KÂ'B BİN EŞREF

 

Şairdi ama tam bir şerefsizdi, kansızdı,
Kılıcı hak etmişti, saçlarına kan sızdı!

 

KİMLİĞİ
Medine’de yaşayan Nadiroğulları Yahudi kabilesine mensuptur. Annesine nispet edilen bir Yahudidir. Baba tarafından meşhur Tai Arap kabilesine mensup olduğu nakledilir.
Şair, hatip ve kendini beğenmiş bir kibir abidesi idi.
Oturduğu Medine’de Müslümanların ve gittiği yerlerde başkalarının kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık ve terbiyesizlik gösterirdi.

HAYATINDAN KESİTLER
Baba tarafından Arap, anne tarafından Yahudi olması sebebiyle hem Araplar, hem de Yahudiler tarafından sevilir ve kendisine değer verilirdi. Medine’de oturan Kâ‘b Bin Eşref, Bedir Gazvesi sonunda Müşriklerin mağlûp olduklarına ve 70 ölü verdiklerine dair haber Medine’ye ulaşınca, bunun doğruluğuna inanmamış:
-Gerçekten Muhammed bu kadar kişiyi öldürmüşse, yerin altı üstünden daha hayırlıdır, diyerek tepki göstermişti.
Ancak haberin doğru olduğu ortaya çıkınca, tâziyede bulunmak ve Kureyşli Müşrikleri Müslümanlar aleyhine kışkırtmak için kırk kadar adamıyla birlikte Mekke’ye giderek, Müslümanlara karşı savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaştı. Söylediği şiirlerle Kureyşli Müşriklerin intikam duygularını tahrik etti.
Hazreti Peygamber’in şairi Hassân Bin Sâbit de onu evinde misafir edenler hakkında o kadar etkili şiirler söyledi ki, bundan sonra hiç kimse Kâ‘b’ı evinde misafir etmeye cesaret edememiştir.
Medine’ye döndükten sonra şiirleriyle Resûl-i Ekrem’i ve ashabını hicveden, etkili konuşmaları ve servetiyle Müşrikleri Müslümanlara karşı kışkırtmaya devam eden Kâ‘b Bin Eşref’in davranışlarından rahatsız olan Hazreti Peygamber, bu duruma son verilmesini ve kendisinin eziyetten kurtarılmasını diliyordu.
O günün şiir ve hitabeti bugünün medyası seviyesinde tesir icra ediyordu. Dolayısıyla bu Yahudi şâirin İslam düşmanlığı yalnız kendisine âit kalmıyor, etrafa da sirayet ediyordu. Müslüman olmaya meyilli olanları caydırıyordu. Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem, bu menfur adamın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arıyordu. Şu ayet, başta Ka’b Bin Eşref olmak üzere Müslümanlarla alay eden ve kötü söz söyleyenler hakkında nazil olmuştu.
Ali İmran suresi:
186- Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda denemeden geçirilirsiniz. Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok üzücü şey işitirsiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız bilin ki, bu size gereken davranışlardandır.
İzahı:
Bu ayette Müminlerin, Allah’ın kendilerine lutfettiği mal ve can konusunda denenip sınanacakları, daha önce kendilerine kitap verilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlarla putperest Müşrikler tarafından birçok eziyetlere ve sıkıntılara, özellikle sözlü saldırılara mâruz kalacakları haber verilmekte, müminlerden bu sıkıntılara kendilerini hazırlamaları, olayları sabır ve metanetle karşılamaları, Allah’ın rızâsına aykırı davranışlardan sakınmaları istenmektedir. Ayrıca yüce Allah Müminlerin, Ehl-i kitap veya Müşriklerden gelecek tahriklere kapılmamalarını; onların suçlamalarına, sataşmalarına, alay etmelerine, kötü söz ve propagandalarına karşı sabırlı olmalarını; yanlış, adaletsiz, ahlâk dışı söz ve hareketlerden sakınmalarını, azimli, kararlı ve sabırlı olmalarını, sıkıntılara katlanmalarını, maddî ve mânevî olarak zarar veren her türlü kötü davranıştan sakınmalarını istemektedir. Müminler bu şekilde davrandıkları takdirde zafere ulaşacaklardır.
