BÖLÜM-9 BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLLİĞİ DÖNEMİ

BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLLİĞİ DÖNEMİ
 
Erbakan Hocamız arkadaşları ile parti kurmaya karar verip, bunun yaklaşan seçimlerden önce gerçekleşmesi fiilen zora girince, Konya’dan bağımsız milletvekili adaylığı için başvurmuş olduğunu kitabımızın önceki bölümlerinde anlattık.
Konya çalışmaları başladığında ise, oraya karargah kurup manevi ağırlığı olan insanlarla beraber besmeleyi çekmiş olduğunu görüyoruz. Bu çıkışını görmüş olan ve Erbakan Hocamızı o zaman tanımış bulunan Ömer Kızıltan o günleri: 
“1969 Genel Seçimleri 14 Ekim 1969 da yapılacaktı. Odalar Birliği Genel Başkanlığı’ndan polis zoru ile alınan Erbakan Hocamız Konya’ya gelmişti. Onu getirenler de Tayyar Çoktosun ve Halis Bağrıaçık isimli iki kişi idi.
Konya, Selçuk İlçesi, Hastane Caddesi, Kızıltan Apartmanının teras katında, yani bizim evimizin üst katında bir toplantı yapıldı. Toplantıda Adil Küçük, İmam Hatip Okulu Talebe Derneği Başkanı ve Harun Aytaç, Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Derneği Başkanı da vardı. Eğitimci bir çok kişi de katıldı. Erbakan Hocamız, Türkiye’de Sanayi ve ticaretin Yahudi ve Ermenilerin elinde olduğunu ifade ederek siyasete bundan dolayı atılmak zorunda olduğunu ve iktidar olunması gerektiğini anlattı. O gece ileride iktidar olmak üzere Erbakan Hocamızın bağımsız milletvekili adayı olmasına karar verildi. Karargah merkezi olarak bizim evin teras katı kullanıldı.
Erbakan Hocam ismini halka duyurmak için İslam ve İlim konulu bir konferans verdi. Bu konferans müthiş bir etki yaptı. Tam 4 saat konuştu.
İlk işimiz Alaattin çevresine afiş asacağız. Sorduk
-Hocam ne yazacağız afişe?
Cevap:
-Hakk geldi, Batıl zail oldu.
Allah Allah, ya ben İmam Hatip’te son sınıfta talebeyim, içimizde İslam Enstitüsü’nde okuyanlar var. Bunun Kuran’da ayet olduğunu biliyoruz da bunu böyle Alaattin çevresine yazalım, veya Müslümanlar bundan örnek alsın diye hiç kimsenin hatırına gelmedi. İlk defa Hocam istedi bunu.
 Şurası çok enteresan, Hocam Konya’da 42 bin sandık müşahidi bulunmasını ve bunlara kart dağıtılmasını istedi. Neticede Hocam 42 bin oy almıştı. Bazı köylerde arkadaşlarımız dövüldü, bazı köylerden kovulduk ama Hocamız üç milletvekili çıkaracak kadar oy almayı başardı.”
Lütfi Yalman anlatıyor:
 “Milli Görüş hareketinin başladığı 1969'da, Karaman İmam Hatip Lisesi'nde talebe idim. O zamandan beri Hocamızı tanırız. Hocamızı tanımamızda en büyük pay, köyümüzdeki medreselerde yetişmiş büyüklerimizden, dedelerimden öğrenmiş olduklarımızdır. Hocamız bağımsız milletvekili adayı olduğunda, köylerimize Hocamızın seçim afişleri gelmişti. Ben 14 yaşlarındayken Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın afişlerini duvarlara asmıştım. Daha sonra Karaman'da Hocamızın bir mitinginde tesadüfen bulundum. İlk defa Hocamı orada gördüm. Hocamız lacivert takım elbiseli, yakışıklı, uzun boylu olması ile dikkat çekerdi. Hocamı ilk defa orada tanıdım. Sonra Konya Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisiyken, Milli Selamet Partisi'nin Gençlik Kollarının oluşturulmasından itibaren bu hareketin içinde bulundum. Bu Hocamla tanışmanın birinci boyutu, ikinci boyutu ise; rahmetlik dedem 1969 yılında Hocamız için:
-Bu adam imanlı bir adam. Buna sahip çıkmak lazım, ülkemizi kurtaracak bir insana benziyor!
Sözleri beni çok etkilemişti. Dolayısıyla bu etkiyle birlikte Hocamızın manevi dünyasına hem daha önce, hem de fiilen milletvekilliği dönemimde şahit oldum.
Hocamız çok büyük bir lider olduğu için, yanındaki tüm insanlarla özel anıları muhakkak olmuştur. Benim de Hocamla çok fazla anılarım oldu. Mesela bir ikisini söyleyeyim. Bir gün Hocamız:
-Bana bak Lütfi, biz Konya'yı bilmezdik Konya da bizi bilmezdi. Büyüklerimiz bizi çağırdılar, dediler ki bu hareketin siyasi sorumlusu sensin, ve Konya'da başlatacaksın, diyerek vazife verdiler. Yanımıza da Mustafa Albayımızı manevi görevli olarak verdiler.
Demişti. Hocamız ile Mustafa Albayımız bir yere miting veya sohbete gittiğinde, Hocamıza burada, şu zatın kabri bulunuyor, onu ziyaret edelim, burada şu insan var, çok gönül ehlidir, uğrayalım diyerek manevi huzurun sürekli çok olmasını sağlardı. Ben de Albayım, Türkiye'nin manevi haritasını çıkaralım, nerede hangi zat var bunu belirleyelim de arkadaşlarımız ziyaretlerde bulunsun, demiştim. Mustafa Albayımız da çalışma yapmaya başlamıştı.
Mustafa Albayımızın vefatından sonra, Erbakan Hocamız bana bu çalışmanın ne durumda olduğunu sorarak sonucunu istemişti. Mustafa Albayımızın mahdumu Bayhan Önal Bey’le görüştüm. Bayhan Bey çalışmanın sonucunun kendinde olmadığını söyledi. Hocamız üzülmüştü, keşke olsaydı diye. Yani burada anlatmak istediğim durum, Hocamızın, siyasi hareketinin boş yere olmadığıdır. Ayrıca bu önemli siyasi hareketin Konya'dan başlamasının da birçok önemli yönü bulunmaktadır. Bunu iyi anlamak gerek. Hocamız siyaseti bir makam veya şöhret için yapmamıştır. Böyle bir amacı olsa, çok iyi şekilde yapardı. Hocamız Konya'dan yola çıkınca, birçok insan:
-Bu adam kim, Konyalı değil, niye buradan böyle bir harekete başlıyor?
Diye sorular sormuşlardı. Ancak Hocamız ulemanın, büyük zatların teveccühünü de alınca, Konya'dan 4 milletvekilinin seçilebileceği kadar oy alarak seçildi. Hatırladığım kadarıyla oyların dörtte biri iptal edildi. Yani Hocamız üç milletvekilinin seçilebileceği oyla bağımsız milletvekili oldu.”
Ahmet Baba bu konuyu şöyle anlattı:
“1985 yılında Konya’da askerlik görevimi yaparken tanıştığım Turan Güzelceoğlu bana şunları anlattı:
Kendisi 1969 yılında Konya’da terzilik yapıyormuş. Milletvekili seçimlerinden 3-4 ay önce terzihanesinde, 3-4 arkadaşıyla oturuyormuş. 70-75 yaşlarında gibi gözüken, sarıklı, cübbeli biri içeri girmiş. Nurani yüzlü bu adam selam vermiş ve:
-Erbakan isimli biri Konya’dan milletvekili adayı olacak, bu şahsı arayıp bulup sahip çıkın.
Demiş. Sonra konuyu biraz izah etmiş. Turan Güzelceoğlu bu durumdan rahatsız olmuş. Çünkü o Cumhuriyet Halk Partisi’nin kayıtlı, faal bir üyesi ve görevlisi imiş. Yaşam tarzı da CHP zihniyetine uygunmuş. Şahıs sözlerini bitirmiş ve dışarı çıkıp gitmiş. Turan Bey bu adama bişey ikram etmedik, diye düşünerek hemen peşinden dışarı çıkmış. Ama uzaklaşacak kadar zaman olmadığı halde onu görememiş bulamamış!
Akşam yattıktan sonra rüyasında yine o gelen şahsı görmüş. O şahıs kendisine demiş ki:
-Beni neden arıyorsunuz. Arayacağınız kişi Erbakan’dır. Onu bulup yardım edin!
Turan Bey 1969 genel seçimlerinde CHP den sandık görevlisi olarak bulunurken, kendi partisine oy vermek için oy pusulasını eline almış. Ama bir türlü oy verememiş. Gözünün önüne hep o adam geliyormuş. O da tutmuş herkesin gözü önünde oyunu bağımsız Erbakan’a vermiş. Bunu gören CHP yöneticileri kendisini ihraç etmiş.
Turan Bey o gün dükkanına 4 kişinin huzurunda gelen o sarıklı ve nurani yüzlü kişinin Hızır A.S olduğuna inanıyor.
Bu hatırasını anlattığında, 4 kişiden 2sinin hala hayatta olduğunu da ilave ediyor.”
Nevzat Laleli anlatıyor:
“1969 yılında biz Ankara’da üniversite öğrencisi idik. Bağımsızlar hareketi için çalıştık. Ben aynı zamanda gazete muhabiri idim. Ankara adayımız da Osman Kirişçioğlu diye bir elektrikçi arkadaşımız idi. Hatırladığım kadarıyla Rifat Boynukalın, Fehim Adak isimleri de bağımsız adayların içinde idi. Erbakan Hocamız Konya’dan adaydı.
Gazetede olduğum için ben 1969 bağımsızların seçim haberlerini  TRT radyosundan takip ettim ve gazeteme haber gönderdim. Çok enteresan, bütün TRT muhabirleri başka seçim sonuçları ile ilgilenmiyorlar, sadece Erbakan Hocamızın seçim sonuçlarına odaklanmışlardı. Sonunda 3 milletvekilliğine yetecek kadar oy ile seçildi.”
Mustafa Bilgin anlatıyor:
-Ben1968 kuşağındanım. Deniz Gezmişlerle, Yusuf Aslanlarla, Abdullah Öcalanlarla el sıkışan biriyim.
Erbakan Hocamızla ilk tanışmamız üniversite dönemimde oldu. 1969 yılında Sağcı Süleyman Demirel’i bölmeye çalışan ve Konya’dan bir kişinin aday olarak ortaya çıkmasının, sağcı Adalet Partisi’nin, Süleyman Demirel’in işlerini aksatacağı, bu sürecin CHP’ye yarayacağını düşünüyorduk. Bu bölücü kişiye haddini bildirmek üzere, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde görüşmek için randevu aldık. Erbakan Hoca bize randevuyu verdi. Biz büyük bir azim ve nefretle, kendisini dinlemeye gittik. İlk tanışmamız orada oldu. Orada kendisi bize bir saatlik bir konuşma yaptı. Bizim hiç duymadığımız kelimeleri, cümleleri sıralamaya başladı. Siyonist’i anlattı, sömürüyü anlattı, arzı mev’udu anlattı. Sonra gizli dünya devletini anlattı. Anlattı, anlattı, anlattı…
Sonra her Müslüman ülkenin başında bir Demirel oturuyor, bu Demirel vasıtasıyla da Amerika ve Siyonist İsrail emellerini dünya yüzünde sürdürüyor, diyordu. Bunun üzerine biz şöyle demek zorunda kaldık:
-Hocam bir değişik bir niyetle gelmiştik buraya. Biz sizi yanlış anlamışız. Değişik bir niyet için gelmiştik, ama hakkınızı helal ediniz.
Diyerek elini öptük. Bize dedi ki:
-Bu ülke sizden çok şeyler bekliyor, uyanık olmanız gerekli. Siyonist’in, İsrail’in, Amerika’nın, dış güçlerin, Hıristiyan dünyasının oyununa gelinmemesi gerekli. Düşüncelerinizi bu şekilde yönlendirin, çalışmalarınızı da gelecek hayatınızı da bu gaye için sürdürün.
İlk tanışmamız böyle oldu.”
Fehim Adak anlatıyor:
“1969 yılında Necmettin Erbakan, Konya’dan bağımsız adaylık için müracaat etti. Sayısını 15 olarak hatırlıyorum, kendi tanıdığı bazı kişilere de:
-Sen de falan yerden bağımsız aday ol!
Diye ricalarda bulundu. Onlardan biri de benim. Bana:
-Mardin’den adaylığını koyacaksın!
Dedi. Ben:
-Hocam ben bu işte yokum, ben ne siyaset bilirim, ne hiç öyle bir şeyin içine girmişim, yani kusura bakmayın!
Diye cevapladıysam da:
-Hayır, gireceksin, bana da neticeyi bildireceksin!
Diye ısrar etti. Biz kaçtık, hatta Siirt’e gittim, orada Tillo’da iki gün yattım. Belki Hoca peşimizi bırakır diye. Baktık harıl, harıl arıyor.  Biz de Hocayı kırmayalım, diye kafamdan şöyle bir şey tasarladım. Müracaat ederim, onun gönlünü yaparım, sonra da istifa ederim, diye düşündüm. O zaman rahmetlik babam ile annem İstanbul’da idiler. Ben de haber vermeden İstanbul’a gittim. Babama anlatım, annem de orada oturuyordu. Dedim ki:
-Benim siyasetle her hangi bir yakın uzak ilişkim yok, bilmem de. Yalnız kıramayacağım Necmettin Bey ısrar ediyor, siz de müsaade ederseniz gireyim çalışayım!
İkisi de tepki gösterdiler. Babam dedi:
-Oğlum senin neyine gerek, yani ne yapacaksın siyasete girip te?
Annem atıldı:
-Ben sütümü helal etmem!
Sonra babam sordu:
-Ne için giriyorsun oğlum? Necmettin Bey dediğin kişinin özelliği ne?
Ben dedim ki:
-Baba bu Müslüman adamdır, yani Müslümanlığa yardımcı olmaya gayret ediyor. Biz de onu öyle müşahede ediyoruz, başından beri. Yani yalnız bırakmak güzel olmaz, bizim bir gücümüz de yok ama, şeklen destek vermiş olacağız.
Babam sordu:
-Yani Müslümanlık için mi oğlum?
-Evet baba!
Dedim. Babam, Allah rahmet etsin, şöyle dedi:
-Benim 10 çocuğum var, bir zarar da görecekse bile Müslümanlık için bir tanesini vereceğiz!
Sonra anneme döndü:
-Sen de karışma hanım!
Annem de:
-Peki sen nasıl istiyorsan!
Dedi. Böylece onların iznini almış olduk. Biz de Mardin’den bağımsız aday olarak girdik. Erbakan Hoca bizi böylece siyasetin içine çekti. Allah ondan razı olsun. Ama o adayların içinde yalnız kendisi seçildi. Hem de çok büyük miktarda oy alarak.  Biz, 1300 reyle kaybetmiş olduk, zaten sandıkların başına bile gidecek adamımız yoktu. Kimi bulacaksın yani, paramız yoktu, arabamız yoktu.”
Veysi İrdam anlatıyor:
“1969 yılı idi. Benim Mardin’de radyo tamir dükkanım vardı. O çalışma süresinde bir bağımsızlık hadisesi vardı. Erbakan Hocam Konya’dan bağımsız aday olmuştu. Onun bir arkadaşı olan Fehim Adak da Mardin’den bağımsız milletvekili adayı idi. Ben kendisine yardımcı olmak için çalışmalara katıldım. Bundan dolayı tehdit edilmeye başlandım ve Ankara’ya taşındım. Ankara’da dükkan açtım.
1970 yılı idi. Bir gün inşaat halindeki Kocatepe Camii’nin namaz kılınacak bölümüne gittim, ikindi namazı kılmak için. Birisi bana yanında yer gösterdi. Oturdum, yüzüne bakınca, Rabbıma kurban olayım, onun alnından bir ışık geldi benim kalbime. Yani ışığı nasıl görüyorum, yani onun alnında sanki bir ok gibi, lazer ışığı gibi, benim kalbimi böyle sıvamaya başladı, yani hissediyorum kendimde. Namaz bitince birine sordum bu adam kim diye:
 -Bu adam Necmettin Erbakan, Profesör. Çok temiz adamdır parti kuruyor. Diye cevap verdi.
Dışarıda musafaha ettik ve kendisi arabasına bindi, üç kişiydiler, ben de hiç aklımda bile yokken onun arabasına bindim. Bir yere gittik, orada İslam’ı anlattı. Saatlerce. Ben ona hayran kaldım. Tanıştık ve ben müsaade isteyerek oradan çıktım, akşam vakti idi, dükkana döndüm. O yolun nasıl geçtiğine hayret ederim. Ondan ayrıldığım saatte aynı anda kendimi adeta dükkanın önüne gelmiş hissettim.”
