BÖLÜM 13 MAMAK MAHKEMELERİ

MAMAK MAHKEMELERİ Erbakan Hocamız ve arkadaşlarının tutuklulukta geçirdikleri süre ile mahkeme safhası iç içedir. Ama iki safhayı, daha iyi anlaşılsın diye ayrı bölümlerde anlatmayı uygun gördük.
Gerçekten de hapis hayatı devam ederken, mahkemeler de devam etmektedir. Sık sık askeri araçlara bindirilip ifade vermeye veya muhakeme olmaya götürülmektedirler.
O safhayı hem tutuklu hem de sanık olarak yaşamış bulunan, hukukçu olması sebebiyle de fiilen savunmaların içinde bulunan Süleyman Arif Emre anlatıyor:
“Mahkeme safhasında bir olay yaşandı. Önce onu anlatmam gerek. Fevkalade, izah edilemeyecek bir olay:
Mahkemenin sivil olarak yönetiminde olan bir ahlaksız adam var. Kayahan Özen. Mahkemeyi fiilen bu adam idare ediyor. Ama asıl mahkeme başkanı Niyazi Çağan idi. Kayahan Özen sanıklara çok sert davranıyor. Erbakan Hoca’yı adeta azarlıyor.
Yine böyle bir celsede sert ve azarlar bir şekilde konuşmaya başladı. Hoca’ya karşı konuşuyor. O anda müthiş bir gürültü koptu. Kıyamet kopuyor zannettik. Korkunç bir dolu yağışı. Mahkeme salonu da üzeri yuvarlak şekilde eternit ve saçla kaplı olduğu için kocaman dolu taneleri o sac ve eternite vurduğunda, kulakları sağır edecek kadar güçlü bir ses oluşuyor. Normal dolu yağışının sesinin en az 10 katını düşünün!
Mahkeme heyeti, yani hakimler savcılar şaşkın. Heyecanla sağa sola bakışıyorlar. Ben öyle hissettim ki, utanmasalar masaların altına girecekler. İzleyiciler şaşkın, hakimler şaşkın, askerler şaşkın. Erbakan Hoca ise dudağında zikir kıpırtıları sakin sakin oturuyor.
Biz içerideyiz. Dışardakilerin dediğine göre havada bulut da yok. Bir güneşli nisan günü. Dediklerine göre dışarıya dolu yağmamış. Tek bir dolu bile düşmemiş. Ama mahkemenin kurulu olduğu barakanın içinde yağan dolu ve gök gürültüleri sebebiyle kıyamet kopuyor gibi gürültü var. 5 dakika kadar bu gürültü devam etti, sonra kesildi.
Hakimlerde o ceberrut davranıştan eser kalmıyor. Gayet yumuşak, gayet sevecen ve en önemlisi ürkek bir şekilde kaldıkları yerden devam ediyorlar. Gerçekten mahkeme sona erip dışarı çıktığımızda dolu veya yağmurdan herhangi bir eser bile göremedik. Yağmamış.”
 Süleyman Arif Emre anlatmaya devam ediyor:
“Erbakan Hoca’nın çeşitli konuşmaları banta alınmış, delil diye ortaya konulmuş. Bantları polisler dinleyip deşifre edip yazılara geçirmişler. 
Yine böyle bir ses bantını okuyorlar. Üç ayrı kişi tarafından çözümlenmiş. Ama bu kişiler, bir çok terimi anlamıyorlar. Anlamadıkları kelimeleri de uydurup yazıyorlar. Böylece aynı bantın farklı anlamlara gelen versiyonları yazılıp mahkemeye getirilmiş oluyor. Mesela 100-150 cümlelik metinler ortaya çıktı, diyelim. Metnin birine göre 17.cümlede Hoca bunları söylemiş diye yazılı. Öteki metnin 17.cümlesi ise daha farklı, üçüncüsü hep değişik. Biz bu bantları hep tahlil ettik, karşılaştırdık, notlar aldık, Hoca savunmasında bunları kullandı.
Bantın birine göre mesela Erbakan Hoca 17. cümlede diyor ki:
-Bu işin aslını iyi bilmek lazım!..
Polisler bantı dinlemişler, öyle anlamışlar ve öyle yazmışlar. Ama başka birinin çözümlediği bantta ise aynı 17.cümlede Erbakan Hoca şöyle demiş:
-Merkepten inmek lazım!..
Erbakan Hoca o gün söz aldı ve bu çelişkilere işaret ederek ve mizahi bir eda ile:
-Söyleyin bakalım hakim beyler, siz bizi merkepli banttan dolayı mı tutukladınız, merkepsiz banttan dolayı mı?
Diye istihza ettiğinde dinleyicler, askerler, savcılar, hakimler gülme krizine girdiler.
Solcuların da davası vardı. Onların avukatları da salondaymış. Birbirlerine diyorlarmış ki:
-Vay ulan,  bu Milli Selamtçiler ne yaman adamlarmış yahu! Herifleri madara ettiler!
Yine delil olarak tutulan bir önemli bant daha var. Bu bant üç nüsha çoğaltılmış, bilirkişilere havale edilmiş. Bunlardan birincisi makineye konuluyor, çalıştırılıyor, aniden parlayıp yanıyor. İkincisini koyuyorlar, o da yanıyor. Üçnücü bantı daha çok itina ile dinlemek istediklerinde onun da yandığı görülüyor.
Velhasılı kelam çok enteresan şeyler cereyan etti.
-Ben Recai Kutan ve Fehmi Cumalıoğlu geç tutuklanmıştık. Tutuklanan herkesi 4 saat, 5 saat ifadeye alıp terletiyorlar. 7-8 tane savcı var, şaşırtma sorular ve çeşitli davranışlarla adeta taciz ediyorlar.
Bir gün beni sorguya aldılar. Önce dediler ki:
-Söyle bakalım, neden Atatürk’e düşmansın?
-Kim demiş düşman olduğumu?
Dediler ki:
-Genel Merkezinizi aradık, taradık Atatürk resmine rastlamadık!
-Ben dedim ki:
-Erbakan’ın resmi var mıydı, o da yok! Yani biz şimdi sizin dediğinize göre hem Atatürk düşmanıyız, hem Erbakan düşmanıyız!
Diye cevap verince güldüler. Ben devam ediyorum:
-Kusura bakmayın, sizleri temiz kalpli memleket evlatları olarak karşımda görüyorum, gerçekleri konuşacağım. Mesela Ecevit ortanın solunu anlatıyor, Mecliste Atatürk böyle söyledi, diyor. Mehmet Ali Aybar  komünizmi anlatıyor, Atatürk böyle söyledi, diyor. Türkeş ırkçılığı anlatıyor, Atatürk böyle söyledi, Demirel kendine göre söylediklerini Atatürk’e yamıyor. Fakat biz böyle bir mürailik yapmadık. Bizim görüşlerimiz yazılı olarak sizin önünüzde. Tüzüğümüzde, programımızda yazılı. O yazılarda bir kanunsuzluk varsa, suç unsuru olarak siz onu araştırın! Yalnız, Atatürk’ün temel politikalarıyla, bizim temel politikalarımız arasında mutabakat olan hususlar var. Onu da söyleyelim. Mesela 1920’de  ekonomi konulu bir toplantı yaptı, Mustafa Kemal Paşa. Orada dedi ki: Ağır sanayii kurmazsak bağımsızlığımızı koruyamayız. Ağır sanayi hamlesi yapılsın diye kanun çıkarttı. Erbakan Hoca da bütün illerde ağır sanayi tesislerinin temellerini attı. Atatürk sağ olsaydı Kıbrıs çıkartmasında üçte biriyle,  yahutta dörtte biriyle yetinir miydi, yahut ta tamamını mı alırdı?
Diye bir soru attım. Savcının biri cevap verdi:
-Atatürk sağ olsaydı Kıbrıs’ın tamamını alın, derdi!
Ben de devam ettim:
-Biz de tamamını alalım diye direttik. Ee, gördünüz mü, yani bizim temel politikalarımız,Atatürk’ün politikaları ile aynıdır.
Sonradan birlerine şunları söylemişler:
-Biz boşuna kürek sallıyoruz, bunlar aradığımız, yani umduğumuz gibi çıkmadı.
Başka bir olay da şöyle oldu:
Bizim gençler Mila Haber Ajansı ismi ile güya bir haber ajansı kurmuşlar.
Bu gençler Mila Haber Ajansı adı ile mahkemeye bir dilekçe vermişler. Biz bu mahkeme oturumlarının tamamını videoya çekmek istiyoruz, diye. Mahkeme de bu haber ajansını bizim dışımızda bağımsız bir haber ajansı zannediyor ve istedikleri izni veriyor.
Bizim gençler, kendi tesisatlarını kurarken bir açıkgözlük yapmışlar. Hakimlerin özel görüşme yaptıkları mikrofonlarının kablolarına kendi cihazlarının kablolarını bağlamışlar. Böylece hakimlerin gizli görüşmelerini olduğu gibi kaydetmeye başlamışlar. Bu gizli görüşmeleri ertesi günü olduğu gibi bize geliyor. Üzerinde çalışıp ona göre savunma yapıyoruz. Bir keresinde Fehim Adak savunmasında demiş ki:
 -Mahkemede siz bizim imanımızı yargılayamazsınız. Böyle bir sual soramazsınız.
Bunun üzerine mahkeme hakimleri kendi aralarında gizli görüşmeye başlamışlar. Tartışıyorlar. Birisi diyor ki:
-Yahu bizi Köşk’e çağırdılar, Köşk’te yemin ettirdiler, bunlara en ağır cezayı vermemiz lazım! Siz hala neler diyorsunuz? Mecburuz en ağırından ceza vermeye! Biz kalkıp şimdi bunları tartışıyoruz! Mecburuz ceza vermeye!
Ertesi günü bu bant geldi bize.
Erbakan Hoca diyor ki:
-Reddi hakim yapalım! Yeni bir hakim heyeti gelsin!
Ben aynı görüşte değilim. Hoca’ya dedim ki:
-Hiç reddi hakim yapmayalım. Çünkü bu hakimlerin bu ortamda bizden daha fazla baskı altında olduklarını gördük. Bu hakimlerin üzerine daha fazla gidersek, bize karşı menfileşme ihtimalleri çok büyük. Hiç o yönü ortaya atıp da, bu işin kapağını kaldırmayalım. Onları inatlaştırmayalım.
  Bu görüşüm kabul gördü, biz bu bantı hiç kale almadan savunmalarımıza devam ettik.
Nitekim sonradan Mahkeme başkanı Niyazi Çağan Albay, açıkça söylemişti. Onu Merkez Komutanı çağırmış, terslemiş, azarlamış ve demiş ki:
-Sen nasıl olur da öyle davranırsın? Seni orada biz mahkemeyi istediğimiz şekle soksun diye tayin ettik! Başkan yaptık!
O da cevap vermiş:
-Ben dosyayı okudum, bunların hiç kabahati yok, aleyhlerine delil yok! Ben hakimim elbette vicdanımın sesini dinlerim! Siz isterseniz beni asker olarak dövecekseniz, ses çıkartmam, çizmenin altına yatırsanız ses çıkartmam, ama burada ben hakim sıfatıyla hareket ederim!..
Demiş. Sonra, Cunta Lideri Kenan Evren Paşa kendisini sürgünlere gönderdi. Görüldü ki, arkadaşlarımızın feraseti ve Allah’ın yardımı ile Kenan Evren hep yenilgiye uğradı. Tertiplerinin hepsi boşa çıktı.
Bir de şurası önemlidir. Bizim arkadaşlarımızın hepsi aynı tema ile savunma yaptılar. Bu konuda Oğuzhan Asiltürk’ün ileri görüşlülüğü çok etkili oldu. Oğuzhan Bey ilk tutuklananlardandı. Yanına bir CHP’liyi koymuşlar. Oğuzhan Bey’in kendisini sorguya çekmişler, o da verdiği cevapları bir kağıda yazarak, salıverilen o CHP’li ile bize ulaştırdı. Yazmış ki:
-Bana şunları şunları sordular, ben de şu şu şekilde cevap verdim. Arkadaşlara bu haberi verin de, ayrı sesler çıkmasın! Sözlerimiz bir ayar olsun!
Ben de yapılacak savunmaların esasını bu açıklmaya istinat ettirerek daha da genişlettim ve herkese duyurdum.
Bizim hepimizin bu şekildeki tema ile savunma yapmamız karşısında savcılar heyeti şöyle konuşuyorlarmış:
-Allah, Allah! Ne biçim adam bunlar? Hangi suali sorsak aynı cevap çıkıyor!
Bu çok etkili oldu diyebilirim. Halbuki MHP’liler üçe ayrıldılar, birbirlerine suç attılar, birbirlerinin aleyhlerine delil ortaya koydular. Güya MHP en disiplinli parti olarak bilinir. Allah’ın yardımı arkadaşların feraseti ile bu savunma stratejisi çok olumlu sonuçlar verdi. Alpaslan Türkeş’in Erbakan Hoca’dan şöyle bir ricası oldu:
-Hocam görüyorum ki siz arkadaşlarınızı kurtaracaksınız! Ne olur bize de destek verin!
Bu ricası işte bu disiplinli görünümün etkisiyle yapmıştır.”
Bahattin Elçi anlatıyor:
“Kendisinden dinlemiştim. MSP Gümüşhane milletvekili Mehmet Orhan Akkoyunlu, hem avukat olarak, hem de mahkemeyi takip etmek üzere duruşmalar için Ankara’ya gitmeden önce, Bayburt’ta Hacı Şaban Efendi Hazretlerine:
-Duruşmaya gidiyorum ne diyorsunuz?
Diye sorunca şu cevabı vermiş:
-Hiçbir şey yapamayacaklar, sadece bir süre yatmış olacaklar, tahliye olacaklar…
Şeklinde işaretini, müjdesini alarak gitmiş mahkemeye. Arkadaşları ile de bu müjdeyi paylaşmış.”
Süleyman Arif Emre devam ediyor:
“Bütün bu savunmalarımızın sonunda hepimize ikişer sene, Erbakan Hoca’ya dört sene, Tahir Büyükkörükçü ve Şevket Kazan’a da üçer sene ceza verdiler. Bizler tahliye olduk.
Askeri Yargıtay’a başvurduk. Böylece temyiz safhası başladı. Recai Kutan bana dedi ki:
-Abi, askeri yargıtayın başsavcısı var. Yusuf Eryılmaz Paşa. Git onunla bir görüş. Bizler sanığız, belki bir faydası olabilir.
-Yahu, tamam görüşeyim ama, ne münasebetle görüşeceğim, nasıl görüşeceğim?
Sonunda araştırıp telefonunu bulduk. Ve aradım. Bana:
-Buyur sayın Bakanım!
Dedi. Allah Allah! Şaşırdım. Bana Bakanım, diye hitap etmesi hiç beklemediğim bir sözdü. Kalktım gittim. Nazik, terbiyeli bir insan. Hoşbeşten sonra dereden tepeden, sohbete başladık. Yani ben:
-Bizim dosya size gelmiş!
Falan diye söze başlasam, adam aksilik mi yapar, ters bir cevap mı verir, bilemem. Ben konuyu açamıyorum. Tam kalkıp gideceğim artık, dedi ki:
-Ben size bir sual sormak isterim, buyurun tekrar oturun!
Dedi. Ve devam etti:
-Biz Anayasa’daki laiklik kavramını iyice bilmiyoruz. Bu konuda mahkemelerin içtihatlarını da bilmiyoruz. Bizim bu noksanlığımızı tamamlamamız için neyi tavsiye edersiniz?
Ben de şu cevabı verdim:
-Sulhi Dönmezer’in şu kitabını, Ali Fuat Başgil’in şu kitabını, şu içtihatları, şu literatürü gözden geçirirseniz faydalı olur.
Dedim. Kalktım, bana dedi ki:
-Bir ay sonra tekrar geliniz, bana yardımcı olunuz!
Kendi kendime; Allah Allah! Mahkemelerde bile böyle karşılanmadık, şu hale bakın, dedim.
-Hay hay!
Dedim, yani tilkiye tavuk güdermisin demişler, o da hangi işinize  karşı çıktım ki, diye gülmüş. O hesap ben de bunu içimden gülerek kabul ettim.
Bir ay sonra tekrar gittim. Baktım ki hakikaten o kitapları, içtihatları bulmuşlar, bizim 35 dosya klasörüde uzun bir masanın üzerine sermişler. Çalışıyorlar. Dedi ki:
-Önerileriniz çok işe yaradı. Siyasi partiler hukukunda doktora yapmış bir hakim bulduk; Mustafa Danışman. Avrupa’da ihtisas yapmış. Bize yardımcı verdiler.
Bu bilgileri aldıktan sonra Mustafa Danışman ile bizim avukatlarımız gidip görüştüler. Adam demiş ki:
-Sizin içinizde 3 tane hain var, onları çıkarıp atın!
-Niçin, neden ve kimler?
Diye sorduklarında çok enteresan bir söz söylemiş:
-Bu üç kişi; anayasaya sadıkız, demişler. Halbuki Kuranı Kerim’e sadıkız, demeleri lazımdı.
Baktık ki onun feraseti bizden de açıkmış. Sürecin sonunda Askeri Yargıtay Başsavcılığı bizim beraatimizi istedi. Herhangi bir suç unsuru görememişler. Dosyalarımız dördüncü ceza dairesine gönderildi. Biz de Askeri Yargıtay’dan murafaa istiyoruz.
Erbakan Hoca herkese görev verdi. Herkes şu konuları konuşacak. Ben, Yasin Hatipoğlu ve diğer hukukçular… Ben Erbakan Hoca’ya dedim ki:
-Hoca gel, bu duruşmaları açık olarak yaptırmayalım. Çünkü bizim insanımız gelecek, kiminde takke, kiminde tespih. Bunlar ne de olsa asker. Yetişmeleri itibariyle bu insanları yadırgayıp bize olumsuz olarak yansıtabilirler. Böylece bizim konuşmalarımız güme gidebilir. Erbakan Hoca düşündü, benim haklı olduğuma kanaat getirdi. İki satırlık bir dilekçe vererek bizim adalete güvendiğimizi ve duruşmaların aleni yapılmasını istemediğimizi bildirdik.
Bu isteğimiz ve kendilerine güvendiğimizi bildirmemiz çok hoşlarına gitti. Böylece yazın en sıcak günlerinde duruşma yapıp terlemekten kurtuldular.
Sonunda Askeri Yargıtay bizim beraatimize karar verdi.”
İbrahim Titiz mahkeme safhasını şöyle anlattı:
“Mamak’taki ilk mahkeme çok önemli. O mahkemenin görüntüleri de elimizde mevcut. Düşünün o günlerde Türkiye’de görüntü kaydetme teknolojisi çok yaygın değilken, biz kaydetmişiz. O zaman şerite film çekme teknolojisi mevcuttu. Biz video kasete çektik. TRT’de bile henüz o teknoloji kullanılmıyorken, Erbakan Hocamızın önderliğinde işte o teknolojileri kullanabilecek seviyedeyiz.
Mamak’ta mahkemeler başlamadan önce, bizler Sıkıyönetim Komutanlığı’na müracaat ettik. Dedik ki:
-Biz Mila Haber Ajansı’yız, başlayacak olan MSP davasını filme kaydetmek istiyoruz. Müsade istiyoruz.
Onlar da buna izin verdiler. Yerimizi aldık. Mahkeme başladı. İddianameyi başsavcı Nurettin Soyer okudu, duruşma başladı. O anda birden bire hava karardı.
Mahkeme salonu yuvarlak, üstü saç ile kaplı askeri barakada kurulmuş. Özel bir mahkeme salonu. MSP ve Hocamızın, Alpaslan Türkeş’in Dev-Yol’un, Dev-Sol’un ve Akıncıların yargılanması için kurulmuş özel ve büyük bir bir salon. Hava bir anda öyle bir karardı ki, önce yağmur başladı, sonra müthiş bir dolu. Ama nasıl bir dolu. Aman Ya Rabbi! Binayı yıkacak sanırsın. Mahkeme başkanı ara vermek zorunda kaldı. Hatta bizim oturduğumuz bölüm, gazeteciler bölümü. Yani biz gazeteciler kısmında oturuyoruz. Kimin ne konuştuğunu artık duyamaz olduk. Hocamız sanık mevkiinde ağzı ve dudakları kıpırdıyor.
Gazeteciler şunu konuşuyorlardı kendi aralarında:
-Arkadaşlar son duanızı yapın, vallahi Erbakan Hoca dua etti, ondan sonra bak kıyamet kopuyor, haberiniz olsun!
Ben bu sözü net olarak duydum. Sonra bir ara dışarı çıktık ki, ne yağmur var ne dolu. Yerler ise kupkuru. Sadece barakanın olduğu yere yağmış. Önemli bir şey daha; hakim heyeti Erbakan Hocamıza sert ve azarlayıcı davranıyorken, bu afetten sonra bir de baktık ki, yumuşak, sevecen ve nazik davranmaya başladılar. İşte o anların görüntüleri elimizde mevcut. Günü geldiğinde bu bantı tarihe not düşmek üzere ortaya çıkaracağız.
Yahyalı Hacı Hasan Efendi isminde bir zat vardı. Hocamızın bütün mahkemelerine geldi. Elbette dinleyici sıfatı ile geliyor. Mahdut sayıda da olsa dinleyici alıyorlardı. Tabi önceden kaydedip liste yapılıyordu.
Erbakan Hocamız, Türkiye’de şeriat devleti kurmaktan, düzeni değiştirmekten dolayı idamla yargılanıyordu. Artık karar celsesi. Mahkeme başlayacak. Dediler ki:
-Hacı Hasan Efendi bugünkü duruşmaya gelmedi.
Hayret ettik, hiç kaçırmazdı. Sonra birisi haber getirdi. Dediğine göre onun gelmemesi bir müjde sayılır. Çünkü Hacı Hasan Efendi Ankara Gölbaşı’nda imiş. Seccadesini sermiş. Allah’a şöyle yalvarıyormuş:
 -Yarabbi Erbakan Hoca’yı almadan gitmem!
Sonra secde halinde iken bayılmış. Bir müddet sonra ayıldığında demiş ki:
-Müjde bugün çıkacak!
Biz bu haberi aldıktan sonra mahkeme başladı. Birbirimize bu haberi verip müjdeliyoruz.
Nihayet öğleden sonraki kararda tahliye kararı verdiler.
Bayrama bir iki gün vardı. Biz seviniyorduk, Hocam bayramı evinde çoluk çocuğu ile geçirecek diye. Ama hangi mekanizmaları çalıştırdılar bilinmez, arefe günü geldiler Erbakan Hocamızı tekrar içeri aldılar. Bu büyük bir eza cefa idi.
 Kısa süre sonra tekrar bıraktılar. Ama bayramı içerde geçirmişti. Sonra Hocamız çıktı, evine geldi. Bir müddet sonra bu sefer Rahmetli eşini ve çocuklarını alarak ve kendisinin bizzat kullandığı araba ile Kayseri’ye gittiler. Hacı Hasan Efendi’yi ziyaret için. Hocam çok güzel araba kullanırdı. Araba kullandığını gören çok az kişi vardır. Ailece bu ziyareti gerçekleştirdi. Hacı Hasan Efendi’nin sevdiği küçük bir şeker türü vardı, ondan bir paket götürdü. Hocamızın Kayseri’ye yolu düştüğünde mutlaka bu şekerlerden alıp ziyarete giderdi. Hacı Hasan Efendi şeker hastası idi ama o şeker türünü severdi.
Daha sonra Hacı Hasan Efendi vefat etti. Hocamızın emri ile kabrini ziyarete gittik. Beraberce dua ve Kuran okuduktan sonra Hocam dedi ki:
-Herkes dışarıya çıksın. İbrahim, sen de kapının dışında bekle, kimseyi içeriye alma!
  Ben kapıda nöbet bekliyorum, arkadaşların hepsini uzaklaştırdım. Mesajı aldık, Hocam yanında kimsenin bulunmasını istemiyor. Yarım saat kadar türbe içinde yalnız kaldı. Elini kaldırdı dua etti ama, ben ne olup bittiğini anlayamadım. Belki de hasbıhal ettiler. Çıkışta Hocamın söylediğini hala unutamam. Dedi ki:
-Mübareklerin himmetleri hayattayken daha fazla oluyor.”
Kayseri Yahyalı’lı Hacı Hasan Efendi’nin mahkemelere katılması ve salonun çatısına dolu yağması olayını bir başka görgü şahidi olan Ahmet Turhal şöyle anlattı:
“1981 yılının yaz aylarıydı. Erbakan Hocamın ilk mahkemesinin olacağı günün sabahı, mahkemeye gitmek için hazırlanırken, yeğenim geldi ve beni mahkemeye gitmemem için uyardı. Mahkemeye seyirci olarak, destek olarak gidecek herkesin tutuklanacakları dilden dile dolaşıyormuş. Bunu duyan eşim dedi ki:
-Tutuklansan da önemli değil, biz bugünler için varız! Sen git ve Hocama destek ver!
Diye bana cesaret verdi. ilk mahkemeye öylece gitmiştim. Sonrasında her cuma günü Hocamın mahkemesini aksatmadan bizzat giderek takip ettim.
Mahkeme devam ederken saat 17 civarında aniden hava kasvetli bir hale büründü. Her taraf bir anda karardı ve mahkeme salonunun sacdan olan çatısı üzerine çok şiddetli bir dolu yağdı. Dolunun çatıya düşmesiyle çıkardığı ses içerdeki herkesi öyle korkuttu ki, hakimler de dahil, herkesin yüzü bembeyaz olmuştu. Söylendiğine göre o gün hakim, Erbakan Hocamı azarlar gibi konuşuyormuş. Fakat bu ilahi, sıra dışı yaşadığımız doğa olayından sonra, hakimler öyle etkilenmiş, korkmuşlardı ki, bu yüzlerinden anlaşılabiliyordu. Sonra başkan, elindeki kalemi bıraktı ve mahkemeyi bir sonraki haftaya ertelediğini söyledi. Mahkeme bitip te biz dışarı çıktığımızda, havanın son derece sıcak ve açık olduğunu gördük. Doludan ve kasvetli havadan eser yoktu.
Yine bir mahkeme gününde, mahkemenin olacağı yerde, askeriyenin önüne nizamiye kapısına gittiğimde, babamın da kendisine intisap ettiği, Kayseri Yahyalı’dan Hacı Hasan Efendi diye bir zatın da orda olduğunu duyunca, yanına gittim. Elini öptüm. Gözleri iyi görmüyordu, biraz yaşından biraz da şeker hastalığından dolayı. Sesimden benzetmiş olacak ki bana:
-Hacı Emin misin sen?
Diye sordu. Ben de onun benim abim olduğunu, ben ailenin en küçük oğlu Ahmet olduğumu söyledim. Nizamiye kapısı açılınca, yaklaşık 300 kişi mahkeme salonunun içine girdik. Sonra Hacı Hasan Efendi şekerinin yükseldiğini ve dışarıya çıkmak istediğini söyledi. Ben de durumu Erbakan Hocamın şoförü olan Osman Yılmaz’a söyledim. O da basının arabasını alarak Hacı Hasan Efendi’yi dışarı götürdü. Osman Yılmaz ile dönüşünde konuşurken, Hacı Hasan Efendi ona, Erbakan Hocamın bir hafta sonra bütün Milli Selamet partililer ile birlikte tahliye olacağını söylemiş. Şaşırmış ve sevinmiştim. Yaklaşık bir hafta sonraki mahkemede ise, Hocam da dahil, tutuklu olan tüm Milli Selamet partililer tahliye oldu, Allah’ın izniyle.”
Ahmet Ziya Kasapoğlu anlatıyor:
“12 Eylül ihtilali oldu. Erbakan Hocamız hapiste. İlk mahkemeye çıkacak, biz de binbir meşakkatle Samsun’dan Ankara’ya gittik. Akşam otelde avukatlara sordum, bizi askeriyenin içindeki mahkemelere almayacaklarmış. Soyadı mahkeme olanları tutanları alacaklarmış. Ama ben Hocamı görmek ve dinlemek istiyorum. İçim yanıyor çünkü. Herkes otelde yatarken biz Allah’a yalvarıyoruz, biz bu mahkemeyi görmek istiyoruz, diye. Sabah namazına Hacı Bayram Camii’ne gittik, orada da yalvardık. Allah’ım bize yardım et, diye. Saat geldi, avukatlar dediler ki:
-Bizimle beraber nizamiyenin kapısına kadar gelin, biz içeri gireriz, siz de dönüp geri gidersiniz!
Ben ağlamaklı olarak:
-Sayın avukatım, siz geri gidersiniz dediniz ya, biz bir insanız, yani Allah bizi bir insan yarattı. Karınca kadar değerimiz yok mu da geri gideceğiz? Karınca hortumuna su koymuş İbrahim Aleyhisselam’ın ateşini söndürmek için koşuyordu, şimdi Erbakan Hocam mahkemede ifade verecek, ben gidip Ankara’da gezeceğim. Ya bu olur mu böyle? Bir Müslüman bunu yapabilir mi? Tamam siz içeri gidin, biz bu güneşin altında akşama kadar Hocamın mahkemesi bitene kadar beklemek istiyoruz. Hiç bir yere gitmiyoruz.
Dedim. Avukatlar kartlarını alıp girdiler. Orada jandarmalar var nizamiyede, nöbetçiler var. Ben jandarmaya yanaştım:
-Nasılsın hemşerim?
Dedim. Çanakkaleli imiş. Hoş beş ettik.
-Nerelisin ve burada ne yapıyorsun?
Diye sordu. Ben:
-Samsun’luyum. Erbakan Hoca’nın mahkemesi var da onun için geldim. Kendisi benim çok yakınımdır, çok severim, ama soyadım tutmadı diye bizi almıyorlar!
Dedim. Kısık sesle:
-Sen nüfus kâğıdını bana ver!
Dedi. Anladım bir şeyler yapacak. Burada yanımda bir arkadaşım daha var diyerek, onun nüfus kağıdını da verdim.Arkadaşımızın ismi Fazlı idi. Yönetim kurulunda beraber çalışıyorduk. Şimdi rahmetli oldu. Jandarma bize kartları nasıl alacağımızı, neler yapacağımızı güzelce tarif etti. Hiç zorluk çekmeden Allah’ın yardımı ile mahkeme salonuna kadar girmeye muvaffak olduk. Ama girmeden önce abdestlerimizi tazelememizin iyi olacağını düşünerek nöbetçilerden birine abdest yerini sorduk. Asker sordu:
-Siz Selametçi misiniz?
-Evet, Selametçiyiz!
Dedik. Asker bize bir sarıldı ki:
-Hay sizin Allah’ınıza kurban olayım!
Diyerek. Abdestlerimizi alırken Fazlı ile kararlaştırdık, bu askere biz 50 lira harçlık vereceğiz. Sarılır gibi yaptık, almak istemedi, ama biz cebine parayı soktuk.
-Siz buraya geldiniz, mahkemeye gireceksiniz, akşama kadar ben buradayım, bir ihtiyacınız olursa beni bulun!
Dedi. Gittik mahkemeye girdik, salona oturduk, yerlerimizi aldık.  Saat geldi, Erbakan Hocam, mahkeme heyetinin girdiği kapıdan salona girdi. Bizde duygu seli başladı. Arkadaşlarla beraber ağlamaya başladık.
Samsun Milletvekilimiz Ali Rıza Öztürk te mahkemeye geldi. Ali Rıza da gelirken böyle kafası eğik gibi göründü. Ben onu öyle gürünce, sandalyenin üzerinde ayağa kalkarak:
-Niçin kafanı eğiyorsun, daha bundan büyük şeref mi olur? Kaldır kafanı Ali Rıza! Bak biz buradayız, biz geldik!..
Diye bağırmışım. Nöbetçiler, askerler, yüzbaşılar dönüp bana baktılar.  Sonra mahkeme başladı. Askeri savcı iddianameyi okuyor. Aman Allah’ım, iddianamede savcının söyledikleri hepsi gerçek gibi geliyor. Hoca nerede ne dediyse ve ne yaptıysa hepsi orada. Bir tane yalan yok, bir tane ilave yok. Çanakkale’de ne konuştu, Sivas’ta ne konuştu, Konya’da ne konuştu, hepsi var ve hepsi doğru. Sonunda Hoca’nın idamı istendi.
Aldı bende bir telaş. Allah Allah! Şimdi Hoca bunları nasıl savunacak, nasıl çürütecek? Mümkün değil ki, Hocamızı idam mı edecekler? Aman Allah’ım! Bırakın idamı, 20 yıl verseler, davamız ne olacak? Biz mahvolduk, biz perişan olduk, diye endişe başladı. Namaz için dışarı çıktım. İsmail Müftüoğlu rastladı. Bana:
-Ahmet Abi! Hayırdır, hasta mısın?
Dedi.
-Sayın Bakanım, daha ne olacak? Bundan daha büyük hastalık, bundan daha büyük dert mi olacak? Hocamın idamını istiyorlar. Hoca bu işin altından nasıl çıkacak, bizler ne olacağız, davamız ne olacak?
 Dedim. Bana gülümseyerek:
-Sen öğleden sonra dinle, endişeleri bırak!
Dedi. Şaştım kaldım bu kadar rahatlığına. Canım da sıkıldı. Sonra yemek arası verildi. Yemek içmek kimin aklında. Biz ağlamaklıyız.
 Tekrar oturum başlayınca Hoca savunmasına başladı. Yani inanın o savunma, savcının iddiasıyla hiç alakalı değil. Diyor ki:
_-Bugün Türkiye’de ihtilal yapılmıştır. Milli Selamet Partisi’nin Türkiye genelindeki tüm il ve ilçe teşkilatları taranmıştır, aranmıştır, basılmıştır, kontrol edilmiştir. Hiçbir selametçinin elinde kaçak silah, bıçak dahi bulunamamıştır, bir suç tespit edilememiştir. Siz bu insanları muhakeme ediyorsunuz. Şu kadar ay sizin maaş bordonuzu imzalayan bir İçişleri Bakanı’nı yargılıyorsunuz. İllegal kuruluş diye iddia ediyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki, eğer bu illegal kuruluşsa, bu İçişleri Bakanı suçlu ise, o maaşlarınızı iade etmeniz gerekeceğini düşünmüyorsunuz. Sakın ha bu mahkemeyi Yunanlılara duyurmayın! Çünkü illegal kuruluş tarafından kazanılmış diye, kazandığımız Kıbrıs’ı geri alırlar. Çünkü illegal kuruluş dediğiniz Milli Selamet, Kıbrıs harekatının kararını vermiştir. Yunanlılar şimdi Kıbrıs’ı geri isterler!
Ben şaşkınım. Allah, Allah, böyle savunma da oluyormuş demek ki! İşin bu yönü de var demek ki. Daha 10-15 dakika olmamıştı ki, bir gürültü koptu ki, aman Allah’ım,  ortalık karıştı. Meğer o binaların üstü sacmış, müthiş bir dolu yağıyor. Yanındaki arkadaşına seslensen, duyması mümkün değil. Kıyamet kopuyor sanırsın. Yani bina yıkılıyor gibi. Kaç dakika, ne kadar devam etti bilmiyorum, herkes sustu, mahkeme sustu, insanlar sustu, çıt yok! O arada mahkeme heyeti de şaşkın. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlar.
 Mahkeme başkanı duruşmayı erteledi. Dışarı çıktık, otobüslere bindik, nizamiyenin dışına geldik. Her taraf kuru, kupkuru. Yani yerlerde bir ıslaklık bile göremiyoruz. Orada birisine seslendim:
-Hemşerim az gelir misin?
Dedim, adam bakıyor bana, Ankaralı, tanımam bilmem:
-Biraz önce dolu yağdı, ama neden buralar ıslanmadı. Dolular nerede?
Diye sordum. Adamlar birbirlerine bakıyorlar. Bu herif kafayı yemiş galiba, türünden.
-Ne dolusu hemşerim. Dolu mu yağdı ki, ne zaman? Dolu molu yağmadı kardeşim!
Diye cevap verdi. Biz şaştık kaldık. Ertesi günü Tercüman gazetesini okuyorum, büyük manşet atmış:
-Erbakan kerametini mahkemede de gösterdi!
Tercüman gazetesi arşivi varsa tarihi bellidir. Bulunabilir. Mahkemeden bir ertesi günü. İlk mahkeme idi tarihi bellidir. Haberin devamında mahkeme başkanı Erbakan Hoca’yı iki kere ikaz ediyor:
-Sayın Erbakan, mahkemeyi manevi baskı altına almayın!
Diyerek.”
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“Bir defasında Erbakan Hoca ve arkadaşlarının Mamak’taki mahkemelerine girdik. Binbir güçlük ve meşakkatle içeri girdik. Mahkeme başladı. Hadi bakalım, Bismillah, şimdi öğlen olsun da paydos olsun, Erbakan Hocamla sarılalım diye bekliyoruz biz tabi.
 Öğlen oldu, paydos ettiler, muhterem Hocam çıktı dışarı, hasretle sarıldım. Dedim ki:
-Hocam ne olacak bu işler?
-Bak ne olacak Çamlıdere, bu güne kadar olanlar yeli idi, bundan sonra gelenler seli olacak. Bu batılı yeneceğiz, Hakk hâkim kılınacak!
Dedi. Şimdi onlar içeride iken bir karar almışlar, belki bize namaz bile hiç kılmayın diyebilirler, cemaat olmak işçin nasıl yaparız, tek tek kılmaya müsaade ederler, diye düşünmüşler. Hakimlere dediler ki:
-Biz namaz kılmak istiyoruz, bize yer gösterin!
-Kılabilirsiniz, siz bilirsiniz!
Dediler. Orada cemaatle namaz kıldılar.
Bazı askerler şöyle diyorlar kendi aralarında:
 -Ya bunlar şeriattan yargılanıyor ve hala cemaatle namaz kılıyorlar!
Tekrar oturum başladı, mahkeme devam ediyor. Tekrar duruşmaya girdik, ya saat dört sıralarında mı ne idi, ortalık günlük güneşlik iken bir şimşek bir gürültü, müthiş bir dolu yağmaya başladı. Barakaların üzeri sac olduğundan kulakları sağır edici bir gürültü oluştu. Büyük bir şaşkınlık oldu. Mahkeme heyeti neredeyse yerlerinden kalkıp kaçacaktı. Ceviz gibi dolular. Dışarı çıktığımızda sadece barakanın olduğu yere yağmış olduğunu her tarafın kupkuru bulunduğunu gördük.
Ertesi günü gazetede okuduk. Manşetlerden bu olayı vermişlerdi. Diyorlardı ki:
-Erbakan Hoca duasını kısa tutmasaydı, Ankara’da taş üstüne taş kalmayacaktı!
O gazeteleri saklamak gerekirdi ama, bunu ihmal ettik.”
Osman Akgün anlatıyor:
“Hocamızdaki hasletlerden bir tanesi, ya hayır söyle, ya sus, prensipidir. Bunu mutlaka ve mutlaka yapardı. Mesela bizim bazı konuları günlerce kendisinden duyamadığımız olurdu. Bunun bir örneğini de Mamak Mahkemelerinde yaşadık. Ben bir tanesi hariç, bütün mahkemelerinde bulundum. Savcılık dosyasında bir bant var. Delil olarak mahkemeye getirilmiş. Hâkim Hocamıza soruyor:
-Bu bant size mi ait, yoksa değil mi?
Hocamız bir müddet sükuttan sonra:
-Bu bizim konuşmamızı yansıtmıyor!
Diye cevap veriyor. Hakim diyor ki:
-Sayın Erbakan tek kelime cevap istiyorum, evet veya hayır. Bu bant sizin mi, değil mi?
O tekrar aynı cevabı veriyor:
-Bu bizim konuşmamızı yansıtmıyor.
Çünkü hayır dese, yalan söylemiş olacak. Evet dese ceza alacak. Sonunda hakim bu sorusundan vazgeçmek zorunda kaldı.
Yahyalı’lı Hacı Hasan Efndi’yi burada anmak zorundayız. Hacı Hasan Efendi hakikaten enteresan bir adamdı. Allah’ın veli bir kulu idi.
 Hocamızın mahkemelerine gidiyorduk, mahkemeler cuma günü oluyordu. Mamak’ta cuma günü, cuma saatinde mahkeme ara veriyor. Alıp gidiyorlar ve biz de kışla içerisinde bir camiye gidiyoruz, Cuma kılmak için. Camiye giderken bir gün Hacı Hasan Efendi de gelmiş. Biraz yaşlı ve rahatsız olduğu için iki kişi koluna girmiş, camiye götürüyorlar. Ben de 5-6 adım arkasındayım. İçimden düşündüm ki; ya mübarek ne işin var buralarda, git evinde duanı et! İki kişinin arasında, arkasına böyle zorlanarak döndü, bana dedi ki:
-Ayağımızı sürüyerek bunları çıkarmaya geldik!