Mekke döneminde uzun süre Müşriklerin baskı ve zulümlerine mâruz kalan Müslümanlar, bu durumdan kurtulmak, kendi devletlerini kurmak ve İslâm’ı yaymak maksadıyla mal ve servetlerini hatta birçoğu ailelerini dahi Mekke’de bırakarak Medine’ye göç etmişlerdi. Ancak gerek Mekkeli Müşrikler gerekse diğer Müşrik Arap kabileleri sürekli olarak Müslümanları tehdit ediyor, hatta Medine’ye baskınlar düzenleyerek Müslümanları rahat bırakmıyorlardı. Bu sebeple Mekkeli Müşriklere karşı Bedir ve Uhud savaşları yapıldı. Âyet-i Kerîme, tehdit sürecinin henüz sona ermediğine, Müslümanların gelecekte Müşriklere ve Ehl-i kitaba karşı mal ve canlarıyla mücadele etmek zorunda kalacaklarına, dolayısıyla mal ve can kaybına uğrayacaklarına işaret etmektedir. Nitekim Müslümanlar Mekke’nin fethine kadar sürekli olarak gerek Müşriklerin gerekse Yahudilerin tehdit ve baskılarıyla karşı karşıya kalmışlar ve bunlara karşı birçok defa savaşmışlardır.
Ka’b’ın, yalnız şiirleriyle İslam düşmanlığı yapmakla iktifa etmediği, Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir plânla suikast tertiplediği de kaynaklarda mevcuttur.
Bu adam bir defasında Peygamberimizi zehirli yemekle öldürmek için düğün yemeğine davet etmişti. Efendimiz yemeğe gitmiş ama kendisine vahiy yoluyla bu suikast teşebbüsü haber verildiği için orayı terk etmişti.
Bakara suresinin 14. ayetinde Münafıkların şeytanları olduğu ifade edilen 5 kişinin içinde Ka’b Bin Eşref’in de bulunduğunu Huyey Bin Ahtap bahsinde teferruatı ile açıklayacağız.
Bir defasında, içlerinde Ka’b Bin Eşref ve Huyey Bin Ahtap’ın da bulunduğu bir gurup Yahudi, Rasûlullah’a:
-Ey Muhammed, seni gönderen Rabb nasıldır? diye sordular.
Bunun üzerine İhlâs sûresi nazil oldu.
İhlas suresi:
1- De ki: O, Allah’tır, tektir.
2-O Samet’tir.
3- Doğurmamış ve doğmamıştır.
4-O’nun hiçbir dengi yoktur.
Tefsirleri:
İhlâs sûresi, İslâm’ın esası olan tevhid, yani Allah’ın Birliği ilkesini özlü bir şekilde ifade ettiği ve Allah Teâlâ’yı tanıttığı için Hazreti Peygamber tarafından Kur’an’ın üçte birine denk olduğu ifade buyurulmuştur. Kelâmın akışı ve konunun Allah’ın nesebini, haşa, hangi soydan geldiğini, soranlara verilen cevapla ilgili olması dikkate alındığında 1. âyetteki “O” diye çevirilen “hüve” zamirinin Allah’a ait olduğu açıkça anlaşılır. Allah ismi, varlığı ezelî, ebedî, zarurî ve kendinden olup her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve herşeye kadir olan... Yüce Mevlâ’nın öz, yani has ismidir.
Müfessirler bu sûrede ağırlıklı olarak Allah’ın birliğini ifade eden “ahad” terimi ile var oluş bakımından kimseye muhtaç olmadığını anlatan “samed” terimi üzerinde durmuşlardır. “Tektir” diye çevirilen “ahad” kelimesi, “birlik” anlamına gelen vahd veya vahdet kökünden türetilmiş bir isimdir. Sıfat olarak Allah’a nisbet edildiğinde, O’nun birliğini, tekliğini ve eşsizliğini ifade eder. Bu sûrede doğrudan doğruya, Beled sûresinde de dolaylı olarak Allah’a nisbet edilmiştir. Bu anlamıyla tenzihî veya selbî, yani Allah’ın ne olmadığını belirten sıfatları da içerir. Nitekim devamındaki âyetler de bu mânadaki birliği vurgular. Bu sebeple “ahad” sıfatının bazı istisnalar dışında Allah’tan başkasına nisbet edilemeyeceği düşünülmüştür. Aynı kökten gelen vâhid ise “bölünmesi ve sayısının artması mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” anlamında Allah’ın sıfatı olmakla birlikte, Allah’tan başka varlıkların sayısal anlamda birliğini ifade etmek için de kullanılmaktadır. Türkçe’de de “bir” vâhid ile “tek” ahad arasında fark vardır. Bir, genellikle “aynı türden birçok varlığın biri” anlamında da kullanılır. “Tek” ise “türdeşi olmayan, zâtında ve sıfatlarında eşi benzeri olmayan tek varlık” mânasına gelir. İşte Allah, bu anlamda birdir, tektir. Ahad ile vâhid sıfatları arasındaki diğer farklar ise şöyle açıklanmıştır:
Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Ahad ile vâhidin her biri “ezeliyet ve ebediyet” mânalarını da ihtiva etmekle birlikte, bazı âlimler ahadı “ezeliyet”, vâhidi de “ebediyet” mânasına tahsis etmişlerdir. Allah’ın sıfatı olarak her ikisi de hadislerde geçmektedir.