Abdülkadir Özkan anlatıyor:
“1969 yılı Bağımsızlar Hareketi sırasında  Ankara’da idim. Rahmetli Osman Kirişoğlu Ankara’da bağımsız aday oldu. İşin boyutunu da bilmiyordum. Milli Nizam ve Milli Selamet hareketlerinin altyapısı olduğunu da bilmiyordum. Kendisine sempatim olduğundan oy verdim. Ama ne kadar isabetli bir iş yapmış olduğumu çok sonradan anladım.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“Biz Konya Bozkırlıyız. Benim köyde bir ninem vardı, 1969 yılında. O zaman 90 yaşlarında falan vardı, gözleri görmezdi. Amcam da sağdı.
Erbakan Hoca bağımsız adaylığı döneminde bizim köye gelmiş. Ben İstanbul’daydım. Amcamın ismi İbrahim’di. İkisi de halim selim namazlarını kılan insanlardı. O gün İbrahim amcam bir ara dışarı çıkmış, sonra tekrar eve geldiğinde ninem sormuş:
 -Oğlum İbrahim, bugün bizim köye bir evliya girdi. Acaba yabancı kim geldi?
Demiş. İbrahim amcam da:
-Aman anne! Erbakan diye bir siyasetçi geldi, konuştu konuştu gitti! Ne evliyası? Erbakan siyasetçi birisi. Siyasetçiden hiç evliya olur mu?
 Demiş. Ninem tekrar:
-Ya oğlum, evliya o adam ya!
Diye ısrar etmiş.
Sonra Ninem de vefat etti ama, onun ne kadar kalp gözü açık olduğunu sonradan anlamış olduk”
Arif Ersoy anlatıyor:
“1968 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde yüksek tahsile başladım. Ben Konya’da öğrenci iken, Muhterem Hocamız Necmettin Erbakan 1969 yılında oraya geldi. Bu onunla ilk karşılaşmamız oldu. Yani bağımsız aday iken. O zamanki onunla ilgili anılarımı hiç unutmuyorum.
Arkadaşlar karşıladılar, sayısını tam bilmiyorum ama, o kadar da çok sayıda değil. Ankara’dan gelen birkaç araba vardı ve karşılayan bizler. O ortamda birisi bağırdı:
-Erbakan Başbakan! Erbakan Başbakan!..
Diye. Daha sonra o kişiyi çok aradık ama bulamadık. Türkiye’nin o günkü şartlarını düşünürsek, bu slogan gerçeklerden o kadar uzak kalıyordu ki. Ama daha sonra olanlara bakarsak enteresan bir durum olduğunu anlarız. Bulamadık o sloganı atanı. Tabi ses kaydı falan yoktu. Sadece fotoğraflar var ama tespit edemedik.
O seçimlerde çalışma yapmak için Erbakan Hoca ile beraber olduk. Bir defasında Ermenek’e gittik. Bizden önce oranın belediye başkanı bütün kahvelere, Erbakan Hoca’yı konuşturtmamak için baskı yapmış. Kahvehaneniz zarar görür, millet Erbakan’ı taşlamak için hücum eder, diye.  Zar zor bir kahvehaneyi tuttuk. Ama muhtemel zararlarını karşılamak için açık çek vererek.
Ses cihazını kurduk, hoparlörün birini pencereden dışarı döndürdük. İlan ettiğimiz saat geldiğinde kahvehanedekiler topluca dışarı çıkıp uzaklaştılar. Kimse kalmadı. Erbakan Hoca geldi. Bomboş salona, ağzına kadar insan dolu imiş gibi, heyecanla konuşmasına başladı. Bu konuşmaların etkisi ile bir süre sonra kahveye bir kişi geldi, öne oturdu. Sonra diğerleri grup grup geldiler, kahve doldu taştı. Konuşma bitip geri döneceğimiz zaman Ermenekliler:
-Kesinlikle sizi bırakmayız, bu gece misafir etmek istiyoruz!
Diye yolu kestiler. Ama biz öğrenci olduğumuz için dönmek zorundaydık. Geri dönüş yolunda diğer öğrenci arkadaşlarla heyecanlı bir şekilde bu olayı değerlendiriyoruz. Erbakan Hoca’ya bu yolda nasıl yardım edebiliriz diye kendi aramızda konuşurken, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirmek gerekir ki, yardımcı olunabilsin, fikri dile getirildi. İşte ben orada kendi kendime Siyasal’a gitmeye karar verdim. Sonra gerçekten Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gidip bitirmek nasip oldu. Sebebi işte bu olaydır. Siyasal Bilgiler’de ise birkaç arkadaşımızla beraber, Adil Düzen sistemi üzerinde çalışmalara başladık.”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Ben Erbakan Hocamızı 1969 yılında Bağımsızılar Hareketi’ni başlattığı zaman, Kahramanmaraş’a geldiğinde tanıdım. O zaman ben Kahramanmaraş İmam Hatip Okulu’nda öğrenci idim. Hocamızı karşılayan gençler arasındaydım. Ondan sonra Hocamızı sürekli takip ettim. Ankara’da üniversite öğrencisi iken de sık sık kendisi ile görüşme ve yakından tanıma fırsatım oldu.”
Beşir Darçın anlatıyor:
“1969 yılında Konya’dan bağımsız adaylığını koydu. Başka illerden de bağımsız adaylar koyuldu. Bunların tespiti sırasında tüm illerdeki kanaat önderleri, İslam alimleri, şeyh, meşayih ile telefon görüşmesi yapıyordu. Şöyle dediğini hatırlıyorum:
-Emir yüksek yerden, ya aday ol, ya da aday bul.
Hocamın teşvik gayret ve telkinleriyle birçok ilde bağımsız adaylarla seçimlere girildi. Konya’dan Hocam 3 milletvekili seçecek miktarda oyla bağımsız milletvekili seçildi. Ankara’nın Esat mevkiindeki evinden alarak, parlamentoya aynı otomobille gittik.
Yemin merasiminde Meclis dinleyiciler bölümünden Hocama yapılan tezahürat, partileri ve milletvekillerini hayrete düşürmüştü.”
 

BÖLÜM-8 SİYASETE YÖNLENMESİ

SİYASETE YÖNLENMESİ
 
Bir muhterem zatın sözleri ile bu bölüme giriyoruz. İsminin kitapta yayınlanmasını istemedi. Biz de o isteğine uymak zorundayız. Ama kendisi çevresinde çok iyi tanınan, sevilen ve sohbetine itibar edilen birisi. Zaten onun hakkında bir iki cümle yazarsak onu sevenler kim olduğunu anlayacaktır.
Sami Efendi Hazretlerinin müntesibi,  İstanbul, Tuzla’da oturuyor. 81 yaşında. Yaşına göre enerjisinden bir şey kaybetmemiş. Halen sohbet halkası mevcut. İrşad görevine devam ediyor. Erbakan Hocamızı yakınen tanımış, teşriki mesaisi olmuş bir Hocaefendi.
Bayburt eski milletvekili Bahattin Elçi Bey ile beraber kendisini ziyaret ettik. Beraber dinledik not aldık.
İşte anlattıkları:
“Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi Hazretleri dünyanın sayılı mürşitlerinden biriydi.  Döneminde üç tane kişiden biri olduğu bilinir. Mehmet Zahit Kotku Efendi hazretleri ile aynı yıllarda yaşadı. 
Tanık olduğum bir olayı anlatmak istiyorum:
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri Sami Efendiyi ziyarete gelmişti. Bir müddet görüştüler ve geri gitti. Rahatsız olduğu için fazla kalamadığı söylenmişti. Onun kanser hastası olduğunu duymuştuk.
Kısa süre sonra Sami Efendi bizden şunu istedi:
-Necmettin Erbakan şu an Ankara’dadır.  Gidin ve kendisinden buraya bize gelmesini rica ettiğimizi söyleyin!
Aradan kısa bir zaman geçmişti, Erbakan Hoca dergaha geldi. Sami Efendi Hazretleri kendisine dedi ki:
-Mehmet Zahit Kotku Hazretleri buraya geldi. Beraberce sizi buraya davet edip, bir görev tebliğ edecektik. Lakin Efendi Hazretleri rahatsız olduğu için gitmek zorunda kaldı. Bize vekalet verdi. Onun vekaletini aldık. Dünyadaki şu anda bulunan mürşit efendiler de vekaletlerini bize verdiler. Kendi adımıza ve o aldığımız vekaletler adına sizi Ümmetin Lideri olarak görevlendiriyoruz! Ankara’ya dönün, siyasi çalışmaları yürütün! Ümmetin lideri sizsiniz!..
Erbakan Hoca aldığı bu görevle Ankara’ya döndü. Siyasi çalışmalarına hız verdi.
Bu olaydan sonra Erbakan Hoca dergaha her geldiğinde Sami Efendi Hazretleri onu ayakta karşılar ve emirlerini sorardı. Dua ederdi.
Rahmetli Erbakan Hoca bu Ümmetin, yani dünya Müslümanlarının lideri idi! Mürşitlerden vekalet almış, dua almış ve görevlendirilmiş lideri!..”
Onun sözlerinden bir kelime çıkarmadık ve eklemedik.
Şimdi ise herkesin tanıdığı ve sevdiği Mustafa Cevat Akşit Hocamızın dediklerini aktarıyoruz:
“Bizim Rahmetli Mehmet Zahit Kotku Hocamızdan duyduğumuz, şudur:
-Biz Necmi’yi feda ettik!
Yani Necmettin Erbakan Hoca’yı siyaset işlerini yürütmesi için Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretleri görevlendirdi. Yalnız sonradan bir eleştirisini duyduk, hep ahlaktan maneviyattan bahsediyor, rey almak için biraz da mideden bahsetsin, diye.
Bir ara hep, önce ahlak ve maneviyat, meselesi var ya, o Erbakan Hoca o konuyu çok işliyordu. Biraz da ekonomiden, paradan, kazançtan, yani mideden bahsetmeli, demişti. Yani Erbakan Hoca’yı siyasete atan Mehmet Zahit Kotku Hazretleri idi.
Üç tane şeyhin dizi dibinde yetişti Erbakan Hoca. Çok severdi sayardı Hoca Efendiyi, o da sever sayardı yani. Zaten bu iş ilgiyi keserseniz olmaz, o saygılıydı. Abdülaziz Bekkine Hazretleri Erbakan Hoca’ya çok önem vermiş. Abdülaziz Efendi zamanında başlamış, evliyaların dizinin dibinde oturmuş bir insan Erbakan Hoca. Beni de ilim adamlığına atan Mehmet Efendi’dir. Çünkü ben onun yanında gece gündüz birebir eğitim görüyordum. Evladı gibi yetiştim. 
Bir ara Recai Bey beni müsteşar yapmak istedi. Erbakan Hoca Temsan’a murakıp yaptı, beni yetiştirecek de siyasete sokacak, beni orada tecrübe kazansın diye. Ben biliyorum ama, Recai Bey böyle dedi. Orhan Batu Rahmetli istedi, Arsa Ofisi genel müdürü yapacaklar. Bir ara orası da rüşvetlerin gırla gittiği yerdi. Durun dedim ya, Mehmet Zahit Efendi’ye sormadan olmaz. Gittim sordum, sabah konuşalım Mustafa, dedi. Sabahleyin işraktan sonra, mübarek nur gibi böyle:
-Mustafa bu makamlar gelip geçicidir, sen ilim irfan adamısın, ne işin var orada?
Dedi. Ben de bu teklifleri reddettim. Demirel Bakanlık teklif etti, reddettim. Bir ara, Denizli’liler gelmişti. Milletvekili adayı olmam için. Hayır, hayır diyoruz biz. Mehmet Efendi’yi ziyaret edelim dediler, beni tuzağa düşüreceklermiş, ne bileyim ben. Gittik evine bu meseleyi açtılar:
-Cevat Hoca ben ilim irfan adamıyım siyasete hayır, diyor, halbuki işte Denizli’de sülalesi tanınmış, üç milletvekili var, ne dersiniz efendim?
Diye sordular. Mehmet Zahit Efendi döndü bana dedi ki:
-Sen Hocasın, Din’i ihya edeceğim diyen bir adama yardım etmezsen yarın ne cevap vereceksin?
Dedi. Tamam efendim, dedim.
Biz o gün sözümüzü verdik, 1973 seçimlerinde Milli Selamet Partisi Denizli milletvekili adayı olduk. Demirel ve senatör olan amcam Baha Akşit, çeşitli tertiplerle bizim seçilmemizi önlediler. Reylerimizi çalmışlar. Mehmet Zahit Efendi:
-Emrimizi tuttun, aday oldun, bizi memnun ettin!
Diyerek bana iltifat etti. Erbakan Hoca da, biz de, Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin emirleri doğrultusunda hareket ettik!”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Bizzat Erbakan Hocamızdan duyduğumuza göre, 1967 veya 1968 yıllarında, Konya’da bir evin çatı katında, 40 tane âlim bir araya gelmişler, toplantı yapmışlar. O toplantıda Oflu Hacı Dursun Efendi, Mehmet Zahit Kotku Efendi, Trabzonlu Hacı Abdurrahman Efendi, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Bayburtlu Dede Paşa, ve daha niceleri var.
Türkiye’de artık İslami bir siyasetin zamanının geldiğini, Müslümanların siyasete girmelerinin zorunlu olduğunu ifade ediyorlar.  Karar veriyorlar, bizim muhakkak bir siyasi oluşuma gitmemiz lazım, kendi siyasi, dini inancımızın siyasetini temsil edecek birisini artık çıkarmamız lazım, diye. Bunun üzerine Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretlerine görev veriyorlar. Şöyle ki:
-Senin etrafında, senin yetiştirdiğin, okuttuğun, ilgilendiğin, üniversitelerden, memur camiasından, aydın camiadan seçkin insanlar var. Sen bunlar arasından münasip birini bul ve bu siyaset işi ile görevlendir. Biz her birimiz de bulunduğumuz yerlerde onun eli kolu olalım.
Ayrıca o toplantıda o hocalar, Türkiye’yi 40’a bölüyor ve her birinin sorumluluk alanlarını tespit ediyorlar. Şu bölge senin, şu bölge senin, diye.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri de İstanbul’a dönüşünde kendisine verilen bu görev gereği, Necmettin Erbakan’a o görevi teklif ediyor. Erbakan Hocamız:
-Hocam bu çok büyük ve ağır bir iştir. Ben bunun bir düşüneyim. Bana biraz mehil verin.
Dedi. O 40 alimin bir kısmını dolaşıp istişare etti. Erbakan Hocamız sonunda bu görevi kabul ederek, 1969’da bağımsız 20 ler hareketi ile işe koyuldu.   
Bizim Suudi Arabistan’da öğrencilik yıllarımızda Erbakan Hocamız Medinei Münevvere’ye gelmişti. Biz onunla daha sonra Mekkei Mükerreme’ye beraber gittik. Mekke’de Kâbe’nin karşısında, ben Erbakan Hoca’ya bir Oflu arkadaşımı getirdim, sınıf arkadaşım. Dedim ki:
-Hocam bu arkadaşım Oflu’dur.
Cevap verdi:
-Siz Oflu deyince bizim hatırımıza hemen Hacı Dursun Efendi geldi. Hacı Dursun Efendi Hazretleri gelir, bizi karşılar, Hopa’ya kadar götürüp geri Giresun’a kadar getirir, sonra Giresun’da; Giresun ve Ordu’nun sahibine teslim eder.
Bu bilgiler de o bize söylediklerini teyit ediyor.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Erbakan Hocamıza hep iftira atarlar. Kimseyle istişare etmez, sormaz, danışmaz, diye. Ama o her meselede olduğu gibi, siyasete girerken de geniş istişareler yaparak karar vermiştir. Gencecik insanlara bile meseleyi açtı görüştü. İstanbul’a geldi, burada İlim Yayma Cemiyeti ileri gelenleri ile görüştü. O görüşmede biz de vardık. O günkü İlim Yayma Cemiyeti Başkanı şimdi rahmetli oldu. Sonradan bizi dinlemedi, etmedi diye yanlış şeyler söyledi. Halbuki o görüşmede, Adalet Partisi bölünür, endişesiyle parti kurulmasına karşı çıkmıştı. Erbakan onu dinlemedi diye, böyle söylentiler çıkardı. Ee canım seni dinlemeye mecbur mu yani, istişare eder o bir mecburiyet, ama seni dinlemeye beni dinlemeye mecbur değil.”
Erbakan Hocamızın siyasete kendi irade ve arzusu ile girmediği, bilakis yönlendirildiği konusunda çarpıcı hatıralardan bir tanesi de Lütfi Yalman’a aittir.
Bu hatırasını şöyle anlattı:
“Ali Güneri, ben, Tahir Büyükkörükçü, Abdurrahman Büyükkörükçü, Recep Tayyip Erdoğan, Nuri Cengiz, Hikmet Efendi ile beraber olduğumuz bir sohbette ilginç bir olay yaşadık. Hikmet Efendi konuşuyor, hepimiz dinliyoruz. Diyor ki:
 -Bir gün Mahmut Sami Ramazanoğlu Rahmetullahi Aleyh, bana Başbakan’ı çağırın, dedi. Bu olay geçtiğinde de Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yarımcısı da Erbakan Hocamız. Sami Efendi’nin Demirel’i sevmediğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Dedik ki, efendim Süleyman Demirel’i mi çağıralım? Yok, bizim Başbakanımız, zamanın Başbakan’ı Erbakan’ı çağırın, dedi. Biz de telefon ettik, Erbakan Hoca’ya bunu aktardık. Erbakan Hoca bir gün sonra geldi. Sami Efendi onu içeri buyur etti. İçeride yaklaşık 2 saat kaldılar. Sonra Sami Efendi Hazretleri beni de çağırdılar, 2 saat kadar da üçümüz içerde kaldık.
