenin (zorba hükümetin) etrafında tesis eylediği şebekei ihanet (ihanet örgütü) mesaimin semeredar (çalışmamın verimli) olmasına hail (engel) olarak münferiden müzakerei sulhiyeye (Tek başına barış görüşmelerine) girişmekle elde edilecek menafi ve şeraiti müsaideye (müsait şartlara) ve muhterem milletin huni mazlumini (mazlumların kanını) bilasebep (sebepsiz olarak) heder olmaktan vikayeye (korumaya) imkanı vusul (ulaşma imkanı) bırakmadı. Ve harp bütün dehşeti tahripkaranesiyle (dehşetli bir şekilde harap etmesiyle) meş’um Mondros Mütarekenamesi’ni imza mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların elyevm (bugün) Ankara’daki Hey’eti Vekile Reisi Rauf Bey’in tahtı riyasetinde (başkanlığında) ve o zaman memleketin en mühim kuvvei askeriyesinin de şimdiki Ankara Meclisi Reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatırı nişanıdır (hafızasında yer etmiştir).

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selahiyyetini düveli itilafiyeye (itilaf devletlerine) bahşeden maddei mahsusasıyla (özel maddesiyle) Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri ki, sonraki bütün felaketlerin menşe ve mastarı bulunan mezkur mütarekenamenin akd ve imzası mağlubiyet ve mecburiyeti ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde, bilahere İzmir işgali dolayısıyla beni ittihama (suçlamaya) cüret edenlerin noktai nazarına göre, mezkur işgallere istinatgah olan Mondros Mütarekenamesi’ni akte bil fiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyeti askeriyesi ile devleti böyle bir mecburiyeti elimeye düşürmekte cidden zimethal bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı milliyenin (Milli başkanların) mesul ve müttehem (sorumlu ve itham edilen) olması lazım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasından ve gerek ondan sonraki bütün mesailde  (her meselede) Kanuni Esasi (anayasa) mucibince mesuliyetten müstesna olan Makamı Hükümdari için hükümeti mesulenin (sorumlu hükümetin) maruzatını tasdik lüzumu gibi gayrı kabili itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imla ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felaketlere karşı, bilahere muhalefetten ön ayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvvai mevcudesinin (mevcut kuvvetlerinin) kısmı küllisini esir vererek zilletle Toros eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayrı kabili ictinap (kaçınılması mümkün olmayan) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayanı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte tahtı Osmaniye’ye cülusumdan (Osmanlı tahtına oturuşumdan) sonra ilk mühim hatvei siyasiyeyi (siyasi adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise, geri alınması mümkün olmayacak bir hatve (adım) atmaktan ihtiraz (çekinme) ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil islahat ve icraata germi (gayret) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsatı şahsiyeye (kişisel girişimlere) devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayzı umuminin (yaygın kızgınlığın) bertaraf olacağı müsait zamanlara intizar edebilmek için vakit kazanmaktan ibaret idi.

İzmir işgali hadisesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düveli salisei muazzamanın (üç büyük devletin) kati ve nagihani (kesin ve ani) kararına istinat etmekte olduğu gibi, bu vakanın bize tebliği de doğrudan doğruya düveli salisei müşarün ileyha (sözü geçen üç devlet) tarafından vuku bulduğu cihetle, mesele düveli muazzama meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahvili, Yunanistan’daki vaziyeti siyasiyenin tebdili ile düveli muazzamai müşarün ileyhanın ittifakına halel tari (arız) olduktan sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bu kararı katinin, tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle, hakkımızdaki gayzı umuminin zevaline intizaren (yok olmasını bekleyerek)  teşebbüsatı siyasiye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da, mesleki mezkurü müeyyed (güçlendirir) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, harpte mağlup olmamak şartıyla mukavemete hem de taraftar idim. Ve nitekim bu his ile Kuvayı Milliye’ye mütemayil bir takım kabineleri de mevkii iktidara getirdim. Şu kadar ki, o devirlerde Mustafa Kemal devleti metbuasına (tabi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş, Anadolu’da bir çok aksakallı müftülere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vezaifi Milliye (Milli vazifeler) hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir bela kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi,  Sevr Muahedesine ait teklifi düveli (devletlerin teklifi) de Yunanistan’da vaziyeti siyasiyyenin tebeddülünden (siyasi durumun değişmesinden) ve devletlerin aleyhimizdeki ittifakı şedidine halel tari olmadan (güçlü ittifaklarına halel gelmeden) mukaddem (evvel) olarak ve hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek, 24 saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı (baskı ve tehditleri) ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben Sevr Muahedesini kesbi katiyyet etmiş (kesinlik kazanmış) addolunacak şekilde tasdik etmedim. Meselenin katiyyet kesbetmesi, Meclisi Mebusan’ın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf olduğunu ve hakk ve adaletle telif olunamayacak surette gayrı tabii olan böyle bir muahedenin devam ve takarrur edemeyeceğini bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hulülüne (gelmesine) kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros Mütarekesi, İzmir hadisesi, Sevr Muahedesi gibi müstesna bir noktai nazarla telakki ettiğim vekayiden (olaylardan) gelen mesailde (meselelerde) daima icabatı meşrutiyete tevfiki hareket eyledim (hareketlerimi meşrutiyetin gereklerine uydurdum). Bu sebeple muhtelif kabinelerin, muhtelif, belki de mütehalif ictihatlarına (farklı yorumlarına) riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilahere devleti metbuasını (tabi olduğu devleti) tanımadığı cihetle tenkili (yola getirilmesi) için kuvvei askeriye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda hükümeti mesule ile Makamı Hükümdari’nin münasebeti mütekabilesine (karşılıklı ilişkilerine) ait, icabatı meşrutiyetten (meşrutiyetin gereklerinden) ayrılmamak arzusu ve bazı esbabı zaruriyeyi siyasiye (zaruri siyasi sebepleri) amil olmuştur. Bundan maade gerek kabine tebeddülatında (değişikliğinde) gerek icraatı sairede (başka icraatlarda) nazımı harekatım, efkar ve hissiyatı şahsiyemden ziyade daima efkarı umumiye veyahut gayrı kabili mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en ziyade delili son Tevfik Paşa kabinesini sırf aleyhinde efkarı umumiye tezahüratını meşhud olmadığı için, şahsım ve makamım hakkında sui niyetleri zahir olan kemalcilerin İstanbul’da tesisi nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevkii iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul’un arasında ikiliğin izalesi emrinde (giderilmesi işinde) bu gibi fedakarlıklardan geri durmamakla beraber, Hilafet’in Saltanat’tan tefriki ve payitahtın İstanbul’dan Ankara’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi ülemayı İslam’ın malumu olduğu vechile şeri şerife katiyyen mugayir (Şerefli Şeriat hükümlerine kesin olarak aykırı) ve müvekkilim (vekili olduğum) Fahrül Mürselin (Peygamber) Efendimiz Hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla; benim için selahiyet ve imkan haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, Hilafet’i İstanbul gibi siyasi ve tarihi bir istinatgahtan mahrum eylemek demek olduğu cihetle,  katiyen gayrı kabili kabul (kabul edilmesi mümkün olmayan) idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularına tebaiyet etmediğim (tabi olmadığım) için bana hiyaneti vataniye (vatan hainliği) azvu isnat (yakıştıran ve isnat) edenlerle beraber her akıl ve izan sahibinin bilmesi lazım gelir ki, dünyanın en büyük cah ve mansıbı olan (yer ve mevkii olan) Hilafet ve Saltanat makamını fiilen ve bil irsi vel istihkak (veraset ve hak etme ile) haiz bir hükümdarı, hiyaneti vataniye gibi bir cürmü şen’i ye (alçak bir suça) sevkedecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların, resmen Hilafet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muavakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile gözüme aldırdım. Bu müfarakatim (ayrılığım) bilhassa harbi umumiden sonra kendi efalinin (yaptıklarının) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı efalimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tabi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakkı kelamdan (söz hakkından) memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emri ilahinin ve aklı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinap eylemek (kaçınmak) ve hem de Elfiraru mimma la yutak min sünen il mürselin (takat getirilemeyecek güçlüklerden kaçınmak peygamberlerin sünnetlerindendir) fehvayı şerifi üzere müvekkili zişanımın (beni vekil eden şanlı Peygamberim’in) Hicreti Nebeviyelerine ait olan sünneti seniyyeye ittiba etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaayı vatan gibi müstahsen (güzel) gayelerle hiçbir münasebeti olmadığı halde Ankara Meclisi’nin ittihaz ettiği mukarreratı ahire (son kararları) üzerine muarızlarımızla aramızda tahaddüs eden (meydana gelen) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyeti ahireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selimi Evvel’e (Yavuz Sultan Selim’e) kadar Devlet i Osmaniye namıyla Türk saltanatı var idi. Selimi Evvel’den sonra ise, bu saltanat Hilafet’in inzimamı ile Saltanatı Muhammediye heline gelmişti.

Şimdi bana bigayrı hakkın (haksız bir şekilde) ihaneti vataniye isnat edenler, Hilafet’i hukuk ve nüfuzundan tecrit ve tatil ederek bu Saltanatı Muhammediye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Alemi İslam’a ihanet etmişlerdir. Ben devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harbi umumiye iştirakımızdaki ifratların acısını tattıktan sonra, siyaseti hariciyede muarızlarımın tabiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim. Daha doğrusu vakit kazanmak için icap eder ise, kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında muarızlarımın müfrit ve herçibadabad (ne olursa olsun) mesleği müntici isabet ve muvaffakiyet (doğru ve başarılı netice veren metod) olur ise, şahsen ben kaybedeceğim, fakat devlet kazanacaktı. Halbuki onlar Devlet’e, Saltanatı İslamiyesi’ni kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrip ve tağyirine bazı müstesna şahsiyetlerden maade bütün vükela ve ülema ve ukela ve ricali memleket tarafından ses çıkarılamayacağını ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikar suretlerde yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdendir. Ben devletin hayat ve mematıyla herkesten ziyade alakadar olan münevveranı milletimin (milletimin aydınlarının) bu derece sui istimal etmeyecekleri hakkındaki hüsnü zannıma ait olan hatamı itiraf ederim.

Neticei kelam olarak şurasını beyan ederim ki, Hilafet meselesinin halli dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlud (karışık) askeriden ve sunufi vesaireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şerzemmei kalile (az sayıda kötü kişiler) kısmen mükrih (zorlayan) ve mücbir, kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bihaber olarak muğfil (iğfal eden) halinde bulunan beş altı milyonluk Türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu üçyüz milyonluk Alemi İslam’ın tamamına taalluk edecek bir meseleyi uzmadır (büyük bir meseledir). Binaenaleyh şimdi ben, Hilafet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzuli ve cebri hükmü katiyyen kabul etmeyerek hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları) isnat edenlere kemali nefretle red ve iade ederek, memleketin bila tefriki cins ve mezhep (ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın) bütün ahalisinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan ve adl ü itidalin hakim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlup edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar, haki ıtırnakinin (mübarek toprağının) ezelden müştakı (arzu edeni) olduğum Haremeyni Şerifeyn’de ve şimdilik civarı Beytullah’da imrarı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni Beldetullah’a isal eden (Allah’ın beldesine gönderen) şu muhaceratı mucibi mefharet ile (iftihar edilmeyi gerekli kılan muhaceret ile) Hilafet’in Saltanat’tan tecridi teklifine sebat ve mücahedem nasibei hestimi ve zahrı ahiretimi teşkil edecektir. (Şahsi nasibimi ve ahiret azığımı teşkil edecektir.)  Misafir olduğum Biladı Mukaddesei Arabiyye’nin hükümdarı ali tebarı ile (yüce hükümdarı ile) ahaliyi necibesi tarafından gerek benim hakkımda ve gerek vatancüda diğer hemşehrilerim haklarında gösterilen asarı mihman ü vaziyi (misafirperverliği) şükür ve mehmedetle yadettiğim gibi, haiz oldukları asaleti mümtaze ve mutahharaya (seçkin ve temiz asalete) muvafık bir suretle hareket eden müşarunileyh Celalet ül Melik hazretleriyle aileyi muhteremeleri erkanının tealiyi şan ve şereflerini ve bu sayede Biladı Mukaddesei Arabiye’nin ve sekenei necibiyyesinin (temiz sakinlerinin) tarihe zinet veren mazileriyle layık oldukları inkişafı mesude mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan mufarakatimden sonra bu ilk beyannamemdir.

Vesselamu ala men ittebealhüda! (Selam Hüda’ya tabi olanlara olsun).

Mehmed Vahideddin bin Sultan Abdülmecid Han”

 

 

SULTAN VAHİDETTİN HAN VE DÜNYA MALI

 

Vahidettin Han’ın ölüm haberi geldiğinde Adana’da bulunan Atatürk’ün, sofrasında Hamdullah Suphi (Tanrıöver) de vardır. Atatürk:

-Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki…

Diye başlayan bir değerlendirme yapmıştır.

Bu sözleri Hamdullah Suphi, kuzeni Fethi Sami Baltalimanı’na aktarmıştı. Fethi Sami, Sultan Vahidettin Han’ın ablası Mediha Sultan'ın torunudur.

Kalabalık maiyetiyle İstanbul’dan ayrılan Sultan Vahidettin Han; yokluk, zaruret ve vatan hasreti içinde San Remo’da can verdi. Alacaklıları tarafından haciz koydurulan naaşı, kızı Sabiha Sultan’ın tedarik ettiği para ile kaldırılmıştır.

Peki, yurt dışına çıkarken ne götürdü?

Son Padişah hazineyi soyup gitmedi. Sultan Vahidettin Han isteseydi yurtdışına çok önemli ve paha biçilmeyen değerdeki, başta “Mukaddes Emanetler” olmak üzere hazineyi çıkarabilirdi. Nitekim kendisine bu yönde yapılan teklif ve tavsiyeleri elinin tersiyle itmiştir. Tarık Mümtaz Göztepe bu konuda şunları yazmaktadır:

“Sultan Vahidettin’in vatandan ayrılma hadisesinden bir müddet evvel, Topkapı muhafızlığına kademe kumandanı ve sabık kayınbirader Zeki Bey getirilmişti. Ömrü politika mücadelelerinde ve komitecilikte geçen bu netameli ve atılgan adam ile kendisi gibi düşünen bazı kafadarları, Padişah giderken Hilafet’e ait mukaddes emanetleri birlikte götürmesi hususunda şiddetle ısrar gösteriyorlardı. Hatta İstanbul’da en yüksek rütbeli bir ecnebi zabıta kumandanı bulunan Kolonel (Albay) Maksivel bu emanetleri en emin bir vasıta ile hiçbir tahribata meydan vermeden memleket haricine çıkarabileceğini söylemiş ise de, bu nazik işe Sultan Vahidettin asla yanaşmamış, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler ecdadımın Türk Milleti’ne armağanıdır, diyerek bu teklifleri reddetmiştir.”

