BU GÜN 18 MART, SESİMİZİ YÜKSELTİYORUZ!

 

Şanlı Çanakkale Zaferimizin yıldönümü!
Maceraperest, beceriksiz, deneyimsiz ve çoluk çocuk iktidarı olan İttihat ve Terakki dönemiydi. 2.Abdülhamid Han gibi bir siyaset dehasını devirerek gelmişlerdi. Bunların yüzünden ordumuz, Balkanlarda büyük hezimete uğramış, yüzbinlerce askerimizi şehit ve yüzbinlercesini de esir vermişti. Üstelik topunu, tüfeğini, cephanesini, yiyecek ve giyeceklerini bile düşmanlara kaptırmıştı.
Acemi iktidar, bu yenilgilerin faturasını paşalara keserek, kahir ekseriyetini emekliye sevketmiş, bir kısmının da rütbelerini aşağılara çekmişti. Böylece ordumuz eğitimsiz de bırakılarak, hayalet ordu haline getirilmişti.
Maceracı İttihatçılar tam bu sırada, Osmanlı’yı 1.Dünya Savaşı’na sokacak olan o iki Alman gemisini Çanakkale Boğazı’nı geçirerek Marmara’ya kabul etmişlerdi. Osmanlı bayrağı çekmiş olan bu gemiler Alman mürettabatının kumandasındaydı. Almanya’dan kumanda edilen bu gemiler Karadeniz’e çıkıp, sağı solu bombardıman ederek Osmanlı’nın başını belaya sokmuşlardı. Bunu bahane eden Haçlılar üstümüze çullanıp bizi tarihten silmek istemişlerdi.
İttihatçıların acemilik ve maceraperestlikleri yüzünden düştüğümüz bu büyük tuzağa rağmen, milletimiz yediden yetmişe kenetlenmiş, gücünü son damlasına kadar ortaya koyarak, Allah’tan yardım dileyerek, yüzbinlerce şehit vererek, Çanakkale zaferini kazanmış, bütün dünyayı kendisine hayran bırakmıştı.
Çok pahalıya malolan bu zaferin verdiği moralle, Anadolu’daki mücadele de başarılmış ve bağımsızlığımız tekrar kazanılmıştı. Milletimizin sanatkarları ve şairleri bu zaferlerimizi eserleri ile bize emanet ederlerken bir de dua bırakmışlardı:
“Allah bu milleti bir daha istiklal savaşı yapmak zorunda bırakmasın!”
Çünkü, kazanmamıza rağmen, bu savaş, öncesi ve sonrasıyla milletimize yüz yıl zaman kaybettirmişti.
Bugün Haçlılar yüzyıl önceki oyunlarını tekrar sahneye koyma peşindeler. İktidardakilerin tecrübesizliklerinden yararlanarak Müslüman yurtlarını kan gölüne döndürdüler. Bizi de bu yangına çekmek için aynı oyunları deniyorlar. O günkü müttefikimiz Almanya, gemilerini yurdumuza sokarak ve bunu acemi ittihatçılara kabul ettirerek, bizim bayrağımızla sağa sola saldırtmış, bizi savaşa sokmuştu. Bu günkü müttefikimiz ABD ve NATO, aynı şekilde teknolojik silahlarını yurdumuza sokarak, tecrübesiz yetkililerimize bu silahların tetiğinin de bizde olduğunu dünyaya ilan ettirerek, Alman gemilerinin o günkü yaptıklarını yapma peşindeler. O gün Osmanlı, Alman gemilerini nasıl kontrol edemiyor idiyse, bu gün ülkemizdeki silah ve teknik cihazların kontrolü de bizde değil. O gün maceraperest ittihatçılar yaptıkları büyük hataları nasıl savunmuşlarsa, bugünkü tecrübesiz yetkililer de aynı şekilde bu hatalarını savunma peşindeler. O günkü iktidarın bu hatalarını savunmasında  “Turan” hayalleri ön plandaydı. Bu günkü hataların savunulmasında da “Osmanlı” hülyaları motif olarak işleniyor.
Tarih yüzyıl ara ile yeniden tekerrür etme aşamasına geldi.
İşte bugün 18 Mart Çanakkale zafer günü!
Milletimizin bu zaferini kutlarken ve şehitlerimize rahmet dilerken, hep birlikte haykırıyoruz:
Biz bu oyunu bozacağız!..
Tecrübesiz ve tarih bilmez iktidar mensuplarını şiddetle sarsıyoruz:
Kendinize gelin!
Yazık ediyorsunuz!
Bu millete bir yüz yıl daha kaybettirmeyin!..
Bu milleti tekrar bir Çanakkale ve İstiklal Savaşı Destanı yazdırmak mecburiyetinde bırakmayın!
Bu millet daha çok destanlar yazabilir ama, her destan çok pahalıya mal olur!..
Çanakkale’yi anlayın!
Milletimize yazık etmeyin!
Şehitlerin kanından ibret alın!
Kendinize gelin!..