Ben, yani Lütfi Yalman, Hikmet Efendi’ye dönerek dedim ki:
-Hikmet Efendi amca, Sami Efendi Hazretleri içeride size neler söyledi?
Sorumu başka sözlere karıştırdı, cevap vermedi. Ben durdum, durdum, tekrar sordum, aynı soruyu. Sonra bir daha, biraz sonra bir daha! Ama sorudan sonra bana şöyle bir bakıyor, başka konuları anlatmaya devam ediyor. Sonunda Tahir Büyükkörükçü Hoca, bana dönerek:
-Lütfiiii, otur oturduğun yerde! Dervişin söylenecek bir şeyi olsa söylerdi!
Dedi. Anlatmadı tabi ne dediğini. Bana göre bunlar önemli şeylerdir. Sami Efendi Hazretleri Erbakan Hocamızdan bir haber geldiği zaman derlenip, toparlanıp:
-Bu bir emirdir!
Diyerek gereğini yaparmış. Nitekim Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi anlatmıştı:
 Erbakan Hocam 1977 seçimleri öncesinde bir gün Sami Efendi Hazretlerine gitmiş. Selam verip musafahadan sonra yanına oturmuş. Sami Efendi demiş ki:
 -Vallahi senin yaptığın İslam, senin söylediğin İslam! Biz ne yapabiliriz, bize emrin nedir, bizden isteğin nedir?
Deyince Erbakan Hocamın gözleri dolmuş:
-Estağfirullah, biz sizin duanızı istiyoruz!
Demiş. Arkasından şunu söylemiş:
-Efendim, Anadolu’da sanki partimizle sizin cemaatiniz arasında bir ayrılık varmış gibi hava estiriliyor. Eğer uygun görürseniz, tanınmış isimlerden Ömer Kirazoğlu Bey, Ömer Öztürk Bey, Tahir Büyükkörükçü Hocam, İlhan Armutçu gibi isimleri değişik illerden listelerimizden aday koyalım da bizim ayrı olmadığımız anlaşılsın.
Diye bir isteğini söylemiş. Sami Efendi de:
-Derhal! Bu bir emirdir ve yerine getirilecektir.
Diyerek mukabelede bulunmuş.
Tahir Büyükkörükçü Hoca Sami Efendi’nin müridi idi. Bir gün Ali Güneri’ye demiş ki:
 -Sami Efendi Hazretleri bize, Erbakan Hoca ne derse tutacak, yerine getireceksiniz! Karşılığında da asla bir şey istemeyeceksiniz!
Derdi.”
Erbakan Hocamızın şeyh ve mürşit efendilerle ilişkisini bilmeyen yok gibi. Ancak daha da yakın bilenler ve onun siyasete giriş sebebini anlayanlardan birisi görüşlerini şöyle ifade ediyor.
İbrahim Durmuş anlatıyor:
“Vallahi Erbakan Hoca’yı çok seviyorduk, hatta ona bir parti lideri olarak bakmıyorduk. Onu manevi önder olarak görüyorduk.
Vicdanıma şöyle diyordum, dünyada bu adam gibi bir lider yoktur. Onun gibi böyle tahsilli kişiler vardır ama, bu adam tasavvuf ehlidir.  Gerçek tasavvufçudur, gerçek tarikatçidir. Gerçek şeriatçıdır. Humeyni gibi adamlar vardır, fakat onlar Ehli Sünnet değildir. Vardır Vahhabi’dir, vardır komünisttir. Her çeşit lider vardır ama, bu adam dört dörtlük bir adamdır. Akide bakımından, ahlak bakımından mükemmel bir insandır. Hatta bizim şeyhimiz Arapkendi Hazretleri, ona gizlice adam gönderiyordu, mektup yazıyordu:
-Hocam acele etmeyin, 50 senedir bu rejim medyasıyla, jandarmasıyla, polisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle hep bu dinin üzerinde oturmuş, hep bu dine düşmanlık yapmış, bu halka düşmanlık yapmış. 50-60 senedir kaldırılan bir şeyi sen hemen getiremezsin! Sen 450 milletvekilliğini bile alsan Türkiye’de bu şartlarda bunları yapamazsın! Sizin elinizde hiçbir şey yoktur, hepsi askeriyenin elindedir. Sen askeriyedeki adamları yetiştir, onları kazan, diyordu. Sen başbakan olsan da, bakanlıkları alsan da yine bu isteklerini yapmak zordur. Tedbirli olun, askeriyeden adam kazanın, iş askeriyededir!
Diyordu. Bunları hocamız biliyordu, biz biliyorduk, ama halk bilmiyordu. Hoca direndiği zaman bunu millete göstermek için direndi, millet de bunu bilsin istiyordu.”
Siyasete girmeden önce de siyaset yıllarında da hep mürşitler, ilim adamları ve şeyh efendilerle irtibat içinde olmuş bir liderdir Erbakan Hocamız. Söz gelimi:
Hacı Hasip Efendi, onu tasavvuf ve ilim halkasına kazandıran şeyh efendidir.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri, Erbakan Hocamızı bir mücevher gibi titizlikle işlemiş ve sonradan gelecek olanlara emanet etmiştir. Kendisine ileride büyük görevler düşeceğini biliyormuş gibi ihtimam göstermiştir.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri hep en yakınındaki mürşit olma özelliğini taşımaktadır. Siyasete girişi konusunda bilenlerin hatıralarını bu kitabımızda naklediyoruz.
Mahmut Sami Ramazanoğlu Hazretleri, Sık sık ziyarete gelir veya dergahında ağırlardı. Hocamın sözlerini emir kabul ederdi. Meşhur “Cihad Risalesi”ni yazmıştır.
Mahmut Efendi Hazretleri, hem ziyaretine gelir, hem de özel olarak sık sık bir araya gelirlerdi.
Havlucu Ahmet Efendi, ziyaretine sık sık gelenler arasındadır.
Ömer Kirazoğlu Hocaefendi, siyaset öncesinde uzun beraberlikleri olmuştu.
Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi, siyasette en yakın arkadaşları arasında idi.
Ahmet Yaşar Efendi, Trabzonlu çok yakın ilişki içindeydiler.
İbrahim Titiz’in ifadesine göre bir tarihte Trabzon’dan gençler çiçek getirmişlerdi. Erbakan Hocam sonradan bu çiçekleri salonda görünce:
-Bu çiçekleri gönderen zatı gençler bilmeyebilir. Bu çiçekleri Ahmet Yaşar Efendi göndermiştir.
Demişti. Sanki çiçekleri kokusundan tanımış gibi.
Elbette yurttan ve dünyadan birçok ilim adamı, şeyh efendi ve mürşit ile doğrudan veya dolaylı olarak görüşmeleri vardı.
Öyle anlaşılıyordu ki siyasete girmesi işte bu ilim adamları ile istişare edilerek kararlaştırılmıştı. Bu her halinden hissediliyordu. Nitekim olayın şahitlerinden bu kitabın yazıldığı günlerde hayatta olanlar da bu görüşü doğruluyorlar. Mesela bu konuyu Oğuzhan Asiltürk’e sorduğumuzda şu cevabı verdi:
“Erbakan Hocamızın siyaset sahnesine çıkmak için birilerinden görev almış mıdır, almamış mıdır, bunu anlamak için onun mücadele hayatına bakmak gerekir. Hoca’nın manevi görev yaptığı besbellidir. Bütün dünya karşısında hiç aldırmadan bu mücadeleyi yapıyor. Besbellidir ki bunu ancak görevli olanlar yapabilirler. Diğerleri etki altında kalırlar.”
Bir küçük hatıramız da bizim var:
O günlerde Refah Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcısı ve Mali Komite Başkanı olarak görev yapmaktaydık. Rahmetli Ahmet Cengiz Arancı da, hem İl Yönetim Kurulu Üyesi, hem de İdare Amiri olarak beraber görev başındaydık. Zaten o Rahmetli ile çok beraberliğimiz oldu. İl Teşkilatımızın idari çilesini beraber çekerdik.
Erbakan Hocamız İstanbul İl binasında idi. Sıkıntılı günlerdi. Düzmece bir davadan dolayı hakkında mahkumiyet kararı verilmişti. Karar kesinleşmiş ve her an hapse girmesi söz konusu olmuştu. Hapse girmemek için bütün yasal yollar deneniyordu. Bazı köşe yazarları ve politikacılar hemen hapse girmesini ve böylece kahraman olmasını, rejimin muhafızlarına karşı halkın tepkisinin oluşması için böyle hareket etmesini tavsiye ediyorlardı. Hatta bazıları daha da ileri gidip onun dışarıdaki tatlı ve müreffeh (!) hayatını terketmek istemediğinden bahisle adeta suçluyorlardı.
İstanbul İl Başkanlığı makamında günün gazetelerine göz atıyordu. Bir ara mırıldanarak bir cümle teleffuz etti:
-Herkes bizim bir an önce hapse girmemizi istiyor. Bilmezler ki, bizim de bağlı olduğumuz ve hesap verdiğimiz makamlar var!
Biz donup kaldık. Hiç birimiz bu konuda soru sormaya ve bilgi almaya cesaret edemedik.
Öyle anlaşılıyordu ki, o manen bir yerlere veya makamlara hesap ve rapor veriyordu. Yani kendisinin siyasete girmesini isteyen makamlara!
Siyasete girmezden önce Odalar Birliği’nin çeşitli kademelerinde görevler yapmıştı. Yani mekanı Ankara idi. Akademik unvanı Profesör idi.
Cuma namazlarına Ulucanlar’da bir camiye giderdi. Cami’nin adı Ağaçoğlu Camii idi. Ekseriya neden bu camiye gitmekte olduğunu birazcık araştırdık ve o camide o yıllarda görev yapan Nazım Karaman Bey’e ulaştık.
 Kendisinden dinliyoruz:
“Ben İmam Hatip Okulu mezunu idim. 1963-1964 yıllarında Ankara’da imam görevindeydim. Daha sonra İnşaat Mühendisi tahsili yaptım, şu an İnşaat Mühendisi’yim. Mühendislik tahsili yapmamda Erbakan Hocamın teşviki ve yönlendirmesi vardır.
  Bahsettiğim yıllarda Ankara Ulucanlar’da Ağaçoğlu kısa adıyla, esas adı Ağaç Ayakoğlu Camii ki, tarihi bir camidir, görev yapıyordum. O civar toptancılar ve tüccarların çokça bulunduğu bir muhitti. Cemaatimizin yapısı da buna uygundu. 
Cuma cemaatimiz de epeyce kalabalıktı. Ben cumaları vaaz yapıyordum. Aslında sadece cumaları değil, öğlen, ikindi, hergün vaaz yapardım ve müdavim cemaatim vardı. Günlük bu cemaati tanıma fırsatımız vardı ama, cumaları çok kalabalık olduğundan tanıma şansımız olmazdı.
1964 yılında şimdi rahmetli olan Erbakan’ı Cumalarda görmeye başladık. Parlak yüzlü birisi olarak biliyoruz. Ara sıra selamlaşıyoruz ama ismen tanımıyoruz. O zaman Odalar Birliği’nde Genel Sekreter’miş. O dönemde Yeni İstanbul gazetesi milliyetçilerin mukaddesatçıların okuduğu bi gazeteydi.  O gazetede bir yazı görmüştüm. Odalar Birliği Genel Sekreteri Necmettin Erbakan, faiz memlekete zararlıdır, faizin kaldırılma düşürülmesi, hatta kaldırılması lazım, diye bir beyanatı var. Bir de fotoğrafı var. Baktım fotoğrafa, bu benim cemaatımdaki parlak yüzlü insan. Adını ve profesör olduğunu o zaman öğrenmiş oldum.
O dönemde öyle profesörlerden camilere giden pek duyulmuş şeylerden değildi tabii. Ben ertesi Cuma kendisine daha yakın ilgi gösterdim. Elini sıktım ve bizim bir odamız vardı camide, o odaya buyur ettim. Orada biraz sohbet ettik ve daha sonra Cumaları genelde Ankara’da bulunduğu zaman  buraya gelirdi. Yani Cumaları hep bizim camiye gelirdi.
Benim o dönemde vaazlarım biraz sıradışı vaazlardı. Bir ara vaazlarımda  ben faizsiz ekonomi, iktisat,  İslam ekonomisi, İslam Devleti, İslam Hukuku gibi konulara girdim. Okuduğum kitaplardan hazırlanarak bunları anlatırdım. 
 Bu konular tam Erbakan Hocamın can damarıymış demek ki. Daha sonra kendisi bana önemli şeyler anlattı. Dedi ki:
-O zamanlar Demirel Hükümeti vardı. Ben bazı şeyleri doğrudan anlatamadım, kişileri sizin vaazlarınızla birşeyler dinlesinler ve anlasınlar diye buraya getiriyordum. Adalet Partisi’nden İçişleri Bakanı Faruk Sükan,  Ulaştırma Bakanı Sadettin Bilgiç, Sanayi Bakanı Mehmet Turgut, Orman Bakanı Bahri Dağdaş ve birçok milletvekilini getiriyordum.
Ayrıca bürokratlardan Türkiye Petrolleri Genel Müdürü Korkut Özal, Devlet Planlama Müsteşarı Turgut Özal, Devlet Su İşleri Genel Müdür Vekili Recai Kutan, Müşavir Fehim Adak, gibi kişiler de cumaları camimize geliyorlardı.
Daha sonra Erbakan Hocam parti kurunca bu namaza gelenlerden bir kısmı neden kurucuların içerisinde olmadılar, diye de ben çok merak ettim.
Şimdi anlıyorum ki, Erbakan o yıllar siyasete girmesine sebep olduğu olayları yaşadığı yıllarmış.”
Erbakan Hocamızın siyasete girmesi bir tesadüf veya kendi isteğiyle tuttuğu bir yol olmadığına dair bir çok fazıl kişinin işaretleri vardır. Ne yazık ki bu kitabın hazırlandığı yıllarda bu kişilerin çoğu Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardı. Kendilerinden birebir bu konuları almak ve kaydetmek nasip olmadı. Ancak ikinci veya üçüncü kişilerden öğrendiklerimizi ve duyduklarımızı aktarmak durumundayız.
Lütfi Yalman anlatıyor:
“Bir gün Altınoluk’tayız. Rahmetlik Erbakan Hocamızın yanında. Dedi ki:
-Bak Lütfi biz Konya’yı bilmezdik, Konya da bizi bilmezdi. Ama bize büyüklerimiz dedi ki; gideceksin bu vazifeyi Konya’dan başlatacaksın! Bizim yanımıza da Mustafa Albayımızı manevi olarak verdiler.
Albay diye Konya’da maruf  Mustafa Amcamız, Rahmetlik galiba 1979 da vefat etti. Şöyle sakallı, babayiğit bir adamdı. Hocamız nereye giderse, o bağımsız adaylığında, Milli Nizam’da ve Milli Selamet’in ilk yıllarında, o da giderdi. Erbakan Hocamın deyişiyle o yanında manevi görevli Allah dostu bir zat idi.
Mustafa Albayımız ile ilgili bir konuyu da ilave etmem gerekir. Abdurrahman Subaşı Abimiz ile Mustafa Albayımız Konya’da Dişçi Mehmet Efendi Hazretleri diye ma’ruf bir zat vardı (Hacı Sami Efendi Hazretlerinin Halifesi, herkeslerin hürmet ettiği Allah dostu bir zat idi). Abdurrahman Abi ve Mustafa Albayımız bu zatın ziyaretine giderler. Mehmet Eendi hemen ayağa kalkınca, Mustafa Albayımız:
-Estağfirullah efendim biz kimiz ki ayağa kalkıyorsunuz, bizi utandırıyorsunuz!
Der. Dişçi Mehmet Efendi:
-Sus ulen sus! Sana ayağa kalkmayıp da kime kalkacağız? Sen Erbakan’ı korumakla görevlisin, Erbakan’ı! Elbette sana ayağa kalkılır!
Demiş. Bunu duyunca ben Erbakan Hocamın:
-Mustafa Albayımız bizim yanımızda manevi görevli idi.
Sözünü çok daha iyi anlamış oldum.”