Samed kelimesi “herkesin kendisine ihtiyacını arzettiği, fakat kendisi kimseye muhtaç olmayan” anlamına gelir. Sûredeki bağlamına göre Samed, “var oluş bakımından kimseye muhtaç olmayıp her şeyin varlık ve devamını kendisine borçlu olduğu vâcibü’l-vucûd” demektir. Buna göre Samed kelimesi doğrudan doğruya ahad isminin açıklamasıdır. Daha sonra gelen “doğurmamış ve doğmamıştır” meâlindeki âyet de Samed isminin açıklamasıdır. Taberî, Samed’i, “kendisinden başkası ibadet edilmeye lâyık olmayan tek mâbud” olarak tanımlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de sadece burada geçen Samed ismi başta “esmâ-i hüsnâ” hadisi olmak üzere, bazı hadislerde de yer almıştır.
Allah Teâlâ’nın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu ifade eden 3.ncü ayet, Samed isminin açıklaması olup, Allah’a evlât nisbet edenleri ve soy kavramına giren her şeyi; meselâ, “Mesîh Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanların, ve meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söyleyen, Müşriklerin bu iddialarını reddeder. Zira çocuk, eşin olmasını gerektirir; eş de çocuk da ihtiyacı karşılamak için istenilen varlıklardır. Allah ise ihtiyaçtan münezzehtir, ezelî ve ebedîdir. Eşleri de çocukları da O yaratmıştır; yarattığı şeylere muhtaç olması ise imkânsızdır. Âyetin, “O, doğmamıştır” meâlindeki ikinci cümlesi Allah Teâlâ’nın doğum veya sudûr yoluyla bir ana veya babadan, bir asıldan meydana gelmediğini ifade eder. Çünkü doğan her şey sonradan olur; oysa Allah kadîm ve ezelîdir, yani varlığının bir başlangıcı yoktur.
Son âyet hem ilk âyetin açıklaması hem de bütünüyle sûrenin bir özeti mahiyetinde olup, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir dengi ve benzeri bulunmadığını ifade eder. Kendisinden başka var olan her şeyi O yaratmıştır. Bu sebeple yarattıklarının O’na denk olması mümkün değildir. Nitekim bu durum muhtelif âyetlerde ifade buyurulmuştur.
İhlâs sûresinin, Kur’an’ın üçte birine denk olduğuna dair hadisi yorumlayan âlimlerden bir kısmı, bu denkliği sûreyi okumanın sevabı, bir kısmı da konusu ve mânası yönünden değerlendirmişlerdir. İkinci görüşe göre sûre, Kur’an’ın üç temel konusundan ilki olan tevhidle alâkalı olup, bu sûrenin anlamını iyice kavrayan ve itikadını bu sûrenin öğretisi yönünde oluşturan bir kimse, Kur’an’ın tevhid ve akaid bölümünü de kavrayıp benimsemiş olur. Gazzâlî Cevâhiru’l-Kur’ân isimli eserinde özetle şu hususlara işaret eder:
Kur’an’daki bilgiler ana hatlarıyla Allah hakkında bilgi yani mârifetullah, âhiret bilgisi ve doğru yol bilgisi olmak üzere üçe ayrılır. İhlâs sûresi bunlardan ilkini, yani mârifetullah ve tevhid konusunu ihtiva etmektedir. Kur’an’daki diğer hükümler bu sûredeki tevhid temeline dayandığı için, sûre Kur’an’ın üçte birine denk görülmüştür. Belirtilen öneminden dolayı İhlâs sûresi tefsir kitaplarında muhtelif yönleriyle ele alınıp incelendiği gibi, felsefeden tasavvufa kadar çeşitli ilim dallarında da meşhur âlimler tarafından sûre üzerinde pek çok müstakil tefsir ve benzeri ilmi çalışmalar yapılmış; ayrıca sûre üzerine tezler de hazırlanmıştır.