Ekrem Şama

SAYIN CUMHURBAŞKANINA SORU/YORUM

  

Sayın Cumhurbaşkanı gazetecilerin sorduğu her soruyu içtenlikle cevapladı. Benim de aklımda sorular var. Fırsatını bulsaydım sorardım. Önce onun hayatından hatırlatmalar yapar sonra sorumu sorardım.
Yüz yüze olmasa da buradan sormayı deneyeceğim.
Sayın Cumhurbaşkanım!
Basamakları hızla çıktınız. Bu genç yaşınızda nereden nereye geldiniz.
Yetenekliydiniz, zekiydiniz, kendinizi yetiştirmiştiniz. Kültürlü ve donanımlıydınız. Gelin görün ki uzman olarak çalıştığınız yabancı bir bankada sizin farkınıza kimse varamıyordu. Ama siz yukarılarda olmak istiyordunuz.
Araya bir tanıdık sokmaktan başka çare yoktu. Bu işi en münasip olarak Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan Hoca yapabilirdi. Bir tanıdık vasıtasıyla ziyaretine gittiniz. İsteğinizi ona ilettiniz. O da sizin isteğinizi geri çevirmedi, o bankanın yöneticileri ile gerekli görüşmeleri yaptı. Kısa sürede hızla yükseldiniz. Herkes sizi fark etmeye başladı.
Rahmetli Erbakan Hocam da fark etmişti. Sizin bu ülkeye hizmet edebileceğinizi düşündü ve yaklaşmakta olan seçimler için size milletvekili adaylığı teklif etti. Bu sizin için yeni bir dünyanın kapısı demekti. Kabul ettiniz.
Refah Partisi Kayseri il başkanı ve teşkilatının tüm karşı çıkmalarına rağmen, birinci sıradan adaylığınız kesinleşti ve TBMM’ne girmiş oldunuz. Artık hep önünüz açılıyordu. Parti başkanlık divanına girdiniz, Genel Başkan Yardımcısı oldunuz, Parlemanto’da RP grup başkanvekili seçildiniz. Elbette hep Erbakan Hocam’ın isteği ile. Türkiye genelinde parti teşkilatları ile tanışma fırsatı bulmuştunuz. Parti teşkilatlarının problemlerinin hallinde pek başarı göstermiş olamasanız da, Erbakan Hocam hep sizi adeta öne doğru çıkarıyordu. Çünkü siz bu ülkeye lazımdınız.
RP büyümüştü. Mahalli idareler seçiminin şampiyonu olmayı başarmıştı. Ardından yapılan genel seçimlerde de en büyük parti olarak TBMM’ne girmişti. Bildiğiniz süreçler yaşandı ve 54. Hükümet’i Erbakan Hocam Başbakan olarak kurdu. Sizi koalisyon kabinesinin en mühim yerine tayin etti. Dış işlerinden de sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı oldunuz. Bunu İslam Ülkeleri ile ilişki kurulsun, yakınlaşma sağlansın diye yapmıştı. Bir de size özel olarak şunları söylemişti:
“-Abdullah Bey! Falanca bankayı zamanında biz sanayicilere destek için bir milyar dolar sermaye ile kurmuştuk. Sonra gelen hükümetler bu gaye için hazırlanan paraları çarçur etmişler. Bankayı boşaltmışlar, sadece az bir meblağ kalmış. Bu bankayı sizin bakanlığınıza bağlattırıyorum. Kalan bu parayı şu an can çekişen sanayi tesislerinin kurtarılması için sarf edeceksiniz. Ama elinizi çabuk tutmalısınız. Hemen bu konudaki çalışmaları yapıp bana sonucu bildirin.”