Yeri gelmişken burada biz de Mustafa Albay ile ilgili bir hatıramızı anlatalım:
Bu kitabın kaleme alınışından 4-5 sene önce, Bayburt’a Anadolu Gençlik Teşkilatı’nın davetlisi olarak bir konferansa gitmiştik. Konu Çanakkale Zaferi veya Sarıkamış harekatı idi. Konferans bitiminde oranın ileri gelenleri dediler ki:
-Ekrem Hocam, mademki böyle tarihi konuları araştırıp anlatıyorsun. Bizim burayı ilgilendiren konularda da araştırma yapabilir misin? Mesela burada Birinci Dünya savaşı sırasında Kop Dağı savunması var. Erbakan Hocamızın buraya her gelişinde anlattığı Bayburt Taburları olayı var. Bunları da aydınlatmanız çok faydalı olacaktır.
Kop Dağı savunması tamam da, Bayburt Taburları olayını ilk defa duyuyordum. Erbakan Hocamızın bunu her gelişinde anlattığını söylediler. Çok enteresan keramet dolu şeyler yapmış bu taburlar. Anlattıklarına göre Osmanlı’nın son dönemlerinde İstanbul ve Trakya savunmasında çok rolleri olmuş, olağanüstü güzel şeyler yapmışlar.
Bilgilerimizi tekrar yokladık, araştırdık, hiçbir kaynakta en küçük bir bilgiye rastlamadık. Ne 93 harbinde, ne de Balkan Savaşlarında böyle bir isimde askeri birlik olayı yok.
Aylar sonra Ankara’da bir toplantı bitiminde, Bayburt Taburları’nı Erbakan Hocamıza sorduk:
 -Hocam, ben Bayburt’a gittim, böyle böyle bana bunları söylediler, sizden duymuşlar, ben bunu araştırmak ve yazmak istiyorum. Çünkü söz verdim. Nereden araştırmam gerekir?
Dedik. Gözleri daldı, biraz düşündü ve cevap verdi:
-Bunu Konya’da bir Emekli Albay vardı. O çok iyi biliyordu. Ama o adam vefat etti. Abdülhamid Han zamanında, düşman İstanbul kapılarına dayandığında gönüllü olarak kurulmuş bulunan bu Bayburt Taburlarının çok enteresan hikayeleri vardır. Mustafa Albay bu bilgileri bir başkasına anlatmıştı. Seni onunla tanıştıralım, ondan öğrenirsin.
Dedi. Lakin Erbakan Hocam kısa süre sonra vefat etti ve biz bu konuyu öğrenememiş olduk.  Ama Erbakan Hocamızın Merhum Mustafa Albay’a ne kadar değer verdiğini anlamış olduk.
Bayhan Önal anlatıyor:
“Merhum Babam Mustafa Albay Erbakan Hoca’yı Konya’da ilk dinlediği zaman, son Medinei Münevvere Osmanlı âlimlerinden Erzurumlu Hattat Mustafa Necati Erzurumi Hazretleri Konya’da imiş.
Babam Erbakan Hoca’yı dinleyince o Mustafa Efendi’ye gitmiş. Demiş ki:
-Efendim bir zat var, şöyle şöyle konuşuyor, adı da Necmettin Erbakan. Ben devletten emekli maaşımı alıyorum, başka hiçbir iş yapmıyorum. Ne dersiniz bu insana yardım edeyim mi, çalışayım mı?
Hattat Mustafa Efendi:
 -Albay, Erbakan Hoca’ya yardım ve hizmet etmen senin üzerine farzı ayındır.
Diye cevap vermiş. O zaman Tahir Büyükkörükçü Hoca Müfti imiş. Babam bir de onun yanına gidiyor, aynı şeyi soruyor. Aynı zamanda Hattat Mustafa Efendi’nin verdiği cevabı da aktarıyor. Tahir Hoca da:
 -Albay sen beni dinle, git çalış!
Diye cevap vermiş. Bu cevaplar üzerine babam yola düştü. Erbakan Hocamla bütün vilayetleri dolaştı. İlk kuruluşta biz de Konya’da çalıştık.  Babam hep böyle kestirme konuşmalar yapıyor, ama manevi yönü çok kuvvetliydi. Sami Efendi Hazretlerine bağlıydı. Sami Efendi Hazretleri o günlerde Adana’dan İstanbul’a hicret ediyor Erenköy’e. Babama demiş ki:
-Albayım sen beni çok sık görmeye alışıksın. Daraldığın zaman Konya’da Lâdikli Ahmet Efendi Hazretleri ile istişare et.
Hep onunla istişareli çalışırdı. Çok çalıştı ama sonunda rahatsızlandı. Yatağa düştü, bir müddet sonra da vefat etti. Erbakan Hocam gerek hastalığında, gerek vefatından sonra sık sık gelir ziyaret yapardı. En son geldiğinde hatırlıyorum, burada Üçler Mezarlığı’nda babamın mezarına gitmiş. Benim de haberim oldu koştum gittim. Tekerlekli sandalyedeydi, Yasin ve Mülk surelerini okudu.”
Hocamızın siyaset sahnesine çıkış nedenleri ve kökenleri hakkında Kemalettin Erbakan’ın ifadeleri de çok enteresandır: 
“Şimdi, bu çalışmaların ilk ne zaman başladığını bilmek lazım. Milli Görüş’ün temel organizasyonları 1950’lerden önce başlar. Hasib Efendi zamanında, ondan sonra Abdülaziz Efendi, sonra da Mehmed Zahid Efendi zamanında devam etmiştir. Kore Harbi’nin arkasından, Amerika’nın, Rusya’yı çevrelemesi için yeşil kuşak hareketi diye bir projesi vardır. Bu projede de Türkiye’ye biçilmiş bir rol vardı. Türkiye’nin bu rolü rahat oynaması için, Türkiye’de İslami taleplere bir takım gevşeklikler getirilmesi gerekiyordu. Bu gevşetilme hareketi 1948’de İmam hatip okullarının açılmasıyla başlıyor. Bakınız, Demokrat Parti zamanında yapılmış bir şey değil bu. Bu hareket içerisinde İslami faaliyetlere biraz serbestlik gelince, Necip Fazıl, Nurettin Topçu Beyler ile başlayan bir şey var. 1950’li yıllara gelince, İmam Hatip Okullarının açılmasından ziyade müfredat meselesi mühim hale gelmişti. Ne okutacaksınız öğrencilere, bu davaya nasıl adam yetiştireceksiniz? Orada da Celal Hoca’yla başlayan İmam Hatip müfredat programlarının çalışması var. Daha sonra da İlim Yayma Cemiyeti kuruluyor. Yine, Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa hareketi var…
1953’lü yıllarda Mümtaz Turhan Hoca, Ali Fuat Başgil Hoca, Nurettin Topçu Hoca ve Necmettin Ağabeyi’min yapmış oldukları çalışmanın, 1960 İhtilalinin Halk Partisi’ni tekrar iktidara getirme İhtilali şekline dönüşmesi ile, sıkıntıya girme durumu söz konusu oldu. Ne yapılacağı konusunda bu isimler tekrar bir araya geldiler. O akşam Necmettin Ağabeyim beni de götürdü toplantıya, Gureba Hastanesi’ne. Dr. Süleyman Yalçın Bey vardı, Aydınlar Ocağı’nın kurucusu, orada Adnan Menderes’in idam edildiği akşam üzüntü içerisinde, Süleyman Yalçın Bey ile gençlerin şuurlandırılması konusunun ele alınması, bunun akademik olarak üniversitedeki Mümtaz Turhan Hoca’nın çalışmalarının buna yeni bir yön vermesi yönünde Aydınlar Ocağı kuruldu. Süleyman Yalçın Bey de Fikir Adamları kitabında anlatıyor zaten. Beni de orada Necmettin Ağabeyim onlarla irtibatı temin etmek için görevlendirdi. Böylece başlamış oldu.
Bu harekete Milli Görüş ismini koyan Mehmet Zahid Efendi’dir. Kendisine çalışmalar hakkında bilgi verilirken, o arkadaşlarla toplanılıyor, şunlar, bunlar, arkadaş toplantıları, falan diye bahsedilince, o zaman bizim görüşteki arkadaşlar desenize şuna, dedi. Bizim dediği görüş hangi taraf olur düşüncesiyle Milli Görüş ismi ortaya kondu.”
LütfiYalman anlatıyor:
“Ben Refah Partisi kapatıldıktan sonra, Fazilet Partisi döneminde de Türkiye’deki birçok muhterem ve mübarek zatı ziyaret etmişimdir. Hepsinden aldığım tavsiye:
-Sakın ha Erbakan Hoca’nın yanından ayrılmayasın! Erbakan Hoca bu işin vazifelisidir, sorumlusudur…
Olmuştur. Mahmut Efendi Hazretleri de:
-Erbakan Hoca sahasının komutanıdır, emiridir!
Demiştir. Dolayısıyla biz hep Hocamızla beraber olduk Elhamdülillah. 1977 yılındaydı. Geçenlerde vefat eden Ayhan Gürbüzer Abimizin evindeyiz. Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi oradaydı ve dedi ki:
 -Konyalılar! Erbakan Hoca’ya sahip çıkın! Bakın, Allah bana şahit olmayı da nasip etti. Erbakan Hoca’ya bu vazife Ravza-i Mutahhara’da Türkiye’den ve Dünyanın değişik yerlerinden 27 büyük İslam alimi tarafından verildi. Sami Efendi Hazretleri solunda, Mehmet Zahit Kotku Efendi Hazretleri sağında, Erbakan Hoca aralarında, geride de dünya çapında 25 İslam büyüğü vardı. Mehmet Efendi cebinden bir kağıt çıkardı, Erbakan  Hoca’ya verdi. Dedi ki bunu huzura arzet! Kağıtta ayetler vardı. İlk ayetler Taha Suresi’nin 25-28.nci ayetleri idi. Meali; “Rabbim, benim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır; dilimden de şu düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.” İkinci Ayet ise Enbiya Suresi 69.ncu Ayeti idi. Meali; “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selametli ol!” Bu Ayetler çok anlamlı. Tabi çok anlamlı bir vazife verilmiş, huzura arzedilecek dua ancak bu olur. Yani her şeyi tabiri caizse efradını cami ağyarını mani bir arz bu. Konyalılar! Bundan dolayı Erbakan Hoca’ya sahip çıkın!
Dedi.
Mehmet Tekin Konya’da uzun yıllar astsubaylık yapmış pek muhterem bir zattır. Mehmet Tekin Abimizin bize anlattığına göre bir rüya görür, rüyasında; Aziziye Camii imamı, Allah dostlarından Hacı Veyiszade Hocaefendi’nin bir takım dosyaları Camii kapısına gelen Başbakan Menderes’e verdiğini görür. Sonra yatsı namazında Rüyanın tabirini Hacı Veyiszade Hocaefendiye sormak ister. Yatsı namazında gideyim de bunu sorayım der. Yatsı namazını kılar. Cemaat çıkarken Hoca imam odasına girer. Kendisi kapıda bekliyorken, Hoca kapıdan çıkar. Gülerek:
-Sahtekar! (böyle konuşurmuş) Sahtekar! Rüyayı soracaksın değil mi, sen şimdi git, ben asıl sana yarın müjde vereceğim!
Der. Ertesi gün yine yatsı namazından sonra imam odasından çıkar:
-Hımm müjdeyi bekliyorsun değil mi? Bak dosyalar verildi bunlara, ama bunların yapacağı bir şey kalmadı artık bitti. Asıl İslami hareket yaklaşık on yıl sonra Konya’dan başlayacak, ben ölürüm de eğer siz kalırsanız, çalışın koşturun!
Der.
Mehmet Tekin gerisini şöyle anlatmıştı:
 -Sene 1969. Erbakan diye biri geldi Konya’ya. Kim bu adam, Konyalı değil, Konya bunu bilmez, bu Konya’yı bilmez? Nereden çıktı geldi falan diyoruz, böyle konuşuyoruz. Bir baktım Konya’nın manevi önderleri var. Dişçi Mehmet Efendi Hazretleri büyük bir zat. Sami Efendi Hazretlerinin, müstakil tarikat kurabilirsin, dediği bir zat. İmam Hatip hocaları, İlahiyat talebeleri, herkes koşturmaya başladı. Şöyle bir büyüklere sordum, soruşturdum, baktım ki, herkes Erbakan Hoca’nın arkasında. Hemen aklıma geldi, Hacı Veyiszade Hocaefendi’nin yaklaşık 10 sene önce söylediği. Onun dediği 10 yıl sonraki İslami hareket budur, dedim ve biz de Erbakan Hocamıza tabi olduk.
Şanlıurfa’da Molla Halil var, Kıbrıs Tekkesinde, emekli imam. Rahmetli Arap Hoca vardı, büyük bir alim. Ben Şanlıurfa İmam Hatipte öğretmenken Molla Halil’le ders okuduk. Biz Şanlıurfa’da kaldığımız yıllarda bize bir şey anlatmamıştı. 2013 yılı içerisinde Şanlıurfa’ya gittik, teşkilat çalışmaları ile ilgili. İlginç bir şey anlattı. Dedi ki:
-Bir gün Muhammedi Harrani Hazretleri, meşhur bir zat, Evliyaullah’tan biri. 1975 te vefat etti. Eyüp Sultan’da medfun. Asıl İslami hareket Anadolu’dan, Anadolu’da da Konya’dan başlayacak, diyen zat. Erbakan Hocamız Şanlıurfa’ya gelmişti. Yani Muhammedi Harrani Hazretleri oradayken gelmişti. Karşılaştılar. Erbakan Hocamız Harrani Hazretlerinin elini öpmek istedi. Hoca elini öptürmemiş. Sonra bir yere oturmuşlar, Erbakan Hocam dizinin dibindeyken bir fırsatını bulup elini öpmüş. Erbakan’a dönüp demiş ki:
-Ula Necmettin sen Mehdi’ye asker hazırlayacaksın, haberin olsun!
Bunları bize Molla Halil anlattı.”
Bu konuda Süleyman Arif Emre’nin anlattıkları da bu olayı teyit ediyor. Şöyle anlattı:
“Biz alayı vula ile Milli Nizam’ın Anadolu teşkilatlarını kuruyorduk. Arkadaşlar bir fikir ortaya attılar:
-Haydin arkadaşlar, hep beraber, konvoy halinde Urfa’ya gidelim. Orada il teşkilatımızı kuralım. Peygamber makamlarını ziyaret ederiz. 
Dediler. Kalktık gittik, Urfa teşkilatını kurduk. Adını hatırlamıyorum, soyadı Kayacan adlı bir genç insana da İl Başkanlığı görevini verdik. Sevinçliyiz. Dediler ki:
-Medinei Münevvere’de 30-40 sene bulunmuş, ibadet ve taat yapmış muhterem birisi var burada. İsmi de Harrani Hazretleri. Gelmişken onu da ziyaret edelim. Elini öpelim.
Gittik. Elini öptük. Bizi görünce derhal sohbetinin konusunu değiştirdi. Bizi hiç tanımadığı ve ilk defa gördüğü ve ne yapmakta olduğumuzu bilmediği halde ve biz kendimizi tanıtmadığımız halde, bizimle ilgili konuyu konuşmaya başladı:
-Sakın ha, gençler, bazı hocaefendilerin yanlış yorumlarına kendinizi kaptırmayın! Çünki derler ki, efendim artık İslam’ın ömrü ikindi güneşi kadar az kalmıştır. Ahir zamandır, öyleyse herkes kendi başının çaresine baksın! Katiyyen öyle değil! Bilesiniz ki, dünyada beş kıtada İslam Bayrağı dalgalanmadan kıyamet kopmayacaktır!
Ben şoke oldum. O zaman Rusya Küba’ya, Amerika’yı vurmak için füzeler yerleştirme gayretindeydi. Yani kocaman Rusya var, kocaman Amerika var, Avrupa’nın güçlü devletleri var. Bu Hoca ne diyor?
Harrani Hazretleri sözlerine devam etti:
-Sakın ha, başka türlü düşünmeyin, demeyin ki Hocaefendi yanılıyor. Bu gözünüzde büyüttüğünüz devletler, Amerikası, Rusyası, Avrupası, içinden çürümeye başladı. Bu devletler bu kuvvetler içinden içinden çürümeye başlamış olan kof ağaçlar gibidir, beklenmedik bir anda zamanları geldiğinde devrilecektir bunlar! İslam’ın önündeki bütün engelleri Cenabı Hakk kaldıracaktır. Bu sefer İslam’ın karargahı Arabistan olmayacaktır, bu sefer karargah Türkiye olacaktır! Türkiyeden de ilk başarılı adım Konya’dan atılacaktır.
O zaman anladık ki, bizim teşebbüş ettiğimiz şey rastgele bir teşebbüs değil. O zaman anladık ki, Erbakan Hoca’nın Konya’dan siyasete başlamış olması, tesadüfi bir olay değil. O zaman biz deseydik ki:
-Rusya çökecek komünizm yıkılacak!
Bizi alaya alırlardı. Ama Harrani Hazretlerinin bu ifadesi üzerinden 15-20 sene bile geçmeden, Rusya gümbür gümbür yıkılmış, Komünizm çökmüştür. Amerikası, Avrupası, bugün çöküş sinyalleri vermektedir.
Öyle inanıyorum ki, büyük bir kısmı gerçek olan Harrani Hazretlerinin sözlerinin tamamı da gerçek olacaktır. Baktık ki Harrani Hazretleri bizi tarif ediyor, biz de gerekli fermanı böylece almış olduk. Sessizce kalktık, kendimizi bile tanıtmadan müsaade isteyip ayrıldık.