Hatta yurdu terk ettiği aya mahsus özel maaşını da, bu ay çalışmadım ve hak etmedim diyerek almamıştır. Ayrıca el yazma ve paha biçilemeyecek kadar değerli bir Mushaf’ı da, tüm ısrarlara rağmen iade ettirmiş, yanında götürmemişti.

"İngilizlere sığındı" diye dile dolanan Sultan Vahidettin Han’ın, neden doğrudan doğruya İngiltere’ye (mesela Londra’ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta Adası’na, sonra da İtalya’daki San Remo’ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi göze almış olabilir? Eğer Vahidettin Han gerçekten de söylendiği gibi İngilizlere sığınmış ve hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve yeni kurulmuş Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde ödüllendirilmesi gerekirdi. Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın kasabın elinde rehin kalmazdı. Hacizli cenazesi defnedilemediği için, haftalarca ortada kalıp kokuşmazdı.

Sultan Vahidettin Han’ın İtalya Kralı’na da bir cevabı vardır ve öğrenilmesi gerekir:

Saraydan, kendine ait olmayan bir iğne dahi almadan ayrıldıktan sonra, çok zor günler geçiren Sultan Vahidettin Han, Mekke’de bir süre kaldıktan sonra, İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada ikamet etti. Parasız ve imkansız kalmıştır. Muhtaç durumdadır. Şehzadelik günlerinde kendisini İstanbul’da ağırladığı devrin İtalya Kralı Viktor Emanuel, başyaveri vasıtasıyla, Sultan’a şu mesajı gönderir:

“Zatı Şahaneleri’nin memleketlerini bazı olaylar dolayısıyle terk ederek benim ülkeme misafir olarak gelmelerinden büyük bir sevinç duymaktayım. Kendileri İtalya toprağına ayak bastıklarından itibaren özel misafirimdirler. Zombardo’da bir şato, Floransa’da yine bir şato, Napoli’de de bir sarayım mevcuttur. Bunlardan hangisinde oturmak arzu ederlerse araba, ihtiyaç maddeleri ve tüm personeliyle emirlerine tahsis edilecektir.

Acaba hangisini arzu buyururlar?”

Sultan Vahidettin Han’ın etrafındakiler, yokluktan bunalmış vaziyette iken böyle bir haberin gelmiş olmasından büyük sevinç duymaktadırlar. Ağızları kulaklarındadır.

Nihayet artık yokluk yılları bitmiştir. Sultan’ın bunu reddetmeyeceğinden emindirler. Yüzler gülmektedir.

Sultan Vahidettin Han’ın cevabı ise şudur:

“Kral hazretlerine gösterdikleri misafirperverlikten dolayı müteşekkirim. Fakat bu davetlerini asla kabul edemem.  Memleketimdeki olaylar beni her ne kadar tac ve tahtımdan ayrı koydu ise de, üzerimde Halifelik sıfatı mevcuttur. Ben bütün Müslümanların reisiyim. Peygamber postunda oturmaktayım. Bu sıfatım, kendi dinimden olmayan bir zatın bu türlü tekliflerini kabulden beni meneder. İşte bundan dolayı Kral hazretlerine davetlerini kabul edemeyeceğimi bildiririm.”

Bu cevabı tercüme eden Tahir Bey söz alır:

-Efendimiz, bugün iyi kötü sayenizde yaşıyoruz. Fakat hazıra dağ dayanmaz, bunun yarını da var.

Diyerek yokluğu hatırlatır.

Sultan’ın cevabı şudur:

-Ne yapalım azizim Tahir Bey! Biz de soğan ekmek yeriz!..

Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu.

Buna benzer bir olay daha vardır. Sultan Vahidettin’in Halifei Müslimin sıfatını vurgulayan ve bu uğurda açlığı bile göze aldığını gösteren bir olay:

Hindistan Müslümanları, Sultan Vahidettin Han’ın Halife sıfatı üzerinde bulunduğu halde, Avrupa’da ne kadar maddi sıkıntı çektiğini izlemektedirler. Öteden beri Anadolu’daki istiklal mücadelesinin başarısı için dua ve niyazda bulunurken,  aralarında topladıkları paraları Anadolu’ya yardım için göndermekteydiler. Bu arada hatırlamakta fayda vardır. Anadolu’ya yardım konusunu o kadar ciddiye alırlar ki, kadınlar tüm takılarını ortaya koyarak dualarla yardım kampanyasına katılmaktadırlar. Bir kadının hiç takısı ve parası olmadığı için çocuğunu satılığa çıkarıp yardım etmeye kalkıştığını tarihler yazıyor.

İşte kısa bir süre sonra Avrupa’da sefalet içinde yaşayan Halifei Müslimin Vahidettin Han’a yardım için, aralarında külliyetli miktarda bir para toplamışlardır. Bu yardımı Halife’ye takdim etmek üzere de, Ağa Muhammed Nurettin Cafer isminde bir kişiyi görevlendirmişlerdir. Elçi paraları getirmiş Vahidettin Han’a vermek istemiştir. Vahidettin Han bu parayı kabul etmemiş ve:

-Hamdolsun, şimdi ihtiyacım yoktur.

Demiştir.

Ağa Muhammed söz alarak:

-Efendimiz bu parayı Müslümanlar, Halife olduğunuz için ve bir hizmete sarf etmeniz için gönderdiler.

Diye cevap vermesi üzerine Vahidettin Han:

-Sizin ülkenizde Müslümanlara hizmet eden bir medrese veya müessese var mıdır?

Diye sormuştur.

Ağa Muhammed:

-Evet vardır. Sindi İslamiyye Medresesi bunlardan biridir. Başka müesseseler de vardır.

Vahidettin Han o zaman:

-Madem ki bu parayı benim İslami bir hizmete sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatımla sizi naip tayin ettim. Bu parayı götürün, Sindi İslamiyye Medresesi’ne ve onun yanındaki diğer müesseselere Halife’nin namına sarf edin.

Diye cevaplamıştır.

Parayı götürmüş olanlar sonucu şöyle anlatırlar:

-Halifei Müslimin bu sözü söylediği zaman huzurunda ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Zira ihtiyacı olduğunu biliyorduk. Huzurundan mecburen ayrıldık. Bu paraları emrettiği yerlere sarf ettik. Geri döndükten kısa bir müddet sonra Halife Hazretleri’nin vefat haberi geldi.

Görüldüğü gibi Sultan Mehmed Vahidettin Han, bu durumda bile kendini düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:

-Saray ve Saltanat yıkılmış ne çıkar, Vatan ve Millet kurtuldu ya…

Birgün etrafındakilere şu cümleyi ifade edecektir:

“Biz Devlet’i ve Millet’i koruyan bir paratönerdik. Bir gün geldi devletin ve milletin varlığına yıldırım düşecek oldu. Onu biz üzerimize çektikçe biz yandık, fakat Devlet ve Millet kurtuldu. Mühim olan da buydu. Ben neticeden yine de memnunum.”

Sultan Vahidettin Han, gurbet hayatı boyunca hep kulakları Türkiye’de, bir haber beklemiştir. O da Mustafa Kemal’in bir gün halkın karşısına geçip, kendisinin İstanbul’da daima düşmanın tazyik ve tesiri altında bulunduğu, Anadolu’daki harekatı hep desteklediği, bazı tehlikeleri de paratoner vazifesi görerek kendi üzerine çekmek amacıyla yaptığı yolunda açıklamalarda bulunsun diye. Kendisinin vatan haini olmadığı, Milli mücadelenin başarılması için üzerine düşenleri yaptığını açıklasın diye. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

Sultan ve Halife ünvanlarını taşıyan Vahidettin Han’ın Hıristiyan toprağında defnedilip bırakılması uygun değildi. Türkiye’ye de defin söz konusu olamazdı. Müslüman bir memleket arandı. İşte tam o sırada, Manolya Villası’na icra memurları geldi. Esnaf, başta mahallenin bakkalı ile manavı olmak üzere, birikmiş alacaklarını tahsil edebilmek için tabuta haciz koydurdular ve tabutun başına iki polis diktirdiler.

Tabut tam 15 gün villada rehin kaldı ve haczin kaldırılmasına, hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın, elinde kalan tek serveti olan küpelerini satıp borçları ödemesinden sonra izin verildi. Hacze sebep olan borçların toplamı, bugünün parasıyla sadece 20 bin dolar civarındaydı. Artan parayla, cenaze tahnid ettirildi. O arada, Suriye’de bir manda idaresi kurmuş olan Fransa da, Padişah’ın Şam’a defnedilmesine izin verdi..

Bir Sultan geçti bu dünyadan. Alevlerin arasındaki koltuğa oturdu. Alevler arasında 2-3 sene ülkeyi yönetti. Alabileceği en isabetli kararları aldı. Yapabileceği en uç fedakarlıkları yaptı. Şahsi serveti dahil ne var yoksa cihad uğruna sarfetti.

Elinin altında yedi göbek sülalesini sittin sene geçindirebilecek imkanları beraberinde götürüp kullanmak yerine, ülkesine bırakarak gitti. Üstelik yarım çalıştım diye aldığı aylık ücretin yarısını bile geri iade ederek gitti. Ülkesinin aleyhine çalışmak şartıyla kendisine teklif edilen servetleri ve imkanları elinin tersiyle itti. Müslümanların kendi aralarında helalinden toplayıp getirip ona takdim ettikleri paralara bile tenezzül etmedi. Aç kaldı, açık kaldı, borçlandı, ama üzerine taşıdığı sıfatlardan asla taviz vermedi.

Vefatından sonra cesedine bile haciz koydular. O lekesiz tertemiz bir isim ve ünvan bırakarak göçtü gitti.

Uğradığı iftira ve haksızlıklara isyan bile etmedi. Kendisine haksızlık yapanlara asla karşılık vermedi.

Adam gibi yaşadı, adam gibi vefat etti.

O bir sultandı. Tertemiz bir sultan sülalesinin son sultan ferdi. Sultan oğlu Sultan!..

 

Baltacı Mehmed Paşa

Müfteriye iner Baltacı’nın baltası,

Biz ona sunarız duadan bir bal tası…

 

 

BALTACI  -  BAŞ TACI

 

Osmanlı tarihinde onun kadar yanlış anlaşılan bir paşa daha var mıdır, bilinmez.

Olmadık iftiralara uğramış, olmadık günahlarla itham edilmiş, kişiliğinin tamamen tersi bir anılışla anılır olmuş. İşin garip tarafı ise, bunlar onun vefatından yüzyıllar sonra olmuş. İftiralar ve isnatlar yapılmış. Mal, şöhret ve şehvet hastalığı olmamasına rağmen, nasıl bunlarla anılır olmuş? İşte bu masumiyeti ve yüzyıllar sonraki mağduriyeti yönüyle kitabımızın konusu yapılmış bir paşa!

Önce kendisinin hayat hikayesine bir göz atalım, sonra da yeri ve sırası geldikçe onun hakkındaki yanlış bilgilere dikkat çekelim.

Baltacı Mehmed Paşa, 1662 yılında Çorum’a bağlı Osmancık ilçesinde doğdu. İlme susamış bir gençti. Bu maksatla Tunus, Libya ve Cezayir'e kadar gitti. Daha sonra İstanbul'a geldi. Akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu.

Saraydaki baltacılar sefer sırasında çalılık ve ormanlık yerleri temizlemek, yol açmak, çadırları kurup kaldırmak, yükleri bindirip indirmekle görevli kimselerdi. Sonraları sarayı korumak ve sarayın dış hizmetlerini yapmakla görevli kimselere baltacı denildi.

 

HIZLI BİR YÜKSELİŞ

 

Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup "Mehmed Halife" namını kazandı.

Katipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Paşa, yazıcılığa ve 1703 yılında da mirahurluğa tayin edildi. Mirahur kelimesi miri ahır, yani ahır amiri demekti. Atlarla ilgili işlere bakan görevlilere denirdi.

1704 yılının Kasım ayında Kaptanı Deryalığa tayin oldu. Bundan bir ay sonra da Padişah 3.Ahmed Han tarafından mührü hümayun, yani sadrazamlık mührü kendisine verilerek Sadrazam oldu.

3 Mayıs 1706'ta görevden alınıp Sakız Adası’na sürgüne gönderildi. Daha sonra Erzurum valiliğine ve arkasından da Sakız muhafızlığına getirildi.1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710'da tekrar Sadrazam oldu. Serdarı Ekrem olarak, yani Başkumandan Sadrazam olarak Rus seferine çıktı.

Prut denilen yerde Rus ordusu ile karşılaştı. Bu savaş sırasında, Deli Petro'nun etrafını sarmışken, ileride Çarlık koltuğuna oturacak olan Rabel(1.Katarina)'in araya girmesi üzerine barışı kabul etti. Dönüşte rakiplerinin padişahı ikna etmeleri ile azledilerek Kasım 1711’de  Midilli'ye sürgüne gönderildi. Kısa süre sonra da, sürgün yeri Limni Adası oldu. 1712 yılında Limni adasında vefat etti. Vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.