O gün yarısı tahliye oldu, yani o Cuma günü.”
Hayati Otyakmaz anlatıyor:
“Erbakan Hocamı biz dahil, hiç kimse tam olarak anlayamadık. Onu en iyi anlatan mahkemelerdeki savcıların iddianameleridir. Hocam hep İslami düzen ve devlet kurmak, suçlamaları ile yargılanmıştır. 12 Eylül ihitilalinden sonraki mahkemelerde 30-40 arkadaşı ile birlikte, hep İslami devlet kurmaya kalkışmak, devlet nizamını İslami esaslara uydurmaya çalışmak suçlamaları ile yargılandılar. Erbakan Hocam da o yargılamalar sırasında hep:
-Şahit ol ya Rabb!
Diye Allah’ı kendine ve arkadaşlarına şahit tutmuştur. Bir mahkeme sırasında aniden bastıran dolu olayı ve korku ve panik olayına biz de şahit olduk. O gün Erbakan Hocamızın Allah indinde ne kadar değerli bir şahsiyet olduğunu bir kere daha anladık.
Yine bir mahkeme devam ediyorken biz dışarı çıktık. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’yi gördük. Elini öptük. Bize dedi ki:
-Bu iş burada biter evladım. Bugün artık bu insanları bırakırlar.
Gerçekten de o gün tahliye kararları çıktı.
Erbakan Hocamın değerini bizler ancak vefatından sonra, bizi öksüz bıraktığında anlamış olduk. Biz hamisiz kaldık, biz hocasız kaldık.”
Mehmet İpek anlattı:
“Erbakan Hocamızın mahkemelerinden birinde bulundum. Hakim kendisine soruyor:
-Siz devletin temel nizamlarını İslami esaslara göre düzenlemeye çalışmakla suçlanıyorsunuz. Şeriat düzeni getirmekle suçlanıyorsunuz. Ne diyeceksiniz?
Ben şaştım. Şimdi ne cevap verecek diye. Hayır dese, yalan söylemiş olacak. Evet dese ceza alacak. Hoca cevap verdi:
-Siz beni kalbimdeki niyetlere göre mi yargılıyorsunuz, yoksa icraatlarıma göre mi yargılıyorsunuz?
Ben bu cevabı vereceğini hiç tahmin etmezdim. Hakim cevap verdi:
-Elbette icraatlarınıza göre yargılıyoruz. Şöyle dönüp bir sağınıza solunuza bakın, işte icraatlarınız!
Hoca etrafına bir baktı ki, sarıklı, cübbeli, sakallı insanlar dolu. Gülümseyerek ve onlara selam vererek duruşmaya devam edildi.”
   

BÖLÜM-12 HAPİSHANE HAYATINDAN İNCİLER

HAPİSHANE HAYATINDAN İNCİLER Milli Selamet Partisi’nin Konya’daki Kudüs Mitingi’nden 6 gün sonra ihtilal yapıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarının önderliğinde 12 Eylül 1980 günü ordu yönetime el koydu ve zaten uygulanmakta olduğu gibi tüm Türkiye’de sıkıyönetim ilan edildi.
Sonradan Kenan Evren’in konuşmalarından anlaşıldı ki, bu ihtilal Milli Görüş’ün iktidarını önlemek gayesi ile dış güçlerin emrindeki iç güçlere yaptırılmıştır. İhtilalin olduğu cuma sabahı saat 04,00 de Erbakan Hocamızın evine gelen bir askeri tim kendisine şu yazılı kağıdı verdi:
“Sayın Necmettin Erbakan,
Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları uzlaşmaz tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak, ülkemizi parçalanma noktasına getirmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kadırmak maksadıyla; İç Hizmet Yasası’nın kendisine tevdi ettiği Cumhuriyeti kollama ve koruma yetkisine dayanarak Yüce Türk Milleti adına ülke yönetimine el koymuştur.
Parlemanto ve Hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler tümden durdurulmuştur.
Parlamento üyeliği sıfatınız kaldırılmıştır. Hiçbir konuda beyanat vermeye yetkiniz yoktur.
Can güvenliğiniz Türk Silahlı Kuvvetlerinin teminatı altındadır. Bu maksatla emniyet içinde evinizden alınıp havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İzmir’e gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlığınızı yapıp, harekete hazır olduğunuzu güvenliğiniz için gelen subaya bildiriniz.
Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz!
Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur!
Rica ederim.
12 Eylül 1980 Kenan Evren
Orgeneral, Genel Kurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
Adresiniz: Uzunada/İzmir”
Bu tebligatı alan Erbakan Hocamız 1 saat içinde hanımı ve evladı Fatih de beraberinde olmak üzere Etimesgut Havaalanı’na götürülmüştü. Başka timler tarafından getirilen Süleyman Demirel ve eşi, Bülent Ecevit ve eşi, hep beraber pervaneli bir uçakla havaalanından alınarak İzmir’e götürülmüşlerdi. Erbakan Hocamız ve ailesi burada indirilip Uzunada’ya götürülmüş, diğer liderler ve eşleri de Gelibolu, Hamzakoy’a hareket etmişlerdi.
Erbakan Hocamız Uzunada’da yaklaşık bir ay kaldı.
Buradaki günleri ile ilgili bizzat bize anlattıklarını özet olarak sunuyoruz:
Hocamızın vefatından önceki Ramazan ayı idi. 6 Eylül 2010 akşamı İstanbul’daki Tv5 binasında bir iftara katıldı. Biz de davetliydik. Aynı masaya oturmak nasip oldu. Yemek sırasında sorduk:
-Hocam, bugün 6 Eylül. Bu tarih size neyi hatırlatıyor?
-Özel bir şey hatırlamıyorum. Peki sen söyle neyi hatırlatması gerekiyor?
-Hocam 1980 yılında Konya’da yaptığınız meşhur mitingin bugün 30’ncu yıldönümüdür.
Bir müddet düşündü kaldı. Gözlerinin nemlendiğini farkettik. Sonra anlatmaya başladı:
-O mitingten 6 gün sonra da ihtilal yaptılar. Sonradan öğrendik ki, ihtilali çok önceden planlamışlar. En ince ayrıntısına kadar. Hatta ihtilal günü bizi hangi saatte, nereye götüreceklerine dahi karar vermişler. Bizi İzmir Uzunada’ya, Demirel ve Ecevit’i de Çanakkale’ye götürdüler.
Merakla sorduk:
-Hocam Uzunada’daki günlerinizle ilgili hatıralarınızdan unutamadığınız şeyler var mı?
-Elbette! Bizim bulunduğumuz yerin kumandasını bir albaya vermişler. İlk günler kendini göremedik. Emrindeki subaylar gelir, bize talimatlar getirirlerdi. Biraz da onur kırıcı durumlar yaşanırdı. Sanki biz büyük bir suç işlemişiz de oraya kapatılmışız gibi, sert ve onur kırıcı talimatlar veriliyordu. Birkaç gün sonra, isminin Ergün olduğunu öğrendiğimiz Albay ile karşılaştık. Kendisi sert bakışlarla bize baktı ve talimatlara harfiyyen uyulmasının kendi menfaatimiz icabı olduğunu söyledi ve gitti. Ertesi günü yine geldi. Ama bu sefer meraktan olacak bazı sorular sordu. Biz de gerekli cevapları verdik. Bugün biraz yumuşamış gibi geldi bize. Ertesi gün yine geldi. Bu sefer 10-15 dakika kadar sohbet ettik. Bizim hiç de suçlu kişiler olmadığımızı anlamaya başlamıştı. Kısa süre sonra tekrar geldi, bu sefer yarım saat kadar kaldı ve konuştuk. Sonraki gün bir saat, daha sonraki gün de 2 saat sohbet ettik. Albayımız artık bizim yanımızdan ayrılamaz olmuştu. Orada kaldığımız zaman boyunca sohbetlerimiz devam etti.
Ergun Albay, biz berat edip tahliye olduktan sonra, o da emekli olmuş, geldi Ankara’da bizi buldu. Bir daha da irtibatı kesmedik. Rahmetli çok kıymetli bir insandı.  Sonra haber aldık ki, huzurevine götürmüşler. İzmir teşkilatımıza talimat verdik, yalnız bırakmayın, diye. Orada da irtibat devam etti. Ama sonra vefat ettiğini haber aldık.
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“12 Eylül ihitilalinden sonra liderleri sağa sola götürmüşlerdi. Erbakan Hocamızı da İzmir Uzunada’ya götürdüler. Günler geçiyor, hiç haber alamıyoruz. Patlayacağız meraktan ve endişeden.
 Bir gün telefonum çaldı:
-Ben Adapazarı’ndan, Atan Kardeşler’den Bahtiyar Atan!
-Buyurun efendim, ben Manifaturacı Halil İbrahim Çamlıdere!
-Erbakan Hocamızın çok selamı var. Sana bir telefon numarası vermemi emretti, hemen yaz . Erbakan Hocamız dedi ki; bu numarayı Rumeli Beylerbeyi Halil İbrahim Çamlıdere’ye ver, bu bizim telefonumuz. Ama sakın bu numarayı ikinci birisine vermesin. Hatta bizim Genel Merkezimiz bile istese vermesin, kendisi beni arasın, diye de tenbih etti.
Bahtiyar Atan galiba emekli biri idi. Hocamın çok yakını, yani sağ kolu olurdu. Cesur bir adamdı.
Verilen telefonu çeviriyorum çeviriyorum çıkmıyor, düşmüyor.  Öğlen namazına yarım saat vardı, abdest aldım geldim, bir defa daha çevirdim:
-Buyurun kimi aradınız?
-Efendim ben Bursa İnegöl’den manifaturacı Halil İbrahim Çamlıdere Erbakan Hocamla görüşeceğim!
Der demez, telefonun başındaki kişi bir dakka, diyerek beni bekletti. Hocamın sesini duydum:
-Esselamü aleyküm, aziz ve muhterem kardeşim! Nasılsınız iyi misiniz?
-Hocam, Hocam benim! Biz çok iyiyiz, sakın üzülmeyin!
-Kardeşlerimize çok selam söyleyin, endişe etmesinler, her şey yolunda. Allah’a emanet olun!
Dedi, telefon kapandı. Ben gözlerim yaşlı dükkandan dışarı fırladım, tanıdıklarıma bağırıyorum:
-Erbakan Hocamla konuştum! Erbakan Hocamla konuştum! Hepinize selamı var!”
Erbakan Hocamızın Uzunada ile ilgili bir hatırasını da da Süleyman Arif Emre anlattı.
“İhtilalciler Erbakan Hoca’yı önce İzmir Uzunada’ya götürdüler. Bir iki gün sonra  MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş ve ailesi de aynı yere getirildi. Erbakan Hoca orada Türkeş ile uzun uzun sohbet etme imkanı buldu.”
Erbakan Hocamız ve Alpaslan Türkeş 28 gün sonra Ankara Bahçelievler Dil Okulu’na, diğer tutukluların yanına götürüldü. Aileleri de evlerine döndü.
Süleyman Arif Emre Erbakan-Türkeş ortak beraberliğinin Dil Okulu’nda da devam ettiğini ve ilgili hatıralarını şöyle anlattı:
“Sonra bizi de tutukladılar. Gittik ki ohoo, bizimkiler bizim yataklarımızı hazırlamışlar ve başucuna isimlerimizi yazmışlar. Tıpkı daha ölmeden mezar yeri hazırlayıp üstüne isim yazar gibi…
Bizim bir tarafımızda Lütfi Doğan’ın, diğer tarafımızda Hüseyin Erdal’ın yatağı var. Büyük salonda da Yasin Hatipoğlu, Şener Battal… Toplam 15 kişi kadar varız. Erbakan’ın odasında da Temel Karamollaoğlu var. Hoca hep kendi halinde. Bize aldırış ettiği yok. Ara sıra görevliler gelip şöyle yapmayalım, böyle yapmayalım dedikçe Erbakan Hoca kızıyor:
 -Kim bunlar yahu ne yapıyorlar, neden öyle değil de böyle yapacak mışız?
Dediğinde ben cevap veriyorum:
-Yahu Hoca! Bunlar bizi hapseden, buralara zincirle kilitleyenler!
Erbakan Hoca’ya bunlar vız geliyor. Hiç oralı bile olmuyor. Süküneti zikri, dudak kıpırtısı devam ediyor. Biz artık o kadar züht ve takvaya riayet ediyoruz ki, her gece teheccüt namazına kalkıyoruz, birkaç günlük kaza namazı kılıyoruz.
Sonra bizi kurtarmak için hocalar bir formül keşfettiler, onun yüzde yüz faydası olduğu kanaatindeyim. İnancımıza göre Cuma günlerinde duaların kabul olduğu bir saat gizlidir. O saatte Allah el açan kullarının duasını geri çevirmez, kabul eder. Buna icabet saati denir. Biz dedik ki 22 kişiyiz, iki tane de başkalarından bulalım, 24 kişi eder. Her Cuma her birimiz bir saat olmak üzere 24 saat dua nöbeti tutalım. Nöbetleşe dua edelim. İcabet saatini dua ile geçirmiş olalım. Uygulamaya başladık. Ben inanıyorum ki, çok isabetli bir iş yaptık.
Manevi olarak biz yaptığımız bu duaların bize çok faydası olduğuna inandık. Sonra diğer bir husus Oğuzhan Asiltürk’ün tanıdığı ve hürmet ettiği bir zat vardı. Havlucu Ahmet Efendi. Bu zat iki de bir Oğuzhan Bey’in ailesi ile bize mektup gönderiyordu. Diyordu ki:
-Sizi ve arkadaşlarınızı kolay kolay  bırakmayacaklar, ileride aleyhinize dava açacaklar, ortalama size ikişer sene hapis gözüküyor, hem de hücreli hapiste yatacaksınız!..
 Bu haberlere biz de değer veriyor ve çok üzülüyorduk. Çünkü bizim kanaatimiz hemen bırakılacağımız, merkezinde idi. Bu zatın söylediklerine de üzülüyorduk.
Bir gün bir haber getirdiler. Havlucu Ahmet Efendi Ankara’ya gelmiş, Oğuzhan Bey’i ziyarete gelecekmiş Ben dedim ki:
-Nasıl gelebilir? En az 3 yerde hüviyet muayenesi yapılıyor. Birinci dereceden akraba olmayanları almıyorlar. Havlucu Efendi’nin Oğuzhan Bey ile bir akrabalığı yok ki! Nüfus kaydı, veraset ilamı, gibi resmi kağıtla akrabalığını ispat edemeyenler zaten giremiyorlar. Nitekim Abdurrahim Bezci Bey’in iki tane general akrabası var, onları bile içeri sokmadılar. Şimdi gelir yaşlı Havlucu Ahmet Efendi, buralarda bir takım eziyetlere uğrar, iteklenir, kakışlanır ve içeri giremeden gitmek zorunda kalır. Bari hiç teşebbüs etmese!..
Aaa! Bir de baktık ki, Havlucu Ahmet Efendi, Oğuzhan Bey’in ailesi ve çocukları ile beraber elini kolunu sallaya sallaya geliverdi. Şaşırdık kaldık. Hepimizle görüşmesi mümkün değildi, Oğuzhan Bey’le görüştü. Demiş ki:
  -Sizi mahkemeye verecekler, ikişer sene gün giyeceksiniz, sonra dava uzayacak, o cezaların hepsi de kalkacak.
Ondan sonra bir şey daha demiş:
-İçinizden 4 tane de evladı Resül var, birisi Fehim Adak, birisi Arif Emre, diğeri Oğuzhan Asiltürk…
Diğerini de söylemiş, şimdi ben unuttum. Benim hakkımda dediklerinin doğru olduğunu biliyorum, çünkü şeceremiz var.  Sözlerini devam ettiriyor:
-Mahkeme Reisi Niyazi Çağan Albay’a ben Hızır A.S’ı gönderdim. Bir doğulu hoca kılığında gitti. O ona nazar etti. Önümüzdeki celsede mahkemede lehinize bir olay cereyan edecek!
Hepimiz bu söz üzerine heyecanlandık. Mahkeme gününü bekliyoruz.
Mahkemeye götürüldük. Duruşma başladı. Niyazi Çağan Albay Mahkeme Reisi. Fehmi Cumalıoğlu tahliyemiz için bir müdafaa yazmış. Onu okudu. Baktım ki Niyazi Çağan Albay kürsüde mendilini çıkarttı ağlıyor. Yanımda oturan Oğuzhan Bey’e dedim ki:
-Bak, Havlucu Ahmet Efendi’nin dediği gerçekleşiyor! Bu adam neden mendilini çıkardı, ağlıyor, bir hikmeti vardır elbet!
Tahliyelerimizi istedik. Diğer hakimler reddetti. Niyazi Çağan, diğer hakimlere muhalefet etti, dedi ki:
-Ben dedi 4 kişinin tahliyesi lehindeyim!
Bu 4 kişi Havlucu Ahmet Efendi’nin evladı Resul dediği 4 kişi. Ama Niyazi Albay tek kaldığı için o celsede tahliye gerçekleşmedi. 15 gün sonra ertesi celse, MHP görüşlü Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz da tahliye lehine geçti. Biz hepimiz tahliye olduk, sadece Erbakan Hoca kaldı. Arkasından bir müddet sonra, Hoca da tahliye oldu.
Böylece Havlucu Ahmet Efendi’nin dedikleri tamamen gerçekleşmiş oldu. İşin enteresan yanı Erbakan Hoca tahliye olduğu günden başlamak üzere, teşkilat çalışmalarına kaldığı yerden yeniden başladı.”
Söz buraya gelmişken Havlucu Ahmet Efendi’yi Oğuzhan Asiltürk’e sorduk. İşte anlattıkları:
“Havlucu Ahmet Efendi. Evet, biz her hangi bir konuda böyle hepimizin, Erbakan Hoca’nın benim veya arkadaşlarımızın herhangi bir konuda çözüm bulamadığımız bir problemimiz olsa, o kadar hoca var, ilahiyatçı var, ama ben Havlucu Ahmet Efendi’ye sorardım, onun önerileri ile hareket ederdik. 
Kendisi yalnız Kuran’ı okurdu, bunun dışında okuma yazması yoktu. Problemlerimizi ben o zata sorardım. Bizi kendi odasında misafir eder, bizimle sohbet ederdi.  Sorularımızın cevabına sıra gelince, gözünü kapatır, böyle bir tefekküre dalar sonra cevap verirdi. Ben bazen sorardım, cevapları kimden aldığını. Benden saklamazdı. Bazen derdi ki:
-Abdulkadir Geylani Hazretlerine sordum, cevabı ondan aldım!
 Bir Ramazan günüydü. Beraberce umreye gitmek nasip oldu. Cidde’de uçaktan indik, çok rahat hareket ediyoruz. Namaz vakitleri nerede gelmişse, o camiye girip namazlarımızı kılıyoruz. Havaalanı ile Mekke arasında giderken yatsı vakti oldu. Bir camiye rast geldik. Arabayı caminin önüne çekip namaza girdik. Normal yatsı namazını kılıp teravihe başlayınca, imamın yanına şöyle yüksekçe bir sehpa getirdiler. Üzerinde Kuranı Kerim var. İmam Fatiha Suresi’ni okuduktan sonra, Kuranı Kerim’i açtı, başladı oradan okumaya. Ama göğsünü kıbleden döndürmüyor. Bir sayfa kadar okudu, Kuran’ı sehpaya bıraktı, rüku ve secdeye gitti, sonra diğer rekatlarda da aynı şeyi yaptı. 
Teravih namazını böylece bitirdik. Son selamı verince ben döndüm Ahmet Efendi’ye dedim ki:
-Bu sahih olur mu, alıyor kitabı okuyor, tekrar yerine koyuyor, tekrar okuyor…
Gözünü yumdu, tefekküre daldı. Sonra bana döndü:
-Olurmuş!
Dedi. Benim içime yatmadı. Böyle durumlarda bizzat Efendimizle konuştuğunu biliyordum. Tekrar sordum:
-Bir de Efendimize sorsanız?
-Zaten O’na sordum!
Dedi. İşte böyle bir zattı. 
Edirne’de oturuyordu. Öyle mürit filan toplamazdı etrafına:
-Benim yanımda kimse olmaz!
Derdi. Yeri geldiğinde celalli idi. Bizi Mamak’ta ziyarete geldi. Üç yerde arama ve kimlik kontrolü olduğu halde ve akrabamız olmadığı halde, elini kolunu sallayarak geldi…
Kendisi sonradan Erbakan Hoca ile de tanıştırıldı.
Hapiste olmam dolayısıyla demiş ki:
-Ben istesem Asiltürk’ü oradan çıkarırım!.
-Ben dedim ki:
-Ahmet Amca, ben istemiyorum, ben bir toplulukla birlikte bu mücadeleye girdim, onların arasından benim çekilip alınmam doğru olmaz,  ben bunu istemem!
Dedim. Onun için o konuyu kapattı. Hakikaten de dediklerini yapabildiğini o hapishane ziyareti de gösterdi.”
Süleyman Arif Emre Hapishane hayatını anlatmaya devam ediyor:
“Yine hapishane hayatına dönecek olursak, Oğuzhan Asiltürk, bir zaptiye memuru edasıyla 22 kişi olan hepimize görevler veriyordu:
-Herkes, şu kadar Besmele çekecek! Şu kadar Fatihai Şerif okuyacak! Şu kadar Yasini Şerif, bu kadar İhlası Şerif, şu kadar Kelimei Tevhit...
Herkese bu görevleri vermiş. Kimisi sızlanıyor:
-Yahu şu Oğuzhan’a söyleyin de, bunların sayısını azaltsın. Bize çok geliyor!
Kimse görevini aksatamıyor. Hatta Erbakan Hoca, ifade için gidecekse, gitmeden önce üzerindeki bu görevleri arkadaşlara dağıtmadan gitmezdi. Şu kadarını, falanca, şu kadarını filanca okuyacak, diye…
Bir ara Alpaslan Türkeş geldi. Hoşbeşten sonra, Erbakan’a dönerek:
-Hocam, öyle görüyorum ki, siz tam bir ekipsiniz. Her şeyinizle uyumlu. Öyle tahmin ediyorum ki, siz kendinizi de arkadaşlarınızı da buradan kurtaracaksınız. Hocam ne olur bizi de kurtarın!
Demişti. Yine mahkemeye çıkmadan önce Türkeş Erbakan Hoca’ya:
-Şayet biz buradan kurtulursak ve bize tekrar siyaset yapma izni verirlerse, ben yeni başka bir parti kurmadan, sizin partiye geçeceğim. Bütün ekibimle birlikte iltihak edeceğim. İslami esaslar bakımından hiç ayrımız gayrımız yoktur. Milliyetçilik hususunda da sizin görüşlerinizle bizimkiler arasında hiç fark yoktur. Ben buna karar verdim. 
 Dedi. İşte Merhum Alpaslan Türkeş partisini kurdu ama bu sözünü de tuttu.
Nitekim 1991 yılında Refah Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi seçim ittifakı yaptık. Burada MHP ve Alpaslan Türkeş tutukevinde verdiği sözü tuttuğunu, kesinkes artık ayrılık olmayacağını, Refah Partisi’nin çatısı altında kalacağını, geri dönmeksizin ittifak yaptığını, bize ifade etmişti. Biz de bunun üzerine 20-25 tane seçilebilecek yerden adaylıklarımızı bu partilere verdik. Erbakan Hoca da, bu sözler üzerine Mamak’taki üç katlı binanın bir katını Türkeş’e, bir katını Aykut Edebali’ye, bir katını da kendimize tahsis edeceğini ifade etmişti. Bu üç partinin birleşmesi konusunda il ve ilçelerde komisyonlar kurdurtmuştu. Kavgasız ve gürültüsüz bunun tamamlanmasını istiyordu. Genel Merkez’deki bu komisyonun başkanı Oğuzhan Asiltürk idi.
 Seçimler daha yeni yapılmıştı. Bir gün Hoca aniden bizi çağırdı. Oğuzhan Asiltürk, Hasan Aksay ve ben. Biz İstanbul’daydık, apar topar Ankara’ya geldik. Erbakan Hoca dedi ki:
  -Türkeş’in isteği ile MHP ile ittifak yapmıştık. MHP içinde önemli bir yeri olan Muhsin Yazıcıoğlu bu ittifakı bozmak için 10-15 tane MHP’li ile anlaşmış. Gayesi de MHP içinde bir liderlik mücadelesi başlatmakmış. Türkeş nasıl olsa yaşlandı. Bu mücadeleyi ben kazanırım, diyerek bizimle olan ittifakı bozdurmak için çabalıyormuş. Bazı milletvekillerini yanına çekmiş. Bunun üzerine de Türkeş bana şu haberi gönderdi:
-Hoca, ben sözümdeyim, vazgeçmedim. Yalnız Muhsin Yazıcıoğlu ile böyle bir ihtilaflı kriz başladı. Ben bu ihtilafı çözmeden sizinle birleşirsek problem olur. Önce bunu çözmeliyim, ondan sonra gene daha geniş bir şekilde ittifaka devam edeceğiz.
Demiş. Ne yapabiliriz, diye istişare etmek, Edebali ve Türkeş’le görüşmeler yapıp ikna etmek üzere bizi çağırmış. Ama yaptığımız görüşmelerle sorunu çözemedik. Muhsin Yazıcıoğlu ittifakı bozdurttu. Böylece sağın birleşmesine mani olmuş oldu. Bu konuda ne kadar çalışma yapılmışsa da tekrar birleşmek mümkün olmadı. Bu birleşememenin sorumluluğu da o kişilere aittir.
Muhsin Yazıcıoğlu keşke öyle yapmasaydı, şimdi MHP de olmayacak, bütünleşme sağlanmış olacaktı. Ama olanda hayır vardır demek doğru olacaktır.”
Süleyman Arif Emre’nin bu anlattıkları inandırıcı gelmiyor desek de, hayattayken ve bütün hatıralarını ayrıntılı hatırlayıp anlatıyorken, aradan bu kısmı ayıklayıp inanmamak olabilir mi?
Erbakan Hocamızın en yakınında bulunmuş olan birinde belki de çok özel hatıralar olabilir diyerek hapishane hayatını bir de İbrahim Titiz’e sorduk:
“Biz MSP Genel Merkezi’nde göreve başladığımızda dikkatimizi çeken bir şey vardı. Binamızın kapısında Milli Selamet Partisi’ne ait bir tabela yoktu. Bunu yadırgardık ama kimseye de sormadık. 12 Eylül ihtilali olduğunda ve Hocamızı içeri aldıklarında bunun Hocamızın özel bir tedbiri olduğunu anladık. Çünkü parti genel merkezlerini ihtilalciler mühürlediler. Bizim genel merkeze geldiler, baktılar ki tabela yok, burası genel merkez değil diye geri gittiler. Demetevler’e gitmişler. Çok sonra gelip mühürlediler, ama biz zaman kazanmış olduk. Gerekli tedbirlerimizi aldık. Erbakan Hocamız, sanki böyle bir şeyin olacağını biliyormuş gibi tedbirli davranmış.
Sokağa çıkma yasağını bir ara gevşettiler ve ben hemen çalıştığım MSP Genel Merkezine gittim. Şevket Kazan Bey de geldi. Bize dedi ki:
-Çocuklar geldiğiniz iyi oldu. Hocamızın odasının anahtarı sizde vardır. Hemen girelim, tedbir alalım!
Anahtar bende idi. Başta mahrem belgeler olmak üzere gerekli tedbirleri aldık.
Daha sonra Ata sokakta bir hukuk bürosu kurduk. Hocamızın bütün avukatları hukuk işlemlerini o büroda hazırladılar.
Hocamız ve parlemanter arkadaşları Bahçelievler Dil Okulunda tutuldular. Parlemanter olmayanları ise Mamak’a götürüp işkenceye tabi tuttular. Hocamız büyük çabalar harcayarak, sonra Mamak’takileri de Dil Okulu’na aldırmayı başarmıştı. Biz Hocamızı ziyarete gidemezdik, sadece ailesi gidebiliyordu.
Biz Hocamızın bize gönderdiği talimatı ile her Perşembe eşi Nermin Hanımefendiye 7 tane gül götürürdük. 7 gül 7 gün. Her gün bir gül. Yani hergün eşine bir gül gönderiyor. Nezakete bakar mısınız? Biz eşe ve aileye kıymet vermeyi, sevgi ve saygıyı Hocamızdan öğrendik.
  Erbakan Hocamızın hayatına baktığımız zaman şunu görüyoruz. Hocamız mutlaka bir Ayeti Kerimeyi veya bir Hadisi Şerifi tatbik etmeye gayret ediyordur.”
Erbakan Hocamızın hapis hayatında nasıl davrandığını Yasin Hatipoğlu anlatıyor:
“Erbakan Hoca gene orda da yoğun çalışmalarını sürdürdü. Böyle başka bir lider olamaz, düşünülemez. Bu güne kadar görülmedi, inşallah bundan sonra gelir.
Mescit haline getirdiğimiz küçük bir oda vardı. Hoca Kuran’ını orada  okurdu, cemaatle namazımızı orada kılardık. Onun odası ayrıydı. Lidere bir oda tahsis ettik. O rahatsız olmasın diye. Çünkü onun rahatsz olması bizi de rahatsız ederdi. O edepli halini bizim yanımızda devam ettiriyordu, bizim yanımızda rahat oturamaz, rahat yatamaz, diye ayrı odaya yerleştirdik. Bizlerle beraber yatıp kalkma konusunda sıkılmasın diye. Mescidimizde Kuran dersleri, Hadis dersleri yapardık. Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü Hocalarımız dersler yapıyordu. Erbakan Hoca orada da hiç durmazdı, hep tesbih elindeydi, dışarıda nasıl gayretliyse içeride de öyle gayret içindeydi. Ben Erbakan Hoca’nın ağzından:
-Ya arkadaşlar, bu ne rezalettir, ya ne olacak bizim halimiz?
Falan dediğini hiç  duymadım. Hep derdi acaba parti ne oldu, parti malları ne oldu, kapandı mı, parti kapatma davası, nasıl neticelenecek, partiler kapatıldı da emirle, ne olacak, teşkilatları tekrar kimlerle nasıl kurarız, bunları kimlerin kurmasına izin verecekler, kimlere izin vermeyecekler? Hoca hep bunları konuşurdu, beraberken ortak konularımız bunlardı. Yani Hoca’nın derdi kendi değil, kendinin dışındakilerdi, davasıydı. Erbakan Hoca’nın manevi özellikleri orada da devam etti. Cezaevinde de hiç ihmal etmedi, özel derslerini de ihmal etmedi, teşkilat çalışmalarını hiç ihmal etmedi. Sabırlı idi, tahammüllü idi. Temel anlayışı peygamberlerin anlayışına benzerdi ve şu idi:
-Bunlar bizi anlamıyorlar, bunlar bizi bilseler ki biz onları da kurtaracağız, Allah’ın inayetiyle, bizim elimizden tutarlar, destek olurlar. Ama bilmiyorlar, bu adamlar.
Tahliye edildiği gün dışarıda teşkilat çalışmalarına başlamıştı. Hiçbir şey olmamış, hiç içeride yatmamış gibi…”
Erbakan  21 arkadaşı ile hapistedir. Şeyhi, Hocası ve hareketin gerçek lideri Mehmet Zahit Kotku Hazretleri dışarıda hastadır. Bu konu ile ilgili Metin Hasırcı’dan bir cümle:
“12 Eylül ihtilalinin hemen öncesinde Mehmet Zahit Kotku Hazretleri bir konuşmasında şu cümleyi kurar:
 -Bizim de vefatımız artık çok yakındır. Dostlarımızın bazıları bizim salımıza yapışamayacaklar, devletin muhafazası altında olduklarından dolayı salımıza yapışamayacaklar.
13 Kasım 1980 tarihinde Rahmeti Rahman’a kavuştu.”
 Recai Kutan’ın “Kirazlıdere Bahçesinden 12 Eylül” isimli kitabında Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin vafat haberi şöyle anlatılıyor:
“13 Kasım, o gün ziyaret günüydü. Şevket Kazan arkadaşımız, çocukları ile görüşmesini tamamlayıp koğuşa döndü.
-Şimdi size çok üzücü bir haber vereceğim. Bugün saat 12,30’da büyük mürşit, büyük alim, Muhammed Zahid Efendi İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuşmuş.
Dedi. Bu sözü duyunca bir an ne olduğunu idrak edemedim. İnanamadım. Sanki dünyam yıkılmış gibi oldu. Koğuşta bir anda üzüntü fırtınası esti. O sırada koğuşta Necmettin Bey, Fehim, Temel, Yaşar ve Lütfi Doğan Hoca ile beraberdik. Bu haber üzerine hepimizin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.
Uzunca bir sessizlik, sadece gözyaşı ve hıçkırıklar… Koğuşa dönüp de bu acı haberi duyan diğer arkadaşlarda da, aynı şaşkınlık ve üzüntü…
Sessizliği Lütfi Doğan Hoca bozdu:
-El Hükmü Lillah! Hepimizin başı sağolsun! Cenabı Hakk cümlemizi, Evliyaullah’ın, büyüklerimizin şefaatından ayırmasın. Bundan sonra yapılacak tek şey dua etmektir…
Dedi. Kuranı Kerim okunması için bir taksimat yapıldı. Bundan sonra dualar okundu. 30 cüzü bazılarımıza üç, bazılarımıza iki veya birer cüz olmak üzere paylaştık, hatim yaptık. Cüz almayanlar da Yasini Şerif okudular. O gün başka üzücü olaylar da oldu.
Akşam 20,30 da televizyonu açtık haberleri izliyoruz. Merak içindeyiz. Acaba Muhammet Zahit Kotku Hazretlerinin vefat haberi nasıl verilecek, diye. Tek bir cümle bile bahsedilmedi. Başka bir flaş haber veriyorlardı:
Necmettin Erbakan Sivas’taki bir mahkeme tarafından, bilmem kaç sene önce, Sivas’ta yaptığı bir seçim konuşmasında, konuşma saatini 5 dakika geçirdiği için, 2 ay hapis cezası verilmişti. Televizyon bu haberi ballandıra, ballandıra veriyordu. Sonunda bu cezanın tecil edilmeyeceğini özellikle vurguluyordu.
Koğuşa döndük, üzüntüden sarsılmıştık.”
Hapishanede olduğu zamanlarda beraber bulunmuş olan Oğuzhan Asiltürk o günleri şöyle özetledi:
“Hapishaneye girdiğimiz zaman hepimizi bir koğuşa koydular, Erbakan Hoca’ya ayrı bir oda verdiler. Aradan bir süre geçti, arkadaşların bir kısmı da 6 ay sonra tahliye edildiler. Beni aldılar, Erbakan Hoca ile aynı odaya verdiler. Yani biz hapishanede de Hoca ile aynı odada kalan tek kişi olduk.
Takdiri İlahi tabi, hani genelde birçok kimse aynı şeyi söyler; Medresei Yusufiye, denir ya, Yusuf Aleyhisselam nasıl hapishanede kaldı, o hapishane hayatı bize de öyle medresei Yusufiye gibi bir değer kazandırdı.
Sabah namazından sonra evrat okunur, zikirler yapılır. İşrak namazı kılındıktan sonra yatıp, saat 10 da tekrar Hadis dersine başlarız. Yatmayan yatmaz ama, çoğumuz yatardık. Hadis dersi okurduk, Lütfü Doğan Hoca, Tahir Büyükkörükçü Hoca, Erbakan Hocamız o koğuşta, herkes yatağının üzerinde oturur, bir yatağa da bu hocalar oturur, Hadis dersi okuruz. Yerine göre bir iki saat sürerdi. Zaten Lütfi Doğan Hoca Ramuz El Ehadis’i orada yeniden tasnif etti. Arkasından abdest alıp hazırlandıktan sonra öğle namazını kılarız. Öğle yemeği yenir, biraz istirahat edilir, ikindi de tekrar ders başlar. Yani bu çalışmalar böyle. Bu ilmi çalışmaların dışında bir de takdiri ilahi benim bir görevim vardı. Arkadaşların hepsine şimdi o listeler bende duruyor, hepsinin ismini yazarım, arkasına o gün yapacağı dersleri yazarım.
 Mesela Yasini Şerif. Herkes 7 tane yasini şerif okuyacak, ondan sonra zikirler var. Bazı arkadaşlar yetiştiremezlerdi. Allah Rahmet eylesin, Ali Oğuz kardeşimiz:
-Oğuzhan Bey, bu kadar dersimizi zaten sabahtan akşama kadar okuyoruz, yetiştiremiyoruz, şunları azalt!
Diye. Çok arkadaş rica etti. Ben de şu cevabı verirdim:
-Bunlar temel konulardır. Bunları yapmamız lazım, eğer sen yetiştiremiyorsan arkadaşlardan çok çabuk okuyanlar var, onlara söyle. Yine de yetiştiremezsen ben tamamlayayım…
Derdim ve asla değiştirmezdim. Bir de sabah işler bitip, derse başlamadan önce gazeteler gelir, gazeteleri okuyacağız. Ancak gazeteler tabi bizim o havamıza mütenasip değil, çıplak kadın resimleri var. Benim tenbihatım vardı:
-Ben görmeden gazeteleri kimseye vermeyeceksiniz!
Diye. Gazeteleri getirirler, keçeli koyu kalemle münasip şekilde onları giydiririm, çıplaklıkları gideririm, ondan sonra okunmaya başlanırdı.
Merak edenler için ifade etmeliyim, yani orada görevlilerden size bir baskı veya teşvik veya sempati, antipati gördünüz mü diye.
Bize hapishane görevlileinden en ufak bir baskı ve hoşa gitmeyen bir davranış olmadı hiç. Bir yüzbaşı vardı kendini hiç belli etmezdi, sonradan öğrendik ki Lütfü Doğan Hoca onun nikâhını kıymış. Sonra binbaşı oldu, o ayrıldı ama saygılıydılar. Fakat üç ay hapis olarak aşağıya da indirmediler. Yani normalde mahpuslar çıkar volta atarlar ya, bahçe var, şurada Bahçelievler’de ki Dil Okulu’nda. Bize ancak üç ay sonra bahçeye çıkma izni verdiler.
 Biz onların nazarında tutuklu, suçlu kimseleriz, normal ifadeye giderken hiçbir olağanüstü şey olmazdı. Sonra bir deniz yüzbaşısı geldi, bizim arabamız hareket edince:
 -Hepiniz ellerinizi önünüzde tutacaksınız, öndeki kanepenin üstüne koyacaksınız!
Dedi. Bu mahkemeye giderken ilk defa oluyordu. Tabi biz aldırmadık, olacak iş değil, bunun bir manası da yok. Yeniden bağırdı:
-Arkadaşlar beni zor kullanmaya mecbur etmeyin!
Dedi. Düşündük bir densizlik, terbiyesizlik edebilir. Ellerimizi onun dediği gibi yaptık ama, biraz sonra herkes elini yine serbest bıraktı. Tekrar aynı sözleri söyleyince ben:
-Yüzbaşım, bak burada bir Başbakan Yardımcısı var. Ben İçişleri Bakanıyım. Çeşitli üst düzey görev yapmış kişiler var. Yani biz buna alışmamışız, senin emrine karşı gelmek için, sana tepki olarak yapmıyoruz, biz buna alışmamışız!
Dedim. Kafasını salladı, sesini çıkarmadı. Neyse öyle gittik, mahkeme başladı, konuşmalarımızı dinledi, hepimizin. Hoca da konuştu, ben de konuştum, yüzbaşı da salonda olduğu için dinledi.
 Ara verilince yanıma geldi:
-Özür dilerim, biz sizi tanımamışız!  .
Dedi. Ondan sonra da çok kibar davranmaya başladı.”
Bu olay mıdır, başka benzer bir olay mıdır, Süleyman Arif Emre de anlattı:
“Bir gün Mamak mahkemelerine götürülüyoruz. Başımızdaki sert bir subay, yüzbaşı mıydı, binbaşı mıydı, emrinde iki manga da asker vardı. Arabamızın sağında solunda motosikletliler ile götürülüyoruz. Emirler çok sıkı, ellerimizi önümüzdeki sandalyeye koydurdular. Sağa bakmak yasak, sola bakmak yasak. Konuşmak yasak. Yanımdakine fısıldayarak dedim ki:
-Bak gördün mü? Biz ne kadar mühim insanlarız. Böyle sağlı sollu koruma Cumhurbaşkanlarına bile yapılmıyor. Demek ki bu ülke insanları bizi çok önemsiyorlar. Ne mutlu bize!