Benzer bir olay daha var:
Bayburtlu Dede Paşa Hazretleri diye bir Şeyh Efendi vardı. Biz Ankara’da Milli Nizam Partisi’ni yeni kurmuşuz, çalışmalarımız devam ediyor. Dede Paşa Hazretleri Ankara’ya gelmiş, dediler. Gittik elini öptük, yaptıklarımızı özetledik ve görüşlerini almak istedik. Dedi ki:
-Fetva devri geçmiştir, takva devri de geçmiştir. Şimdi devir siyaset devridir. Fetva devri geçmiştir, demekten muradım, fetva verecek makam da yok, uygulayacak mekanizma da yok. Takva devri geçmiştir, çünkü herkes, teker teker Müslümanlar, züht ve takvaya en iyi şekilde uysalar dahi, İslam’ın ikbali kurtarılamaz! Öyleyse devir siyaset devridir! Siz siyasete girmelisiniz! El harbu hudatün, (harp hiledir) kuralına uyacaksınız. İktidarı ele geçireceksiniz, ondan sonra İslam’ı hayata geçireceksiniz!”
Erbakan Hocamızın siyasi bir lider olarak İslam’ın ihyası için görev alacağına dair ilginç bir işareti de Metin Hasırcı ifade diyor:
“Osmanlı’nın son döneminde müderris olarak görev yapmış, bir zat olan Cevdet Efendi. Cumhuriyet döneminin başlarında da hayatta olan bir zat. İstiklal savaşı sırasında isyanlara sahne olmuş ve sıkıntılı bir bölge olan Kocaeli, Sakarya ve Düzce civarlarında vaaz ve irşadlarda bulunurmuş. Yaptığı vaaz ve irşatlarla bu bölgedeki Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamış olan Cevdet Efendi, vaazlarında sık sık şunu söylüyor, diyor ki:
-Osmanlı Devleti’nin kurulmasından 70-80 sene evvel yaşamış olan Muhyiddin İbni Arabi, Futuhatı Mekkiyye adlı eserinde:
-Bir devir gelecek ki, Anadolu’da İslam’ın yeniden ihyası Konya’dan başlayacaktır. Bu ihya hareketini adı yıldız manasına gelen birisi başlatacaktır.
Yazmış. Erbakan Hocamızın ismi Necmettin, yani Dinin Yıldızı anlamına geldiği ve Milli Görüş hareketini siyasi sahada bağımsız milletvekilliği olarak Konya’dan başlattığı için, Muhyiddin İbni Arabi’nin işaret ettiği zat olarak algılanması çok tabiidir.” 
Erbakan Hocamızın siyaset sahnesine çıkarılması sırasında yaşanan öyle olaylar var ki, bunlara tesadüf demek mümkün değil. Süleyman Arif Emre o günleri şöyle anlatıyor:
Sanırım 1967 yılıydı. Biz, milletvekili olarak Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti ile oluşturmayı düşündüğümüz milliyetçi, muhafazakar, İslam’ı savunacak bir siyasi parti için bir çok milletvekilinden söz almıştık. Böyle bir harekete lider arayışındaydık. Osman Bölükbaşı, Osman Turan ve bazı başka isimler üzerinde duruyorduk ama, onlar bizi hep oyalıyorlardı.
Bir gün Mobil şirketinin Genel Müdürü olan Turan Güngen’in ziyaretine gittim. Erbakan Hoca da oraya geldi. Yani ilk defa kendisi ile orada tesadüfen karşılaştık. Odalar birliğinin Genel Sekreteri, abdestli, namazlı bir makine profesörü. Turan Güngen Bey’in bürosunda ben alıcı gözle hocayı seyrediyorum yakından, onlar konuşuyorlar. Beraber yemek yedik, namaz kıldık. Ben dedim ki içimden, şimdiye kadar lider namzeti olarak zihnimizden geçirdiğimiz 40-50 kişi var.Bu adam, hepsinden çok daha istediğimiz şartlara uygun. Ah keşke dedim içimden, bunu  ikna etsek de liderliği kabul ettirsek!
Aradan 2-3 ay zaman geçti. Ben dedim ki, böyle sükut edip durmaktan net bir şey çıkmaz, doğrudan doğruya gidip şahsen konuşayım. Randevu istedim, Ankara’daki bürosundan. Hayhay dedi, ziyaretine gittim. O ziyaretimde bana çok samimi davrandı. Yanıma yakın gelip aynı kanepeye oturdu. Bu bizim ikinci karşılaşmamızdı. Buna rağmen doğrudan doğruya:
-Davamız sahipsiz, liderimiz yok, aksiyonumuz yok, Mason Demirel Müslümanları peşine takmış, reylerini alıyor ve onları istismar ediyor. Biz mecliste şu şu partilere mensup şu kadar kişiyiz. Gel başımıza lider olarak sen geç, siyasi mücadeleye başlayalım.
Dedim. Bu teklifi yaptığım günlerde Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Erbakan’ın Başbakan Süleyman Demirel ile araları iyi değildi. Bu cümleyi biraz açmak isterim:
Türkiye’de sanayicilerin desteklenmesi konusunda döviz tahsisleri için, Erbakan’ın adil dağıtım öneri ve taleplerini önce kabul eder gözüken Demirel, sonra yan çizmeye başlamıştı. Erbakan bu dövizler ve diğer teşvikler için genç yatırımcıların öncülüğünde bir banka kurulmasını teklif etmişti. Demirel önce kabul etmiş, sonra bu bankanın %51 hissesinin hazine’nin olması konusunu dayatmış. Velhasıl, Anadolu kökenli müteşebbislerin önünü her şekilde tıkamak istemiş. İşte bunun gibi sebeplerle araları açılmıştı.
Erbakan Hoca Odalar Birliği Genel Sekreterliği ile bu işin yürüyemiyeceğini anlayınca, Odalar Birliği yönetimini ve Genel Başkanlığını ele geçirmek için çalışma başlatmıştı. Yapılacak kongrede Adalet partili ve Cumhuriyet Halk partili delegelerin hepsi, Erbakan ve ekibinin kazanmaması için çabalıyorlardı. Erbakan Hoca ise yaptığı kulis çalışmaları ile, kazanacak duruma gelmişti. Kongrede normal yollarla kaybedeceğini anlayan Demirel, bunu önlemek için, iriyarı iki metre boyunda bir külhanbeyi kiralamış, Hoca Odalar Birliği kongresinde en önemli can alıcı konuşmasını yaparken, o adam koşacak kürsüye yürüyecek, kavga çıkaracak, Hocayı dövmeye kalkışacak, bu bahane ile kongre iptal edilecek. Böyle bir plan kurmuşlar.
Erbakan Hoca hakikaten en etkili konuşmasını yapmaya başlayınca, o külhanbeyi gürlemiş, kürsüye doğru koşmaya başlamış. Tam o sırada hiç hesapta olmayan, Cumhuriyet Halk partisinden gelen, Odalar Birliği delegesi Turan Akyol ismindeki kimse çıkıyor, külhan beyinin karşısına, ceketini de çıkarıp fırlatıyor. Meğer boksörmüş.
-Gel ulan, sen ne hakla bu Erbakan’a hakaret ediyorsun!..
Diye bağırınca, külhanbeyi bakmış ki papuç pahalı. Geri kaçmak zorunda kalmış. Böylece o kongreyi kahir ekseriyetle Erbakan kazanmıştı.
Demirel bu defa bir Bakanlar Kurulu Kararı çıkardı:
Odalar Birliği Genel Kongresinde seçim maddesini iptal etmiş olduğumuz halde seçim yapılmıştır. Bu seçimler geçersizdir. Bu kararı uygulamak için de İçişleri Bakanı Faruk Sükan’a görev vermişti. O kişi o makama Bakanlar Kurulu kararını dinlemeden usülsüz olarak seçilmiştir, karga tulumba oradan atılması gerekir, diyerek.
Erbakan Hoca ne yapalım, diye bana sordu. Yeni tanışmışız, ben dedim ki:
-Sen Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmişsin. Gider makamına oturursun. Müdahale edilecek olursa, danıştay var, mahkeme var, temyiz var, o yollara gideriz. 
Onun aleyhinde gibi gözüken bu olaylar Erbakan Hoca’yı Türkiye’ye tanıttı. Bizim cenahtan çoklarının şu kanaate gelmesine sebep oldu:
Keşke bu adam siyasete girse de liderimiz olsa!
Söz buraya gelmişken bu olayın devamını da kısaca anlatayım.
Faruk Sükan’ın bu görevle onu makamından atmak için geleceğini duyan Erbakan ne yapabiliriz, diye bana sordu. Dedim ki:
-Parti kurduğumuz takdirde bize söz vermiş olan 40-50 Adalet Partili senatör ve milletvekili var. Faruk Sükan’ın gelip te sizi oradan zorla çıkaracağı gece, bunları çağırırız, güvenlik kuvvetlerinin önüne geçip sizi vermezler. Böylece hiçbir şey yapamazlar!
 Oturduk bu 40-50 kişiyi bizzat ben telefonla aradım.
-Peki, hay hay, geliriz!
Dediler. Akşam saat 20,30’da geldim ki, Hasan Aksay var. Malum tebessümüyle, tabancasını da takmış dolaşıyor. Erbakan Hoca makamında. Gece yarısına kadar bekledik, Sükan’ın adamlarından gelen giden olmadı. Meğer Ordu Milletvekili Şadi Pehlivanoğlu, Erbakan Hoca’yı çok severdi. Çağırdığımız kişilerden biri de oydu. O bizim yanımıza gelmek yerine Faruk Sükan’ın makamına gitmeyi tercih etmiş. Gitmiş demiş ki:
-Sayın Bakan! Sen bu işi yanlış yapıyorsun! Bizim 40-50 arkadaşımız Erbakan’ın makamında tabancaları bellerinde bekliyorlar. Büyük bir olay çıkacak ve bu olay seni bitirir.
Faruk Sükan telaşlanmış ve bu işi Meclis’in tatiline bırakmaya karar vermiş. Bu olay da kamuoyuna yansıdı ve Erbakan’ın daha da tanınmasına sebep oldu.
 Biz Hasan Aksay’la beraber Erbakan Hoca’ya dedik ki:
-İşte gördünüz. Demek ki, bu mücadele Odalar Birliği’ni ele geçirmekle de olmuyormuş. Parti kurmamız lazım, bu hareketi parti haline getirmemiz lazım. Parti haline gelmezsek hiçbir şey yapmak mümkün olmaz. Zaten biz de sana geçen ki görüşmemizde bunu teklif etmiştik.
Erbakan Hoca şu cevabı verdi:
-Evet Odalar Birliği’nde geniş bir çevrem var, büyüklerim var, istişare etmem lazım. Bana 2-3 ay mühlet verin. Sonra bir karara varınca ben sizi çağırırım konuşuruz!
Dedi. Birkaç ay sonra Turan Güngen’in evine bizi çağırdı:
O toplantıda bulunanlar, hatırladığım kadarıyla; Erbakan Hoca, ben, Osman Yüksel Serdengeçti, Turan Güngen, Nevzat Yalçıntaş, Hasan Aksay, Arif Hikmet Güner, Ahmet Tevfik Paksu’dan ibaretti. Erbakan söze girdi:
 -Arif Bey bana birgün bir teklif yapmıştı. Ben istişarelerimi tamamladım. Hakikaten bu Demirel’in tavırları, hareketleri dolayısıyla parti kurmaktan başka çaremiz yok. Nasıl kuracaksak kuralım! Buyurun görüşelim…
Dedi. Hemen görev dağılımı yaptık: Parti programını ben yazacağım, tüzüğü Hasan Aksay hazırlayacak. Erbakan da dedi ki:
 -Çevredeki iş adamlarından genç ve sağlam kadroyu da ben hazırlarım. Ayrıca finans çalışması da yaparım.
-Böylece partiyi kurmaya karar verdik. Kısa süre sonra beraber tesbit ettiğimiz 133 kişi ile geniş bir istişare kurulu oluşturduk ve toplantı yaptık. Bu istişare kurulu üyeleri arasında Necip Fazıl Kısakürek, Hamit Fendoğlu, Naci Kınacı gibi isimler de vardı ve toplantıya gelip fikir bildirdiler.”
Görüldüğü gibi Erbakan Hocamız siyaset kararını almadan önce bir takım lehte ve aleyhte gözüken olaylar yaşanmış. Dikkatimizi çeken şey, aleyhte gibi algılanacak olan olaylar bile, onun bu sahneye çıkmasına dolaylı yardım etmiş. Bütün bunlardan hikmetli sonuçlar çıkarmak mümkündür.
 Peki, ilk etapta neden parti kurulmadı da bağımsız olarak Konya’dan aday oldu. Bu süreci de yine Süleyman Arif Emre anlatıyor:
“Biz Erbakan’ın liderliğinde bir parti kurmaya karar vermiştik. 1969 yılı seçimleri de hızla yaklaşıyordu. Adalet Partisi’ne mensup Demirel muhalifi bazı bakanlar Hoca’yı ziyarete geldiler ve dediler ki:
-Hoca parti kurmak çok büyük ve zor bir iştir. Hele yaklaşan bu seçimlere girebilmek için bütün Türkiye’yi baştan başa teşkilatlandırmak lazım. Böyle yapacağına seni Adalet Partisi’nden bir şehirden senatör ya da milletvekili adayı yaparız. Seçime girdiğinde millet nezdinde Demirel senin yanında sönük kalır, bizim de çabalarımızla liderlik sana geçer. Böyle yapsak daha akıllıca olur!
Diye cazip bir teklif olarak ortaya koydular.
Başka bir teklif de Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’dan geldi. Ben Adıyaman’daydım, Bölükbaşı Erbakan ile nasıl görüştüyse görüşmüş:
-Ben Millet Partisi’ni tamamen sana teslim ediyorum, ben yaşlandım, genel başkan sen olacaksın, yönetim kurulu da tamamen senin arkadaşlarından olacak. Gel partinin her şeyi var, teşkilatları, binaları, aletleri edevatları ne istersen var. Millet Partisi’nin camiası zaten muhafazakar, Müslüman bir camiadır. Boşuna uğraşıp vakit kaybetme!
Diye teklif götürmüş. Erbakan Hoca Ankara’dan telefonla bunu bana sordu. Arif Bey, bu teklife ne diyelim, diye. Ben cevap verdim:
 -Hoca sakın haa! Bölükbaşı’yı idare etmek Türkiye’yi idare etmekten daha zordur. Hiç yaklaşma!
Benzer bir teklif de Yeni Türkiye Partisi, yani benim milletvekili olduğum partiden geldi. Ekrem Alican Genel başkanlığı Yusuf Azizoğlu’na devretmiş ve çekilmişti. Yusuf Azizoğlu ki, muhterem bir zattı. Sağlık Bakanlığı da yapmıştı. Dedi ki:
-Arif Bey o arkadaşınız liderliği kabul etse, bizim partiye geçse, bizim camiamız da sağlam insanlardan kuruludur. Çok iyi olmaz mı?  Ben çekilmek istiyorum. Erbakan’a partiyi teslim ederiz.
Bu teklifler ve müzakereler yüzünden bizim parti kurmamız geciktikçe gecikti. Bu arada Erbakan Hoca iki defa Adalet Partisi’ne milletvekili adaylığı için müracaat etti, ikisinde de kendi liderliğini tehlikede gördüğü için Demirel’in vetosu ile karşılaştı, engellendi.
Bunun üzerine Erbakan dedi ki:
-Arif Bey biz şimdi ne yapalım? Seçim geldi çattı.
Dedim ki:
-Şimdi ya hiç seçime girmeyeceksiniz, ya da girdiğiniz takdirde hiç bir parti söz konusu olmadan, bağımsız olarak milletvekili adaylığına girişeceksiniz. Ancak o zaman liderlik pozisyonunu muhafaza etmiş olabiliriz.
Düşündü taşındı
-Konya’dan bağımsız milletvekili adayı olacağım ve inşallah kazanacağım!
Dedi. Kolları sıvadık. 17 kişilik bir arkadaş gurubu bulundu. Müstakiller Gurubu diye. Her biri bir ilden bağımsız adaylığını koydu. Ancak Erbakan Hoca Konya’dan 4 milletvekilliğinin oyu kadar oy alıp seçildi. Diğer arkadaşlar seçilemedi. Ben de Yeni Türkiye Partisi’nden Adıyaman’da aday idim, o dönem seçilemedim.” 
Böylece Erbakan Hocamız siyaset sahnesinde yerini almış oldu.
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın çıkışı kendiliğinden değildi. Hem başlangıçta Milli Görüş hareketine girdiğimiz zaman ve sonraki yıllarda ve de şu anda edindiğimiz bilgiler, aldığımız haberler, gözlemlerimiz, bilgilerimiz, bizi bu kanaate getirdi bu hükme vardırdı. O birçok büyüğümüzün ifadesiyle; dünyadaki Müslüman âlimlerin, Müslüman meşayıhı kiramın iradesiyle, mutabakatıyla, teşvikiyle, dünyada ki bütün Müslümanların önüne çıkartılmış bir liderdir.