 

MOSKOFLA HESAPLAŞMA

 

Onun dönemindeki en önemli olay Prut savaşıdır. Yukarıda da dediğimiz gibi zaten Ruslarla yaptığı Prut savaşı ve kazandığı zafer dolayısıyla kitabımıza konu olmuştur. Öyle bir zafer ki, attıkları iftiralarla bugün hala onun günahlarını azaltmakla meşgul olanlar vardır. Nasıl mı? Gelin Prut savaşında neler olmuştur, özet olarak üzerinde duralım:

O yıllarda Rusya'nın başında bulunan Çar 1.Petro(Deli Petro) Rusya'nın sıcak denizlere inmesi için Osmanlı engelini aşmayı hedeflemekteydi. Karlofça anlaşmasından sonra ele geçirdiği Azak Kalesi ve Azak Denizi’nde anlaşmalara aykırı olsa bile, donanma inşa etmeye koyulmuştu. Bu da onun önce Karadeniz’e, arkasından da boğazlar yoluyla Akdeniz’e inme emellerinin ipuçlarıydı. O devirde Karadeniz, gerçek bir Osmanlı iç denizi idi. Karlofça anlaşması ile Azak’ın Ruslara verilmiş olması, onlara Karadeniz’de donanma bulundurma hakkını vermiyordu. Çünkü bu eskiden beri uygulanan bir husustu. Nitekim Azak’ın Ruslara verilmesi müzakerelerinde Osmanlı delegeleri şu mütalaayı ortaya koymuşlardı:

“Gerek Karadeniz ve gerek bu denizin bütün kıyıları Zatı Şahane’nin (Padişahımızın) hakimiyeti altındadır. Osmanlılar buralara hakim oldukça, bu sularda hiçbir gemi görülemez. Buralarda Zatı Şahane’den başka hiç kimse hakim olamaz. Hatta bundan evvel İngiliz, Fransız, Flemenk ve Venedikliler, Karadeniz’e ticaret gemileri gönderebilmek için iltimas edilmesi talebinde bulunmuşlar, hükümetimiz de onlara aynı cevabı vermişti. Karadeniz, Babı Ali (Osmanlı Hükümeti) nazarında saf ve pakize bir bakire durumundadır. Ona hiç kimsenin eli sürülemez. Memaliki Osmaniye (Osmanlı ülkeleri) alt üst olmadıkça da buralarda hiçbir ecnebi gemisi görünemez.”

Bu kayıtlara rağmen Azak’tan Karadeniz’e inme teşebbüslerini sürdüren Deli Petro, boyundan büyük işlere kalkışmış oluyordu.

Çar 1.Petro’ya; son derece otoriter, uzak görüşlü ve yeni politikalar geliştirip uygulamaya koyabildiği ve büyük riskleri kolayca üstlenebildiği için bizim tarihlerimizde "deli" lakabı verilmiştir. Bu lakap hem gözü karalığını ifade etmekte, hem de düçar olduğu sara hastalığını işaret etmektedir. Bunaldığında ve sıkıştığında sara nöbetleri geçirdiği tarihlerde kayıtlıdır.

Deli Petro emeline ulaşabilmek için Romanya üzerinden Balkan milletlerini de kışkırtmakta, onları kendi himayesinde gibi görmektedir. Mesela daha bağımsızlık kazanmasına 125 yıl bulunan Yunan halkına Rumların lideriymiş gibi belgeler gönderebilmekteydi. Aslında Balkanlarda bulunan Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine mensup olanlarını himaye ve isyana teşvik etmek gibi son derece zararlı bir rol üstlenmenin peşindeydi.

 

DELİ PETRO’YA DERS VERMEK

 

Deli Petro’nun derdi sadece Osmanlı değildi. Batıda da diğer devletlerden bir takım yeni yerler ele geçirmek amacındaydı. İsveç bu devletlerden biriydi. İsveç Kralı Demirbaş Şarl ile giriştiği bir savaşta galibiyet elde etmişti. Kral da Osmanlıya sığınmış olduğundan, onu bir müddet Osmanlı topraklarında takip etmiş, sonra geri çekilmişti. Bu sefer de Kral Demirbaş Şarl’ın kendilerine teslim edilmesi için Osmanlıya nota verilmişti.

Kendi ülkesine sığınan bir Kral’ın kendi misafiri olduğunu, onu düşmanına teslim etmenin Osmanlı ve İslam geleneklerine uymadığını ifade eden hükümet notayı reddetti. Rusya’ya ve ele avuca sığmaz Deli Petro’ya bir ders vermenin gerekli olduğunu anlayan Padişah, geniş bir divan yaparak savaş açma kararı aldı.

Osmanlı Devleti Rusya'nın bu yayılmacı emellerine dur diyebilmek için, Serdarı Ekrem Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki yaklaşık 100 bin kişilik ordusunu Rusya üzerine sevketti. Kırım’dan ve diğer bölgelerden orduya yapılan iltihaklarla bu sayının 140 bini bulduğu kayıtlıdır.

Rusya doğrudan Mareşal Şeremetiyev, dolaylı olarak da Deli Petro’nun kumandasında 60 bin kişilik ordusu ile Osmanlı sınırlarını aşarak Romanya topraklarına gelmiştir. Romanya’da bulunan Prut nehri kıyısı savaş sahası olarak belirlenmiştir.

Osmanlı ordusu, 9 Nisan 1711’de sefere çıkmıştı. Osmanlı donanması da üç yüz altmış gemiyle Karadeniz’e açılarak, Azak Denizi’ndeki Rus donanmasını imha ve Azak Kalesi’ni zaptetmek vazifesiyle denizden sefere katıldı.

Osmanlı ordusunun öncüleriyle, Rus öncü kuvvetleri, Prut Nehri karşı kıyısında nehir geçiş hazırlıkları yapılırken karşılaştılar. Osmanlı öncü kuvvetleri, alelacele bir gecede 4 köprü yaparak emniyetle nehrin karşı tarafına geçti, karşı kıyıda bir köprü başı ele geçirdi. Bu sırada, düşman öncülerinin geri çekilme hareketini sezen Baltacı Mehmed Paşa, kuvvetli bir süvari kolunu ileri göndererek Ruslara ağır kayıplar verdirdi. Diğer taraftan Kırım Hanı Devlet Giray da Rus nakliye kollarını basarak epeyce kayıp verdirdi. Ayrıca çeşitli eşya ile dolu 600 arabayı da ele geçirdi. Bu suretle, Rus ordusu ağırlıklarını tamamen kaybetti. Öğleden sonra Rus askerine verilen istirahatten faydalanan Devlet Giray, Tatar birlikleriyle Yaş yolunu kesince, Rus ordusu çok kötü duruma düşürüldü. Kuzey, yani ricat hattı, Kırım atlıları; sağ kanat da Osmanlı sipahileri tarafından tutuldu. Prut Irmağı’nın karşı kıyısına da Osmanlı askerleri yerleştirilince, çevirme işi tamamlanmış, Rus ordusu artık tamamen çember içine sıkıştırılmış bulunuyordu. Ruslar, ilk gün, topçu desteği olmadan açıktan yapılan yürüyüşü, yeniçerilerin gayretsizliği sebebiyle durdurmaya muvaffak oldular. Fakat bu çarpışmalar sonunda, Çar’ın hareket imkanları da tamamen önlendi. Osmanlı topçusunun mevzilere girmesiyle de Ruslar büyük zayiat vermeye başlamıştı. O yıllarda böyle zaferler kazanmayı unutan yeniçerilerde, Rus ateşinin de etkili olmaya başlamasıyla yılgınlık ve bıkkınlık emareleri görülmeye başlamıştı. Hatta bir ara bozulup kaçmaya başladılarsa da önü tez alınmıştı. Bereket bu bozgunu hava kararmış olması sebebiyle düşman fark edememişti.

 

DELİ PETRO YENİ UYANDI

 

Osmanlı topçu atışları ile çok zor bir duruma düşen Rus ordusunda panik başlamıştı. Askerler aç ve susuzdu. Ordu içinde bulunan çok sayıda kadın da bu paniği körüklüyordu.

Ordusunun gıdasızlık ve panik yüzünden fena bir durumda olduğunu, çemberden kurtulmanın imkansızlığını ve zayiatının da git gide artmakta olduğunu fark eden Çar Deli Petro, bir meclis topladı ve bu mecliste Osmanlılara sulh teklifinde bulunmayı kararlaştırdı. Çar’ın müsaadesiyle Mareşal Şeremitiyev bir mektup yazarak, resmen sulh teklif etti. Baltacı Mehmed Paşa, mektubu getiren Rus subaylarının karnını doyurup tevkif ettirdi ve Rus ordusunun bombardıman edilmesini, top ateşine ara verilmemesini emretti.

Bunun üzerine Şeremitiyev, ikinci bir mektup yazarak daha fazla kan dökülmeksizin sulh için bir karar vermesini Baltacı Mehmed Paşa’ya tekrar rica edip, aksi takdirde canla başla tekrar harp edeceklerini bildirdi.

Çar Deli Petro’nun metresi olan Rabel (sonradan Çar Deli Petro ile evlenecek, Çar öldüğünde de Rus tahtına 1.Katerina ünvanı ile oturacaktır.) Çar Deli Petro’nun sıkıntı ve telaştan sara nöbetine tutulduğunu görünce, bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek mücevherlerini topladı. Ele geçirebildiği bütün değerli eşyaları ile birlikte bunları Serdarı Ekrem’e hediye olarak gönderip, barış tekliflerinin kabul edilmesi ricasında bulundu. Serdarı Ekrem Baltacı Mehmed Paşa 21 Temmuz 1711 tarihinde Şeremitiyev’den ikinci mektubu da aldı. Özel heyetle gönderilen mücevherleri de ordu reisülküttabı ve Sadaret mektupçusu (bugünün özel kalem müdürü) Ömer Efendi ile Sadaret Kethüdası Osman Ağa’nın huzuruna getirmesi sonucu tespit ettirerek teslim aldı ve ricaları dinledi. Bu bilgi ve haberlerden sonra bu hususu görüşmek için, Kırım Hanı ve kumandanlarını toplayıp, barışın kabul edilip edilmemesini müzakere etti.

Topladığı harp divanına dedi ki:

-Rus Çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeyi kabul ediyor, ne dersiniz? Arzumuz gibi hareket ederse sulha mı müsaade edelim, yoksa emanına bakmayıp harbe devam mı edelim?

Kırım Hanı, anlaşmaya muhalif olmasına rağmen, divandaki kumandanlarının ekserisi:

-Eğer istediğimiz kaleleri bize teslim eder ve tekliflerimize razı olursa, sulh yapmak kazançtır. Ayrıca yeniçeriler arasında savaşa karşı bir isteksizlik sezilmesi ve maazallah fena bir durumda savaşın bozgunla neticelenme ihtimali vardır! Hem önümüz kıştır. Savaşın uzaması halinde zor hava şartlarına dayanıp burada barınmamız zordur.

Diye cevap verdiler.

 

PARLAK BİR ANLAŞMA

 

Uzayan savaşta yeniçerilerin bozulma ihtimallerinin olduğu, Karlofça ile başka devletlere kaptırılan toprakların da, diri bir Osmanlı ordusu ile geri alınabileceği, bu bakımdan ordunun savaştırılarak yıpratılmaması gerektiği düşünülerek, ekseriyetle barış yapılması kararı alındı. Ertesi gün ordugaha davet edilen Rus baş murahhası Pyotr Şafirov ile görüşmelere başlandı ve 22 Temmuz 1711’de antlaşma imzalandı.

Bu antlaşmaya göre:

Rus ordusu serbest bırakılacaktı.

Ruslar Azak Kalesi’ni boşaltıp iade edeceklerdi.

Osmanlı sınırında yaptıkları tüm kaleleri yıkacak, içindeki silah ve mühimmatı Osmanlı Devleti’ne teslim edeceklerdi.

Rusya'nın peşinde olduğu İsveç Kralı Demirbaş Şarl ülkesine serbestçe dönebilecekti.

Rusya İstanbul'da daimi elçi bulundurmayacaktı.

Rusya Lehistan'ın içişlerine de bundan böyle karışmayacaktı.

Görüldüğü gibi bu antlaşma Osmanlı için başarılı bir antlaşmadır. Karadeniz’in Osmanlı iç denizi olarak devamını teyit edici, kuzey sınırları garanti altına alıcı, Osmanlı iç işlerine karışılmasını önleyici bir antlaşmadır. Ancak Baltacı Mehmet Paşa'nın siyasi rakipleri dönüşte Padişah'a durumu farklı izah etmişler, yok edilmek üzere olan Rus ordusunun, Baltacı'nın keyfi hareketleri yüzünden kurtulduğunu anlatmışlardır. Ancak Baltacı'nın Rusların barış önerisini kabul etmesinin temel sebebi ordusu içindeki yeniçerilerin savaşın uzaması halinde huzursuzluk çıkarmaya başlamasıyla ilgiliydi. Ayrıca Prut’taki Rus ordusu tamamen imha edilse bile, başka Rus kuvvetleri mevcuttu. Savaşla elde edilebileceklerin azamisi bu barışla sağlanmış oluyordu.

Bu tek taraflı bilginin verilmesi ile, Baltacı Mehmed Paşa padişah nezdindeki itibarını yitirmiştir.

Paşa savaş meydanında kendisine sunulan hediyeleri tamamen hazineye intikal ettirmiştir. Bunların bir kısmını iade etmediğini iddia edenler de çıkmıştır. Lakin paşanın iki devlet görevlisi olan Ömer Efendi ve Osman Ağa’dan teslim aldığı kıymetli eşyalar bellidir. Devlete teslim ettiği de bellidir. Bunda bir fark yoktur. Ama Ömer Efendi ve Osman Ağa’nın, Rus ulaklarından ne teslim aldıkları açık değildir. Bir kısmını alıkoyup koymadıklarına dair bir bilgi yoktur. Olayda şüpheli bir taraf varsa işte o da budur.

 

MADALYA ALACAĞINA SUÇLU SAYILDI

 

Baltacı Mehmed Paşa Edirne’ye gelmiştir. O daha gelmeden İstanbul’a getirilen haberler tamamen düzmecedir. 3.Ahmed Han’ı etrafındakiler işlemişler, işlemişler ve doldurmuşlardır.

Güya Serdarı Ekrem, tüm Rus ordularını imha edebilecek konumdayken rüşvet alarak barış yapmış ve Rusları kurtarmıştır. Ayrıca Edirne’de Padişah’ı tahtından indirmek için plan program yapmaktadır. Padişah’ın tahtında gözü vardır.

Halbuki Baltacı Mehmed Paşa 3.Ahmed Han’ı çok sevmektedir. Bunun için 1703 ihtilalinde 2.Mustafa Han’ın tahttan indirilmesi ve yerine Şehzade İbrahim’in geçirilmek istenmesini, maddi ve manevi bütün gücünü harcayarak önlediği ve 3.Ahmed Han’ın tahta oturmasını sağladığı bilinmektedir. Buna rağmen Edirne’de ihtilal hazırlığı yaptığı gibi acaip garaip iddialara Padişah’ı inandırmışlardır.

Neticede Padişah 3.Ahmed Han; başarılı, dürüst, bilgili ve kahraman Baltacı Mehmed Paşa’yı görevden azletmiştir.