 Cuma günüydü galiba, oruçluyuz. Mahkeme salonu boşaldıktan sonra seccadelerimizi çantadan çıkarttık, serdik. Lütfi Doğan Hoca’nın baş imametinde namaz kıldık. O subay da arkadan bizi seyrediyordu. Namazdan sonra yanımıza geldi ve dedi ki:
-Beyler sizden özür dilerim! Sizin hal ve hareketinizden anladımki, siz bu memleketin en seçkin, en müstesna insanlarısınız. Maalesef bizim bu askeri mahkemelerden kesinlikle yüzde iki veya ikibuçuk oranında bile adil karar çıkmaz. Şu anda artık sizin bu mahkemelerde mahkum olacağınızı düşünüp çok üzülüyorum. Benim sabahki sert davranışlarım için kusuruma bakmayın!”
Erbakan Hocamız tahliye olmuş, mahkemeler devam ediyor ve o siyaset yasaklısıdır. Acaba bu döneminde önemli olaylar var mıdır?
İbrahim Titiz anlatıyor:
“1980-1986 yılları arasında Hocamız siyaset yasaklısıydı. Koruma polisi verilmiyordu. Havaalanlarında VIP salonlarına alınmıyordu. İşte böyle bir dönemde İstanbul’a gitmesi icab etti. Rahmetli Osman Yılmaz arabasını kullanıyor, Esenboğa Havaalanı’na gidiyoruz. Pursaklar’ı geçince bir trafik kazası geçirdik. Çok ciddi bir kaza idi. Osman Yılmaz arabayı kullanıyor, ben ön koltuktayım, Hocamız arka koltukta. Çok süratliyiz. 150-160 km hızımız vardı sanıyorum. Pursaklar’ı biraz geçince orada bir boru fabrikası var. Üç tane tır var, oraya gidiyor. Bir tanesi döndü geçti, ikincisi de geçti. Şimdi yol bizim olması gerekiyor. O anda üçüncü tır da bizi hiç farketmemiş olacak ki, dönüveriyor. Tam duvara çarpar gibi bindireceğiz.
 Osman Yılmaz direksiyona yapışmış, bir eliyle de beni tutmaya çalışıyor, öne fırlamayayım diye. Benim tarafımdan tırın ön tekerine çarptık. O anda bizi farketti, direksiyon kırdı. Tam o anda da dorse çıkıverdi, bize çarptı. Arka tarafa çarptı, Hocamızın bulunduğu arka kapıyı koparttı. Bayağı ciddi bir kaza oldu, tampon arka kapı falan uçtu. Ben bir tek şunu hatırlıyorum, Hocamız Allah, dedi. Arabamız karşı yola geçti. Hocamız kendini sol tarafa araya attı. O Allah, diye seslenişini hiç unutamıyorum. Allah’tan ciddi bir yaralanma yaşamadık.”

BÖLÜM-11 MİLLİ SELAMET PARTİSİ DÖNEMİ

ERBAKAN VE MİLLİ SELAMET PARTİSİ
Milli Nizam Partisi, Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır. Biraz beklenilmiştir ama, fazla da zaman yoktur. Çünkü 1973 yılı genel seçimleri yaklaşmaktadır. Yeni bir parti kurulması ve yaklaşan seçimlere hazırlanılması gerekmektedir.
Erbakan Hocamız bir kalp spazmı geçirmiş ve tedavi için İsviçre’ye gitmiştir. Yeni partinin kuruluş hazırlıkları yapılmaktadır.
Süleyman Arif Emre o günleri anlatıyor:
“Milli Selamet’in kurulma çalışmaları sırasında Erbakan Hoca İsviçre’de tedavi görmekteydi. Bunun için bir rehabilitasyon merkezine devam ediyordu. O zaman çok açığa vurmadık ama, bir kalp spazmı geçirmişti. Doktorlar demişler ki:
Siz şu anda 110 kilogram ağırlıktasınız. Bu hastalığınızı tedavi etmek ve kilolarınızı da verdirmek şart. Onun için rehabilitasyon merkezine devam etmelisiniz. O orada tedavi görürken, biz de partiyi kurmaya çalışıyorduk. İhtiyatlı davranıyor Milli Nizam’da olanları partiye kaydetmemeye özen gösteriyorduk. Çünkü kapatılan bir partinin devamı ithamlarından çekiniyorduk. Arkadaşlar bana dediler ki:
-Bu partinin Genel Başkanı sen olacaksın.
Ben kesinlikle reddediyorum:
-Benden yaşlı bir çok abimiz var, benden daha layık falanca var, filanca var! Ben Genel Başkanlığı kabul etmiyorum!
Diyorum. Ama çok ısrar ediyorlar.
-Senin tecrüben var, sen hukukçusun, sen bir çok siyasi olayın içinde bulunmuşsun. Bu kritik dönemde senin Genel Başkan olman şart. Sonunda dediler ki:
-Sana bir ay mühlet verelim, düşün taşın ve bu işi kabul et!
 Ben ise hiç yaklaştırmıyorum. Bir ay sonra kararım asla değişmez, diyorum.
 Gümüşhane’de bir Nakşi Şeyhi vardı. Paşa Dede derlerdi. Paşa Dede Efendi Hazretleri çok ferasetli biri idi. Demokrat Parti zamanında maneviyatı olan milletvekilleri gider onun elini öper feyiz alırlardı.
Bana verilen mühlet dolmasına yakın rüyamda Paşa Dede Hazretlerini gördüm. Rüyamda bize namaz kıldırdı. Namazdan sonra etrafında kümelenmiş olanların birisi bir sual sordu:
-Efendi Hazretleri, bozulan ahlakın düzelmesi için ne yapılması lazım?
Efendi Hazretleri rüyada parmağıyla beni gösterirken:
-Bu sualin cevabını en iyi Arif Bey, bilir ona sorun!
Dedi. Parmağıyla beni gösterir göstermez, ben rüyada ağlamaya başladım. Sanki bir nur kütlesinin içine düştüm, çıkamıyorum…
Sabahleyin kalktım, ben Partiye gidiyorum, dedim. Bu rüyayı da böyle görmüş olmama rağmen, ben Genel Başkan olamayacağım, demeye gidiyorum. Gittim, toplandılar ve bana:
-Hadi bakalım, bir ay mühlet verdik ve doldu, söyle bakalım kararın nedir?
 Dediler. Hemen söze başladım, hayır diyeceğim. Hayır diyeceğim anda başlıyorum hüngür hüngür ağlamaya. Diyorlar ki, yahu sıkıştırmayın, biraz sakinleşsin. Bir müddet sonra tekrar söze başlıyorum, hayır, diyeceğim sırada yine ağlamaya başlıyorum. Dediler ki:
-Sükut ikrardan sayılır. Hadi Genel Başkanlığın hayırlı olsun!
Ben Milli Selamet Partisi’nin Genel Başkanlığını böyle manevi bir olayla kabul etmek zorunda kaldım. Bu da gösteriyor ki, bu Milli Görüş hareketi şahısların iradeleri üzerinde bir irade ile yürümektedir.”
Osman Nuri Önügören anlatıyor:
“Milli Nizam kapatıldıktan sonra Hocamın emri ile yoğun bir çalışma içine girdik. Yeni bir pari kurabilmek için. Ama bütün çabalarımıza rağmen ancak 19 kişi bulabildik kuruluş için. Hocam aslında 40 kişi falan istiyordu. Hocama arz ettik, ancak 19 kişi olabildik diye. Dedi ki:
 -Arkadaşlar 19 rakamı çok güzel bir rakam, Besmelei Şerifin de harf adedi 19. Hadi Besmeleyi çekip yola çıkalım!
O şekilde Milli Selamet Partisi Kuruldu. Biz de kurucuların içinde yer aldık. Genel Başkanımız Süleyman Arif Emre oldu. 12 Ekim 1972 de kuruluş dilekçesini verdik.
Bağımsız olarak katıldığı seçimlerde nasıl olağanüstü bir gayretle çalıştıysa, Milli Nizam Partisi döneminde nasıl bütün gücünü harcayarak çalıştıysa, Erbakan Hocamız Milli selamet Partisi döneminde de aynı hız ve hevesle çalışmaya devam etmektedir. Gece ve gündüz mefhumu, tatil ve bayram mefhumu onda sadece çalışmak fiiliyle eş anlamlıdır.”
  Milli Selamet Partisi kurulmuştur, ama malum çevrelerin hoşuna gitmemiştir. Onlar Milli Görüş’ün herhangi bir partisini değil, kendisini istememektedirler. O halde bu yeni kurulan partiyi de hemen kapatmaları beklenen bir olaydır. Nitekim daha kuruluş aşamasında başlayan kapatma girişimleri birçok kez tekrarlanmıştır.
Bu konuyu Süleyman Arif Emre’ye sorduk. İşte anlattıkları:
“Partiyi kurduk, Genel Başkan ben oldum. Maraşlı İlhami Bey isminde bir Yargıtay üyesi tanıdığım vardı. Bir gün karşılaştık. Dedi ki:
-Tebrik ederim, partiyi kurmuşsunuz, sen de Genel Başkan olmuşsun. Çok da güzel bir amblem bulmuşsunuz. Ama başsavcı bu amblemde Allah yazısı var diye, kapatmak için girişimde bulundu. Bilirkişi raporu aldı, haberiniz olsun, kapatma davası açacaklar.
   Kısa süre sonra Başsavcılık partiye bir yazı gönderdi. Anahtar amblemi için alınan Genel İdare Kurulu kararının tasdikli bir sureti ve amblemin gönderilmesi için. Ben de içimden dedim ki:
-Ey Başsavcı! Sen hukukçuysan ben de hukukçuyum! Elbette sana bir cevap vereceğim, ama senin istediğin kozu eline vermeyeceğim.
 Oturdum, eski tarihli bir Genel İdare Kurulu kararı yazdım. Şöyle bir karar:
(Parti amblemi için çalışmalar yapıldı. Ressamdan gelen anahtar şeklindeki amblem taslağı, oy pusulalarında cılız bir görüntü vereceği düşünülerek beğenilmedi. Ressama yeni bir talimat verilerek, daha dolgun bir anahtar şekli için çalışma yapması istendi. Ressamın üzerinde çalıştığı yeni anahtar şeklindeki amblem için gelecek toplantıda karar verilmesi benimsendi.)
Bu kararı Başsavcı’ya gönderdik. Susmak ve kapatma girişiminden vazgeçmek zorunda kaldılar.
 Demirel Milli Selamet Partisi’nin kuruluşundan çok rahatsız oldu. Çünkü kendi iktidarı için büyük bir tehlike olarak görüyordu. Kapattırmak için elinden geleni yapıyor. Tabii birşeyler bulmaya çalışıyor. Ben hem avukatım, hem de Milli Selamet Partisi Genel Başkanı’yım.
Birgün mahkemeden çıkarken Orhan Bey’e rastladım. Kendisi Cumhuriyet Halk Partili’dir. Dedi ki:
-Arif Abi, sen ne kadar rahat bi adamsın! Hep tebessüm ediyorsun!
-Hayrola, bir şey mi var?
Diye sordum. Dedi ki:
-Demirel, Naim Talu’yu kandırmış, sizin partinin kapatılması için dosya hazırlatmış. O dosya da Milli Güvenlik Kurulu’na gönderilmiş. Milli Güvenlik Kurulu’nun olurunu aldıktan sonra da kapatacaklarmış…
Şoke oldum. Naim Talu o zaman yeni Başbakan olmuştu. Erbakan Hoca da o günlerde İsviçre’den gelmişti. Ama biz onu Konya Milletvekili ve misafir olarak Genel İdare Kurulu’nda oturtuyoruz. Henüz partiye girişini yapmamıştık. Nasıl hareket etsem diye düşünüyorum:
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Nahit Özgür Paşa’ya ben gitsem, beni tanımaz, kabul de etmez. Bana ters de konuşabilir. Bir karara varamadım. Erbakan Hoca o günlerde bizim kongrelerimize ve mitinglerimize gidiyor, konuşmalar yapıyor. Gazeteciler gelip benden laf almaya çalışıyorlar. Diyorlar ki:
-Arif Bey siz Genel Başkan’sınız ama bu bağımsız Konya Milletvekili Necmettin Erbakan gidiyor, sizin kongrelerinizde konuşmalar yapıyor. Buna ne dersin?
Ben de şöyle cevap veriyorum:
-Mecliste 450 tane milletvekili var. Hepsi de bu adam gibi gelip bize destek verseler, kısa sürede iktidara geliriz. Keşke herkes gelse de konuşsa…
 -Ama, efendim sizin partiye girmek iterse alır mısınız?
-Alırız ama, ben kaçın kurasıyım? Ondan daha eski ve tecrübeli bir politikacıyım. Gelip girse bile hiçbir şey yapamaz. Beni deviremez! 
Benim aklımda hep kapatma girişimi var. Ne yapacağım, diye kara kara düşünüyorum. Hoca da o günlerde Van’a gitmişti. Orada partimiz adına miting yapılacak, o da konuşacaktı. Hemen yıldırım telefon açtım:
-Acele gel, durum çok vahim!
-Nedir, ne oldu, neden geleyim? Burada mitinge geldim konuşmam var!
-Sebebi burada telefonda konuşulmaz. Yalnız şu kadarını söyliyeyim ki, bir ağacın kökü tehlikedeyse, yapraklarıyla uğraşmak nafiledir! Uçakla, taksiyle, nasıl acele gelebilirsen gel!
-Öyleyse geliyorum!
Dedi, Allah razı olsun derhal geldi. Kapatma girişimini anlattım.
-Milli Güvenlik Kurulu, kapansın derse, partimizi derhal kapatırlar. Ben gitsem kabul etmezler, etseler bile tesiri olmaz, sen bağımsız milletvekilisin, bağımsız milletvekili Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’ne bir çay içmeye gelmiş, görüntüsü ile bir gitmende fayda var!
Diye teklif ettim. O günlerde İhsan Karaçam vardı, asker emeklisi, partiye girmeye çalışıyor. O dedi ki:
-Nahit Özgür Paşa ile ben eskiden tanışırım, ondan sizin için randevu alabilirim.
Dedi. Aldı da. Üçümüz gittik, ben dışarıda arabada kaldım, onlar, yani Hoca ve İhsan Karaçam girdiler, Nahit Özgür Paşa ile konuşmuşlar. Hoşbeşten sonra Paşa demiş ki:
-Efendim, sizin Genel Başkanınızın da kırmadığı yumurta kalmamış! Atatürk’e saldırmış, harf inkılabına saldırmış, gavur kanunları geldi, demiş. Daha bir sürü zırva! İşte bakın dosyası da var!
Dosyayı gören Erbakan Hoca bir dolap dönderildiğini anlamış hemen. Demiş ki:
-Kesinlikle Arif Bey böyle bir şey konuşmaz. Bu konuşmaların hepsini Kadir Mısıroğlu yapmıştır. Kadir Mısıroğlu böyle konuştuğu için de Eskişehir’de tutuklu şu anda. Şimdi onun konuşmasından dolayı bizim partiyi nasıl sorumlu tutabilirsiniz?
Demiş. Milli Güvenlik Kurulu’nda Kadir Mısıroğlu’nun dosyası da bulunup masaya getiriliyor. Kadir Mısıroğlu o zaman Eskişehir Sıkıyönetim Komutanı İrfan Özaydınlı’nın talimatıyla gözaltında bulunuyordu.
Dosyaları karşılaştırmışlar ki aynı. Sadece başına Arif Emre konuşuyor, diye sahte bir başlık koymuşlar…
Olayı anlayan ve babacan bir adam olan Nail Özgür Paşa köpürmüş:
-Ulan vay namussuzlar! Bizi ahmak yerine koyuyorlar, enayi yerine koyuyorlar. Demek ki, masonlar parti kuracak, seslenmeyeceğiz, solcular parti kuracak seslenmeyeceğiz. Memleketin masum evlatları kurduğu zaman böyle entrikalar çevirecekler ha! Hoca git, sen hiç korkma! Ben bu dosyayı çöpe atıyorum!
Demiş. Erbakan Hoca yanımıza gelirken gülerek geldi, biz de durumu anladık. Partiyi kapatılmaktan böylece kurtardık.”
Şener Battal anlatıyor:
“Erbakan Hocamıza çok iftiralar attılar. Bunlardan birini bizzat kendisinden dinlemiştim.
Konya’da seçim çalışmaları yapılıyordu. Bir Hacı amca. Erbakan Hoca’yı severmiş. Bir Adalet Partili ona demiş ki:
-Sen bu Erbakan Hoca’yı tanıyor musun Hacı?
-Müslüman adamdır. Biz de onun peşine gitmek mecburiyetindeyiz!
Diye cevap vermiş. Adam:
-Hacı’m senin dediğin gibi Müslüman olsa hepimiz arkasından gidelim ama, onun hanımı açık saçık, pavyon karısı. Sen duymadın mı? Ben gözümle gördüm. İstersen sana da göstereyim. Gel yol paraları benden! Şayet ailesi düzgün ve başörtülü ise ben de sizle beraber olurum. Ama değilse de sen Adalaet Partisi’ne geleceksin!
Hacı la havle çekerek kabul etmiş.
Daha öncesinden A.P’liler pavyondan bir kadın bulmuşlar. Erbakan’ın evine yakın bir yerden bir daire kiralamışlar, daireye yerleştirip kadına da rolünü nasıl oynayacağını öğretmişler, kapının ziline de Necmettin Erbakan yazıp beklemeye başlamışlar.
Bu hacıyı da o eve götürüp zile basmışlar. Dekolte kıyafetle kiralık kadın kapıyı açmış. Hacılar sormuşlar:
-Biz Necmettin Bey’e baktık. Acaba yanlış mı geldik?
Deyince:
-Yok efendim doğru geldiniz de, kendisi şu an evde değil, camiye gitti. Buyurun içeride bekleyin…
Hacılar cevap vermişler:
-Yok efendim, biz öğreneceğimizi öğrendik!
Diyerek uzaklaşmışlar. Hacı da pişman olmuş Erbakan’ın peşinden gittiğine.
Sonra bu tezgah açığa çıkmış. Bunu bizzat bana Erbakan Hocam anlatmıştı.”
Sadece bu kadar değil, Erbakan Hocamız ile ilgili uyduruk haberler, montaj resimler de yayınlanıyordu. Yok uyuşturucu kaçakçısı, yok plajlarda çıplak pozlar…
Böyle montaj resimler ve uyduruk  haberlerle Milli Selamet Partisi ve Erbakan Hocamız milletin gözünden düşürülmek isteniyordu. Bu tertiplerin Erbakan Hocamıza ve o günün Genel Başkanı Süleyman Arif Emre’ye yöneldiğini de hatırlıyoruz. Bu konuyu da Süleyman Arif Emre’ye sorduk. İşte anlattıkları:
“Milli Güvenlik Kurulu’nu etkileyemeyince, bu yolla partiyi kapattıramayınca, Demirel başka çirkin yollara tevessül etti. Rahmetli hanımımın bir yeğeni vardı. Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çalışıyordu. O bir haber gönderdi. Buna göre, büyük oğlumun üzerinde bir arama yapacaklar. Cebinde eroin bulacaklar. Bize haber veriyor. Sorguya alacaklar ve soracaklar:
-Sana eroini kim verdi?
O da diyecek ki:
-Babam verdi!
Böylece beni de tutuklayacaklar. Hem Süleyman Arif Emre lekelenecek, hem de parti. Oğlumu karşıma aldım dedim ki:
-Oğlum 73 seçimlerine kadar evden dışarı çıkmayacaksın! Zorunlu hapis hayatı yaşayacaksın. Çünkü mesele böyleyken böyle!
Oğlum zoraki razı oldu. İyi motosiklet kullanır, onu montajla hippi kılığına sokup, çarşaf çarşaf resimlerini yayınlıyorlar. Sırf bizi Müslüman halkın gözünden düşürmek için. Birkaç gün sonra oğlum bana dedi ki:
-Baba, askerlik şubesinden aranıyorum. Yoklamamı yaptırmam gerekiyormuş. Gitmezsem kaçak durumuna düşeceğim, ne yapalım?
-Peki, motosikletine bin ve git, ama dikkat et yollarda seni durdurmak isteyenlerin oyununa gelme!
Gitti, yoklamayı yaptırmış geri geldi. Ama anlattıkları enteresan. Giderken Milli İstihbarat Teşkilatı’nın jipi peşine takılmış. O gaza basmış, jip hızlanmış, amansız bir takip başlamış. Motoru çok iyi kullandığı için aniden yatarak soldaki tali yola girince jip dönememiş ve izini kaybettirmiş.  Jip ise açığa düştüğünden rotu kırılmış. Böylece Demirel’in bir planı daha bozulmuştu.
Yine bir haber aldık. Bizim hanım balkona çamaşır asmaya çıkınca karşıdan resmini çekecekler. Sonra plaj kıyafeti ile gösteren bir fotomontaj yapacaklar. Bu resmi gazetelerde yayınlayıp, partiyi ve beni lekeleyecekler. Çünkü bizim hanımın sağda solda hiç resmi olmadığı için, bir poz resim peşindeler. Hanımı da 73 seçimlerine kadar, pencereye bile çıkmamak üzere eve hapsetmek zorunda kaldık. Böylece Demireli’in bu planı da tutmadı.
Hatırladıkça hep gülerim. 1973 seçimlerinde oy atmak için sandığa gittim. Hani basında adettir. Liderler oy kullanırken resim çekilir, haber yapılır. Benim de resmimi çektiler.
Meğer bizim kapıcının hanımı da oy kullanmak için o sandığa gelmiş. Resim çekerlerken tam da benim arka taraflarımda bir yerde imiş. Ertesi günü gazeteler o kadını Süleyman Arif Emre’nin eşi diye verdiler.”
Doğrusunu söylemek gerekirse Milli Nizam Partisi olsun, Milli Selamet Partisi olsun, gerçeğe susamış olan ve İslam’ı bilip yaşamaya hasret kalmış olan insanlarımız arasında hasretle, özlemle beklenen bir olayın hayata geçirilmesi çabası olarak algılanmış ve gerçek Müslüman’a yakışır bir olgunlukla hedefe doğru götürülmeye çalışılmıştır. Siyasi parti deyince hırgür, rekabet, gammazlık, kendini öne atma, ya da başka olumsuz davranışlar cümlesi akla geliyor iken, bu partilerde bunların hiç birisi hemen hemen olmadı. Partidekiler birbirleri ile rekabet ya da haksız yarış yerine, davanın yürümesi için büyük şahsi fedakarlıklar yaptılar. İşte bunlardan birisini yine Süleyman Arif Emre anlattı:
“Milli Selamet Partisi’ni kurmuşuz ve 1973 seçimleri kısa süre sonra gelip çattı. Aday tespileri için diğer parti teşkilatlarında kıyasıya bir rekabet ve kavga başlamışken bizim partimiz gayet sakin bir şekilde süreci tamamlama gayretindeydi.
Solcuların akıl hocalarından olan Yeni Ortam gazetesi yazarı İlhami Soysal bir gün Genel Başkanlık’ta ziyaretime geldi ve şunları söyledi:
  -Arif Bey ben 40 tane il dolaştım geliyorum. Bütün bu 40 ildeki küçüklü büyüklü bütün partilerde kavga var, ben liste başı olacağım, sen listeye gireceksin, girmeyeceksin, diye. Hatta kanlı kavgalar bile var, hır gürler var. Sizin teşkilatınızda da 40 ilinizi gezdim, bırakın kavgayı, kesinlikle tartışma bile yok. Hatta bazı aday tespiti çalışmalarında, beni de davet edip, gel sen de bulun, gör, diye de söylediler. Bizim gizlimiz saklımız yok diyorlar. Mesela bir yere gidiyorum, birine diyorlar ki, sen liste başı ol. O diyor ki, hayır falanca kardeşimiz bu göreve benden daha layıktır. O liste başı olsun, o meclise girerse benden daha faydalı olur, diyerek, herkes makamını başkasına ikram etmek ve feragat etmek için çaba sarfediyor. Söyler misiniz, Sayın Genel Başkan, bu materyalist dünyada bu kadar idealist insanı nereden buldunuz da bu partiyi kurdunuz? Söz veriyorum, bundan sonra sizi destekliyeceğim, daha önce Ecevit’i destekliyordum.
İlhami Soysal gerçekten bu olaydan sonra çarşaf çarşaf yazılar yazarak, Milli Selamet Partisi’ne methiyeler düzmüştür. Solcuların böyle bazen mertlik tarafları da vardır.
O seçimlerde bizim 67 ilin 63 tanesi hiç tartışmasız aday listelerini getirdiler, kesinleşti. Ancak 3-4 ilde bazı ufak tefek tartışmalar yaşanmış olabilir. Zaten bir iki yerde hizipçilik çıkarma teşebbüsünde bulunanları da bizzat ben gözünün yaşına bakmadan cezalandırdım.”
Gerçekten de anlıyoruz ki, diğer partilerde adaylık yarışı kıran kırana olmaktadır. Önce listeye girme yarışı, arkasından ilk sırayı kapma yarışı da denilebilir. Milli Selamet Partisi’nde ise layık olmadığı için listeye alınmama, şayet alınmışsa en son sıraya yazılma yarışıdır bu yarış adeta. 
Şevket Kazan’ı da dinleyince bu kanaat pekişiyor:
“1973 yılı. Ben İstanbul Kartal, Maltepe, Kadıköy ve civarında konferans vermekle meşgulüm. Bu arada Erbakan Hocamı da takip ediyorum. Konuşmalarını çok beğeniyorum. Bir gün şimdi hepsi Rahmeti Rahman’a kavuşmuş bulunan, Nedim Üstün Ağabeyi, Hidayet Barış, ve Necati Gençoğlu, Kartal’da evime ziyaretime geldiler. Dediler ki:
-Şevket Bey biz Kocaeli’den Milli Selamet Partisi’ni temsilen geliyoruz. Sizin gerek Gebze’de, gerek Kartal, Maltepe civarında ve gerekse Kadıköy civarında yaptığınız konuşmaları gördük, yaptığınız konferansları da dinledik. Biz sizin Kocaeli’den milletvekili adayımız olmanızı rica ediyoruz…
 Rahmetli babam bize vasiyet etmişti:
-Evlatlarım, arkasından gideceğiniz insanın fıkıh ve akaidine dikkat edin. Siyasete atılmayın.
Diyordu. Çünkü babamın vefat ettiği 1950’li yıllarda siyaset yapılabilecek parti yok tu ki. Ama Erbakan’ın çizgisini de biliyoruz. Cevap verdik:
-Ben bir düşüneyim, bir hafta sonra gelip size haber veririm!
Babamın vasiyetini hatırlatan ağabeyilerimi ikna etmem zor oldu:
-Siz öyle diyorsunuz da, bakınız bir düşünmemiz lazım. Babamız Rahmetli bunu söylediği zaman, İslami manada siyaset yapmanın yolu yoktu. O yıllar öyleydi, 1950’li yıllar CHP’nin ceberrutluğunun en canlı olduğu yıllardı. Ama şimdi İslami yönde bir insan var önde, o şekilde hareket eden bir insan var önde. Niye siyasi olarak biz davamızı temsil etmeyelim?
 Bir iki gün sonra Kocaeli Milli Selamet Partisi’ne giderek teklife olumlu cevap verdim. Ama şartım şuydu:
-Teklifinize evet diyorum. Yalnız şartım şudur ki, madem Kocali’den 5 milletvekili çıkacak. Beni 5.nci sıradan koymanızı istiyorum. Çünkü ben cihad etmek niyetiyle teklifinizi kabul etmiş bulunmaktayım.
Kocaeli teşkilatının başında da Abdurrahim Bezci ağabeyimiz vardı. O Bezci ki, Erbakan Hocamız onun hakkında şöyle derdi:
  -Kafan ağırlaşıp yorulduğun zaman, onun göğsüne kafanı yaslarsan dinlenirsin!
Öylesine gönül ehli bir insandı.
Sonra bir baktım ki, 5 kişiyiz, hepimiz de beşinci sırayı şart koşuyoruz. Onlar da benim gibi düşünüyor. Çünkü diğerlerinin ilk sıralara bizden daha layık olduklarını düşünmekteyiz. Ama sonunda listeye en başa bizi yazmışlar. Ben Erbakan Hocam ile aday olduktan sonra tanıştım. Kocaeli adaylarını Eskişehir’e emretmişti. Orada karşılaştık. Tarihini asla unutmam, 26 Haziran 1973. Ben o güne kadar Erbakan Hoca’yı gazetelerden takip ediyorum. Hiç karşı karşıya gelip konuşmasını dinlememişim. Ama o gün, o açık hava sinemasında Erbakan Hoca’yı dinlerken benim hep aklımda, kafamda, babamın nasihati var. O ölçülere bakıyorum. Sonunda dedim ki kendi kendime:
-İşte arkasından gidilecek, işte yol arkadaşlığı yapılacak lider budur. Beraberliğimiz o gün başladı, son nefesine kadar ve daha da devam eder. Her İstanbul’a gidişimde ben onun mezarına gitmeden yapamam. Adeta konuşurum mezarı başında onunla. Çünkü o benimle bir ömür boyu hep konuştu, hep beni yanında tuttu, hep beni dert arkadaşı olarak yanında bulundurdu, hep fikir arkadaşı olarak bulundurdu…”
Anlatıldığına göre Milli Selamet Partisi’nin 1977 yılındaki Büyük Kongresi’nde, Demirel’in ayak oyunları ile çıkarılmış bulunan Korkut Özal önderliğindeki ayrılıkçı listenin muvaffak olmasını, Erbakan’dan yana ağırlığını koyarak önleyen kişi Mehmet Zahit Kotku Haretleridir.
Peygamberler dahil, insanlığa Hakk’ı tebliğ ve tavsiye eden insanlar, çok büyük muhalefet ile karşılaşmışlardır. Bu muhalefet yeri gelmiş istihza, yeri gelmiş zorbalık, yeri gelmiş yok sayma veya başka şekillerde tezahür etmiştir.
Erbakan Hocamız da o göreve, insanlığa Hakk yolu tebliğ etmek için gelmiştir. Bu yüzden onun da bir çok muhalefet şekillerine muhatap olması kaçınılmazdı ve olmuştur. Ta bağımsızlık zamanından tutunuz da, vefat edinceye kadar, acımasız bir muhalefet ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu kitabımızda konumuza uygun olanları aktarıp, bunların yeri geldikçe üzerinde duracağız. Şimdi onun Milli Selamet Partisi döneminde yoğun olmak üzere alaya alma, hafife alma, istihza edilme şeklindeki  karşılaştığı muhalefet konusunu işleyeceğiz.
Recai Kutan’a sorduk:
“Efendim istihza konusu şu; şimdi adamlar bir bakıyorlar ki, bu adam alıştığımız liderlerden çok farklı. Bir Ecevit var, bir Demirel var, bir Türkeş var. Hâlbuki Erbakan’da maddi ilimler desen onlardan kat kat üstte, İslami ilimler desen kat kat üstte, nereden çıktı bu adam, der gibi. Hatta ismet Paşa’nın meşhur bir sözü var ya; bir adam çıkmış:
-Biz iktidara geleceğiz, okullarda İmam Gazali’yi, imam Rabbani’yi okutacağız! Diyormuş. Olacak iş mi bu? Kabul edilebilir bir iş mi bu?
Anlamına gelen tepkileri ortaya koymuş. Hakikaten çok yadırganıyor idi Erbakan Hoca. Şimdi netice olarak şunu ifade edeyim, Erbakan Hoca’yı yanlış anlayışla ve yahut ta kasıtlı olarak yanlış tanıtmak için elden gelen gayret gösteriliyor. Yani ben bu tip şeylere çok şahit oldum.
Erbakan Hoca için o zaman Günaydın gazetesi en aleyhte yayınlar yapan bir gazete idi. Ve bizim illerde yaptığımız programları adım adım takip ederlerdi. Bir gün bir muhabir geldi dedi ki:
-Efendim biz Erbakan Hoca’ya abdestsiz namaz kılıyor diye yazıyoruz, siz gelip bize karşı çıkıyor, hatta bizi tersliyorsunuz! Efendim bakın biraz evvel ezan okundu, Erbakan Hoca abdest almadan camiye girdi. Şimdi buna ne diyeceksiniz?
Dedim ki:
-Benim cahil kardeşim, sen herhalde her namazdan evvel abdest alınması gerekiyor, sanıyorsun.
Hemen atıldı:
-Elhamdülillah biz de Müslüman evladıyız, öyle değil mi yani?
Dedi. Anlattım ona, tamam dedi. Biz o namazdan sonra Yerköy’den Yozgat’a gideceğiz, orada bir mitingimiz var. Yerköy’de mitingi yaptık. Miting yapmadan evvel gecikiriz diye Hoca:
-Biz öğle namazını kılalım öyle gidelim!
Dedi. Miting bitti, yıldırım hızıyla Yozgat’a gidiyoruz. O arada ikindinin vakti geldi. Sonbahar, arada çok az zaman var. Bir baktım aynı muhabir sırıtarak karşıma geldi:
-Hah bak, şimdi bu sefer ben haklıyım! Erbakan bir namazı birkaç yerde kılıyor, dediğimizde bize kızıyorsunuz. Biraz evvel Yerköy’de namaz kıldınız, şimdi geldiniz Yozgat’ta yine namaz kılıyorsunuz!
Diye, bilmiş edasıyla benden cevap istiyor.
-Benim cahil kardeşim, bizim Yerköy’de o kıldığımız öğlen namazıydı. Şu kadar zaman geçti, ikindi namazının vakti girdi. Mitingden sonra namazın vakti geçmiş olacak. O halde mitingden önce ikindi namazını kıldık!
Diye izah ettik. Hepsi de cahillikten böyle yazmıyor. Kimisi de mikropluk yapmak üzere, alay etmek, halkın gözünden düşürmek üzere bunları uyduruyordu.”
Enteresan bir köşe yazısı. Olduğu gibi buraya almak istiyorum. Alaya almak ve uyduruk haber yapmak konusunda merhale katetmiş olan basının işi nerelere vardırdığının göstergesi olarak. Bu köşe yazısı, Erbakan Hocamızın vefatından bir iki gün sonra yazıldı. Yazarı da meşhur biri. Ahmet Turan Alkan. Buyurun yazı şu:
"O günlerde, mahalli gazetede yazı işleri müdürüyüm. Başka müdürlük de görmedik zaten!
Sağda-solda hayli anlattım; müdürlük haricinde herşeyle uğraşıyorum gazetede; haber, köşe yazısı, mizanpaj, tashih, okuma, soba yakma, ortalığı süpürme, odun kırma, misafir ağırlama vesaire... Mesleki tatmin açısından mutlu günler; akşamları koca kazanlı Heidelberg'in karnından çıkan ilk nüshayı katlayıp alelacele eve yürümenin keyfi unutulmaz.
1977 Haziranı'nda genel seçimler yapılacak. Bütün siyasi liderler sırayla şehre gelip miting yapıyorlar. Bizim gazetenin patronları Adalet Partili; buna mukabil başta ben olmak üzere çalışanların çoğunun gönlü daha millici bir partiden yana. Patronlarla ortak yanımız Ecevit'in CHP'sine ve Erbakan'ın Milli Selamet'ine karşı olmak.
O gün miting sırası Milli Selamet'te ve Hoca'nın bölgede büyük ağırlığı var. İki muhabirimiz mitinge gitti, ben birinci sayfayı çizip mitinge ayırdığım yeri boş bıraktım, arkadaşlar gelecek, haberi yapacağız ve evimize gideceğiz.
Akşama yakın saatlerde gazetenin AP'li patronlarından biri büyük bir heyecan ve telaşla gazeteye geldi; halbuki pek uğramazdı.
-Duydun mu Ahmetçiğim dedi, "Mitingde pankart açmışlar. Peygamber Erbakan yazıyormuş, bunu da yaptılar, olur mu kardeşim, olur mu bu?..
Gazeteciyim diye böbürleniyorsam da, şurada üç-beş aylık bir mazim var meslekte. 23 yaşındayım, toyum, safım: Vay canına öyle mi; hemen sayfayı yıkalım öyleyse. Haberi kim getiriyor, fotoğrafını çekmişler mi pankartın?
Küçümser, ayıplar gibi bir bakış, bu da sorulur mu, nasıl gazeteci olacaksın sen, vah vah vah... Mealinde...
-Elbette var, bizim ...çekti; şu anda alelacele banyoya götürdüler filmi; rica ettim, bir kopya da bizim için basacak. Merak etme sen. Hadi gel gazeteyi yapalım!
Ömrümün büyük utançlarından biriydi o; tam hatırlamıyorum (Arşivde vardır ama), manşeti şöyle çektik:
Milli Selamet'in mitinginde Peygamber Erbakan pankartı açıldı. Ardından ne kadar ayıp, herkes lanetledi vb...
Bu arada bekliyorum, ne gelen var ne giden... Bir ara muhabirlerden biri geldi, sordum,
-Ben görmedim, çok kalabalıktı.
Dedi. Patron ağabeyimiz, fotoğrafı geliyor, yolda diyorum size, diye üsteliyor.
Uzatmayalım; sayfayı yaptık. Gazeteyi bastık; nedense o gün baskı sayımız, mûtadın yirmi-otuz katı fazla tutuldu; meğer, birtakım kara propaganda çalışmaları için köylerde dağıtılacakmış!
Ertesi sabah telefonlar işlemeye başladı. Güç durumdayım. İnsanlar haklı olarak protesto ediyor, ağızlarına geleni söylüyorlar. Ben ise çaresizce fotoğraf bekliyorum. Yok, yok, yok. Gelmiyor ve asla gelmedi!
Haber baştan sona yalandı; kurmacaydı. Politik, kirli ve ucuz bir tertibin parçasıydı.
Milli Selametçiler küplere binmişti; haklıydılar. Ardından tehdidler geldi, birkaç gün gazete civarında polis arabası bekletildi. Tekzip yayınladık, özür diledik ama iş işten geçmişti...
Hala utanırım: Allah taksiratımı affetsin...
Kandırıp o haberi yaptıran patronum da çoktan rahmetli oldu. Politik hırs bu kadar mı göz karartır? Allah onu da affetsin.
Geçenlerde merhum Erbakan'ın ardından Hakkım varsa helal olsun! diye yazmıştım; bir okuyucu da:
-Ya onun sizde hakkı varsa?
Diye sormuştu da oradan hatırladım, içim sızladı."
Ne yazık ki, alnı beş vakit secdeye giden bir çok Müslüman da bu şekildeki alaylara inanmış ve Hoca’yı hafif bir adam gibi görmüştür. O da bizim ayrı bir yaramızdır. Zaman gelmiş, gerek Meclisteki, gerekse Meclis dışındaki konuşmaları komiklik, yalan, sahte, abartı, gibi yaftalarla halka sunulmuştur. Yaptığı sanatkarane latifeler dinleyenler tarafından anlaşılsa bile, dışarıya alay konusu olacak şekilde yansıtılmıştır. Halbuki, Erbakan Hoca’nın konuşmalarında, bırakın yalanı, bırakın, abartıyı, her cümlesi bir hikmete mebni konuşmalardı. Şimdi o günkü konuşmaları çarpıtarak halka aktaranlar bile vefatından sonra gerçekleri söylemeye başlamışlardır.
Milli Selamet Partisi dönemindeki hizmetlerini saymak bu kitabın konusu değildir. Manevi ağırlıklı hatıralarını toplamaya çalışıyoruz. Bu meyanda sadece Türkiye’deki insanları değil, dünya Müslümanlarını da uyandırmak için çok büyük işler yapmıştır. Bunlardan bir tanesi de, İslam Birliği, İslam Ortak Pazarı, İslam Kültür Teşkilatı, İslam Dinarı, İslam Ortak Savunma Birliği olarak özetlenen projesidir. Bu konuda Recai Kutan şu enteresan bilgileri verdi:
“Erbakan Hoca’nın Müslümanların uyanışı ve dirilişi konusunda  fevkalade büyük hizmetleri var. Ondan evvel Müslümanlar İslam’ı yaşama bakımından büyük zulümler görmüşlerdi. Ancak bu zulümleri önlemek için herhangi bir organizasyonları yoktu. 
1976’da Suudi Arabistan’dan bir davet geldi. Orada bir dernek, varmış. Bu derneğe Müslümanlara yaptığı hizmetlerden dolayı ödül verilecekmiş. Türkiye’den Erbakan Hoca’yı da davet etmişlerdi. Erbakan Hoca’yla gittik. Çok sıcak bir gün, toplantıyı Taif’te düzenlemişlerdi. Taif’te gayet güzel oteller ve mesire yerleri var. Serin bir yer. Çok seviyeli bir toplantı oldu. Gerek hükümet yöneticilerinden, gerek üniversite hocalarından ve sivil toplum kuruluşlarından fevkalade bir katılım oldu.