Mesela son devrin meşayıhı kiramından Paşa Dede Hazretleri. Bayburtlu, Erzincan’da daha çok duruyordu, Nakşibendî Şeyhi, Allah Rahmet eylesin, başlangıçtan beri hep ilk gördüğümden beri, Erbakanım Başbakanım diye hitap ederdi. İlk görüşümden beri. Böylece gelecekte onun Başbakan olacağını açık bir şekilde işaret ederdi, söylerdi. Bunu duyanlardan dinlerdik, sonra  kendimiz de duymuşuzdur, dinlemişizdir ve de gözlemlemişizdir.
   Bayburt’ta Hacı Şaban Efendi Hazretleri, Rufai Şeyhi. Allah Rahmet eylesin, Erbakan Hoca ile ilgili şöyle derdi:
-Allah ondan razı olsun, Menderes nasıl ki ezanı tekrar getirdiyse, o da Müslümanlığı aşikâra çıkartmıştır. Erbakan Evliyaullah’tandır! Ona düşman olan, Allah’a düşmandır! O başını koydu, biz rey vermekten çekiniyoruz!
Derdi. Sonra devam ederdi:
-Erbakan Hoca’ya şaşıyorum. Ölüler de bununla uğraşıyor, diriler de bununla uğraşıyor. Buna can mı dayanır?
Derdi. Dirileri anlardık, ama ölüleri anlamazdık. Mezardakiler sanırdık. Sonradan bazı tefsir kitaplarında, tasavvuf kitaplarında, okuduk ki; ölülerden kasıt, münafık ve kâfirlerdir. Dirilerden de gafil Müslümanları kastedermiş. Yani Müslümanların da, Müslüman olmayanların da uğraştığı adam…
  Çıkışının kendiliğinden olmadığına ilişkin Sami Efendi Hazretlerinin yakınlarında bulunmuş zatlardan Hüseyin Aslan Hoca Efendi,  bir sohbetinde Sami Efendi Hazretlerinden naklederek açıkça söyledi:
-O zaman Erbakan Hocamı dünya Müslümanlar Birliği ve âlimler ittifakla Müslümanların lideri diye seçmişlerdir…
 Yine Hüseyin Aslan Hoca’nın dediğine göre, Sami Efendi Hazretleri, kendisini ve 7 arkadaşını Erbakan Hocama göndermiş ve:
 -Gidin ona biat edin, o Müslümanların lideridir, ona biat edin!
Diye talimat vermiştir.
Onlar da giderek bu emri yerine getirmişler, yani Erbakan Hocama biat etmişlerdir.”
Abdurrahman Öncü anlatıyor:
Hikmet Efendi anlattı ondan duydum. Mehmet Öztürk, Musa Topbaş, Mustafa Alemdar, kendisi, yani Hikmet Tuzkaya ve başkaları da varmış. Hikmet Tuzkaya’nın ağzından ben bunları işittim. Şöyle söyledi:
-Bir akşam vakti idi. Sami Efendi Hazretleri, ben Başbakan’la görüşmek istiyorum, buyurdu. Musa Abimiz dedi ki, efendim Demirel’imi kast ediyorsunuz, görüşmek için, deyince, yok yok, dedi. Eliyle de işaret ederek, ben manevi ciheti olan Necmettin Bey’le görüşmek istiyorum, dedi. Hemen telefon edildi, Necmettin Erbakan çağırıldı. Bir de baktım ki, bir akşam vakti Erenköy Camii’nde Erbakan Hocamız yanımızda, bizimle namaz kılıyor. Sonra akşam namazdan sonra Sami Efendi’yi ziyaret için evine gidiyor. Fakat Erenköy’ün Akıncı gençleri peşine takıldılar, slogan atmaya başladılar. Sami Efendi’nin damadı Ömer Kirazoğlu bu hareketi sevmedi. Kapıya kadar böyle bir kalabalık gelince, hiç hoş görmedi. Bugün müsait değil, başka bir gün görüştürelim, dedi. Hocamız tekrar döndü Ankara’ya. Başka bir gün yine çağırıldı Hocamız. Mehmet Aydın isminde Ethem Efendi Caddesi’nde evi olan birisinin misafiri olarak. Sami Efendi ile Erbakan Hocamız beraberce oturdular bir yemek yediler. Yemekten sonra Sami Efendi hepimizi ayağa kaldırdı. Necmettin Bey’in elini tutup, musafaha ederek biat edin, dedi. Herkes biat etti. Sonra bu Milli Selamet Partisi bir İslami harekettir. Buna maddi ve manevi yardım etmek hepimizin görevidir. Üzerimize vecibedir. Sonra Necmettin Bey’e dönerek, Necmettin Bey, benim de bir vazifem var mı, diye sordu. Tekraren orada hazır bulunanların isimlerini ifade ediyorum: Sami Efendi Hazretleri, Necmettin Erbakan, Musa Topbaş,  Mehmet Öztürk, Mustafa Alemdar, Hikmet Tuzkaya… Sami Efendi’nin sorusu üzerine Necmettin Erbakan da:
-Aman efendim, sizin duanız bizim için en büyük yardım, amma sizden bir ricamız, şu Tahir Büyükkörükçü Hoca Efendi’ye teklif götürüyoruz, milletvekili adaylığı için, kabul etmiyor, Ömer Kirazoğlu Abi’ye teklif götürüyoruz, kabul etmiyorlar. Siz bunları ikna ederseniz, bize en büyük yardım bu olmuş olur, diye cevapladı. 
Bu adı geçenler ise o anda Medinei Münevvere’de idiler. Sami Efendi kesin bir dille, bu arkadaşlar derhal gelsinler ve Necmettin Erbakan’ın istediği şekilde çalışmaya başlasınlar, dedi. Sami Efendi’nin emir siygası kullanarak birilerine birşeyler emrettiği duyulmamıştır, ama bunlara emrettiğini duyduk. Bu da bu işin ciddiyetini iyi bildiğini ve önem verdiğini gösteren bir delildir. Adı geçen zatlar geliyorlar ve çalışmaya başlıyorlar. Tahir Büyükkörükçü Hoca Efendi Konya’dan milletvekilliğini kazanıyor, Ömer Kirazoğlu Kayseri’den kazanamıyor. Ve o şekilde Milli Selamet Partisi’ne çok büyük destekler verilmiş oluyor.”
Fehim Adak anlatıyor:
“Norşin Şeyhlerinden Şeyh Masum Mutlu’nun son demleri idi. Erbakan Hoca bize kendisini ziyarete gitmemizi emretti. Selamımı götürün dedi. Götürdük. Şeyh Efendi yasak olmasına rağmen, medrese usulü ilim öğretmeyi terk ettirmedi, 50-60 tane medrese öğrencisi yetiştirdi. Hem de yemesini, giymesini her türlü ihtiyaçlarını temin etmek suretiyle. Biz gittik ziyaretine, yani böyle kendini doğrultamayacak durumda idi. O şekilde kimseyi yanına almıyorlardı, biz Erbakan’dan geliyoruz deyince aldılar. İlk sorduğu:
-Necmettin Bey nasıldır?
Sözü oldu.
-Efendim Necmettin Bey iyidir. Size selamı var, ellerinizden öper.
Dedik. Dedi ki:
-Ben onun ellerinden öperim. Çünkü İslam’a hizmet ediyor.
Üç gün sonra vefat etti. Norşin’e götürüp defnettiler. Onun Halifesi olan Şeyh Maşuk, Milli Görüşçü Zeki Fincan’a demiş ki:
-Bak Milli Selamet’ten 2 kişi kalsa, o ben ile sen oluruz. Kendisi bir gün bizim eve gelmişti. Bana şu soruyu sordu:
-Mehmet Zahit Kotku Efendi Necmettin Erbakan için ne diyor?
Ben cevap verdim:
-Mehmet Efendi Necmettin Bey’e siyaset görevi verenlerin arasında imiş.
Dedim. Gözleri ışılayıp sevindi ve:
-E, iyi, güzel!
Dedi.”
Fehim Adak açıklıyor:
“Erbakan Hocamızı, 1960’tan sonra, siyasi alanda faaliyet yapsın, ümmetin siyasi lideri olsun diye görevlendiren insanlar konusunda ben de şunları söyleyeceğim:
O devirdeki büyük zatların hemen hemen hepsi, böyle bir şeyi arzu ediyorlardı. Yani Müslümanların siyasi bir hareket yapmasını arzu ediyorlardı…
Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi, Mehmet Zahit Koktu Efendi Hazretleri, Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi Hazretleri, Kurtalan Şeyhi Fudayl Efendi Hazretleri, Arapkendi Hazretleri, Urfa’daki Harrani Hazretleri, Bayburtlu Paşa Dede Hazretleri, Havlucu Ahmet Efendi Hazretleri, Şeyh Maşuk Efendi, Şeyh Maruf Efendi, Bayburtlu Hacı Şaban Efendi, Tahir Büyükkörükçü ve daha niceleri.
Benim bildiğim Erbakan Hoca’nın liderliği konusunda muhalefet eden hiçbir büyük zat yok idi. Fudayl Efendi’nin bir kese içinde biriktirdiği paraları Erbakan Hocama verdiğini ve davada kullanmasını istediğini biliyoruz. O zaman herkes iştiyakla öyle bir şey bekliyordu, arzu ediyordu, hepsi birlikte tasvip ediyorlardı, hepsi birlikte Necmettin Bey’den başka görünürde herhangi bir insanın bu işi götürebileceği kanaati yoktu hiç birinde. Yani o devrin meşayıhından muhlif olan hiç kimse yoktu. Herpsi teşvik ediyor, yardımcı oluyorlardı.”
Burhan Dergisi’nin 77. Özel Erbakan sayısının 15. sayfasında Gülbey Akduman yazıyor. Bayburtlu Dede Paşa Hazretleri buyurdu ki:
“Müslümanlar bir lider istiyordu, Müslüman bir lider. Allah Necmettin Erbakan’ı gönderdi, onları imtihan ediyor. Eğer idrak edip tanırlarsa ve bu Zatı Muhterem tek başına iktidara gelirse, Türkiye kefeni yırtar. Şayet bu millet idrak edemez ve onu tanıyamazlarsa, Türkiye’nin çekeceği var!..”
Osman Akgün anlatıyor:
“Erbakan Hocamız bizzat kendisi söylerdi:
-Muhyiddini Arabî bin yıl önce Futuhatı Mekkiyye adlı eserinde yazmıştır ki, bin yıl sonra, Müslümanlar zaafa uğrayacak. Konya’dan bir zat çıkacak ve Müslümanlara cansuyu olacak.
Bunu ben bizzat kendisinden duydum. Bu cansuyu denilen kişinin kendisi olduğuna inanıyorum. Bunu herkesin yanında söylemezdi. Yine bir defasında kendisinden şunu duydum:
-Biz inanan insanların, alevler arasında inançlarının mücadelesini vereceklerini görür gibi oluyoruz!
İslam’ın cansuyu olmanın ne demek olduğunu Erbakan Hocamız bize şöyle anlatıyordu.:
-İslam’ı bir ceylan olarak düşünün, bu ceylanı Siyonistler avlamış, bir düdüklü tencereye koymuş, 60 sene fokur fokur kaynatmış. Niye kaynatmış pelte haline gelsin, en küçük bir sinir kalmasın ki, bir daha dirilemesin, diye! Ama takdiri İlahi, bir insanın bir elinin en küçük parmağının en küçük boğması kadar sağlam bir bölgesi kalmış. İşte bu bölgeye masaj yapa yapa, bütün vücuda kan gitmesi için, sinirlerin tamir edilmesi için çabalayacaksın. Sonra bütün vücudu ayağa kaldıracaksın. İslam'a cansuyu olacaksın. Bu hem çok emek, hem çok zaman isteyen, çok zor bir iştir. İşte biz buna talibiz, görevimiz budur.
Derdi. Tabi biz cahil insanız, sabırsız insanız, birisi bize kötülük yaptığı zaman biz de ona bir tekme vurmaya çalışırız. Fakat Hocamız böyle değildi. İyiliğe karşı iyilik her kişinin, kötülüğe karşı iyilik er kişinin işi derdi. Kendisine kötülük edenlere mutlaka bir hayrı dokunmasını istemiştir. Allah’ın yeryüzüne yaratmış olduğu mahlûkatın hepsine şefkat göstermek Müslümanlığın temelidir. Allah’a ibadet etmek te Müslümanlığın temelidir. Peki, arkadaş nereden böyle bir şey çıkarıyoruz. Cenabı Hak yeryüzünde 7 milyar insan yaratmış, bunlardan kendisine kulluk eden de var, kendisine küfür eden de var, nankörlük yapan da var. Bunların hepsinin yaşamasına rıza gösteriyor. Bunlara nefes veriyor rızık veriyor. Hocamızın âdeti de, Cenabı Hakk’ın sünnetine uygun olduğu için insanlara öyle davranırdı.  Mesela Hocamız müteveffa Uğur Mumcu ile senede birkaç defe beraber yemek yerdi. Görüşürdü, mantı yemek derlerdi adına da. Cenazesine taziyeye gittiğinde aile efradı neredeyse Hocamıza hakaret edecek kadar nefretle bakarlardı. Neden, Uğur Mumcu’nun dinine ya da dinsizliğine bakmaksızın bu ilişkiyi sürdürdü? Belki o da İslam’dan istifade edecek konuma gelir diye.”
Nedim Urhan anlatıyor:
“Mehmet Zahit Kotku Hazretlerin’nin sohbetine ben mutlaka girerdim. Mehmet Zahit Kotku Hazretleri bir sohbetinde, üst bürokratlar da orada iken, yani müritleri orada iken:
-Bir vebaliniz var!
Dedi. Devam etti:
-İslam’ın tealisi belki de sizin ellerinizle olacak. Ben Hasanı Hüseyini söylemiyorum, sizin ellerinizle olacak.
Biz bunu bir vasiyet gibi dinliyorduk. Bu işi gündeminize alın, bu işe önem verin, altyapı oluşturun, diye bize vasiyet ediyor diye anladık.  O zaman parmağı ile işaret ederek Erbakan Hoca’yı çağırdı:
-Necmettin, gel!
Dedi. Hoca onun yanına gittiğinde, kulağına bir şeyler söyledi. Ondan sonra baktık ki, Konya’da çalışmalar ve hareketler başladı. Mehmet Efendi Hazretleri de bir bakıma siyasetçi idi. Alenen söylemesi doğru olmazdı. Yani alenen söylerse kim bilir ne dedikodular yapılabilirdi. Kulağına söyledi. Erbakan Hoca da orada ekibini kurdu, bağımsız hareketleri başlattı yürüttü.”
Mazhar Gürgen Bayatlı:
“Erzincanlı bir Paşa Dede vardı. Nakşibendiyye Tarikatı’nın şeyhlerinden. Biz ona intisaplıydık. Bize çok emek verdi, meyhaneden aldı, adam etti.
Erbakan Hoca ile çok beraberlikleri oldu. Erbakan’a destek verdi. Dua etti. Cihad yapılmasını tenbih ederdi. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerine de çok saygısı vardı. Dünya tatlısı bir adamdı. Onu İstanbul’a getiren biz olduk. İstanbul’da da çok hizmetleri oldu. Çok kişileri kazandı, Allah Rahmet eylesin.”
Buraya kadar çeşitli mürşitlerin, muhterem zatların ve ilim adamlarının Erbakan Hocamız hakkındaki işaretlerini anlatmış olduk. Akla bir soru gelebilir. Acaba Risale-i Nur camiasından Hocamız ve gayesi hakkında herhangi bir işaret veya yönlendirme var mıydı?
Bu konuyu o camia ile yakın ilişkisi olduğunu bildiğimiz Mustafa Doğanlı ile konuştuk. Şunları anlattı:
“Sene 1969. Bediuzzaman Saidi Nursi Hazretleri Rabbi’ne kavuştuktan sonra gelen Hüsrev Efendi Hazretleri Üstadı Sani lakabıyla anılır olmuştu. İsmi Hüsrev Altınbaşak idi. Artık hizmetleri o yürütüyordu. 
Benim de Denizli’de o zat ile çok yakın ilişkilerim vardı. Bana kardeşim Mustafa diye hitap ederdi. Bir gün Isparta’da ziyaretine gittiğimde bana:
-Kardeşim Mustafa! Necmettin Erbakan isminde bir zat zuhur etti. Ayağına çarık sar, hemen peşinden git. Hiç vakit kaybetme! Başka düşüncelerini de terket, o zata teslim ol!
