VELİT BİN MUGİRE

 
Puta değil, tapıyordu şöhrete, altına,
Kan, irin aka aka, girdi toprak altına!

 

KİMLİĞİ
Künyesi; Ebû Abdişems Velît Bin Mugīre Bin Abdillâh el-Mahzûmî’dir.
Milâdî 530 yılı civarında Mekke’de doğdu. Babası Mugīre, Kureyş içerisinde zenginliği ve cömertliğiyle tanınırdı. Onun kabiledeki mevkii dolayısıyla çocuklarına Mugīreoğulları denilmiştir. Mensupları ise Mugiri diye anılırdı. Bunlar şan, şeref, şöhret ve zenginlik bakımından ayrı bir zümre teşkil ediyordu. Velît annesi Sahrâ’ya nisbetle İbnü’s-Sahrâ diye de anılır.
Velit Bin Muğire, en büyük İslam kumandanı Hâlit Bin Velit’in babasıdır.
Hazreti Peygamber’in ve İslâmiyet’in azılı düşmanlarından ve Kureyş kabilesinin baş isimlerinden biridir. Onun Kureyş nezdindeki itibarını gösteren iki olay anlatılır:
Bunlardan birincisi, Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in vefatı üzerine, kendisiyle birlikte kabileden üç kişinin onun yerini almak istediğini göstermek için, Ebu Talip ve Abdullah Bin Cüdan ile beraber üçüncü kişi olarak Kâbe’nin avlusuna oturmasıdır.
İkincisi de Hazreti Muhammed’in Hacerülesved’i yerine koyanlar arasında yer aldığı, Kâ’be’nin yıkılıp yeniden yapılması olayı esnasında Kureyşliler’in Kâbe’yi yıkmaktan çekinmesi üzerine, Velît’in mâbedin duvarına çıkıp:
-Biz ancak iyilik ve hayır istiyoruz!
Diyerek kendi kabilesine düşen kısımdan bir bölümü yıkmasıdır. Kureyşliler, ancak onun başına bir felâket gelip gelmeyeceğini bir süre bekledikten sonra yıkım işine başlayabilmişti.
Yine Kâ’be’nin yapımı için para toplanırken, Velîd, Mekkeliler’den helâl kazançlarından sarfetmelerini, ribâ ve zulümle elde edilen paraları bu işe karıştırmamalarını istedi. Diğer taraftan her yıl değiştirilen Kâ’be örtüsünü bir yıl kendisinin, bir yıl diğer Kureyş liderlerinin değiştirmesinden dolayı, “Kureyş’e denk adam” ünvanı ile anılıyordu. Yemen’den getirttiği kumaşla bu örtüyü değiştiriyordu. Bazı kaynaklarda bir hırsızın elini kesmesi, ilk defa yeminleşme usulüne başvurması gibi icraatlarından dolayı, “Arapların hüküm sahibi” kişilerden biri olarak kabul edilir.
Velîd, kendisi şarap içmediği gibi, aile fertlerine de içmeyi yasaklayan ve Kâ’be’ye girerken pabuçlarını çıkaran ilk kişidir. Onun Mekke ile Tâif arasındaki sulanabilen bahçelerinde yıl boyunca meyve ve sebze yetiştirilirdi. Ticaretle de uğraşan Velîd’in aynı zamanda demirci olduğu zikredilir. Velîd Bin Mugire, aklı, dirayeti, güzel konuşması, gelişmiş şiir zevki, çocuklarının fazlalığı ve zenginliğiyle de Kureyş içerisinde temayüz etmişti. Velîd, Hâşimoğulları ile rekabet etmek için hac zamanı Mina’da büyük bir ateş yaktırır ve hacılara yemek ikram ederdi. Velîd’in kendisiyle tartışılmasına izin vermediği, bedevîlerin onu methederken çok büyük bir serveti bulunduğunu söyledikleri kaydedilir. Kureyşlilerin ona “kurretü ayni Kureşi” yani Kureyşin göz bebeği, diye de hitap ettikleri nakledilir.

HAYATINDAN KESİTLER
Velît Bin Mugīre ile Ebû Cehil, kendi kabilelerine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Hazreti Muhammed’e asla inanmayacaklarını en baştan ilan eden kişilerden ikisidir.