Sayın Cumhurbaşkanım!
Ne oldu, kimler engelledi, neden oldu bilinmez ama, koalisyonun ömrü olan 11 ay içinde Erbakan Hocam’ın israrlarına rağmen bu emrini yerine getirmediniz.
11 ayda hükümet içindeki kritik göreviniz dolayısıyla hangi ülkelerle, hangi yöneticilerle neler görüştünüz, D-8 in temeli nasıl atıldı, bu önemli oluşumda ne gibi görevler yaptınız; bütün bunlar sizce malumdur. Ama inanıyorum ki, D-8 in dünya barışı ve sömürünün önlenmesi için ne büyük bir oluşum olduğunu bilerek, inanarak bu çalışmanın içinde bulundunuz.
28 Şubat süreci yaşandı, DYP parçalandı, hükümet güven oyunu yitirdi, Refah Partisi haksız ve hukuksuz olarak kapatıldı. Fazilet Partisi’nin kuruluşu esnasında sizin ve arkadaşlarınızın isim ve amblem önerileriniz, masonik zihniyete mensup kuruluşların amblemini çağrıştırdığı için Erbakan Hocam tarafından hep reddedildi.
Sonra FP kuruldu. Kongre sürecine girildi. Bu arada sizin içerde ve dışarıda bir takım lobicilerle temasınız olduğunu bizler basından takip eder, şok üstüne şok geçirirdik. Önce genel başkanlığa aday olduğunuzu açıkladınız, sonra Erbakan Hocam’ı ziyaret edip olurunu istediniz. Size cevabı olumsuz oldu. Onun ifadesiyle daha yetişmeniz gerekiyordu. Bu mesuliyetli işi bu safhada üslenmeye hazır değildiniz. Ama siz kararlıydınız, onun tavsiyelerini reddettiniz. Önerilerine uymayacağınız cevabı onu şok etti. Bir kısım basın ağız birliği etmişçesine, Erbakan’ın gençlerin önünü kestiğini milletin kafasına yerleştirmeye çalışıyordu. Önünü açarak kısa sürede o seviyeye getirdiği gençlerin, mesela sizin, tam tersine önünü kestiğinin söylenmesi, bunun sizin tarafınızdan da çeşitli şekillerde ifade edilmesi onu çok üzmüştü. Etrafındakilerin ifadesine göre Erbakan Hocam hayatı boyunca en büyük üzüntülerinden birini yaşamıştı.
Aday olduğunuz kongredeki açıklamalarınızdan, İslam Medeniyetinin yenilmiş olduğunu, galip olan Batı Medeniyeti ile birlikte hareket etmek gerektiğini açıklamanız hayretle karşılandı. “70 yaşına gelince mi genel başkan olabileceğiz”; diyerek önünüzün kesildiğini ifade etmeniz camiayı derinden üzmüştü. Çünkü herkes biliyordu banka uzmanlığından  hızla getirildiğiniz o noktayı. 
Erbakan Hocam’ın murakabesinden çıktıktan, bir takım lobi faaliyetlerinden ve Batı Medeniyeti tercihinizden sonra, 70 yaşını beklemeksizin, bir siyasetçinin ulaşmayı umduğu tüm makamlara baş döndürücü bir hızla ulaştınız. En sonda Cumhurbaşkanlığı makamındaki süreyi bu genç yaşta bitirmek üzeresiniz. Bundan bir üstü artık yok. Gazetecilerin çok özel sorularına bile içtenlikle cevap verdiniz. Anlıyoruz ki, artık aktif siyasete geri dönmeyi düşünmüyorsunuz. “Bir bilen” olarak köşenize çekileceğinizi tahmin ediyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanım!
