BÖLÜM-1 SOYU VE AİLE TERBİYESİ

SOYU
Adana civarında Kozanoğulları sülalesi.
Osmanlı’nın son dönemlerinde çok iyi bir tahsil ve terbiye görmüş Mehmet Sabri Bey.
Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızları Kamer Hanım. Seyyid Bilal Efendi’nin torunu. Seyyid Bilal Efendi de Seyyid olan İmam Şeyh Şamil’in sülalesindendir.
Necmettin Erbakan’ın, anneden dolayı nesep itibariyle Peygamber Efendimize dayandığı, ama bunu topluma pek ifade etmediği bir gerçektir.
Mehmet Sabri Bey ve Kamer Hanım.
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında en iyi tahsil ve terbiyeyi görmüş iki insanın izdivacından 6 evlat dünyaya gelmiştir. Bu izdivaçtan meydana gelen meyvelerden birisi de Necmeddin, ‘dinin yıldızı’dır. Kamer ay, Necm de yıldız demek. Ay ve yıldız aynı ailede birleşmiştir, denilebilir. Necmeddin ismi, nüfus kayıtlarına Necmettin olarak geçmiştir.
Anne de baba da hem tahsil, terbiye, hem zeka, hem de İslam’a bağlılık yönünden temayüz etmişlerdi.
Babası Mehmet Sabri Bey, Osmanlı’nın Şer’i Hukuk Fakültesi olan Medreset’ül Kudat’tan mezun olmuş ve hakimlik mesleğini seçmiştir. Mesleği dolayısıyla muhtelif illerde görev yapmıştır. İlgili kanun çıktığında da “Erbakan” soyadını almışlardı.
Sinop’ta 1926 yılında doğan Necmettin, babasının mesleği icabı, ailece, önce Kayseri’ye, kısa süre sonra da Trabzon’a taşınmışlardır.  İlkokulu Trabzon’da okumuş, mezun olduktan sonra da 1937 yılında İstanbul’a gelmişlerdi. Çünkü Mehmet Sabri Bey hakimlikten emekli olmuştu.    
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız bize kendisi anlattığına göre, Babası Mehmet Sabri Bey, Trabzon’da ağır ceza reisi iken bir gün akşama doğru evine bir adam bir koç getiriyor ve bu koçun filanca kişi tarafından hakim beye gönderildiğini söylüyor. Evdeki yardımcılar koçu bahçeye alıyorlar. Rahmetli Erbakan Hocamız ve kardeşleri, oturdukları Pertev Paşa konağının bahçe avlusunda, koçun üzerine binerek oynamaya başliyorlar. Akşam eve babaları Mehmet Sabri Bey geliyor. Bu koçun nereden çıktığını yardımcılarına sorunca, gönderen kişinin ismini söylüyorlar:
-Neden kabul ettiniz, derhal geri gönderin!
Demiş ve koç geri gönderilmiş. Daha sonra anlaşılıyor ki, koçu gönderen kişinin adliyede bir davası varmış, bu sebeple göndermiş.
Yine kendisi anlatmıştı, Babası Mehmet Sabri Bey, kendisini ve kardeşlerini Trabzon’da hafta sonları oyun için çocuk parkına götürdüğünde, parkın en kuytu köşesinde tek başına otururmuş. Ağır ceza reisi olmasından dolayı, insanlarla birlikte yan yana görüşme yapıyor, gibi bir algıya sebep vermek istemezmiş…
Mehmet Sabri Bey emekli olup İstanbul’a geldikten sonra, Trabzon’da kendisi ile birlikte görev yapan cumhuriyet savcısı, her bayram elini öpmeye gelirmiş. Ziyaret müddetince oturmaz, saygıdan ayakta beklermiş. Kendisine oturması konusunda israr edilmesine rağmen oturmazmış. Çünkü birlikte çalışırken, davalardaki adil yaklaşımı savcı beyi çok etkilemiş ve hayatı boyunca ona karşı bu saygılı davranışını devam ettirmiş…” AİLE TERBİYESİ