İçlerinde Huyey Bin Ahtap ve Ka’b Bin Eşref’in de bulunduğu Yahudi heyeti, nazil olan İhlas suresi karşısında şaşkına dönüp, her hangi bir cevap verememeişlerdi. Böylece kendi toplulukları nezdinde söz bakımından üstünlüklerini Kur’an’a kaptırmış oluyorlardı.
Buna rağmen Ka’b Bin Eşref, şair olması dolayısıyla her gittiği yerde Peygamberimizi kötülemeye ve Müslüman olması umulan topluluklarda Peygamberimiz ve İslam aleyhine bir havanın oluşmasına sebep oluyordu. Bu da İslam’ın yayılması önünde ciddi bir engel teşkil ediyordu.
Haşr, En’am ve Nisâ sûrelerindeki bazı âyetlerin onun davranışlarıyla ilgili olarak nâzil olduğu rivayet edilir.
Şimdi sırasıyla o ayetleri ve tefsirleini okuyalım:
Haşr suresinin 2.ci ve devamı ayetleri Huyey Bin Ahtap bahsinde kaydetmiştik.
En’am suresi:
91- Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Nitekim "Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi" dediler. De ki: "Öyleyse Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?" Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de, atalarınızın da bilemediğiniz şeyler (Kur’an’da) size öğretilmiştir. (Resulüm!) Sen "Allah" de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oyalanadursunlar!
Tefsiri:
Bu âyet, peygamberler ve onların gösterdikleri hidayet yolu, getirdikleri dinler ve kitaplarla ilgili önceki âyetlerin bir sonucu olarak görülmektedir.
“Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” diyerek bütün peygamberleri ve ilâhî kitapları inkâr edenlerin kim veya kimler olduğu hususunda tefsirlerde değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre bu sözü söyleyen kişi bir Yahudi hahamıdır. İbnü Abbas’a isnad edilen bir rivayete göre Hazreti Peygamber kendisiyle tartışmaya kalkışan bu hahama:
-Tevrat’ı Mûsâ’ya indiren Allah için doğru söyle, Tevrat’ta Allah’ın şişman hahamı sevmeyeceği yazılmış mıdır? Diye sormuş; kendisi de şişman olan haham, bu söze öfkelenerek:
-Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi. Demiştir. Bu rivayetin doğruluğunu kabul eden müfessirlere göre, En‘âm sûresi Mekkî olmakla beraber 91.âyet Medine’de inmiştir. Çünkü Mekke’de Yahudi cemaati bulunmadığından böyle bir tartışmadan da söz edilemez.
Söz konusu rivayette hahamın bu inkârı üzerine, Yahudilerin kendisini görevinden uzaklaştırarak yerine Kâ‘b Bin Eşref’i getirdikleri belirtiliyor.
Onlar bu gibi inkârcı ifadeleriyle, önceki âyetlerde bir kısmı isimleriyle anılan peygamberleri, aynı âyetlerde, üzerinde durulan Allah’ın hidayetini, tebliğlerini ve dolayısıyla insanlara yönelik rahmetini inkâr etmiş; bu suretle Allah’ı gerektiği şekilde tanımadıklarını, hakkıyla takdir etmediklerini göstermişlerdir.
Onların bu tutumlarına karşı yüce Allah, peygamberine şu soruyu sormasını öğütlemiştir:
-Öyleyse Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı yani Tevrat’ı kim indirdi?
Âyette bu duruma da işaret edilerek, buna rağmen “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” demelerinin bir çelişki olduğu ortaya konmuştur.
Nisa suresi:
51-Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için "Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.
İzahı:
Uhud Savaşı’ndan önce Medine Yahudilerinden bir grup Kâ‘b Bin Eşref, Huyey Bin Ahtap gibi reislerinin peşine takılarak Mekke’ye gelmişler, Müslümanlara karşı savaşmak üzere Mekke Müşrikleriyle bir antlaşma yapmak istemişlerdi.