Erbakan Hoca orada bir konuşma yaptı. Müslümanlar ne yapmalıdır, diye. Öyle şeyler ifade etti ki, ondan evvel söylenmiş sözler değil. Dedi ki:
-1948 yılında 2. Dünya Savaşı bitti. Galip devletlerin temsilcileri, Ruzvelt, Çörçil ve Stalin bir araya geldiler ve yeni bir dünya düzeni düşündüler. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulmasına karar verdiler. Bu Birleşmiş Milletlerin ilk kararı İsrail devletinin kuruluş kararı idi. Onun dışında buna paralel bir sürü kuruluşlar ortaya çıkardılar. UNESCO, NATO, IMF, Dünya Bankası gibi… Bunların hepsi bu emperyalist ülkelere hizmet eder, Müslümanlara etmez. O halde biz kendi kuruluşlarımızı kuracağız! Müslümanlar olarak biz kendi birleşmiş milletlerimizi kuracağız, müşterek savunma sistemi, NATO’nun alternatifi Müslüman Savunma Sistemimizi, Kültür Sistemimizi, en önemlisi, Müşterek bir Para Sistemine, İslam Dinarı’na geçmemiz gerekir. Bakın, pek kimse farkında değil, adam bir matbaa kurmuş, tıkır tıkır yeşil bir kâğıt basıyor, adını da dolar koymuş. Sizin ne kadar zenginliğiniz varsa, o kâğıtla gelip alıyor. Şimdi biz bir matbaa kuracağız, biz bir kırmızı kâğıt basacağız, adına İslam Dinarı diyeceğiz. Adam benim petrolümü alacağı zaman diyeceksin ki, efendim bizim kırmızı kâğıtla alacaksın bunu, diyeceğiz. Böylece sömürü çarklarını dönderemiyecekler.
Bunları biz dahil, ilk defa duyuyorduk. Herkes büyük bir hayretle bu konuşmayı dinledi. Toplantıdan çıktık dedim ki:
-Hocam sizin şu söylediğiniz İslam Dinarı sözü var ya, bu şer güçlerin dünyasının merkezine atom bombası koymakla eşdeğerdir. Bilesiniz ki bunu adamlar hiç affetmeyeceklerdir!
-Doğru söylüyorsun! Ancak Kuvvet Kudret Sahibi Cenabı Hakk’tır. Birilerinin de Müslümanların bu durumlarını dile getirmesinde zaruret vardır. Riski var ama, mecburuz biz bunu söylemeye!
Dedi.”
Osman Öztürk’ten bir hatıra:
“Bizim Erbakan Hocamızla Kuveyt ve Katar seyahatlerimiz oldu. 1979 yılı idi. Katar’da Siret konferansı vardı, ben oraya gitmiştim, tebliğ sunmak için. Erbakan Hocam da Kuveytli Ebu Bedr’in davetlisi olarak Oğuzhan Asiltürk ile beraber oraya geldiler. Kuveyt ve Katar’da resmi temaslarda bulunuyorlar. Meğer Siret konferansına da davet edilmiş, o münasebetle Katar’a gelmişler. Bir oturuma katıldıktan sonra Kuveyt’e geçtiler. Gitmeden önce bana dedi ki:
 -Benim Kuveyt’te Kral’la ve başkalarıyla randevularım var, eğer bana sen yetişebilirsen gel, Kuveyt temaslarını beraber yapalım.
Ben de gittim, üç kişi olduk.
Önce İslam Bankası, faizsiz finans Kuveyt Finans Haus’un Genel Müdürü’ne gittik, isim hatırlayamıyorum, orada biraz dinledi, daha çok anlattı uzun uzun. Ve tabi o Genel Müdür de hayret etti, yani Hoca’nın vukufiyyetine. Yani daha yeni çıkmış faizsiz bankacılık mevzuu, neyse işte Türkiye’de açılması gerektiğini ve başka detaylar konuşuldu. Oradan çıktık.
Hilton da kalıyoruz, Kuveyt Hilton da. Karşılıklı oda verdiler. Erbakan Hocam bize dedi ki:
-Yarın da şu saatte Adalet Bakanı’yla, şu saatte Kral’la randevularımız var. Sen bulun istersen, tercüme edecekler var ama, sen tercüme et.
Dedi. Oğuzhan Bey de asistanlık yapacak.
Biz tabi sabah namazından başladık Hocamızı uyandırmaya, sonra saatini bana verdiği için, ziyaret saatlerini ona göre kahvaltıya hazırladım kendisini. Ama ben şimdi Hocamızı tabi milliyetçiler derneğinden beri tanıdığım için, yani saatle kendisi ilgilenmez, eğer birisi onu asiste ediyorsa hiç ilgilenmez, ona bırakır teslim olur. Bunu bildiğim için ben kendisine böyle avanslı söylüyordum saati.
 Şeyh Ebu Bedr, Kral ve üst düzey idarecileri çok iyi tanıdığından ve teklifsiz yanlarına girebildiğinden yanımızdan hiç ayrılmıyor.
 Akşam işçiler geldiler otele, orada çalışan işçiler. Türk işçileri. Paralarını müteahhitten alamıyorlarmış. Müteahhit te devletten şikayetçi. Bir iki saat dinledik onları, hocamızla beraber. Oğuzhan Bey’in uykusu geldi, başı önüne düştü. Hoca ona izin verdi. Biz beraber kaldık. 2 saat kadar daha kaldık, benim de pilim bitti. Dedim ki:
-Hocam, siz gidin istirahat edin, ben bunları dinleyeyim.
-Öyle şey olmaz, bunlar derdini bana anlatmak için buradalar, sana değil.
Dedi. Ne diyebilirim, bekledim mecburen. O gece saat dörde kadar falan dinledi bunları, inceden inceye. Sonra çekildik odamıza, sabah namazı 2 saat sonra işte. İki saat sonra uyandırdım Hocamızı, Allah, Allah şöyle baktım yüzüne, sanki 8 saat uyumuş, öyle bir dinlenmiş gibi bir yüzü var. Ben ise pelte gibiydim.
Oradaki temaslarımız devam etti. Kral; İslam ülkelerinin ne kadar sefiri varsa Kuveyt’te, onları toplayalım, demiş Dış İşleri Bakanı’na. Erbakan Hoca onlara konuşma yapsın, demiş. 
Ertesi gün bir 50-60 hariciyeciyle bir toplantı yapıldı. Hocamız orada o zamanlar yeni olan İslam Savunma Paktı, İslam Dinarı, falan anlattıkça, Allahu Ekber, Allahu Ekber, tekbirler, heyecanlar, çınlatıyor salonu. Konuşmayı da, Fas Kralı Hasan’ın Başmüsteşarı Ömer Bahaüddin el Emiri tercüme ediyor. Anne tarafından Türk olduğu için, çok güzel Türkçesi var, diplomat bir adam. Edip, şair, kitabı var, divanı var. Neyse bitti, tercümesini yaptı, döndü cemaate hitaben:
-Arkadaşlar, dinledik beraber. Ben bir şey soruyorum. Bu anlatılanları daha önce duymuş veya hayal etmiş kim var içimizde?
Dedi. Kimse duymamış, hayal etmemiş. Orada bir zat bana dedi ki:
-Sen, Erbakan Hoca ve ben üçümüz bir fotoğraf çektirsek razı olur mu acaba?
Dedi. Hocamıza sordum. Bana:
-Sor bakalım ne yapacakmış?
Dedi. Sordum, şöyle 60 yaşlarında bir zattı, dedi ki:
-Arkasına vasiyetnamemi yazacağım, çocuklarıma, torunlarıma, ben ölür giderim, bu insan eğer İslam adına öne düşerse, gözünüzü yumun, bunun peşinden yürüyün, diye yazacağım!
Dedi. Fotoğrafı çektirdik. Ertesi gün gene, gece basına bir konferans verdi, benzer şeyleri anlattı. Sorular faslına geçildi. Orada bir gazeteci ama, hangi millettendi hatırlamıyorum, şöyle bir şey sordu:
-Topkapı Sarayı’ndaki Sancağı Şerif’i ne zaman alıp ta ümmetin başına geçeceksiniz?
Konuşmayı da Mustafa Tahhan tercüme ediyordu. O çok tecrübeli biridir. O bu soruyu tercüme edip Hoca’ya sormadı. Çünkü tehlikeli bir soru idi.
Bir de Pakistan heyeti geldi. Erbakan Hoca onlarla saatlerce görüştü.
Olay da şu imiş. Ziyaül Hak hükümet kurma çalışmaları yapıyor. Cemaati İslami’den de bakanlık yapacak birilerini istiyor, Merhum Mevdudi’den. Cemaat bu konuda ikiye bölünüyor. Bir kısmı biz bakanlık vermeyelim, derken, diğerlerinin verelim, noktasında tezleri var:
-Erbakan Hoca’ya soralım ona göre karar verelim. Onu hakem yapalım.
Demişler. Her iki tarafı saatlerce dinledi ve sonunda bakanlık verilmesi gerektiğine karar verdi. Çünkü bu bir fırsattır. Değerlendirmek gerekir diye bu şekilde bir kanaat belirtti.
Bu görüş, Hocamızın arkadaşlarından Hurşit Ahmet’in lider olduğu guruba ait imiş. O zatla Hocamızın arası çok iyi idi. İşte orada ben hayratte kaldım, Hocamızın şanını şöhretini biz biliyoruz ama, Pakistan’da bir büyük cemaat ihtilafa düşecek, hakem olarak Hocayı düşünecekler. Bunu tabi tahmin edemezdim, hem hayrette kaldım, hem de çok hoşuma gitti.”
Mustafa Bilgin anlattı:
“1977 seçimlerine 20-25 gün var. 
-Burdur Bucak’ta bir fabrikanın elektrik tesislerini yapıyorum. Biri yanıma geldi dedi ki:
-Mühendis Bey, sizden 2 kişi daha istifa etmiş, biteceksiniz seçime kadar!
Benimle alay ediyordu. Sonra duyduk ki, ertesi gün bir tane daha, sonraki gün iki tane daha istifa! Hocam Ankara’da Atatürk Spor Salonu’nu kiraladı, tüp gaz sobalarıyla ısıttı, bize az üşüyerek, az üşümeyerek orada büyük bir konferans verdi, bizi seçime hazırladı. Bizim her tarafımız elimiz sırtımız boynumuz her tarafımız birer ip takıldığını, iple arkamızdan çekildiğini, buna rağmen bizim ilerleyeceğimizi söyledi. Ben bir gün daha kaldım, arkadaşlar otobüsle gitti. Hocama gittim:
-Hocam biteceğiz bu seçime katılıncaya adar, neler oluyor, nasıl devam edeceğiz? Kim bunlar, ne istiyorlar?
Dedim. Cevap verdi:
-Kendilerini Saidi Nurs’inin talebeleri sayan, fakat onunla alakası olmayan kardeşlerimiz. Siyonist oyunlara geliyorlar, dışarıda bir yerlerde bir karar alınmış, onlar Türkiye’de o kararları uygulamaya çalışan, bilmeyerek uygulamaya çalışan kardeşlerimiz!
Dedi. Enteresandır, uluslararası olduğunu söylüyor Erbakan Hocam.
-Hocam bunlar Allah’ın kitabını bilen kimseler değil mi, buoyuna nasıl geliyorlar?
-Keşke öyle olsa, bunların ipleri başkasının elinde, Siyonist’in elinde!
Dedi. Endişelerimi belirttim:
-Hocam küçülecek miyiz, ne istiyor bunlar?
-Hayır, büyüyeceğiz!
Dedi. Sonra:
-Bunların istekleri bitmiyor, parmağımı veriyorum, elim gidiyor. Elimi veriyorum, kolum gidiyor. Sıra gövdeye geldi. Gövdenin de yarısını ver diyorlar, arkadaş, biz sizinle devam edemeyeceğiz, dedim, kestirdim attım. Eveleyip gevelemedim.
Dedi.
-Neyi kestirdin Hocam, bir tanesini söyle!
Dedim.
-Partinin para işleri bizim elimizde olacak, öyle olursa devam ederiz, öyle olmazsa biz ayrılacağız. Sizin gibi parti kurup devam edeceğiz. Çünkü sizin parti olarak bir yere varmanız mümkün değil, dediler. Ondan dolayı veremem dedim. Allah akıl fikir versin! Beddua etmiyorum, bir gün gelecek hakikati öğrenecekler!
Dedi.
-Peki Hocam ne yapacağız?
Diye sordum. Dedi ki:
-Meyhanelere gireceksiniz, başka yerlere gireceksiniz. Kahvehanelere, şu dağdaki çobanın ağılına gideceksiniz. Pancar tarlasına, tütün tarlasına gideceksiniz. Biz birinci parti olacağız. Bazısı birinci anlatmaya, bazısı ikinci anlatmaya anlar. Gerekirse daha çok anlatacaksınız.  Dünyada iki çeşit insan vardır; ya Milli Görüşçü olmuş, ya da Milli Görüşçü olmaya namzet kişi. Yeter ki çalışılsın. Milli Görüş’ü anlamayacak kişi yoktur.
Dedi. Ondan sonra yüreğime su serpildi, görevimizin başına döndük.”
Osman Kızıltan anlatıyor:
“1979 yıllarında Akıncılar teşkilatı kurulacaktı. Bucak’ta gece gündüz uğraşıyor, etrafımızda işbirliği yapacak bir arkadaş bulamıyorduk. O gece rüyamda mevcut parti binamızın birinci katında yeşil sarıklı, beli kılıçlı birilerini gördüm. Bana:
-Biz Kuvayi Milliye’deniz, sen niye adam arıyorsun, niye işleri geciktiriyorsun? Kim rastgelirse gelsin, bu teşkilatı kur!
Dediler. Elhamdülillah beni bu rüya çok etkiledi. Ertesi günü Akıncılar Teşkilatı’nı kurduk.”
 Lütfi Doğan anlatıyor:
1973 yılında ben Ankara vaizi olarak görev yaparken bir gün Necmettin Erbakan Hocamız fakirhaneye geldi, partiyi kurduklarını, böyle bir çıkış yaptıklarını, seçimlerin yaklaştığını, bizi de aday olarak münasip gördüklerini açıkladılar. Yanında değerli bir arkadaşımız da vardı, Süleyman Arif Emre Bey, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı. Dedim ki:
-Allah razı olsun siz bana büyük bir şey teklif ediyorsunuz, müsaade edin, gerekli istişareleri yapalım, öyle karar verelim.
Sonunda Erzurum’dan senatör adayı olarak seçimlere girdik ve seçildik. Bizim Erbakan Hocamızla tanışmamız ve beraberliğimizin başlangıcı bu şekilde oldu. Hocamız vefat edinceye kadar da devam etti. Vefat ettiğinde gasledilmesi bize nasip oldu.” 
Mustafa Cevat Akşit anlatıyor:
“Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü yaptığımız dönemde Erbakan Hoca ile karşılaşmamızdaki hatıramı anlatayım:
Ahmet Mutlu Bey vardı, Kombine Müdürü, Malatya’lı, çok samimi konuşuyoruz. Bir gün oturuyorum, telefon etti:
-Müdür Bey sana geleceğim evinden ayrılma!
Dedi. Meğer Erbakan Hoca gelmiş Erzurum’a, seçim yakın 73 seçimi galiba. Anlaşmışlar ben hep siyaset yok diyorum ya, beni kaçar diye tezgâh kurmuşlar. Ben de o telefon edince herhalde özel bir işi var diye bekledim. Hemen 5-6 kişi geldi, bizi karga tulumba götürdüler Erbakan Hoca’nın yanına. Erbakan Hoca da bizi yanına oturttu, söze girdi:
-Mustafa!
-Buyur Ağabeyi!
-Şimdi benimle beraber geleceksin, Erzincan’da çalışacağız.
-Ama Abi!
-İtiraz istemem!
Diyerek beni konuşturmadı, yola çıktık. Okul mokul, müdürlük, hep geride kaldı. İzin yok, bir şey yok, Erzincan’a kadar gittik.  Ben güya sert müdürüm ya, kalabalıkta bizim çocuklar var, beni görünce hemen kaçıyorlar. Ben gülümsedim, kaçmayın, dedim, biz de geldik buraya, dedim. Erbakan Hoca:
-Sen dibime otur Mustafa, ben ne konuşuyorsam ona dikkat et!
Dedi. Ben siyasetten anlamıyorum tabii.
 Biz gezdik akşama kadar çalışma yaptık, Erzincan’a geldik otele. Tabii Erbakan Hoca gene uyumadı, ben yakından biliyorum. Biz attık kafayı horul, horul öyle yorulmuşuz ki, Erbakan Hoca gene uyumadı, sabaha kadar. Başka beraberliklerimiz de oldu tabi. Allah rahmet eylesin, biz Erbakan Hoca ile ilgimizi hiç kesmedik…”
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
Milli Selamet Partisi kurulumuş, kısa süre sonra seçimlere girilmiş, 48 milletvekili ve 3 senatör kazanılmıştı. Erbakan Hocamızın İnegöl’e gelip miting yapacağını haber aldık. Hemen hazırlıklara başladık. Şehirdeki büyük parka gelecek, konuşma yapacak.  Ama akşam olduktan sonra konuşacak. Emniyetle falan sorun yaşadık ama, sonunda başardık. Erbakan Hocamızı karşılamak için 8-10 araba ancak bulabildik. Gittiler, Hocamızı getirdiler. 13 araba olmuş Hocamın konvoyu. İnegöl yıkıldı geldi oraya. Çok kalabalık oldu. Şurada kapı komşumuz Mehmet Soyuak ve hanımı Fahriye hanım, CHP’li idiler, ama onlar da gelmişler konuşmaya. Hocam:
-Esselamü Aleyküm, muhterem İnegöllü kardeşlerim!
Diye başladı. Bu şekilde selamlaşma, zamanla yayılmaya, bundan sonra yavaş yavaş halkta da görülmeye, duyulmaya başladı.
Ertesi gün o komşular bana geldiler, dediler ki:
-İnsanlar kalabalık olarak gelebilirler, bu tamam. Yalnız bu kadar arabayı nereden buldunuz?
-Yok canım!
Falan dediysek de bir kroki çizdiler, yolları ve meydanı onar, onar bölümlere ayırdılar, her bölümde on araba olmak üzere tam 1300 araba vardı, dediler. Bu arabaları nereden bulduğumuzu soruyorlar. Fahriye abla ağlıyor:
-İnegöl’de otobüs bile yok iken bu nasıl bir şey, şaşkınım!
Diyerek. Bence bu Erbakan Hocamızın hikmetlerinden biriydi. Herkese fevkalade güçlü görünmek için.”
Hatay Dörtyol’dan Mustafa İspir’in hatırası:
 Mustafa İspir vefat etmiş olduğundan, onun hatırasını oğlu olan Milli Görüşçü İbrahim İspir anlatıyor:
    “Milli Selamet Partisi’nin 1973-74 yılları idi. Erbakan Hocamız Gaziantep’e geliyor, ben taksiciyim. Oturduğum Kadirli ilçesinden Gaziantep’e gittim. Benim taksi plakalı arabamla Gaziantep, Kahramanmaraş ve Osmaniye’de çalışmalar yaptık. Nihayetinde Kadirli’ye vardık. Geceyi bizim evimizde geçirdik. Gece ben güvenliği sağlamak için balkonda nöbet tutuyorum. Hocamız bana:
-Evladım sen de yoruldun istirahate çekil!
Dedi. Ben de:
-Hayır Hocam! Burada nöbet tutacağım!
Dedim. Arasıra kaçamak gözlerle kendisini odadan kontrol ediyorum. Daha önce tanımadığım için, ne yapıyor, diye de merak ediyorum. Allah’ın takdiri kendilerini sevmeye başladım. İnsanlar Hoca hakkında her gittiği yerde çokca namaz kılıyor, şunu bunu yapıyor, diye karalıyorlardı. Bendeniz kendilerini tanıdıktan sonra, Milli Görüşçü olmaya karar verdim. O gece iyice Hocamı izledim, çantasını açtı, seccadesini çıkardı serdi, şalvarını ve cübbesini giydi ve namaza durdu. Ben kendi kendime dedim ki, bu saatte ne namazı kılıyor acaba? Çünkü yatsıyı kılmıştı. Vakit gece yarısını geçmişti…
Cama vurdu ve:
-Arkadaşları kaldır, herkes abdestlerini alsın, teheccüd namazı kılacağız!
Dedi. Ben de ömrümde teheccüd namazı diye bir namaz duymamıştım. İşte o zaman öğrendim ne namazı kıldığını. Bu arada arkadaşlar dedikleri de şunlardı:
Recai Kutan, Korkut Özal, Hasan Aksay, Ali Haydar Aksay, Şevket Kazan gibi büyüklerimizdi. Onlar toplandılar. Aralarından biri
-Bu gece yorgunuz, teheccüdü kılmayalım!
Dedi. Hocam da:
Ben oniki yaşımdan beri bu namazı geçirmedim.
Dedi ve  hep beraber namaz kılındı, sohbet yapıldı, derken sabah oldu. Tarih 7 Mart, hava çok suğuk. O gün Kadirli’nin kurtuluş yıldönümüydü. Kadirli’nin kurtuluşunu kutladıktan sonra Andırın’a hareket ettik, 5 km kala bizi karşıladılar :
-Bundan sonraki yol arkadaşınız biziz! Yollarda yaklaşık 1 metre kar var, siz bu arabayla bu yola devam edemezsiniz! Bizim arabalar bu yola uygun jiplerdir, yola bunlarla devam edelim!
Dediler. Hocam ise bu teklife karşılık:
-Bir de bizim şoföre soralım, arabamız bu yolda gidebilir mi?
Diye, bana sordu, ben de hiç tereddüt etmeden:
-Gideriz Hocam!
Dedim. Hocam:
-Haydi Bismillah!
Dedi ve benim arabama bindi. Arabayı sürmeye başladım. Allah’ın izniyle Andırın’a vardık. Bizi karşılamaya gelenler kara dayanıklı cipleriyle bizden 15 dakika sonra geldiler ve:
-Bu dünya işi değil, olsa olsa keramettir!
Dediler. Ve en önemlisi Allah’ın izniyle hepsi Milli Görüşçü oldular. Bu gezi tam 5 gün sürdü ve Hocamın uyuduğunu hiç görmedim.”
Erbakan Hocamız ve beraberindekiler yurt genelinde hızlı bir tempo ile çalışmaktadırlar. Her gittiği il ve ilçede çok kişinin hatıraları oluşmuştur. İşte onlardan bir tanesi:
Cevat Gündoğdu anlatıyor:
“Yıl 1973, 21 Mayıs Salı akşamı, Hocam Giresun, Bulancak İlçemizin şeref konuğu. İlçemizde konferans vermek için bulunuyor. Ben nüfusa geç yazıldığım için askerliğimi de henüz yapmamıştım. O dönemde  toplum sağcıyım, solcuyum diyen gençleri örgütleyerek safına çekmek isteyen insanlarla dolu. Genciz, kanımız kaynıyor. Allah’a çok şükür ki, aileden almış olduğumuz eğitim sayesinde, beş vakit namazımızı ihmal etmiyoruz. O günün şartlarında ticaretle uğraşıyorum.
Ve bir akşam şu haberi duydum:
-Bu akşam Altan’ın bilardo salonunda, Erbakan diye biri konferans verecekmiş. 
Dediler. Ancak biz parti nedir? Kim ne söylüyor, henüz kavramış değiliz. Sadece sağcı Demirel ile solcu Ecevit var. Biz birkaç arkadaşla Erbakan Hoca’yı salonda dinlemeye girdik. En önde dikkatle dinlemeye çalışıyoruz. Hocamızın yüzündeki güzellik ve farklılığı göz kamaştırıyor. Üzerinde lacivert takım elbisesi var. Gözbebekleri gözünün içinde öyle dönüyordu ki, insanı adeta büyülüyordu. Mevsim itibari ile salon çok sıcaktı. Takriben Hocam 2 buçuk saat süren bir konuşma yaptıktan sonra, elbisesi gömleği, adete sırılsıklam olmuştu. Büyük bir heyecanla yeni bir dünya düzeni, ağır sanayi, ahlak ve maneviyat  vurgusunu yaparak konferansını sonlandırdı. Konuştuğu yer biraz yüksekti. Oturur oturmaz elini öptüm. Kendisi kalkıp boynuma sarıldı. Ben de:
-Hocam çok doğru söylüyorsunuz size destek verirdim, ancak askerliğimi yapmadığım için oy kullanamıyorum.
Dedim. Sonra bana şöyle dedi:
-Evladım sen gideceksin, büyüklerine, yakınlarına, Selamet’e oy ver diyeceksin, tamam mı?
Dedi. Ben de
-Tamam Hocam!
Dedikten sonra üç adım atıp geri döndüm.
-Hocam sizde tanıtıcı bir şey var mı?
Dedim. Çantasından çıkardığı anahtar resimli Selamet Partisi’nin amblemlerinden bir miktar verdi. Bunları herkese göstermemi istedi. Ben de kabul ettim. Biraz yürüdüm hemen aklıma bir şey daha geldi:
-Hocam bana bir resminizi verir misiniz?
Dedim. Çantasından kartpostal şeklinde bir resmini verdi. Bir türlü Hocadan ayrılamıyorum. Salon dağıldı Hocam dışarı çıktı yanında kimler olduğunu bilmiyorum. Bir kaç kişi ile o geceyi ilçemizde bulunan bir otelde geçirdi.
Tarih olarak hatırlamıyorum, o günlerde seçim var. Hocamın verdiği amblemleri tanıdığım insanlara vermeye çalışıyorum. Ancak ne diyeceğimi bilmiyorum. İnsanlara sadece:
-Bu insan çok iyi bir Müslüman Hoca, yeni bir dünya, yeni bir Türkiye, ahlak ve maneviyat, ağır sanayi, diyor!
Demeye çalışıyorum. Biz dört kardeştik. Ben altı yaşında iken babam rahmetli olduğu için, bize dedem ve babaannem bakıyordu. Onlar da Menderes’ten sonra, onun devamı olan Nurlu Süleyman diye, Demirel’e oy veriyorlardı. Dedeme:
-Bu sefer bu anahtara oy ver. Bu adam Müslüman, Büyük Türkiye’yi kuracak!
Dedim. Bana sert sert cevap verdi:
-Türkiye yok mu da bu adam kuracakmış? Bu adam Müslüman da Demirel değil mi? Bu adama verelim de Ecevit mi, solcu adam mı başa gelsin?
Dedi. Tabi ki dedemi ikna etmek zordu. Çünkü köyde kalıyordu. Ben de ticaret ile uğraştığım için, ilçede eniştemin, halamın yanında kalıyordum. Eniştemin annesi ile çok iyi anlaşırdık. Kendisine:
-Yenge bu anahtar resmini al, sen oyunu bu sefer buna ver!
Dedim. Fakat eniştem Adalet Partili olduğu için, kendisine bir şey söylememesini tembihledim. Oylar Pazar günü kullanıldı. Biz oy kullanamıyoruz, fakat selametin oyunun çok olmasını istiyoruz. Eniştemin annesi ikindi namazı için tekbir almak üzere iken eniştem:
-Anne Allah hakkı için oyunu nereye kullandın?
Diye sordu. Kadıncağız tam namaza duracakken yalan söyleyemedi.
-Cevat bana anahtar resmi verdi, ona ver dedi, ben de verdim!
  Dedi. Eniştem annesini tersleyerek:
-Peki, öyleyse bundan sonra harçlığını ondan alırsın.
Dedi. Süreç ilerliyordu 1974’te Milli Görüş koalisyon ortağı olarak hükümette yer aldı. Hocamı 21 Mayıs’ta dinlemiştim. 20 Temmuz’da da askere gitmeden evlendim. Askerde Keser vuran isimli yüzbaşım vardı. Ben namaz kıldığım için bana Erbakancı diye takılıyordu. Kendisi ise Ecevit’i destekliyordu. Ancak şöyle diyordu:
-Biz Ecevit’ci de olsak, Hoca çok zeki, milli duruşu olan birisi. Gelecekte Türk Milleti ondan çok şeyler öğrenecek…
Diyordu.”
Mürsel Başer anlatıyor:
“Biz astsubay olarak orduda hizmet görüyorduk. Elaziz’den tayinimiz çıkıp, Sarıkamış’a geldiğimizde Milli Nizam Partisi kapatılmıştı. 1972’de de Milli Selamet Partisi kuruldu. Ama bu partiyi Sarıkamış’ta kuracak kimse yoktu. Milli Gazete’de çıkmaya başlamıştı. Sarıkamış’ta bir gazete elime geçti. Necip Fazıl Kısakürek’in Çerçeve isimli köşesinde yazdığı yazıyı okunca kendi kendime:
-İşte benim gazetem bu olmalı!
Dedim ve 100 tane gazete ısmarladım. Gelen bu gazeteleri evlatlarıma sattırmak için görev verdim, kendim de resmi astsubay elbisem üzerimde olduğu halde satmaya çıktım ve sattım. Ertesi günü de aynı şekilde yine istedik ve satmaya başladık. Zaten iki günde bir geliyordu. Ben resmi elbisemle ve astsubay kimliğimle partiyi Sarıkamışta kurdurmaya çalışıyorum. Mürsel Orak isminde 90 yaşında biri var, Milli Görüşçü. Ben onun kimliği ile siyasi faaliyet yapıyorum. Sonunda partiyi kurmaya mauvaffak oldum. Tabi Sarıkamış o zaman Kars’ın bir ilçesi idi. Mürsel Orak’ı ilçe başkanı yaptık.
1973 seçimleri geldi çattı. Biz yine olağanüstü çaba sarfettik. Şimdi seçim günü, oy verilen okulun önüne bir tane sakallı Milli Görüşçü’yü koydum. Dedim ki:
-Bak, gelene gidene diyeceksin ki, Allah’ını Dini’ni, Kitabı’nı seviyorsan, oyunu Milli Selamat’e vereceksin. Sana sorgu sual eden olursa da diyeceksin ki; bana şu Başçavuş böyle dedi, ben bu sözleri ondan söylüyorum!
Seçimler bitti ve 3800 oy aldık ve bir milletvekili çıkarmış olduk. Milletvekilimiz Abdülkerim Doğru idi. Milli Gazete sayısını da Sarıkamış’ta 156’ya çıkardık.
Lakin, Abdülkerim Doğru’yu Erbakan Hocam bakan yaptı, değer verdi ise de o ihaneti seçti. Partiden istifa etti. Sonra bana gelip dedi ki:
-Gel seninle Milli Nizam Partisi’ni kuralım.
Ağzının payını vererek yanımdan kovdum.”
Milli Selamet Partisi ile ilgili en önemli olaylardan birisi de şüphesiz meşhur Konya Kudüs Mitingi’dir. Bu miting sonradan 12 Eylül ihtilaline gerekçe gösterilmiştir. Taşınan Kelimei Tevhit pankartları için darbeci Kenan Evren’in, Arapça pankartlar taşındı, diyerek milletin beynini yıkamaya çalıştığı bir miting.
Acaba bu mitingle ilgili bilinmeyen önemli bilgiler var mı? Süleyman Arif Emre anlatıyor:
 “O yıl, yani 1980 yılı 5 Eylül günü Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i Kudüs dolayısı ile gensoru oylamasında düşürdük, 6 Eylül günü de Konya mitingini yapacağız. Ben Erbakan Hoca’ya:
Bu mitingi yapmayalım, çünkü Bakan düşürmekle karşı tarafı zaten tahrik ettik, bir de bu mitingle bu tahriki daha ileri boyutlara götürmüş oluruz. Bunu yapmayalım. Ne gereği var, başarılı olduk zaten.
Dedim. Hoca:
-Bu miting mutlaka yapılacak!
Diye ısrar etti. Ben de kızdım:
-O halde ben de bu mitinge gelmeyeceğim!
Dedim. Benim bu çıkışım Hoca’yı daha fazla istekli yaptı sanırım. Ama ben gerçekten gitmedim. 
 Mitingi yapmışlar, Erbakan Hoca bana o günün teknolojisi ile üstün sayılan renkli çekim video bantını gönderdi. Demiş ki:
-Arif Bey bu bantı incelesin bakalım, suç unsuru falan var mı?
Ben bantı incelemeye başladım. Aman Yarabbi! O zaman meşhur olan ceza kanununun163. Maddesini 163 kere ihlal etmişler. Genel Merkez Gençlik Kolları Başkanı Ahmet Oğuz, kürsüden sesleniyor:
-Şimdi 100 adet Besmelei Şerif çekeceğiz!
Diyor, 200-300 bin kişi başlıyor:
-Bismillahirrahmanirrahim! Bismillahirrahmanirrahim!..
Yani benim enişte Kadiri şeyhi idi, ancak onlar cehri zikir yaptırırlar. Besmele faslı bitiyor, ondan sonra bir konuşma yapılıyor, arkasından gene Ahmet Oğuz söz alıyor:
-Tekbiiiiirrrr!
Diye seslendiğinde aynı kalabalık:
-Allahü Ekber!..
Diye meydanlar çınlıyor. O günün anlayışına göre katmerli suçlar! Ben incelememi yarıda kestim. Öfkeden devam edemedim. Ertesi günü Erbakan Hoca’ya gittik. Beni görünce sordu:
 -Arif Bey bantları inceleyebildiniz mi, nasıldı, suç unsuru falan filan var mı? 
-Hoca, benim bildiğim kadarıyla siz Nakşi şeyhine tabi olmuştunuz! Nakşilerde zikir gizlidir, yani alçak sesle yapılır. Habuki siz Konya ovasında 300 bin kişiye yüksek sesle zikir çektirmişsiniz! 
Diye sitem ettim. Öyle baktı kaldı mübarek adam, hiç cevap vermedi. Ben devam ettim:
 -Böyle netameli bir dönemdeyiz, mutlaka bu olay üzerinde askerler bir iş yapabilirler, bu bantı saklayalım, herkese vermeyelim!
Dedim. Nitekim öğrendik ki, polisler de çekim yapmışlar. Bir inşaatın 7.katından siyah beyaz görüntü tekniği ile banta çekmişler. Çekmişler ama, görüntü çeken cihaz ayrı, ses kaydeden cihaz ayrı. Allah’ın yardımı ile, ses kaydeden cihaz arıza yapmış. Sesler tam çekilememiş. Zaten çok uzaktan ve yüksekten çekmişler, ne tekbir, ne besmele bantlarda yok. Yoksa bizim bant ellerine geçse var ya, tam hapı yutardık. Artık, 10 sene mi, 15 sene mi hapis yerdik, belli olmazdı!
Ben birkaç gün sonra ortalığın gidişatına bakarak, bir şeyler olabileceğini tahmin ettim. Bantı sordum, tanıtma Başkanı Şevket Kazan’a verilmiş. Oğuzhan Asiltürk’e dedim ki:
-Bizim bu renkli çekim bantımızı derhal sen Şevket Kazan’ın elinden al, sakla, şimdi o bu bantı çoğaltıp Türkiye’nin geneline yaymak isteyecektir.
 Oğuzhan Asiltürk de almış, arabasının bagajına koymuş. İşte o gün de 12 Eylül ihtilali oldu. Biz böylece en tehlikeli delili ortadan kaldırıp saklamış olduk.
Sonra mahkemelerde polislerin çekmiş olduğu bantlar kaç kere bilirkişilere incelettirilmiş. Her defasında bilirkişiler:
-Sesler boğuk çıkıyor, anlaşılamıyor, bir suç unsuru bulamadık!
Demişler. İhtilal anında Erbakan Hoca ve arkadaşların bir kısmı tutuklandı. Ben, Recai Kutan ve bizim Amcaoğlu bir ay sonra tutuklandık. Ben işte bu zamandan istifade ederek bir açıkgözlük yaptım:
Parti Genel Merkezi mühürlü idi. Ali Rıza Sarı diye bir görevlimiz vardı. Rahmetli oldu. Çöp dehlizinden mühürlü binaya girerek bize partinin Genel İdare Kurulu karar defteri ve gelir gider defterlerini alıp getirdi.
Bizim üç senelik Genel İdare Kurulu defterinde sarf belgelerinin kararları yazılmamış. Gelir gider defterlerine de kaydedilmemiş.  İzmit’ten Genel Muhasip Merhum Abdurrahim Bezci Bey’i çağırttırdım. Milli Gazete’nin koleksiyon defterlerini de getirttirdim. O günlerin haberlerine uygun olarak tanzim ettiğimiz hem gelir gider vesikalarını, hem de Genel İdare Kurulu kararlarını Abdurrahim Bezci Bey’le defterlere kaydettik. Gazete koleksiyonlarını tarıyoruz, ne zaman ne faaliyet yapmışız, ona uygun kayıtlar yapıp deftere işliyoruz. 
O gün de askerler karar defterlerini aramışlar bulamamışlar.
Biz kayıtlarını yaptığımız defterleri tekrar yerlerine gönderdik. Ama yerine koyamamışlar, bir üst kata bırakmışlar.
Sonra askerler tekrar gelmişler, binayı aramışlar ve defterleri üst katta bulmuşlar. Birbirlerine diyorlarmış ki:
-Yahu kaç kere gelip bu defterleri aradık, bulamadık. Meğer üst kattaymış. İşte bulduk!
Sonra biz de tutuklandık, tutukluluk, sonra da mahkeme faslı başladı.”
Milli Selamet Partisi döneminde Erbakan Hocamızın şuurlu öğrenci yetiştirilmesi için kurulmuş bulunan derneklere ve bunların faaliyetlerine nasıl baktığı, çoklarının merak konusudur.
Ali Nabi Koçak, öyle bir anısını anlattı ki, tam da bu konuyu aydınlatıyor. İşte söyledikleri:
“12 Eylül 1980 İhtilali’nden bir iki ay önceydi. İlim Yayma Cemiyeti öğrenci yurtları ve bursları konusunda ataktaydı. Yönetimdeki Milli Görüşçü kadro, yine Milli Görüşçü hayırseverlerden toplamakta oldukları zekat ve sadakalarla, yaklaşık 1200 öğrenciye burs vererek o zamanın rekorlarını kırmaktaydılar. Biz de o tarihlerde İlim Yayma Cemiye’tinin yöneticileri arasındaydık.  
Bir gün Erbakan Hoca’nın özel sohbetlerinde bulunan emekli asker Mustafa Doğanlı bizi ziyarete geldi ve dedi ki:
-Arkadaşlar, 1200 öğrenciye burs veriyorsunuz ama, bunların 600 tanesi Fethullahçıdır. Bu adam da devamlı papazlarla işbirliği içerisinde toplantılar yapıyor.
Biz de dedik ki,
-Mustafa Bey, sen parti taassubu ile konuşuyor olmayasın? Fethullah Gülen (F.G.) de Müslüman, bu öğrenciler de neticede din kardeşlerimiz. Bak Afganistan halkı parçalanmışlığı sebebiyle işgal edildi. Biz de böyle parçalanırsak, bizi de işgal ederler. İlim Yayma Cemiyeti olarak biz Müslümanların birliğini sağlamaya çalışmalıyız.
Aramızda bulunan Ali Rıza Tanrısever –F.G ile beraberliği vardı- cevap verdi:
-Hayır, F.G. de Milli Selamet Partili’dir. İnanmıyorsanız sizi görüştüreyim.
Yaptığımız kısa müzakere’den sonra F.G ile görüşmeye karar verdik. İlim Yayma Cemiyeti yönetiminde bulunan Osman Öztürk, Nedim Urhan, Ben ve Ali Rıza Tanrısever’den oluşan bir heyetle Üsküdar’da bir öğrenci evinde ziyaretine gittik. Dedik ki:
-Fethullah Hocam! Dört mezhep hak, imanda bir, amelde farklı. Ne biri diğerine kötü demiş, ne bir yerine bahane bulmuş. İmamı Azam, İmamı Şafii’yi övmüş, İmamı Şafii de İmamı Hanbeli’yi övmüş. Hepsi birbirine daima güzel şeyler söylemişler. Afganistan’ın hali malum, Türkiye’de de aynı duruma düşmemek için, biz bütün İslami guruplarla görüşüyoruz. Siyasi yanı olmayan, sadece ilk kurulan bir hayır cemiyetinde müminleri bir araya getirmek için kolları sıvadık. Herkes, bütün gurupların tabanları evet diyor, tavanlarına da evet dedirtmek için sizinle görüşmeye geldik…
Birden bire sanki adamın kalbine bıçak saplamışım gibi döndü, elini göğsüne güm güm diye delirmişçesine vuruyor ve:
-Ben Erzurum’lu saray terbiyesi görmüş Kurt Hoca’nın torunuyum, sizin buraya ne maksatla geldiğinizi biliyorum!
-Hocam ne oldu, ayağına basılmış gibi ne bu feryat? Bak Ali Rıza Ağabeyi size MSP’li diyor!
-Hayır efendim!