Necmettin Erbakan ilk İslami tahsili aileden almıştır. Mecburen aileden almıştır, çünkü Cumhuriyet’in ilk yılları, üst üste çeşitli devrim kanunları çıkarılıyor, toplum İslam’dan uzaklaştırılarak değiştirilmeye zorlanıyordu. İslam’ı, Kuran’ı, Hadis’i öğrenmek bir yana, bu kelimelerin telaffuzu bile insanların başını derde sokmaya yetiyordu.
Bu durumda Erbakan ailesi evlatlarını evde eğitmek zorunda kalıyorlardı.
Eğitmek derken, öyle medresede tahsil eder gibi değil elbet. Aile çok kültürlü ve şuurlu bir ailedir. İslam Şeriatı’nı çok iyi bildikleri gibi, çocuk eğitimi ve psikolojisinin de tam olarak farkındaydılar. Evlatlarına kendi örnek davranışları ve özel sohbetlerin arasına serpiştirdikleri hayati ve İslami bilgileri aktarmanın yollarını biliyor ve buluyorlardı. Aktarmak kelimesi de kafi gelmez. Yaşatmanın ve evlatlarının hayatına tatbik ettirmenin en mükemmelini yapıyorlardı. Genelde evlatlar, özelde Necmettin Erbakan, İslami kaideleri ailenin örnek davranışlarından öğrenip hayatlarına tatbik etmeye çalışıyorlardı.
Anne ve baba çok zeki ve eğitimli olduklarından, isteklerini çocuklarına asla dikte etmezlerdi. Çocuklarından bir şey yapmalarını isterlerse bunu çocukların kendileri istiyorlarmış gibi ortamlar oluşturarak yaptırırlardı. Kardeşler arasında sertleşmeye varacak bir sürtüşme hissettikleri zaman da, ortaya atacakları bir mesele ile bu sürtüşmeyi unutturmayı başarırlardı. Kardeşler arasında kavgalı küfürlü bir ortamın oluşması mümkün değildi. Yani adeta uzaktan kumandayla bunlara hiç fırsat verilmezdi. Güreş veya yarış gibi oyunlar oynanırdı. Evlatlar arası münasebetler de, İslam’a ve geleneklere göre şekilleniyordu. Kavga veya sürtüşme asla olmuyordu. Bunu da ebeveynleri direkt veya dolaylı yollardan eğiterek ve örnek olarak başarıyorlardı.
Anne baba o kadar şuurlu idi ki, evlatlarının hususiyetlerini çok iyi takip ederek meslek seçimlerini de, daha tahsil hayatlarının başında yapıyor, evlatlarını, onlara hissettirmeden o mesleğe yönlendirmesini biliyorlardı.  
Kardeşi Kemalettin Erbakan’ın şu sözleri çocukluk yıllarındaki aile ebeveyn ilişkisini özetler:
“Anne, babamız kendi yaptıracaklarını söyleyerek yaptırmazlardı bize. Sizi öyle bir noktaya getirirler ki; siz mesela sureleri ezberlemeye mecbur oluyorsunuz, neden? Hiçbir zaman şunu ezberle dediklerini hatırlamam, ama mesela senin dua etmeni isterlerse, onlar oradan mırıldanarak dua etmeye başlarlar, sen de onlardan bir şey kaparsın. Sonra okuyup yazma öğrendiğimiz zaman da -ki o zaman namaz hocası kitapları da yasak, piyasada yok- eskiden kalma bir şeyleri bir yerlerden bulup buluşturup ortada bırakırlardı. Oku demezlerdi size, siz onu merak eder okurdunuz. Böyle psikolojik bir taktik uygularlardı. Babam çok sabırlı bir insandı. Babamın sabrının bir bölümü Necmettin Ağabeyim’de de vardı. Mesela, gelir yanındakiler bir şey yapar, bir şey söyler, kim olursa olsun onları sabırla karşılar, terslemez veya azarlamazdı.”