10 yıldır Türkiye’nin en etkili makamlarındasınız. Genel Başkanlık, Dışişleri bakanlığı, Başbakanlık ve nihayet cumhurbaşkanlığı… Baştan açıkladığınız gibi hep Batı Medeniyeti mensupları ile ittifak, koalisyon ve uyum içinde hareket ettiniz. D-8 gibi sizin de kuruluşunda emeğiniz geçen oluşumları işlevsiz hale getirdiniz. 10 yıldır Haçlı zihniyetini temsil eden başta ABD olmak üzere diğer devletler, Birleşmiş Milletler, Stratejik Ortaklık ve NATO adı altında, büyük işgal, katliam ve yağma hareketleri yaptılar. Haçlı seferlerini başlattıklarını alenen ilan ederek. Kan oluk gibi aktı. Yüzbinlerce kadının kızın ırzına geçildi. Bebekler katledildi, ülkeler talan edildi. Şehirler yakıldı, kültürleri, eserleri yerle bir edildi. Altyapı tesisleri, camiler ve ziyaretgahlar yıkıldı. Bunun bir Haçlı Seferi olduğu kendileri tarafından hep ifade edildi. Bütün bu facialarda sizin etkili makamlarda bulunduğunuz Türkiye de; ya görevli, ya koalisyon ortağı, ya stratejik müttefik ya da ittifak üyesi olarak rol aldı, destek verdi, lojistik imkanlar sağladı, asker gönderdi, donanma görevlendirdi. Üstelik kırmızı çizgilerinin yok olması pahasına. Üstelik stratejik müttefiklerin, mücadele etmeye çalıştığımız terör örgütüne destek vermeye devam etmelerine rağmen. Bu süreç şu anda da bütün hızı ile devam etmektedir. Değişen bir şey vardır ki, beraber yola çıktığınız ve Batı Medeniyeti mensupları ile birlikte hareket etme fikrinde ortak olduğunuz Sayın Başbakan, bugün artık bu medeniyet mensuplarının eskiden beri sömürgeci, zalim ve katliamcı olduklarını, bunlarla dünya barışının sağlanamayacağını, Birleşmiş Milletler kürsüsü dahil her yerden ilan etmektedir. Ama beraber kararlaştırdığınız ilkeler halen geçerli olmalı ki, Avrupa Birliğine girebilmek için olanca gücüyle çabalamaktadır.
Gazetecilerin bütün sorularını içtenlikle cevaplandırmanızdan aldığım cesaretle sorumu soruyorum:
Sayın Cumhurbaşkanım!
Görev sürenizin bitmesine az kaldığı ve “bir bilen” ünvanı ile köşeye çekilmeye hazırlandığınız şu günlerde, 70 yaşını beklemeksizin, birer birer temsil ettiğiniz bu makamların hepsini elde ettiğinizi de göz önünde bulundurarak, Yüce Makam’a arz edeceğiniz amel defterinizi de düşünerek, geriye doğru baktığınızda hayatınızdan ve bulunduğunuz yerden memnun musunuz?
Yaptığınız görevler  itibariyle, milyonlarca Müslüman’ın kanının akıtıldığı ve akıtılmaya da devam edildiği, ırzların tecavüze uğradığı, bebeklerin yakıldığı şu günlerden geriye doğru baktığınızda, yaptıklarınızdan, ya da yapamadıklarınızdan dolayı müsterih misiniz?