Dedi. Başka düşünceler dediği ise şuydu:
Benim çeşitli planlarım vardı. O zaman için Risalei Nur talebelerine büyük baskılar oluyordu. Bu baskılar karşısında sözde Risalei Nur talebelerini koruyormuş gibi çalışanlar vardı. Onlar bizim canımızı çok sıkıyordu. Yani milletin aslını bilemediği büyük faaliyetler oluyordu. Sanki hayır gibi, hattı zatında hayırla ilgisi olmayan, menfaate dayalı faaliyetler. Bendeniz de bunları müşahede ederken kafama şöyle bir düşünce gelmişti. Ben Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukat olayım ve bu kardeşlerimin muhakemelerini Allah rızası için fisebilillah takip edeyim. Bütün çabam Hukuk Fakültesi’ni bitirebilme konusuna yoğunlaşmıştı. Fakat Hüsrev Efendi Hazretleri bu emri verince, bu emelim değişmiş oldu. Hüsrev Efendi Hazretleri sözlerine şunu ekledi:
-Kardeşim Mustafa, Mevla lutf ettiğinde İstanbul’da ayakkabı boyacısı da, vali de olabilirdik. Bunlara lüzum yok.
Dedi. Oradan tabi büyük bir ders aldım. Demek ki, bu hizmetleri yapabilmem için benim düşündüğüm yollara tevessül etmem gerekli değil… Ben bu dersi aldım ve Muhterem Necmettin Erbakan Hocama katıldım. O andan itibaren hiçbir an bile, onun izinden, düşüncelerinden ve gösterdiği yoldan ayrılmadan, onun son nefesine kadar Allah rızası için yanında bulundum. O günden itibaren Erbakan Hocamla çok sıkı beraberliğimiz oldu…”
Böylece anlaşılıyor ki, Risalei Nur camiasının özünü yürüten üstadlar da, Erbakan Hocamızın çıkışını onlaylamış kabul etmiş ve destek vermiştir.
 
 

BÖLÜM-7 YERLİ SANAYİ İÇİN KONFERANSLARI

YERLİ SANAYİ İÇİN KONFERANSLARI 1960’lı yıllarda ilmi ve siyasi bir dergi yayınlanıyordu:
“Düşünen Adam”
Bu derginin 24 Mart 1961 tarihli sayısının kapak konusu yerli otomobil yapımı konusuna ayrılmıştı. Dergide yerli otomobil davası başlığı ile şu yazı yer alıyordu:
"Gümüş Motor fabrikasının genç ve muvaffak Umum Müdürü Doçent Necmeddin Erbakan basın toplantısı üstüne basın toplantısı yapıyor, konferans üstüne konferans yapıyordu. Mümkündü; Türkiye'de kısa zamanda otomobil yapılabilirdi. Önce buna inanmak lazımdı. Necmeddin Erbakan İstanbul'un boş ve geniş bir arazi parçası üzerinde Gümüş Motor fabrikasını kurmaya niyet ettiği zaman da, her kafadan bir ses çıkmıştı. Olamaz, deniliyordu. Türkiye'de motor değil, çivi bile yapılamaz, deniliyordu. Erbakan ise yapılır, demiş ve işe başlamıştı. Bir kaç sene içinde yükselen fabrika, Batı memleketleri imalatı ayarında , seri halinde dizel motorları imal etmeye başlamıştı. Dışarıdan getirilmesi mesele haline gelen ve çok pahalıya mal olan en ince makine parçaları, artık piyasaya Türk Malı olarak pırıl pırıl sürülüyordu.... Bu başarı bir başlangıçtı. Arkasından Türkiye'yi olduğu yerde kımıldatacak, silkinip kalkındıracak Sanayi Birliği teşebbüsü ve yerli otomobil imali fikri büyüyordu."
Konu sadece bir dergide ele alınmıyordu. Erbakan’ın gayretleri ile, yerli otomobil ve sanayi konusu ülkenin gündemine sokulmaya çalışılıyordu. Yayın organlarında gündeme getirilen konu, Erbakan’ın her yerde ilgili konferansları ile dikkatleri üzerine çekiyordu.
Osman Öztürk anlatıyor:
“1963 yılı idi. Ben Milliyetçiler Derneği İstanbul Şube Başkanıyım.  Bugünkü Birlik Vakfı’nın bulunduğu yerdeydi binamız. Yani Yeniçeriler Caddesinde. O binanın bir odasında mütevazi şartlarda faaliyet yapıyorduk. Üst katta Muallimler Birliği vardı. Ara sıra sohbet ve seminer programları düzenliyorduk. Bir gün dediler ki:
-Teknik Üniversite’de Necmettin Erbakan diye bir Doçent varmış.  Dindar bir adammış, çok da güzel konuşuyormuş.
Gidelim davet edelim ama, adam Teknik Ünversite’de hoca imiş. Bizim yerimiz mütevazi. Uygun olur mu, olmaz mı derken gittik, tanıştık. İlk tanışmamız böyle oldu. Allah rahmet eylesin makamı cennet olsun. Gittik oraya, motorlar kürsüsünde ziyaret ettik, davetimizi hemen kabul etti, hiç itiraz etmeden…Biz:
-Efendim konu nedir, ne olabilir?
Diye sorduğumuzda :
-Türkiye’nin sanayileşme davası.
Diye cevapladı. Biz birbirimize bakıştık, böyle şeylere çok uzağız. Türkiye’nin sanayi davasının bizimle ne ilgisi var Allah aşkına, der gibi.  Ama itiraz edecek halimiz yok, kabullendik, gün aldık. Günü ve saati gelince çıktı geldi Hocamız, Cumartesiydi galiba. Duvar ilanları ile duyuru yapmıştık, üniversitelerde ve benzeri yerlerde.
Hayretle gördük ki, doldu salon taştı, bugünkü Birlik Vakfı’ndaki o salon. Revakların altı da salona dahildi. Tıklım tıklım doldu. 
Hocamız geldi, başladı anlatmaya. Tabi çok tatlı şeyler anlatıyor, ama biz idareciler birbirimize bakıyoruz. Hayretler içindeyiz. Sonradan anladık ki, Hocamız 30-40 yıl sonraki gerçekleştireceği şeyleri anlatıyormuş. Ama biz şimdi nasıl anlayalım, ondaki ufuk genişliği o gün bizde ne arar?
 Bu konferansın akisleri çok büyük oldu. Bursa’dan, Manisa’dan, Turgutlu’dan Milliyetçiler Derneği şubeleri bizi arıyorlar, diyorlar ki:
-Siz tanıyormuşsunuz. Ne olur, bize de gelsin, bize de buyursun!
İşte Hocamızın konuşması buralara kadar aksetti, çok heyecanlandık. Tabi Türkiye’yi kurtarıyor, ağır sanayi ile, sonu oraya geliyor işin. Sanayi odaları da heyecanlanmış, her yerden bizi arıyorlar. 
Tabi bu istekleri Hocamıza arz edince büyük bir memnuniyetle kabul ediyordu. Böylece Türkiye genelinde konferanslar serisi başladı.”
Metin Hasırcı anlatıyor:
“Erbakan Hocam ile tanışma meselemiz bizim bi karabatak gibi olmuştur. 1965 senesinde Beşiktaş’ta bir kahvede, bir arkadaşı beklerken bir zatın konuşmasını duyduk. Bütün kahve dikkatle dinliyordu. Biz de söz konusu o konuşmayı dinledik. Erbakan Hocam konuşuyordu kahvede. Konuşmasına demir filizi diyerek başladı. Dikkat kesildik. Çünkü demir filizi biz sanat okulu mezunlarının önemli bir tutunduğu daldır. Malzeme dersi sanat okullarında vardır ve bu malzeme dersinin de temelini demir filizi teşkil eder. Demir filizinden girersiniz, torna makinasından çıkarsınız. O yüzden beni çok alakadar etmişti o konuşma. Çok Müslüman bir insan olduğunu konuşmanın sonunda oradaki arkadaşlar birbirlerine ifade ettiler. İşte üniversiteyi birincilikle bitirmiş, dediler. Efendim İstanbul Erkek Lisesi’nin yatılı bölümünden mezun olmuş dediler. Onun hakkında bir çok şeyi biz ilk defa orada duyduk. Şimdi düşünüyorum da, Erbakan Hocam o konuşmaları yerli sanayiciliğin ve bu vesile ile Müslümanlığın millete tanıtılması maksadiyle yapıyordu. Bu konuşmaları yaptığı sırada Gümüş Motor fabrikası haksız rekabetle boğuşuyordu. Yani zaman tam o zamanlara denk geliyor.”
Erbakan Hocamız, konferanslar konusunda, sadece İstanbul’da faaliyet göstermiyor, Anadolu’ya da açılıyordu. Çünkü mevcut iktidarın sanayiciye yapmış olduğu döviz tahsisleri, Anadolu sermayesinin son derece aleyhine idi. Bu konuda Anadolu’daki sanayicileri de bilgilendirmek, onlara yerli sanayinin mümkün olduğunu izah etmek gerekiyordu.
O günleri yaşayan Recai Kutan anlatıyor: 
 “Türkiye büyük bir döviz sıkıntısı içindeydi. Kısıtlı olan döviz imkânının özel sektöre tahsis edilecek olan kısmının dağıtımını Odalar Birliği yapıyordu. Ve Odalar Birliği yönetiminin de kimlerin elinde olduğu belli idi. O imkânların tamamı İstanbul ve civarındaki sermayedarlara gidiyordu. Erbakan Hoca önce gitti, Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı oldu. Ondan sonra Genel Sekreter oldu. O görevdeyken, o dönemde bir puanlama sistemi getirdi. Bu dövizlerin dağıtımı adaletli yapılsın diye.  Böylece Anadolu sanayicisine de buradan pay gitmeye başladı. 
O dönemde Erbakan Hoca’nın diğer bir önemli aktivitesi de, Türkiye genelinde bir seri konferans vermeye başlamasıdır. Zaten Erbakan Hoca’nın Anadolu tarafından tanınmasının sebeplerinden bir tanesi Odalar Birliği’ndeki bu adaletli davranışıdır. Hatırlıyorum Malatya’da bir adamın bir tornası var, frezesi, bilmem nesi var. Ona 15 bin dolar verildi. 15 bin dolarla birden bire büyük atölye haline geldi. 15 bin dolar o kadar önemliydi o dönemde. İkinci sebep de verdiği, sanayi konulu konferanslardır. Tabi bir ilim adamı olan Hoca’nın konuşma kabiliyeti, ikna kabiliyeti ve anlattığı konuların çok önemli olmasıdır. En önemli konulardan bir tanesi ilim ve İslam idi.
İlim ve İslam’ı sentez yapmış, yani birleştirmiş idi. O vakte kadar Milli Eğitim’in müfredatında böyle ilmi gelişmelerin, Müslümanlar tarafından yapıldığına dair tek bir kelime bulmak mümkün değil. Orada Hoca açıkça ifade ediyor ve ispat ta ediyordu ki, bütün bu ilimlerin temelinde İslam âlimleri vardır. Tabi bu en önemli İslami faaliyetlerden biri. Böylece Erbakan Hoca Müslümanlara hafızalarını, geçmişlerini ve tarihlerini hatırlatmış oluyordu. Anadolu sanayicileri Erbakan’ı böylece tanıma fırsatı bulmuş oldu.
İşte bu tanınmışlığı sebebiyle Odalar Birliği Genel Başkanlığı’na kahir ekseriyetle seçilmiş oldu.”
O dönemin tanıklarından olan bir isim de Nazım Karaman’dır.
Nazım Karaman anlatıyor:
“Ben Ankara’da Ulucanlar’da bir camide imamlık görevimi yaparken, Erbakan Hocam ile tanıştık. Beni inşaat mühendisliği okumak için teşvik etti, yönlendirdi.
Ben Ankara Özel Yükseliş Mühendislik Fakültesi’nde  gece bölümü öğrencisiyken, beş yıl bir talebe cemiyeti olan Hür Düşünce Kulübü Başkanlığı’nı yaptım. Bu kulübü, Siyasal Bilgiler Fakültesinde Prof. Aydın Yalçın, masonik zihniyette gençler yetiştirmek amacıyla kurdurmuştu.
Derneği, bir kongre seçimlerinde bir gurup, inançlı ve inandığını yaşamaya çalışan arkadaşlarla ele geçirdik, ben başkan oldum. Ben o görevdeyken, Rahmetli Erbakan Hocamla bir konferans serisi hazırlayalım dedik, müzakere ediyoruz. Erbakan daha siyaset sahnesine çıkmamış. İlk konferansı Erbakan Hocam verecek. Konu da İslam’da ve Batı’da ilim. 
Bu seri konferanslar için bana hoca isimleri de verdi:
Ord. Prof. Süheyl Ünver, İslam’da ve Batı’da tıp ilmi.
Ord. Prof. Ali Fuat Başgil,  İslam’da ve Batı’da hukuk ilmi.
Başka hocaların isimlerini de vermişti.”
Görüldüğü gibi konferanslarında İslam ve İlim konusunu işleyen Erbakan Hocamız, konunun içinde yerli sanayiinin de enine boyuna halka anlatılmasını sağlıyordu.
Osman Öztürk anlattı:
“Erbakan Hocam, 1963 yılında Bursa’da bir konferans verdi. Beni de götürmüştü. O akşam mahşeri bir kalabalık dinledi Hocamızı. Türkiye’nin sanayileşmesi konusunda çok güzel bir konferans verdi. Dinleyenlerin çoğu sanayici imiş. Sanayi Odası Başkanı heyecana gelmişti. Kalktı dedi ki:
-Arkadaşlar, şimdi biz bu mesleğin insanıyız, ustalıktan yetiştik, işveren olduk. Bizim bilmemiz gereken pek çok şey var tabi ve biliyoruz. Fakat bir ilim adamı nasıl böyle çıraklıktan yetişmiş gibi bu mesleğin bütün inceliğini biliyor da anlattı bize? Erbakan Hocam, lütfen bunun sırrı nedir, bunu bize anlatın!
Dedi. Diğerleri alkışlayınca anlaşıldı ki, onlar da aynı şekilde etkilenmişler. İlim adamları teorisyen olur ama, bu Erbakan bunları nereden biliyor, diye. Tabi Allah rahmet eylesin Erbakan da tekrar söze başlayarak çok önemli şeyler anlattı.”
Erbakan Hocamızın Devrim otomobili imali de bu devirde olmuştur. Askeri cunta hükümetlerine verdiği, Türkiye’de yerli motor ve otomobil imali, konusundaki bilgi ve brifingler sonunda, TCDD’nin Eskişehir Cer atölyelerinde iki adet yerli otomobil imal edilmiş ve marka olarak da “Devrim” ismi konmuştur. Bu otomobiller tamamen Erbakan’ın dışarıdan teknik kontrol ve yönlendirmesi ile imal edilmiştir.
Nevzat Kor anlatıyor:
“1960 ihtilalcileri Erbakan Hoca’yı Sanayi Bakanı yapacaklardı, masonlar engel oldu. Ama üst düzey paşalarla görüşmeleri sonunda, Erbakan’ın yapılabilir, dediği yerli otomobil nerede yapılabilir, diye bir fikir yürütülmüş. Devlet Demir Yolları’nın Eskişehir’de bir fabrikası var, bu fabrikada bu iş yapılabilir, diye karar verilmiş. Onun üzerine işte o fabrikaya bu görevi verdiler, ama Erbakan Hoca emir kumanda mevkiinde değil, Bakan değil. Sadece istişare etmek için zaman zaman çağırılıp kendisinden imalat için faydalanılıyordu. Yani öyle bir şey. Sonunda o otomobil çıktı, ama biraz gitti durdu. Benzin koymayı unutmuşuz, dediler. Böyle basit bir sebep olmaz tabi, uyutuyorlar insanları. Burada maksat Müslüman adam bunu yaptı, denmesin. Hep bütün işler öyle oldu.” 
Devrim marka o iki otomobilin imalatı sırasında ve daha sonra TCDD Eskişehir Cer atölyelerinde usta olarak çalışmış bir insanı bulup sorduk. Şu bilgileri verdi.
Emin Gürcan anlatıyor:
“Bu otomobillerin imali sırasında ben de torna ve freze makinelerinde parça imalatı için çalıştım. Bir adam gelirdi ara sıra, bizi kontrol ederdi. O zaman tanımazdık. Sonradan  bunun Necmettin Erbakan olduğunu öğrendik.
Emir üzerine 2 adet otomobil imal ettik, tren vagonlarına koyarak Ankara’ya gönderdik. Nakliye esnasında tehlike olmasın diye depolarındaki akaryakıtı boşalttırdılar. Anlattıklarına göre arabalara sonradan benzin koymayı unutmuşlar ve tam geçit yapılacağı sırada benzini bitmiş, stop etmiş, diyorlar. Bence bunlar bahaneydi. Bu otomobillerin Türkiye’de üretilmesini istemeyenlerin bir oyunu idi diye düşünürüm.
Askerliğimi yapıp geldiğimde beni Cer atölyesinin arşiv kısmına verdiler. 1968-1969 yıllarında devrim otomobillerinin bütün teknik resimlerini ve projelerine ait dokümanları yakarak imha ettirdiler. Buna biz şahidiz. Sebebi de çok yer kaplıyor olması imiş. Güya imha etmeden önce fotoğraflarını çekmişler ama, çekip çekmedikleri, saklayıp saklamadıkları kimse tarafından bilinmiyor. Velev ki çekmiş olsalar bile, çok özel mekanlarda muhafaza edilmeyen bu fotoğrafların veya filmlerin bir müddet sonra miadı dolacağı ve işe yaramayacağı tabiidir. Bu da gösteriyor ki, birileri bu otomobillerin o anda imal edilmesini önlediler. İleride imal edilmesini de resimleri yakarak engellemiş oldular.