Velit Bin Mugire’nin oğlu Hâlit Bin Velit, başlangıçta babası ile beraber azılı İslam düşmanı idi. Babasından devraldığı Peygamber düşmanlığını bir müddet sürdürdü. Uhud Savaşı’nda İslam ordusunun yenilmesine sebep olan, okçuların büyük kısmının yerlerinden ayrılmalarını fırsat bilip, Müşriklerin mağlubiyetini galibiyete çeviren süvari kumandanı Hâlit, hicretin altıncı yılında akdedilen Hudeybiye anlaşmasından kısa bir müddet sonra kendi gönül rızası ile Medine’ye gelip şehadet getirmiş, Müslüman olmuştur.
Velît Bin Mugīre, Peygamberimizin davetini kabul etmedi ve kendisine şiddetle karşı çıktı. Kör bir kibir, bencillik ve ihtirası yüzünden şirk ile ruhu kirlenip tabiatı bozulduğundan, Kur’ân-ı Kerîm için sihir dedi. Kur’an’ın hasmı ve Resûl-i Ekrem’in de en büyük düşmanlarından biri oldu. Putperestliğin hâmisi Ebû Cehil’e akıl hocalığı yaptı. Kendisinin:
-Nasıl olur, ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olduğum halde bir kenara bırakılayım da, Muhammed’e vahiy gelsin? Nasıl olur, Ebû Mes‘ûd Amr Bin Umeyr yani Sakif kabilesinin reisi de bir yana bırakılsın? Derdi.
İşte bu sözlerine Kur’anı kerim cevap veriyor.
Zuhruf suresi:
30- Gerçeğin bilgisi gelince, "Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz" dediler.
31-“Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!" diye de eklediler.
Müfessirler bu iki ayet hakkında şunları söylediler:
Hazreti Muhammed İslam’ı ve Kur’an’ı tebliğ etmeye başlayınca Müşrikler, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler. Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar, sosyal itibar gibi maddî, dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi. İnsanları ancak bu değerler büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse, Muhammed’e değil, kendilerine göre, Mekke ve Tâif’in büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa Kur’an’ın verdiği cevap aynı zamanda İslâm’ın hedeflediği sosyal ve ahlâkî değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır.
En’am suresi 124 ayet’inin de bu sebeple geldiği ifade ediliyor.
En’am suresi:
124-Onlara bir âyet geldiğinde (okunduğunda), "Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız" dediler. Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenler, yapıp durdukları hileler sebebiyle, Allah tarafından bir aşağılanmaya ve çetin bir azaba uğratılacaklardır.
İzahı:
Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyet, Müşriklerin ileri gelenlerinin Hazreti Peygamber’e karşı kıskançlıklarını dile getirmektedir. Fahreddin Râzî’ye göre de “Onlar, hüccet ve deliller bekledikleri için değil, aşırı kıskançlıkları yüzünden inkârda daima ısrarlı olmuşlardır” Esasen tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkârcılık veya bâtıl inançlarda ısrar etmenin temelinde, çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisini aşamama gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. Hazreti Muhammed’in risâletini kıskanan Velît Bin Mugire, Ebû Cehil gibi Mekke ileri gelenleri de oğullarının çokluğunu, soylu veya zengin olduklarını gerekçe göstererek, kendilerinin yahut kendi kabilelerinden birinin peygamberliğe daha lâyık olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Âyette bu tür iddialara “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” şeklinde cevap verilmiştir. Bu ifade bize peygamberliğin kesbî, yani insanın istemesi ve gayret göstermesiyle elde edebileceği bir makam olmadığını, Allah’ın, birine peygamberlik vermesinin sadece O’nun bir lutfu olduğunu göstermektedir. Ancak Allah, mutlak irade ve tasarrufuyla, peygamberliği lutfedeceği kişiyi yüksek ahlâkî ve zihnî melekelerle donatır. Buna karşılık, kendilerini de peygamberliğe lâyık görenlerin ruhları isyan, kıskançlık, hile ve desisecilik, gurur ve kibir gibi fenalıklarla kirlenmiş olup, buna rağmen Peygamber’i tanımamaya, cürümler işlemeye devam ettikleri için, kibirlerine karşılık aşağılık ve zillete, isyanlarına karşılık da azaba mâruz kalacaklardır.
Velit Bin Mugire bazı arkadaşları ile otururlarken Hıristiyanların Hazreti İsa’ya taptıkları konuşuldu. O zaman gülüştüler. Kendi taptıklarının bundan üstün olduğu sonucunu çıkardılar. Bu olay üzerine ayetler nazil oldu.
Zuhruf suresi:
57- Meryem’in oğlu misal olarak zikredilince, senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar.
58-"Bizim tanrılarımız mı iyi, yoksa o mu?" diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar. Onlar gerçekten inatçı bir muhalefet!