O zaman dedim ki:
-Biz de olmadığınızı biliyoruz! Sizin masonlarla iş birliği yaptığınızı da biliyoruz, sizin Demirel’le görüştüğünüzü de biliyoruz! Seçimlere üç gün kalıncaya kadar, biz partiler üstüyüz, üç gün kala da, Adalet Partisi’ne oy verin dediğinizi de biliyoruz! Ama bu Ali Rıza Bey sizi MSP’li zannederek, İstanbul’daki MSP’lileri toplayarak, onların parasını size aktarıyor. İlim Yayma Cemiyeti dururken parayı size aktarıyor! Şu iş ortaya çıksın, kimden yana olduğunuzu bilelim arkadaş! Ben kardeşim Ahmet’i sizin yurdunuza koydum, Milli Gazete okuyor diye çocuğu yurttan attınız!
-Evet o paçavraları ben sokmuyorum, Milli Gazete’yi, Yeni Devir’i!
-Peki Milli Gazete’ye, Yeni Devir’e paçavra diyorsun da, Akis dergisine, ve Mason gazetelerine niye demiyorsun, kimden yanasın arkadaş sen?
Herkes şok halindeydi. Herkes bir şeyler diyordu:
-Bakın Müslüman Müslüman’nın yanında olur, bir Müslüman masonlarla iş birliği yapmaz!
-Sen ne dediğini biliyor musun?
Bunlara karşılık eften püften şeylerle cevap vermeye çalışıyordu:
-Ya işte ben o zaman hastaydım, Cumhuriyet Gazetesi şöyle dedi, öbürü böyle yazdı, bizim siyasetle işimiz yok. Ben kendi prensiplerimce hareket edeceğim, ben nurcu değilim, ama nurcuları da kullanacağım, her guruptan adam çalacağım…
Bağırıp çağırmaya başladı. 5-6 saat bu minval üzere konuştuk ve sonuç alıncaya kadar onu bırakmıyoruz. Namaz vakti geldi. Dedik ki:
-Arkadaş kimden yana olduğunu belirleyinceye kadar buradayız! Namazdan sonra devam edeceğiz!
Ben imam oldum, namaza durduk. Namaz bitince baktık ki, Tanrısever’i de alıp çekip gitmiş. Biz kendi kendimize kalmışız.
Biz bu görüşmeyi Yüksek Mühendis Kazım Savaş Bey vasıtasıyla Erbakan Hocamıza intikal ettirdik.
Rahmetli Erbakan Hocam kısa süre sonra Irak’tan İstanbul’a gelmişti. Siyonistler Irak’ı İran’dan önce, Türkiye ile savaştıracaklardı. Erbakan Hocamız apar topar Saddam ile görüşmeye gitmişti. Bu savaşı önlemek için. Havaalanından aldık, Fatih’te bir düğün salonunda özel toplantı yapacağız.
Besmele ve Fatiha’dan sonra söze başlayan Rahmetli Erbakan çok gergin idi:
-İmamı Azam Efendimizden size selam getirdik! Saddam Siyonizm’i bilmiyordu, Elhamdülillah Saddam’a Siyonizm i öğrettik ve Türkiye ile savaşı önledik!..
Diye devam etti. Sonra da İlim Yayma Cemiyeti yöneticileri olarak bizi aldı, Osman Nuri Önügören’in evinde özel bir toplantı yaptık. 14 kişiyiz, bizi tek tek dinliyor. Konu F.G ve öğrenci bursları. Ben dedim ki:
-F.G. kesinlikle Siyonizm’in emrinde, masonlarla işbirliği içerisinde. Ali Rıza Ağabeyi bize MSP’lidir diyerek görüşmeye götürdü ama, konuşmalarımızda gördük ki, bu adamda çok değişik haller var!
Benden sonra da hemen söz Ali Rıza Tanrısever’deydi:
-Ben önce nurcularla çalıştım, hatalarını gördüm vaz geçtim. Süleymancılarla çalıştım, hatalarını gördüm vazgeçtim. Şimdi Fethullah Hoca (nurcu diyemiyor) ile çalışıyorum, hatasını görürsem vaz geçerim!
Deyince Rahmetli Erbakan Hocamız patladı:
-Be hey patates kafalı, behey patates çuvalı! Allah bu adamı ıslah etsin! En çok bize yardım etmesi gerekirken, en çok ihanet eden ve Siyonistlerin emrine giren bu adamdır! Bunu bu kadar insan anlamış, biz anlamışız da, ayrıca bir de senin mi anlaman lazım!.. Derhal bu Siyonist ve Amerikan hayranından bursu keseceksiniz!
Böylece 600 öğrencinin bursunu kestirdi. Ta 35 sene evvel oldu bu olay. Sene 1980, bizim o toplantıdan on gün sonra da ihtilal oldu. İlim Yayma Cemiyeti’nin 103 tane şubesi vardı, hepsini kapattılar… Sadece genel merkez açık. Emekli bir albayı da başımıza kayyum tayin ettiler. Çok kötü şeyler oldu.
Şimdi bu güne geliyorum da Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kardeşimize hatırlatıyorum: 35 sene evvel Erbakan Hocamız bu talimatı vermişti. 1991’de, yani kendisi İstanbul İl Başkanı iken, il ve ilçe teşkilatları Yalova’da bir toplantı yapmıştık. Orada ben bunları kendisine teferruatlı bir şekilde anlatmıştım. Yani F.G’nin kim olduğunu, ne için çalıştığını, Erbakan Hocamızın onun hakkındaki bilgilerini aktarmıştım. Ne oldu? 35 sene sonra Hocamızın söylediği şeyleri ancak anlayabilmiş. Onu da tam anlayabildi mi acaba?”
Bugünün paralel yapısı ta 1970’li yıllarda, yani Milli Selamet Partisi döneminde Erbakan Hocamız tarafından keşfedilmiş.
Nedim Urhan anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi dönemi idi. 1977 milletvekili genel seçimlerinde Eskiden Giresun’da görev yaptığım için beni aday gösterdiler. Giresun’dan milletcekili adayı. Aynı dönemde Osman Nuri Çataklı da Ordu’dan aday idi. Beraberliğimiz çok oldu.
Ayrıca Erbakan Hocamız da Karadeniz Bölgesi’nde yaptığı seçim çelişmalarında bizi de beraberinde götürüyordu. Kendisi ile tam 20 gün beraber çalışma fırsatı bulduk.
Şahsen ben Yükse İslam Enstitüsü’nde Hoca ve yönetici olduğum halde ne okulda, ne seçim meydanlarında kürsülerde Şeriatı İslami’yeyi konuşamadım. Ama Erbakan Hocamız seçim meydanlarında kürsülerde ve diğer yaptığı konuşmalarında çok rahatlıkla bizim konuşmaya çekindiğimiz konuları anlatıyordu. Cesaretine, bilgisine ve ferasetine hayran olmamak mümkün değil. Erbakan Hoca namazını ihmal etmez, duasını ihmal etmez, kimden nasihat alması gerekiyorsa nasihati almadan yola çıkmaz, bunları gördük biz.  Duayı eksik ettirtmez üzerinden, herkesten dua ister, küçükten büyüğüne kadar. Nerede yaşlı birini görse elini öpmeye çalışır, dua ister. Eh şimdi bu adam, bu insan, bu Allah’ın kulu, Allah’ın muvaffakiyetini yardımını almaz mı? Ordu Fatsa’da Halil Hoca, Ordu Korgan da Kiraz Hoca vardı. Onları ziyaret eder, istişare eder, dualarını alırdı.”
Mazhar Gürgen Bayatlı anlatıyor:
“Milli Selamet Partisi döneminde kendisi ile tanıştık. Partinin muhaspliği bana verildi. Canla başla hizmet ettik.
Erbakan Hoca ipek gibi bir insandı. Hiç kimseyi kırmazdı, çok güzel sohbeti olurdu, aleyhinde olanaya da kendisini aldatana bile çok hoşgörülü idi. Böyle çok güzel günlerimiz oldu. Hep beraber olduk. Hiç bir şeyde ayrı kalmadık her yerde beraberdik. Para toplama, muhafaza etme ve harcama görevi bende idi. Kendisi ile tanıştıktan sonra Allah benim işlerime de yardımcı oldu. Allah nasip etti, İstanbul Kapalıçarşı’nın en güzel mülkünü satınalmak bana nasip oldu. O yıllar çok bereketli yıllardı.
 Kendisi ile ailece tanıştığımız için evine de rahat girer çıkardık.Şunu söyleyeyim ki, Erbakan Hoca şahsi harcamalarının hiç birini partiye yüklemezdi. Partinin paraları hep partiye harcanırdı.Partiye para da geliyordu, ama o hiç para işlerine bakmazdı, hep ben idare eder, ona hesap verirdim.”
Maksut Otar anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı 1968 yılından itibaren takip ettim. Sivas İl Başkanlığı bana verilmek istendi. Çok çeşitli dedikodular vardı. Özellikle Sivas’ta hoca olarak bildiğimiz bazı şahıslar çok kötü şeyler anlatıyorlardı. Ailesi hakkında çirkin şeylerdi. Mesela kızı dansözmüş gibi şeyler söylüyorlardı. Bana İl Başkanlığı teklif edildiğinde ben de:
-Önce Erbakan Hocamla tanışmak istiyorum, önce görmeliyim, yaşantısını ve ailesini tanımalıyım!
Dedim. Üç arkadaş bir olduk Ankara’da evine gittik.
 önce göreceğim gittik, kapının ziline bastık, daha Erbakan Hocamı hiç görmedim be o zamana kadar, kapıyı açtık, biir zat çıktı, bizi içeri buyur etti. Üç kişi biziz, 2 kişi daha başka yerden gelmişlerdi, içeri girdik. Bizimle içeri girenlerin birisi emekli Albay imiş. Trabzondan gelmiş.
Oturduk, bize kapıyı açan kişinin Erbakan olduğunu o zaman anladık. Hoş beş’ten sonra o emekli Albay Trabzon’un durumunu anlattı. Şöyle yaptık, böyle yaptık tarzında.
  Ben baktım ki Erbakan Hocamız bize kendisi ikram ediyor, çay kahve. Ben söz aldım:
-Hocam sizin çocuklarınızın olduğunu duymuştuk, acaba onlar hizmet etmiyor mu? Siz zahmet ediyorsunuz?
Dedim. Yanında da 4-5 yaşlarında küçük bir kız çocuğu vardı. Gülerek cevap verdi:
-İşte en büyük kızım bu, adı da Zeynep!
Dedi. O zaman dehşete düştüm. Sivasımızda o hoca geçinenler nasıl bir çirkin iftiranın içinde bulunmuşlar. Bunlar bu kadar ahlaksız insanlarmış.  Hocamız bize ikram ettikten sonra, davayı anlattı. Döndüğümde derhal Sivas İl Başkanlığı görevini kabul edip, kolları sıvadık, Allah’ın izni ile. Biz kuruluş işlemlerini yaparken Sivas’ta İl Müftüsü Şahin Sancaktar Hoca idi. O bizi gördüğünde:
   -Ya, İşçi Partisi’nin gide gide ta solun ucuna gittiği gibi, siz de gide gide sağın ta ucuna gitmek istiyorsunuz!
Dedi. Ben şu cevabı verdim:
-Hocam bu solun ucu ne, sağın ucu ne? Benim bildiğim kadarıyla sağın ucu takvadır, solun ucu helaktir.
Verecek bir cevap bulamadı, yanımızdan uzaklaştı.
Kuruluştan sonra Erbakan Hocamızı ziyaret ettik. Bize nasihati şu oldu:
 -Ne yapıp edip kapı kapı dolaşacaksınız, ev ev dolaşacaksınız, tek tek bütün insanlara bu davayı anlatmaya uğraşacaksınız. Bir kor ateş gibi, elimizde tuttuğumuz bu ateşi, tüm insanlığa yaymak zorundayız! Biz bütün kalplere, bütün insanlara bu davamızı anlatmak zorundayız. Bu bizim için bir görevdir. Cenabı Hakk’ın insanlara verdiği bir görevdir. Ne kadar bu görevi yapmamız gerekiyorsa, bunu layıkıyla yaptığımız zaman ancak bu vebalden kurtarabiliriz.
Bir keresinde Sivas’ta bir salon toplantısı tertip ettik. Toplantı tam başlamadan önce arkadaşlar bana dediler ki:
-Sivil poliler gelmişler, toplantıda not tutacaklarmış.
Ben hemen Erbakan Hocama bunu söyledim. Bana dedi ki:
-Maksut Bey boş ver. Tuzlu göle düşen tuz olur, onlar da bizim içimizde bizi dinleye dinleye adam olurlar. Hiç merak etmeyin.
Erbakan Hocam ile onun arabasında seyahatlerimiz oldu. Dikkat ederdim, devamlı tespihi zikri ile uğraşırdı. Bize heyecan verecek şeyler söylerdi. Hiçbir zaman namazını bırakmadı, bize de devamlı:
-Aman namazınızı bırakmayın, çünkü namaz bir insanın olmazsa olmazıdır. Önce namaz sonra niyaz.
Diyordu. 1978 yılına kadar görev yaptım. Erbakan Hocamız ile yaşadığımız bu müddet zarfında ondan gördüğümüz, adeta sanki Allah’ın bir veli kulunu karşımda görmüş gibi ondan aldığımız feyz ve bereket alırdık. Allah ona gani gani rahmet eylesin, makamını cennet eylesin...”
Mehmet Albayrak anlatıyor:
“1973 yılı seçim çalışmaları yapıyorduk. Erbakan Hocamızla Çaykara’dan Ünye’ye kadar beraber olma fırsatı bulmuştum. O günleri hiç unutmam. Şahit olduklarımı yazmak istiyorum.
Çaykara’nın pazarı, Salı günüdür. Şehrimizde misafir bulunan Erbakan Hocamız, sabahın erken saatlerinde Akdoğan Köy’ündeki medresesinde bulunan Hacı Hasan Efendi’yi ziyaret etti.
Hacı Hasan Efendi bu ziyeretle ilgi sonradan bize şunları anlattı:
-Erbakan Hoca öyle tevazu ile önümde diz çöktü ki, ben zor durumda kaldım, yüzlerce molla yetiştirdim, hiçbirinde böyle bir tevazu ve hürmet görmedim.
Dedi. Çaykara mitinginden Of’a inerken bir köy kahvesine girip, iki kişiye tam 45 dakika Milli Görüş’ü anlatmış olması çok manidardır.
Araklı, Arsin, Trabzon Merkez ve Akçaabat programalrından sonra Piraziz sahillerine vardık. Sahil kenarında domates,peynir, ekmek, yiyerek ikindi namazımızı Hocamızın imametinde eda ettikten sonra, Piraziz miting meydanına gidip, Pirazizlilere bir saatten fazla Piraziz Hazretlerini anlattı. Pirazizliler belki hiç duymadıkları şeyleri Erbakan Hocamdan öğrendiler. Hatta bu açıklamalrı amlayamayan bazı Pirazizlilerin mırıldandıklarını hiç unutamam.
 O gece saat 01,00 de ancak Giresun’daki otele dönebildik. Rahmetli Avukat Lütfi Göktaş ile aynı odada kaldılar. Erbakan Hocamız sadece birbuçuk saat uyudu. Sonra kalkıp sabah derslerini yaptı.
 Giresun ve Ordu mitingleri yapıldı. Perşembe mitingi yapıldı. O günkü aşırı yağmur karayolalarındaki köprüleri yıktığından dolayı Fatsa ve Ünye’ye geçme imkanı kalmadı. Bolaman balıkçı barınağına gittik. Erbakan Hocam deniz motoru ile Ünye’ye gitmek istiyor. Karadeniz’de fırtına var. Bunun çok tehlikeli olacağı kendisine söylenmesine rağmen o israr ediyor. Diyor ki:
 -Ben Karadeniz Çocuğuyum, deniz beni tanır. Siz hiç merak etmeyin.
Deyip azgın dalgalara rağmen kalaslarla motordan motora geçtik, gideceğimiz motora bindik. Kaptan Bismillah deyip yola çıktı. Bize öyle geldi ki, deniz söz dinleyip sakinleşti. Çarşaf gibi dingin bir hale geldi. 20 km.lik yolculuktan sonra Karadeniz bu mübarek emanetini Ünye’ye teslim etti. Sonrasında Ünye ve Samsun’da mitingler yapıp, kara yolu ile Ankara’ya döndüler.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“1977 yılında senato üçte bir yenileme seçimleri vardı. Hocam dedi ki:
 -Mehmet, hazırlıklarını yap, sabahleyin erkenden hazırlıklarını yap, eşyalarımızı arabanın bagajına koy, havaalanına git. Biz de arkadan geleceğiz. İzmir’e gideceğiz, oradan da Muğla’ya geçeceğiz, programlarımız var. Sabah uçağı ile gideceğiz.
  Ben Hocamın eşyalarını aldım, havaalanına gittim. Bavulları bagaja verdim. Götürülecek afişler bayraklar falan da vardı, onları verdim.  Meğer aynı uçakla Başbakan Demirel de İzmir’e gidiyormuş. Hatta o da Muğla’ya geçecekmiş. Bizden önce onun programı varmış. Demirel geldi, uçağa geçti. Hocayı sordu, yolda efendim şimdi gelir dedim. Uçağın saati yaklaştı, Hocam hala yok. Hemen telefon ettim, evden az önce çıkmış. Yetişmesi mümkün değil. Çünkü tarifeli uçak ve 15 dakika kalmış. Halbuki yarım saatten önce gelemez.
   Nitekim saat geldi, uçağın kapıları kapandı, motorları çalıştırdılar. Beni bir heyecan bastı. Ne yapayım nasıl edeyim de bu uçağı durdurayım diye. Sonra birden koşarak çıktım salondan, uçağın altına doğru, herkesin şaşkın bakışları altında tekerin önüne yüzünkoyun yatıverdim. Herkes şaşırdı, havaalanında askerler vardı, koşarak geldiler, silahlarını kafama dayadılar. Uçak durdu bu sefer. Pilot camı açmış aşağı bakıyor ve:
-Bu kim ya, manyak mıdır, delimidir ya??
 Diye feryat ediyor. Yüzbaşı geldi, Demirel’in korumaları geldi, beni tanıyorlar, diyorlar ki:
-Mehmet, yapma, etme, uçakta Başbakan var!
 Yüzbaşı diyor ki:
-Bu adam kim, anarşist mi bu adam kim ya?
Tanıyanlar dediler ki:
-Bu Mehmet Akyel! Erbakan’ın Özel Kalem Müdür’ü!
-Böyle Özel Kalem Müdür’ü mü olur ya! Bu adam deli mi, manyak mı?
Bu arada snradan öğrendim, uçak kalkmayınca Demirel sormuş:
-Neden kalkmıyoruz, bir durum mu var?
Demişler ki:
-Erbakan’ın Özel Kalem Müdürü tekerin önüne yatmış, onunla uğraşıyorlar.
La havle çeken Demirel demiş ki:
-Bunlar deli ya!
Bunlar olurken 10-15 dakika zaman kazandım. Bir polisin sesini duydum:
-Sayın Erbakan geldi!
Diye. Ben hemen kalktım, üstümü başımı temizledim. Baktım ki uçağın kapıları açılıyor, Hocam biniyor. Ben de hemen merdivenlere yönelip Hocamın peşinden uçağa bindim. Hocam Başbakan’a ve diğer yolculara selam vererek yerine oturdu. Ben de hiçbir şey olmamış gibi Erbakan Hocamın arkasındaki koltuğa oturdum.
Sülemen Demirel Erbakan’a diyor ki:
-Bu Mehmet var ya bu Mehmet!
Hocam cevap verdi:
-Ne olmuş Mehmed’e?
Ben hemen söyledim, olanları. Hocam dedi ki:
-Eline sağlık!”
Süleyman Arif Emre anlattı:
“Milli Selamet Partisi döneminde önce CHP ile onun arkasından da AP, MHP, CGP ile koalisyon hükümetleri dönemlerini yaşadık. Recai Kutan’ın Türk Hava Yolları yönetim kurulu üyeliği yaptığı bir dönemde idik. Birgün Üstad Necip Fazıl Kısakürek Erbakan Hoca’dan bir talepte bulundu. Talep şu idi:
‘Türk Hava Yolları’nın elinde mevcut uçaklardan 3 tanesini yabancı bir şirket satınalmak istiyor. Bu uçaklar bu şirkete satılsın.’
Tabi Erbakan Hoca böyle bir talimat vermeye ne yetkilidir, ne de alakası vardır. Üstad’ın bu talebi yerine gelmedi. Bunun üzerine Üstad çok alındı ve aleyhte yazılar yazmaya başladı. MHP’ye çalışmaya başladı. Hatta işi o kadar ileri vardırdı ki, partimiz aleyhine rapor isimli birkaç tane broşür de yayınladı. Daha sonra Erbakan’ın bizzat bana verdiği görev ile arayı düzeltme teşebbüsleri ise Üstad’ın vefat etmesi dolayısıyle sonuçlandırılamadı. Bunu da ilk defa size açıklamış oluyorum.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“12 Eylül ihtilalinde Erbakan Hocamızı ve parti ileri gelenlerini içeri aldıar, MSP Genel Merkezi’ni de mühürleyip kapısına nöbetçiler diktiler. Bu arada bana şu haber geldi:
-Hoca’nın odasında evraklar var, ancak bu işi oraya girip çıkıp tabi partinin önünü arkasını sağını solunu askerler tutmuş girmek mümkün değil. Sonra onları Mehmet ne yapsın etsin, odada ne kadar evrak varsa hepsini toparlasın, hiçbir şey bırakmasın, bunu yapsa yapsa Mehmet Akyel yapar.
Bu haber bana Hocamın şoförlerinden biri tarafından getirildi. Rahmetli Nermin Erbalan Hanımefendi tembihlemiş.
Ben de bir plan yaptım. Parti binasının altında Milli Gazete bürosu vardı. Gazetenin penceresinden yukarı partinin penceresine çıkmaya muvaffak oldum. Allah’tan pencere kilitli değilmiş.Oradan Hocamın makam odasına geçtim, ne kadar evrak varsa onları çuvallara dolduruyorum. Dışarıda askerler kuşkulandılar. Ben seslerini duyuyorum. Askerin kendi aralarında konuşuyorlar:
-Ya, içerden bir tıkırtı geliyor.
-Ne tıkırtısı lan dangalak. İçeride fareler olabilir, onların sesidir. Aç kalmış olabilirler…
Ben sesleri duyunca bir müddet saklandım.Daha sonra çuvalları yine pencereden aşağı indirdim. Gazetedeki arkadaşların yarımı ile daha sonra arka bahçeye arabayı yanaştırıp pencereden yükledim. Bir müddet bizim evde tuttum. Daha sonra Hasan Aksay’ın talimatıile bu çuvalları bavullara yerleştirip tekrar arabaya yükledim. Gölbaşı taraflarında ıssız bir tepeye çıkarıp hepsini yaktım.”
Mustafa Kamalak anlatıyor:
“Erbakan Hocamız Milli Selamt Partisi’nin il ve ilçe teşkilatlarını kurmak için Anadolu yollarındadır.
Rize’den Artvin’e doğru gidecekler, Hopa’da bir gurup tarafından yolları kesiliyor, taşa tutulmaya başlanıyorlar. Hocamızı korumakla görevli olan subay diyor ki:
-Efendim buradan geri dönün. Çünkü buradan ötede ben sizi koruyacak durumda değilim!
Buna rağmen Taif’te Efendimiz nasıl yılmadan korkmadan tebliğini yapmış ise Erbakan Hocamız da yılmıyor, korkmuyor, geri dönmüyor. Taşa tutuluyorlar. Arabaları tarip ediliyor, yaralananlar oluyor. Ama tebliğ yapılıyor. Daha sonra bakıyoruz, o eli taşlı sopalı Hopalılar Milli Görüş’e dönüyorlar.”
Emine Genç Çelebi anlatıyor:
“Erbakan Hocamızın yönlendirmesi, yardımları ve fikir vermesi ile kurulan Birko Mensucat fabrikasının açılış törenleri yapılacaktı. Niğde Koyunlu kasabası heyecan fırtınası içindeydi. O büyük insan fabrikanın açışlını kendi elleriyle yapacaktı.
  Bu gün herkes günlük işleri erteledi, küçük büyük erkekler Birko fabrikasının açılışı törenine katılmak üzer arabalarla Birko’ya gittiler. Biz kadınlar oraya gidemedik. O günlerde uygun değildi, biz de toplandık, Yukarı Merkez Cami önündeki kahvehanenin damında, Erbakan Hocamızın gelmesini bekliyoruz. Önce Birko’nun kurucularından H.Muharrem Selvi en önde, H.Seyfet Tekdoğan, Yahya Şahin, Ahmet Ülkü, Hüseyin Ercan ve arkadaşları her arabayı eğilerek alkışlarla karşılıyorlar, Muharrem Ağa’nın heyecanı sınırsız, gözleri çakmak çakmak, ışıl ışıldı, onca yaşına rağmen.
Yukarı Camide ikindi namazı kılınacak, Cami İmamı Ali Genç cübbesini giymiş, vazifeye hazır saf olundu. Ön safta olan Fehim Adak var milletvekili. Hoca cübbesini çıkarıp Fehim Bey’e verdi. Namazı Fehim Bey kıldırdı.
Cuma’da sonra Kuran ve dualarla fabrika Erbakan Hocamızın kurdelayı kesmesi ile üretime açıldı. Koyunlu tarihi bir gün yaşadı. 
 Türkiye’nin her tarafından gelen Koyunlu halkı, Erbakan Hoca ve beraberindekileri Ankara’ya kadar eşlik edip uğurladılar.
Cami İmamı Ali Genç cübbesini bir milletvekiline verdi diye, Müftülük tarafından soruşturma geçirdi ise de Allah’tan ceza almadı. Kendini şöyle savunmuş:
 -Bir büyüğe hürmet etmek maksadıyla imameti verdim. Bunun yasak olduğuna dair bir kaide bilmiyorum.”
 
ERBAKAN VE KOALİSYONLAR
Hocamız, yanına gelen misafirlere gerekli tebliği yapar, anlatır, sonra da şöyle derdi:
-Türkiye’de iki tane büyük parti var. Biri Adalet Partisi, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi. Birisi, seni ameliyat edeceğim, iyi yapacağım diye; narkozla kolunu bacağını kesip öldürüyor. Diğeri de sana çaktırmadan, arkadan seni bıçaklayıp öldürüyor. Yani bunlara inanmayın, kanmayın. Milletin gerçek partisi ve Allah’ın da emirleri doğrultusunda icraat yapacak olan Milli Selamet Partisi’dir. Ben Allah’ın huzuruna vardığım zaman; Ya Rabbi, ben insanları uyardım, ikaz ettim, diyeceğim. Siz de yakanızı kurtarmak için bu davaya katılın, Yoksa Allah’ın katında mesulsünüz, Bu particiliktir, siyasettir, diye uzak kalmayın!
Diye ikazlarını yapardı.
İki büyük parti, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi. Birisi solcu, diğeri sağcı. Yani kendilerini böyle tanıtıyorlar. Birinin Lideri Bülent Ecevit, diğerininki de Süleyman Demirel.
1974 yılında Milli Selamet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon kurmuştur. Bu konu üzerinde çok şey yazılıp çizilmiş, çok şey konuşulmuştur. Koalisyonu baştan aşağı anlatmak bu kitabın konusu değildir. Ancak manevi yönleri ile ilgili bazı hatıraları buraya almak durumundayız.
Hasan Aksay anlatıyor:
“CHP ile bir koalisyon kurulması gündeme geldiğinde gurup ikiye bölündü. Ben de koalisyona karşı görüşte idim. Erbakan Hoca’nın 19 sayısına özel önem verdiğini biliyordum. Çünkü mesela Besmele’de 19 harf olduğunu her zaman vurgulardı. Ben de tuttum, neden bu koalisyona karşı olduğumu 19 madde ile anlattım. Bunun üzerine Hoca çok kızdı:
-Tenkit etmek kolay. O zaman ne yapacağımızı söyleyin. Çaresini de ortaya koyun!
Diye bağırdı. Aynı zamanda Genel İdare Kurulu Üyesi de olan Maraş il Başkanı Ahmet Gedemenli söz aldı:
-Hocam siz CHP ile bir koalisyon kuracaksanız, Allah aşkına bize önceden haber verin ve ben çoluk çocuğumu ve göçümü Maraş’tan kaldırıp başka bir yere gideyim. Çünkü halk bana fena çullanıyor. Onlardan kurtulmam gerek.
Hoca bu sözlere de çok kızdı:
-Mücahide bakın Mücahid’e, kaçacakmış!
Dedi. Sonra Oğuzhan Asiltürk söz aldı ve koalisyonun lehinde konuştu. Başka konuşmalar da oldu. Sonra biliyorsunuz bu koalisyon kuruldu.”
Süleyman Arif Emre anlattı:
“Seçimlerden sonra Milli Selamet Partisi evvela CHP ile bir koalisyon kurulması teklifini, gerek Genel İdare Kurulu üyelerimiz, gerek milletvekili arkadaşlar, gerek senatörlerimiz, gerekse milletvekili adaylarımız ve il başkanlarımız kesinlikle reddettiler.
Kısa süre sonra bir haber geldi. Haberi getiren de Emekli Albay arkadaşımız Halit Özgüner idi. Dedi ki:
-Üst düzey generaller Mamak’ta bir araya geldiler. 1973 seçimleri yapıldı ama, hükümet kurulamıyor, gerekçesi ile müdahale etmeyi düşünüyorlar.
Bunun üzerine ben Erbakan Hoca’ya dedim ki:
-Hoca, gel biz parti olarak Ecevit’le koalisyon kurmaya evet diyelim. Henüz 12 Mart müdahalesinin izleri silinmedi. Bu müdahaleyi yaparlarsa önce ezecekleri biz oluruz. Partimizi de kapatırlar.
Erbakan Hoca’da aynı düşüncede imiş. Biz alelacele karar aldık, daha önce reddettiğimiz Ecevit’i görüşmek üzere davet ettik. Onlar da koşarak ve heyecanla geldiler. Biz koalisyon şartlarının görüşülmesini ve bir protokole bağlanmasını istedik.
Derhal bir komisyon kuruldu. Bu konuda görüşme yapmak üzere, ben, Oğuzhan Asiltürk, Korkut Özal ve bir arkadaşımız daha görev aldık. Görüşmeler başladı. Biz sanıyorduk ki, bu CHP 40-50 yıllık bir köklü parti. Bunların kendi kaide ve kuralları vardır, prensipleri vardır. Bizim arkadaşlar ise, hemen hemen hepsi Meclis’e yeni gelmişler, daha yemek yiyecekleri lokantanın yolunu bile bulamıyorlar. Bunlarla nasıl baş edeceğiz de başarılı bir hükümet kuracağız, diye endişelerimiz vardı.
Şimdi kuracağımız hükümetin programını yazıyoruz. 5 kişilik heyet bizden, 5 kişi de CHP’den toplandık. Bu haberler basında çıkınca askerler de rahat bir nefes almışlar. Gergin ortam birden yumuşadı.
Komisyonda CHP’yi temsil eden heyetin içinde Cahit Kayra vardı. İnançlı bir adamdı. Ona dedim ki:
-Bak Cahit Bey! Biz ortak pazara karşıyız, siz taraftarsınız. Koalisyonumuz müddetince bu konuyu biz de açmayacağız, siz de açmayacaksınız! Bu konu gündeme getirilip konuşulmayacak. Bu şartımızı kabul ettiler.
Kıbrıs konusunda şayet Rum tarafı azıtır ve katliama girişirse, biz derhal müdahaleden yanayız, dediğimizde, onlar da kendilerinin müdahaleden yana olduklarını açıklamaları üzerine, o konuda da mütabakat sağlandı.
 Biz teker teker bakanlıkları konuşuyoruz. Bu görüşmeler 10 gün kadar sürdü. Komisyonda bulunan Turan Güneş demiş ki:
-Öyle bir ekip çıkardılar ki, biz bunlarla baş edemiyoruz.
Biz kendimizi acemi çaylak zannederken, onların üyeleri daha acemi çıktı. Hangi sektöre el attıysak, baktık ki, biz onlardan daha ustayız.
-En tipik olayı da Sanayi Bakanlığı’nın programını düzenlerken yaşadık. Sanayi Bakanlığı, milli, yaygın, süratli kalkınma programı, önce Planlanma Dairesi ikinin üstüne çıkarılacak, ondan sonra bölgesel kalkınma şirketleri kurulacak, ondan sonra Devlet Planlama Dairesi, ikinin üstüne çıkarılacak, bütün illerde, önce fabrikaları kuran fabrikaları kuracağız, sonra diğer adımlar gelecek. Diye biz tekliflerimizi ortaya koyduk. Onlar söz aldılar ve dediler ki:
-Sanayi hakkındaki bizim görümüz, biz ancak halk sektörü ile sanayileşebiliriz!
Ben de sordum:
-Şu halk sektörü nasıl bir şey ise bize anlatın. Belki sizin görüşleriniz daha isabetlidir. Anlatın da yazalım!
 Her biri konuşuyor, halk sektörü şöyledir, halk sektörü böyledir. Defalarca söz aldılar, ama ortada somut hiçbir çözüm projesi yok. Biz biraz daha sıkıştırdık, bu sefer Cahit Kayra dedi ki:
 -Arkadaşlar, biz ortak hükümet olacağız! Açık konuşmamız lazım, biz halk sektörünün ne olduğunu bilmiyoruz! Ecevit falanca ülkeye, filanca ülkeye gidecekti de, halk sektörünün müesseselerinin nasıl işleyeceğini tetkik edecekti. Henüz bu ziyaretler yapılamadı. Bundan dolayı biz bu konuda fazla bir şey bilmiyoruz.
Biz dedik ki:
-Peki ne yapacağız, biz bu bakanlığı iptal mi edeceğiz?
-Hayır, aynen sizin programınızı kabul ediyoruz!
Dediler. Aynen bizim programımız yazıldı.
Bu sefer programın terminolojisinin üzerinde müzakere açtık. Bu programı hangi lisanla yazacağız? Olanak, olasılık, gibi uyduruk bir lisanla mı, yoksa öteden beri konuşup yazdığımız lisanla mı?
Bizde Korkut Özal güzel bir teklif ortaya koydu:
-Arkadaşlar, 1961 Anayasası’nın yazıldığı terminolojiyi kabul ediyor musunuz?
-Evet, kabul ediyoruz!
Dediler. Orada, olanak, seçenek gibi kelimeler yoktu. Böylece bu konuda da bizim görüşlerimiz kabul edilmiş oldu.
Hükümet kurulup güven oyu aldıktan sonra, haşhaş ekimi ve ABD’nin dayatması masamızdaydı. Bizden önceki hükümetlere ABD dayatmış, haşhaş ekimini yasaklatmış. Gerekçesi ise, efendim haşhaş ekimi yapılırsaymış, Amerikan gençliğini zehirleyecek kadar uyuşturucu oralara sirayet edermiş. Öyleyse haşhaş ekmeyeceksiniz, demiş bizim hükümetler de ekmemiş. Tarım Bakanlığı bizde ve Korkut Özal da bakan idi. Bakan olarak dedi ki,
-Biz haşhaş ekimine taraftarız!
Ondan sonra 7 ilde haşhaş ekimi yasağını kaldırdık. Biz tüm illerde bu yasağı kaldırmayı istesek de, CHP’ye ancak 7 ili kabul ettirebildik. Kısa süre sonra ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco gelmiş, Ecevit’i makamında ziyaret etmiş, haşhaş yasağını nasıl onaylarsınız, bizden izin almadan nasıl yaparsınız, diye masasını yumruklamış. Erbakan Hoca bunu duyunca Ecevit’e çıkışmış:
   -Nee, senin masanı nasıl yumruklar, buna nasıl müsaade ettin?  Bu küstah adamı merdivenlerden aşağı attırman lazımdı! Ya da istenmeyen diplomat ilan ederek, kovdurman lazımdı! Sen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’sın!
Dedi. O da:
-Olur mu yani? Kavga mı çıkaraydık!
Diyerek olayı kapattı. Sonra biz yasağı hepten kaldırarak 30-40 ilde haşhaş ekimine izin veren düzenlemeyi yaptık. Ecevit karşı olduğu halde bu düzenlemeyi kendisi yapmış gibi Afyon’a gitti. Miting yapıp bu güzel gelişmeyi halka anlatmak için. Böyle fırsatları kaçırmazdı.”
Peki Erbakan Hocamızın bu liderler hakkındaki kanaati neydi?
Mustafa Cevat Akşit’e sorduk, cevapladı:
“ Ecevit’le koalisyonunu ve diğer koalisyonları da anlattı bana. Derdi ki:
-Biz Ecevit‘le çok iyi çalıştık Mustafa! Adam bir şey bilmiyor, ben çok rahat iş gördüm onunla. Ama Demirel adım attırmadı bana, hem biliyor hem de önlüyor.
Erbakan Hoca haklıydı. Çünkü ben de o kanaate idim. Bakın nasıl:
Erzurum’da kendini nurcu diye öne çıkaran, ama benim kanaatime göre gerçek nurculukla alakası olmayan bir takım hocalar vardı. Mesela Mehmet Kırkıncı Hoca bunlardan biriydi. Bunlar hep beni:
-Bu adam Atatürk düşmanıdır, Cumhuriyet düşmanıdır, şeriatçıdır!
Falan diye Genel Kurmay Başkanı’na, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e ve valiliğe dilekçe gönderiyorlardı. Hem de her hafta. Allah’ın yardımı, Mehmet Zahit Hazretlerinin kerameti ile biz o iftiraların hepsinin cevaplarını verirdik.
1971-74 arası bir yıl idi. Demirel Başbakan iken bana bir iki defa yazı yazdı. Zata mahsus, gizli ve üç kırmızı kodu ile şunları istiyordu:
-Yüksek İslam Enstitüsü öğrencilerinin yüzde 80 i nurcudur. Hepsini temizleyeceksiniz. Atatürkçü gençler yetiştireceksiniz, okulun bahçesinde heykel yok, heykel dikeceksiniz… Gereğini rica ederim.
 Süleyman Demirel, imzalı özel. Laik Devlet’in Başbakanı bunu söyler, problem yok. Ama aynı Demirel geldi Erzurum’a, Başbakan iken, gitti, Mehmet Kırkıncı efendiye. Biz de protokole dahiliz, gittik. Demirel Mehmet Kırkıncı’nın elini öptü, takkesini giydi, iki saat diz çöktü önünde. Bana böyle yazı yazan Demirel, nurcuların kökünü kazıyacaksın diyen Demirel, Mehmet Kırkıncı’nın elini öptü, iki saat oturdu yanında. Ben o zaman nefret ettim. Ecevit ondan karakterlidir. Ben solcuyum dedi, çıktı herif, saklamıyor. Bu adam namaz kılıyor, böyle yapıyor, bana da o yazıları yazıyor.
Sonra aynı Demirel Ankara’ya gitti, onların toplantısına polis gönderip baskın yaptırdı. Mehmet Kırkıncı dahil 64 kişiyi içeriye aldırdı. 15 er yıl hapsini istiyor. Savcı ağır ceza reisi Ziya Sesen, tanışıyoruz, sarhoş ama mümin bir adam. Suç isnatları 163.maddeye muhalefet. Laikliğe aykırı toplantı yapmaktan.
Ziya Bey tuttu beni bilirkişi yaptı. Ben kendi kendime:
-Allah’ım bunlar Müslüman, bunların bombası yok, bıçağı yok, kılıcı yok, tabancası yok! Yani neyle devleti yıkacak, suç unsurları oluşmamıştır!
Dedim. Beraatlarını istedim. Evvel Allah, hepsini ben kurtardım. Dosyaya bakabilirsiniz. 
Sonra aynı nurcular beni tekrar şikayet ettiler. Edirne’ye sürdürdüler. 
Edirne’de üniversitede Mimarlık Mühendislik’te iş hukuku, imar hukuku okuttum. Hukukçuluğum var ya orada kaldım.”
Hasan Aksay anlatıyor:
“1.Milliyetçi Cephe Koalisyonu zamanında bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapılıyordu.
Adalaet Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel toplantıya başkanlık ediyor, sağında Milli Selamt Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan, solunda Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Alpaslan Türkeş ile Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu vardı. Ben Devlet Bakanıyım ve diğer bakanlar da hazır bulunuyordu.
Milli Gazete’de yazar Selahattin Eş, 2.Abdülhamid Han’ı metheden bir yazı yazmış.
Turhan Feyzioğlu gündem dışı söz aldı. Elinde Milli Gazete vardı:
-Demokrasi düşmanları sadece dışımızda bulunmuyır ki? İçimizde de düşmanlar yok mu? Bakın şu Milli Gazete’ye. İşte Hasan Aksay’ın gazetesi. Bakın şurada bir yazar Abdülhamid’i methetmiş. Bu nasıl bir iş? İçimizde hainler var, demokrasi düşmanları var!..