 Bu otomobillerin imal edilmemesine sebep olan hususlardan biri de şudur:
Beni 1971’de maliyet kontrolüne verdiler. Dizel motorlarda maliyet kontrolü bölümüne. Orada gördüm ki, bir imalatın maliyetine, oradaki çalışan işçilerin maliyeti, kullanılan malzeme, iş yerinin giderlerinden belli bir oran, bir de bunu imal etmek için yapılan aparatlar, kalıplar, bunlar maliyete giriyor. Devrim otomobillerinin üretimi prototip üretim olduğu için maliyeti yüksek çıkmış. Maliyetin yüksekliğinden dolayı, demişler ki:
-Devrim otomobillerinin maliyeti çok yüksek. Bir tane Devrim otomobil imal edeceğimize 10 tane satın alırız, daha ucuza gelir.
Hesabı böyle yapıp imalattan vazgeçmişler. Halbuki seri üretime geçildiğinde maliyetler çok düşecektir, bunu gözden kaçırttırmışlar.”
Böylece yerli motorların yapımına nasıl balta vurdularsa, yerli otomobil imalatı işini de baltalamış oldular.
Şayet bu iki temel sanayi engellenmemiş olsaydı, 1960’lı yıllardan günümüze kadar, motor, otomobil, kamyon, otobüs, traktör ve diğer taşıt araçlarının ve bunun devamı olarak uçak sanayinin nerelere geleceği konusu insanı kahrettiren bir tablo arzetmektedir. Bütün bunların ithalatı için ödenen yüzlerce milyar dolarlık kaynak ülkemizde kalacaktı. Ayrıca bu temel imalat konuları için gereken yan sanayileri de hesaplarsak ülkemizin kaybettiği imkanları açıkça görürüz.
Acaba bütün bunların sorumluları kimlerdir? Bu gün bile bu zihniyet değişmiş midir?

BÖLÜM-6 GÜMÜŞ MOTOR TECRÜBESİ

GÜMÜŞ MOTOR TECRÜBESİ
Gerek Abdülaziz Bekkine Hazretleri, gerek Mehmet Zahit Kotku Hazretleri sohbetlerinde sık sık Müslümanların sanayide geri kalmışlıklarını konu edinirlerdi. Toplu iğneyi dahi dışardan alıyorken, Türkiye’de sanayi tesisleri kurmanın ve bunları yerli imkanlarla işletmenin gerekliliği vurgulanıyordu.
Erbakan Hocamız, Almanya’dan gelmiş, deneyim kazanmış, ufku da oldukça genişlemişti. Geldikten sonra da hem sohbet halkalarına devam ediyor, hem Teknik Üniversite’de ders veriyor, hem de farklı yerlerde sanayi konulu konferanslar veriyordu.
Mehmet Zahit Kotku Efendi sohbetlerde sık sık Erbakan’a hitaben şöyle diyordu:
-Siz makine hocasısınız. Almanya’yı da görüp, oradaki sanayinin durumunu yakından incelediniz. Türkiye’de sanayinin ve ziraatin gelişmesi için öncelikle motor yapılması gerekir. Sizin gibi yetişmiş, genç yaşında doçent olmuş insanlarımız varken, neden biz hala dışarıya para verelim de motor alalım? Önce motoru, sonra kamyonu, traktörü, otomobili neden biz imal etmeyelim? Neden siz bu işe öncülük etmiyorsunuz?
Böylece motor yapma fikri manevi önderlerden çıkmış oluyordu. Bu konu ciddiye alındı. Üzerinde fikirler yürütüldü. Bir motor fabrikası kurulmasına karar verildi. Erbakan’ın öncülüğünde kurulacak olan bu fabrika için bir şirket oluşturulmasına, sermayenin de öncelikle sohbet halkası müdavimlerinden toparlanmasına, kurulacak şirketin isminin de Gümüşhanevi Hazretlerinin ismine teberrüken “Gümüş” olmasına karar verildi.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri ilk çekirdek sermayeyi kendisi verdi. 1000 TL.
Mustafa Cevat Akşit diyor ki:
“Bunun üzerine Erbakan Hoca o yıllarda Gümüş Motor’u kurdu. Bu kuruluş sırasında benim de babamdan kalma tarlalarımı sattım, ortak oldum. 2500 liraya tarlalarımı sattım. O zaman hatırlıyorum, herkes bu kuruluş sırasında heyecandan ağlarlardı, hem de hıçkırıklarla. Çünkü yerli sanayiye öyle hasret kalınmış…”
Nevzat Kor anlatıyor:
“Erbakan Hoca da Almanya’dan döndükten sonra, zaman zaman Anadolu halkının kalkındırılması, fukaralıktan kurtarılması, köylünün çiftçinin ihtiyacı olan makinelerin temini konularından bahsetmeye başladı. Anadolu toprakları çorak, sularımız akıp gidiyor denizlere. O yeraltı sularını çıkaracak aletler yok. Önce bir pompa ve motor fabrikası kurmamız lazım ki, Anadolu halkını bu fukaralıktan kurtaralım. Sonra kurduğumuz bu pompa fabrikasını ve mamüllerini diğer İslam ülkelerine de satarız. Diğer Müslümanların da kalkınmasında yardımcı oluruz, derdi. Bu şekilde bizlerle hep sohbetler ederdi. Ve nihayet işte 1957 de bu Gümüş Motor fabrikasını kurdu.”
Recai Kutan da aynı şeyleri söylüyor:
 “Ben Malatya’da idim. Bir gün bana bir mektup geldi. Erbakan Hoca’dan. Diyordu ki:
-Hocamızın da telkinleriyle biz bir motor fabrikası kurmaya karar verdik. Gümüş Motor diye bir şirket kuruyoruz. Fazla bir birikiminizin olduğunu zannetmiyorum. Ama mütevazi de olsa birikimlerinizle bu şirkete ortak olmanızı rica ediyorum…
O zaman benim beş bin liralık bir birikimim vardı ve beş bin lirayla ortak oldum. Bu güne kadar da o hisseyi çekmedim, teberrüken orada kalsın diye”
Fehim Adak anlatıyor:
“Ben Diyarbakır DSİ Müdürlüğü’nde mühendistim.
Erbakan Hoca Gümüş Motor fabrikasını kurmuş ve üretime başlamıştı. Üretim zamanı Hoca defalarca bizi hem çağırdı, hem kendi ziyarete geldi. İlk ürettiği motoru bana verdi. Kendisi öyle söylemişti. O zaman Dicle’de pompajla karpuz sulaması yapılıyordu. Böylece ilk motorun sahibi olma özelliğimiz de vardır.”  
Motorun yanısıra derin kuyu tulumbaları da imal edilmeye başlanmıştı. Bu tulumbalar sulama yapmak zorunda kalan çifçiye uygun fiyatlarla intikal ettiriliyor, ziraatçiliğe büyük bir hizmet sunulmuş oluyordu.
Gümüş Motor firmasının başına gelenler, Erbakan’ın çabaları, yüzde yüz yerli olarak üretilen motorların kalitesi, zamanın hükümetinin fabrikaya sahip çıkıp destek verip vermemesi, ithalatçıların neler yaptığı, ithal motorların fiyatlarındaki anormal indirimler…
Bütün bunlar bu kitabın konusu değildir. Biz sadece Motor yapma fikrinin manevi önderlerden ve sohbet halkasındaki samimi insanlardan çıktığını ve isminin de bu dergahın isminden kaynaklandığını hatırlatmak için bu bilgileri aktardık. Bu konu ile ilgili hatıralarını anlatmış olanların söyledikleri aşağı yukarı bir fikir verecektir.
Ancak, sohbet halkasında bu kuruluş konuşulurken, heyecandan ağlayan ve galeyana gelip sermaye koyan birçok kişinin, sonraki safhalardaki davranışları, Müslümanların büyük zafiyetlerini ortaya koymaktadır.
Mustafa Cevat Akşit’in açıklamaları bunun ipuçlarını vermektedir:
“Zamanın Başbakan’ı Menderes Rahmetli gelmiş, ben yoktum ben tabi okula gidiyorum, bu tesislerin kıymetini anlamış. Milli motor yapıldığını görünce sevinçten ağlamış.
-Allah, Allah! Demek böyle yerli motor imal edebilen insanımız ve tesislerimiz de varmış!
Diye memnuniyetini belirtmiş.
Gümüş Motor, çoğu Yahudi olan bir takım ithalatçı sermayedarların oyunları ile batırıldı. Menderes bile bir şey yapamadı. İşte o iflas sırasında, o ağlayan Müslüman zenginler, Erbakan’a neler söylediler, neler! Ağza alınmaz laflar, hain, sahtekar, falan diye. Müslümanların bu halini unutmuyorum hiç. Halbuki Erbakan Hoca elinden geleni yapıyordu kurtarabilmek için.”
Recai Kutan da bu konuda şunları söylüyor:
 “Gümüş Motor firması bir takım Yahudi sermayedarların ayak oyunları ile batırılma aşamasına geldi. Bir de zannediyorum rahmetli Erbakan Hoca’nın şu tip sıkıntıları oldu. Buraya sermaye koyan Müslüman tacirler… Bunlar ticaret adamı, yani öyle uzun vadeli çalışma sonunda para kazanma, onların işine gelmez. Onlar öyle şeye alışkın değiller. Çoğunun dava derdi diye bir yok. Dava derdi de olsa, alışkanlığı şu; Sultanhamam’da alıyor, iki ay vadeli satıyor, kazanıyor. Halbuki bu Gümüş Motor dediğimiz yatırımda, karşılığını yıllarca alamıyorsun. Buna sabredemezler. İflas olayında bunun da etkisi olmuştur.”
Burada bir görüşü dile getirmek zorundayız:
Gümüş Motor’un imalata başladığı yıllarda Süleyman Demirel de Devlet Su İşleri Genel Müdürü’dür. İmalat konusu motor olunca su işleri ile yakından ilgili olması gerekir. Nitekim Gümüş Motor’un ürettiği motorlar konusunda Erbakan ile Demirel yakın ilişki içinde olmuşlardır.
1960 ihtilalinden sonra siyasete atılan Demirel, kota ve döviz tahsisi konularında Erbakan Hocamız ile yoğun temas içine girmek zorunda kaldılar. Kısa sürede bu ilişki rekabete dönecektir. İthalat ve döviz tahsisleri konularında Demirel’in Gümüş Motor’un aleyhine hareket ettiği de bilinen bir gerçektir. Buradan hareketle dillendirilen bu görüşe göre, Demirel şayet Erbakan ile rekabete gireceğine, yerli sanayi olan bu müesseseyi destekleseydi, Türkiye’nin durumu bambaşka olabilirdi. O zaman bu imalat gelişir, araba, kamyon, traktör yapımı ve sonra da, daha üst seviyedeki imalatlar yerli olarak yapılabilirdi. Bu duruma göre Erbakan üniversitede ve sanayi dalında hizmet vermeyi tercih eder, siyasi hayata atılma ihtiyacı duymazdı. Demirel kendi açısından global sermayenin Türkiye’ye biçtiği role razı olarak, Erbakan ile karşı karşıya geldi. Ve Erbakan da mecburen siyasete soyundu. Bu durum ülke açısından iyi mi oldu, kötü mü? Elbet böyle bir tahlile girmeye gerek yoktur, çünkü kaderi İlahi bu yönde tecelli etmiştir.
Hasan Aksay anlatıyor:
“1958 veya 1959 yılı idi. Adana’da bir tüccar tanıdığımız vardı, temiz bir insan. Bir gün bize Gümüş Motor diye bir firmanın kurulduğunu, kurucunun Necmettin Erbakan diye birisi olduğunu, Müslümanların bir teşebbüsü olduğunu anlattı. Bu firmaya iştirak için para toplama ve hisse satınalma çalışması yapıyordu. Ben de olayla ilgilendim ve İstanbul’a bu firmayı ve kurucusu Necmettin Erbakan’ı tanımak ve incelemek için geldim.
Böylece Erbakan Hoca ile tanışmış olduk. Bana Gümüş Motor tesislerini gezerek gösterdi. Üretim yapılıyordu.”
Nevzat Kor anlatıyor:
“1960 yılında Hacc’a gitmek nasip oldu. Devlet memuru olduğumuz için kaçak yoldan gitmek zorundayız. Yoksa memuriyetten bile atarlar! İstanbul’dan Beyrut’a turistik seyahat vizesi ile gidiyoruz, oradan Cidde üzerinden. Önce Medine’ye gidiyoruz. 27 Mayıs günü öğleden sonra bir araptan öğrendik ki Türkiye’de ihtilal olmuş.
O günlerde Erbakan Hoca Gümüş Motor fabrikasında üretim yapıp, pazarlama için faaliyetteydi. Biz de Erbakan Hoca ile yakın temas içindeydik. Beraberce Hacc’a gitmeye karar vermiştik. Önden biz gidecektik, sonra da onlar gelecekti. Erbakan Hoca ve arkadaşları da aynı yoldan gelecekler ve beraberce Haccımızı yapacaktık. Sonradan öğrendik ki, Beyrut’a kadar gelmişler. Beyrut’ta bizim Büyükelçilik’ten birisi demiş ki:
-Türkiye’de ihtilal oldu. Siz buradan Hacc’a gitmeyi planlamışsınız. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Hepiniz geri dönün. Çünkü Hacc’a giderseniz, dönüşte hepinizi tutuklayacaklar.
Bunun üzerine Erbakan Hoca ve arkadaşları geri dönmüşler. Hacc yapamadılar.” 
Yine Nevzat Kor’u dinleyelim:
“Bizim İslami bilgimizin artmasında, şuurlaşmamızda, Anadolu halkının kalkınma projelerinin ortaya çıkarılmasında, bizi o konularda ısındırmada Erbakan Hocamızın çok büyük emekleri geçti. Allah rahmet eylesin. Türkiye ekonomisinin güçlendirilmesi, sanayileşme vs. konularında hep büyük emekleri oldu. Mesela 1960 ihtilalı sırasında sık sık basın toplantısı yapıyordu. Türkiye’nin sanayileşmesi, motor imali, araba imali konusunda. Bir defasında tabi biz ilk defa basın toplantısı göreceğiz. O konferansta Türkiye’de otomobil imali nasıl olabilir, konusunu işledi. Orada üst düzey bir asker de vardı. Çok dikkatle dinledi. Sonra Hoca’yı Ankara’ya davet ettiler. O zamanki Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel idi. Bizzat kendisi Erbakan Hoca’yı dinlemiş ve:
-Hemen seni Sanayi Bakanı yapalım, bu işleri gerçekleştir!
Demiş ve emir vermiş, işlemleri hemen tamamlayın, diye. Bunu duyan Milli Birlik Komitesi’ndeki masonik zümre, derhal devreye girip, Paşa’yı bundan vazgeçirdiler, o gericidir, şudur, budur, diye. Yani o zamanki hâkim zümrenin, bu memlekette Türkiye halkının kalkınması gibi bir meseleleri yok. Türkiye halkı cahil kalsın, biz onları sömürelim. Yeter ki Müslümanlık bu ülkeye bir daha gelmesin! Onların bütün işi, gücü, Müslümanlık’tan Türk halkını uzaklaştırmak, ayırmak idi.
Şimdi Gümüş Motor fabrikası için1956-1957 yıllarında şirket kuruldu. İstanbul’un kalburüstü adamları, yani biraz para sahiplerinden her biri 250’şer bin lira olmak üzere toplam 6 milyon lira birikmiş. Benim de memur olduğum için ay ay taksitle, en sonunda on bin liram birikmiş. Onu yatırdım. Daha sonra ben Almanya’ya giderken o paraya ihtiyacım oldu. Geri istedim, bana 7 bin lira olarak iade ettiler.
Bir takım olaylar oldu. Erbakan Hoca işin başındaydı. 6 milyon lira para yetmedi, sadece fabrikayı kurdu. Fabrikayı işletip malları piyasaya sürmek için onun iki katı para lazım, yani 12 milyon lira daha. Toplam 18 milyon liraya çıkması gerekir. O para temin edilemedi. Zaten ithalatcılar pusuda bekliyorlardı. Sermaye de yetersiz olduğundan dolayı fabrika el değiştirdi, sonra bir takım olumsuzluklar yaşandı.”
Gümüş Motor’un başına gelenler bellidir. Böyle tamamen hassas Müslümanlar’ın öncülüğünde kurulup, o günün şartlarına göre muazzam bir atılımı gerçekleştiren bu tesisler maalesef, yurt içi ve yurt dışındaki masonik zihniyetli sermayedarların gayretleri ile batırılmış ve başka ellere geçmiştir. Günümüzde ise kapatıldığını basından okuduk.

TOP