Mehmet Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız vefat etmeden hemen önce, bir müddet hastanede tedavi gördükten sonra eve gelmiş ve tedavisi evde sürerken, bir hatırasını bize anlatmıştı:
-İlkokulda idik. Bir gün arkadaşlar ile futbol oynuyorduk. Top dışarı kaçtı, ben de topun arkasından koştum. Fakat yakalayamadım. Koşarken top ile beraber bir dik tepeden aşağıya doğru yuvarlanmaya başladım. Birden yukarıdan bir elin uzandığını fark ettim. Beni tuttu ve yukarı doğru çekti. Birden kendimi yukarıda, topun düşmeye başladığı bayırın kenarındaki  düzlükte buldum.
Dedi. Sonra yüzünde şekillenen ciddi ifade ile:
-Çok etkilenmiştim. Bu güne kadar bu olaydan hiç kimseye, herhangi bir şey söylememeiştim. İlk defa sana anlatıyorum…
Dedi.”
Nevzat Kor anlatıyor:
“Erbakan Hoca bize ailesi hakkında şöyle bir şey anlattı:
-Babam ağır ceza reisi, yani hukukçu idi. Biz babamızı hep sakallı görmeye alışmıştık. Eve gelir, işe gider, hep sakallı. Sanırım 1930 veya 1931 yılı olabilir. Birgün annemiz yabancı sakalsız biri ile evde konuşuyordu. Şaştık. Annem, dışarı çıkmaz, yabancı bir erkekle asla görüşmezdi. Üstelik bu şahıs sakalsız idi. Annemize sorduk, kim bu adam, diye. Sonra bir de baktık ki bu sakalsız adam babamız.
Diyordu. O yıllarda en katı şekilde uygulanan devrim kanunlarının etkisi olsa gerektir.”
Piyasada dini içerikli kitap veya risale bulunması imkansızdı. Ancak 1940’lı yıllarda Latin harfleri ile yayınlanmış ilk ilmihal kitabı olma özelliğini taşıyan, Numan Kurtulmış Hoca’nın yazdığı “Amentü Şerhi” kitabı en önemli bilgi kaynağı olmuştu. Kitabın yazarının bir subay olması, belki de o kitabın yayınlanması ve serbestçe piyasaya çıkmasını kolaylaştırıcı bir sebep miydi bilinmez.
1937 yılında emekli olan Mehmet Sabri Erbakan İstanbul’a taşınmıştır.
Necmettin Erbakan ise ailesinin şuur altı telkinleri ve yönlendirmeleri ile mühendislik mesleğini hedeflemiştir. Bunun için Almanca öğrenmesi gerekmektedir. Orta ve lise öğrenimi için İstanbul Erkek Lisesi tercih edilmiştir.
Ortaokul ve lisede de aile kontrolü altındadır. Elbette yönlendirme nasihat ve örnek davranışlarla.
Elif Erbakan Altınöz anlatıyor:
“Erbakan Hocamız, maddi ilimlerin yanı sıra manevi ilimleri de öğrenerek yol almış bir zattı. İslami hassasiyetlere riayet eden bir ailede yetişmiş, daha çocuk denecek yaşta dini vecibelerini yerine getirmeye başlamıştır. Dini yaşamaya gösterdiği hassasiyet ve Allah’ın lütfuyla manevi kişiliği de gelişmiştir.”