Ekrem Şama

IRAK ŞİMDİ KÖRBELA OLDU

Sudan bahaneler, uyduruk sebepler, akla ziyan karalamalar…
Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Irak’ı işgal ettiler.
Yaktılar, yıktılar, öldürdüler, zulmettiler, aşağıladılar, ırza geçtiler, yağmaladılar, alt yapıyı tahrip ettiler, zenginlik kaynaklarını talan ettiler. Ülkeyi böldüler, parçaladılar, istedikleri düzenlemeleri yaptılar. Irak’ı hazırladıkları projeye uygun hale getirdikten sonra da şimdi askerlerini çekiyorlar. Ya da çekiliyoruz diye dünyayı bilmem kaçıncı defa kandırıyorlar.
Önce Türkiye’nin menfaatleri açısından olaya göz atalım. Elbette hunharca yakılıp, kurşunlanıp, işkence edilip, köpeklere parçalattırıp, bilmem daha türlü metodlarla katledilen ve sayısı milyonları bulmuş olan cinayetleri ülke menfaatleri açısından değerlendirip, bir nevi meşru görmek asla mümkün değildir. Bu değerlendirmelerimde bu cinayetleri ayrı tutuyorum. Bunlarla ilgili bizzat katliam yapanlarla onlara destek verenlerin sorumluluklarını tarih gelecek kuşaklara gösterecektir. Bu katliamlarla ilgili hesap vermesi gerekenler, Hakk yanında ve tarih önünde hesap vereceklerdir. Ben olayın bütününü Türkiye’nin menfaatleri açısından ortaya koymaya çalışacağım.
Bu işgalin ilk günlerinde dile getirilen mutlak kırmızı çizgilerimiz vardı. İktidar mensupları bunları 3 maddede özetliyordu:
1-Irak’ın toprak bütünlüğü asla bozulmamalıdır.
2-Musul-Kerkük-Süleymaniye bölgesinde, yani Türkmenlerin çoğunlukta olduğu bölgede nüfus yapısının değiştirilmeye kalkışılmasını asla tasvip etmeyiz.
3-Bir Kürt Devleti’nin kurulmasını asla kabul etmeyiz.
Bu kırmızı çizgilerden hangisi kalmıştır?
Irak’ın toprak bütünlüğü mü? Irak şu anda üç parçaya bölünmüş değil midir?
Musul-Kerkük-Süleymaniye bölgesindeki Türkmenlerin feryatlarını duymuyor musunuz? Nüfus yapısı değiştirilmekle kalınmamış, tapu kayıtlarıyla oynanmış, kendileri bugün himayesiz duruma düşmüşlerdir.
Kürt devletinin kurulmasını bırakın kabul etmeyi, iktidar yetkilileri Kürdistan’a giderek resmi ziyaret ve görüşmeler bile yapmıyorlar mı?
Diyebiliriz ki hiçbir kırmızı çizgimiz kalmamıştır.
Irak’ın işgali sırasında önümüze attıkları birkaç milyar dolarlık krediyi saymazsak, bizim bu işgalden ne menfaatimiz oldu? Bırakın menfaati, her biri savaş sebebi olarak zikredilen kırmızı çizgilerimizin yok edilmiş olması bize vurulan büyük bir darbe değil midir? İktidar yetkilileri bu işgale göz yummadılar mı?  Hatta destek olmadılar mı? Koalisyon ortağıyız diye gururla dünyaya ilan etmiyorlar mıydı? Karşılığında iktidarlarının ömrünü uzatacak propagandalar haricinde ne elde edildi?
İşgalin başladığı günlerde iç politikada da, müdahale sonrası kurulacak masada yerimizi almak için, ABD ve diğer işgalci Haçlıların koalisyon ortağı olduğumuzu millete izah etmeye çalıştı iktidar yetkilileri. Ardından hava koridorlarımızı, havaalanlarımızı, limanlarımızı ve lojistik imkanlarımızı ortaya koyarak işgale maddi desteğin yanında, işgalci askerlere dua gibi manevi desteği de esirgemediler.