Limni Adası’na sürgün gönderilen paşa, ertesi yıl burada vefat etmiştir. 50 yaşının içinde iken vefat eden Baltacı, böylece bir dizi komplonun kurbanı olmuştur.

Mallarına devletçe el konulmak istenmiş, lakin dişe dokunur bir mal varlığı çıkmamıştır. Mallarının büyük bölümünü kendini azleden Sultan 3. Ahmed Han’ın tahta geçebilmesi için harcamış, yeni herhangi bir mal varlığı da edinecek vakit bulamadan vefat etmiştir. Böylece de Rus Çarı’ndan rüşvet aldığı iddiaları da boş ve asılsız çıkmıştır.

 

İFTİRANIN BİNİ BİR PARA

 

Osmanlı tarihi kayıtlarına böyle geçen Baltacı Mehmed Paşa, yaklaşık 250 sene sonra Türkiye’nin gündemine getirilmiştir. Gerçek tarihçiler tarafından değil de, hayal kurup roman yazan bir takım yalancı ve iftiracı edebiyatcılar tarafından.

Hayali güçlü bir edebiyatçı, tarihin Prut sahnesine bakmış olmalı ki, orada Baltacı Mehmed Paşa adı geçiyor. Ayrıca aşk romanlarında sıkça kullanılan Katerina isimli bir de kadın bulunuyor. Her iki isim de, hayal kurmaya son derece müsait. Bir defa “Baltacı” ünvanı batılılardaki “Kazanova” ünvanı gibi cinsiyet bakımından güçlü bir erkek imajını çağrıştırıyor. “Katerina” da son derece çekici bir kadın ismi olarak onun yanına konulursa, bunların aşk maceraları çok tutulacaktır. Ayrıca bu çağlarda “Rusya” komünizmi temsil ettiği için, Türkiye’de de komünizmin düşman olarak görülmesi gerçeğinden de faydalanmak gerekir, diye düşünmüş olmalılar ki, çok tutulacak bir macera romanı ortaya çıkarmışlardır. Bunu gören başkaları da olaya dahil olmuşlar, sonuçta uydur uydurabildiğin kadar…

Güçlü ve maceracı bir Türk devlet adamının, Rus gibi bir düşmanı temsil eden ateşli bir dilberi saatlerce çadırında evire çevire ağırlaması gibi bir macera, neredeyse tarih diye yeni nesle yutturulmaya kalkışılmıştır.

O hale getirilmiş ki, Osmanlı tarihi Baltacı ile Katerina’nın şahsında özetlenmeye bile kalkışılmıştır. Baltacı sözünün geçtiği her mecliste, herkes manalı manalı birbirine bakarak çapkınca bir gülümseme yüzlerde belirir olmuştur. Aynı şekilde Katerina da dişiliğin ve ateşliliğin sembolü, güçlü erkek olan Baltacı’yı parmağında oynatan şeytansı bir dişi olarak görülmeye başlanmıştır. Bu ilişki ile sanki, bir taraf  “balta”sını çalıştırırken, öbür taraf da “ateş”i ile ordusunu ve ülkesini kurtarmıştır.

Halbuki bu senaryonun aslı astarı yoktur. Tarihi gerçekleri bilenlerce de, böyle bir olayın meydana gelmesi hem gerçeklere aykırıdır, hem de mantığı alt üst edecek bir yakıştırmadır.

Ama bir gerçek vardır ki, gıybet ve iftira yoluyla merhum Baltacı Mehmed Paşa’nın, varsa taksiratlarını azaltan bir sürü kendini bilmez insanlar söz konusudur. Taksiratı yoksa da, sevap hanesini yükseltmektedirler.

 

GERÇEKLER ORTADADIR

 

Bu olayı biraz daha inceleyelim:

Devrin tarihi ile ilgili hiçbir Osmanlı ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia yoktur. Prut dönüşü Baltacı’yı sadrazamlıktan düşürmek için bin türlü yalan ve iftira atan devlet adamları bile, böyle gülünç ve akla aykırı bir iddiada bulunmamışlardır.

Sözü edilen kadın (1.Katerina), Çar I.Petro'nın gözdesidir. Savaş sırasında Rus hazinelerini toplayıp, Osmanlı Serdarı Ekrem’i Baltacı Mehmet Paşa'nın huzuruna çıktığı ve Rus ordusunun barış teklifini kabul etmesi için yalvardığı iddia edilmektedir. Bu görüşmenin Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina arasında bir çadırda başbaşa yapıldığı ve aralarında bir cinsel ilişki olduğu iddia edilmiştir. Bu iddiaların tamamı kesin olarak uydurma ve yalanlardan ibarettir. Çünkü tarih boyunca devletler arasındaki uzlaşma, diplomatik kurallar çerçevesinde olmuştur. Böyle bir antlaşma yapılacaksa bu Rus ve Osmanlı heyetleri arasında olmalıdır. Şu mantıki gerçekler de bunun uydurma bir masal olduğunu ifade etmektedir:

Önce, 1711 yılında yapılan Prut savaşı ile ilgili ne Rus arşivlerinde ne de Osmanlı arşivlerinde, Baltacı ve Katerina arasında görüşme yapıldığı ile ilgili hiç bir bilgi yoktur.

İkincisi, söylenilen yalana göre Baltacı Mehmed Paşa, Katerina'nın altınlarına, mücevherlerine ve cazibesine kanarak savaşı durdurmuş. Halbuki zaten Osmanlı Devleti Rusya'yı savaşta köşeye sıkıştırmış ve Rusya Osmanlı'nın her isteğini kabul ediyor. O halde her istediğini alabilecek gücü olan Baltacı Mehmet Paşa, Katerina'ya veya altınlarına kansın! Mantıki olan, bunlar zaten kendisinin esiri ve ganimeti olacaktır.

Üçüncüsü, antlaşma savaş divanında saatlerce müzakere edilmiş, herkesin fikri tek tek alınmış ve yukarda anlattığımız şekilde kabul edilmiştir. Baltacı Mehmed Paşa’nın kendi reyi ile yapılan bir antlaşma değildir. O yalanda israr edecek olunursa, bütün savaş divanı üyeleri ile de mi böyle ilişkiler yaşatılmış ve rüşvetler verilmiştir? Bunun mantığı olur mu?

Dördüncüsü, Çar Deli Petro ve metresi Katerina savaş alanında değillerdir. Uzaktan kumanda etmektedirler. Savaşı ise yukarıda anlattığımız gibi ordunun başında bulunan Mareşal Şeremitiyev kumanda etmektedir.

Hem gerçek olaylar incelendiğinde, hem de mantık süzgeci çalıştırıldığında görülür ki tarihte hiçbir şekilde Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina görüşmesi olmamıştır. Tüm bunlara rağmen tarihi roman yazarları yaptıkları yakıştırma ile, hem şanlı tarihimizi lekelemek, hem de ahlak ve namusu tertemiz olan bir Osmanlı devlet adamının itibariyle oynamak suretiyle, olayı ticari bir meta halinde gençliğimize takdim etmişlerdir.

Baltacı bakımından ise bu bir avantajdır. Çünkü, bu konuda günahsızdır ama,böylece varsa başka hataları ve günahları manevi olarak iftiracılara fatura edilmektedir.

Türkiye’de bu kitabın yazıldığı yıllarda çevrilmiş bulunan, tarihimizle ilgili dizilerde şanlı padişahlar için de benzer iftira ve yakıştırmaların yapıldığı görülmektedir. Bunların etkisinden kurtulmanın en iyi yolu, gerçek tarihimizi bilmek ve gerek okullarımızda, gerek ilgili platformlarda, bu gerçekleri işlemek ve öğretmekten geçer.

Baltacı Mehmed Paşa:;paraya, servete, şöhrete kul olmamış, insan gibi yaşamış ve insanca da bu dünyadan göçüp gitmiştir. Tarihe yazdığı altın bir zaferi bizlere hediye ve emanet ederek göçüp gitmiştir.

Merhum Baltacı Mehmed Paşa her anıldığında, bizden hayır dua bekleyen bir kişidir. Kendisine iftira etmeye bir son vermek ve artık onu rahat bırakmak gerekiyor.

 

 

 

 

 

Koca Sinan Paşa

Koca korkak, cepheden kaçtı ta Budin’e,

Bu korkak layık mı, bu Millet’e bu Din’e…

 

 

BÖYLE BİR PAŞA

 

Bir Paşa…

Sadrazam olmuş, serdarı ekrem olmuş, fakat mal, şan, şöhret hırsı yüzünden ihanete varan adımları çekinmeden atmış bir Paşa. Osmanlı tarihinin en kara lekelerini tarih sayfasına yazdırmış bir Paşa, Koca Sinan Paşa…

Bir de oğlu vardır; Muhannes Mehmet Paşa. Muhannes demek “kancık” demek.  O da orduya başkumandanlık yapmış birisi. Ama nasıl bir başkumandan, nasıl bir korkaklık?

Duygularımıza hakim olabileceksek buyurun okuyalım:

Koca Sinan Paşa 1520 yılında Arnavutluk'ta Debre kasabasında doğmuş.

Küçük yaşta Hıristiyanlık’tan devşirilmiş ve eğitimi için Enderun saray okuluna alınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde "çeşnigir (sofracı)" olarak görev yapmıştır.

Kısa zamanda ilerleyerek, Kanuni'nin çeşnigirbaşılığına kadar yükseldi. Malatya Sancakbeyliği ile saraydan ayrıldı. Sırasıyla Kastamonu, Gazze ve Nablus sancakbeyliklerinde görev yaptıktan sonra Erzurum, Halep ve Mısır beylerbeyliklerinde bulundu.

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son seferi olan Zigetvar seferi sırasında, Halep beylerbeyi olarak görevdeydi. 1565'de Mısır Beylerbeyi oldu. Bu görevde iken Yemen'de çıkan isyan sonrasında azledilen Lala Mustafa Paşa'nın yerine vezirlikle, Yemen serdarlığına getirildi. 1569'da Mekke üzerinden Yemen'e yürüyerek, Aden ve çevresini asilerden temizledi. Kahire Kalesi'ni, Sana'yı ve Kevkeban kalelerini geri aldı. Yemen'i ikinci defa Osmanlı Devleti’ne bağladığı için Yemen Fatihi ünvanını kazanan Sinan Paşa, Yemen dönüşü tekrar Mısır beylerbeyliğine tayin edildi. Aslına bakarsanız Yemen’in gerçek fatihi meşhur Özdemir Paşa’dır. Ama bazı tarihler onu fatih olarak anarlar.

1572'de de yedinci vezir olarak, Divanı Hümayun üyeliği olan kubbe vezirliğine tayin edildi. Ertesi yıl Tunus'u İspanyollardan alarak Tunus Fatihi ünvanını kazandı ve gösterdiği bu başarıdan dolayı dördüncü vezirliğe yükseldi. Bu başarılarının da şişirme olduğunu yazan tarihçiler vardır. Ama o bir yolunu bularak tarih sayfalarına bile müdahale etmiş midir diye şüphelenmek gerek.

1577'de açılan İran seferinin ikinci yılında, 1579'da, Şirvan'ın elden çıkması üzerine serdarlıktan azledilen, ama ikinci vezir olan Lala Mustafa Paşa'nın yerine, o zaman üçüncü vezirliğe yükselmiş olan Koca Sinan Paşa, 1580'de İran cephesine başkumandan tayin edildi.

Koca Sinan Paşa İran cephesinde bulunduğu sırada, "Sultan Vekili" ünvanı ile Sadaret kaymakamı görevi yapan ikinci vezir Lala Mustafa Paşa, 7 Agustos 1580'de vefat etti. 25 Ağustos 1580'de 3.Murad Han, İran Serdarı olan Koca Sinan Paşa’ya mümkün olan en hızlı şekilde İstanbul'a dönmesi haberiyle Mührü Hümayun’u, yani sadrazamlık mührünü gönderdi ve Koca Sinan Paşa da birinci defa olarak Sadrazam oldu.

Koca Sinan Paşa Padişah’a, İran’ın yola getirilmesi gerektiğini, bunu da en mükemmel şekilde kendisinin yapabileceği telkinini yapıyordu. Diyordu ki:

-Hünkarım göreceksiniz İran Şahı elçiler gönderip barış istemeye mecbur kalacaktır. Bunun için İran’a bir ders vermek üzere kulunuz hazırım!

Bu sözler üzerine, Serdarı Ekrem olarak doğu seferine memur edildi.

 

SANKİ BULUNMAZ HİNT KUMAŞI

 

1582'de sadrazam olarak çıktığı İran Seferi'nden başarısızlıkla ve İran'la barışı sağlayamadan döndü. Üstüne üstlük İran’ın hücumları ile Gürcistan ve Şirvan bile tehlikeye girmişti. İran'dan istenilen yerleri İran Şahı'nın terkedeceği hakkında Sultan'a verdiği sözler de asılsız çıktığı için, 6 Aralık 1582'de görevden azledilerek Malkara’ya sürüldü.

Malkara'da dört yıl sürgünde kaldıktan sonra affedilerek 1586'da Şam Beylerbeyi görevi verildi. 14 Nisan 1586'da Siyavuş Paşa'nın ikinci defa sadrazamlıktan azli üzerine, Koca Sinan Paşa Malkara’dan çağrılarak ikinci defa sadrazam oldu. Padişahın haremine ve etkili kişilere yüklü miktarda para vererek bu görevleri aldığına dair ayyuka çıkan bilgiler mevcuttur. Ancak sadrazamlıkta gene başarısız olması sebebiyle 1 Ağustos 1591'de tekrar azledilerek yeniden Malkara'ya sürüldü.

Bir müddet sonra Yeniçeri askerlerinin isyanı vuku buldu. Padişah’a bu isyanı önlemenin yolunun ancak Koca Sinan Paşa’yı tekrar sadrazam yapmaktan geçtiği telkinleri yapılıyordu. Neden, niçin ve ne karşılığı bu telkinlerin yapıldığı hep soru işaretleri olarak durur. Yeniçerileri kontrol altına almak için Padişah kendisini tekrar ve üçüncü kere 28 Ocak 1593 tarihinde sadrazamlığa tayin etti.