 

BU KİTABI NİÇİN VE NASIL YAZDIK?

Bismillahirrahmanirrahim.
Alemlerin Rabbı Cenabı Allah’a hamd ederiz.
Salat ve selam bütün Peygamber Efendilerimiz ile ailelerinin ve sahabelerinin üzerine olsun.
Osmanlı kültür ve terbiyesi ile yetişmiş soylu bir aile.
Daha doğuştan fevkalade kabiliyet ve zeka ile teçhiz edilmiş bir evlat. İyi bir aile terbiyesi, dini ve dünyevi ilimlerin tahsili, tasavvuf ehli mürşitler elinde işlenmiş nadide bir mücevher. Fevkalade başarılara imza atmış bir şahsiyet. Uzun bir siyaset dönemi, zorluklar, mücadeleler, başarılar…
Erbakan Hocamızdan bahsediyoruz.
Herkesin ilk merak ettiği şey siyasi mücadelesi. Bu konu araştırıldı, irdelendi, yazıldı, çizildi, kitaplaştırıldı, belgeselleştirildi. Elbette yeterlidir, diyemeyiz. Daha da araştırılacak, yeni yeni hatıraları ortaya çıkarılacak. Siyasi mücadelesi gelecek kuşaklara aktarılacak.
Peki Erbakan Hocamız siyasetçi idi, lakin sadece siyasetçi mi idi? Başka yönleri yok muydu?
Elbette vardı.
Siyasete atılmadan önce de, siyasi hayatı boyunca da o bir Allah dostu idi. Bu özelliği dolayısıyla dolu dolu bir hayatı oldu. O bir maneviyat deryası idi. Her hareketinin, her adımının belki ilk bakışta fark edilemeyen bir derinliği vardı. Kur’an ve Hadisi Şeriflerin çoğunu biliyordu. Bilmekle de kalmayıp hayatında tatbik etmenin gayreti içindeydi.
Siyasete girişi bir takım tesadüflere bağlı da değildir. İncelediğimiz zaman onun siyasete girişinin sadece maddi sebeplerle olmadığını, bilakis asıl olarak, devrin manevi şahsiyetlerinin ve kanaat önderlerinin yönlendirmesinin, hatta görevlendirmesinin etken olduğunu anlıyoruz.
Erbakan Hocamızın siyasi hayatının ve makine profesörlüğünün yanında geniş ve derin bir manevi dünyasının da olduğunu görüyoruz. Siyasi hayatı ve mücadeleleri ile makine profesörlüğü konusu, araştırmacılar için nispeten kolay sahalardır. Belgeleri vardır, muhatapları vardır, araştırılsa bu hatıralarına ulaşılır.
Peki, manevi boyutu hakkındaki bilgilere nasıl ulaşacağız?
Vefatının ikinci yıldönümünden sonra birgün, uzun yıllar onun en yakınında bulunmuş olan Osman Akgün kardeşimizle bir beraberliğimiz oldu. Hocamız ve hatıraları hakkında sohbet ettik. O zaman gündeme geldi ki, o manevi hatıraları her hangi bir kaynakta yazılı olarak bulunmaz, belgesi de yoktur. Ancak hayatta olan ve onu yakinen tanımış bulunan şahıslardan öğrenilebilir. İyi ama bu konuları çok iyi bilmesi gerekenlerin bir çoğu rahmeti Rahman’a kavuşmuş, ya da hasta durumdadırlar. Zaman geçiyor, halen hayatta olanlar da bir bir ahrete gidiyorlar.
Erbakan Hocamızın manevi hatıraları ve bu neviden özellikleri de gelecek kuşaklara örnek olacak niteliktedir. Bunların mutlaka tespit edilip ortaya çıkarılması gerekmektedir. Hatta şurası da kesin olarak bilinmelidir ki; Erbakan Hocamızın siyasi ve ilmi sahadaki başarıları bu manevi özelliklerinden kaynaklanmıştır. Bu bilgilere kaynaklık edebilecek insanlar da hızla azaldığına göre, hiç vakit kaybetme lüksümüz yoktu. Bunu bir görev telakki ederek harekete geçtik.