Diye konuşmayı sürdürmek istedi. Biz ayağa fırladık. Bizi tutuyorlar, biz fiili harekete geçmek istiyoruz, ortalık karıştı. O arada Erbakan Hoca yumruğunu masaya bir vurdu, masadaki bardaklar, tabaklar devrilip yerlere saçıldı. Bir şangırtı, bir gürültü. Hoca bağırıyordu:
-Bre Mason!... Sen kim oluyorsun da İslam’a hakaret ediyorsun!.. Biz burada varken İslam’a kimse hakaret edemez!.. Senin haddin değil, çünkü artık burada biz varız!..
Masaya bir iki yumruk daha vurdu. Herkes şaşkın, Demirel de şaşırmış vaziyette. Her yumruk vuruşunda:
-Bre Mason!..
Diye Feyzioğluna bağırıyor.. Ortalık karıştı. Kavga için atak yapıyorz, bizi tutuyorlar falan! Adalet Partili Bakanlar bizi engellemek için, Milliyetçi Hareket Partili Bakanlar Feyzioğlu’nu engellemk için uğraşıyorlar. Söz istiyoruz, Demirel söz vermiyor! Sonunda İhsan Sabri Çağlayangil’e söz verdi.
Çağlayangil birbuçuk saat kadar şahane bir konuşma yaptı. Söz arasında:
-Beyler burada aramızda hain mi var? Nereden çıkarıyorsunuz? Aramızda demokrasi düşmanı mı var, Cumhuriyet dümanı mı bulunuyor? Sayın Feyzioğlu, bunları nereden çıkardınız da bu toplantıda dillendiriyorsunuz? Aramızda böyle kişiler mi bulunuyor?
Diyerek Feyzioğlu’na verdi verirştirdi. Biz de bilenmişiz, her birimiz söz alıp o adama haddini bildirmek için hazırlandık. Ama Çağlayangili’in sözleri biter bitmez, Demirel dedi ki:
-Oturumu kapatıyorum!
Bakanlar kurulu bu olaydan sonra bir daha toplanamadı ve erken seçime gidildi.”
Milli Selamet Partisi’nin icraatları arasında en çok istismar edilen konuların başında 1974 yılında çıkarılan af yasası vardır. Komünistleri affettiler diye yaygara kopartılan Türk Ceza Kanununun  meşhur 141-142 ve 163.maddelerinden mahkum olanların salıverilmesi ile ilgili bilinmeyen bazı hususlar olduğunu ifade eden Şevket Kazan diyor ki:
“1980 ihtilalinden sonra cezaevine girdiğimizde Erbakan Hocamıza çok yakın olmuş isimlerden biri olan Ali Güneri, bana af konusunu anlattı. 
 Hani dedi, bu 24 ler var ya, bu 48’in içinde 24’ler vardı, nurcular takımından, hani Erbakan’a karşıydılar. Hani o birer birer partiden istifa edenler. Bunlar CHP ile koalisyon görüşmeleri yapılıyorken görüşmelerde, iş gelmiş af kanununa. Oğuzhan Bey, af kanunu için ayrı bir komisyon kurulsun ve onlar bu konuyu görüşsünler demiş. Şevket Kazan’ı o komisyona veriyoruz, demiş. Bana da böyle böyle, CHP ile af kanunu müzakerelerini sen yapacaksın, demişti.
 Sonra o müzakereler başladı. Bu arada bizim 24’lerin af konusunda diretmeleri başladı. Diyorlar ki:
-Bizim af konusunda bir tek maddemiz vardır, 163… Bunların dışındakiler bizi ilgilendirmez. Erbakan Hoca dedi ki:
-Biz devlet idare ediyoruz, devlet yönetiyoruz, yani böyle bir devlet yönetiminde bir af kanunu çıkarırken, efendim bir tek maddeden başkasını kabul etmemek olmaz!
Sonra CHP ile yukarıda dediğimiz müzakereler başlamadan önce bizden 3 kişiye, Mehmet Bozgeyik, Lütfi Doğan ve bana görev verdi ve dedi ki:
-Sizler bir çalışma yapın, üçünüz! Dinimiz açısından hangi suçları affedebiliriz, hangisini affedemeyiz, size bir hafta da süre veriyoruz…
Mehmet Bozgeyik, ilahiyatçı ve müftü. Lütfi Doğan, ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış, biz de o kökenden ve avukatız. Mehmet Bozgeyik ve Lütfi Doğan işi ağırdan aldılar, yapılacak çalışmaya pek katkı sağlamadılar. Ben bu konuyu incelemek ve araştırmak için İstanbul’a gittim. Neden, çünkü, fıkıh kitaplarım İstanbul’da. Mesela Molla Hüsrev’in Dürer’i, mesela Kuduri.
Bu kaynaklardan suçlar, cezalar bahsini inceledim, Mecelle bir yanda, Türk Ceza Kanunu bir yanda. Bu çalışmalar neticesinde vardığım kanaatleri üç guruba ayırdım:
Birinci gurup, İslam’a göre suç olmayan TCK suçları. Bunların hepsini affederiz.
İkinci gurup, İslam’a göre de suç, kanunlara göre de suç. Adam öldürmek, zina fiili. Onları inceledim, baktım tamam İslam’a göre de suç ama, İslam’a göre zinada 4 tane şahit lazım, gördüm diyecek. Kapıdan içeri girerken gördüm, olmuyor. Burada 2 şahitle beraber gidiyor, zina suçu sabit oluyor. İslama göre suç unsurları tahakkuk etmediğinden dolayı, biz zinayı da affedelim. Adam öldürme, bunda da şıklar var: Kısas var,  diyet var, af var. Üç tane şık var burada. Mesela mağdurun tarafında olan kişiler, biz affediyoruz katili, derlerse ceza veremiyorsun. İslam’a göre, efendim kısas istiyorsa kısas veriyorsun, diyet istiyorsa diyet veriyorsun. Ee, bizim kanunlara uymuyor ki. Bizim kanunlara uyacak ne tarafı var, kanunlar da maddi manevi tazminat var,  öldürmede, yaralamada falan. Bunlar diyet yerine geçer. Diyet yerine geçtiği zaman kısas olmaz ve böylelikle evet bunlarda suç var, bunlar orada da suç, burada da suç. Ama bu ceza müeyyideleri açısından bak şu hususlar var. Dolayısı ile adam öldürmeyi de affederiz. Bütün adam öldürme davalarında ben araştırma yaptım, davalarında tazminat davası açılmış, yanında maddi manevi destekten mahrumiyet adı altında. Bu tazminatları aldıktan sonra, başka ceza verilir mi? Bu incelemeden demek ki adam öldürmede de, zinada da affedebilirsin.
 Üçüncü gurupta, siyasi olarak affedilemeyecek tek suç, vatana ihanet suçudur. Var ya 149. Madde. Orada bagy var, yani devlete asilik, Osmanlı da olan bunlar.
Süre bitti, gurup toplantısında Erbakan Hoca diğer arkadaşların hazırlanamadık, diye mazeret bildirmeleri üzerine af konusunda yaptığım çalışmalar için bana söz verdi, ben de yaptığım çalışmayı aktardım.
İşte Ali Güneri hapiste bana bu olayı anlattıktan sonra dedi ki:
-Sen gurupta af kanunu konusunda bir sunum yapmışsın, sen o sunumu yapınca, gurupta kimse sesini çıkaramamış. Hoca da işte Adalet Bakanı olacak adam bu, demiş. Sen bu sunumunla bakanlığa gelmişsin. 
Sonradan, çıkarılan af kanunu hakkında, 24’lerin sesi çıkmaya başladı. Bir bir istifa ettiler. Ama onlar asıl af kanunu için değil, zahiri olarak onu sebep göstererek istifa ettiler. O sebep olmasa idi, başka bir bahane bulacaklardı.
1974 yılında Kıbrıs harekatından sonra af kanunu çıktı. Dediğim gibi  T.C.K.nun 142-142-163. Maddeleri çok kritikti, bunları affın dışında tutamazdık. Yalnız 149.madde, yani vatan ihaneti maddesi kapsam dışı bırakıldı. Biz bunların hepsini affın içine aldık, bir tek 149.madde, onu affın dışına bıraktık. Ayrıca Osmanlı Hanedanı’na mensup kişilerin de yurda girişlerini serbest bırakan maddeyi ilave ettik.”
Medine’de vefat etmiş bulunan Rahmetli Ali Ulvi Kurucu’nun yayınlanan hatıralarında şöyle bir olay geçiyor:
(Cilt:3, sahife:352)
“1074 senesiydi. Tam yirmisekiz otomobillik bir kafile ile Medine’ye geldiler. Necmettin Erbakan, Korkut Özal, Fehim Adak, Recai Kutan, Temel Karamollaoğlu, Osman Nuri Çataklı beyler de kafilenin içindeydiler. Dervişler o sene kalabalık gelmişlerdi. Bizim ev doldu taştı. Civarımızdaki evler de tutuldu, dolduruldu.
Ankara’daki Suudi Sefiri vaziyeti öğrenmiş, buraya hükümete bildirmiş; ve Türkiye’den Hacc’a bakanlar geliyor, demiş. Hükümete bunları alıp Suudilerin misafirhanesi olan Daruzziyafe’de ağırlasın diye haber vermiş.
Suudi teşrifat işlerinden sorumlu olanlar devamlı bizi aramaya başladılar, geldiler mi, geldiler mi, diye sorup duruyorlar. Geldiklerinde telefonla bildirdim. Hükümetin adamları teşrifat arabaları ile geldiler.
-Bakanları ve arkadaşlarını alacağız!
Diyorlardı. Korkut Bey çıktı, İngilizce konuşuyor, Hükümetin adamları:
-Efendim Sefir Bey teşriflerinizi bildirdi, misafirimiz olacaksınız.
Deyince cevap verdi:
-Çok teşekkür ederiz. Hükümete teşekkürlerimizi bildiriniz. Ancak bu ev ağabeyimizin evidir. Senelerden beri bu eve gelir, kalırız. Binaenaleyh, biz buraya alışığız, buradan ayrılamayız. Bizim yerimize Müslüman dünyasından gelmiş garipleri alıp misafir ediniz…
O sırada bizim evin sıvası henüz yapılmamıştı. Teşrifatın adamı giderken, sanki şöyle der gibi, döner döner arkasına bakardı:
-Yahu sıvası dahi olmayan evi, saraya tercih ediyorlar, bu adamlar. Yahu nasıl bakan bunlar Allah aşkına!
Korkut Bey dışarıda adamla konuşurken, Osman Nuri Çataklı Bey şöyle demişti:
-Bu eve, buraya öyle alıştım ki, sanki burada kalmasam Hacc’ım kabul olmayacak gibi geliyor!”
Osman Öztürk anlatıyor:
“MSP döneminde Milliyetci Cephe Koalisyonu zamanından bir hatıramı anlatacağım.
Merhum babam, Sami Efendi’ye intisaplı idi. Müstakil, bahçeli bir evimiz vardı. Bir rivayete göre Erbakan Hocamız Sami Efendiye intisap etmiş, deniliyordu. Kendisi o tarihte Başbakan yardımcısı idi. Babam birgün bana dedi ki:
-Evladım, Erbakan Hoca gelecek bu gün bize, Sami Efendi Hazretleri ile görüşecekler. Bizim evde görüşecekler. Ona göre sen hizmette ol da, hani bir kusur etmeyelim!
Biz eve gittik, nöbete durduk. Sami Efendi geldi, kısa süre sonra da kapımıza bir araba yanaştı. Sivil bir araba. Arabadan Erbakan Hoca indi ama, tanıyana aşk olsun. Bir topçu beresini kafaya yan yatırmış, kocaman bir kara gözlük, güneş gözlüğü takmış. Tanınmamak için, paltonun yakasını kaldırmış, böyle bu vaziyette indi. Yahu anladım hocayı bekliyorum, bu Hoca o ama, yani hakikaten o muydu, değil miydi, bir tuhaf oldum. Neyse aldık götürdük içeri. Orada bir odada epeyce halvet oldular. Bir kısmında peder bulunmuş, bir kısmında bulunmamış, baş başa kalmışlar. Sonra işte bayağı bir ter dökmüş olarak çıktı. Şıpır, şıpır alnından ter damlayarak. Tabi bu görüşmenin bir istişare görüşmesi mi, yoksa alınan  emanetle ilgili bir hesap verme görüşmesi miydi, bilemiyorum. Ama terlediğini gördük.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri ile de zaman zaman istişaresi olurdu. Ama aleni, camide görüşürlerdi. Bu tür bir hesap verme görüşmesini ilk defa görmüş oldum.”
Fehim Adak anlatıyor:
“1974’te Hacc’a karayolu ile gidişi Milli Görüş serbest hale getirmişti. O yıl Hacc’a 165 bin kişi gitmişti. Her yıl da artarak hacı miktarı yükseliyordu.
Milliyetci Cephe koalisyonları zamanında bir gün Başbakan Demirel, Bakanlar Kurulu’na bir mesele geitirdi: Karayolu ile Hacc’a gidiş yasaklanacak. Arabistan’da kolera tespit edilmiş, aman efendim karayolunu yasaklayalım, diye. Sadettin Bilgiç Ulaştırma Bakanı. Demirel onu kullanarak bu teklifi masaya getirdi.
 Allah selamet versin, biz de Hoca’nın gözüne bakıyoruz, Hoca ne yapacak da bize sinyal verecek diye. Sonunda Hoca söz aldı:
-Sayın Demirel, şu kolera mikrobu çok akıllı bir mikrop. Karayı havayı fark edebiliyor. Havaya bulaşmıyor, karaya bulaşıyor. Bu nasıl bir mikrop?
Biz bu sözlerden alacağımız sinyali almış olduk. Ben söz aldım:
  -Sayın Demirel, bu Bakanlar Kurulu’ndan böyle bir yasak çıkmaz. Ancak siz bu Bilgiç Bakanınıza söyleyin, biz Müslümanız ve bunun gereklerini yaparız. Bu tür eften püften engel ve bahaneleri kesinlikle tanımayız. Biz Müslümanlığımızın gereğini yaparız, sizin Bakanınız da hangi dine mensupsa onun gereğini yapsın!
Dedim. Biraz da ağır oldu ama, Demirel işi kavradı, hemen çark yaptı:
-Efendim biz müzakere ediyoruz, biz illa yasaklansın falan da demiyoruz!
Demek zorunda kaldı.” 
Yine Fehim Adak anlatıyor:
“Biz 1979-1980 yıllarında Demirel azınlık hükümetini dışarıdan şartlı olarak destekliyorduk. Bir gün Erbakan Hoca beni yanına çağırdı. Bir konuyu müzakere ediyorduk. Tam o sırada Devlet Bakanı Seyfi Öztürk geldi. Adalet Parti’li Devlet Bakanı. Talimat almış, faiz artırılacak. Bu konuyu Erbakan Hoca’ya takdim etti. Hoca dedi ki:
-Seyfi eline kâğıt kalem al!
Dedi. Seyfi Özürk keyiflendi, lehte bir şey söyleyecek zannetti. Hoca devam etti:
-Yaz, Maliye Bakanlığının faizi %2 arttırma yetkisi var. Bu yetki de dahil, hiçbir şekilde, kesinlikle faiz artırılmayacak!
Dedi. Seyfi şok oldu, bozuldu. Hoca devamla:
-Tamam, kapat git, patronuna bunu anlat!
Dedi. İşte Hocamız böyle yiğit bir adamdı.”
Fehim Adak anlatmaya devam edıyor:
“1977 seçimleri olmuş, bizim milletvekili sayısı bir önceki seçimlere göre yarı yarıya azalmıştı. Bunu hezimet olarak kabul eden Korkut Özal, Türgut Özal, Osman Nuri Çataklı; Mehmet Zahit Kotku Hazretleri ile bu konuyu görüşmek için randevu almışlar. Recai Kutan ve beni de heyete dahil etmişler. Mehmet Efendi o zaman Bergama’da imiş. Ankara’dan Bergama’ya gittik. Turgut Özal da İzmir’den gelmişti. Bir odaya çekilerek görüşmeye başladık. Şöyle bir sedir var, sedirde Turgut ve Korkut var. Yanda yer minderi, Mehmet Efendi ve onun yanında Recai Bey var, Osman abi var, ben varım. Turgut Özal söze girdi:
-Efendim, Necmettin Erbakan Bey bir muharebe kaybetmiştir.  Osmanlıda muharebe kaybedeni öldürürler!
Dedi. Ben baktım kimseden ses yok, söze girdim:
-Efendim Osmanlıların böyle bir şey yaptığını ben kabul etmiyorum, muharebe kaybetmek de Allah’ın takdiridir. Eğer kusur yoksa bu Allah’ın takdiridir. Allah’ın takdirine isyan Müslümanlıkta yoktur. Bir kelle koparmak, bütün insanların kellesini koparmak gibidir. Öyle şey mi olur? Yani efendim bu Osmanlıda sırf muharebe kaybetti diye kelle almak duyulmuş şey değil. Ama kusur ve kabahat varsa o başka. Bunu yapan olmuşsa suç işlemiş demektir.
Dedim ve kelle işi öylece kapandı. Onlar da üsteleyemediler daha. Adamlar sanki hakikaten darağacı hazırlamışlar. Sonra Turgut Özal dedi ki:
-Efendim, Necmettin Bey sizi dinlemiyor.
Dedi. Hoca Efendi, ne evet, ne hayır, bir şey demedi. Turgut Özal tekrar, Recai Bey ve bana dönerek:
-Sizler de Necmettin Bey’in etkisi ile Hoca Efendi’ye itaatsizlik yapıyorsunuz.
Deyince ben tekrar söze girdim.
-Efendim biz işin inceliğini, kabalığını anlamıyoruz. Biz çok net olan şeyleri kavrıyoruz. Onun dışındakileri kavrayamıyoruz. Biz hangi hareketimizle itaatsizlik yaptığımızı anlyamıyoruz. Siz bize seçimlere girin dediniz, biz de girdik, Bakanlığı kabul edin dediniz, ettik. Biz işin inceliğini kavramıyoruz, ben şahsen kavrayamam. Bana net olarak, böyle yap, denirse anlarım. Onun dışında bişey anlamam. Bu gün bize, Milletvekilliği’ni bırakın, Bakanlığı bırakın, derse; şu kapıdan çıktığımız zaman her şeyi bırakır gideriz.
Dedim.
Bu müzakere böylece kesildi. Yani bu iş böylece bitti.
Çıktık geldik evlerimize. Bir müddet sonra Recai Bey’den bir telefon gedi. Diyor ki:
-Bu adamlar yine senle bizi Mehmet Efendi’yi dinlemiyorlar, itaatsizlik yapıyorlar diye laf üretmeye başlamışlar.
Bunun üzerine biz tekrar İstanbul’a Mehmet Efendi’ye gittik. Üç kişi olarak yalnız görüşme istedik. Söz bana düştü:
-Efendim Bergama’da Zatı Alinize gelmiştik. Malum konuşmaları yapmıştık. Bunlar yine bizim için, Mehmet Efendi Hazretlerine itaat etmiyorlar, diye sağda solda konuşuyorlar. Biz Necmettin Bey’e itaat  ediyorsak ve Necmettin Bey’in yanındaysak, sizin talimatınızla, sizin emrinizle yanındayız. Eğer bugün bize milletvekilliğini, bakanlığı bırakın, derseniz, baş ve göz üstüne deriz, dışarı çıkar çıkmaz bırakırız.
Dedim. Dedi ki:
-Evladım iyi kötü bir hizmet yapıyorsunuz, bu hizmet imkânını niye bırakacaksınız? Ben bazı meselelerde susarım, benim susmam edebimden dolayıdır. Benim susmamı bazıları kendi söylediklerini tasvip ediyorum, anlamında kabul ediyorlar. Böyle bir durum yokken, bunlar nasıl yalan söylüyorlar, böyle?
Dedi. Ben hayatımda Mehmet Efendi’nin ağzından, yalan söylüyor, diye bir kimse hakkında, ilk defa duydum. Daha sonra da duymadım. Sonra sözünü şöyle bitirdi:  
-Gidin işinize devam edin!
Dedi. Elini öptük çıktık. Yani Erbakan Hoca hakkında çok yalanlar uydurdular. Uğraştılar.” 
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“Milliyetci Cephe koalisyanları zamanında idi. Erbakan Hocam Bursa’ya gelmişti. Miting yapacak ve İnegöl’de temel atacaktı.
Bursa da Çekirge’den çıktık, Formula meydanına geliyoruz. Osman Yumakoğulları falan da orada. Biz  tabi kafileler halinde gidiyoruz. Hocam da orada yolun kenarında bizi seyrediyormuş. Beni görmüş, Yumakoğullarına dönüp şunları söylemiş:
-Osman, Osman! Şu çocuğa dikkatlice bak bakalım! Bize bunun gibi üç tane insan lazım. Bak bu adam Rumeli Beylerbeyi!
Demiş. Oradan Formüla meydanına geldik, mitingimizi yaptık. Erbakan Hocam konuşmasını yaptı. Sonra İnegöl’e geldi, Rulman Fabrikası ve Organize Sanayi Bölgesi’nin temelini attı. İşte ondan sonra benim lakabım hep Rumeli Beylerbeyi olarak kaldı. Erbakan Hocam bu lakabımı da yazarak bana bir madalya hazırlatmış vermek istedi, ben utanarak almadım. Ben madalya için çalışmadım, diyerek almadım. Sonra o madalya İnegöl’e gönderilmiş.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“1973 seçimlerinden sonra Milli Selamet’siz hükümet kurma çalışmaları başarısız oldu. MSP-CHP hükümeti kuruldu. Yeni kurulan hükümette Bülent Ecevit Başbakan, Erbakan Hocamız Başbakan Yardımcısı, Oğuzhan Asiltürk de İçişleri Bakanı idi.
Halbuki MSP Manisa Milletvekili Gündüz Sevilgen İçişleri bakanı olmak istiyormuş. Bu maksatla her Manisa’ya gelişinde, Oğuzhan Asiltürk’ün aleyhinde konuşur, ben İçişleri Bakanı olsam, böyle yapardım, şöyle yapardım, diye yüksek perdeden sözler söylerdi. Bir gün yine o böyle şeyler söyleyince Bülent Arınç Başkanlığında bir heyet kurup, Erbakan Hocamızı ziyaret edip, Gündüz Sevilgen’in İçişleri Bakanlığı’na getirilmesini teklif edecektik. Diyecektik ki:
-Hocam Oğuzhan Asiltürk’e bakanlık yakışmıyor. Bakanlık yapamiyor. Halk hep dedikodu yapıyor. Onu görevden alsanız da Gündüz Sevilgen Bey’i getirseniz iyi olur! Hem Ege Bölgesi’nden de bir bakan kabinede olmuş olur!
Heyette ben de vardım. Randevu istedik, Hocam kabul etmiş, çağırdı bizi karşısına oturttu. Hoşbeşten sonra biz ona henüz hiçbir şey söylememişken o bize Milli Nizam Partisi’nin kuruluşunu anlatmaya başladı. Biz acaba hiç alakasız bir konuyu bize neden anlatıyor ki, diye tereddüt geçiriyorduk. Bize dedi ki:
Bir gün bize Milli Nizam Partisi’ni kurma görevi verilmişti. O akşam eve geldik, kuruluşla ilgili çalışmaları yapıyorduk. Biz uyumaya fırsat bulamadan çalışyorduk. Sabah ezanı vakti yaklaşmıştı. Kapımız çaldı. Balkona çıkıp baktığımızda aşağıda Oğuzhan Bey’i gördük:
-Hoyrola Oğuzhan, bir şey mi oldu?
Diye sorduk.
-Hocam size bu gece önemli bir görev tevdi edilmiş. Bilin ki ben burada emrinizdeyim. Ne gerekiyorsa yanınızdayım!
Diye cevap verdi. Hocamız, bize dönerek:
-Bu davanın bizden sonraki kurbanı Oğuzhan Bey’dir. Arkadaşlar, yoksa siz bu arkadaşımızı görevden alalım da, zorla kendisine görev kabul ettirdiğimiz bir şahsı bakan yapalım, diye mi geldiniz?
Dedi. Bizlerde konuşacak mecal kalmadı. Müsaade isteyip oradan ayrıldık.”
Erbakan Hocamız, Başbakan Yardımcısı iken  7. İslam Ülkeleri Konferansı delegelerine, 13 Mayıs 1976 tarhinde, saat 21’de bir konuşma yaptı. Önemine binaen bu konuşmayı aynen alıyoruz:
Bismillâhirrahmânirrahîm…
İslâm Ülkelerinin Muhterem Dışişleri Bakanları!
İslâm Ülkelerinin Muhterem Temsilcileri!
Muhterem Misafirler!
Muhterem Basın Mensupları, Radyo ve TV Temsilcileri!
Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Hepinize hoş geldiniz diyorum. Yeryüzündeki bir milyarlık İslâm Âlemi’nden gelen temsilciler olarak hepinizi hürmet ve muhabbetle selâmlıyorum.
Hicrî 13 Cemaziyel Evvel 1396 ve Milâdî 13 Mayıs 1976 gününe raslayan bu mübarek Cuma gecesinde, böyle tarihî ve büyük mânâlar taşıyan bir yerele, bizi bir araya toplayan Cenabı Hakk Zülcelâl Hazretlerine sonsuz şükürler olsun.
Bu gece hepimizin hayatı boyunca unutamayacağı tarihî bir gece yaşadığımıza inanıyorum.
Biraz evvel buraya girerken hepimizin bir bir altından geçtiğimiz tarihî Topkapı Sarayı'nın kapısının üzerinde Kelimei Tevhid, Lâ ilahe illallah Muhammedü'r Resûlüllah, yazılıdır.
Bu sarayı Sultan Fatih İstanbul'un fethini müteakip yaptırdı. Devlet işlerini burada görürdü. Asırlar boyu bu sarayda bütün İslâm Âlemi’ne hizmet için geceli gündüzlü ihlâs ile çalışıldı. Asırlar boyu Hakk’ı ve adaleti bütün yeryüzüne yaymak için hareket eden ordular bu meydanda toplanarak yola çıktılar. Endonezya'nın, Filipinler’in, Hollanda müstemlekesi olmaması için gönderilen donanmanın sevk kararı bu sarayda alındı. Libya, Fas, Tunus ve Cezayir'in yabancıların istilâ ve zulmünden kurtarılması için gönderilen donanmaların ve orduların sevk kararı bu sarayda alındı.
Şu anda hepimizin sırtımızı dayadığımız şu arkadaki saray binasının içinde Serveri Kâinat Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm'ın sancağı var, mübarek hırkası var, kılıçları var, Sakalı Şerifleri var, yabancı ülkeleri sulh yoluyla hidayete, doğru yola davet eden mübarek mektupları var.
Bu arkamızdaki binada Kâbei Muazzama'nın anahtarı var.
Sizler ki, bugün yeryüzünde, Suudî Arabistan'dan Moritanya'ya, Endonezya'dan Fas'a kadar arza yayılmış nüfusu bir milyara varan 50 ye yakın Müslüman ülkelerden gelen temsilcilersiniz. İslâm Konferansı münasebetiyle tarihî şehir İstanbul'a teşrif ettiniz. Bu gece burada Hicret’ten 1396 sene sonra hepimiz beraberce Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselam'ın mübarek emanetlerinin huzurunda tekrar bir araya toplandık.
Ey Müslüman Ülkelerden gelen Temsilciler, size hitap ettiğim bu mikrofonun üzerine konduğu şu gördüğünüz taş, asırlar boyu bu saraydan bütün, dünyaya hakkı ve adaleti yaymak için hareket eden şehitler ve gaziler ordularının sefere çıkarken sancaklarını koyduğu taştır.
İşte bugün de biz bu tarihî bahçede toplanıp dayanışmamızı kuvvetlendirdikten sonra, Hakk’ı, adaleti bütün yeryüzüne sulh yoluyla fikir ve inanç yoluyla yaymak için azimle, şevkle ülkelerimize dağılmalıyız.
Bütün bunları bilip hissedince heyecanlanmamak mümkün müdür? Cûşu hurûşa, galeyana gelmemek mümkün müdür?
Elbette şu anda Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselam'dan bu ana kadar gelen şerefli tarihi hep beraber duyuyoruz, elbette tarihî gece yaşıyoruz. Müslümanlar kardeştirler. Onu duyuyoruz, onu yaşıyoruz.
Böyle manalı bir gecede bizi bir araya toplayan bu hayırlı geceyi nasip eden Cenabı Hakk'a sonsuz şükürler olsun.
Muhterem Temsilciler!
Muhterem Misafirler!
Asırlar boyu müslüman ülkelerin hâkim olduğu devirlerde, yeryüzünde temelde hakkaniyet ve adalet hâkimdi. Bir ülkenin insanlarını yurdundan çıkartıp, yabancıları' oraya yerleştirmek veya ülkeleri insan haklarına aykırı olarak müstemleke yapmak gibi fiiller cereyan edemiyordu.
Son asırlardaki haksızlıkların ve insanlığın bugün içine düştüğü manevî çöküntünün önlenebilmesi, bunların ortadan kalkması için Müslüman ülkelerin dayanışması ve yeniden güç-lenmeleri lüzumludur ve bütün insanlık için faydalıdır.
Asırlar boyu düzenlenen Haçlı seferleriyle İslam âlemine hücumlar yapıldı. Bu gün bunların hata olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Son bir asrın ilk yarısında müslüman ülkelerin büyük kısmı insan haklarına aykırı olarak yabancıların istilâsı altına girmişti. Fakat çok şükür son 50 yıl zarfında Müslüman ülkeler bu haksız istilâlardan yaptıkları millî mücadeleler ile kendilerini kurtardılar. Türk İstiklâl Savaşı bu yeni devrin başlangıcı sayılabilir.
Bugün çok şükür Müslüman ülkeler haksız istilâlardan bazı istisnalar hariç kurtulmuşlardır. Müslüman ülkeler 7 yıl önce 1969 da ilk İslam Konferansını akdettiler. Ve o tarihten beri aralarında her türlü işbirliğini artırmaya, her sahada dayanışmaya başladılar.
Bu hayırlı hareketin yedinci senesindeyiz. Tarihî İstanbul şehrinde, asırlar boyu İslam Âlemi’ne idare merkezliği yapan başşehirlik yapan, İstanbul'da toplanılmış bulunuluyor. Bu toplantıda faydalı adımların atılmasını diliyoruz, bu toplantının Müslüman ülkeler arasındaki işbirliği ve dayanışmanın şuurlu bir şekilde, en ileri dereceye erişmesinin ve bu toplantının müslüman ülkeler arası münasebetlerde bir perçinleme rolü oynamasını temenni ediyoruz.
Türkiye olarak İslâm Konferansının kurucu üyesi olmaktan ve bugüne kadar ki bütün konferanslara iştirak etmekten bahtiyarlık duyuyoruz.
Hükümet programımızda kardeş Müslüman ülkelerle işbirliğimizi siyasî yönden, iktisadî yönden ve her türlü dayanışma yönünden en ileri dereceye eriştirmek azim ve kararında olduğumuzu açıkça bütün dünyaya ilân etmişizdir.
Mukaddes Kudüs şehri bir İslâm şehridir, en kısa zamanda istilâdan kurtarılarak inşaallah, yeniden bir İslâm şehri olacaktır.
Orta Doğu'da devamlı sulhun teessüsünde ilk adım olarak önce İsrail'in işgal ettiği topraklardan derhal geri çekilmesini şart olarak görüyoruz.
Filistin halkına yıllardan beri yapılan insanlık dışı muameleyi kınıyoruz. Filistin halkının her türlü haklarına kavuşmasını istiyoruz ve Filistin halkının bir an evvel vatanlarına ve yurtlarına kavuşmaları gereğine inanıyoruz.
Türkiye, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Türkiye'de bir büro açması için müzakerelere hazır olduğunu açıklamıştır.
Bugün yeryüzünde Filistinlilerden başka, ayrıca Eritre'de, Keşmir'de, Filipinler'de, Batı Trakya'da,  Doğu Türkistan'da ve diğer bazı ülkelerde Müslümanlara gayri müslimler tarafından yapılan insan haklarına aykırı zulümleri kınıyoruz. Bu zulümlere en kısa zamanda son verilmesini ve bu ülkelerdeki müslümanların en kısa zamanda her türlü haklarına kavuşmalarını istiyoruz.
Biz, İslâm Konferansı’mın 7. İstanbul toplantısından sonra artık, zaman zaman toplanıp dağılan bir teşkilât olması yerine, sürekli olarak çalışan güçlü ve devamlı bir teşkilât olmasını temenni ediyoruz.
Biz, İslâm Konferansı'nın organlarının yapacağı çalışmalarla Müslüman ülkeler arasındaki ekonomik, siyasî, kültürel işbirliğinin en ileri dereceye ulaştırılmasını istiyoruz. Bütün Müslüman ülkeler arasında daha fazla gecikilmeden müşterek pazar kurulmalıdır.
Müslüman ülkelerin asrın en ileri teknolojisine sahip olmaları için müşterek yatırımlar yapmaları ve koordine kalkınma plânları hazırlamaları şarttır.
Hiçbir Müslüman ülkenin batı ülkelerini taklide ihtiyacı yoktur. Ne faizci, sömürücü kapitalizmin, ne de insan tab'ına uymayan komünizmin ve komünizmden türeyen cereyanların, insanlara saadet getirmesi mümkün değildir.
İslâm Konferansının kültür araştırmaları yapan, sıhhatli bir ekonomiye geçişi sağlamak için ekonomik araştırmalar yapan ve mesut bir topluluk doğmasını hedef alan sosyal araştırmalar yapan organlarla teçhiz olunmasında zaruret vardır.
Müminler kardeştirler. En güzel işbirliği ve her türlü ileri dayanışma Müslümanlara ve Müslüman ülkelere yaraşır. Bir milyarlık İslâm Âlemi’nin bu gün elliye yakın ülke halkı olarak bütün mensupları, aynı hedeflere erişmeyi istiyorlar. Kalp beraberliği, gönül arzusu ve hedef beraberliği içindedirler. Bu yüzden İslâm Konferansı'nın kısa zamanda daha çok ileri mesafeler katedeceğine inanıyoruz.
Böyle hayırlı bir gecede, bu tarihî bahçede, bütün bu müşterek temennilerimizi aramızda konuşmayı nasip eden Cenabı Hakk'a bir kere daha şükrederek sözlerime son verirken, Müslüman ülkelerin temsilcileri olarak hepinizi tekrar hürmet ve muhabbetle selâmlar, Cenabı Hakk'dan İslâm Konferansı’na, bütün Müslüman ülkelere ve bütün Müslümanlara hayırlı muvaffakiyetler, bütün insanlığa hayırlı günler dilerim.
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Allah'a emanet olunuz.
ERBAKAN VE KIBRIS HAREKATI
Milli Selamet Partisi döneminin en önemli olaylarından birisi şüphesiz MSP-CHP koalisyonu ve Kıbrıs harekatının yapılmış olmasıdır. Kıbrıs harekatında dinamik rol oynayan Milli Görüş ve Lider Erbakan’dır. Bu harekatın yapılması esnasında, acaba bu güne kadar söylenip yazılmamış olan, bilmediğimiz enteresan olaylar var mıdır?
Fehim Adak anlatıyor:
“Kıbrıs harekatı günlerinde zaman zaman Bakanlar Kurulu gece gündüz toplantıya çağırılırdı. Herakat kararının ertesi günü Ecevit ve Asiltürk Londra’dan döndüler. Başbakanlığa Sisko isimli Amerikan Dışişleri özel temsilcisi geldi, üst katta oturuyor. Ecevit yukarı çıkıyor, aşağı iniyor, Kissinger’e telefon açıyor, Kissinger yukarı, Kissinger aşağı böyle bir hava tabi. Çıkarma kararı da verilmiş olduğundan geri dönüşü mümkün değil. Askerlerimiz gerekenleri yapıyor. Hoca da bizler de hep dua ediyoruz. Allah’a sığınıyoruz. O gece Bakanlar Kurulu’nu toplantıya davet ettiler. Gece saat 24 veya 01 idi. Biz MSP’li bakanlar önce Hocamızın odasına gidiyorduk. Arkasından toplantı yapıyorduk. Ben gece Allah’u âlem, 01.30 veya 02.00 idi geldim, herkesten önce geldim. Sonra gittim, Hocamızın odasına girdim. Kuranı Kerim’i açmış okuyor. (Fehim Adak bu cümleyi ifade ederken duygularına hakim olamadı, ağlamaya başladı) Biz evlerimizde istirahate gitmişiz, o odasında Kuran Okuyordu. Neyse hepimiz yalvarıyorduk, Elhamdülillah…
1974 Kıbrıs harekatında Allah bizi başarılı etti. Başarılı etti de ne oldu, Hoca devamlı bağımsız bir Türk kısmı olsun, bağımsız Rum kısmı olsun, tezini işliyordu. Başta ortağımız CHP buna karşı çıkıyordu. Yabancılar da karşı çıkıyordu. Çünkü Maraş ve bölgesi çok öenmli idi. Neden, çünkü, orada heriflerin yatırımı var, bundan dolayı hem ortağımız, hem de yabancılar bağımsızlılık istemiyorlardı. Ortağımız korktuğu için, diğerlerinin de hesabı oladuğu için istemiyorlardı. İşte Maraş bölgesinin bu gün bile boş tutulmasının asıl sebebi budur.”
Lütfi Yalman şunları söylüyor:
“Hocamız çok büyük bir azim ve irade sahibiydi. Kıbrıs hadisesi üzerinden misal verecek olursak, bu hadisede üç defa asker yola çıkarılmış, Amerika’nın baskısıyla geri dönderilmiş. 1974 Kıbrıs Barış harekatı’nın emrini ve talimatını veren Erbakan Hoca’dır. Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar geliyor diyor ki:
-İzzetiyle şerefiyle oynanmış bir ordunun komutanı duruyor karşınızda. Eğer yeniden geri döneceksek hiç yola çıkmayalım!
Başbakan Vekili Erbakan Hocamız:
-Karar verilmiş ve kılıç kınından çıkmıştır. Kılıç vazifesini yapmadan asla yerine konulmaz!
Demiştir. Bilahare Semih Sancar, teşekkür için Hocamızı ziyaret etmiştir. İlk çıkartmanın olduğu gün. Herkes Hocamı arıyor. Hocam ise Başbakanlık’ta gecenin yarısında Fetih suresini açmış, gözyaşları içerisinde okuyor.
Erbakan Hocamız, milletine ve memleketine karşı çok aşırı duyarlı bir insandı. 1974’te MSP- CHP hükümeti kurulana kadar, Ortadoğu’da bir tek yere uçak seferi vardı. O da İsrail’e, Telaviv’e yapılıyordu. Sadece Hacc mevsiminde hacı götürmek için uçak seferleri yapılıyordu. Ortadoğu’ya, İslam ülkelerine uçak seferlerini başlatan Milli Görüş ve Erbakan Hocamızdır. Bunlar çok önemli adımlardır.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Kıbrıs Harekatı için karar vcerildiği gece idi. Oğuzhan Asiltürk, Dışişleri Bakanı ve Başbakan üç kişi İngiltere’ye gitmişlerdi. Hocam ise boş durmuyordu. Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar Paşa’yı çağırdı.  Genelkurmay Başkanı’na gereken talimatları verdi. Kulaklarımla duydum, Genel Kurmay Başkanı gerekli talimatları aldıktan sonra Hocamın yanından dışarı çıkarken:
-Ya askerliği bize Sayın Erbakan öğretiyor. Bu adam bu kadar bilgiye nereden ve nasıl sahip oldu, şaştım kaldım!
Diyordu. Öğrendiğime göre indirme harekatında önce paraşütle insan şeklinde doldurulmuş saman çuvalları atılmasını emretmiş. Böylece zayiatımız en aza iner diyerek. O çıkartma ve indirme harekatında neler yapmaları lazım geldiğini tek tek söylemiş. Bunları böyle uygularsanız, hem zayiatımız azalır, hem de başarı şansımız artar, diye. Semih Sancar Paşa işte bunlara hayret ediyormuş.
O gece Genel Kurmay Başkanı’nı gönderdi. Erbakan Hocamın, makamının arkasında küçük bir oda vardı. Namazlarını orada kılardı. O odaya girdi. Girerken de bize tenbih etti:
-Kimseyi içeri almayın!
Bir müddet sonra biz böyle içeri girdiğimizde, Hocamın orada namaz kılıp dualar ettiğini gördük. Takribi iki saat orada dua etti, zikretti, Kuran okudu. Verdiği savaş kararının zaferle sonuçlanması için. Sonra oradan güler yüzle çıktı. Şöyle dediğini duydum:
-Allahıma şükürler olsun!
