HUYEY BİN AHTAP

İçi kin doluydu, kondu o daldan bu dala,
Gerçeği gördü de, cenneti tepti budala!

 

KİMLİĞİ
Künyesi: Huyey Bin Ahtap Bin Sa’ye Bin Amir’dir.
Huyey Bin Ahtap, Medine’de yaşayan üç Yahudi kabilesinden biri olan Nadiroğulları’na mensup olup, onların lideridir. Huyey’in kızı Safiyye’nin kocası Hayber Savaşında öldürülmüştü. Müslümanlar tarafından esir alınan Hayber Yahudileri içerisinde bulunan Safiyye, İslam’ı kabul ettikten sonra, Hazreti Peygamber ile evlenerek Mü’minlerin anneleri arasına katıldı.
Efendimizin eşlerinden Hazreti Hafsa ve Hazreti Aişe, yine Efendimizin eşi ve Huyey Bin Ahtap’ın kızı olan Hazreti Safiyye'ye "Yahudi kızı" diye takılıyorlardı. Kendilerinin Kureyş’ten olduklarını ve Rasûlullah’ın sadece hanımı değil, aynı zaman da akrabası da olduklarını söylüyorlardı. Bu sözleri işiten Hazreti Safiyye ağladı. Tam o ağlarken Rasûlullah yanına girdi:
-Neden ağlıyorsun, diye sordu. Hazreti Safiyye olanı anlatınca, Hazreti Peygamber:
-Sen onlara Hazreti Harun dedem, Hazreti Musa da amcam. Muhammed de kocam deseydin ya!
Diyerek teselli ettiği rivayeti mevcut olduğuna göre, Huyey’in kökünün Hazreti Harun Peygambere dayandığı anlaşılmaktadır.
Huyey’in kızı Hazreti Safiyye annemiz o aileden İslam’ı seçen tek üyedir. Hazreti Safiyye’nin önceki eşlerinden çocuğu yoktu. Hayber fethinin ardından Rasûlullah’ın hissesine düşen esirlerden biri iken, İslâm’ı seçti ve Hazreti Peygamber ile evlenip Medine’ye geldi.
Rasûlullah ona:
-Ey Safiyye! Baban bana düşmanlıkta Yahudiler’in en katısı ve azılısı olmaktan vazgeçmedi. Dediğinde o da cevaben:
-Ya Resulallah! Allah hiç kimseyi, bir başkasının suçundan dolayı hesaba çekmiyor! Dedi.

HAYATINDAN KESİTLER
Şimdi Huyey Bin Ahtap’ı ve yaptıklarını anlatmaya geçelim.
Huyey Bin Ahtap’ın bir Yahudi fanatiği, sözünde durmayan, körü körüne inatcı, Peygamber düşmanı biri olduğu, bu sebeple de lideri olduğu kavmini felakete sürüklediği naklediliyor. Kavmini kendine itaat ettirmesini bilen biri olduğu söylenebilir. Bu özelliği olan ve tebaasını kendine sıkı sıkı bağlayan, liderlerin lideri olduğu, toplumu felakete sürüklemesinin örnekleri tarihte hep anlatılır.
Huyey, Medine’deki Yahudileri ve Mekke’deki Müşrikleri Hazreti Peygamber’e karşı kışkırtıyor ve organize ediyordu. Nadiroğulları’nın Medine’den sürgün edilmesinden sonra Hayber’e yerleşmişti.
Müminlerin annesi Hazreti Safiyye anlatıyor:
-Ben küçükken babam ve amcam Ebû Yâsir’in en sevdikleri çocuk bendim. Benimle görüşmeden diğer çocuklarıyla ilgilenmezlerdi. Rasûlullah Medine’ye gelip Kubâ’ya indiğinde, Avf Bin Amiroğulları memleketinde bulunan babam ve amcam, sabahleyin O’nu görmeye gittiler. Güneş batana kadar da dönmediler. Güneş batınca da yorgun, isteksiz, perişan bir halde döndüler. Ben her zaman yaptığım gibi onları sevinçle karşıladım. Vallahi ikisi de bana hiç iltifat etmediler. Çok üzgündüler. Amcam Ebû Yâsir ile babam Huyey Bin Ahtap şunları konuştular:
-Bu O mudur?
-Evet, vallahi O’dur.
-O’nu tanıdın ve vasıflarını gördün mü?
-Evet...
-Peki O’na karşı içinde ne var? (Ne yapacaksın?)
-Vallahi sağ kaldığım müddetçe O’na düşmanlık edeceğim.
Rasûlullah Medine’ye geldiğinde Ebû Yâsir Bin Ahtap O’na gitti. Rasûlullah’ın konuşmalarını dinledi, O da kendisine bazı şeyler söyledi. Sonra kavminin yanma dönüp şöyle dedi:
-Ey Kavmim! Bana itaat edin. Şüphesiz Allah beklemekte olduğunuz adamı size yolladı. Siz bu adama uyun. Sakın O’na muhalefet etmeyin!
Bunun üzerine Ebû Yâsir’in kardeşi Huyey Bin Ahtap, ki o zaman Yahudiler’in lideri oydu ve iki kardeş Nadiroğullarındandılar, Rasûlullah’ın yanına gidip oturdu. Konuşmalarını dinledi. Sonra kavmine döndü:
-Öyle bir adamın yanından geliyorum ki, vallahi ben O’na ebediyen düşman olacağım.
Kardeşi Ebû Yâsir ona:
-Ey anamın oğlu! Bu hususta bana itaat et. Başka hususlarda bana isyan edebilirsin. Eğer bu konuda beni dinlersen helak olmazsın.
Huyey:
-Hayır, vallahi bu hususta sana asla itaat etmeyeceğim.
Şeytan Huyey’e galip geldi. Kavmi de onun görüşüne uydu.
İbnü Kesir der ki:
-Ebû Yâsir’in sonunun ne olduğunu bilemiyorum. Ama Safiye’nin babası Huyey Bin Ahtap, Rasûlullah’a azılı bir düşman oldu. Bu düşmanlığını, Kureyzaoğulları savaşı sonunda Rasûlullah’ın önüne bir külçe gibi yığılıp öldürülüşüne kadar devam ettirdi. Allah ona lanet etsin.
Huyey Bin Ahtap ve kardeşi Ebu Yasir Bin Ahtap, İslam’a ve Peygamberimize düşmanlıkta hep beraber olmuşlardır.
Huyey Bin Ahtap, Bakara suresinin en başındaki Elif Lam Mim ayetinin indiğini duyunca bazı Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve O’na:
-Ey Muhammed, sana indirilenler içinde “zalikel kitabü” okuduğun anlatılıyor doğru mu, diye sordu. Resulullah:
-Evet, dedi. Aralarında şu konuşma geçti:
-Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?
-Evet.
-Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ömrünün ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildirmiş, dedi.
Huyey Bin Ahtap, arkadaşlarına yönelerek:
-Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygamber’in dinine mi gireceksiniz, diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-Ey Muhammed, bu zamana ilave olarak başka bir şey var mı, diye sordu. Resuluilah:
-Evet; Elif, Lam, Mim, Sad, dedi. Huyey:
-Bu daha uzun. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır, diye sordu. Resulullah:
-Evet; Elif, Lam, Ra. Huyey:
-Bu daha uzundur, Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunların hepsi, (231) senedir. Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır, dedi. Resulullah:
-Evet; Elif, Lam, Mim, Ra. Huyey:
- Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıldır, dedi. Sonra şunları söyIedi: Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz.
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey Bin Ahtap ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bunlann toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder. Onlar da şu cevabı verdiler:
-Onun durumu bize karışık geldi, biz bu hesabın içinden çıkamayacağız.
Yahudi alimlerinden Abdulah Bin Selam, Peygamberimizi tanıyınca Müslüman olmuş, diğer Yahudilerin de iman etmesi için onlara nasihat etmişti. İçlerinde Huyey Bin Ahtap, Ka’b Bin Esed ve Ebu Rafi’nin bulunduğu topluluk Abdullah Bin Selam’ı yalanladılar ve dediler ki:
-Araptan peygamber olmaz. Senin dediğin bu adam bir hükümdardır.