59-Îsâ, kendisine lutuflarda bulunduğumuz ve İsrâiloğulları’na ilâhî kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak.
Tefsirleri:
Çevrelerindeki Hıristiyanların inanç ve ibadetlerinden haberdar olan Müşrikler, tevhid inancına peygamberlerden şahit ve kanıt getirildiğini işitince, kendilerine göre iyi bir açık yakaladıklarını zannederek gürültü kopardılar. Kur’an’ın açıklamalarına bakarak kendi yanlışlarını düzeltecek yerde, Hıristiyanların yanlışını alarak Kur’an’a karşı çıktılar; “Onlar Îsâ’ya tapıyorlardı, biz de putlarımıza tapıyoruz, hem bizimkiler ondan daha iyi” dediler.
58. âyetteki “o mu” sorusunda geçen zamirin Hazreti Peygamber’e ait olduğunu, Müşriklerin mukayeseyi tanrıları ile Hazreti Îsâ arasında değil, Peygamberimiz arasında yaptıklarını söyleyen tefsirciler de vardır. Hangi yorum alınırsa alınsın, tartışmada karşı tarafın delilleri çürük mantığa dayanmakta, farklı şeyler birbirine benzetilmekte, sırf tartışmayı kazanabilmek için mantık hileleri yapılmaktadır. Hâsılı laf anlamaz, inatçı ve kör Müşriklerden oluşan bir muhalefet söz konusudur.
Velît Bin Mugire, Kureyşliler’in Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerine aktif biçimde katıldı. Hazreti Peygamber’in amcası Ebû Tâlip’e üç defa başvuran Kureyş heyetinde o da yer aldı. Üçüncü gidişlerinde Velît yanına genç ve yakışıklı oğlu Umâre’yi de aldı. Heyettekiler, Ebû Tâlip’den, Hazreti Muhammed’in yerine bu genci alıp öldürülmek üzere yeğenini kendilerine teslim etmesini istediler. Ebû Tâlip bu teklifi şiddetle reddetti. İbnü Habîp, Kureyş kabilesine mensup sekiz büyük ve azılı İslam düşmanlarından biri de Velit Bin Mugire olduğunu ifade eder.
Bir defasında Hazreti Muhammed’e ve Müslümanlara en çok zulmeden Ebu Cehil, Ebu Lehep, Ebu Süfyan, Velît Bin Muğîre, Nadr Bin Haris, Ümeyye Bin Halef ve As Bin Vail bir araya geldi. Velit Bin Mugire dedi ki:
-Hac zamanı geldi çattı. Arap heyetleri gelip bize Muhammed hakkında sorular soruyorlar. Her birimiz bir başka cevap veriyoruz. Birimiz deli, diğerimiz kâhin, bir başkamız da şairdir, diyor. Cevapların farklı olmasından dolayı Araplar, bunların hepsinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor. Gelin, Muhammed’e bir tek isim vermek üzere anlaşalım.
Birisi dedi ki:
-O şairdir. Velit Bin Muğîre:
-Ben Ubeyd Bin Ebras ve Ümeyye Bin Ebî Salt’ın şiirlerini dinledim, bunun sözü onlarınkine benzemiyor, dedi. Bir başkası dedi ki:
-O kâhindir. Velit:
-Kâhin kime derler, diye sordu.
-Bazen doğru bazen de yalan söyleyen kimsedir, dediler. Velit dedi ki:
-Muhammed asla yalan söylememiştir. Biri de:
-O delidir, dedi. Velit:
-Deli kime derler, diye sordu.
-İnsanları korkutan kişiye deli derler, dediler. Velit:
-Şimdiye kadar Muhammed’le kimse korkutulmamıştır, dedi.
Sonra Velit kalktı, evine gitti. Herkes:
-Velit Bin Muğîre din değiştirdi, demeye başladı.
Ebu Cehil hemen onun yanına gitti ve dedi ki:
-Senin neyin var? İşte Kureyş, sana yardım topladı. Onlar senin ihtiyaç içine düşüp dinini değiştirdiğin kanaatindeler.
Velit Bin Mugire dedi ki:
-Benim ona ihtiyacım yok, ama Muhammed hakkında düşündüm; o sihirbazdır, diyorum. Çünkü sihirbaz, baba ile oğulun, kardeş ile kardeşin, karı ile kocanın arasını ayırır.
Sonra ona sihirbaz lakabı takmak için anlaştılar. Çıkıp Mekke‘de yüksek sesle bağırdılar. Halk toplu haldeydi, dediler ki:
-Muhammed gerçekten sihirbazdır!