Daha sonraki gün Ecevit Londradan döndü. Çıkarma kararının verildiğini, ordunun yolda olduğunu öğrenince, Erbakan ile baş başa bir görüşme yaptılar. Sert şekilde münakaşa ettiler. Nerdeyse birbirlerine giriyorlardı. Odadan:
-Nasıl böyle bir karar verirsin? Nasıl bu talimatı vardin?
Gibi sesler geliyordu. Sonra Bakanlar Kurulu yapıldı. Orada da sert münakaşalar olduğunu duyduk. Erbakan Hocam bu savaş kararını verdiği halde ve Ecevit bunu hiç istemediği halde, sonradan Ecevit kendini fatih ilan etti, ama Hocam tevazusundan dolayı sadece sustu. Zaten o günün medyası Ecevit taraftarı olduğu için, Erbakan’ın yaptığı bu kahramanlıklar hep görmezden geliniyordu.” 
Kıbrıs’taki olayların nasıl haber alındığını, Erbakan Hocamızın Kıbrıs’a garantör olarak müdahale edilmesini nasıl savunduğunu anlattı, Süleyman Arif Emre! Elbette bunlar daha önce yazılmış, çizilmiş ve öğrenilmiş hatıralar. Ancak şunu zikretmekte fayda görüyoruz:
Başbakan Ecevit, illa İngiltere’ye gideyim, dostum falanca filanca ile görüşeyim, onlarla beraberce müdahale edelim, İngiliz üslerine çıkalım, Atatürk’ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh, düsturunu gerçekleştirelim, askerlerimiz barış gönüllüsü olsunlar, gibi şairane hayalleri konuşmaya başlayınca Erbakan Hoca bize dedi ki:
-Ecevit madem çok ısrarlı, gitsin! Ama bu şair ruhlu adamı orada İngilizler kolay kandırır. Yanına Oğuzhan Asiltürk’ü de verelim, o mukayyet olsun!
Kıbrıs Harekatı’nın teferruatına girmek bu kitabın konusu değil. Ancak bazı sahneleri aktarmakla iktifa edeceğiz.
Malumdur, Ecevit İngiltere’ye gitmiş, Başbakan Vekili Erbakan Hocamız, askerlerle havaalanında toplantı yapıyor. Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar Paşa müdahale emri için yazılı kağıt istiyor. Orada Başbakan Vekili Erbakan imzası ile yazılı emir veriliyor. Sancar Erbakan Hocamıza diyor ki:
   -Efendim, bu emri aldık ve hemen yola çıkacağız. İsterseniz Kıbrıs’ın tamamını alalım, isterseniz yarısını alalım. Yarısı derseniz, isterseniz dikey keselim, Peygamber Efendimizin Halası’nın türbesi bizde kalsın. Dilerseniz, yeşil hatta kadar yatay keselim. Nasıl diyorsanız, biz bunu kısa sürede gerçekleştiririz.
Erbakan Hocamız da demiş ki:
-Biz Milli Selamet Partisi olarak isteriz ki, adanın tamamını kontrolümüze alalım. Ama biz tek başımıza değiliz, koalisyon hükümetiyiz. Şimdilik hedefiniz yeşil hatta kadar almak olsun. Biz konuyu müzakere eder, ortağımızı ikna edersek yeni emirler veririz.
Çıkarma işte bu görüşmeden sonra başlamıştır.
Yine Süleyman Arif Emre’nin anlattığına göre, Cuma günü Ecevit İngiltere’den eli boş döndükten sonra, kendi bakanları ile bir toplantı yapmıştı. Müdahale kararından vazgeçilmesi konusunda kendi bakanlarından bazıları Ecevit’i sıkıştırmışlar, ama o, okun yaydan çıktığını,  bu müdahalenin gerekli olduğunu, dönülemeyeceğini söylemiştir. Sülayman Arif Emre şöyle devam etti:
“Sonra Bakanlar Kurulu toplandı. Müdahale kararı orada tekrar gözden geçirildi. Çıkarma yapılması kabul edildi. Oğuzhan Asiltürk söz aldı:
-Arkadaşlar bu gün çok hayırlı bir gün, Cuma günü. Kararımız da çok hayırlı bir karar. Gelin Cuma namazını da beraber kılalım, ordumuzun başarısı için beraberce dua edelim.
Dedi. CHP’li bakanlar bu teklif için:
-Çok iyi olur, hay hay!
Dediler. İçimden dedim ki, şu Oğuzhan’a helal olsun. Bunların hepsini cumaya götürüp, secde ettirecek. Bu Kıbrıs Harekatı’ndan daha önemli ve zor!
Az sonra Çalışma Bakanı Önder Sav dedi ki:
-Hocam, benim eve gidip gusul ebdesti almam lazım, onun için ben camiye gitmesem de, evde şükür namazı kılsam olmaz mı?
Erbakan Hoca da dedi ki:
-Zararı yok siz evinizde dua edin, biz diğer arkadaşlarla camiye gideriz!
Diğer CHP’li bakanlar baktılar ki, izin almak kolaymış. Hepsi tek tek izin aldılar ve bizim de gusül abdesti almamız gerekiyor, dediler. Evde dua edeceğiz dediler. Meğer hepsi cünüp imiş!
Biz MSP’li 7 bakan olarak cumaya gittik.”
O gün Ecevit’e bir teklif daha yapılır. Teklifi yapan da Süleyman Arif Emre’dir:
  -Asker  orada savaşacak, şehit vereceğiz, yaralı vereceğiz. O halde denizden gidecek askerlerimize moral vermek, nasihat etmek ve dua etmek üzere Diyanet İşleri Başkanı’nı gönderelim.
Teklif kabul edilir. Derhal Diyanet İşleri Başkanı için İstanbul’a uçak bileti alınır. Maksat istihbaratı yanıltmaktır. Gerçeğinde İskenderun’a gönderilir. O görev yerine getirilir.
Kıbrıs harekatında Allah’ın yardım etmiş olduğu birçok sahne anlatılır. Bu konuyu Süleyman Arif Emre’ye sorduk. Zira o bu harekat sırasında Devlet Bakanı olarak Bakanlar Kurulu’nda idi. Şunları anlattı:
“Bir asker diğer bir asker arkadaşıyla Kıbrıs çıkartmasında beraber oluyorlar. Görev süresi dolan birisi Türkiye’ye memleketine döneceği sırada diğeri:
-Sen şimdi İstanbul’a dönüyorsun. İstanbul’un falanca semti falan adreste benim ailem var. Yaşlı babamla yaşlı annem orada oturur. Sana bir mektup vereyim, zahmet olmazsa onlara ulaştırırsın.
Diyor. Mektubu alan asker İstanbul’a geldiğinde o adresi bulup kapıyı çalıyor. Hakikaten çok yaşlı bir anne, bir de baba var. Mektubu alıp okuyunca hayret ediyorlar, diyorlar ki:
-Evladım, bu mektubu gönderen bizim evladımız, Kore savaşında şehit düştü, halbuki sen Kıbrıs’ta silah arkadaşımdı, beraber savaştık, diyorsun. Böyle bir şey nasıl olur?
Anlaşılıyor ki, Cenabı Allah askerlerimize şehitleri göndererek yardım ediyor.
Bir asker diyor ki:
-Biz helikopterde idik. Bombardıman esnasında  yanımızda birden bire yeşil kıyafetli birisi belirdi. Şu tarafı, şu tarafı bombalayın, o tarafa gitmeyin, diye bizi uyardı. Dediğini yaptık. Gerçekten de anlaşıldı ki, o dediği tarafta düşman makineli tüfeği varmış. Biz büyük bir tehlike atlatmışız.
Harekat emrinden sonra o savşta komutan olarak fiili görev yapmış bulunan ve daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı olan Nurettin Ersin Paşa ile, generaller ve bakanların bulunduğu bir yemekte yan yana düştük. Ben sordum:
 -Kıbrıs harekatı sırasında olağanüstü bir olay yaşadınız mı, varsa anlatır mısınız? Dedi ki şöyle bir olay yaşadık:
-Deniz kuvvetlerimiz hava muhalefeti dolayısı ile tam ineceğimiz kumsal sahile inemedi, inhiraf etti. Yaklaşmakta olduğumuz sahilde ise taşlar çakıllar vardı, sahile kapak atıp ta gemilerdeki personel ve malzemeleri çıkaramayacağız. Gemilerin bir tanesinde de dozer var. Dozer operatörü bir eri görevlendirdik. Dozeri sahile indireceğiz ve oraları düzeltmesini isteyeceğiz. Asker dozerle gemiden sahile indi, kayaları dozerle düzeltmeye başladı. Dozeri o asker sahilde kullanarak, o sahayı gemilerin kapak atması için müsait hale getirinceye kadar düzledi. Düşman siperlerinden dozerin üzerine yağmur gibi ateş edildiği halde, erimizi vuramadılar. Sonra dozerci er aşağı indi, gemilerin manevra yapması için el işaretleri ile yardımcı oldu, ama erimizi yine vuramadılar. Böyle olağanüstü bir olay yaşadık. Sonra kapaklar atıldı, malzeme boşaltıldı. Asker indirmeye başladık. Düşündüm ki, tam o anlar kritik anlardır. Düşman tanklarla saldırsa bizi perişan edebilir, çıkartmayı engelleyebilirlerdi. Öyle de oldu. Saldırıya geçtiler, birinci tank geldi. Bazukacıya emir verdik, ateş etti. Tankı en kritik yerinden vurdu. O tank mıhlandı, ikinci tank geldi, o da mıhlandı, üçüncü tank geldi, o da mıhlandı. Baktılar ki tankları hep vuruluyor, ta Beşparmak dağlarına kadar kaçtılar. Halbuki tankların önünde çok kalın zırhlar vardır, buna rağmen askerlerimiz gelen bütün tankları vurdular. İşte böyle olağanüstü şeyler yaşadık.
Dedi. Yine bu harekatta helikopter pilotluğu yapan bir amcaoğlu vardı. Adı da Rıza Emre. Halen hayattadır. O anlatıyor:
-Harekat günü 80–90 helikopterle adaya havadan çıkartma yapıyoruz. Beşparmak dağlarını aşarken düşman uçaksavarlarının üzerinden geçiyoruz, iki gün üç gün helikopterlerle devamlı asker taşıdığımız halde, tek bir helikoptere isabet kaydedemediler. En inkarcı ve maneviyata bigane subaylar bile, demişler ki; etrafımızı ve bizi Cenabı Hak görünmeyen bir muhafaza ile korumasaydı mutlaka biz çok şehit verirdik…
Diye anlatır. Bir seferinde de bir askerimiz bir dereye inmiş su içecek. Yanına silahını da almamış. Bir değnek var sadece. Orada bir manga düşman askeri ile karşılaşıyor. Hemen sopasını silah gibi onlara doğrultmuş, hemen hepsi ellerini kaldırarak teslim olmuşlar. Hepsini almış getirmiş.”
Mustafa Algül anlatıyor:
“Erbakan Hocamı ben 1973 seçimleri öncesi Ezine ilçesinde tanıdım. Miting yaptı akşamüzeri, o mitinge ben de bakalım ne diyecek bu adam, diye meraktan gittim. Millet toplanmış ama çok büyük kalabalık yok. 50-100 kişi civarında insan. Biz de iki üç kişi bulunduk, kardeşim Hüseyin Algül ile. Hocamın orada konuştuğu şeylerden bir tek cümle aklımda kaldı. Dedi ki:
-Mikrop eskiden 500mg. penisilin vurunca ölüyordu. Şimdi kendini korumaya aldı, 700’e çıktı, 800’e çıktı. Artık 1000 mg.ı zor öldürüyor!
 Şimdi mitinge katılan etrafımdakiler, diyor ki:
-Ya, bu adam ne kadar doğru konuşuyor, ne kadar güzel konuşuyor, ne kadar söyledikleri doğru!
Daha sonra 1974 Kıbrıs harekatı sırasında bir iş için İsparta Eğirdir’de buluyordum. Lüks bir otelde idim. İnsanlar harpten dolayı korkmaya başladılar. İşte şöyle olur böyle olur, bizi de savaşa çekerler, Amerika ne yapar falan diye bir takım endişelerini dile getiriyorlar. Ben dedim ki:
-Korkmayın arkadaşlar. Erbakan Hocam hükümette olduğu müddetçe hiç korkmayın. Zafer bizim olacak, Amerika falan hiçbir şey yapamaz!
 Hâlbuki hiçbir bilgim ve alakam da yok. Ama neden böyle dedim, çünkü içime öyle doğdu, aklıma o sözler geldi. Halbuki siyasetle falan hiç alakam yok. İçime doğdu.”
ERBAKAN VE AĞIR SANAYİ HAMLESİ
Milli Selamet Partisi döneminde Erbakan Hocamızın en önemli faaliyetlerinden bir tanesi de sanayi hamlesinin başlatılmasıdır. Bunun için kısa sayılan koalisyon ortaklıkları sürecinde, yaklaşık 200 ağır sanayi tesisinin planı, projesi yapılmış, temelleri atılmış ve hızla inşasına girişilmiştir. Artık Erbakan Hocamızın ta 1950’li yıllardan itibaren hedefi olan Türkiye’nin sanayileşmesi konusunda adımlar atmanın zamanıdır. Yurdun hemen hemen her köşesinde, bizzat kendisi tarafından birer sanayi tesisinin temeli atılmaya başlanmıştır. Gece gündüz veya tatil mesai mefhumunu rafa kaldırarak, büyük bir gayretle çalışmakta ve ilgilileri çalıştırmaktadır. Gerek plan proje aşamasında, gerekse arazide bu süreçte enteresan olaylar da meydana gelmiştir.  Bir iki örnek olayı kitabımıza taşıyacağız.
Milli Selamet Partisi döneminde onun yakınında uzun süre bulunmuş ve bu sürece katkısı olan Cengiz Ocakçı anlattı:
“200 ağır sanayi hamlesi içerisinde yer alan tesislerden birisi de Erzincan’daki Taksan Takım Tezgahları Sanayi idi. Sanayi Daire Başkanı Kamil Büyüközer’in sekreteri idik. Erzincan’a gidildi ve bu tesisin temeli bizzat Erbakan Hocamız tarafından atıldı. 
O zamanın CHP Erzincan Senatörü Niyazi Ünsal, bizden sonra gitmiş, o temeli topraktan çıkarmış, yanlarındaki demirleri ile beraber arabasının bagajına yerleştirmiş. Ertesi gün TBMM’ne getirdi. Teşhir etti. O zamanın iri gazetesi Günaydın dahil olmak üzere, bir çok basın temsilcisi, böyle enteresan bir malzemeyi değerlendirmek üzere oraya geldiler. Böylece Erbakan’ın atmış olduğu temellerin asılsız ve yalan olduğu, geçersiz olduğu ortaya çıkarılmış ve millet bu şekilde ikna edilmiş olacaktı.
O gün, yani 11 Temmuz 1976 günü TBMM en renkli günlerinden birini yaşadı. Niyazi Ünsal söz aldı ve bu temellerin asılsız olduğunu, milletin kandırılmakta olduğunu, Erbakan Hoca’nın hayalperest olduğunu, işte ıssız tarlalara attığı temellerden birini arabasının bagajına koyup getirdiğini, ballandıra ballandıra anlattı. Erbakan’a iftira üzerine iftira attıktan sonra söz sırası Erbakan’a geldi.
Niyazi Ünsal’ın iddialarına bir bir cevap vererek, bu projelerin planlara dahil olduğunu, finansmanının hazır olduğunu ve inşallah bunlar üretime başladığında Türkiye’nin dev adımlar atmış olacağını izah ettikten sonra, Niyazi Ünsal’a dönerek:
-Sayın Ünsal’ın bu tesisin temellerini çıkarıp arabası ile buraya getirmiş olması, yapımı aksatmayacaktır. Çünkü bu temeller sembolik olarak atılmaktadır. Bu temel olsa da, olmasa da, bu tesisler yapılıp hizmete sunulacaktır. Bu tesisin Sayın Ünsal’ın söktüğü temellere ihtiyacı yoktur. Lakin sökülüp buraya taşınan bu temellere CHP’nin büyük ihtiyacı vardır. Çünkü CHP’nin temeli yoktur.
Bu kaliteli espri milletvekilleri tarafından alkışlarla karşılanmıştı.
Bu temelleri sökmüş bulunan Niyazi Ünsal hakkında devlete ait temelleri çalmış olmasından dolayı usulen bir dava açılmıştı.
Bu olaydan kısa bir müddet sonra, kısmi senato seçimleri yapılmış,  Niyazi Ünsal tekrar seçilememişti. Daha sonra ise İstanbul’da meşhur Güneş Motel görüşmelerinden sonra, Adalet Partisi’nden 11 milletvekili istifa ederek, 2.MC hükümetinin devrilmesi ile, CHP ve Ecevit’in hükümet kurmasını sağlamışlardı. Bu 11 milletvekilinin hepsine Ecevit tarafından birer bakanlık verilmişti. Bütün bu pazarlıklar sürerken, Erzincan’da yapımı büyük ölçüde tamamlanmış ve makineleri monte edilmiş bulunan Taksan’ın, Ecevit’in emri ile, Kayseri’ye nakli için de karar alınmıştı. Makine ve teçhizatı Kayseriye taşıyacak olan tırlar ve iş makineleri Taksan’ın kapısındadır. Fabrikanın çatısından bir feryat duyulur. Bakarlar ki bu, Erzincan Eski Senatörü Niyazi Ünsal’dır:
-Bu fabrikanın buradan başka yere götürülmesine asla izin vermeyeceğiz. Benim cenazemi çiğnemeden bu tesisleri sökemezsiniz!
Tabi o makineler sökülüp nakledildi ama, sonrası üretime geçirilemedi. Çünkü Erbakan Hocamız artık hükümette değildir. At sahibine göre kişneyecektir. Ya da kişneyemeyecektir.
Niyazi Ünsal 2010 yılında öldü. Sanıyorum felç olmuştu.”
Zihni Sadak anlatıyor:
 -Refah Partisi dönemiydi. Bir çalışma için helikopterle yola çıkmıştık gidiyorduk, Erbakan Hocam Rahmetli, Nazır Özsöz ve ben.    Doğuda bir şehrin dışında bir yerden geçerken hocam seslenmişti pilota:
-Şu an neredeyiz?
 Pilot cevap verdi:
-Hocam şu an tam olarak kestiremiyorum.
Hocam konuşmaya başladı:
-Olur mu, nasıl bilmezsin? Bak şurada biz Milli Selamet döneminde iken şu fabrikaları, şu organize sanayi bölgesini, şu tesisleri yapmıştık. Şunların temelini atmıştık! Siz buraları nasıl hatırlamazsınız?
Hepimiz şaştık kaldık.”
   
 

BÖLÜM-10 MİLLİ NİZAM PARTİSİ DÖNEMİ

MİLLİ NİZAM PARTİSİ DÖNEMİ Çok kıt imkanlar. Yanlı uygulanan kanunlar ve uygulayıcıları Demokles’in kılıcı gibi tepede duruyor. Bu şartlar altında kurulan Milli Nizam Partisi Anadolu’da nasıl teşkilatlandı? Hangi manevi dinamiklerle hareket ediliyordu?
Yasin Hatipoğlu o günlerden, aklında kalanları şöyle anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi Ankara’da kuruldu. Bize de Çorum Kurucu İl Başkanlığı görevi verildi. Ben her hafta sonu Cumartesi günleri kırık dökük otobüslere binerek Ankara’ya Genel Merkez’e gelirdim. Kızılay Sümer sokakta Milli Nizam Partisi Genel Merkezi vardı.
Necip Fazıl, Eşref Edip gibi kişileri de sık sık görür, beraber çalışmalar yapardık. Pazar günü akşam da otobüse veya kamyona nerede ne bulabiliyorsak, biner geri Çorum’a dönerdik.
Bir gün Erbakan Hocam Çorum’a geldi. Teşkilat çalışmalarına katılmak için. Çorum’da Hoca’yı gece nasıl ve nerede misafir edeceğimizin telaşındayız. Arkadaşların hiç birisinin düzgün bir evi yok. Benim evim de Alaca’da. Çorum’da evim yoktu. Zaten kirada otururduk. O kadar Belediye Başkanlığı yapmışız, evimiz yok, Elhamdülillah! İçimizden biri olan Sıddık Işık adında bir arkadaşımıza evini açmasını teklif ettik. Allah makamını Cennet eylesin, yaşlı, sakallı bir arkadaşımızdı. Bir de kırık dökük Palas Oteli vardı. Dedi ki:
  -Yasin Bey evladım, ben evde ağırlayamam Hocaefendi’yi. Ama bizim otel emrinizde, gelin bakın.
-Hay Allah razı olsun Sıddık Amca!
Dedik, gittik baktık ki, pireler desen vurmuş yorganlara! Hasır yataklar, yastıklar, üstünde mitil var. Nasıl edelim, ne yapalım, diye düşünsek de başka çaremiz yok. Erbakan Hocamız o gece o köhne otelde kaldı. Sabah geldik ki, Hoca kalkmış, tabi abdestini almış. Ulu Cami’de birlikte namaz kılacağız. Allah rahmet eylesin, içimizde Albay Mustafa Efendi de var. İriyarı bir adam. Tak tak bastonunu vurur yürürdü. Erbakan Hocam ona çok itibar ederdi. Yağmur çiseliyor, otelden çıktık, bizim gençleri teşkilatlandırmışız, akşamdan bu tarafa, minarelerin ucuna, bebeklerin avucuna, Hak yol İslam yazacağız, diye çınlıyor Çorum. Gittik namazları kıldık, geldik. Tabi Hoca her konuşmasında, sohbetinde çok açık ve çok net diyordu ki:
-Biz İslam’ı sadece gönüllerimize değil, bütün icraatımıza hakim kılmadıkça refaha ermemiz, felaha ermemiz mümkün değildir. Parti purti, bunların hepisi birer vesiledir. Hele hele bizim ülkemizde kanuni zorunluluklar dolayısı ile daha da çok mecburuz buna. Ama bilelim ki her ne yapıyor isek, bu İslam için olmalıdır. Çünki İslam’sız hiçbir şey olmaz!
Diyordu ve bütün çalışmalarını da bu kodlar üzerine oturtmuştu Erbakan Hoca. Aslına bakarsan, bizi bu özel konuşmalarla motive ediyordu.”
Mustafa Bilgin anlatıyor:
“Erbakan Hocam bana çok şeyler kazandırdı. Demirel hakkında bize:
-Demirel’le İnönü’nün arasında bir santim fark yoktur, bir gün gelir Demirel CHP’de çalışırsa, ya da İnönü gider sağ bir partide çalışırsa yadırgamayın!
Dediğinde, içimden:
-Amma palavra sıkıyorsun Hocam!
Demiştim. Sonra ben odasında defalarca kişisel olarak görüştüm. Hatta bir gün odasına gittiğim zaman, bir bey ve bayan çıktı, yarı çıplak denecek kadar açık. Bu arkadaşlarımız da Hoca’ya haddini bildirmek için gelmişler, hışımla girdiler. Sonra bu gelenler bayağı heyecanlı bir şekilde odadan gülerek çıktılar. Ben girdim:
-Hocam neler oldu burada? Bu arkadaşlar heyecanla çıktılar?
Dedim. Bana tebessüm ederek baktı:
-Bizim haddimizi bildirmeye gelmişler. Oturun bakalım, dedik, çay söyledik. Tüzüğümüzü sordular. Bizim 1400 yıllık tüzüğümüzün olduğunu söyledik. Bu konuyu konuşurken, masanın üzerinde bir maden parçası vardı.  Dedik ki, biz yolun kenarında bir taş varsa, buradan öğrenciler geçerken çarpmasın diye, bu taşı alıp yolun ortasına koyarsak, Cenabı Allah bize sevap yazar. Oradaki öğrenciler çarpmayacağı için. Biraz sonra da siz geldiniz hanımefendi, siz de, ne işi var bu taşın burada, dediniz ve bir arabanın tekerine dokunur, zarar verir diye, aldınız taşı yolun kenarına koydunuz. Siz de bu niyetle yaptığınızdan dolayı sevap kazanırsınız. Çünkü Sünnet’e uygun hareket etmiş olursunuz, dedik. Peki hangi parayla faaliyet yapıyorsunuz, dediklerinde, bağışlarla geçiniriz. Bazı kardeşlerimiz gelir, şu bağışımız var, anam öldü, onun mülkünü verelim, bunları Hakk’ın hakimiyeti için kullanın, derler, veya benzeri Biz bunlarla faaliyet gösteririz, dedik. Devlet bütçesine yükümüz yoktur, dedik. Öyle deyince kadın adamı dürtmeye başladı, bizim şurada anamızdan kalma gecekondu var ya, arsası çok büyük, onu verelim, şunu verelim, demeye başladılar. Bana birşeyler yazıp verdiler. İşte tapularının vakfedilmesi için ilgililere havale etmemizi istediler. Çıkarken de dediler ki, Hocam biz sizi böyle bilmediydik, çok enteresan şeyleri duyduk. Hocam bundan sonra yanınızdayız, diyerek sevinçle gülerek çıktılar…”
 Kimsenin tanımadığı, davayı bilmediği, bir avuç kişinin gayretleri ile faaliyetlerin yürütüldüğü günlerdir Milli Nizam.
Anadolu’da gidilen yerlerdeki çekilen zahmetleri ve işin farkında bir avuç insanın başına gelenlerin küçük bir örneğini Mehmet Karaman anlattı:
“Erbakan Hocamız 1971’de Milli Nizam Partisi’yle ilgili kuruluş çalışmaları için bizim ilçeye gelmişti. İkindi namazını babamın imamlık yaptığı camide kıldı. Namazdan çıktık, Hocam millete konuşacak.  Bir belediye başkanı vardı, konuşmak için kürsü istedik vermedi. Depocuya tenbih etmiş. Başka bir kuruluşta da kürsü bulunması imkansız. O devir öyleydi. Konuşmasın diye elektrikleri de kestirmiş. Meydanda 10-15 kişi varız. Bir halk şairi vardı ismi de Şükrü Delibalta. Kongrelerde ve mitinglerde sonradan hep şiirler okurdu. Hocamız ondan okumasını isterdi. Meydana çıktı bağırıyor:
-Biz bu kadarız diye Erbakan Hoca’yı konuşturmayanın bacaklarını kırarım!
Belediye Başkanı da oralarda dolaşıyor. Gençlerden bir iki tanesi sopayla geldiler, şairi dövecekler. Neyse bir masa ve sandalye bulundu, getirdiler, üzerine çıktı Erbakan Hocam konuşma yapıyor:
-Bizim davamız bacak kırma davası değil, Hakk’ı hakim kılma davasıdır!
Diye söze başladı ve konuştukça ortalık yatıştı. Herkes pür dikkat dinliyor. Bir saat falan konuştu. Rahmetli babam dedi ki:
   -İşte oğlum peşinden gideceğiniz lider budur. Ölümünüze kadar bu yoldan ayrılmayın!
Biz 5 kardeş bunu vasiyet belledik ve Elhamdülillah bu davadan bu güne kadar hiç fire vermedik ve hiç ayrılmadık. O zaman babam soruşturma geçirmiş, Erbakan’ın konuşmasına katıldı diye. Müftü Efendi, Kaymakam kanalından soru soruyor:
-Neden bir siyasi partinin konuşmasına gittin?
Diye. Cevap:
-30 yıldır bu caminin imamıyım, ilk defa bir parti genel başkanı geldi, benim arkamda namaz kıldı. Ben de gittim dinledim. Ecevit te gelip arkamda namaz kılsa, Demirel de gelip arkamda namaz kılsa, gidip dinlerim…
Soruşturmadan bir şey çıkmadı da, o günün anlayışını yansıtması bakımından enteresan bulurum.”
Milli Nizam Partisi Ankara’da kurulunca, iller ve ilçeler için kurucu başkanlar gerekiyor. Her ilde bununla ilgili isimler tespit edilmiş. Kurucu başkanlar Milli Nizam Partisi’ni kurmayı bir ibadet ve görev kabul etmişler, canla başla kısa sürede teşkilatlanma hızlanmış.
Konya İli Karapınar İlçesi’nin kurulması da Rahmetli Cahit Bacak’a tevdi edilmiş. O günleri Cahit Bacak vefatından önce anlatır, bir şeref levhası olarak ortaya koyarmış. Cahit Bacak’tan dinlemiş olan Lütfi Yalman anlatıyor:
  “Bizim Cahit amcamız vardı, Cahit Bacak. Cahit Amca sakallı, nur yüzlü bir adam. Bir gün Milli Nizam Partisi’ni kur diye ona teklif edilmiş. Derdi ki:
-Allah Allah! Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kur diye bana teklif göndermiş. Gidip Dişçi Mehmet Efendi Hazretleri ile istişare edeyim, dedim.
Dişçi Mehmet Efendi de Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun müridi. Cahit amca gidiyor, Dişçi Mehmet Efendi Hazretlerinin mekanına oturuyor. 3-5 kişi daha varmış. Rahmetli Mehmet Efendi durup dururken diyor ki:
-Bir güneş doğuyor! Bir güneş doğuyor!
Kısa aralıklarla bu sözü tekrarlamaya başlıyor. Cahit Amca diyor ki:
 -Efendim ne demek bu, bir güneş doğuyor sözü, anlayamadık?
Cevabı enteresandır:
-Bir güneş doğuyor evladım! Türkiye’nin üzerine, Alemi İslam’ın üzerine Erbakan güneşi doğuyor!
Cevabını verince, Cahit Bacak amca diyor ki, ben istediğim cevabı almıştım. Oradan çıktım, Milli Nizam Partisi’nin kuruluş işlemlerini kısa sürede tamamladım.”
O günleri Cahit Bacak’ın oğlu Musatafa Bacak anlatıyor:
“Babam Rahmetli Cahit Bacak 9 Aralık 2007 Cuma günü Hakk’a yürüdü. Konya'nın Karapınar ilçesinde ikindi namazını müteakiben kabre defnettik. Kabrin başında Kuranı Kerim okunuyor. Tam o sırada Erbakan Hocam beni cepten arayarak, on dakika teselli etti ve başsağlığı dileklerini iletti.
Bana anlattığına göre babam Cahit Bacak o günlerde şunları yaşamış:
Babama kurucu ilçe başkanlığı teklif edildiğinde:
-Bana bir iki gün müsaade edin, danışmam gereken bağlı bulunduğum yerler var.
Der. Ertesi günü Konya'ya gelerek Nakşibendi tarikatı Konya temsilcisi Dişçi Mehmet Efendi isimli şahsı, eski Tellal Pazarı içerisindeki iş yerinde ziyaret eder. Babam selam verir girer. İçeride sohbet halkası vardır. Dişçi Mehmet Efendi sohbet etmektedir. On beş dakika sonra sohbeti bölerek:
-Türkiye'nin üzerine bir güneş doğuyor!
Der. Sohbete devam eder. Bir on beş yirmi dakika sonra tekrar sohbeti bölerek:
-Dünyanın üzerine bir güneş doğuyor!
Der. Oradakiler merakla sorarlar:
-Efendim Türkiye’nin ve Dünya’nın üzerine doğan güneş nedir, anlayamadık!
Dediklerinde:
-Erbakan güneşi doğuyor, müjdeler olsun!
Der. Babam sohbet bitiminde müsaade ister ayrılır. Dişçi Mehmet Efendi:
-Cahit Bey, Karapınar'dan ne hizmet için gelmiştin hayırdır?
Der. Babam da:
Hocam bir sorum vardı, cevabımı aldım gidiyorum!
Der. Gider ve partinin kuruluşunu tamamlar.
Başka bir gün Erbakan Hocamla babam Karapınar'ın beldelerinden birine seçim çalışmasına giderler. Orada konuşacak sadece iki kişi bulurlar. Orada gece saat 02.30 a kadar onlara Erbakan hocam sadece İslam'ı anlatır, siyasi konulara hiç girmez. Bulundukları yer bir kahvehane. O yıllarda sandalyeler tahtadan. Babamın ayaklarında damar tıkanıklığı olduğu için ayakları uyuşmuş oradan ayrılıyorlar. Gelirken ana yoldan içeride bir ışık görüyorlar. Erbakan Hocam babama dönerek:
-Cahit Bey orası nedir?
Diye sorar. Babam da küçümsemeden değil, bacaklarındaki rahatsızlıktan bitkin bir vaziyette:
-Hocam orası bir çoban ağılıdır. Olsa olsa bir çoban bulunur.
Diyor. Bunun üzerine Erbakan Hocam babama döner kızarak:
-Cahit Bey, orada kaşı, gözü, beyni olan bir insan yaşıyor mu?
Babam toplanarak:
-Evet efendim!
-Der. Bu cevap üzerine Erbakan Hocam şoföre oraya gitmesini söyler. Vardıklarında çoban elinde tüfekle beklerken, çoban köpekleri saldırıyor. Şoför durunca Erbakan Hocam şoförü beklemeden iniyor ve kendisine tüfek doğrultan çobana doğru yürüyor. Tabii çoban bir beyefendiyle karşılaştığı için tüfeğini indiriyor. Köpekler kuyruklarını sallamaya başlıyorlar. Çoban buyur ediyor ağıla alıyor. Erbakan Hocam orada bir tek çobana, 35-40 dakika İslam'ı anlatıyor ve çıkışta:
-Cahit Bey! Yarın bu Müslüman’ın mahşerde yakamıza sarılıp bizden davacı olma hakkını elinden aldık. Çünkü biz tebliğimizi yaptık!
Der. Saat 03.30-04.00 civarında Karapınar'a dönerler. Babam anneme yatak hazırlatmış:
-Hocam buyurun istirahat edin!
Demiş. Erbakan Hocam:
-Hayır Cahit Bey, sabah namazını Konya'da kılacağız, sabah saat sekizde Ankara'da toplantıya yetişmemiz gerekiyor.
Diye cevap verip yollara düşüyor.”
Muhittin Hamdi Yıldırım anlatıyor:
“Erbakan Hocamız biz  Münevvere’de öğrenciyken beraberce Mekkei Mükerreme’ye gitmiştik. Orada anlatmıştı.
-1971yılında Milli Nizam Partisi’nin kuruluş çalışmaları için Of’a gitmiştik. Bir kış günü bizi Hacı Dursun Efendi Hazretleri karşıladı, bir kahvehaneye götürdü. Herkes Hacı Dursun Efendi’ye çok saygı gösteriyordu, hemen oyun kağıtlarını falan sakladılar. Beni bir sandalyenin üzerine çıkardı ve konuşmamı istedi. Ben sözlerimi bitirene kadar kendisi oturduğu yerden bastonuna dayanarak beni dinledi. Konuşma bitince de; efendi efendi, senin her cümlen için ben 6 ay hapiste yatmaya razıyım, diye bana sarıldı. 
Diye anlatmıştı. Sonra da gülümseyerek sözü 1980 ihtilalinden sonraki hapishane günlerine getirerek hallerine üzülen arkadaşlarına:
-Hacı Dursun Efendi her cümle için 6 ay hapiste yatacak olduğuna göre, biz neler neler söyledik arkadaşlar, daha burada çok kalacağız, öyle hemen hesap etmeyin çıkıp gitmeyi.
Diyerek teselli verirmiş.”
Halil İbrahim Çamlıdere anlatıyor:
“Sanırım 1970 yılı idi. Bir sabah namazında rahmetlik babamla beraber İnegöl İshak Paşa Camii’ndeydik. Önümüzde üç genç namaz kıldılar. Biz merak ettik. Dışarı çıkınca sorduk, Ankara’dan geliyoruz, burada otelde kaldık, Balıkesir’e geçeceğiz, dediler ve kendilerini tanıttılar:
-Ben Temel Karamollaoğlu, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
-Ben Yahya Oğuz, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
-Ben Kemal Varol, Yüksek Mühendis, Devlet Planlama’da çalışıyorum!
Biz bu yabancı mühendisleri babamla birlikte evimize davet edip bir sabah çorbası içmeyi teklif ettik. Kabul ettiler, evimize geldiler. Orada sohbet ederken seyahat sebeplerini açıkladılar:
Ankara’da kurulan Milli Nizamın il teşkilatlarını kurmak için yollara çıkmışlar. Erbakan Hocam Balıkesir damadı olduğu için, ilk oraya gidip il teşkilatını kuracaklarmış. Bize sordular:
-Siz hangi partiyi desteklersiniz?
Diye. Biz de ehveni şer olduğu için Adalet Partisi’ni tutarız dedik. O zaman Yahya Oğuz dedi ki:  
 -Hakk’ı temsil eden, Hakk’ı hakkim kılmak isteyen bir parti karşına çıksa ne yaparsın?
Deyince ben de:
-Tüzüğünü görmek isterim!
Dedim. Hemen tüzüğü çıkardılar, baktım ki şehadet parmağı havada bir el işareti, önce ahlak ve maneviyat, sözü de kapakta. Hemen üye olduk. Balıkesir’den önce İnegöl’de teşkilat kuralım, diye teklif ettik ve beni İnegöl Kurucu İlçe Başkanı yaptılar. Böylece İngöl’de Milli Nizam Partisi teşkilatını kurmuş olduk. Sonra yollarına devam etmeden önce Bursa’yı da kuralım, dediler. Ben de onları Yenişehir’de bir tanıdık avukat vardı, ismi Zühtü Ürün idi. Onunla da Bursa teşkilatlarını kurduk, sonra Balıkesir’e devam ettiler. Beni de bir tarih vererek Ankara’ya davet ettiler. Gittiğimde Erbakan Hocam ile ilk tanışmamız vaki oldu.
Kısa süre sonra da Milli Nizam Partisi’ni kapattılar.”
Acaba Milli Nizam Partisi’nin İstanbul İl Teşkilatı nasıl kuruldu? Necati Molder anlatıyor:
“Erbakan Hocamızı bağımsız Konya adaylığı zamanında gıyaben tanıdım. Çok ilgimi çekti. O zaman ben CHP’den Belediye Meclis Üyesi idim. Milli Nizam Partisi kuruluş merasimi olacak diye haber aldım. İslami bir parti olduğunu anladığım için o merasime katılmaya karar verdim ve Ankara’ya gittik. Erbakan Hocamı yüz yüze o zaman tanıdım. Üç kişi gittik. Açılış merasimini izledik, bu partide bir nefer olmaya karar verdik. Üye olmak için Ankara’ya müracaat ettim, fakat herhangi bir vazifeye talip olmadım. Ankara’dan bizi İstanbul’a, Rahmetli Kemal Şadoğlu diye bir kişiye yönlendirdiler. Kendisi ile temasa geçtim. Yanına gittim ki, İstanbul İl Teşkilatını kurmaya çalışıyorlar. Bana il teşkilatında görev teklif ettiler. Dedim ki:
-Biz İl Teşkilatı’na girecek kadar vasıflı değiliz. İl Teşkilatı’na girmek bize mi kaldı?
İl kurulsun diye bekledik, sonra ilçeleri kurmaya başladılar. Ben Eyüp’te oturuyordum. Eyüp İlçe Başkanlığını zorla bana verdiler. Bu şerefli görevi aldık ve devam ettirdik. Artık bir gönüllü olmuştuk. Hocamın nerede konferansı varsa, oraya minibüs tutup, ya da otobüse binip gönüllü olarak gidiyorduk.
Hocamızın Kadın Ve İslam adlı broşürünü dağıttık diye bizi mahkemeye verdiler. Ankara’da mahkemeye çok gidip geldik. Nizam Partisi’nin üyeleri bu işe âşık insanlardı ki, kimse vazife istemiyordu. Şu arkadaş daha iyi yapar, bunu yapalım, meselesi vardı. Anayasa mahkemesi nihayet Milli Nizam’ı kapatma kararı verdi ve kapatıldı.”
Milli Nizam Partisi kurulma aşamasındadır. Ama bazılarının aklında bir soru olabilir. Acaba bu hareketin arkasında olduğu söylenen Mehmet Zahit Kotku Hazretleri gerçekten denildiği gibi midir? Bunu Erbakan Hocamız bilmektedir. Lakin partiyi beraber kuracağı arkadaşları bunu bilerek mi yanındadırlar, yoksa kuru bir particilik hevesi ile mi hareket etmektedirler?
Erbakan Hocamız işi sağlama almak için Mehmet Efendi’ye bir ziyaret programı yapmıştır.
Süleyman Arif Emre Anlatıyor:
“Milli Nizam Partisini kurmaya başladığımız dönemde ben ve Hasan Aksay milletvekili seçilememiştik. Adalet Partisi’nden seçilmiş bulunan Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas ile İsparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu bizimle beraber hareket ediyorlardı.
Erbakan partiyi kurmak için tam düğmeye basacağı sırada Hasan Aksay ile beni çağırdı ve dedi ki:
 -Ben kendisi ile konuştum, ama iş ciddiye binmişken siz de gelin Mehmet Zahit Kotku Efendi’ye beraberce gidelim, yapacağımız görüşmeye siz de şahit olun. 