Onlar iman etmeye yanaşmadılar. Ama Abdullah Bin Selam ile birlikte bazı Yahudi ileri gelenleri Müslüman olmuştu. İşte bunlar hakkında ayet nazil olmuştur.
Ali İmran suresi:
113-Hepsi bir değildir: Ehl-i kitap’tan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.
Peygamberimizin Huyey Bin Ahtap’ın lideri olduğu Nadiroğlu Yahudileri ile mücadelesi:
Nadiroğlu Yahudileri muhtemelen Kudüs’ün, Milât’tan önce 587’de işgali sırasında bölgeden kaçarak, Medine civarına yerleşen üç Yahudi kabilesinden biridir. Diğerleri Kureyzaoğulları ve Kaynukaoğulları Yahudileridir. Hayber Yahudileri ise Medine’ye biraz daha uzaktadır.
Soylarının Hazreti Hârûn Peygamber’den geldiğini ifade ederlerdi.
Nadiroğulları hicretten önce Müşrik olan Evs ve Hazrec arasında meydana gelen Buâs savaşında, Kureyzaoğulları ile birlikte Evs kabilesinin yanında yer aldı. Kaynukaoğulları Yahudilerinin yardım ettiği Hazrec’in yenilgiye uğratılmasında rol oynadılar. O dönemde kendi aralarındaki mücadelede de Nadiroğulları diğer Yahudi kabilelerine üstünlüğünü kabul ettirmişti. Nadiroğullarından bir kişi, diğerlerinden birini öldürdüğünde yarım diyet verirken, onlar tam diyet ödüyorlardı. Ancak hicretten sonra Hazreti Peygamber hakemlik ettiği böyle bir olay münasebetiyle bu eşitsizliği ortadan kaldırdı.
Hicretten sonra hazırlanan Medine anayasasına yine Evs kabilesinin müttefiki olarak katılan Nadiroğulları, şehrin dış taraflarında Beni Hatme Mezarlığı civarında oturuyor ve Yahudiler arasında en kalabalık grubu oluşturuyordu. Önceleri Resûlullah’a karşı bir hareketlerine rastlanmayan Nadiroğlu Yahudileri, Bedir Gazvesi’nin ardından Kaynukaoğulları’nın şehirden sürülmesine, ayrıca kendi kabilelerinden Müslümanlar aleyhine kışkırtıcı şiirler söyleyen ve yıkıcı faaliyetlerde bulunan ünlü şair Kâ‘b Bin Eşref’in öldürülmesine çok kızdılar. Aynı zamanda korkuya kapılarak Resûl-i Ekrem ile yeni bir antlaşma yaptılar. Fakat daha sonra Uhud Gazvesi’nin hazırlıkları sırasında bir gece 200 adamıyla birlikte gelen Mekke Müşriklerinin lideri Ebû Süfyân’a Müslümanlar hakkında istediği bilgileri verdiler. Bu savaşta İslâm ordusunun tam bir üstünlük sağlayamamasından aldıkları cesaretle de Müşriklerin Hazreti Peygamber’i öldürme teklifini olumlu karşılayıp antlaşmalarını bozma eğilimine girdiler.
Detayları aşağıda anlatılacak.
Münafıkları tarif eden Kur’an’ın onların ahbapları olan “İnsan Şeytanları” olarak vasıflandırdığı kişiler arasında Huyey Bin Ahtap da vardır. Diğer kişiler ise şunlardır:
Ka’b Bin Eşref, Ebû Bürde el-Eslemî, İbnü’s-Sevdâ, ve Abdüddâr Bin Hudeyb. İşte o ayet ve “şeytanlar” olarak vasıflandırılan kişilerin yaptıkları.
Bakara suresi:
14-İman edenlerle karşılaşınca "inandık" derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise "Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz" derler.
15-Asıl onlarla alay eden ve azıp saparak dolaşmalarına izin veren Allah’tır.
16-Doğruya karşılık sapıklığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.
Tefsirleri:
“Alay etmek, aldatmak, tuzaklara karşılık vermek” gibi fiillerin Allah’a nisbet edilmesi, bunları yapanları, fiillerine uygun bir şekilde cezalandırması, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürmesi sebebiyledir. Nisbet bu mânaya yöneliktir. Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve Müminleri aldattıklarını zannederek işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında Müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hazreti Peygamber’e durumu bildirdiği için, yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi, kendilerini alay konusu haline getirmektedirler. İki yüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sananlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için, hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar. İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çabasıyla elde ettiği bilgiler değildir. Bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, Rahmân veya Şeytan’dan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır. Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi, insanlar arasından edindiği işbirlikçileri de vardır. 14. âyet “şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında...” diyerek bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimlerin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır.
Münafıkların şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında, şeklinde ifade edilen şeytanlara benzetilenlerin yani 5 kişinin isimlerini yukarıda zikrettik.
Huyey Bin Ahtap bahsine devam ediyoruz.
Bedir Savaşı’ndan sonra Ka’b Bin Eşref ve Huyey Bin Ahtap Mekke’ye geldiler.
Müşriklere Hazreti Peygamber’ i öldürmek üzere ittifak teklif ettiler ve kabul ettirdiler. Bu görüşmeler sırasında Müşrikler onlara:
-Siz eski ilim sahipleri ve ehli kitapsınız. Muhammed ve bizim halimiz hakkında bize haber verin. Dediler. Onlar da:
-Siz ne durumdasınız, Muhammed ne durumda ? diye sordular. Müşrikler:
-Biz develeri keser halka yediririz. Onlara süt ikram ederiz. Sıkıntılarını giderir, hacılara su verir, akrabalarımızla ilgileniriz. Dediler. Onlar:
-Muhammed ne yapar? Diye sordular.
-O bizimle akrabalık ilişkisini koparmış yalnız bir hurma ağacıdır. O’na hacıları soyan Gıfaroğulları tâbi olmuştur. Dediler.
Bu sözlerin üzerine Ka’b ve Huyey:
-Hayır, bilakis, siz hayırdasınız ve hidâyettesiniz. Dediler.
Üstüne üstlük Yahudiler Müşrikleri tatmin ve Müslümanlar üzerine kışkırtmak için putlara secde ettiler.
Bu olay Uhud savaşından önce vuku bulmuştur.
Fakat Uhud savaşı onların yine cesaretlenmelerine ve düşmanlıklarını ve ihanetlerini açığa vurmalarına sebep oldu. Mekkelilerle ve Medine’li Münafıklarla ittifak kurdular. Raci ve Bi’r-u Maûne felaketleri cüretlerini iyice artırdı. Nadîrliler, kendilerinin Medine’den çıkarılması ile ilgili savaştan önce, Hazreti Peygamberimize iki farklı suikast düzenlemişlerdi. Huyey Bin Ahtap da lider olarak bu kritik kararların mimarıydı.
İlk suikast olayı şöyle olmuştu:
Olay Mekkeli Müşriklerin tehditleri üzerine gelişti. Müşrikler Bedir’den sonra Medine’deki Münafıklarla, Evs ve Hazrec’ten olan putperestlere, Rasûlullah’ı yurtlarından çıkarmazlarsa onları öldüreceklerine dair bir mektup yolladılar. Hazreti Peygamber bunun haberini alınca duruma müdahele etti ve Kureyş’in girişimini boşa çıkardı. Bunun üzerine Müşrikler Yahudileri tehdit ettiler:
-Siz silah ve kale sahiplerisiniz. Ya vatandaşımız Muhammed’le savaşırsınız, ya da size neler ederiz, neler! Bizimle kadınlarınız arasında ancak halhalları kalır, dediler.
Böylece Nadîrliler tuzak kurmak için toplandılar. Rasûlullah’a:
-Ashâbından 30 kişi ile birlikte karşımıza çık. Bizden de de 30 din adamı çıksın. Orta bir yerde buluşalım. Alimlerimiz seni dinlesinler. Eğer tasdik ederlerse ve iman ederlerse biz de iman edelim, diye haber gönderdiler.