Bu söz halk arasında yankılandı. Bu Peygamber Efendimize çok ağır geldi. Evine döndü ve üzerini elbisesiyle örttü. Bunun üzerine Müddessir suresinin ilgili ayetleri nazil oldu.
Müddessir suresi:
11-Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak!
12-13-Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim;
14-15- Önüne nimetleri serdikçe serdiğim, arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi!
16-(Daha fazla vermek mi?) Asla! Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir.
17- Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!
18- Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
19- Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!
20-Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti!
21- Sonra baktı.
22- Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
23-En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi.
24- "Bu" dedi, "Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir.
25- Bu, insan sözünden başka bir şey değildir."
26- Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.
27- Sen bilir misin sekar nedir?
28-Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz;
29- İnsanları kavurur.
30- Orada on dokuz görevli vardır.
Tefsirleri:
Müfessirler bu âyetlerin Velît Bin Mugīre hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmiştir.
Velît, Kureyş’in ileri gelenlerinden olup, çok sayıda oğulları vardı ve oldukça zengindi. Buna rağmen Allah’ın kendisine lutfettiği nimetlere şükredecek yerde, hem Allah’a hem de Peygamber’e karşı nankörlük etmiş, İslâm’ı boğmak isteyenlere öncülük edenlerden olmuştu.
Allah Teâlâ’nın “Yarattığım şahsı tek başına bana bırak” meâlindeki buyruğu iki türlü yorumlanmıştır:
a) Anasının karnında âciz ve tek başına bir durumda yarattığım o şahsı bana bırak, senin onunla uğraşmana gerek yok, ben onun cezasını veririm.
b) Onu tek başına benimle baş başa bırak; ben onun hakkından gelir ve gereken cezayı veririm.
Âyet, Velît Bin Mugire hakkında inmiş olsa da, amacı genel olup şu mesajı vermektedir:
Nimete karşı şükretmek, nimet sahibine minnettar olmak en yalın ahlâkî ödevlerden biri, akıl ve adalet gereğidir. Sıradan birinin alelâde yardım ve iyiliğine bile minnettar olup teşekkür ederken varlığımızı, hayatımızı, sahip olduğumuz, yararlandığımız her türlü maddî ve mânevî nimet ve imkânları lutfeden Allah’a minnettar olmamak, şükretmemek, ibadet ve itaat etmemek büyük bir nankörlüktür. Özellikle Allah’ın varlığını ve birliğini tanımamaktan da öte, giderek inkâr, şirk ve zulüm hareketlerine öncülük etmek bütün nankörlüklerin ve haksızlıkların en ağırı, en vahimidir.
İşte 18-25. âyetlerde Velît Bin Mugire örneğinde, Kur’an’a karşı benzer şekilde inkârcı tutum sergileyenler kınanmış; 26-30. âyetlerde ise hak ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen “sekar” kelimesi ateşin isimlerinden olup, cehennemin ağır cezalık kısımlarından birini ifade ettiği belirtilir. 27-28. âyetler ise sekar hakkında, “hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” şeklinde detaylar vermektedir. “İnsanları kavurur” anlamına gelen 29. âyete “insanlara görünür” şeklinde de mâna verilmiştir. Aynı âyet, “Cehennem, orayı hak eden insana kendini gösteren bir tablo, bir aynadır” şeklinde de anlaşılabilir.
Müfessirler, 30. âyetteki “on dokuz” sayısını “cehennemde görevlendirilmiş olan on dokuz melek; meleklerden on dokuz grup; on dokuz saf; her birinin emrinde bir grup melek bulunan on dokuz yönetici melek” şekillerinde yorumlamışlardır. Nitekim Tahrîm sûresinin 6. âyetinde de cehennemin başında iri cüsseli, sert tabiatlı ve Allah’ın emirlerini hemen uygulayan meleklerin bulunduğu bildirilmiştir.
Yine Velit Bin Mugire başta olmak üzere Kureyş’in azılı haydutları hakkında şu ayetler de nazil olmuştur.
Hicr suresi:
94- Sen, sana buyurulanı açıkça duyur, Müşriklere aldırış etme!
95-96- Allah’ın yanında başka bir tanrı daha edinen o alaycılara karşı biz senin yanındayız. Onlar ileride anlayacaklar!