Üç kişi, yani Erbakan Hoca, Hasan Aksay ve ben beraberce İstanbul’da İskenderpaşa Camii’ne gittik. Hoca Efendi bizi evinde kabul etti. Ben konuyu Mehmet Zahit Kotku Hazretlerine özetledim ve görüşlerini sordum:
-Efendim, bizim bir liderimiz yok, davamız yok, hareketimiz yok. Şurada burada itilip kakılıyoruz. Müslümanlar olarak şu ehveni şer bahanesi içindeyiz. Erbakan Hocamızı emrederseniz lider yapacağız. Beraberce bu yola gideceğiz. Bu konudaki emirlerinizi almak için geldik.
Bunun üzerine derin bir tarihçe yaptı. Şunları söyledi:
-Sultan İkinci Abdülhamit Han’ın masonlar tarafından tahttan indirilmesinden bu yana, bu milletin yönetimi masonların eline geçmiştir. Masonlara karşı da bu yönetimin tekrar Müslümanlara geçmesi için ciddi bir mücadele yapılmamıştır. Bu mücadelenin yapılmamış olması gayretullaha dokunur. Cenabı Hak bu milletin başına birçok felaket getirir, cezalandırır. Onun için bak Necmettin, ben sana izin değil, görev veriyorum! Bu arkadaşlarla beraber bu hareketi başlatın! Kazanamasanız dahi farzı kifayeyi yerine getirmiş olursunuz!  Belaları defetmiş olursunuz! Hadi Allah işinizi rast getirsin!
Biz bu emri alarak ayrıldık. Bu hareketin nasıl ve hangi metodla başladığına tamamen şahit olduk. Erbakan Hoca da artık bize karşı kendini tamamen serbest hissetti. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin bize anlattığı tarihi olayları, gittik ünlü tarihçi Prof. Dr. Osman Turan Hoca’ya naklettik. O da hayret etti, bu kadar doğru tarihi bilgilerin onda bulunduğuna.Takdirle karşıladı.”
Buraya kadar anlatılanlardan anladık ki, Erbakan Hocamızın başlatmış olduğu Milli Görüş hareketi, hoca efendilerin, şeyhlerin, mürşitlerin ve ilim adamlarının izni, tasvibi ve bilgisi ile başlatılmış, yola çıkılmıştır. Akla gelen soru şudur:
Acaba parti kurulurken İslami cemaat, meşrep ve tarikatlerin tutumu ne oldu? Elbette tamamının tutumunu tesbit etmek zor. Ancak yaşanmış bazı hatıralar bize ipuçları vermektedir. Süleyman Arif Emre şunları anlattı:
“Osman Turan, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti gibi isimler Milli Nizam Partisi’ne gelmek üzereydiler. Bu arada bazı olaylar oldu. Şöyle ki:
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin müntesiplerine partiye katılmaları için teklif götürdük. O dönemde hareketin lideri sayılan ve Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin damadı Kemal Kaçar Bey milletvekili idi. Erbakan Hoca şu teklifi gönderdi:
  -Biz tamamen İslam’ın esaslarına riayet eden, saygı gösteren bir parti kuracağız. Kendisini bu partimize katılmaya davet ediyoruz. Hatta isterse zatı alilerini genel başkan bile yapabiliriz…
Ben Hasan Aksay ile beraber gittik, Kemal Kaçar Bey’e, meclis kulisinde  Erbakan Hocamızın selamı ile bu teklifi ilettik. Yanında kimse yoktu. Şu cevabı verdi:
 -Ben de Oğuz Türklerindenim. Parti değiştirirsem ancak Türkeş’in yanına gidebilirim. Sizin kuracağınız o partiye gelmem!
 Ondan sonra biz geri gelip Erbakan Hoca’ya dedik ki:
-Biz yanlış adrese gitmişiz. Adam Oğuz Türklerinden falan bahsediyor.
Keşke dediği gibi kalsaydı. Ama bizden aldığı bu özel bilgiyi basına vererek, bizim parti kuracağımızı açıkladı. Yani bir nevi bizi jurnal etmiş oldu. Haberin özeti de şuydu: 
Mehmet Zahit Kotku Efendi parti kurduruyor. Liderliğe de muhtemelen şu üç isimden biri gelecek. Necmettin Erbakan, Hasan Aksay, Süleyman Arif  Emre. Üçümüzün de fotoğraflarını yayınlamış.
Böylece bizi masonlara ve solculara jurnal etmiş oluyordu. Liderliği bile teklif edecek kadar samimi yaklaşımlarımıza nasıl karşılık verdiğini düşünüp hala hayret ederim. Bu ayrıntıları şimdi tarihe geçsin diye söylüyorum.
Kuruluştan önce istişare için Kadir Mısıroğlu’nu da defalarca telefonla aradık ama nedense gelmedi.”
Milli Nizam Partisi’nin ismi konusunda tereddütler geçirilmiş, alternatif isimler üzerine akıl fikir yürütülmüştü. Bunun için kuruluş beyannamesi geciktikçe gecikmekteydi. Rahmetli Eşref Edip ziyarete gelmiş, bu müzakerelere şahit olmuştu. Kendisi veli bir zattı. Sesini yükselterek asabi bir eda ile dedi ki:
  -Yazın! Milli Nizam Partisi olsun!
Karar verildi ve o isimle evraklar hazırlandı.
Milli Nizam Partisi’nin programı da yazıldı. Programın ilk maddesi şu idi:
Milli NİZAM Partisi’nin gayesi, milletimizin yaratılışında mevcut olan yüksek ahlak ve FAZİLET cevherini eğitim yoluyla kuvveden fiile çıkarmak, bu şekilde üstün ahlak anlayışını topluma hakim kılmak, böylece milletimizin REFAH’ını sağlayarak, SAADET ve SELAMET getirmektir.
Süleyman Arif Emre diyor ki:
“Programdaki bu ilk madde “ben mekarimi ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyen Peygamber Efendimizin bu Hadisi Şerif’inin o günkü geçerli olan mevzuat çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bir nevi kuş dili de diyebiliriz. Bu cümleyi yazdığımız anlardaki haleti ruhiyemizi hiç unutamam. Bu maddeyi ben kaleme almıştım.
Gerçekten de Efendimizin buyurduğu o “mekarimi ahlak”ı topluma hakim kılmadıkça hiçbir müspet gelişme sağlayamazsınız. Bu görüşümü Hukuk Fakültesinde hep savunurdum. Bundan dolayı bana “Ahlakçı Süleyman” lakabını takmışlardı. O zaman da ahlak düzelmeden, kanunla, tüzükle, millete saadet ve selamet gelmez, getirilemez, tezini her zaman savunurdum. Milletvekili olduğum dönemde de hep bu tezi savunurdum. Birgün Meclis’ten çıktım, Kamuran Bozkır isminde bir avukata rastladım. O hep solu, Mao’yu, komünizmi falan savunur, kanunun, anayasanın, tüzüğün düzgün olması halinde milletin düzeleceğini iddia ederdi. Beni görünce dedi ki: 
-Bak Ahlakçı Süleyman! Ben artık Stalinci değilim, Maocuyum! 
-Nedir, bu kıble değişikliği?
Dedim, Cevap verdi:
-Rusya’da dedi yönetici sınıf diye bir sınıf türemiş, ağalardan, mütegallibelerden daha fazla halkı sömürüyormuş. Onun için Maocuyum!
Dedim ki:
-Bak şimdi Kamuran, benim görüşümle, yani İslam’ın görüşüyle senin görüşün arasındaki farkı ben söyleyeyim elini yüreğine koy, ben mi haklıyım, sen mi haklısın, karar ver. Şimdi sen diyorsun ki bütün kanunlar, tüzükler adil olsa, o millet saadete, selamete erişir. Yalnız, ben de ne diyorum, bütün kanunlar, tüzükler adil olarak düzenlenmiş olsa dahi, o kanunları hayata geçirecek olan hak ve adalete aşık insanlar yoksa, katiyen insanlar saadet ve selamete erişemez!
Düşündü, düşündü, dedi ki:
-Sen ve senin görüşün doğru! Ben bir sene önce bir trafik kazası geçirdim, beyin kanaması oldu, geri düzeldim. Tam o sırada Allah’ın varlığına inandım, onun için senin dediğinin doğru olduğuna inandım.
Ondan sonra başladı bana çocuk gibi, işte Peygamber hakkında ne düşünüyorsun, Allah hakkında ne düşünüyorsun, Kuran hakkında ne düşünüyorsun?  Biz gittik ta Kızılay’dan başladık, Ulus meydanına kadar konuşarak gidiyoruz. Çocuk gibi soruyor da soruyor. Ben dedim ki:
-Ulus meydanına geldik, Kamuran şurada bir bozacı var. Gel orada birer sahlep içelim, hem de konuşuruz. 
Enteresan bir cevap verdi:
-Yok Arif Bey, benim bu konuları bilmediğimi çevreden kimseler bilmiyorlar. Konuşmamızın duyulmasını istemem!”
Süleyman Arif Emre Bey, Milli Nizam hakkında başka bir anısını anlattı:
“Gümüşhane’li Paşa Dede Efendi Hazretleri isminde bir Allah dostu vardı. Gümüşhane Milletvekili olan Ekrem Ocaklı bana o zatın 15 sene önceki bir sözünü aktardı:
  -Nizam diye bir parti kurulacak, Ey Ekrem Ocaklı o partide hizmet et!
Ekrem Ocaklı, Hürriyet Partisi kurulunca, Paşa Dede’nin dediği parti zannederek o partiye geçmiş. Demokrat Parti’den ayrılanlar da Paşa Dede Hazretleri bu partiyi işaret etti zannıyla Hürriyet Partisine geçmişlerdi.”
Çok konuşulan ve biraz da istismar edilen bir olay vardır, Milli Nizam Partisinde. Amerikalı Yahudi işadamlarını temsilen Erbakan Hoca ile görüşmeye gelen Musa Saffet Bayramaşık isimli adamla ilgili olan olay. Bu konuda Süleyman Arif Emre şunları anlattı:
“Ben Genel Sekreter’im, Hoca Genel Başkan. Milli Nizam Partisi kurulalı bir yıl geçmiş. Hangi ile gitsek, diğer partilerin hepsinin papucu dama atılıyor. Milli Nizam hızla ilerliyor. O sırada bana bir adam geldi. Washington’daki  dış ilişkiler komisyonu Siyonist JINSA’daki, yahutta ismini yanlış hatırlıyor olabilirim, başka kısa ismi de olabilir, liderleri göndermiş. Diyor ki:
-Beni onlar gönderdi. Ben Müslüman oldum, Müslüman olan bir Yahudi’yim, ismimi de değiştirdim, Musa Saffet Bayramaşık ismini aldım, beni Erbakan Hoca ile konuştur. 
Ben de birkaç defa atlattım, çünkü herifin yüzünde meymenet yoktu. Bunlarla ne uğraşacağım, diye düşündüm. Sonra tekrar geldi, tekrar ısrar edince, Erbakan Hoca duymuş,
-Gelsin konuşalım!
Dedi. Neyse adamı Hoca’nın odasına aldık. Ben de varım. Üç kişiyiz. Konuşmaya başladı, diyor ki:
-Beni Washington’daki Yahudi liderler gönderdi. Sizin Milli Nizam Partinizin yıldırım hızıyla teşkilatlandığını, süratle yürüdüğünü tespit etmişler. Ondan dolayı sizin başarılı olmanızı şu bakımdan istiyorlar; çünki Komünist Rusya ile İsrail arasında İsrail’i korumak için Çin Seddi olabilirsiniz. Ondan dolayı sizin başarılı olmanızı istiyorlar. Ancak siz her konuşmanızda Siyonizm, Masonluk, Lionsluk ve onların yan kuruluşlarından bahsediyorsunuz. Bunları dile getirdiğiniz için de mutlaka sizin partinizi kapattırmayı düşünüyorlar. Eğer biz laikiz, şeraitçi değiliz, inkılapçıyız, şeklinde bir bildiri yayınlarsanız ve bundan sonra da bu konuları konuşmazsanız tamamen size destek olacaklar.
Tabi biz öyle bir bildiri yayınlamadık. Kısa süre sonra da, Başsavcılık partimizin kapatılması için bir iddianame gönderdi. Şimdi burada şunu netleştirmek lazım. Son zamanlarda güya bu Musa Saffet Bayramaşık, partiye kendi önerecekleri birkaç kişiyi almamız halinde partiyi kapattırmayacaklarını söylemiş gibi bir rivayet yaymışlar. Kesinlikle böyle bir teklif olmadı ve böyle kişiler partiye alınmadı. Hiç öyle bir şey konuşmalar sırasında geçmedi.
Başsavcılık iddianame gönderdi. Arkasından 10-15 gün sonra 12 Mart Muhtırası ile Demirel İstifa etti, Nihat Erim, daha sonra da Ferit Melen, Naim Talu sırasıyla başbakan oldular. Birçokları yanlış biliyorlar, Milli Nizam Partisi’ni askerler kapattı sanıyorlar. Doğrusu şudur ki, askerler değil sivil mahkeme kapatmıştır.”
Milli Nizam Partisi’nin yurt genelinde teşkilatlanması kolay olmamıştır. Birçok ilde sıkıntılar vardır. Kurma çalışmaları bazen siyasi partiler, bazen de farklı meşreplerden olan hocalar yüzünden gecikmektedir.
Hele doğuda 20 il vardır ki, ne yapılsa Partiyi kurma çalışmaları akamete uğramakta, gecikmektedir. Bu illerde partinin nasıl kurulduğunu Süleyman Arif Emre anlattı:
“Birçok ilde parti kurmak için zorluklarımız var. Gidip geliyoruz ama, teşkilatı kurmaya muvaffak olamıyoruz. Erbakan Hoca’nın canı sıkılıyor neden gecikiyoruz, diye. Bilhassa doğudaki 20 ilde mesafe alamıyoruz. Bir gün canı sıkılan Erbakan Hoca dedi ki:
-Ben Almanya’ya gidiyorum. 20 günlük işim var. Döndüğümde bu illerde teşkilatın kurulmuş olduğunu görmek istiyorum!
Hoca Almanya’ya gitti, döndü ama, biz o illerden hiç birinde teşkilat kuramadık. O illerde adamımız falan da yok. Erbakan Hoca kızdı.
-Arif Bey, sen Genel Sekreter’sin ve bu iller hala kurulamadı. Sen burada bekle, ben bu illeri kendim kurup geleceğim!
Dedi ve yanına Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas’ı da alarak yola çıktı.
Kendi kendime şöyle düşündüm: Bu adam tek başına Genel Başkan olarak gidiyor. Adamımızın bile olmadığı bu illerde hiçbir şey yapma şansı olmaz.
Ama Erbakan Hoca 20 ili kurmaya muvaffak oldu. Nasıl kurdu, şaşılacak bir maharet ile. Bir tanesine ben de şahit oldum:
Bingöl İl’ine gidiyor. O zaman ses cihazı hoparlör falan ne gezer?10 lira veriyor, bir tellal tutuyor. Tellal sokaklarda bağırarak dolaşıyor:
-Profesör Necmettin Erbakan şehrimize gelmiş, Milli Nizam Partisi’nin Genel Başkanı!  Filanca salonda şu saatte görüşlerini açıklayacak. Hepinizi salona bekliyor!
Salona girdik, birçok kişi gelmiş, oturuyorlar. Aralık aralık, küme küme oturuyorlar. Erbakan Hoca  konuşmaya başladı. Kısa süre sonra sahneye doğru döndüler. Biraz daha konuştu, kafalarıyla onaylamaya başladılar. Kısa süre sonra bazıları alkışlamaya başladı. Konuşmanın sonunda ise salon coşkudan patlayacak hale geldi. Haydin, ihtilal yapmaya gidiyoruz dese, hepsi peşine düşecek hale geldi. Kabına sığmayan coşkulu bir topluluk oldular. Tam kalkıp salondan çıkacaklardı ki, Erbakan Hoca koşarak gitti, çıkış kapısını kilitledi, anahtarı cebine koydu. Bağırarak şöyle diyordu:
-Oturun bakalım! Vatanını seven sadece ben miyim! 15 kişilik bir heyet kurun bakalım! Burada il teşkilatımızı kuracağız!
Hemen 15 isim belirlediler. Birisini başkan yaptılar. Hoca tekrar onlara döndü:
-Hepiniz imzalayın bakalım şu giriş beyannamelerini!
Gerekli imzaları attılar, hem üye oldular, hem de heyet seçilmiş oldu.  O kalabalığa ne emretse yaptırabilirdi. 20 il işte böyle kuruldu. Ama ne zorluklarla! Mesela bir yere gidiyorlar ki, vakit gece yarısı. Oteller dolu. Bize anlattıklarına göre camilerde yatmışlar. Rahmetli Hüseyin Abbas ile beraber. Bir de Hoca 15 bin kişi görse nasıl heyecanla onlara davayı anlatıyorsa, 15 kişiye de aynı heyecanla davasını anlatıyordu. Bu da cihad şuuru ile oluyordu. Bu o güne kadar görülmüş şey değildi. Mücahitlik böyle oluyor.”
Türkiye ve dünyada feraset sahibi ve kalp gözü açık birçok zat, Erbakan’ın Milli Nizam çıkışını müspet olarak değerlendiriyordu. Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki hocaların bir kısmı da aynı düşünce içindeydiler.
Ali Nabi Koçak’tan bir hatıra:
“Ben Erbakan Hocamı ilk defa 1972 yılında mezun olduğum Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenci iken tanıdım. İlk defa gıyabi tanıyoruz, geriden geriye görüyoruz. O zaman televizyonlar yok, biliyorsunuz radyodan falan konuşmaları dinliyoruz. Hocalarımızdan Rahmetullahi aleyh Ahmet Davudoğlu bize Arapça dersine girerdi. Ama hiç Arapça yaptırmazdı, hep fıkhi konular sorardık. Onun Bulgaristan’daki çektiği çileleri dinlerdik. Hem kendi ağlar hem bizi ağlatırdı. Sonra rica ettik, Hocam ne olur şunu kitaplaştır. Sonra kitabı çıktı, Ölüm Daha Güzeldi ismiyle.
  Davudoğlu Hocamız derdi ki:
-Ah şu Erbakan çok iyi de, şimdilik gençliği yok! Şu Mücadele Birliği ve Türkeş’in gençleriyle birleşse de, bir an önce gelse, arzuladığımız düzeni getirse!
Tabi hocalarımızdan da bu işaretleri alıyorduk.”
Erbakan Hocamız Milli Görüş hareketini, Milli Nizam Partisi ile Türkiye sathında tanıtma imkanı buluyordu. Güzel konuşması, güzel niyeti ve gayreti ile dinleyenleri adeta büyülüyordu. Geriye doğru baktığımızda Milli Görüş’ün birçok ileri geleni onun konuşması ile uyandıklarını ve harekete katıldıklarını ifade ediyorlar. Bunlardan birisi de Fethullah Erbaş’tır.
Diyor ki:
“İstanbul üniversitesinde öğrenciyiz. Taşradan gelmişiz, birşey bilmiyoruz. Bize dediler ki, burada bir ilericilik var, bir de gericilik. Sağcılık, solculuktan ziyade, ilericilik, gericilik terimleri ön plandaydı. İlericiler kimdir, dediler ki solculardır, Atatürkçülerdir. Gericiler ise Müslümanlardır, örümcek kafalılardır.  
Namaz falan kılıyoruz ama, yani neyin ne olduğunu bilmiyoruz. 1965-1966 ders yılında Hukuk Fakültesi’ne girmişiz. Ben düşündüm kendi kendime, ben neden gerici olacak mışım? Ben de elbette ilerici olacağım. Oldum ve bir öğrenci gurubuna girdim. Sonradan anlıyorum ki, bize tam bir kumpas kurmuşlar.
Tam da Ecevit Ortanın Solu’nu savunmaya başlamıştı. Ortanın Solu, Ortanın Solu, biz de Ortanın Solu diyorduk. Ama kesmedi bizi Ortanın Solu.
Ecevit CHP Genel Sekreteri idi. Mavi gömlek giyiyor, kasket takıyordu. Bir şeyler oluyor, biz de hep onun peşine düşmüşüz. Sonra o kesmedi bizi. Dedik sosyal demokrasi derneklerini kuralım. Dernek te kuruldu, onunla devam ettik. Zaman geldi o da kesmedi, Devrimci Genç’i kurduk. Benim arkadaşlarım kim, Erzurum’dan Deniz Gezmiş, işte bir kaç tane böyle arkadaş. Soyadını unuttuğum Kemal adlı birisi de vardı. 
Bir gün kalktık işgal ettik okulu. Ekrem Şefik Egeli de Rektör. Okulu işgal ettik, sağ sol meselesi dolayısıyle. Silahlar, molotoflar… Beyazıt kulesine kızıl bayrak çektik. Biz bu eylemlere devam ediyoruz.
1969’da da Erbakan Hocam çıkmış, ama bizim haberimiz yok. Milli Nizam Partisi zamanında duyduk.
Erbakan Hocamız Beyoğlu, Tepebaşı Gazinosuna gelip konferans verecekmiş. Öğrendik. Milli Nizam Partisi yeni kurulmuş. İstanbul’da da gelmiş oraya. Millet de onu dinlemeye Tepebaşı’na gitmiş. Biz devrimciler olarak haberini almışız. Onun bu toplantısını provake edeceğiz. Bir iki tane de basın mensubu ayarladık. Ben bağıracağım, onlar bağıracaklar, ondan sonra gazeteciler fotoğraflarını çekecekler. Biz gideceğiz, ondan sonra basına vereceğiz. Gittik tepebaşını kolaçan ettik, nerede duracağız, nasıl provakasyon yapacağız, nasıl kavga çıkaracağız, falan diye.  Gençler Erbakan Hoca’yı protesto edecekler, yuhalayacaklar, her şeyi ayarladık. Her şey tamam. 
Konferans günü gittik yerleşimlerimizi yaptık. Erbakan Hoca başladı konuşmaya, Tepebaşı Gazinosu’nda. Biraz dinledik, ama ben de diyorum ki, öyle bir noktasına geleyim ki, o noktada ben bağırayım, onlar da bağırsın! O kelimenin peşinden provake edelim ki, millet te anlasın.
Dalmışım Hoca’yı dinlemeye. Her şeyi unutmuşum, Hoca anlatıyor ben de dinliyorum, büyülenmiş gibi. Konferans bitti.  Arkadaşlar arkada hala benim işaretimi bekliyorlar. Basın mensupları da bekliyorlar, ama ben dalmışım, Hoca bitirdi, ben kalktım. Sonra yanıma geldiler dediler ki:
-Ne oldu, hani işaret verecektin?
Cevap verdim:
-Vallahi adam öyle güzel konuştu ki, öyle tam kitabın ortasından! Bağıramadım! Yahu bütün düşündüklerimi sanki o bana söyledi, kalbimden geçenleri tek tek ifade etti. Arkadaşlar siz dinlemediniz mi?
-Dinledik!
-Ne anladınız?
-Adam haklıdır.
Oradan çıktık ama, benim kafam uğulduyor. Şoktayım. Arkadaşımın birisiyle yaşlı bir partiliye yaklaştım:
-Sizin partinizin merkezi, gençlik teşkilatı falan yok mu, nerede?
Diye sordum. Cevap verdi:
-Beşiktaş’ta var, Beşiktaş’a gidin! 
Biz de çıktık gittik oraya, kardeş biz geldik, bizi kaydedin, dedik. O günden sonra devrimcilik, solculuk bitti. Biz Erbakan Hocamızdan bir daha asla ayrılmadık. Şükrolsun…”
Fehim Adak anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi çok yaşamadı. Partinin kapatılması da çok enteresandır. Gündüz Sevilgen, Erbakan Hocamızın İslam ve İlim diye bir konferansı var, onu bastırmış, faaliyet raporunun içine koymuş, yani faaliyet olarak zannediyorum. O isnat ettikleri şey işte o broşür oldu. Böylece parti kapatıldı. Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal ederek, bunu sağladı. Ama o iptal tamamen usulsüz idi. Hukuksuz olarak adeta emirle kapatıldı.”
Osman Öztürk anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi’nin İstanbul’da il teşkilatı açılıyordu. Orada Necip Fazıl Kısakürek ve Mahir İz Hoca da vardı. Tepebaşındaki Kazablanka Gazinosu’nda yapılmıştı. Mahir Hoca falan çok heyecanlıydı. Zaten hep heyecanlı konuşurdu. O zaman çok heyecanlandığı bir durumdu bu. Erbakan Hocamız için şu kalıbı icat etti:
-Erbakan bu milletin Mehdi-i Siyaseti’dir, siyasette yol göstericimizdir.
Diyordu .”
Nevzat Kor anlatıyor:
Milli Nizam Partisi’nin İstanbul İl Teşkilatının açılışı münasebetiyle Yenikapı Gar Gazinosu’nda bir konferans tertip eden Erbakan Hoca, hem parti, hem dini imanı kuvvetlendirici, Anadolu sevgisini, memleket sevgisini arttırıcı, ülkedeki yanlışları dile getirici ve tedavi yollarını anlatan bir konuşma yaptı. Şöyle bitirdi:
 -Biliyorsunuz Ayasofya yüzlerce yıl cami olarak hizmet etti. Onu cami yapan vakfiyeyi değiştirdiler, müzeye döndürdüler. Sultan Fatih’in emanetine böyle ihanet ettiler. Şimdi bizim birinci vazifemiz burayı tekrar cami yapmak olacak. Şimdi bu toplantımızın sonuna geldik, hepiniz bir gidin oraya bir ziyarette bulunun. Ayasofya ya ileride cami olacak niyeti ile şöyle bir bakın!
Dedi. Biz kalabalık olarak toplantı sonrası Ayasofya’ya gittik, Aradan bir iki ay mı geçti bilmiyorum. Bir gün Bakırköy ilçe açılışı yapılacak dediler. Erbakan Hocamız da konuşacak. Ben camide öğle namazını kıldıktan sonra arkadaşlara ilan ettim:
-Gelen varsa ben Bakırköy’e gidiyorum, beraber gidelim!
Dedim. Korkut Özal ile beraber gittik. Korkut Özal orada Hoca’yı dinledi. Dönüşte bana dedi ki:
-Hoca çok güzel konuşuyor, fakat şurada, şurada, altı yedi yerde kanuna aykırı konuşmaları oldu. Bunlar başına iş açabilir, partiyi kapatabilirler. Hocanın hiç gizlisi saklısı yok. İçindeki Müslümanlığı tam dışına vuruyor.
Dedi. Daha o zaman Korkut Özal partiye girmemişti. Aday falan da değildi. Sonra parti kısa sürede kapatıldı. Tıpkı Korkut Özal’ın bana dediği gibi. Bence bu husus çok anlamlıdır.”
Osman Nuri Önügören anlattı:
“Erbakan Hocam ile Karaköy’de, Rahmetli Kemal Şadoğlu’nun mağazasının üst katında tanıştık. O zamana kadar İslami konuşmalarından gıyaben tanıyorduk. O karşılaşmamızda bize parti kuracağından bahsetti, bizler de:
-Yanındayız, destekleriz, bizde her zaman emrindeyiz!
Dedik. Ve o tabi çalışmalarını yaptı, Milli Nizam’ın isim henüz yoktu o zaman. Biz de böylece Milli Nizam Partisi’nin kurucu üyesi olduk. Ve faaliyete başladık, tabi gezeceğiz, konuşacağız, faaliyet yapacağız. Ama ne araba var, ne para var, ne teşkilata adam bulabiliyoruz. Çağırdığımız adamlar hep kaçıyor bizden. Erbakan Hoca o şartlarda bile, yarın biz iktidara geleceğiz, diye ümit veriyordu herkese. Yani çok gayretli, azimli, inançlı ve muhakkak bu işin başına geleceğine inanmış bir insandı yani. Kurduk partiyi, biliyorsun o Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinden dolayı kapatma davası açtılar. Abdurrahim Karakoç da o zaman Milli Nizam Partisi’nin bir üyesiydi. Üyesi olduğu için zaten partiyi kapatma davası açtılar. Anayasa Mahkemesi Ankara’da, bizde aynı sokak başında, cadde üzerinde köşede Genel Merkez’imiz var. Genel Merkez’de oturuyoruz, Anayasa Mahkemesi’nin kararını bekliyoruz. Yani o gün karar günü idi. O gün biz Genel Merkez’de 40-50 kişi kararı bekliyoruz. Karar gününde gece saat 11.00’e yakın polisler geldi:
-Efendim şu tarih, şu sayılı, Anayasa Mahkemesi partinizi kapatma kararı aldı, biz burayı mühürleyeceğiz, tahliye edin burayı!
Dediler. Üzülenler var ağlayanlar var, ama bir kişi seviniyor. Adam Mevlana gibi dönüyor ve:
-Elhamdülillah, maya tutmuştur! Ölebilirim gözüm artık açık gitmez!
İşte orada yapıyor bunu. Ben de adama kızıyorum:
-Ya şuna bak seviniyor, ya şu adama bak, yaşlı başlı adam, bunamış mı nedir?
Diyorum. Öğrendim ki, bu zat Eşref Edip imiş. Bunlar Abdülhamit Han zamanında şeriat isteriz, diye yürüyüş yapmış gençlerden biri imiş. Saidi Nursi Hazretleri, Mehmet Akif,  Eşref Edip. İttihat Terakki’ye destek vermişler. İttihat Terakki iş başına gelince, bunlar işin vahametini görünce, eyvah demişler, kafayı taşa, duvara vurmuşlar. Biz ne yaptık? Demişler. Ama artık atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Bu adamlar ömür boyu, bu hatamızı nasıl düzeltiriz diye çalışma yapıyorlarmış. İşte o gün bu mayanı tuttuğunu görüp o sevinç gösterilerini yapıyormuş. Tahmin ediyorum, 75-80 yaşlarında vardı.
 Sonra partimiz kapandı. Erbakan Hoca’ya 18 ay Eskişehir’de sürgün cezası verdiler. Hocam hafta da bir Eskişehir’e gidiyor, karakola  imza verip geri geliyordu.”
 Ahmet Ziya Kasapoğlu anlatıyor:
“1970 yılında Milli Nizam Partisi Genel Merkezi Ankara’da kuruldu. Samsun’da kurulmadan önce biz İhsan Varlı’nın daveti üzerine Samsun’a gittik, kurucu İl Başkanı oldu. Allah rahmet eylesin biz arabalarla gittik, Hocamı hava alanından aldık, Samsun’a geldik.
Vilayetin karşısında bir binanın balkonundan Hocamız bize hitap edecek. Tabi çok dikkatimizi çeken şey şu oldu. Hocam balkondan söze başladı:
-Esselamü Aleyküm, Aziz ve Muhterem Samsun’lu kardeşlerim!
Biz şok olduk! Bir siyasi parti lideri Allah’ın selamı ile söze başlıyor. Böyle bir şey duyulmamış, görülmemiş. Biz telaşla hep sağa sola bakındık, polisler acaba bizi alıp götürecekler mi diye. O aldığımız heyecanla Terme’de Milli Nizam Partisi’ni kurulması için görev aldık ve kurduk. Çok büyük zorluklar karşısında partiyi kurduk ve binamızı tuttuk. Tabelamızı astık, faaliyete başladık .7-8 ay sonra hiç haberimiz olmadan polisler ilçe binamızı bastılar ve parti kapandı. Ben Milli Nizam Partisi’nin kapatılması dolayısıyla 125 lira ceza ödedim”
Ömer Aydınlık anlatıyor:
“1972 yılında ben İsviçrede idim. Erbakan Hocamızı ben orada tanıdım. Halk evi diyebileceğimiz bir salonda sunumlar yapan meşhurların birisi de Erbakan Hocamızdır. Sanırım tedavi için gelmişti. Ama hiç boş durmaz devamlı toplantılar yapardı. Mesela Suudi Arabistanlı, ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir alimin Cenevre’ye yakın bir yerde bulunan evinde çok toplantılar yaptılar.
O evdeki bu toplantılara dünyanın her tarafından insanlar gelir katılırdı. Mesela İhsan Süreyya Sırma, Malik Akbaş ve Zeynelabidin gibi Türkiye’den gelenler de vardı. Raşit Gannuşi ve Ahmet Bin Bella gibi İslam dünyasından gelenler de vardı.”
Hakkı Kabakçıoğlu anlatıyor:
“Ben Manisa Milli Nizam Partisi kurucu heyettendim. Parti kapatıldığında bizler partide halen görev yapıyorduk. 3 arkadaşımızın üzerinde kapatılan partimize ait, fazla da çok olmayan bir miktar para kalmıştı. Bu paraları getirip yetkililere teslim etmediler. Bunların 2 tanesi şehrimizde iş adamı, bir tanesi de Avrupa’da çalışan işçilerimize tercümanlık yapan bir kardeşimizdi.
Bu işadamları kısa süre sonra dolandırıldılar, iflas ettiler. Yiyecek ekmeğe muhtaç oldular. Birisi bir dernekte sigortalı olarak çalışmak zorunda kaldı, diğeri ise kayboldu. Bir müddet sonra başka bir yerde onu ben dilenirken gördüm. Tercüman olan kişi ise, bir yanlış evlilik yaptı. Bütün her şeyini kaybetti. Miraslarını bile bitirdi. Bir müddet sonra Avrupa’daki işçilerimiz, aralarında yardım olarak para toplayarak onu Türkiye’ye gönderdiler.
Böylece bu davanın, küçük de olsa ihaneti asla kabul etmediğini, er veya geç bu davanın hakkını çiğneyenin burnunun sürtüldüğünü gözlerimizle görmiş olduk.”
Nedim Urhan anlatıyor:
“Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin Erbakan Hoca’ya bizzat:
-Bu işi ele alacaksın ve yürüteceksin!
Demesinden ve Konya’da ilk hareket başarıldıktan sonra, Milli Nizam Partisi kurulmaya başlandı.  Ben Enstitü’de öğretim görevlisi idim. Mehmet Bingöl ile biz ilk parti kurulmaya başladığı zaman, 20 tane kırık sandalyeyi topladık. Çivileri çaktık, yahut kırık masaları veya sandalyeleri, 20 kişilik bir salon kurarak işe başladık.”
Mehmet Akyel anlatıyor:
“Ben Erbakan Hocam ile 1972 yılında Hasan Aksay vasıtası ile tanıştım. O zaman ben 21-22 yaşlarında bir delikanlıyım ve kimseyi de tanımıyorum. Ama şaştığım bir olay oldu. Erbakan Hocam’ın ben içeri girince ayağa kalkıp, hoş geldin diye elimi sıkmasına çok şaştım. Bu adamın müstesna bir adam olduğuna dair bir kanaat bende belirdi.
Benim orada çalışma talebim bile yoktu ama Erbakan Hocam biraz da emrivaki yapar gibi davranıp beni yanına aldığını hatırlıyorum.
Milli Nizam Partisi’nde Erbakan Hocamın Özel Kalemi olarak işe alındığımı Osmaniye’de bulunan babama haber vermek için postaneden telefon ettiğimde, babamın benim adıma çok sevindiğini duydum. Bana dedi ki:
-Allah o Hocamızdan razı olsun. Sen öyle mübarek bir adamın yanına girmişsin ki, bu senin için büyük bir şans!
Dedi. Böylece ben Erbakan Hocamın Özel Kalemi olarak ve önüme bir daktilo makinesi koymalarıyla işe başladım. O zaman hatırladığım kadarıyla partide bulunanların isimleri:
Süleyman Arif Emre, Hasan Aksay, Fehmi Cumalıoğlu, Hüseyin Abbas, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, Abdurrahim Bezci’yi hatırlıyorum. Oğuzhan Asiltürk, daha sonra geldi kaydoldu ve Hocam onu Ankara İl Başkanı yaptı.
Milli Nizam Partisi’nin kapatma davası devam ederken, bir gün Kars’tan bir telefon geldi. Adını falan söyleyen bir adam:
 -Muhterem Hocamız ile beni görüştürebilir misin?
Dedi. Ben:
-Ne yapacaksınız, nedir derdiniz kardeşim? Şu anda Hocam müsait değil. Bana söyleyin!
Dedim. Ama ısrar ediyor.
-Muhakkak kendisi ile görüşmem lazım!
Diyor. Ben de bağlamadım, bana anlatmasını istedim. Gerçekten de Hocam kapatma davasi ile ilgili toplantılar yapıp, hazırlıklarla meşguldü. Adam en sonda dedi ki:
-Bak kardeşim, 19 Mayıs Bayramı var. Kız çocuklarımızı açıp meydanlarda elaleme gösteriyorlar. Bunu ben hazmedemiyorum. Hocama bunu söyleyeceğim!
-Be kardeşim, Erbakan Hocam buna ne yapsın ki? Maalesef böyle yapıyorlar.
Diye cevapladım. Adam ne dese beğenirsiniz?
-Hayır siz onu bilmiyorsunuz, bu Mübarek insan Müslümanların lideri. Ben bunu anlatayım ki, hem bu derdi halletsin, hem de ben vebalden kurtulayım. Bunun vebali çok büyük!
-Tamam, bana anlattınız, ben Hocama söylerim.
Dediysem de:
-Olmaz! Sen kimsin ki, sana anlatayım. Ben kendisine bizzat söylemeliyim ki bu mübarek kişiye bunu anlatmış olayım. Yoksa bu vebalden ben nasıl kurtulurum?
Dedi. Ben de bağlamak zorunda kaldım.
Buna benzer çok sayıda hatıramız mevcut.
Bülent Arınç da o zaman Hocamızın özel kalemine bakardı. 2 yıl boyunca onunla nöbetleşe çalıştık. Kendisi o zaman öğrenciydi.”
Süleyman Canan anlatıyor:
“Ben bir asker emeklisiyim. Askere oy kullanma hakkı 1961 Anayasası ile ilk defa verildi. Cenabı Hakk’a hamdolsun, 1961 Anayasası dahil, ithal malı mefhumlara, sistemlere ve partilere hiç oy vermedim. Milli Nizam Partimiz kurulunca:
-Hah işte bizim partimiz budur!
Dedim. Asker olduğum için çalışmalara mesafeli durmak zorunda idim, ama ilk oyum kendi partimize nasip oldu. Bundan sonra Milli Gazete de çıktığından, kesintisiz olarak okuyucusu oldum ve gelişmeleri gazetemizden takip ettim.”
Mürsel Başer anlatıyor:
“Ben Erbakan Hocamı 1971 yılında Elaziz’de tanıdım. Ben o tarihte Topçu Astsubay Başçavuş olarak askerde bulunuyorum. Milli Nizam Partisi’nin Elaziz İl Kongresi varmış. O münasebetle kendisi, Süleyman Arif Emre ve Hasan Aksay beraberinde caddede ilerliyordu. Etraflarında gençler vardı. Slogan atıyorlardı:
-Yola ağaca pınara!, esen yele yağan kara, yağmur yüklü bulutlara, Hakyol İslam yazacağız!
Bunun Milli Nizam Marşı olduğunu sonradan öğrendim. Ben resmi görevli idim. Tabi gıyabında Erbakan Hoca’yı duymuştum ama, ilk defa karşılaşıyordum. Aslında bir arkadaşı arıyordum. O arkadaşı sinemada Milli Nizam kongre salonunda buldum. Oraya gittik. Oradaki olay şöyle gözümün önüne geliyor, yoklama yapıyorlar. Profesör Dr. Necmettin Erbakan ayağa kalkıyor, el kaldırıyor. Sonra Süleyman Arif Emre, burada, diyor. Hasan Aksay, burada diye el kaldırıyor. Ben yoklama sandım, meğer onları takdim ediyorlarmış. Kapıya yöneldim, partinin tüzük maddelerini asmışlar. İlk madde şöyle:
-Bu partiye mensup olanlar kardeştir, kardeşler arasına bir haber geldiği zaman, evvela haberi göndereni, sonra haberi getireni, sonra haberi incelerler, öyle inanırlar.
Ben sonradan Kuranı Kerim’i öğrenmiştim. Anladım ki Hucurat Suresindeki bir ayeti tüzük maddesi olarak yazmışlar. Ben Hocamı ve Milli Görüş’ü Elziz’de tanıdım, ama orada fazla kalmadım, Sarıkamış’a tayinim çıktı.”
Veysi İrdam anlatıyor:
“Milli Nizam Partisi kurulduğunda ben sık sık Genel Merkez’e giderdim. Bir gün Erbakan Hocam bana dedi ki:
-Sen elektrik ve elektronik işi biliyorsun değil mi?
-Evet hocam mesleğim bu.
Dedim. Ondan sonra Hoca her gittiği yere beni de götürür, ses cihazlarını ben kurar ayarlardım. Ekmek, peynir, üzüm beraber yiyoruz. Hep teşekkür ediyor, hep güler yüzlü, hep hoşgörülü idi. Ağzından hiç kötü laf çıktığını duymadım.”      
 

TOP