Bu olayı Huyey Bin Ahtap bahsinde açıklamıştık.
Müşriklerin isteği üzerine putlara secde ettklerini hatırlayalım. Bu Âyet-i kerîme, başkalarına da ibret olmak üzere, bu çirkin, ahlâksız, ikiyüzlülüğe dayalı, kendi kutsal kitaplarına da aykırı davranışı kınamak ve sahiplerinin hak ettikleri cezayı bildirmek için gönderildi.
Ali İmran suresi:
12- (Resulüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü bir kalacak yerdir!
Tefsiri:
Âyet-i Kerîme’nin gerek Mekke Müşrikleri, gerekse Medine’deki Yahudiler hakkında indiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Müşriklerle ilgili rivayetlerden birine göre, bu âyet inince Hazreti Peygamber Bedir Savaşı günü Müşriklere mağlûp olacaklarını ve âhirette cehenneme sevkedileceklerini bildirmiştir. Diğer bir rivayete göre Bedir Savaşı’nı takiben Ebû Süfyân’ın bir topluluk oluşturması üzerine bu âyet indirilmiştir. Müteakip âyette tasvir edilen olayı (Bedir Savaşı) bizzat müşahede edenlerin Mekke Müşrikleri olduğu ve “teravnehüm” (onları görüyordunuz) şeklindeki kıraat dikkate alınınca, burada kendilerine hitap edilen kâfirlerin de onlar olduğu anlaşılmaktadır. Âyetin Medine’deki Yahudiler hakkında inmiş olduğunu gösteren rivayetlerden birine göre, Bedir Savaşı’ndan sonra Kaynukaoğulları Yahudileri ahitlerini bozup ileri geri konuşmaya ve kıskançlıklarını dışa vurmaya başladılar. Bunun üzerine Hazreti Peygamber onları toplayıp Kureyş’in başına gelenlerin kendilerinin başına gelmeden Müslüman olmalarını önerdi. Onlar:
-Ey Muhammed! Savaş bilmeyen bir grup Kureyşli’yi öldürmüş olman seni aldatmasın. Bizimle karşı karşıya gelirsen savaşmanın nasıl olduğunu görürsün, şeklinde karşılık verdiler.
Bunun üzerine bu âyet indi. Bu konudaki diğer bir rivayete göre Bedir Savaşı’nda Müslümanların muzaffer olduğunu gören Yahudiler:
-Bu Hazreti Mûsâ’nın Tevrat’ta bize haber verdiği ümmî peygamberin ta kendisi, dediler.
Bazıları ise bu konuda aceleci davranılmamasını önerdi. Uhud’daki başarısızlık üzerine de:
-Demek ki bu o değilmiş, deyip Müslüman olmaya yanaşmadılar.
Kâ‘b Bin Eşref kumandasında altmış süvari Hazreti Peygamber’le aralarındaki antlaşmayı bozup, Müşriklerle iş birliği yapmak üzere Mekke’ye hareket etti. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti indirdi. Öte yandan âyetin, kim oldukları bildirilmeyen muayyen bir kâfirler grubu hakkında indirildiği de rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre de, burada Hazreti Muhammed’den çağdaşı olan bütün inkârcılara bu hakikati vurgulu biçimde duyurması istenmektedir. “Yakında mağlûp olacaksınız” ifadesi yakın gelecekte karşılaşılacak bir olayı haber vermekte ve Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî özelliklerinden birini ortaya koymaktadır. Nitekim kısa bir süre sonra İslâm mesajının yayılmasına karşı direnen inkârcılar kesin bir yenilgiye uğramışlar, bunlardan Mekke Müşrikleri ancak Mekke’nin fethine kadar mukavemetlerini sürdürebilmişlerdir. Medine’deki Yahudi kabileleri ise, Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaları ihlâl durumlarına göre değişik muamelelere tâbi tutulmuşlar ve Resûlullah’ın dünya hayatına veda etmesinden önce bu kabilelerin Medine ve çevresindeki etkili konumları son bulmuştur. Kur’an’da yer alan ve karşılaşılacak başka bir mağlûbiyet haberi Bizanslılar hakkındadır. Rum suresinin ilk ayetlerinin ele aldığı olan bu konuyu Übey Bin Halef bahsinde yazmıştık.