Oysa Yahudi âlimleri adı altındaki kişiler silahlıydı ve tartışma esnasında Rasûlullah’ı öldüreceklerdi. Bu suikast hazırlığını Yahudilerden biri ile evli olan bir Arap kadını, Ensar’dan olan kardeşi ile Hazreti Peygamber’e haber gönderdi. Olayı ihbar etti.
Diğer bir suikast teşebbüsünü daha teferruatlı anlatacağız:
Hicretin 4. yılının Safer ayında meydana gelen “Bi’ri maûne” hadisesinde yetmiş İslâm davetçisinin tuzağa düşürülüp, kılıçtan geçirilmesi esnasında kurtulanlardan, Amr Bin Ümeyye Ed-Damrî, olayı Resûl-i Ekrem’e haber vermek üzere Medine’ye dönerken, yolda kendilerine saldıranlardan olduklarını zannettiği Amiroğulları kabilesinden iki yeni Müslümanı öldürmüştür. Bu yanlışlık karşısında maktullerin diyetlerinin ödenebilmesi için, Hazreti Peygamber bir grup sahâbîyle birlikte Nadîroğulları’na giderek aralarında mevcut anlaşma gereği diyet ödemesine katkıda bulunmalarını istemiş ve onların kendi paylarına düşen kısmı toplamak için hazırlık yapmaları sırasında, bir evin duvarının dibine oturup beklemeye başlamıştı. Ancak Nadiroğulları bunu fırsat bilmişler ve üzerine büyük bir taş yuvarlayarak onu öldürmek için hazırlık yapmaya başlamışlardı.
Daha yaygın olan rivâyet şöyledir:
Rasûlullah Bi’r-u Maûne olayından sonra, Amr Bin Umeyye Ed-Damrî’nin yanlışlıkla öldürdüğü Amiroğulları’ndan iki kişinin diyeti için Nadîroğulları yurduna gitti. Aralarındaki anlaşma gereği, Nadiroğulları’nın diyetin ödenmesine yardım etmesi gerekiyordu. Nitekim Amiroğulları ve Nadîroğulları da birbirleriyle anlaşmalı ve müttefikti. Rasûlullah Yahudiler’in yanına gelip ashâbıyla birlikte oturdu. Durumu anlattı. Huyey Bin Ahtap:
-Tamam Yâ Eba’l-Kâsım. Ne istersen yaparız. Bizi ziyaret etmen ve gelmen şereftir. Otur da sana yemek ikram edelim, dedi.
Hazreti Peygamber onların evlerinden birine yaslanıp oturdu.
Yahudiler kendi aralarında hemen bir kısa devre toplantı yaptılar, birbirlerine şöyle dediler:
-Bu Muhammed’i bir daha böyle bulamayız. Kim bu evin damına çıkıp üzerine bir kaya atar da bizi ondan kurtarır?
Amr Bin Cihaş bu çağrıya uydu ve:
-Ben yaparım, dedi. Dediği gibi dama çıktı.
O sırada Rasûlullah’a, Yahudiler’in yapmayı planladıkları şeyin haberi ile ilgili vahiy geldi. O da bir ihtiyacını gidermek için kalkmış gibi yapıp Medine’ye yöneldi.
Bir rivayete göre de Yahudiler Peygamberimize hoş geldin dedikten sonra hemen bir toplantı yaptılar. Huyey şöyle dedi:
-Ey Yahudi Cemaati! Muhammed, ashâbından sayıları onu bile bulmayan küçük bir grupla size geldi. Yanında durduğu evin üstünden Muhammed’ in üzerine bir taş atın ve O’nu öldürün. Siz O’nu şu andan daha tenha bir yerde ve vakitte asla bulamazsınız. Eğer O ölürse, Kureyş’ten yanına gelip O’na katılan yakın ashâbı dağılır. Burada Evs ve Hazrec’ten olan müttefikleriniz kalır. O andan itibaren de onlara ne isterseniz yaparsınız. Siz hep böyle bir anı beklemiyor muydunuz?
Amr Bin Cihaş bu teklifi kabul etti.
Böylece Hazreti Peygamber’e suikast tertib ettiler. Rasûlullah’a vahiy yolu ile bununla ilgili haber gelip, oradan ayrılınca Huyey:
-Ebu’l-Kâsım acele etti. Biz onun istediğini yapacak ve yemek ikram edecektik, dedi.
Rasûlullah’ın Medine’ye döndüğü haberi gelince, Yahudiler yaptıklarından pişman oldular. Kinâne Bin Suveyrâ onlara planlarının vahiyle Hazreti Peygamber’e haber verildiğini söyledi. Rasûlullah’ın gerçek Peygamber olduğunu, Hazreti Harun’un soyundan gelmediği için onu kabul etmediklerini, oysa vasıflarının Tevrat’ta olduğunu söyledi. Suveyrâ kavmine Müslüman olmalarını teklif etti. Kabul edilmeyince de, Rasûlullah’ın onları yurtlarından çıkarmasına razı olmalarını öğütledi. Sellâm Bin Mişkem ise:
-Ben zaten yaptığınız işten hiç hoşlanmamıştım. Bildiğiniz gibi sizi bundan vazgeçirmeye de çalıştım. Muhammed bize yurdumuzdan çıkmamız için haberci gönderecektir. Ey Huyey! Onun sözünün sonunu bekleme. Çıkıp gitmeyi nimet bil ve onun beldesinden çık, dedi. Huyey de:
-Öyle yapacağım, çıkıp gideceğim, dedi.
Nadiroğlu Yahudileri bu suikast teşebbüsü hareketleriyle Ka’b Bin Eşref in öldürülmesinden sonra yenilenen anlaşmayı bozmuş oldular.
Peygamberimiz Medine’ye varınca ashabı ile de istişare ederek, Nadiroğulları üzerine yapılacak seferin hazırlıklarını başlattı. Kendilerine bir haberci de göndererek 10 gün içinde bulundukları yeri terk etmelerini istedi. Aksi takdirde yakalananların boynunun vurulacağını ihbar etti.
Yahudiler, önce şehri terketmek için hazırlıklara başladılarsa da, Münafık lider Abdullah Bin Übey Bin Selûl’ün kendilerine 2 bin adamıyla yardım edeceği, ayrıca Kureyzaoğulları ve Gatafanlıların da destek vereceği haberini göndermesi üzerine, yerlerinden çıkmayacaklarını ve savaşa hazır olduklarını söylediler. Daha detaylı anlatalım:
Nadîrliler yolculuk için hazırlık yaparlarken, Münafıkların başı Abdullah Bin Übey onlara elçi gönderip, yurtlarını terk etmemelerini, adamları ve başka 2 bin kişiyle yardıma geleceğini haber verdi. Kurayzâlılar’m ve Gatafanlılar’ın onları bırakmayacaklarını söyledi. Fakat Kureyzâlı Yahudilerin lideri Ka’b Bin Esed, Müslümanlarla arasındaki anlaşmayı bozmayacağını bildirip, yardım etmedi. Abdullah Bin Übey, Huyey’e birkaç kez haberci gönderdi. En sonunda Huyey, Abdullah Bin Übey’in sözlerinden dolayı cesaretlenmişti. Şöyle dedi:
-Muhammed’ e haber göndereceğim ve yurdumuzu, mallarımızı bırakıp çıkmayacağımızı bildireceğim, kalemizi tamir ederiz. Sonra dilediğimiz kadar mal, yiyecek sokarız. Geçitlerimizi tutarız. Kaleye taş taşırız. Üstelik bir yıllık yiyeceğimiz ve su kaynaklarımız var. Kalemizde hiçbir şeyden korkmayız. Muhammed’in bir yıl boyunca kuşatmaya devam edeceğini mi düşünüyorsunuz? Ben böyle düşünmüyorum.