29 Haziran 1593 tarihinde Bosna ve Macaristan beylerbeyleri ordusu Kulpa denilen mevkide Avusturyalılar tarafından baskınla bozguna uğratıldı ve Bosna Valisi Telli Hasan Paşa, sancakbeylerinden Sultanzade ve birçok yüksek rütbeli asker ve beyler bu bozgunda şehit oldular. Bu bozgun haberinden dolayı Sadrazam Koca Sinan Paşa, Padişah 3.Murad Han'ı Avusturya'ya savaş açmaya ikna etti ve Avusturya elçisi Yedikule'de zindana atıldı. 19 Temmuz 1593 tarihinde Sadrazam ve Başkumandan, yani Serdarı Ekrem olarak görev alan Koca Sinan Paşa, ordusuyla beraber Avusturya seferi için yola çıktı. Macaristan'a erişen ordu Kasım'da birkaç küçük kaleyi ele geçirdi ise de, 4 Kasım 1593'te İstolni Belgrad muhaberesinde yenilip, önce Budin'e, oradan da kış dolayısıyla İstanbul'a döndü.

Batı cephesindeki bu karışıklıkların önlenmesi gerekiyordu. 5 Mayıs 1594'de ordu Serdarı Ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa komutanlığında yeni bir Avusturya seferine çıktı. Bu ordu Mayıs sonunda Macaristan'a yetişip Avusturyalılar tarafından kuşatma altında bulunan Estergon ve Hatvan Kalelerini kuşatmadan kurtardı. Sonra Kırım Hanı'nın da sefere katılması ile sınırda bulunan kalelerin alınmasına başlandı. Güçlenen Osmanlı orduları Avusturyalılardan Tata, Yanıkkale ve Komaron Kalelerini geri aldılar.

 

HACIYATMAZ GİBİ SADRAZAM

 

Bu yoğun olayların üzerine, 6 Kasım'da Eflak Voyvodası olan Mihail başta olmak üzere, Erdel Prensi ve Boğdan Voyvodası arasında bir Haçlı ittifakı anlaşması yapıldı. Bu bölgelerde yaşayan Müslümanlar katliamdan geçirilmeye başlandı. Bu bölgelerden, Silistre ve Rusçuk'tan parasız pulsuz, yoksul Müslümanlar göçe başladılar ve İstanbul bile bu göçmenlerle dolmaya başladı. 1 Ocak 1595'da Eflak Prensi kuvvetleri İbrail Kalesi’ne hücum edip şehri yaktılar.

Serdarı Ekrem olan Koca Sinan Paşa hala cephede bulunmakta olduğu bir sırada, 15 Ocak 1595'de çok şiddetli bir kış hakimdi. İstanbul’dan gelen haber kötüydü: 3.Murad Han vefat etmişti. Yerine geçmek üzere oğlu Şehzade Mehmed Manisa'dan gelip, 27 Ocak 1595 tarihinde 3.Mehmed Han ünvanı ile tahta oturmuştu. Şubat 1595'te Koca Sinan Paşa'yı bulunduğu cephede iken sadrazamlıktan azledip yerine Ferhat Paşa sadrazamlığa getirildi. Yeni Sultan 3.Mehmed Han, cepheden İstanbul'a dönen Koca Sinan Paşa'ya İstanbul'a girmemesi ve sürgüne Malkara'ya gitmesi için buyruk gönderdi. Fakat Koca Sinan Paşa maruzatı olduğu beyanıyla Halkalı'ya kadar geldi; üzerine asker gönderilip buradan sürgün yeri olan Malkara'ya cebren götürüldü.

Nasıl bir dolap çevirdi bilinmez, Koca Sinan Paşa Temmuz 1595'te dördüncü kez sadrazamlığa getirildi. Bu görevi sırasında Eflak'ta çıkan Voyvoda 2.Mihal isyanını bastırmak üzere Eflak'a sefere çıktı.

Ama Eflak Prensi’nin gerilla savaşları ve Erdel Prensi Sigismund Batori'den destek görmesi ile bu askeri harekat, kış yaklaştıkça zorlaştı. 27 Ekim 1595'de Osmanlı güçleri Tuna Nehri'nin yakınlarında 2.Mihal'in askeri kanadı olan Eflak gücünün bir baskınına uğrayıp, yüksek sayıda Osmanlı askeri zayiatı vererek mağlup oldu. Mukabil hücum başarılı oldu, Osmanlı ordusu Bükreş'i geri almayı başardı. Bu istikrarsız askeri harekat ve uğranılan mağlubiyetler sebep gösterilerek, Koca Sinan Paşa serdarlıktan ve 4 ay 13 günlük süren dördüncü sadrazamlıktan, 19 Kasım 1595'te azledildi. Tekrar Malkara'ya sürüldü.

Ancak yerine getirilen Tekeli Lala Mehmed Paşa'nın 10 gün sonra vefatı üzerine, 1 Aralık 1595'te beşinci kez sadrazam oldu. İnanılır gibi değildi ama işte olmuştu.

3.Mehmed Han Eğri seferinin hazırlıklarını yapıyordu. Koca Sinan Paşa 90 yaşını geçmiş olduğu halde 3 Nisan 1596 tarihinde vefat etti. İstanbul Parmakkapı'da inşa ettirmiş olduğu türbesine defnedildi.

Bazıları tarafından Beşiktaş'ta camii bulunan ve o semte adı verilen Sinan Paşa ile bu Koca Sinan Paşa karıştırılmaktadır. Bu feci bir yanlıştır. Çünkü Beşiktaş'taki camii yaptıran ve o semte adını vermiş bulunan Sinan Paşa, Kapdanı Derya Sinan Paşa'dır. Kendisi Rüstem Paşa’nın kardeşidir. Burada anlattığımız ise başka bir Sinan Paşa, yani Koca Sinan Paşa’dır.

 

DEVRİNİN KARUNU OLMUŞTU

 

Sadrazamlık görevlerini alt alta yazarsak şöyledir:

7 Ağustos 1580-6 Aralık 1582, 3.Murad Han dönemi.

14 Nisan 1589-1 Ağustos 1591, 3.Murad Han dönemi.

28 Ocak 1593-16 Şubat 1595,  3.Murad Han ve 3.Mehmed Han dönemi.

7 Temmuz 1595-19 Kasım 1595, 3.Mehmed Han dönemi.

1 Aralık 1595-3 Nisan 1596, 3.Mehmed Han dönemi.

Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa Köşkü(İncili Köşk) ve ülkenin çeşitli yerlerinde cami, medrese, çeşme, han hamam gibi birçok hayratı vardır. 100 yerde camileri olduğu kayıtlarda vardır.

Öldüğünde bıraktığı servet dilden dile anlatılacak kadar muazzamdır. Bunlar helal yoldan mı kazanılmış, rüşvet ve adaletsizlikle mi kazanılmıştır? Okuyucu tahmin edecektir. İşte o servetten tarih sayfalarına geçmiş bazı kalemler:

600 bin düka altını,

2 milyon 900 bin nakit akça,

29 yük kıymetli taş,

20 adet çekmece dolusu zeberced,

15 adet inci tesbih,

61 ölçek inci,

20 miskal altın tozu,

2 adet elmas gerdanlık,

30 parça roza siması,

32 adet murassa kalkan (kıymetli taşlarla süslü),

16 adet murassa bilezik,

20 adet altın ibrik,

1 adet murassa satranç takımı,

140 adet murassa miğfer,

120 adet murassa kemer,

600 adet samur kürk,

600 adet vaşak kürk,

30 adet otuz siyah tilki kürkü,

1.070 parça ipekli ve sırmalı kumaş,

2 adet murassa at koşum takımı,

30 adet inci işlemeli eyer,

16 adet murassa eyer,

34 adet altın üzengi,

1.000 kantardan fazla gümüş kap...

Bu listeye yazılmayan başka neler vardı kimbilir?

İşin en enteresan tarafı ise bu utanmaz lakaplı sadrazam ve serdar, hazineye olan borçlarını ödemeden ölmüştür.

 

VAHŞET YILLARI

 

Şimdi Eflak Seferine büyüteç tutalım ve olanları özetleyelim:

Padişahı “Alman kralını derdest edip, zincire vurulmuş olarak huzurunuza getireceğim!” diyerek ikna eden Koca Sinan Paşa, 1595 yılının Ağustos ayının başlarında Eflak seferi için yoldadır.

Bazı tarihçilere göre ömrü haram yemek ve yedirmekle geçen Serdarı Biar (utanmaz başkumandan) Koca Sinan Paşa, üçüncü defa sadrazamlıktan azledilip Malkara'da sürgünken, Veziriazam Ferhad Paşa'nın Eflak meselesini çözebilmek için cephede bulunuşunu fırsat bilip, Sadaret Kaymakamı Damad İbrahim Paşa’ya rüşvet yedirerek, onun Padişah’ı yanıltmasını sağlayarak, Ferhad Paşa'nın azlini temin etmiş ve böylece dördüncü defa sadrazam oluvermiştir. Derhal Davutpaşa'dan yola çıkarak 1595 yılının 29 Temmuz günü, Edirne - Rusçuk yolunda Ferhad Paşa'dan sadrazamlık mührünü devir ve teslim almıştır.

Ordulara Koca Sinan Paşa’nın oğlu, Muhannes (kancık) Vezir Mehmed Paşa serdar olarak kumanda etmektedir. Düşman kuvvetleri Estergonu kıskaca almışlar, düşürmeye çalışmaktadırlar. Kalede bir avuç mücahit vardır. Mehmed Paşa’nın muazzam ordusu Estergon’a 40 kilometre mesafede bulunmaktadır. Mücahitler imdad istemektedirler. Aç susuz ve cephanesiz kalmışlardır. Çünkü barut ve su depoları düşmanın eline geçmiştir. Susuzluktan mermer taşlarını yalayanlar vardır. Bir tas suya 1 duka altını paha biçilmektedir ama o da yoktur. 40 km. ötede bulunan Mehmed Paşa korkusundan Estergon’a yaklaşamamaktadır. Beylerbeyi Osman Paşa, Mehmed Paşa’yı ikna için uğraştıkça, o bunu tersliyor susturuyordu. Estergon düşerse başta Budin olmak üzere diğer kaleler de tehlikeye girer, dediyse de dinletemiyordu.

Osman Paşa daha fazla sabredemedi, Serdar Mehmed Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen kendi kuvvetleri ile Estergon’a doğru hücuma geçti. Düşman kuvvetlerinin bir kısmını kendi üzerine çekerek Estergon mücahitlerine bir nebze nefes aldırdı.

Aradan 3 gün geçince Serdar Mehmed Paşa da istemeyerek saldırıya geçmek zorunda kaldı. Ama Estergon’a yaklaşıp düşman ordusuyla karşılaştığında, o kadar korkuya kapıldı ki, vücut dengesi bozulup kusmaya başladı. Anında kaçış emrini verdi. Fakat Osman Paşa bu emri dinlemeyip hücuma devam etti. Bu şekilde asker çarpışırken geri kaçmanın tehlikesini gören Serdar Mehmed Paşa, bir köşeye çekilip içki içmeye ve kendini oyalamaya başladı. At üstünde başlayan içki faslı o kadar ilerlemişti ki, at sırtından yere yuvarlandığında, etrafında kimse kalmamış, herkes ona lanet ederek  korkunç bir muharebeye tutuşmuşlardı. Önce düşman tahkimatlarını yerle bir etmişler ve ileri geçerek kaleye doğru hücuma geçtiklerinde düşmanın kurduğu topçu pususuna düşmüşlerdi. Osman Paşa şehit olmuş ve Osmanlı ordusu bozulmuştu.

Bu sırada çimenlerin üzerindeki sarhoş Serdar Muhannes Mehmed Paşa kendine gelmiş, atına binip dört nala savaş sahasını terk etmiştir. Tarihçiler derler ki:

“Serdarı Biar (Utanmaz Başkumandan) atına atlayıp avratlar gibi kaçmaya başlamış, ta Budin’e varıncaya kadar atının dizginlerini asla çekip gerisine bile bakmamıştır.”

Onu bu halde gören bazı subaylar da:

-Allah’tan korkun kaçmayın, düşmanlar size dokunamaz!

Deseler bile fayda vermemiştir.

Ordu bu şekilde bozulup geri çekilirken bazı tedbirli paşaların düşmanı oyalaması ile, tümden imha olmaktan kurtulunmuştur. Düşmanın eline geçen ağırlıklar ise şöyledir:

1500 çadır, 27 bayrak, 39 top…

Bu arada Koca Sinan Paşa da cepheye intikal etmiş savaşa başlamıştır.  Bazı başarılar kazanıp ilerleyerek Bükreş civarında bulunan Kalugeran’a vardığında, düşmanın asıl kuvvetleri ile karşılaştı. Asilerin başı Voyvoda Mihail aslında burada yığınak yapıp tuzak kurmuştu. Arazi keşfi yaptırmadan ve buranın bir bataklık olduğunu anlayamadan güvenle ilerleyen Koca Sinan Paşa’nın emrindeki ordu, burada bataklığa saplanmaya başladı. Askerlerinin atları ile beraber batmaya başladığını gören Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa, atını geri çevirip kaçmaya başladı. Ancak kaçış yolunda da keşif yapılmamıştı. Ordunun değerli kumandanlarından bir çok paşa bataklığa saplanıp şehit oldular.

Mağrur Başkumandan Koca Sinan Paşa, atından düşerek bir bataklığa saplanmaya başladı. Kah ayağa kalkıp, kah yere kapaklanarak kaçmaya çalışıyordu. Ama artık yolun sonuna gelmişti. Yavaş yavaş batağa gömülürken, Deli Hasan isminde bir asker tarafından çekilip kurtarıldı ve sırtlanıp bataklık sahadan uzaklaştırıldı.

İsmi Hasan olan bu asker bundan böyle Batakçı Hasan adıyla şöhret yapmıştı.

Bu bataklık muharebesinde Voyvoda Mihail Osmanlı ordusunu imhaya muvaffak olamadığı gibi, 12 topunu savaş meydanında bırakarak uzaklaşmak zorunda kalmıştı.

Gece olmuştu. Osmanlı ordusunda askerlerin dikkatsizliği yüzünden barut fıçılarına ateş sıçradı. Güçlü patlamalar meydana gelmeye başladı. Peşpeşe meydana gelen korkunç parlama ve patlamalarla gökyüzünü yırtan ışık ve sesler meydana geldi. Mihail uzaklarda değildi. Bu müthiş olayı hayretler içinde izliyordu. Zannetti ki, bu Osmanlıların yeni bir buluşu ve kurnazlığıdır. Üzerlerine geliyorlar kendini ve ordusunu bu gece imha edecekler…

Gecenin karanlığında tasını tarağını toplayıp, olanca güçleriyle oradan süratle uzaklaşıp savaş alanını boşalttı ve kaçmaya başladı. O hızla uzaklaşan asi Voyvoda, Eflak’i tamamen boşaltıp Erdel’e kaçtı. Artık Erdel böylece düşmandan bir kaza sebebiyle boşalmış oldu.

Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa adeta buna inanamıyordu. Bomboş olan Bükreş’e yürümeye cesareti yoktu. Akıncılara görev verdi ve keşif yapmalarını istedi. Yapılan keşiflerde artık Eflak’te hiçbir düşman unsuru bulunmadığı raporunu alınca ancak iki gün sonra Bükreş’e muzaffer bir kumandan pozlarında girdi.

Bükreş’te Cuma namazı kılan Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa, 75 km uzaklıktaki Targovişte şehrine akıncıları göndererek keşif yaptırdı.

Bu arada Estergon daha fazla dayanamadı, Almanlara teslim olmak zorunda kaldı. 53 sene önce Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından fethedilen Estergon, böylece yeniden düşmanın eline geçiyor ve tarihi eserleri ile beraber korkunç bir yağmaya tabi tutuluyordu. Halbuki Kanuni Sultan Süleyman Han bu şehrin tarihi dokusunu aynen korumuş idi. Bu da Haçlı barbarlığının tarihi örneklerinden biridir.

 

HAÇLI İŞİ VAHŞETLER

 

Koca Sinan Paşa Bükreş’te sadece 2 bin askerle Satırcı Mehmed Paşa’yı bırakarak, Targovişte üzerine yürüdü. Kurnaz Voyvoda Mihail Targovişte’yi boşaltarak geri çekildi. Osmanlı ordusunun kısa süre sonra buradan ayrılmak zorunda olduğunu biliyordu. Şehri savunma ihtiyacı bile duymadı. Bükreş’e ve Targovişte’ye kaleler yaptıran Koca Sinan Paşa, burada 30 gün kaldı. Böylece Eflak asilerden tamamen temizlenmiş oluyordu. Lakin düşman ordusu hiç yıpranmamış, potansiyel tehlike olarak dipdiri bulunuyordu.

Osmanlı askeri ise Voyvoda’nın boşalttığı Eflak’ten hadsiz hesapsız ganimetler toplamış, ganimet malıyla doyum haline erişmişti.

Seradarı Ekrem Targovişte’de sadece 3 bin beşyüz askerle, kumandan olarak Ali Paşa ve Koçi Bey’i bırakarak geri döndü.

Şimdi de gelelim Koca Sinan Paşa’nın tarihimize kara bir leke olarak geçen bir marifetine:

İsyancı Voyvoda Mihail’i takip edip etkisiz hale getirmesi gereken ve 100 bin kişilik ganimete doymuş ordusu bulunan Koca Sinan Paşa, bundan sonra isyanın bittiği hükmüne vararak geri döndü. Bu hareketi korkaklığı sebebiyle yaptığı tarihlerde kayıtlıdır. Osmanlı ordusunun hareketini günü gününe casusları sayesinde haber alan Mihail, Koca Sinan Paşa Targovişte şehrinden çıkar çıkmaz Eflak bölgesine girmiş, Osmanlı ordusunu, gereğinde geri çekilebileceği bir mesafe olan bir günlük mesafeden takip etmeye başlamıştı. 19 Ekim 1595 günü Mihail, Targovişte’ye girdi. Vampir yaratılışlı ve intikam hırsı ile dolu Voyvoda Mihail ve adamları, şehri savunan 3 bin beşyüz Osmanlı askerini muazzam ordusunu kullanarak etkisiz hale getirdi. Kumandanlar ve çok sayıda asker düşman eline düşmüştü. Yamyamlık ahlakı depreşen Mihail ve kumandanları tarihlere geçen o işi yaptılar:

Ali Paşa, Koçu Bey ve diğer yüksek rütbeli subayları, hafif ateşte çevire çevire kızartılar. İntikam ateşi ile gözleri dönmüş, akılları gitmiş olan Haçlılar Osmanlı kumandanlarını iştah ile ve hırs bürümüş duygularını tatmin ede ede yediler. Esir edilen diğer askerler de kazığa oturtularak türlü işkencelerle feryat ede ede şehit edildiler.

Asi Voyvoda’nın işi henüz bitmemişti.

Bu sırada Koca Sinan Paşa, Tuna Nehri’nin kuzey kıyısına varmış, Yerköyü kalesine gelmişti. Buradan orduyla karşı taraftaki Rusçuk’a geçecekti. Önce maiyetiyle beraber kendisi geçti. Sonra ordu geçmeye başladı. Ordunun ağırlıkları, silah araç gereç, araba ve eşyalarının geçmesi zaman alacaktı. Ordunun arkasını korumak tertibat almak üzere akıncılar görevlendirildi. Akıncılar en son geçecek ve böylece ordunun geçişi tamamlanacaktı. Köprü ise ordu geçtikten sonra yıkılıp atılacaktı. Düşman ordusun bir günlük mesafeden kendilerini takip ettikleri biliniyordu.

Koca Sinan Paşa’nın derdi ise, düşman değil, bu yapılan sefer esnasında alınan ganimetlerdi. Bu ganimetler askerin elinde bulunuyordu. Askerin elinde bulunan bu ganimetlerde kendi başkumanmdanlık payı da vardı. Henüz bunları askerlerden alma fırsatı olmamıştı. İşte köprü de vardı ve asker buradan geçecekti. Bu ganimet paylarını toplamanın tam sırasıydı. Kanlı Mihail geliyordu ama olsun, bu köprüden daha münasibi yoktu. Paracıklarına bir an önce kavuşmalıydı. Başkumandanlık payı malına mal katacaktı. Zaten bunun için sadrazamlık makamına gelmemiş miydi? Gelmek için çok paralar harcamıştı. Şimdi o paraları kazanca çevirmek zamanıydı. Koca Sinan Paşa kendisi köprüyü geçince askere şu emri verdi:

-Köprünün çıkışına kontrol noktaları kurulsun! Her asker elinde bulunan ganimetleri getirip bu kontrol noktalarına ibraz etsin! Üzerleri ve eşyaları iyice aransın. Bu ganimetlerden devletin ve başkumandanın payları alınsın! Bu işlemi yaptırmadan hiçbir asker köprüyü geçmeyecek!

Böylece düşman takibi dolayısıyla hızla geçilmesi gereken köprü bu işlemler dolayısıyla tıkandı. Geçişler geciktikçe gecikiyordu. Ama ganimet hisselerini almakta olan Koca Sinan Paşa’nın keyfine diyecek yoktu. Para hastalığı nüksetmiş, Mihail’in takibini çoktan unutmuştu. Böyle bir yöntemi o icat etmişti. Ona göre bu çok akıllıca bir işti. Kimse mal kaçıramayacak, kuruşuna kadar tahsil edilecekti.

Bu sırada Voyvoda Kanlı Mihail yetmiş bin kişilik ordusuyla gittikçe yaklaşmaktaydı. Gözü doymaz Koca Sinan Paşa’ya Tuna nehrinin iki yakasında orduyu ikiye ayırmanın çok tehlikeli olabileceği defalarca söylenmişse de, o bu uyarıları dikkate almamıştı. Mihail ise olanların farkına varmış, kurnazlık düşünüyordu. Osmanlı ordusu geçene kadar pusuda bekledi. Orduyu muhafaza ile görevli akıncılar hariç olmak üzere, diğer askerlerin tamamen geçmesini bekledi. İstediği pozisyonu yakalayınca da top ateşiyle köprüye nişan aldı. Bu sırada tarihi facia meydana gelmeye başladı. Akıncıların asla düşmana teslim olmama prensiplerini iyi bilen Kanlı Mihail, köprüyü geçmeye çalışan akıncıların bir kısmını köprüyle beraber Tuna’nın sularına gömdü. Şimdi karşı yakadaki yaklaşık 100 bin Osmanlı askeri, akıncıların suya gömülmesini canlı film seyreder gibi seyretmek durumundaydılar. Hiçbir şey yapacak durumda değillerdi. Aç gözlü Koca Sinan Paşa’nın da artık yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Akıncıların yarısı yanan köprü ile beraber sulara gömülerek şehit olmuş, kalan kısmı da 70 bin kişilik Kanlı Mihail ordusu tarafından son askerine kadar şehit edilerek yok edilmişlerdi.

İşte bu köprü faciası tarihlere bir kara leke olarak sürülmüştür.

 

AKINCILARIN ACI SONU

 

Osmanlı askeri teşkilatlarının en önemli sınıflarından biri Akıncı Ocağı’dır. Akıncıların, düşman arazisini tahrip edip zayıflatmak, ani baskınlarla düşmanı dehşet içinde bırakarak maneviyatını kırmak, keşif hareketleri yapmak, düşmanın pusu kurmasına mani olmak, ganimet ve esir almak, geçitleri, yolları, köprüleri emniyet altında bulundurmak, istihbarat yapmak, düşmanı barışa zorlayıcı askeri harekatlar yapmak gibi muhtelif vazifeleri vardır.

Tarih boyunca bu çeşit mühim görevleri yüklenen Akıncılar, parlak zaferlere ve başarılara imza atmışlar, meydan savaşlarının kazanılmasını sağlamışlar, Sırpsındığı gibi akıl almaz büyük zaferleri bizzat kazanmışlardır. Akıncılar Rumeli'de üç kola ayrılmış; Bulgaristan, Sırbistan ve Mora’yı merkez edinip, on dördüncü asrın başlarından on altıncı asrın sonlarına kadar, vazifelerini başarı ile yürütmüşlerdir.

İşte böyle şerefli bir ocağın 10 bine yaklaşan son temsilcilerinin çok büyük bir kısmının şehit edilerek yok edilmesi, Koca Sinan Paşa’nın sebep olduğu bir yüz karasıdır.

Böyle rüşvetle Sadrazam olan ve Serdarı Ekrem (Sadrazam Başkumandan) ünvanıyla da ordunun başına geçen Koca Sinan Paşa'nın, o yılki Eflak harekatı, baştan sona kadar hep Devleti Aliyyei Osmaniye’nin aleyhine cereyan etmiş ve Eflak'dan Macaristan'a kadar bütün Tuna boyu, şehit kanı ile sulanmış, mazlumların feryatları  semalarda yankılanmıştır.

Böylece Akıncı Ocağı büyük bir darbe yemişti. Bu olaydan sonra sınır boylarında 2-3 bin kadar akıncı kalmıştı. Akıncılık babadan oğula geçen ve seçme ailelerden oluşan bir askeri sınıf olduğundan, artık belini doğrultamayacak kadar azalmıştı. Pek çok namlı akıncı bu faciada hayatını yitirdiğinden yeni akıncı yetişemedi. Devlet, sınırları korumak için serhat kulu örgütlenmesine ağırlık verip, Kırım süvarilerinden faydalanma yoluna gidince, bundan sonra akıncılara ihtiyaç duyulmadı. Sonunda Akıncı Ocağı kendi kendine sayıları tükenerek tarih sahnesinden silinmiş oldu.

 

GÖZÜ DOYDU MU ACABA?

 

Sadrazam Koca Sinan Paşa’nın mal hırsı tarihe kara bir leke olarak sürülmüş oldu. Ancak sadece para ve mal hırsı mıdır, yoksa işin içine ihanet de girmiş midir? Tarihçiler çok çeşitli hükümler vermişlerdir.

Enteresan bir bilgi de şudur:

Koca Sinan Paşa ilk sadrazam olduğunda dairesine “Rüşvet alan da veren de melundur!” hadisi şerifini astırmıştı. Ancak ikinci görevlendirilmesinden itibaren bu levhayı yerinden indirttiği ve bir daha da astırmadığı kaydedilir.

Onun ölümünden kısa bir süre sonra da 3.Mehmed Han cepheden aldığı şikayetler üzerine Koca Sinan Paşa’nın oğlu Muhannes Mehmed Paşa’yı vezirlikten azletti. Bütün malvarlığına el koydu ve hazineye kaydetti.

Bu malların içinde acaba babası Koca Sinan Paşa’dan ona miras kalan mallar da var mıydı bilinmez.

Akıncı Ocağının sönmesine sebep olan o Koca Sinan adlı korkak ve mal hırsıyla dolu sadrazam, Rusçuk dönüşünde görevden azledilmiş, fakat ne kadar acıdır ki, kısa süre sonra nasıl bir dolap döndermiş ise beşinci defa sadaret makamına oturuvermiştir!..

Bu olayla yok edilen akıncılar başarıları ile tarihe altın harflerle geçmişlerdir. Akıncıların izleri hafızalarımızda silinmez olarak yaşayacaktır. Onları en güzel Yahya Kemal Beyatlı şiirinde anlatır:

 

Akıncılar

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

 

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla,

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla!

 

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de,

Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!..

 

Şu beyitleri de biz ekleyelim:

 

Bin atlı biz dev gibi ordulara bedeldik,

Beş altı bin atlı ile Avrupa’yı deldik.

 

Titrerdi Avrupa şanımızdan baştan başa,

Sonumuzu getirdi akılsız Sinan paşa!

 

HAÇLI YAMYAMLIĞINDAN ÖRNEKLER

 

Zalim ve Asi Voyvoda Mihail’in, hem yamyamlık yapıp insan etine doyması, hem esir askerleri kazığa oturtup vahşice intikam alması olayı Haçlıların ilk vukuatı değildir.

1094 yılında başlayan Büyük Haçlı Seferlerinde, Anadolu’da türlü çeşitli zulümleri irtikap edip, insanları işkenceyle nasıl katlettikleri ve Müslüman ölülerin etiyle nasıl beslendikleri, Fransız tarihinde enine boyuna anlatılmaktadır. Hatta insan etinin nasıl yenilmesi gerektiğine dair, askerlerine yemek tarifleri yayınlamış oldukları da yine kendi tarihlerinde anlatılır.

Fatih Sultan Mehmed Han zamanında da buna benzer, Müslüman etinin yenildiği ve onbinlerce askerin kazıklara oturtularak vahşi bir şekilde şehit edildiği meşhur olaylar vardır. Kazıklı Voyvoda olayını hatırlayalım:

Fatih Sultan Mehmed Han doğu cephesinde Anadolu Birliği’ni sağlamak için çaba harcarken bunu fırsat  bilen, tarihe  "Kazıklı Voyvoda" adıyla geçecek olan Vlad, Eflak halkına kan kusturuyor, görülmemiş, duyulmamış işkenceler yapıyordu. Bu sapık zalimin, bu vahşi canavarın yaptıkları, masallardaki canavarların yaptıklarını bile gölgede bırakır nitelikteydi.