Onun en yakınında ve onlarca yıl boyunca kesintisiz olarak bulunmuş olan Osman Akgün ve İbrahim Titiz kardeşlerimizle oturduk, kimlerden bilgi alabileceğimizi müzakere ettik. Yüzlerce kişinin isimlerini listeledik. İki yıla yakın bir süre beraber çalışma yaptık. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Listemizdeki kişilerden ulaşabildiklerimizle röportajlar yaptık. Bu röportajları kaydettik. Bir taraftan bu kayıtları yazı diline dökerken, diğer taraftan da Türkiye’nin her tarafına yayılmış bulunan listemizdeki kişilerle görüşmeye çalıştık. Aylar, hatta yıllar süren çalışma, onbinlerce kilometrelik yol, yüzlerce saatlik ses kayıtları neticesinde, binlerce sayfa yazı ortaya çıktı. Konuşma diliyle ortaya çıkan bu yazılardan, onun manevi özelliklerini yansıtan bölümleri tek tek çıkarıp, kitap diline çevirip, hazırlamakta olduğumuz kitabın ilgili bölümlerine yazdık. Elbette biz de Erbakan Hocamızın 42 yıllık mücadelesine tanıklık etmiş, kah sempatizan, kah görevli olarak etrafında bulunmuş bir kişiyiz. Çok hatıralarımız ve tanık olduğumuz hadiseler var. Kendi hatıralarımızı da ilgili bölümlere ilave ettik.
Erbakan Hocamızın siyasi hatıralarına mümkün mertebe değinmedik. Ama öyle hatıraları var ki, siyasi ile manevi özellikler iç içe. Bunları da ayırmak mümkün değildi, ayırmadık.
Tespit ettiğimiz bu hatıralara herhangi bir yorum ilave etmeden, konularına göre tasnif edip alt alta sıraladık.
Elbette bu hatıraları anlatan şahısları da tanımak ve tanıtmak icap ediyordu. Ancak onların tüm hayatlarını yazacak olsak, binlerce sayfalık metni yayınlamak durumu hasıl olacaktı. Bu da kitabın hacmini çok kabartacaktı. O zaman ulaşabildiklerimizin fotoğraflarını ve birkaç cümle de olsa, özgeçmişlerini alfabetik sıraya göre yayınlamakla iktifa ettik.
Erbakan Hocamızın bütün manevi özelliklerini ve hatıralarını bulup kitaplaştırdık, diye bir iddiamız yok. Aslında işin içine girdikten sonra gördük ki, bu hatıraları toplama görevi bizi çok aşan, devasa boyutları olan bir görev. Ama madem ki başladık, yarıda bırakamazdık.
Daha nice hatıralarının olduğunu tahmin edebiliyoruz. Belki ileriki baskılarda o hatıraların bir kısmına ulaşma şansımız olabilir. Bunu Allah bilir.
Şunu da ilave etmekte fayda var:
Erbakan Hocamız kendi manevi özelliklerinin büyük bir kısmını kimselere hissettirmemiş ve anlatmamış olabilir. Cenabı Allah ile kendi arasında bir sır olarak ebedi aleme götürmüş olabilir. Bulabildiğimiz hatıralarını toplayınca bu kanaate vardık.
Onun zaman zaman ifade ettiği bir cümlesi var:
“Hiç kimse bizim kerametimize güvenip arkamızdan gelmesin, icraatımıza baksınlar, istikametimize baksınlar, öyle gelsinler!”
Biz de deriz ki, kusursuz, dört dörtlük, her söylediği hikmet, her yaptığı keramet olan bir Erbakan tablosu çizmek niyetinde değiliz. Her insan gibi mutlaka onun da kusurları vardı. Çünkü o bir peygamber değildi. Ama onun istikameti ve icraatları, ortaya çıkan bu hatıraları ile birleşince, bir başka anlam kazanıp, herkese örnek olacak özellikte olduklarını görüyoruz. Erbakan Hocamızın manevi boyutu bilinmeden yaptıklarını tam manasıyla anlamak mümkün değildir.
Erbakan Hocamız ve bütün Allah dostları için şu dua cümlesini ifade ederek sözlerimize son verelim:
Kaddesallahu sırrahümül aziz.
Allah onların aziz sırlarını mübarek eylesin.
Gayret bizden yardım Allah’tan. Ekrem Şama
31.12.2014
 