Bu ayette ise dünya hayatında tevhid inancına karşı tavır göstermede birleşen inkârcıların, âhirette de cehenneme sürülme ve hep birlikte çok çetin azaplarla dolu bir ortamı paylaşma noktasında birleşecekleri bildirilmiş olmaktadır.
Ka’b Bin Malik’in bu kadar şeytanca hile, desise ve suikastler düzenlemesi, ahlaksızlıkları, Mekke Müşrikleri ile yaptığı anlaşmalar, alaycı ve küçük düşürücü şiirleri ve daha nice kötülükleri karşısında Peygamberimiz:
-Allah’ım beni Eşref’in oğlundan dilediğin şekilde kurtar artık, çünkü o kötülüklerini açığa vurmakta ve yaymaktadır, diye dua etti.
ÖLDÜRÜLMESİ
Bütün bu anlattığımız olaylardan sonra Peygamber Efendimiz Ka’b Bin Eşref’in öldürülmesini istemiş ve bir ekip kurmuştur. Muhammed Bin Mesleme başkanlığında kurulan bu ekip, Ebû Nâile Bin Selâme, Abduddar Bin Bişr, Hâris Bin Evs ve Ebû Abs’dan teşekkül edip harekete geçmişlerdi.
Ekip önce Peygamber Efendimizden, taktik gereği kendisi ve İslam dini aleyhine sözler söyleyip söyleyemeyeceklerini sordular ve söyleyebileceklerine dair müsaade aldılar. Sonra içlerinden birini Ka’b Bin Eşref’e gönderdiler. Giden kişi Peygamberimiz aleyhine atıp tuttu ve kendisini medh eden ve hoşuna giden şeyler söyledi.
Kendisinden borç olarak yiyecek satınalmak üzere sözleştiler. Ka’b Bin Eşref bu alış veriş için kadınlarını teminat olarak kendisine vermelerini istedi. Bunu yapamayacaklarını, çünkü onun gibi yakışıklı, güçlü kuvvetli ve tatlı sohbetli birine karılarının dayanamayıp gönül verebileceğini söyledi. Gönlünü okşadı. Öyleyse oğullarını güvence olarak kendisine bırakmalarını istedi. Bunu da kabul etmedi. çünkü oğulları büyüdüğünde kendilerinin yiyecek karşılığı bir mal gibi rehin bırakıldıkları konusunda küçük düşürülme ihtimali olabilirdi. Ancak silahlarını rehin bırakmayı teklif etti. Ka’b bunu kabul etti. Bir gece kararlaştırdılar, silahlarını getirip bırakacak ve yiyeceklerini alıp gideceklerdi.
Ekibin tamamı silahlarını da kuşanmış olarak kararlaştırılan gece kapısını çaldılar. Rehin vermek için silahlarını getirdiklerini söylediler. Ona birazcık gece yürüyüşü yapıp kendilerine şiir okumasını teklif ettiler. O da karısının razı olmamasına aldırış etmeksizin, yürüyüşe çıkmaya razı oldu. Yürüyüş esnasında saçlarına hangi kokuyu sürdüğünü, kendilerini bu kokunun mest ettiğini söylediler. Saçlarını koklamak için izin istediler. O da gururla buna izin verdiğinde, saçlarının örgülerini yakalayıp, karnını hançerle yarıp, boğazını kesiverdiler. Süratle gecenin karanlığında kaybolup, Mescidi Nebevi’de bulunan Efendimize gelerek müjdeyi verdiler.
Ka’b Bin Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi, Yahudiler arasında büyük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Paygamberimizin yanına gelerek, Ka’b’ın masum olduğunu, öldürülmeyi haketmediğini şikayet suretinde arz edince, aldıkları cevap şu oldu:
-O, bizi hicv ve Müslümanlara diliyle eziyet etti; Müşrikleri de bizimle harbe, bizimle uğraşmaya teşvik etti.
Bu hadiseden sonradır ki tarihte fitne ve fesat çıkarmakla meşhur olan Yahudiler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimize ve Müslümanlara karşı hürmetkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunamadılar, ama adeta kanlarına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli veya âşikâr hiçbir zaman da vazgeçmediler. Bu olaydan sonra Peygamberimizle Yahudi kavimleri arasında yeni anlaşmalar imzalanmıştı.
Bir Allah düşmanı bu şekilde infaz edilerek büyük bir mesafe kazanılmıştır.