Nadiroğullarının hatırı sayılır adamlarından Sellâm Bin Mişkem, Huyey’e karşı çıktı:
-Ey Huyey! Yanlış yapıyorsun! Bu görüşünde ısrar edersen senin bu yanlışlarına razı olmayanlarla ayrılır gideriz. Sırf Hazreti Harun’un soyundan olmadığı için Muhammed’e iman etmemekte direniyorsunuz! Bu durumda mallarımızı kaybetmeden Medine’den ayrılmamız gerekir. Yoksa mahsullerimizi ve topraklarımızı kaybetmekle karşı karşıya kalırız. Bu da şerefimizin kaybedilmesi demek olacaktır. Muhammed’in bizi kuşatması durumunda biz yeniliriz. Sonra da hakkımızda ölüm emri verilir. Huyey:
-Muhammed bizi asla kuşatamaz. Yenilir. Galip gelmeye fırsat bulamadan döner gider. Abdullah Bin Übey bana hiç görmediğin, düşünmediğin şeyler vaat etti, dedi.
Sellâm, Abdullah Bin Übey’in asla yardım etmeyeceğini söyleyip, Kaynukalılar’a da yardım va’dettiğini ama hiçbir şey yapmadığını hatırlattı. Huyey, Sellâm’m söylediklerine râzı olmadı:
-Nefsim Muhammed’ e düşman olmaktan ve onunla savaşmaktan başka bir şey istemiyor, dedi. Sellâm:
-Vallahi bu halin topraklarımızdan sürülmemize, mallarımızın gitmesine, şerefimizin yitirilmesine ya da savaşçılarımızın öldürülmesine ve zürriyetimizin esir edilmesine sebep olacak, dedi.
Yahudiler’in arasındaki bir deli de Huyey’e:
-Sen uğursuz bir adamsın. Nadîroğullarını helâke uğrattın, dedi. Huyey kızdı:
-Tüm Nadirliler beni sözle yaraladı, bu deli adam bile! Dedi. Yahudiler deliyi oradan uzaklaştırıp Huyey’e:
-Biz sana tâbîyiz ve asla muhalefet etmeyeceğiz, dediler.
Bunun üzerine Huyey “Yurdumuzu ve mallarımızı asla bırakmayacağız. Elinden geleni yap.” diye kardeşi Cüdey Bin Ahtap’ı, Rasûlullah’a gönderdi. Ayrıca kardeşine Abdullah Bin Übey Bin Selül’e de uğrayıp durumu anlatmasını ve yardım istemesini tenbihledi.
Rasûlullah Huyey’in gönderdiği haberi alınca tekbir getirdi. Ashâbı da getirdi.
Haberci Cüdey, Abdullah İbni Übey’e gittiğinde, oğlu Abdullah’ın Rasûlullah’ın savaşa çağıran münadisinin sesiyle zırhını ve silahını alıp gittiğine şahit oldu. Yani Abdullah Bin Übey, oğluna bile hükmedemiyordu. Cüdey bunu görünce Münafıkların yardımından ümidi kesildi. Huyey’in yanma dönünce de durumun kötü olduğunu söyleyip görüşünü bildirdi. Abdullah Bin Übey hakkında da:
-Onda hayır görmedim, dedi.
Abdullah Bin Übey’in yardımı gelmeyince Sellâm Bin Mişkem ve Kinâne Bin Suveyrâ, Huyey’e:
-Abdullah Bin Übey’den umduğun yardım hani nerede, demeğe başladılar. Huyey de:
-Ne yapayım. Bu kaderimize yazılmış şiddetli bir savaştır. Diyordu.
Hakikaten Münafık başı Abdullah Bin Übey hiçbir yardım yapmadı. Böylece Yahudiler’in korkuları arttı ve dirençleri kırıldı.
Savaş hazırlıklarını tamamlayıp hicretin 4.yılının Rebîülevvel ayında yola çıkan Hazreti Peygamber, önce Kurayzaların üzerine giderek onlarla bir tarafsızlık antlaşması yaptı. Ardından Nadiroğlu kabilesinin oturduğu yeri kuşattı. On beş gün sonra Nadiroğulları kuşatmanın şiddetinden iyice bunaldılar. Bekleyedurdukları yardımlardan hiç biri de gelmiyordu.
Nadiroğulları kalelerinde direndikleri sırada; Yahudiler’in ümitleri iyice kesilsin diye Hazreti Peygamber onların hurmalarının bir kısmını kestirdi ve yaktırdı. Bu durum onları perişan etti. Yahudi kadınları dövünüp ağladılar. Dirençleri iyice kırıldı. Hurma ağaçlarının kesilmeye başlaması üzerine Huyey Rasûlullah’a elçi yollayıp:
-Ya Muhammed! Hani sen fesadı nehyederdin? Niye hurmaları kesiyorsun? Tamam, biz senin istediğini yapıp yurdundan çıkacağız.” dedi.
Rasûlullah:
-Ben senin bu dediğini bugün kabul etmiyorum. Ancak develerinizin taşıyabileceği kadar mal alıp çıkar gidersiniz. Buyurdu. Sellâm, Huyey’e:
-Kabul et, yazıklar olsun sana! Yoksa daha kötüsünü kabul edersin, diye çıkıştı. Huyey:
-Bundan daha kötü ne olabilir, diye sordu. Sellâm da:
-Kadın ve çocuklarımızın esir edilmesi, tüm mallarımıza el konulup öldürülmemizdir. Artık bu mallar önemli değildir. Bu işe devam edersek ölüm ve esaret vardır, dedi.
Huyey bu teklifi kabul etmekten birkaç gün kaçındı. Fakat yanındakilerden Yâmin Bin Umeyr ve Ebû Said Bin Vehb, Müslüman oldu, kaleden inip ve mallarını canlarını kurtardılar. Huyey Müslüman olanların sayılarının daha da artmasından korktuğu için, daha fazla geç kalmadı. Şartları kabul etmek zorunda kaldı. Onlardan sonra tüm Yahudiler teslim oldular ve kalelerinden indiler. Huyey Bin Ahtap teslim olunca, Rasûlullah ile onun aleyhine kimseye yardım etmeyeceğine dair anlaştı. Ve sözünde duracağına dair Allahu Teâlâ’yı kefil gösterdi.
Bazı Yahudiler Müslümanlar oturmasın diye evlerini yıktılar. Alabilecekleri her şeyi develere yüklediler. Kadınları en güzel elbiselerini giyindi. Şarkılar söyleyerek, ihtişamla Medine’den ayrıldılar. Uğradıkları yenilginin üzüntüsünü belli etmemek için böyle yapmışlardı.
Yahudiler Şam’a ve Hayber’e göçettiler. Huyey Bin Ahtap, Sellâm Bin Bin Mişkem, Kinâne Bin Rebi’ Bin Ebi’l-Hukayk gibi eşraf Hayber’e yerleşti. Oranın ehli bunlara itaat ettiler ve saygı gösterdiler. Yani Huyey artık Hayber Yahudileri’nin de liderlerindendi.
Nadiroğlu Yahudilerinin geride bıraktığı mallar, bölgeden sürülmelerinin ardından nâzil olan Haşr sûresinin 6. âyetleriyle fey statüsüne tâbi tutularak Resûl-i Ekrem’e tahsis edildi. Resûl-i Ekrem bunlardan bir kısmını kendi şahsî ve ailevî harcamaları için, bir kısmını da cihad amacıyla kullandı; bir kısmını da uygun gördüğü kişilere verdi. Ganimetler arasında elli zırh, elli miğfer ve 340 Kılıç bulunuyordu.
Haşr suresi:
6- Allah’ın onlardan alıp Resulüne fey‘ olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Ama Allah elçilerini dilediği kimselere üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.
İzahı:
Ayette geçen efâe fiili sözlükte “geri döndürmek, şeklini değiştirmek” anlamlarına gelir. Burada İslâm hukuk terminolojisinde fey‘ olarak adlandırılan maddî değerler kastedilmektedir. Terim olarak fey, gayri müslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi ve diğer bazı gelirleri ifade eder.
Bir kısmı Hayber’e yerleşen Nadiroğlu Yahudileri kısa sürede bir tehdit unsuru ve nifak kaynağı haline geldiler.
Haşr suresi:
2-Ehl-i kitap’tan inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarına ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi. Allah yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de Müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. O halde ibret alın, ey akıl sahipleri!
3-Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onları bu dünyada yine mutlaka (başka şekilde) cezalandıracaktı. Âhirette ise onları cehennem azabı beklemektedir.