Peki bugün ABD askerleri geri giderken bir hesap yaptık mı, biz ne kazandık, ne kaybettik? Gördüğüm kadarıyla çok şey kaybettik, birkaç milyar dolar kredi almaktan başka bir kazancımız olmadı. Oldu diyen varsa izah bekliyoruz. Bırakın menfaati, ülkemize musallat olan eşkıyanın Irak topraklarında barınmasını bile önleyemedik. Ayrıca Siyonist İsrail’in Irak’ın parçalarından biri ya da ikisi üzerinde kuracağı kontrol sistemi ile güneyden ülkemizi kıskaca alma tehlikesi de işin başka bir yönü.
Ama asıl felaket bence bundan sonra…
ABD Irak’tan göstermelik olarak çekiliyor. Ama çekilmeden önce Irak’ı fiilen üçe böldü. Üç parça arasına öyle düşmanlık tohumları ekti ki, öyle mayınlar yerleştirdi ki, gerektiğinde uzaktan kumanda ile bunları devreye sokarak Irak’ı işgal halinden beter edecek. Nitekim ABD’nin göstermelik çekilmesinin üzerinden henüz birkaç gün geçmişken meydana gelen patlamalarla sayıları yüzleri bulan insan hayatını kaybetti, yaralandı, ocaklar söndü.  Haçlılar başta petrol olmak üzere Irak’ın zenginlik kaynakları ve servetleri ile ilgili yapmış oldukları yönlendirme ile aslan payını oturdukları yerden götürecekler. Artık Irak’ta kim yönetime gelirse gelsin Siyonist ve Haçlı menfaatleri hep ön planda olacak. Sabotajlar, cinayetler, kavgalar, belalar hiç eksik olmayacak. Nerede, ne zaman, nasıl kimleri ve nereleri vuracağı belli olmayan kör bir bela gibi.
Kerbela faciasından dolayı on üç asırdır Müslümanların bağırlarını kanatan cinayetle anılan Irak ülkesi, bundan böyle “Körbela Ülkesi” olacak. Üstelik bu bela sadece Irak içinde değil, tüm Ortadoğu’ya yönelik bir tehdit olarak demoklesin kılıcı gibi üzerimizde asılı bulunacak.
Kısaca Büyük Ortadoğu Projesi ne olmasını gerektiriyorsa Irak o olacak. Uzaktan kumanda ile, işbirlikçilerin yönetimi ile…
Irak’ın tek çıkar yolu kalmıştır, o da kurulacak “İslam Birliği”nde yerini alarak ortak değer olan İslam çekirdeğinde kendine gelmek. ABD ve Haçlıların, İslam beldelerini teker teker işgal edip Büyük Ortadoğu Projesini yürürlüğe sokmakta olduğu şu durumda, zaten tek çıkar yol İslam Birliği’ni kurarak icraata başlanmasıdır. Bu da ancak D-8 çekirdeği ile mümkün olabilecektir. Halen vakit varken ve iş işten geçmemişken bu çözüm için kafa ve beden yormak gerekirken, işbirlikçilik ve başka çözüm yolları aramaya tevessül etmek, Haçlı emellerine destek vermek demek olacaktır.
Tam da Haçlı devletlerinin önde gelenlerinden Fransa’nın sözde Ermeni katliamını bahane ederek parlemantosundan geçirdiği antidemokratik, yanlı, fikir özgürlüğünü katledici ve hasmane kararı, gözlerimizi açmamızı ve ülkemizin geleceğinin Haçlılar içinde bir yerlerde olmak değil, lider olacağı bir İslam birliğinin içinde olması gerektiğini bize gösterdiği bu günlerde.
ABD Irak’tan çekilir gibi yapıyor ama, KÖRBELA’yı uzaktan kumanda etmek üzere yerine bırakarak…