Bugünkü Romanya'nın bir kısmını içine alan Eflak, Çelebi Mehmed Han zamanında vergiye bağlanmış ama, tam olarak hakimiyet altına alınamamıştı. O zamaki voyvodanın oğulları olan Vlad ve Radul, İstanbul'da rehine olarak kalmışlardı. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethettikten üç yıl sonra, kardeşlerden Vlad'ı Eflak'a voyvoda olarak göndermişti. Vlad, Fatih Sultan Mehmed Han’ın bu yardımına, yani onu voyvodalığa getirmesine karşılık olarak yıllık vergisini ödeyecek, ayrıca her yıl asker olabilecek veya çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere yetiştirilecek 500 genci İstanbul'a gönderecekti.

Bu görevlerini yapıp Osmanlı’ya tabi olması gereken Voyvoda Vlad, taahhüdlerini yerine getirmediği gibi, yerli halka, Osmanlı esirlere ve başka yabancılara akla sığmayan işkenceler yapmaya başlamıştı. Bu sapık voyvodanın en büyük zevki, insanları sivri kazıklara oturtarak öldürmek, sonra karşılarına geçerek yeyip içmekti. Bu yüzden ona halk, “Şeytan” anlamına gelen “Drakul”, Macarlar cellad anlamına gelen “Çepel”, Türkler ise “Kazıklı Voyvoda” adını takmışlardı. Yaptıklarını şöyle özetlemek mümkün:

Voyvoda Vlad, önce eski voyvodaya bağlı halktan 20 bin kişiyi idam ettirdi. Akınlar yaparak esir ettiği sivil Müslümanları diri diri kazığa oturtuyor, onların can çekişmelerini seyrederek eğleniyor, yiyor, içiyordu. Aynı işkenceden bıktığı zamanlarda ise, esirlerin derilerini yüzdürüyor, üzerlerine tuz ektiriyor ve daha fazla acı çekmeleri için keçilere yalatıyordu. Bir defasında ülkesindeki bütün dilencileri ziyafet bahanesiyle büyük bir binada toplamış, onları iyice sarhoş ettikten sonra binanın kapı ve pencerelerini kapatarak ateşe vermiş, feryatlar arasında cayır cayır yanışlarını ve haşarat gibi dumandan boğulmalarını büyük bir zevkle seyretmişti.

Drakul Vlad akıl almaz işkencelerini herkese, her zaman yapıyordu. Bir gün gezgin rahiplerden birini eşeği ile beraber kazığa oturttu. Metreslerinden birinin karnını yararak çocuğu olup olmadığına baktı. Bir başka gün, Eflak'a dil öğrenmeye gelen 400 Macar öğrenciyi, panayırlara katılmak için gelen 600 Alman tüccarı ve 500 Eflak asilzadesini kazığa oturttu, yaktırdı ve duyulmadık işkencelerle öldürttü. Annelerin memelerini kestirip yerlerine çocukların başlarını sokturmak gibi akıl almaz işkence usullerini icat etmişti. Bu kadar da değil, bilinen canavarlardan çok daha canavar, çok daha vahşi olan bu cellad Voyvoda Vlad, işkence makineleri de icad etmişti. İnsan doğrama makinesinde insanları doğratıyor, çömleklere doldurup pişiriyordu. Bir gün, bir kadını diri diri ateşte kızartmış, etini de çocuklarına zorla yedirmişti!.. Hem işkenceci, hem yamyam, hem zalim, hem sapıktı. En büyük zevki Osmanlı askerlerini öldürürken ve kebap yapıp yerken alıyordu. Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair kayıtlar vardır. Bu kan içiciliği de vampir hikayelerinin doğmasına sebep olmuştur. Söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesi ile hikayeler yazılmasına sebep oldu.

Elçilerin kavuklarını başlarına çakıyor, zulmederek öldürüyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han bu haberleri aldıkça şaşkınlık içinde bunların hesabının sorulacağı günleri bekliyordu. Çünkü o böyle korkunç bir zalimi cezasız bırakamazdı. Cezasını vermek için, ama bu maksadını gizleyerek onu İstanbul'a çağırdı. Voyvoda, o günlerde ülkesini bırakamayacağını, ancak bir muhafız birliği ve kumandanı kaleyi beklerse İstanbul'a gelebileceğini söyledi.

Bunun üzerine Vidin Muhafızı Hamza Paşa az bir kuvvetle Eflak'a gönderildi. Hamza Paşa Kazıklı Voyvoda'yı alaşağı edecek, İstanbul'da bulunan kardeşi de voyvoda olacaktı. Ancak Drakul bunu anlamıştı. Bir gece baskını yaparak Hamza Paşa ve adamlarını yakaladı. Ellerini ayaklarını kestirdikten sonra hepsini kazığa oturttu. Bununla da yetinmedi, Türk toprağı haline gelmiş Bulgaristan'a akınlar düzenleyerek 25 bin kişiyi esir aldı.

Fatih Sultan Mehmed Han durumu öğrenmeleri için Voyvoda’ya bir heyet daha gönderdi. Bu elçiler Voyvoda’nın huzuruna geldikleri zaman Osmanlı geleneklerine göre kavuklarını çıkarmadılar. Buna çok kızan Voyvoda, üçer iri çiviyle elçilerin kavuklarını başlarına çaktırdı!

Bütün bunların hesabı artık sorulmalıydı. Fatih Sultan Mehmed Han ordusunun başına geçerek Eflak seferini başlattı. Veziriazam Mahmud Paşa da, 175 teknelik donanma ile Eflâk kıyılarına hareket etti.

Kazıklı Voyvoda Fatih Sultan Mehmed Han’ın bu ordusu ile savaşa cesaret edemezdi. Ormanlara, dağlara çekilerek çete savaşları yapmaya başladı. Bunun üzerine Padişah, akıncıları Eflak içlerine yaydı. Ünlü akıncı beyleri her tarafta Voyvoda’nın askerlerini arıyor, bulup yok ediyor, teslim olanları esir alıyordu. Binek ve taşıt için kullanılan hayvanlar da toplanarak, Voyvoda’nın savaş gücü iyice kırıldı. Fakat Kazıklı Voyvoda bir türlü bulunamıyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han, Eflak Voyvodası’nı kovalayıp başkentine doğru ilerliyordu. Türk askeri Eflak'ın başkenti Targovişte'ye ulaştığında Fatih Sultan Mehmed Han’ın gördüğü manzara korkunçtu. Yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu. Alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindeydi. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerinin moralleri bozuldu, aklını kaçıracak duruma geldi. Fatih Sultan Mehmed Han; Türk, Bulgar ve Eflaklılar'dan oluşan 20 bin kadar cesetten oluşan bir ceset ormanının arasında henüz tanınır halde olan Hamza Paşa'yı kazığa geçmiş halde görmüş, dehşet içinde kalmıştı.

Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462'de Targovişte Kalesi’ni aldı. Vlad, Padişah’a başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı.  Ancak bulunduğu yerden kaçarken taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi. Onları Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce başvurulmamış bir taktik kullanmıştır.

Drakul Voyvoda, Eflak'ın karış karış arandığını görünce Macaristan'a kaçtı. Macarlar onun yaptıklarını biliyorlardı. İdam etmediler ama zindana attılar.

Fatih Sultan Mehmed Han, Vlad'ın yerine kardeşi Radul'u voyvoda yaptı. Ağabeyinin zulmü ile memleketi ne hale getirdiğini görmüş, ona göre hareket etmesi gerektiğini iyi anlamıştı.

Drakul, yani Kazıklı Voyvoda bir süre sonra Macaristan zindanlarından kaçmayı başarmıştı. Etrafında bulunan cellatları ile  tekrar Eflak'a geldi. Korkakları etkileyerek ve şiddet hareketlerine başvurarak prensliği kısa bir sürede tekrar ele geçirdi. Ama o kadar kötü bir insan, o kadar vahşi biri idi ki, en yakınları bile ondan nefret ediyordu. Nitekim, kölelerinden biri bir fırsatını bulup kafasını kesti ve Osmanlılara gönderdi. Kazıklı Voyvoda'nın kesik başı Eflak şehirlerinde dolaştırılarak halka teşhir edildi. Böylece 1476 yılında Eflak’teki Osmanlı hakimiyeti herkese ilan edilmiş oluyordu.

Kazıklı Voyvoda vampir ve hortlak hikayelerinin anlatılıp, edebiyata geçmesine sebep olan yamyamdır. Drakula ismiyle çeşitli romanlar ve filmler çekilmiştir. Dracul’un şatosu olarak bilinen Karpat dağlarındaki Bran Şatosu akıl almaz işkence aletleriyle bugün hala ziyarete açıktır. Drakul’dan esinlenen işkencesever zalim liderlerden bazıları Almanya’da aynı yöntemlerle bir çok kişi öldürmüşlerdir. Onların da bu işkence müzeleri muhtelif şehirlerde ziyarete açılmıştır. Bu müzelerden bir tanesini ben de Nürnberg şehrinde ziyaret etmiştim.

Bu olaydan hemen kısa bir süre sonra İspanya ve Roma’da yaşanan olaylar dünya tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Katoliklerin kendi dinlerinden olmayan, hatta kendi mezheplerinden olmayanlara karşı işlemiş oldukları toplu katliamlar bugün hala anıldıkça insanlığın yüzünü karatacak cinstendir.

Milyonlarca Müslüman’ın, yüzbinlerce Yahudi’nin ve Katolik olmayan Hıristiyan’ın çarmıhlara gerilerek, fırınlara atılarak, işkenceler altında katledilmesi olayı Haçlının tarihte yapmış oldukları vahşetlerin en büyüklerindendir. Üstelik Fatih Sultan Mehmed Han’ın karanlık ortaçağı kapattığı ve aydınlık yeniçağı açtığını kendileri ifade etmesine rağmen..

İşte bazı kesitler:

Uzun bir mücadeleden sonra Endülüs’ün son şehri Gırnata, Birleşik Kastilya-Aragon güçleri tarafından 2 Ocak 1492 tarihinde işgal edildi. İşgalci Katolik krallar şehrin teslimi için yapılan 47 maddelik antlaşma metninde, İslam inancını, cami medrese ve kadılık gibi kurumlarıyla birlikte koruma ve İslam hukukunun uygulanması konusunda teminat verdiler. Bunun yanında inanç özgürlüğünü ve ana dili/Arap dilini kullanma hakkını da garanti ettiler. Ama gelişen olaylar Katolik kralların sözlerinde durmadıklarını, kilisenin de İspanya’dan İslam’ın köklerini kazımakta krallara yardımı görev edindiğini gösterdi.

1500 senesinde İspanya Devleti ve Katolik Kilise’si Müslümanları zorla vaftiz etmeye başladı. Bunu takiben önceki tahribattan geri kalan bütün camiler 1501 yılında kiliseye çevrildi. Aynı yıl yayımlanan bir kraliyet fermanıyla bütün Arapça kitapların yakılması emredildi. Bunun üzerine şehirlerin ve kasabaların büyük meydanlarına yığılan Arapça kitaplar anlatılamaz bir barbarlık örneği olarak yakıldı. Sayıları milyon olarak ifade edilen bu kitap yakma olayı asla unutulmayacak bir kültür cinayetidir, en alçak bir barbarlıktır. Daha sonra Arapça yasaklandı ve Arapça konuşanlar için ölüm cezası öngörüldü.

Arkasından İspanyol Engizisyon Mahkemeleri kuruldu. Sanıkların ifadelerini işkenceyle alan ve kararlarını çok zayıf bile olsa iddialara dayandıran bu mahkemelerin kapanlarına kapılanların hemen hemen hiçbirisi hayatta kalmadı. Kurbanlarının çoğu aileleriyle birlikte kral soylular ve halkın katıldığı büyük infaz törenlerinde canlı canlı yakıldılar. Ancak çoğu kurbanlar yakılacak kadar bile yaşamayıp işkence altında öldüler.

Müslümanların vaftiz edilmesi, bunu kabul etmeyenlerin ise köleleştirilmesi esası kabul edildi. Söz konusu kararları ihlal edenleri hapis, sürgün, işkence, mallarına el koyma ve ateşe atma gibi cezalara çarptıracağı ilan edildi ve korkunç infazlar başladı.

Bütün bunlarla Müslümanların kökünü kazımaya muvaffak olamadıklarını görüp, daha sonraki yıllarda şu tedbirleri almaya karar verdiler:

1- Bütün Müslümanları belli mahallelere toplayıp yavaş yavaş imha etmek.

2- Erkekleri kadınlardan ayırarak ya da bütün erkekleri hadım ederek nesillerini sürdüremez hale getirmek.

3- Kalan Müslümanların tamamını İspanya’dan sürmek.

4- Altı yaşından küçük Müslüman çocukları Hıristiyan olarak yetiştirilmek üzere, Hıristiyan ailelerin yanına verdirmek.

Bu kararlar dahilinde milyonlarca Müslüman ya öldürüldü ya sürüldü ya da köleleştirildi. Küçük çocuklar ise Hıristiyan yapıldı. Sokaklarda şu ilan okunuyordu:

“Sağlam bir Müslüman getirene 60 altın ve onu köle olarak kullanma hakkı, ölü bir Müslüman getirene 30 altın ödül verilecektir.”

İspanya’da sadece Müslümanlar değil Katolik olmayanların da benzer muameleye tabi tutularak ya sürgün ya da katliama uğratıldıkları tarihlerde kayıtlıdır. Osmanlı topraklarına getirilen Yahudilerin bu yıllarda sürgüne uğrayanlar olduğunu hatırlamak gerekir.

Artık İspanya Müslümanlardan temizlenmiş sayılıyordu. Ama daha sonraları görüldü ki, Müslüman asıllı bir hayli insan var. Onların da asla bir araya gelmelerine müsaade edilmedi. Lidersiz bir şekilde bırakılan bu Müslüman asıllı kitleye köle statüsü tanındı. Bunlar İslam hakkında bilgilenme imkanından mahrum bırakıldılar. Yavaş yavaş asimile edildiler.

 

HAÇLILAR DEĞİŞMİŞ MİDİR?

