AKPARTİ VE AKDENİZ

 

Akdeniz’de büyük bir çekişme yaşanıyor. Burada en uzun kıyıya sahip olan Türkiye’nin tabii hakları oldu bittiye getirilerek  elinden alınmak isteniyor.
Sorunun teknik boyutuna girecek değiliz. Siyasi boyutu konusunda son 20 yıl içindeki olaylara bakarak bir sonuç çıkarmak istiyoruz.
28 Şubat’tan sonra ABD ve Avrupa’ya yaklaşan AKP ve kurucuları, bir takım siyasi beklentilerle tercihlerde bulundular. İslam dünyasından el etek çekerek, ABD’yi stratejik müttefik ilan ederek, onların Ortadoğu’daki emellerine yardımcı olmayı prensip olarak kabul ettiler.
Avrupa Birliği’ni de medeniyet projesi olarak benimseyip, o birliğe girebilmek için büyüklü küçüklü bir takım tavizleri verdiler, kabul ettiler. Hatta bu uğurda aile ve toplum yapımızı dinamitleyen “İstanbul sözleşmesi ve ETCEP uygulamaları” bile yürürlüğe sokuldu.
NATO’nun en vefalı müttefiki görüntüsünü kazanmak için ne dedilerse yerine getirdiler.
ABD, NATO ve AB hedeflerinin tahakkuku için de, batı ile aramızda hangi ihtilaf konuları varsa “verelim gitsin, dertten kurtulalım” zihniyeti ile “mızmızlık yapmayalım” anlayışı ile peşin hükümlerle masaya oturdular. Önlerine Kıbrıs konusu “Annan Planı” eşliğinde getirildi. Bu planın kabul edilmesi için, içeride, dışarıda ve KKTC’de büyük çabalara girdiler. Sonunda “evet” denmesini sağladılar. Bir Hikmeti Hüda eseri olarak Rum tarafı “hayır” dedi ve Kıbrıs ile Türkiye’nin ilişiği kesilmedi. Yoksa bugün Doğu Akdeniz’de Kıbrıs dolayısıyla sahip olma mücadelesi verdiğimiz hakların tamamından o gün feragat etmiş olacaktık. Ege’deki tabii haklarımızın israrcısı olunmadı. Yunanistan bir sürü ada veya adacığı işgal etti, ses çıkarmadılar. Lozan ve Paris anlaşmalarına göre silah ve asker bulundurulması yasaklanmış bulunan Ege adalarına, Yunanistan hem silah hem asker çıkardı. AKP iktidarı galiba “mesele çıkmasın, maksat barış olsun” anlayışı ile bunlar için pek ses çıkarmadı, tepki vermedi. Yunanistan’a her vesile ile zeytindalı uzatma politikası takip edildi.
Bugün Akdeniz’de hak mücadelesi verirken gördük ki, AKP’nin bütün bu politikaları yanlışmış, gafletmiş, aldanmakmış.
Neden mi?
Bütün operasyonlarına destek verdikleri stratejik müttefik ABD, Akdeniz’deki mücadelemizde bizim yanımızda değil, karşımızdaki devletlerin arkasında yer alıyor.
Medeniyet projeleri olan AB tüzel kişiliği ve ülkelerinin hemen tamamı, Akdeniz’de bizi değil, haklarımızı gaspetmeye çalışan devletlerin yanında yer alıyor.
NATO’nun tutumu zaten belli. Ağırlığını Yunanistan ve Fransa’dan yana koyuyor.
Zeytin dalı uzatarak “dostluğunu” kazanmak uğruna adalarımızı işgal ve silahlandırmasına bile göz yumdukları Yunanistan, tarihi karakterini hiç değiştirmemiş, elinden gelse bizi bir kaşık suda boğacak olan atraksiyonlarını tekrar ediyor.
AKP’nin KKTC’yi bütün varlıkları ile kendilerine yamamaya razı olup “evet” dediği Kıbrıs Rum kesimi ise, arkasına aldığı İsrail dahil, yukarıda saydığımız güçleri kullanarak haklarımızı gaspetme peşine düşmüş.
İşte büyük aldanma budur.
Bugün Akdeniz’deki haklı mücadelesinde Türkiye’nin arkasında bu saydığımız güçlerin hiç birisi yok. Bilakis hepsi de aleyhinde hareket ediyor. Bunlar sırasıyla devreye giriyorlar ve biz her biri devreye girdikçe, gemilerimizi “bakıma” almak zorunda kalıyoruz. Yeni “”icat ettiğimiz” müthiş silahlarımızı tanıtmamız ve abartılı özelliklerini sıralamamız da pek etkili ve caydırıcı olmuşa benzemiyor.
Büyük aldanmanın başlamasından önceki yıllara dönelim mi?
20 yıl önce Milli Görüş’ün “Yeni Bir Dünya” prensipi çerçevesinde kurarak hayata geçirdiği D-8 paktı AKP iktidarınca ayakta tutulsaydı, fonksiyonlarının önü kesilmeseydi, yıkmak için değil, etkinleştirip genişletmek üzere gizli veya aşikar çabalar sarfedilseydi neler olurdu?
D-8 ülkeleri, Türkiye’nin  öncülüğünde Endonezya, Malezya, Bangladeş, Pakistan, İran, Mısır ve Nijerya, anlaşma metninde yazan fonksiyonlarını ifa etmek gayesiyle ilk kademe D-16 ve devamında D-46 ve D-64 genişlemeleri sağlansaydı, bugün Akdeniz etrafındaki KKTC dahil 10 ülke bu bloka dahil olmuş olurdu. Libya ile yaptığımız deniz işbirliği mutabakatı bu 9 ülke ile tabii olarak zaten yapılmış olurdu. Ne Yunanistan ile deniz mutabakatı yaptı diye içerlediğimiz Mısır, ne İsrail, ne diğer bir İslam ülkesi; ne Yunanistan’ı, ne de Fransa’yı destekleyemezdi. Esasen Akdeniz’deki bugünkü hak gaspları asla mümkün olmazdı.
AKP’nin büyük aldanması ile neler kaçırdığımız anlaşılıyor mu?
Allah aşkına kaç yıl kaybettik, nelerimizi yitirdik?
Zararın neresinden dönülürse kar oradan başlar. AKP iktidarı Bangladeş’in feryatlarına kulak verip, D-8 paktını yeniden canlandırmak için harekete geçmeyecek mi hala? Bundan ötesi “gaflet” ile “aldanma” kavramlarını da aşar!
 
UF AKDENİZ!
 
Ensemizde boza pişirilirse,
Akdeniz, Akdeniz uf Akdeniz!
Akıllar başlara devşirilirse
Akdeniz, aslında ufak deniz!
 

Ekrem Şama