Ekrem Şama

HELALİNDEN DOMUZLUK

 

Avrupa Birliği Türkiye’nin kendilerine müracaatıyla ilgili hazırlıklarını rapora bağlamış. Adına “ilerleme raporu” diyorlar. Yenice açıkladılar bir tanesini…
Avrupa Birliği’ne almaları için Türkiye bir takım ödevler yapılmalıymış, bu ödevlerin şu şu şu kısımları yapılmış, ama şunlar şunlar da yapılmamış, şunlarda noksanlıklar varmış, gibi maddelerden oluşan bir rapor.
Bakan Egemen Bağış’a bakarsanız,  bu raporda Türkiye’ye haksızlık yapılıyor. Eleştiride ileri giderlerken övgüde cimri davranıyorlar. Böyle dedikten sonra şok bir cümle söylüyor:
“Anamızın ak sütü gibi helâl Avrupa Birliği üyeliğini istiyoruz!..”
Allah aşkına, AB üyeliğinin “helallık” neresinde, “ak süt” neresinde?
Bu cümleye karşı söyleyecek çok şeyimiz var. Ama şu işe bakın ki bizim söylemek istediğimiz bazı şeyleri Başbakan Erdoğan söyledi!
Nasıl mı?
Aynı gün Başbakan’ın bir törende söylediklerine bakarsanız, Avrupa devletleri sömürgecidirler, zalimdirler, dünyanın zenginliklerini sömüregelmişlerdir. Bu gün de aynı sömürülerinin devam etmesi için çalışıyorlar. Pantolonlarının dublesindeki kırıntıları fakir ülkelere verseler açlık kalmaz. Ayrıca bu sömürgeci ülkeler, Birleşmiş Milletler’deki beşli gurubun kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı yönlendirmesi dolayısıyla, istedikleri ülkeleri ezip, istedikleri ülkelerin zulüm ve sömürülerini görmezden gelerek teşvik etmektedirler. Bunlar dünya barışını ve adaleti sağlayamazlar. Bunun gibi şeyler ifade ederek büyük alkış aldı.
Batılı Haçlı ülkelerinin zulüm ve sömürülerinin ufacık bir görüntüsüdür bu. Başbakanı biz de avuçlarımız patlarcasına alkışlıyoruz.
Alkışlıyoruz ama şu soruları da sormak zorundayız:
Başbakan’ın da ifade ettiği gibi bu batılı devletler haramla semirmişlerdir. Peki ama bu haramzade devletlerle birlik olmanın neresi helaldir? Haramla şişmiş bir Haçlı dünyasının helalliği olabilir mi? Bugün ve tarih boyunca kara zulüm, kara sömürü, kara vurgun ve kara vicdan neticesi semirmiş bir Haçlı dünyasının neresi anamızın sütü gibi aktır?
Başbakanın dediği gibi artık görmezden gelemeyecekleri bir Türkiye olarak biz, bundan böyle batılı Haçlı devletlerinin bu sömürülerine karşı mücadele mi edeceğiz, yoksa Bakan Egemen Bağışın dediği gibi “Helalinden, anamızın ak sütü gibi” Haçlıların içine girme hayalimizi mi gerçekleştireceğiz?
Domuz sürülerinin talanlarını durdurmaya mı çalışacağız, yoksa biz de helalinden sürünün içine mi gireceğiz?
Ama bir tecrübemiz var:
Başbakan böyle eser gürler, doğruları söyler ama, sonunda gene Haçlı zihniyetine teslim olur. Hep böyle yapmıştır. Füze kalkanı olayında olduğu gibi, Kıbrıs’ta referandumda olduğu gibi, Afganistan’ı ezen NATO’ya katkıların gerçekleştiği gibi, Irak’a musallat olan Haçlılara destek verdiği gibi, Libya’ya NATO müdahalesinde olduğu gibi. Önce eser gürler, gerçekleri ifade eder, arkasından tıpış tıpış teslim olur. Keşke böyle olmasa. Keşke dediklerini yapsa. Ama bin kere olduğu gibi gene hayal kırıklığına uğrayan bizler olacağız.
Şu Haçlı haramzadelerinin kurduğu Avrupa Birliği’ne girip de onlar gibi bizde mi haramzade olacağız? Bizim onların içindeki görüntümüz domuz sürüsü içindeki kuzunun görüntüsü gibi olmayacak mı? Domuz sürüsünde kuzuyu rahat bırakırlar mı sanıyorsunuz?  Onlar kuzulaşmayacağına göre, biz onlara uymak zorunda kalmayacak mıyız? Bu Bakan Egemen Bağış’ın ifadesiyle helalinden domuzlaşma hakkı değil midir?
Bu günlerde Milli görüşün TBMM’nde temsil edilmeye başlamasının 42 nci yılını anıyoruz. 14 Ekim 1969 tarihinde Milli Görüş Lideri Prof. Dr.Necmettin Erbakan, Konya bağımsız milletvekili olarak seçilmişti. Rahmetli ömür boyu Avrupa Birliği’nin zararlarını, ortaya koydu, anlattı. Batı medeniyetinin kuvvete zulme, sömürüye dayandığını hemen hemen hergün tekrarladı.
Halkın bir kısmının onun öğrencisi olarak algıladığı Başbakan Erdoğan da, batılı sömürgeci Haçlı devletleri konusunda, sonunda aynı çizgiye gelmiş gözüküyor. Gözüküyor ama, bir taraftan da Avrupa’ya girebilmek için bakanlarını seferber etmiş durumda.
Hem ağlarım hem giderim hesabı, Haçlıların aleyhinde konuşmaya devam ederek alkış toplarken, diğer taraftan onların içine girmeye çalışıyor.
Erbakan Hocamız şimdi hayatta olsaydı sizce ne derdi:
Ey Millet!
Büyülendin mi?
Hala dönen oyunları göremiyor musun?
Kaçıncı defa aldatılıyorsun!?.
 

Ekrem Şama

Milli Gazete

TOP