İzahları:
Hazreti Peygamber’den, başta Velit Bin Mugire olduğu halde bazı Müşriklerin inkârcı ve kaba davranışlarına aldırmadan, kendisine bildirilen ilâhî gerçekleri savunması, insanlara duyurması istenmektedir. Bu arada kendisiyle alay etmeye kalkışanlara karşı Allah’ın yardımına güvenmesi telkin edilmekte; birtakım değersiz nesneleri Allah’a ortak koşacak kadar düşüncesiz olduklarına bakmadan, Hazreti Peygamber’le alay etmeye kalkışanların; onun gönlünü inciten, canını sıkanların bu yaptıklarının Allah tarafından bilindiği kendisine hatırlatılarak moralini bozmaması, cesur olması telkin edilmektedir.
Başta peygamberler olmak üzere büyük inanç, fikir ve aksiyon adamlarının en önemli özelliklerinden biri, her türlü güçlük, engel ve engellemeye aldırış etmeden, yılmadan temsil ettikleri inancı, düşünceyi, dünya görüşünü azim ve kararlılıkla sürdürmeleridir. Hemen bütün peygamberlerin ve diğer önder şahsiyetlerin, davalarını toplumlara anlatma mücadelesi verirken en sık mâruz kaldıkları karşı davranışlardan biri alay ve hakaret olmuştur. Alay etmek, Mekkeli inkârcı ve zalimlerin de Hazreti Peygamber’e ve Müminlere karşı en sık başvurdukları mücadele yöntemlerinden biri idi. Fakat bu âyetlerde de görüldüğü gibi, Resûlullah aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’in eğitimi ve irşadı ile iradesini beslemiş; Allah’ın yardımını her zaman yanında hissetmiştir. Bu sayede putperestlik, inkârcılık, zulüm, cehalet ve ahlâksızlıktan ibaret olan bir zihniyetin, vahyin gerçekleri karşısında yıkılmaya mahkûm olduğuna inancını asla kaybetmemiştir.
Velit Bin Mugire hakkında nazil olduğu bildirilen başka bir surenin ilgili ayetlerine geçiyoruz.
Kalem suresi:
10-14- Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert, bütün bunlardan sonra bir de ne idüğü belirsiz kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.
15- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der.
16- Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız!
Bu ayetler de şu şekilde izah ediliyor:
Başta Velit Bin Mugire olduğu halde, Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu âyetler, onların genel karakterlerinin güzel bir özetidir. “Ne idüğü belirsiz” diye çevrilen 13. âyetteki “zenîm” kelimesine müfessirler “bir toplumdan olmadığı halde, onlara yamanmış olan, babası bilinmeyen, kötülüğü ile tanınan, lüzumsuz kimse, faydasız şey” anlamlarını vermişlerdir. “Zenîm” kelimesinin burada özellikle günah işlemekten, haksızlık yapmaktan, zarar vermekten utanıp çekinmeyecek kadar tabiatı bozulmuş, insanlığını kaybetmiş, bu anlamda soysuzlaşmış kişiyi ifade ettiği de söylenebilir. Bu âyetlerde Hazreti Peygamber ve O’na iman edenler uyarılarak, anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan kimseye, mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun eğmemeleri istenmektedir.
Burada enteresan bir rivayeti zikretmeliyiz. Yukarıdaki ayetler inince burada sayılan vasıflar en çok Velit Bin Mugire’nin özelliklerine uyuyordu. Nitekim o da böyle düşünmeye başladı. Sayılan vasıflar kendini tarif ediyordu ama “zenim” yani gayrı meşru, daha doğrusu “piç” anlamına da gelen kelime aklına takıldı. Annesi hayattaydı. Hemen onun yanına gitti. Kılıcını çekerek tehditkar bir durumda annesine sordu:
-Anne doğruyu söylemezsen seni öldürürüm. Sakın yalan söyleme. Muhammed beni 10 sıfatla sıfatladı. Bunlardan 9’unu kendimde buldum. Fakat piç olduğumu bilmiyorum. Benim gerçek babam kim? Annesi de mecbur kaldı söylemeye:
-Senin baban iktidarsızdı. Ölür de malı başkasına geçer diye korktum. Kabilenin çobanlarından biri ile ilişkiye girdim. Sen ondan oldun!
Velit Bin Mugire bu şekilde Kur’anın, kendisinin bile bilmediği bir kişiliği olduğunu söylemek gibi bir mucizesine tanık oluyordu. Ama yine iman etmeye yanaşmadı.
16. Ayet mecazi bir anlatım olup “Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız” diyerek, güç ve zenginliğinden dolayı şımararak Allah, peygamber ve kitap tanımayan kimseyi yüce Allah’ın zelil ve perişan edeceğini, kibir ve gururunu kıracağını ifade eder.