4-Bu, onların Allah ve Resulüne karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı cephe alırsa bilmeli ki Allah cezalandırmada çok çetindir.
5-Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz de kökleri üzerinde ayakta bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve bu, yoldan çıkmışların burunlarını sürtmesi içindir.
Siyer bilginleri ile Kur’an müfessirleri bu ayetleri şöyle açıkladılar:
Hazreti Muhammed kuşatmaya başladığında Nadîroğulları, muhkem kalelerine, ki altı kaleleri vardı, evlerinin çok sağlam olmasına ve Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey Bin Selül ile Mekke Müşriklerinden ve diğer Yahudi kabilelerinden gelecek yardımlara güveniyorlardı. Ama hiçbir yerden yardım gelmedi, Allah onların yüreklerine korku düşürdü ve Müslümanların bu kuşatması karşısında çaresiz kalıp yurtlarını terk etmeye razı oldular. Silâhları dışındaki eşyalarını yanlarına almalarına müsaade edildi. 600 deve yüküyle kuzey yönünde yola çıktılar. Hayber, Hîre ve Şam bölgesindeki bazı şehir ve kasabalara yerleştiler.
Yüce Allah, bir hıyanet olayını ve buna bağlanan hükmü (verilen cezayı) açık bir örnek olarak göstermiş, sonra akıl ve muhâkeme sahiplerini düşünmeye ve yeni olaylara zihnî geçişler yapmaya yani benzer durumların benzer sonucu hak edeceğini dikkate almaya çağırmıştır. Bu olayda Nadîroğulları’nın asıl mahkûm edilen davranışı, ahdi bozma ve antlaşma yaptıkları Müslümanları arkadan vurma çabası içine girmeleridir. Bunun yanı sıra, mevcut durumlarına yani kalelerinin ve evlerinin sağlamlığına güvenerek, iki yüzlü davrandıkları defalarca görülmüş olan Münafıkların vaadlerine güvenip, hiçbir hazırlık yapmamaları, yani rehavete kapılmaları da burada dolaylı olarak eleştirilip akıl sahibi herkes ve özellikle Müminler bundan ders çıkarmaya davet edilmiştir.
3. âyete göre Allah Teâlâ, müslümaların savaşa girip kayıp vermemeleri gibi bazı hikmetlerle bu Yahudi topluluğunun sürgün edilmesi sonucunu mukadder kılmıştır. Şayet bunu yapmasaydı onlar belirtilen hıyanetleri sebebiyle zaten başka cezalara çarptırılacaklardı, ama her hâlükârda âhiretteki azaptan da kurtulacak değillerdir. 4.âyette yer alan “Allah ve Resulüne karşı gelme, cephe alma” ifadeleriyle daha çok yukarıda izah edilen ihanet ve suikasta işaret edildiği belirtilir. Öncelikli amaç bu olsa da, siyer kaynaklarındaki bilgiler bu topluluk mensuplarının, Hazreti Peygamber ve arkadaşlarına karşı zaman zaman çirkin davranışlar ortaya koyduklarını, özellikle Kâ‘b Bin Eşref’in Resûlullah’ı ve Müslümanları şiirlerinde ağır biçimde hicvederek küçük düşürmeye çalıştığını gösterdiğinden, bu ifadeyi daha genel yorumlamak, onların bu kapsamdaki bütün eylemlerine ve tavırlarına yapılmış bir gönderme olarak düşünmek uygun olur.
5. âyette Müslümanların kuşatma sırasında bazı hurma ağaçlarını kestikleri, fakat bunun meşruiyet temelinden yoksun olmadığı belirtilmektedir. Savaş sırasında tabiat varlıklarının korunmasını; sivillerin, kendilerini ibadete vermiş din bilginlerinin, kadın, çocuk ve yaşlıların öldürülmemesini ilke haline getirme konusunda, insanlık tarihinde öncü konumunda bulunan Müslümanların bizzat rahmet peygamberi Hazreti Muhammed’in yönetiminde gerçekleştirilen bir kuşatmada, ağaçları özel bir haklılık gerekçesi olmadan hoyratça kesmeleri düşünülemez. Hatta bir rivayete göre bu âyet, Yahudiler tarafından, getirdiği vahiyde böyle bir buyruk mu bulunduğu yönünde Resûl-i Ekrem’e yöneltilmiş hayret ve hicivle karışık bir soru üzerine inmiştir. Askerî strateji açısından gerekli görülmesi üzerine Hazreti Peygamber’in onayı, dolayısıyla Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşen ağaç kesme olayına değinilen bu âyette, bir yandan Müslümanların bu sınırlı eyleminin töhmet altında tutulamayacağı belirtilirken, diğer yandan da Kur’an’ın, kuşatma şartları altında da olsa, birkaç ağacın kesilmesine bile kayıtsız kalmadığına ve çevrenin korunmasına büyük önem verdiğine dikkat çekilmiş olmaktadır. Hatta “kökleri üzerinde ayakta bırakmanız” ifadesindeki tasvirin, onların doğal durumundaki güzelliğine işaret eden edebî bir üslûp olduğu da söylenmiştir. Bu olayla ilgili rivayetlerde yakma eyleminden söz edilmesi ağaçlara zarar verilmesini anlatan mecazi bir ifade olabileceği gibi, kesilen ağaçlar yemek pişirme veya geceleyin ısınma amacıyla yakılmış da olabilir. Bazı âlimlerin bu âyete dayanarak savaş sırasında zafer açısından gerekliliği anlaşıldığında düşman yurdundaki ağaçların yakılabileceği sonucuna ulaşmalarını da yukarıdaki izah çerçevesinde değerlendirmek uygun olur.
Uhud savaşında galip gelmelerine rağmen, sonuçlarından istifade edemeden Mekke’ye dönmüş bulunan Müşrikleri yeni bir savaşa ikna etmek niyetindeki Yahudiler, Mekke’ye yeni bir heyet gönderdiler. Bu defa Mekke Müşriklerinin yanında başka kabileleri ve Yahudileri de ittifak ettirmek, böylece kesin sonuçlu bir savaşla Müslümanların işini bitirmek için başta Huyey Bin Ahtap olmak üzere çaba üstüne çaba sarfediyorlardı.
İşte Hendek savaşının düşman tarafı, Yahudilerin bu çabaları ile çeşitli “hizipler” bir araya getirilerek oluşturulmuş 12 bin kişilik büyük bir ordu idi. Bu bakımdan bu orduya hizipler, yani ahzap ordusu, savaşa “Ahzap” savaşı da denilmiştir.
Bu büyük orduya karşı, 3 bin kişilik bir ordu ile ama hendek kazılarak mukavemet edip zafer kazanan Müslümanlar dolayısıyla da “Hendek” savaşı adı verilmiştir.
Yahudilerin gerek Uhud öncesi yaptıkları, gerekse “Ahzap” öncesi bu hizipleri bir araya getirmeleri gibi düşmanca çabaları Ahzap suresinin ilgili ayetlerinde anlatılmıştır.
Ahzab suresi:
9- Ey iman edenler! Allah’ın size şu lutfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de, onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi.
10-Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti. Bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz.
11-İşte o zaman Müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adamakıllı sarsıldılar.
Tefsirleri:
Birçok hüküm ve hikmet öğretimine vesile olmak üzere bu ayetten itibaren anlatılan olay, Hendek adıyla da anılan Ahzâb Savaşı ve bu savaşta Müminlerin ve Münafıkların geçirdikleri büyük imtihandır. İfadeden, âyetler geldiğinde Hendek Savaşı’nın geride kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Yakında geçirilmiş olan bu tecrübe hatırlatılmakta ve sûrenin ileride gelecek olan âyetlerinde bahse konu olacak Münafık davranışına karşı, Müminlerin nasıl bir tutum takınmaları gerektiğine işaret edilmekte, topluluk buna hazırlanmaktadır. Selmân-ı Fârisî’nin tavsiyesi ile şehrin savunulması için kazılan hendek sebebiyle, Hendek Savaşı diye tanınan; ayrıca saldırganlar Kureyşliler, Hayber Yahudileri, Gatafânlılar, Fezâreliler, Esedoğulları, Süleymoğulları gibi birçok kabileden ve bunların tâbilerinden oluştuğu için “gruplar, hizipler” mânasında Ahzâb adıyla da anılan savaş, 1 Mart 627 Miladi tarihinde başlamış, bir aya yakın sürmüş, Zilkade’nin 1.günü sona ermiştir.