Kaynaklar

 

Kuran büyük kaynak, anlarsan, dalın olur,

Issız deryada kurtarır, sandalın olur…

 

 

Kuranı Kerim-Meal ve Tefsirleri

Peygamberler ve Halifeler Tarihi – Ahmet Cevdet Paşa

İslam Tarihi-İbnül Esir

İslam Tarihi-Mustafa Asım Köksal

Hazreti Hüseyin ve Kerbela Faciası-Mustafa Asım Köksal

İslam Tarihi - Prof. Dr. Ziya Kazıcı

Büyük Osmanlı Tarihi - Enver Ziya Karal

Peygamberler Tarihi-Prof. Dr.İsmail Yiğit

Hayat ve Hatıratım – Dr. Rıza Nur

Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası - Dr.Rıza Nur

Fatihin Rüyası – Mustafa Armağan

Osmanlı İmparatorluğu, Klasik Çağ – Halil İnalcık

Kuruluş - Halil İnalcık

Osmanlı Tarihi – Namık Kemal

Sultan Vahidettin – Kadir Mısıroğlu

Osmanoğullarının Dramı – Kadir Mısıroğlu

Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet – Kadir Mısıroğlu

Vahidüddin – Necip Fazıl Kısakürek

Yeniçeri – Necip Fazıl Kısakürek

Vahidettin Mütareke Gayyasında – Tarık Mümtaz Göztepe

Vahidettin Gurbet Cehenneminde – Tarık Mümtaz Göztepe

Yanyadan Ankaraya – İsmail Hakkı Okday

Bu Gözler Neler Gördü – Refi Cevat Ulunay

Aşıkpaşazade Tarihi – Derviş Ahmet Aşıki

Vahidettin’in Son Günleri – Feridun Kandemir

Osmanlı Tarihi - Ord. Prof. Dr.İsmail Hakkı Uzunçarşılı

Büyük Osmanlı Tarihi – Yılmaz Öztuna

Osmanlı Tarihi – Ziya Nur Aksun

Osmanlı Tarihi-Hammer

Büyük Osmanlı Tarihi – Metin Hasırcı

Türkiye İnkılabının İçyüzü – Mevlanzade Rifat

Son Bozgun – Vehbi Vakkasoğlu

Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu – Herbert Adams Gibbons

Gazavatı Hayrettin Paşa – Barbaros Hayrettin Paşa

Şu Boğaz Harbi – Ekrem Şama

Hilelerle Çanakkale – Ekrem Şama

Atatürk’ün Bana Anlattıkları – Falih Rıfkı Atay

Osmanlı Tarihi – Prof.Ali Muhammed Sallabi

Kurtuluş Savaşı – Prof. Dr. Osman Özsoy

Osmanlının Son Dostları – Müşir Hüseyin Kıdwai

Türkiye, Bir Devletin Yeniden Doğuşu – Arnold Toynbee

Osmanlının Gizli Tarihi – İsmail Çolak

Son Sadrazamlar – İbnülemin Mahmut Kemal İnal

Yeryüzü Yıldızları-Halid Muhammed Halid

Seyahatname – Evliya Çelebi

İslam Ansiklopedisi – Türkiye Diyanet Vakfı

Bilinmeyen Osmanlı – Ahmet Akgündüz & Said Öztürk

Osmanlı’da Harem – Prof. Dr.Ahmet Akgündüz

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi – Zuhuri Danışman

Yalan Söyleyen Tarih Utansın – Mustafa Müftüoğlu

İstanbul Armağanı, Fetih ve Fatih – İst. Büyükşehir Belediyesi

Resimli Osmanlı Tarihi - Yavuz Bahadıroğlu

Malta Sürgünleri – Bilal N. Şimşir

Avrupa’da Yüzbin Türk Askeri – Şefik Ertem

Kitabı Cihannüma- Neşri Mehmet

Tacüt Tevarih- Hoca Sadettin Efendi

Osmanlı’da Hilafet-Dr.Hasan Gümüşoğlu

Hazreti Hasan ve Hüseyin-Mevlut Karaca

 

Bitiri Yorum

Bu bölüm kitabın özeti, yazı - yorum;

Sözleri cinaslı şiirle yazıyorum.

 

 

 

Bir avuç insanı yazdım, mala hükmeden,

Malı kontrol ettiler, hiç eğip bükmeden.

 

Kendilerine kullandılar sanma, malı,

Mallar, malları insan eder sanmamalı.

 

Öyleleri vardır ki, tam insan altını,

Tercih eder dünyalara, yerin altını.

 

Bazısının hizmetle geçer kışı yazı,

Ters tanınır, bir müfteri yazar bir yazı.

 

Adil kulun elinde adalet kılıcı,

Mazlumun hamisi, Hakk’ı hoşnut kılıcı.

 

Servet, şöhret, şehvet, insan için üç mayın,

Ey insanlar, nefse güvenip de uçmayın!

 

Bazısı Hakk’tan korkar yanmadan kül olur,

Çığır açar, iz bırakır, solmaz gül olur.

 

Ey insan, Allah korkusu ile büyürsen,

Tüm hazineler sana emanet, buyur sen.

 

Malları yazdım, sahibine olmuş yular,

Mala benzemiş davranışlar ve duyular.

 

Bu çağda da her tür insanı görmek mümkün,

Bak, kölesi olanları gör malın mülkün.

 

Mal, şehvet, şöhret hırsı bunları saptırmış,

Şeytan ne istemişse kolayca yaptırmış.

 

Yular olmuş boyunlarına hem şan, hem mal,

Uçmak için var olan insan, olmuş hammal.

 

Kulu, güçlüyken ilgilendirmiyorsa Hakk,

Onu haramlara çeker batıl muhakkak.

 

Cenneti feda edip bir yığın budala,

Cambaz gibi atlar hep o daldan bu dala.

 

Bazıları tığ teber başlarlar göreve,

Ne hazineler bulup toplarlar gör eve.

 

Devletlerin bel kemiği olan maliye,

Kimine göre şöyle okunur; malı ye!

 

Zulalar gayrı meşru paralarla dolar,

Der, düğünde geldi bunca altın ve dolar.