Yine başta Velit Bin Mugire olmak üzere her türlü mucizeyi bile gördükleri halde körcesine iman etmemekte ayak diretenler hakkında nazil olmuştur.
En’am suresi:
25-Onlardan seni Kur’an okurken dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, "Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar.
26-Onlar hem insanları Peygamber’den uzaklaştırmaya çalışırlar, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini mahvederler.
27-Onların ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak" dediklerini bir görsen!
28-Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.
Müfessirler diyor ki:
Bu âyetler İslâm’a karşı ilk düşmanlık ve engelleme hareketini başlatan başta Velit Bin Mugire olmak üzere Müşriklerin tutumlarını ve bu tutumlarının doğuracağı sonuçları anlatmaktadır. Buna göre Müşriklerin bazıları Kur’an’ı dinliyorlardı. Ancak Kur’an’ın neler bildirdiğini, bunların doğru olup olmadığını merak ettikleri, samimiyetle öğrenmek, anlamak ve eğer doğru bulurlarsa onu tasdik etmek niyetiyle değil; itiraz etmek, karşı çıkmak, alay ve hakaret etmek için, bahaneler bulmak amacıyla dinliyorlardı. Gurur, kibir, bencillik, ihtiras gibi kötü huylarla, sihir, hurafe, şirk gibi bâtıl inançlarla ruhları kirlenmiş; fıtrî tabiatları bozulmuştu.
Bu şekilde ruhları kararmış insanların, zihin disiplinlerini, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneklerini de kaybetmeleri ilâhî bir kanundur. Bu sebepledir ki 25. âyette onlardan bir kısmının Resûlullah’ı dinlediği, fakat kalpleri üzerinde Kur’an’ı anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarında da sağırlık meydana getirildiği için ondan istifade edemedikleri ifade buyurulmuştur. Yaratılış itibariyle insan fıtratı, gerçeği kabule elverişli olmakla birlikte, bazı iç ve dış etkenler insanın psikolojisini, akıl ve düşünme melekelerini etkilemektedir. Müşrikler de gerek atalarından ve çevrelerinden aldıkları telkinler, gerekse çeşitli olumsuz duygu ve davranışlarının tesiriyle inanmaya yatkın olmaktan çıktıkları için kalpleri perdelenmiş, kulakları ağırlaşmış, yani gerçek karşısında duyarsız kalmışlardır. Şu halde onların inkârları, İlâhî kanun uyarınca kalplerinin perdelenmesi kendi tutum ve davranışlarının, bencil duygularının, ön yargılarının, taassup ve inatlarının bir sonucudur; bundan dolayı da yanlış inançlarından ve kötü fiillerinden sorumludurlar.
25. âyette geçen esâtîr kelimesinin tekili olan ustûre, büyük ihtimalle “hikâye, kıssa, tarih” anlamına gelen Grekçe historia kelimesinden Arapçalaştırılmış olup, Arapça’da daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılır. Müşrikler Kur’ân-ı Kerîm’in inanılırlığına gölge düşürmek için, sık sık onun eskilerin masalları olduğunu ileri sürerlerdi. Ebû Süfyân, Ebû Cehil, Utbe Bin Rebîa ve kardeşi Şeybe, Velîd Bin Mugîre, Nadr Bin Hâris gibi Müşriklerin önde gelenlerinden bazıları, birlikte Hazreti Peygamber’in yanına giderek bir müddet Kur’an’ı dinledikten sonra, Kureyşliler’e Acem kıssaları anlatmakla tanınan Nadr Bin Hâris’e Resûlullah hakkındaki fikrini sormuşlar; o da:
-Söylediklerinden bir şey anlamıyorum; sadece dudaklarını hareket ettirdiğini görüyorum. Söylediği sözler, tıpkı benim size geçmiş devirlerle ilgili olarak anlattıklarım gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir, demiştir.
Müşrikler bu tür sözleriyle hem başkalarını Kur’an’dan uzaklaştırırlar, hem de bizzat kendileri ondan uzak dururlardı. Bu suretle ebedî geleceklerini mahvederlerdi. Üstelik bunun farkında da değillerdi. Allah Teâlâ, inkârcıların Hazreti Peygamber ve Kur’an karşısındaki bu tavırlarından dolayı âhirette duyacakları pişmanlıklarını aşağıda bildirmektedir.