Mekkeliler, Suriye ticaret yolunu açmak üzere yaptıkları, hicretin 2. yılında Bedir savaşında ağır bir yenilgiye uğramışlar, bundan bir yıl sonra yaptıkları Uhud Savaşı’nda da elle tutulur bir sonuç elde edememişlerdi. Buna karşılık Müslümanlar Uhud’dan sonra gerçekleştirdikleri askerî harekatlarla, Suriye yoluna ek olarak Irak yolunu da kontrol altına almışlardı. Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaları bozdukları, onlara karşı düşmanla iş birliği yaptıkları için 4.yılda Medine’den Hayber ve civarına sürülen Nadiroğulları Yahudilerinin reisi Huyey Bin Ahtap, Mekke’ye bir heyet göndererek Kureyşlileri, Müslümanlara karşı kendileriyle birlikte savaşmaya ikna etti. Ayrıca yukarıda adları anılan kabileleri de çeşitli teşviklerle yanlarına almayı başardılar. Peygamberimiz düşmanın niyetini haber alınca hemen hazırlıklara girişti, Uhud tecrübesinden yararlanarak düşmanı açık arazide karşılamak yerine Medine yakınında, kuşatma altında karşılamayı ve savunma harbi yapmayı tercih etti.
Medine’nin üç tarafı sık ağaçlı bahçelerle ve dar yollarla çevrili idi. Düşmanın girmesi muhtemel bulunan yerlere 5,5 km. uzunluğunda, 9 m. eninde ve 4,5 m. derinliğinde bir hendek kazıldı. Birkaç haftada bitirilen kazma işine Hazreti Peygamber de bilfiil katıldı. 3 bin mevcutlu Müslüman kuvvetler şehrin doğusunda, Uhud tarafında, Seli’ dağının eteğinde mevzilendiler. Önlerinde de hendek bulunuyordu. Yaklaşık 12 bin mevcutlu düşman müttefik kuvvetleri de, hendeğe kadar geldiler. Daha önce böyle bir şey görmedikleri için şaşırdılar. Hendeği geçemedikleri için bulundukları yerde mevzilendiler. Müslümanlar yalnızca hendek yönünden değil, üstten (doğudan), alttan (batıdan) büyük bir güç tarafından kuşatılmışlardı. Medine’de yiyecek içecek bakımından hazırlıklar yapılmış, kadınlar ve çocuklar güvenli yerlere taşınmıştı. Erzak tükenmesin diye asgari gıda ile yetiniliyordu.
Yaklaşık bir ay süren kuşatmanın son günlerinde yiyecek iyice azaldığından, başta Hazreti Peygamber olmak üzere birçok sahâbî, açlığı hissetmemek için midelerinin üzerine taş bağlamışlardı. Kureyş kısa bir sürede sonuç alacağını umduğu için, kuşatma uzadıkça onlarda da sıkıntı başladı. Bu arada saldırganlar iki önemli teşebbüste bulundular:
1-Hayber Yahudi kabilelerinin ileri gelenlerinden Huyey Bin Ahtap’ı Müslümanlarla antlaşmalı bulunan Kureyzaoğulları Yahudilerine göndererek antlaşmayı bozmaları ve Müslümanlara karşı kendileriyle beraber hareket etmeleri ve onları arkadan vurmaları konusunda ikna etmesini sağladılar. Birleşmiş düşman kuvvetlerinin sayısı ve donanımına ek olarak bir de bu haberin gelmesi Müslümanların moralini hayli bozdu. Müminler çetin bir imtihan geçiriyorlardı. Arkalarından ihanete uğamış oluyorlardı. Hazreti Peygamber iki birlik göndererek Kurayza mahallesini kuşatma altına aldı.
2-Düşmanın ikinci teşebbüsü, başta meşhur savaşçı Amr Bin Abdived olmak üzere, birkaç süvariyi hendeğin dar bir yerinden karşı tarafa geçirtmek oldu. Amr Müslümanlardan, teke tek vuruşmak için er diledi. Başkaları cesaret edemeyince Hazreti Peygamber, kendi kılıcını kuşattığı ve sarığını sardığı Hazreti Ali’yi çıkardı. Rakibini küçümseyen Amr, Hazreti Ali’nin kılıç darbesiyle can verdi. Diğerleri ise içlerinden birini daha kaybetmiş olarak geri çekildiler.
Hazreti Peygamber, çeşitli tedbirler arasında bir de Gatafân ve Fezâre kabilelerine, o yıl çıkacak Medine hurmasının yarısı karşılığında sulh teklif etmeyi düşündü. Sa‘d Bin Muâz, Sa‘d Bin Ubâde gibi ensarın ileri gelenleriyle istişare etti. Bunlar:
-Ya Resulallah! Onlar Müşrik iken satın almadan veya biz ikram etmeden hurmalarımızı yiyemezlerdi. Şimdi Allah bizi İslâm’la ve seninle şereflendirdiği halde mi onlara malımızı vereceğiz? Vallahi onlara verebileceğimiz tek şey kılıç darbeleridir, gelsinler bakalım Allah ne gösterecek? Dediler, Peygamberimiz de bu teşebbüsten vazgeçti.
Kuşatmanın son günlerinde bir gece, düşman karargâhını altüst eden büyük bir fırtına çıktı, yiyecek ve içecekler zayi oldu, hayvanlar sağa sola kaçıştı. Olup bitenden morali bozulan düşman, yiyecekleri de tükendiği ve haram aylar da geldiği için çekilme kararı aldı. Hiçbir şey elde edemeden çekilip gittiler. Hendek Savaşı, Müslümanların savaş stratejisi bakımından bir dönüm noktası oldu. Artık taarruz sırası onlara gelmişti. İlk iş olarak da kendilerine ihanet eden Kurayza Yahudilerinin üzerine yürüdüler.
Huyey Bin Ahtap’ın Hendek savaşı sırasındaki ihaneti:
Nadiroğlu Yahudilerinin Medine’den çıkarılmalarını anlattık. Huyey Bin Ahtap Hayber’e gittiğinde, orada da boş durmadı. Entrikalarına devam etti. Sonuçta da Yahudiler Hendek Gazvesi’nin tertipçisi oldular. Hendek Gazvesi sonucunda aşağıda anlatacağımız şekilde Huyey Bin Ahtap boynu vurularak idam edilmişti.
Şimdi bu sürecin ayrıntılarına bakıyoruz:
Hendek savaşı başladığında Müşriklerin lideri Ebu Süfyan’ın, Huyey Bin Ahtap’ı, daha önce verdiği söz gereğince savaşa kendi lehlerine katılmaya ikna etmesi için Kureyza Yahudilerinin yurduna gönderdiklerini tefsir bölümünde okuduk.
Bunun üzerine olanları özetleyelim:
Huyey, Kureyzâ yurduna gittiği zaman, Yahudiler onu evlerine sokmadılar. Bunun üzerine o da liderleri Ka’b Bin Esed’in evine yöneldi. Ka’b’ın ve kavminin Rasûlullah ile saldırmazlık ahdi ve akdi vardı. Düşman kabilelere yardım etmeme üzerine anlaşmışlardı.
Ka’b Bin Esed, Huyey’in geldiğini duyunca kale kapısını kapattırdı. Huyey izin istediyse de kapıyı açmadılar. Bunun üzerine dışarıdan bağırdı:
-Yazıklar olsun sana Ey Ka’b! Bana kapıyı aç!
-Sana yazıklar olsun ey Huyey! Sen uğursuz ve kötü bir adamsın! Benim Muhammed’le kesin anlaşmam var! Ve onunla aramı bozmayacağım! Çünkü ondan vefa ve sadakattan başka bir şey görmedim!
-Yazıklar olsun, aç kapıyı konuşalım!