 

Aç gözlü, rüşvetçi; semirdikçe semirir.

Bu gelenek, halkı kemirdikçe kemirir.

 

İcra edilir de çeşit çeşit sirkatler,

Piyasaya çıkar çeşit çeşit şirketler.

 

Şişer şirketler yiye yiye, içe içe,

Devletleri kemirir kurtlar içten içe.

 

Soygunlar için başvurulur bin bir yola,

Devleti yerler beraberce yola yola.

 

Hep çelmelenir Hak rızası için kalkan,

Soyguncu kullanır, Hak rızasını kalkan.

 

Akbabaya kanarlar, sanıp da bu kuş ak,

Ak leşçilerce sömürülmüş bir çok kuşak.

 

Kimine denirdi, şan sizin şeref sizin,

Ölünce çıkar soygunları şerefsizin.

 

Kimisi yetim malı yiyen bir kansızdı,

Ölünce mezarından sel gibi kan sızdı.

 

Kimi rüşvet alıp saf altını kirletti,

Sonunda can verirken altını kirletti.

 

Kiminin mala zaafı çoktur, şu oldu;

O da altınla yumuşadı, turşu oldu.

 

Nice zengin insan, listeye tık diye bak,

Nasıl atılmış çöplüğe atık diye, bak.

 

Soygun kapısını açmışsa birileri,

Sonraki hırsız onu geçer bir ileri.

 

Hazine önüne kurulur bir cendere,

Sıkıştırdıkça beri doğru akar dere.

 

Hırsı, kulu ezmekte silindirlik olur,

Mal, şan, şehvet hırsını silin, dirlik olur.

 

Malseverin eline geçerse bir keser,

Kestiklerini kendine kendine keser.

 

Her gece rüyasında bal görürmüş ayı,

Vurguncuya çalmak demek yılın her ayı.

 

Girer parmakların ucuna basa basa,

Çuvallara para doldurur tıka basa

 

Sunulur dişiye erkek, erkeğe dişi,

Kurur bu yolla hazinenin içi dışı.

 

Soyguncuya göre devlet malı sermaye,

Bu sermaye, kullanana olur şer maye.

 

Ya mal için, ya Hakk için konulur başlar,

Ülkede ya felaket ya saadet başlar.

 

Hakk içinse çaba, tutacak dalı verir,

Soygun için uğraşan nara dalıverir.

 

Hüküm eşeğe, infaz katıra kalınca,

Halka kazıklar batar, kalınca kalınca.

 

Temiz değilse, gözlerinden at gözlüğü,

Tehlikeyi görmezsin, takma at gözlüğü.

 

Devlet malı yetim malıdır çalma dur dur!

Ey adalet, varsan bu soygunları durdur!

 

Güven, devlet adamı için kuru maya,

Salih ameli yoksa başlar kurumaya.

 

İnsan olan tahtta cemal hesabı yapar,

Hırsızlar taht deyince mal hesabı yapar.

 

Çağlar ve mallar, sergiler o günü müze,

Müzelerdeki mallar derstir günümüze.

 

O kadar cazip midir ki mallar, paralar?

Bazı kullar, uğruna kendini paralar.

 

Hazine soyulup gelecek yakılınca,

O baş mahkumdur, ya topuza, ya kılınca.

 

Ölmüş gitmişler, şimdi çıktılar mizana,

İbret almak düşer, okuyana yazana…

 

Zaman dediğimiz dün, bugün ve gelecek,

Malseverler hep vardı, yarın da gelecek.

 

İnsanlar var ki, çok ilerdedir kullukta,

Önlerinde başka, bir kul vardır koltukta.

 

İnsanlar var ki, rükuda olmuş tam hayran,

Önlerinde şehvet vardır, anadan üryan.

 

İnsanlar var ki, hep de başları secdede,

Yemyeşil para resimleri seccadede.

 

İnsanlar var ki, içindedir tahiyyatın,

Yerini şan şöhret almış maneviyyatın.

 

İnsanlar var ki, ne niyaz var ne namaz.

Mal hırsından başka bahane bulunamaz.

 

İnsanlar var ki, boyun bükük gözler nemli,

Allah var iken, başka hangi şey önemli?

 

Ya İlahi, mallar da kullar da senindir,

Mala kul olmayacak izanı sen indir!..

 

TOP