İnkârcılar âhirette cehenneme götürülüp ateşle karşı karşıya geldiklerinde, daha önce inanmaya yanaşmadıkları âkıbetleriyle yüz yüze gelince, büyük bir ıstırap içinde hissettikleri pişmanlığı “Ne olur, dünyaya geri gönderilelim de rabbimizin âyetlerini bir daha yalanlamayalım; biz de inananlardan olalım!” şeklindeki temennileriyle ifade edeceklerdir.
Bu temenniye bir cevap olmak üzere âyette, onlar için artık kurtuluş fırsatı ve ümidi kalmadığı, çünkü bu fırsata dünyada sahip oldukları halde bunun kıymetini bilemedikleri bildiriliyor. “Daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü” meâlindeki cümlede geçen “gizledikleri” ifadesiyle ne kastedildiği hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunu “amel defterlerindeki kötülükleri, çirkin halleri, inkârları veya gizledikleri münafıklıkları” şeklinde açıklarken, bazıları “Ehl-i kitabın Hazreti Muhammed’in hak Peygamber olduğuna dair gizli tuttukları bilgiler” olarak yorumlamıştır. Müşrikler inanmayı icap ettiren delilleri veya Müminlerin başarılarını gördükçe gizliden gizliye İslâm inancının gerçek olabileceğini düşünüyor, fakat hâkimiyet ve güçlerini devam ettirmekteki ısrar ve inatlarından dolayı, Hazreti Peygamber’in üstünlüğünü ve Müminlerin hayırlarda, faziletlerde kendilerinden daha ileride olduklarını itiraftan kaçınıyorlardı. Çünkü Müslümanlar arasında onların köleleri ve toplumun en zayıf kesimleri bulunmaktaydı. Nitekim onlar Hazreti Peygamber’e bu zayıf insanları yanından uzaklaştırması şartıyla kendisiyle görüşebileceklerini söylemişler ve bu sûrenin 52. âyetinde Hazreti Peygamber’e bu teklifi reddetmesi emredilmişti. İnkârcıların dünyada iken gizledikleri bu düşünceleri veya inkâr ve kötülükleri o zaman açık seçik önlerine serilecektir. Fakat eğer onların temennileri kabul edilip de tekrar dünyaya gönderilseler, yine nehyedildikleri fenalıklara döneceklerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar; yalancılık onlarda karakter halini almıştır.
En’am suresi:
52-Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki, onları yanından uzaklaştırıp da zalimlerden olasın.
İzahı:
Bu âyetin işaret ettiği bir olayla ilgili bazı hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre Hazreti Peygamber’in, Abdullah Bin Mes‘ûd, Bilâl-i Habeşî, Ammâr Bin Yâsir gibi bazı yoksul ve kimsesiz sahâbîlerin de bulunduğu bir toplulukla birlikte olduğu bir sırada, Velit Bin Mugire’nin de içlerinde bulunduğu bazı Müşriklerin ileri gelenleri Hazreti Muhammed’le görüşmek istediklerini, ancak bunun için yanındaki Müslümanları oradan uzaklaştırması gerektiğini, zira kölelerle ve yoksullarla bir arada bulunmayı kendilerine yakıştıramadıklarını bildirmişlerdi. Resûlullah “Ben Müminleri kovamam” cevabını verince, hiç olmazsa kendileri geldiğinde onların ayakta durmasını istemişler; Hazreti Peygamber, belki onlara İslâm’ı kabul ettirebileceği ümidiyle bu son teklifi kabul etmeyi düşünürken, kendisini ikaz edip bu düşüncesinden vazgeçiren 52. âyet inmiştir.
Ancak müfessirlerin çoğu bu sûrenin, parça parça değil, tamamının bir defada indiğini bildiren haberleri de dikkate alarak, bu âyetin söz konusu olayla ilişkisi olamayacağını ifade etmişlerdir. Âyetin böyle bir olay üzerine indiği kabul edilse bile, bu olayın sadece âyetteki evrensel ahlâkî öğretinin ortaya konması için bir vesile oluşturduğu düşünülmelidir.
“Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur...” cümlesindeki “onlar” zamiriyle Müşriklere işaret edildiğini düşünenler olmuşsa da, ağırlıklı görüş, bununla yukarıda anılan Müslümanların kastedildiği yönündedir. Rivayete göre Müşrikler, Hazreti Peygamber’in çevresinde toplanan söz konusu kişilerin, aslında, samimi dindarlıklarından değil, barınma imkânı buldukları, yiyip içtikleri için orada toplandıklarını ileri sürmüşlerdi. İşte bir görüşe göre âyet-i kerîmede, öyle olsa bile, Resûlullah ile o yoksul Müslümanların sorumluluklarının ayrı olduğu, herkesin kendi yapıp ettiklerinin sorumluluğunu yine kendisinin taşıdığı bildirilerek, Resûl-i Ekrem’in onlara olan ilgisini sürdürmesi istenmiş, aksi halde haksızlık yapmış olacağı ifade edilmiştir. Başka bir yoruma göre bu insanlar, sabah akşam ibadet ve taatle meşgul oldukları için, maişetlerini temin edemeyecekleri kaygısıyla, Hazreti Peygamber’in onları, işlerine güçlerine baksınlar diye meclisinden ayrılmaya zorlamaması istenmiş; onların geçimleriyle ilgili hesabın kendisine ait olmadığına yani ne yiyip ne içeceklerini hesap etmesi gerekmediğine, çünkü herkesin rızkını verenin Allah Teâlâ olduğuna işaret buyurulmuştur.
Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın bu âyet, İslâm dininde insanın, mevki, zenginlik ve soyuna göre değil, iman zenginliğine, Allah’a saygı ve ruh yüceliğine göre değer taşıdığını ortaya koyması, ayrıca Hazreti Peygamber’in yüce ahlâkının Kur’an ilkelerine göre şekillendiğini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Âyetin sonunda Resûlullah’a sorumluluğu hatırlatıldıktan sonra, kâfirlerin gözünde değersiz olsalar bile, iman ve yaşayışlarıyla Allah nezdinde değerli olan insanlara karşı küçültücü davranışlarda bulunan bir kimsenin, farzı muhal bu kimse peygamber bile olsa, zalim olarak gösterilmesi son derece ilgi çekicidir. Muhtemelen yukarıda sözü edilen yoksul kişilerden biri olan Habbâb Bin Eret’in anlattığına göre, bu âyetin inmesinden sonra, Hazreti Peygamber’le yoksul ve kimsesiz Müslümanlar arasındaki yakınlık o kadar artmıştır ki, meclislerde diz dize oturur olmaya başlamışlardı. Hazreti Peygamber daha önce, bir aradayken yanındakilerin kalkmasını beklemeden kendisi kalkarken, bu âyet geldikten sonra, incitici olmasın diye daima onların kalkmasını beklemiştir.
Velit Bin Mugire’nin İslâm’a karşı düşmanlığını gösteren en önemli husus, doğrudan kendisi veya kendisiyle birlikte diğer Müşrikler hakkında 104 kadar âyetin indiği rivayetleridir. Velîd Bin Mugire ile Ebû Cehil’e dair nâzil olan âyetler kadar, başka hiç kimse hakkında âyet inmediğini ifade eden müfessirler de bulunmaktadır. Bu da onun Müşrikler arasındaki önemini göstermektedir.
Onun pek çok çocuğu arasında künyesini ondan aldığı Abdüşems ile Âs küçükken, Umâre ile Bedir’de katledilen Ebû Kays, Müşrik olarak ölmüşlerdir. Hişâm Mekke fethinde, Velîd Bin Velîd Bedir’den sonra, Hâlit ise Hudeybiye’den sonra İslâm’ı kabul etmiştir. Velît’in iki kızı Fâhite ile Fâtıma da fethin ardından Müslüman olmuştur.
ÖLÜMÜ
Kaynaklarda, başta Velît olmak üzere, Hazreti Peygamber ve Kur’an’la alay eden beş kişinin uğradığı felâketlerin Kâ’be’de Resûl-i Ekrem’in yanına gelen Cebrâil tarafından tertiplendiği belirtilmektedir. Buna göre Cebrâil, Kâ’be avlusunda bunların her birinin ölümünü hazırlamıştır. Kâ’be’ye giren Velît’in Resûlullah ile Cebrâil’in önünden geçişi sırasında Cebrâil yıllar önce bir oka basmasıyla yaralanan topuğundaki yaraya işaret edince yara açılmış, irin toplayıp şişmiş ve patlayarak doksan yaşını geçmiş olan Velît’in ölümüne yol açmıştır. Velît, Hacûn Mezarlığı’na gömüldü. Şu üç hususun yerine getirilmesini vasiyet etmiştir:
1-Ölümüne sebep olan, Huzâa kabilesine mensup ok sahibinden intikam alınması.
2-Evlenmek için mehrini ödeyip de evlenemediği kızın ailesinden verdiği paranın tahsil edilmesi.
3-Tâif’te birikmiş parasının faizlerinin istenmesi.
Yani son nefesinde bile gözlerini kör eden para, mal, intikam ve şehvet hırsı ile yanıp tutuştuğu anlaşılmaktadır.