-Açmıyorum!
-Sen bunun için değil, yemeğini yememden korktuğun için açmıyorsun!
Huyey bunu söyleyince Ka’b kızdı ve kapıyı açtı. Huyey:
-Ey Ka’b, sana zamanın izzetini ve yüksek bir deniz getirdim. Uluları ve kumandanlarıyla Kureyş’i ayağına serdim. Onları Rûme sellerinin toplandığı yere indirdim. Gatafan’ı da soyluları ve kumandanlarıyla birlikte getirdim. Onları da Uhud’un yanındaki Zeneb-i Nakmâ’ya indirdim. Hepsi benimle, Muhammed’in kökünü kurutmadan ayrılmayacaklarına dair anlaştılar, dedi. Ka’b:
-Vallahi sen bana zamanın zilletiyle ve susuz, şimşek çakan, yıldırım yapan bir bulutla geldin. Gerçekteyse onda hiçbir şey yoktur. Kuraktır. Yazık ey Huyey! Ben Muhammed’den sadece vefâ ve sadâkat gördüm.
Ka’b Bin Esed kavminden çekiniyordu. Onlara danışmak için Huyey’den zaman istedi.
Huyey ahit ve akit yetkisinin onda olduğunu söyleyip, Ka’b’ı istişâreden vazgeçirdi. Ka’b’ın, Müşriklerin yenilmesi durumunda Huyey’in gidip, onları Rasûlullah’la yalnız bırakmasına dair endişeleri vardı. Huyey onun bu endişesini giderdi ve böyle bir şey olursa onlarla birlikte kalelerine gireceğine ve aynı kaderi paylaşacaklarına dair yeminler etti. Ve onu kandırmadan gitmedi. En sonunda Ka’b yumuşadı. Huyey ondan Allah adına söz aldı ve anlaştılar. Böylece Ka’b Rasûlullah’la arasındaki anlaşmayı bozdu. Huyey eski anlaşmanın metnini getirtti ve onu yırtıp attı. Kabilesi Ka’b’ın evinin etrafında toplanmış, neler olacağını bekliyorlardı. Anlaşmayı bozduğunu haber alınca kızdılar ve tepki gösterdiler. Ka’b Bin Esed onların önde gelenlerinden 5 kişiyi çağırdı ve ikna etti. Huyey’in ona söylediklerini ve vaat ettiklerini onlara da anlattı. Kureyzâlılar, Huyey’e, yenilmeleri halinde onları yalnız bırakmaması için tekrar yeminler ettirdiler.
Ayrıca Huyey, Kureyzaoğulları adına Müşriklerle işbirliği anlaşması imzaladı. Yanına Ebû Lübâbe’yi alarak Kureyş’e gitti. Kureyzalılar da aramıza katıldı diye müjde verdiler.
Huyey’in Ka’b Bin Esed’i kandırdığı ve Kureyzâlılar’ın anlaşmayı bozduğu haberi ulaşınca, Hazretri Peygamber olayın doğruluğunun araştırılmasını istedi. Sonunda ihanet ettikleri acı gerçeğini öğrenmiş oldu.

KUREYZAOĞULLARI OLAYI
Hicretin 5 yılında vuku bulan Hendek savaşı ve zaferi ardından, Peygamber Efendimizin emri ile Kureyza üzerine sefer düzenlendi. Çünkü yukarıda anlatıldığı gibi Kureyzalı Yahudiler, Efendimizle yapmış oldukları anlaşmaları bozarak, Huyey Bin Ahtap’ın teşvik ve yönlendiğrmesi ile Hendek savaşında Müşriklerden tarafa Müslümanların aleyhine savaşa girmişlerdi. İslam ordusunu arkadan vurmak üzere harekete geçmişlerdi. Daha önce de bir kere bu anlaşmayı bozdukları halde Efendimiz onları affetmişti. Bu defa onlarla savaşmaya karar verdi.
Huyey Bin Ahtap Müşrik ordusunun Hendek önünde savaştan çekilip dönme kararı verdiğinde, Ravha’ya kadar onlarla giderek kararlarından vazgeçirmeye çalıştı. Ama işte Müşrik ordusu geri dönüyordu. Sonra çaresiz, söz verdiği gibi Kureyzâ kalesine döndü.
Kureyzalılar Müslümanların 3 bin kişilik askeri gücü karşısında 500-600 kişilik gücleri ile kalelerine kapandılar. Münafıkların reisi Abdullah Bin Übey Bin Selül’den ve diğer umdukları yerlerden yardım gelmeyince çok zor duruma düştüler. Reisleri Ka’b Bin Esed idi.
Peygamber Efendimiz onlara teslim olmalarını söyledi, reddettiler. Bunun üzerine çarpışmalar başladı. 15 gün muhasara altında kaldılar. Allah kalplerine korku düşürdü. Kadınları ve mallarını alıp gitmek istediler, bu istekleri reddedildi. Kayıtsız ve şartsız teslim olmaları istendi.
Kale içinde enteresan olaylar oluyordu.
Kurayza Yahudilerinin lideri Ka’b Bin Esed:
-Ey Yahudi topluluğu! Bu gördüğünüz felâket başınıza gelip çatmış bulunuyor! Ben size üç şey öneriyorum, onlardan hangisini isterseniz, onu yapınız, dedi.
1-Üç önerimden birisi; şu adama (Peygamberimiz aleyhisselamı kasdederek) tâbi olur, kendisinin Peygamberliğini doğrularız, O‘na inanırız. Vallahi, belli olmuştur ki; O, sizin için gönderilmiş bir peygamberdir. Böylece malımızı mülkümüzü canımızı, ailemizi kurtarmış ve yerimizde kalmış oluruz. İyi biliniz ki ben O’nunla yaptığımız anlaşmayı istemeyerek, bu gördüğünüz Huyey Bin Ahtap yüzünden bozdum. Gelin O’na tabi olalım.
Yahudiler bunu kabul edemeyeceklerini bildirdiler.
2-Madem bu teklifi kabul etmiyorsunuz, gelin çocuklarımızı ve kadınlarımızı kendi ellerimizle öldürelim, kılıçlarımızı kuşanalım ve var gücümüzle savaşalım. Kazanırsak ne iyi. Kazanamayıp ölürsek arkamızda kadın ve çocuk bırakmamış oluruz.
Huyey Bin Ahtap acı acı güldü:
-Şu zavallıları mı öldüreceğiz, olmaz öyle şey, dedi.
Yahudiler de bu teklifi kabul etmediler.
3-Son teklifim de şudur. Bu gün Cumartesi günüdür. Muhammed ve arkadaşları bu gece bizim onlara saldırmayacağımızı düşünürler ve gece tedbirsiz bulunurlar. Biz bu gece kılıçlarımızı kuşanıp onlara baskın yapalım ve işlerini bitirelim.
Yahudiler:
-Cumartesi günü biz asla savaşmayız! Diyerek üçüncü teklifi de reddettiler.
Çaresiz kaldılar. Teslim olmaktan başka seçenek kalmadığını anladılar. Peygamberimize müracaat ederek sahabelerden olan ve eskiden beri dostlukları bulunan Sa’d Bin Muaz’ı hakem tayin ettirdiler.
Sa’d Bin Muaz, her iki tarafıntan da vereceği hükme razı olacaklarına dair söz aldıktan sonra kararını açıkladı:
-Kureyzaoğulları Yahudileri silahlarını bırakıp, kaleden inecek ve teslim olacaklar. Ustura tutunan yani ergenlik çağına erenler dahil, tüm erkekler öldürülecek. Malları Müslümanlar arasında bölüştürülecek. Çocuklar ile kadnları esir edilsinler!
Peygamberimiz buyurdu ki:
-Sen Yüce Allah’ın yedi kat gökler üstündeki (Levh-i Mahfuz’daki) hükmüne uygun hüküm verdin! Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; onlar hakkında bana açıkladığın hükmü, Allah bana emretmişti. Sen onlar hakkında Yüce Allah’ın ve Resûlünün hükmüne göre hüküm verdin! Buyurdu.