 

Haçlıların çağımızda işledikleri vahşetleri ise bizim kuşağımız, dışarıya sızdığı kadarıyla izledi. Bosna’daki vahşetleri, Afganistan’daki insanlık dışı metodlarla katliama uğrattıkları Müslümanları, Irak, Libya ve diğer bölgelerdeki Haçlı vahşetlerini film izler gibi televizyonlardan izledik, yazılı basından takip ettik. Elbette gizlice işledikleri açığa vurulamadı. Sadece bireysel olarak çekilen fotoğraf ve filmlerden bazılarını görebildik.

Gördük ki, haçlının vahşet geleneği bozulmamış. Bosna’da Müslüman olmalarından başka hiçbir sebepleri yokken yüzbinlerce Boşnak insanın, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek ayırımı yapılmaksızın hunharca katledilmelerini unutmak mümkün mü? Masum insanların güvenliğini sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler gücüne mensup Haçlıların, sivil halkın elinden çakı bıçaklarına kadar savunma silahlarını toplayıp onları cani Sırp kasaplarına teslim ettiklerini ve Srebrenitza’da onbin civarında masum Boşnak Müslüman’ın ellerinin bağlanarak arkalarından topluca kurşuna dizmelerinin Drakula dedelerinin yaptıklarından ne farkı var?

Afganistan’da NATO’ya mensup Haçlı askerlerinin masum insanların güvenliklerini sağlama bahanesi ile köyleri bombalamaları, yüzbinlerce sivili hunharca yakıp öldürmeleri, kurşuna dizmeleri, cesetlerin üzerine pislemeleri, insan cesetlerini topluca yakmaları, Kuranı Kerimleri ayaklarının altına alıp çiğnemeleri Voyvoda Vlad’ın yaptıklarından farklı mıdır?

Irak’ta işgalci Amerikalı askerlerin yaptıkları vahşetleri ve milyonlarca insanı katletmelerini unutabilir miyiz? Havadan füzelerle yaktıkları binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce sivil masum halkı, henüz can vermemiş olanlarının kafalarına kurşun sıkarak hunharca canlarına kıymaları, bebeleri, kadınları, çocukları köpeklere boğdurmaları, genç kızlara ve kadınlara babalarının ve eşlerinin gözleri önünde alçakça tecavüz etmeleri, hapishanelerde akla hayale gelmedik alçaltıcı işkenceler yapmaları, babalarla kızları, analarla oğulları cinsel ilişkiye zorlayıp filme almaları ve sapıkça orgazma ulaşmaları, sonra da işkenceler altında öldürmeleri, bütün bunlardan sapıkça zevk almaları, dedeleri olan yamyam Mihail’in yaptıklarından, ya da tarihte İspanya’da veya Roma’da yamyamca işlenen milyonlarca cinayetten ne farkı var?

Libya’da geleneksel sömürü emellerini tatmin etmek için iç savaş başlatıp, onbinlerce insanı hunharca katletmeleri, devlet başkanlarını yakalayıp alçakça linç ettirmeleri, Haçlı barbarlıklarından çok mu farklıdır?

Haçlılar konusunda bizleri aydınlatmaya çalışan Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a, Haçlıların savaşlarda, bilhassa Müslümanlara karşı neden bu kadar acımasız olduklarını, bebeklere ve çocuklara karşı neden vahşileştiklerini sormuştuk? Şöyle bir izah getirmişti:

“Bunlar Hazreti Adem ile Havva’nın işledikleri günahın, onlardan türeyen insanlara geçtiğine, bu günahın da ancak vaftiz edilmekle silinebileceğine, vaftiz edilmemiş, yani Hıristiyan olmamış bütün insanların, bilhassa çocuk ve bebeklerin günahkar olduğuna inanırlar. Günahkarları katletmek onlar için dini bir görev olarak alınır da ondan dolayı vahşileşirler. Halbuki işin aslını Peygamberimiz açıklamıştır. Buna göre her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Onlar sonradan ana, baba ya da çevrelerinin etkisiyle Mecusi, Yahudi ya da Hıristiyan olurlar. Anadan, babadan veya soylarından kimseye günah intikal etmez. Kaldı ki Hazreti Adem ve Havva yaptıklarından dolayı tevbe etmişler ve tevbeleri de kabul olmuştur. Hıristiyanların kendi dinlerinden olmayanlara karşı acımasız olmaları, katliamları ibadet kasdıyla yapıyor olmalarındandır.”

İşte Haçlı’nın vahşileşmesinin asıl sebebi, kendilerinin tahrif ettikleri muharref dinlerinin gereği olarak kabul etmelerindendir. Yegane Hak Din olan İslam’a girmedikleri müddetçe de, bu vahşet anlayışları son bulmayacaktır.

 

 

 

Damad Rüstem Paşa

Rüşvetle servet yığdı, halkı yola yola,

Rüşvetçiler dizildi ondan kalan yola…

 

 

HIRVATİSTAN’DAN GETİRİLDİ

 

Rüstem Paşa, 1500 yılında Hırvatistan’ın Skradin kasabasında doğmuştur. Osmanlı topraklarına getirildikten sonra devşirilmiştir.

1539 yılında Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Diyarbakır Valisi olmuştur. 3.Vezirliğe yükselen Rüstem Paşa, aynı yıl Kanuni Sultan Süleyman Han’ın kızı Mihrimah Sultan ile evlenerek saraya damad olmuştur. Düğünü şehzadeler Cihangir ve Bayezid’in sünnet düğünü ile beraber yapılmıştır.

1544'de Hadim Süleyman Paşa'nın azledilmesi üzerine sadrazam olarak atanmıştır. Aslında bu göreve Hüsrev Paşa’nın getirilmesi bekleniyordu ama, Sultan’ın tercihi Rüstem Paşa oldu. Şehzade Mustafa’nın idamı üzerine görevden alınarak yerine Kara Ahmed Paşa sadrazam oldu. Olay 1553 yılında oldu. Zira Şehzade Mustafa asker tarafından çok seviliyordu. İdamı asker içinde dalgalanmalara sebep oldu. Bir isyan çıkması muhtemeldi. Kanuni bunu görerek Rüstem Paşa’yı azletti, sadrazamlıkta bir görev değişikliği yaptı ve askerleri böylece yatıştırdı.

2 yıl sonra ise, bu defa Kara Ahmed Paşa idam edilince yerine yeniden Rüstem Paşa sadrazamlığa getirildi. Bu idam ve görev değişikliğinde Hürrem Sultan ve Mihrimah Sultan’ın parmağı olduğu iddia edilmiştir.

Rüstem Paşa 10 Temmuz 1561 tarihinde sadrazamlık görevinde iken vefat etti.

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde baş tertipçi olduğu, daha bir çok gayrı meşru işlerde hep onun parmağı olduğu ifade edilmektedir.

Bıraktığı eserlerinden bazıları şunlardır:

İstanbul'da Rüstem Paşa Camii,

Tekirdağ’da bir cami,

Edirne' de Mimar Sinan'a yaptırdığı, Rüstem Paşa Kervansarayı,

Kütahya'da bir medrese ve bir hamam…

Bunlar günümüze kadar gelmiş olan eserleridir.

Kehlei İkbal (İkbal Biti) Rüstem Paşa olarak da anılmaktadır. Sebebi ise şu olaydır:

Padişah Kanuni Sultan Süleyman Han, kızı Mihrimah Sultan’ı Rüstem Paşa ile evlendirmek istemektedir. Ama kendisinde cüzzam hastalığı olduğu iddiası vardır. Cüzzamlı birisine padişahın kızının verilmesi elbette söz konusu olamaz. Cüzzamlı bir bedende bitin barınamayacağına dair bir inanış vardır. O günün paşaları ise, aylarca hatta yıllarca at sırtında cepheden cepheye koşmak durumunda bulunurlardı. Vücut temizliğinin ve bakımının gereği gibi yapılması imkansızdı. Cephede bulunan asker ve kumandanlarda bit bulunması olağan durumlardan sayılırdı. Padişahın buyruğu ile kendisine hissettirilmeden üzerinde bit olup olmadığı kontrol ettirilir. Üzerinde bit bulunduğu padişaha haber verilir. Böylece Rüstem Paşa’da cüzzam hastalığı bulunduğu iddiasının doğru olmadığı anlaşılır ve Mihrimah Sultan’la evlenmesi mümkün olur.

Bu olayı mısralara döken devrin şairleri şu beyti yazmışlardır:

 

Kehlei İkbal

 

Olucak bir kişinin bahtı kavi talii yar;

Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar…

 

Bugünkü dile çevirirsek:

 

İkbal Biti

 

Olacaksa bir kişinin kaderi güçlü, geleceği parlak,

Onun biti bile gerektiğinde işine yarar…

 

KARUN GİBİ ZENGİN BİR SADRAZAM

 

Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde sadrazamlık yaparken, devlet kademesinde rüşveti yaygınlaştıran kişi olduğu kayıtlıdır.  Rüşvet sebebi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun içine bozulma tohumlarını atan kişilerden biridir. Hatta ilkidir diye de söyleyenler vardır. Öldüğü zaman padişahın emriyle bıraktığı mal varlığı tek tek hesaplanmış ve rapora bağlanmıştır. Raporun özeti şudur:

815 adet çiftlik,

476 adet su değirmeni,

1.700 adet köle,

1.500 adet gümüş tulga,

1.000 adet gümüş şeşper,

33 adet iri elmas,

1.000 yük külçe gümüş,

2.900 adet at,

1.106 adet deve,

5.000 adet hilat,

1.100 adet altın üsküf,

2.009 yük keçe,

600 takım gümüş eyer,

500 takım altın eyer,

8.000 adet el yazması Kuran,

130 adet murassa Kuran,

5.000 adet el yazması kitap,

2.000 takım zırh,

130 çift altın üzengi,

760 adet kılıç, mücevherlerle süslenmiş,

1.000 adet gümüş mızrak,

780 bin duka altını,

11 milyon ikiyüzbin akçe değerinde nakit para!..

Bu servet toplandığı zaman bugünün parasıyla onlarca milyar dolar eder. Bunun rüşvetle elde edildiği biliniyordu.

Kanuni Sultan Süleyman Han listeyi görünce hayretler içinde kalmıştır. Hemen emrini vermiştir:

-Hemen hepsi hazinemize kaydedilsin!

-Emir ve ferman padişahımızındır!

Böylece paraları devlet hazinesine kaydedilmiştir.

 

NASIL ÖLDÜ?

 

Son anları şöyle anlatılır:

İshal hastalığına yakalandı. Kendine hakimiyeti kayboldu. Yutkunamıyordu, yemek yiyemiyor su içemiyordu. Hizmetçiler, köleler; ellerinde altın şamdanlar, ipek halılar, altın eşyalar olduğu halde, etrafında dönüp duruyorlar ama, derdine derman olamıyor, bir lokmayı boğazından geçirmeye muvaffak olamıyorlardı. Gözlerinin feri sönmüştü. İpek yorgan ve atlas örtüler içinde, altına kaçırdığı için kokudan yanında durmak mümkün olmuyordu. Ikına ıkına, inleye inleye, aç susuz ve necaset içinde son nefesini verdi.

Çoğu gayrı meşru yollardan elde edilmiş bunca para, servet, altın, gümüş, çiftlik, mal mülk bir nefes almasını, bir lokma yemesini ve bir yudum su içmesini sağlayamamıştı. Üstelik bu kadar mal mülk onu rüşvetçi olarak tarihe kaydettirmiştir.

 

RÜŞVET ÜZERİNE

 

Her ne kadar Osmanlıda rüşveti ilk alan olarak Rüstem Paşa anılıyorsa da, kayıtlara bir göz attığımızda az da olsa ondan önce rüşvete rastlamak mümkündür. Ama Rüstem Paşa’dan sonra rüşvet ve sahtekarlıkların yolunun açılmış olduğu ve sıkça rastlanır olduğu da ayrı bir gerçektir. Belki Rüstem Paşa rüşveti açıktan alan, tarifelere bağlayan ve yaygınlaştıran kişidir denilebilir.

Ondan önce de rüşvetin olduğu bilinse bile, yaygın olduğuna dair bir belge bulunmamaktadır.

Önce rüşveti tarif etmek gerekirse, yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar, olarak tanımlanır. Halk arasında kolaylık vergisi olarak da adlandırılır.

Osmanlı’da rüşvetin adı ilk defa Orhan Bey zamanında telaffuz edilmiştir. Neşri Tarihi’nin kayıtlarına göre o devirde, Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa’nın rüşvet aldığı söylenir. Bununla ilgili olarak:

“... Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: beni yaz didiler”

Şeklinde söylentilerin olduğu kayıtlıdır.  Ama bu rüşvet midir, söylenti midir kesinlik yoktur.

Yıldırım Bayezit döneminde adalet teşkilatında rüşvet söylentileri çıkarılmıştır. Kaydedildiğine göre o döneme kadar kadılar fahri olarak görev yapmakta, herhangi bir ücret ödenmesi söz konusu olmamaktaydı. Ama bu dönemden sonra kadılara maaş ödenmeye başlandığı, bu maaşın da diğer yetkililere göre fazla bir yekün teşkil ettiği ifadesi mevcuttur.

Kanuni devrine kadar başka rüşvet kaydına rastlanmamış olması, rüşvetin hiç olmaması anlamına gelmez. Ancak rüşvetin çok gizli ve istisnai durumlar olduğu anlaşılabilir. Bu da rüşvetin toplumu bozacak aleniyet ve miktarda olmadığı şeklinde ifade edilebilir. Kanuni devrinde ise Rüstem Paşa ile yaygınlaşmaya başlamış olduğu genel kabul görmüş bir kanaattir. Bu tarihten sonra da rüşvetin yaygınlaştığını, gerileme ve çöküşte de toplumu kemiren bir hastalık halini aldığını tahmin etmek zor değildir.

Rüşvetin kapılarını açıp, açıktan tarifeye bağlayıp, bu yolla büyük servetler edinmiş olduğu kaydedilen Rüstem Paşa’nın son anlarını nasıl bir hal içinde geçirdiğini yukarıda kaydettik. Demek ki dünyalar dolusu bile olsa, mal, mülk ve servet insanı kurtarmaya yetmemektedir. Hele bu servetin haram yollardan kazanılmış olanını düşünürsek ibretlik sahnelerin de yaşanabildiği Rüstem Paşa örneği ile gözlerimizin önüne konulmuştur.

İbret alanlar için!..

 

 

TOP