Tevrat’tan, yani Tevrat’ın hükmünden hiçbir zaman asla ayrılmayacaklarını söyleyen Kurayza Yahudileri, Sa’d Bin Muaz’ın haklarında vermiş olduğu, Tevrat’a da uıygun olan hükme itiraz edemediler.
Sa’d Bin Muaz’ın verdiği karar Kur’an’a da uygundu:
Maide suresi:
33- Allah’a ve Peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak, ya öldürülmeleri veya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.
34-Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
Sa’d Bin Muaz’ın verdiği hüküm aynen yerine getirildi.

HUYEY BİN AHTAP’IN ÖLDÜRÜLMESİ
Huyey Bin Ahtap, evvelce Peygamberimiz ile yapmış olduğu muahedede, Peygamberimizin yani Müslümanların düşmanlarından hiçbirine yardım etmemeyi taahhüt etmiş ve bu sözüne Allah´ı da şahit tutmuş bulunuyordu.
Huyey Bin Ahtap, elleri boynuna bağlı olarak, boynu vurulmaya getirildi. Oğlu da birlikte getirilmişti.
Kendisinin üzerinde, kırmızı erişli, süslü bir elbise vardı. Orada bulunan Peygamberimize baktı. Peygamberimiz ona:
-Senin kefil ve şahit tuttuğun Allah, ahdini yerine getirdi. Ey Allah düşmanı! Nasıl, Allah bana seni yenmek, ele geçirmek imkân ve firsatinı vermez mi imiş? Buyurdu.
Huyey Bin Ahtap:
-Evet, verdi. Vallahi, sana karşı duyduğum düşmanlıkta kendimi asla kınamıyor, kusurlu bulmuyorum! Ben kendisinde kuvvet ve kudret bulunduğunu sandığım, umduğum her yere başvurdum. Her yeri dolaşıp, her hareket edebilecek olanı hareket ettirdim ve ayaklandırdım! Fakat Allah kabul etmedi. Beni yenmek ve ele geçirmek imkân ve fırsatını ancak sana verdi! Allah´ın düşürdüğü, muhakkak düşer! Dedi.
Sonra orada bulunan insanlara döndü:
-Ey insanlar! Allah´ın emrinde mahzur ve zarar yoktur! Bu, bir yazgıdır, kaderdir. Büyük ve çetin bir öldürülme hadisesidir ki, Allah onu İsrail oğullarına yazmıştır! Dedi.
Oturunca, önce kendisinin, sonra da oğlunun boynu vuruldu.
Ölene dek davasından vazgeçmemiş olan Huyey, ölüm anında tüm olan bitenden kaderi sorumlu tuttu. Zaten o anda kadere boyun eğmesi ya da isyan etmesi durumunu değiştirmez, zamanı geri getirmez ve cezasını iptal edemezdi. Fakat hala suçu kendinde bulmaması, inadından ve düşmanlığından taviz vermediğini göstermişti. İtiraf ettiği tek şey de Rasûlullah’ın aleyhine, düşmanlık adına elinden gelen her şeyi yaptığıydı.
Nihayet Resûl-i Ekrem hicretin 7 yılında Hayber üzerine sefere çıktı. Kazandığı zaferden sonra yine Yahudilerin canını bağışlayarak, ortakçı sıfatıyla eski topraklarında oturmalarına izin verdi. Ayrıca esirler arasında bulunan Nadiroğulları reislerinden Huyey Bin Ahtap’ın, esir düştükten sonra İslam’ı kabul etmiş olan kızı Safiyye’yi bedelini ödeyip âzat ederek nikâhına aldı. Böylece onlarla bir de hısımlık bağı kurdu.
Siyeri Nebi’yi tetkik eden ilim adamlarının açıklamalarına göre, Huyey Bin Ahtap’ın İslam düşmanlığının sebepleri şunlardır:
1-Peygamberliğin Yahudilerden değil de Araplardan çıkması. Bu durumun onun kavminin itibarını düşürdüğünü düşünüyordu.
2-Peygamberimizin Medine’ye hicret edip orada İslam devletini kurması, Yahudi kavimlerinin etkisini azaltmıştı.
3-Peygamberimiz ve Müslümanların Bedir’de zafer kazanmaları, onların güçlerinin büyüklüğünü ve Yahudilerden üstünlüğünü göstermişti.
4-Azgın Yahudi Ka’b Bin Eşref’in yapılan bir operasyonla öldürülmesi.
Bu sebeplerden dolayı o, Paygamberimiz ve Müslümanların amansız düşmanı olmuştu.
Huyey İslam’a bu kadar zarar verirken, körü körüne kendinin ve etrafındakilerin de sonunu hazırlayan çok bâriz hatalar yapmıştır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1-İlim bakımından yenemeyip, köşeye sıkıştırmayı başaramadıkları vahiy destekli Rasûl’ün, Hak Peygamber olduğunu bir türlü anlamadı. Ya da kabullenemedi.
2- Bedir’de Müşriklere karşı kesin olarak galibiyet elde eden Peygamber’in, Uhud’da da kesin bir yenilgiye uğramadığını görünce, her şeyi anlayıp ona tâbi olması gerekirken bunu yapmadı.
3-Nadiroğulları savaşının sebebi olarak ifade edilen diyet payını ödemesi gerektiği halde, o ödenmesine katkı sağlamadı. Zira diyet ödemesine katkı sağlaması, hem imzaladıkları anlaşmanın, hem de Âmiroğullarıyla müttefik olmalarının gereğiydi.
4-Müşriklerin tehdit mektubuna boyun eğdi. Halbuki Bedir zaferinin Müşriklerin böyle bir tehdidi gerçeğe çevirecek güçlerinin olmadığının bir göstergesi olduğunu anlaması gerekiyordu.
5-Peygamberimize suikast planları ortaya çıkınca, bunların mucizevi olaylar olduğunu anlaması ve direnmemesi gerektiği halde, inadından vazgeçmemesi ve savaşı başlatan taraf kendisi olması mantıksızlık idi.
6-Kaynukaoğulları Yahudilerinin başına gelenlerden ibret almadı ve Abdullah Bin Übey’e güvendi. Kalelerinde aylarca, yıllarca direnebileceklerini sandı.
7-Yanında tüm bu gerçekleri hatırlatıp onu uyaran adamlarını dinlemedi.
8-Her fırsatta Müslümanların düşmanları ile işbirliği yaptı. Anlaşmaları yok saydı.
9-Hayber’e yerleşince, oradakileri de tehlikeye atıp, Hayber’i fitne merkezi haline getirdi. Hendek hiziplerini organize etti. Bunlar Hayber’in fethinin sebeplerindendi.
10-Hendek savaşında Kureyzâoğlu Yahudilerini çıkarları doğrultusunda kullandı, onları ihanete ikna etti. Bu yanlışı, Kureyzâoğullarının ve kendisinin katliyle sonuçlandı ve Medine’deki Yahudi varlığını sona erdirdi.
11-Nadiroğulları Yahudileri olayında Münafıklara güvendiği gibi, ders almayıp, Hendek olayında da Kureyş’e ve diğer müttefiklerine güvendi.
12-Hendek sonrasında Kureyzâoğulları Yahudilerinin direnişine engel olmaya çalışmadı, şiddetli bir savaş oldu. Yahudiler direk teslim olsaydı, belki cezaları bu kadar ağır olmazdı. Kalede savunma savaşı vermenin işe yaramadığını yine unuttu.
13- Kureyzaoğulları savaşı sırasında Ka’b Bin Esed ve diğerlerinin Rasulullah’a ve İslama iman teklifini kabul etmedi.
Yahudiler Huyey’in hatalarından da ders almadılar. Sonuçta Hayber ve diğerleri fethedildi. Rasûlullah da veda hutbesinde “bu topraklarda iki din bir arada bulunamaz” diyerek kendinden sonra geleceklere bir hedef bırakıyordu. İkinci Halife Hazreti Ömer, olayların gelişmesi ve Peygamberimizin vasiyeti gereği, Hicaz bölgesinde bulunan Yahudileri başka yerlere gönderilerek, bölgede sadece Müslümanların bulunmasını sağlamış oldu.