TARİHİN ŞAHİDİ AYASOFYA

 

Konumuz, orijinal ismi “Agia Sophia” olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın diliyle “Ayasofya” olarak tarihe geçen mabet.
Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç’in kesiştiği muhteşem bir konumu olan Ayasofya’nın tarihine bir göz atalım:
Miladi 360 yılında Bizans İmparatoru Kanstantinus burada bir mabet yapılmasını emretti. Ahşaptan yapılan ilk kilise yaklaşık 150 yıl ayakta kaldı. O yıllarda Kudüs’deki Mescidi Aksa dünyanın en muhteşem ve en büyük mabedi olarak biliniyordu. 537 yılında İmparator Justinyanus ahşap Ayasofya’nın yerinde Mescidi Aksa(Süleyman Mabedi)’dan daha büyük ve görkemli bir kilise yapılmasını emretti. Binlerce usta ve işçi çalışarak büyük bir bina yaptılar. Yaklaşık 33 metre çapında tasarlanan kubbeyi tutturmak çok zor oluyordu. Defalarca yapıldığı halde çatlayıp yıkılıyordu.
Evliya Çelebi dahil bazı kaynaklarda kubbenin tutmasına yardımcı olmak üzere Peygamber Efendimize gelen bir grup papaz onun ağız suyu ve eli ile yoğrulmuş bir avuç Mekke toprağını alıp getirdiler ve binanın harcına kattılar. Böylece kubbe tutturuldu. Bu kaynaklar bu bir avuç Mekke toprağı ile yapılan duvar kısmının yerini ve niteliklerini bile anlatırlar. Hatta Fatih Sultan Mehmet Han’ın o kısma bir altın küre astığını ifade ederler.
Yaklaşık 6 asır yangın, deprem, yıkılma, çatlama, tamir bakım görerek dayandı Ayasofya.  
1204 yılında Haçlı seferlerinden biri olarak gelen Katolik Haçlı sürülerinin, İstanbul’u işgal, yağma ve Ayasofya’yı tahrip etmiş oldukları bilinmektedir. 57 yıl süren bu işgal birçok tarihi eserin tahrip edilmesi, yakılıp yıkılması şeklinde sürdü. Ayasofya’nın içinde hazine araması bahanesi ile birçok duvar delindi, çökertildi. Kubbede çatlaklar oluştu. Ayasofya Kilisesi içinde fuhuş yapmaya varan hakaretamiz fiiller işlendi. Bizans halkına da katliam tecavüz ve çok büyük zulümler yapıldı. Fetihten önce Bizans devlet adamlarının Ayasofya’da yaptıkları istişare toplantısında “Ayasofya’da Katolik serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” diye özetlenen sözler işte bu acı hatıraların zihinlerdeki kalıntısının neticesi idi. 
Katolik işgalinin sona ermesinden sonra Bizans imparatorları ne kadar çabaladılarsa, çeşitli defalar yenileme ve restorasyon çalışmaları yaptılarsa da, Ayasofya binasına tam bir iyileşme sağlayamadılar. O yıllarda yine yeryüzünün en büyük kubbesi sayılan bu kubbe tam olarak tamir edilememiştir. Sonunda Fatih’in babası olan Sultan 2.Murad Han’a bir elçi göndererek, Ayasofya’nın kubbesini tamir edip, bundan böyle de çatlamasını veya yıkılmasını önleyecek tedbirler alması için bir mimar göndermesini rica ederler. 
 2.Murad Han da bir dostluk eseri olmak üzere ünlü Mimar Ali Neccar’ı bu işle görevli olarak Bizans’a gönderir. Ali Neccar Bursa Ulu Cami’nin ve başka birçok eserin mimarı, mahir bir sanatkardır. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Osmanlı devletinin mimarbaşıdır. Padişah kendisini İstanbul’a gönderirken bazı gizli talimatlar da verir. Ali Neccar Ayasofya’nın kubbesini payandalarla güçlendirmiş ve gerekli tamiratları yapmıştır. Ayasofya’nın bir tarafındaki dayanak duvarlarının içine iki yüz basamaklı bir merdiven yapmıştı. 
İşin sonunda İmparator, ona bu merdivenleri ne amaçla yaptığını sorduğu zaman, “gerektiğinde kurşunluğa çıkmak için” karşılığını verdi. Bunun üzerine İmparator, Mimar Ali Neccar’ı hediyelere boğar. 
Mimarımız Başkent Edirne’ye dönüşünde Sultan 2.Murad Han’a:
“Sultanım! Dört büyük payanda ile Ayasofya’nın kubbesini kurtardım. Emriniz üzerine minarelerin temellerini hazırlayıp yerine yerleştirdim ve üzerinde ilk namazı da ben kıldım. İstanbul ve Ayasofya fethedilmeye amadedir.” diye raporunu arzetmiştir.
Bu olayı Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden öğreniyoruz.
Fatih Sultan Mehmed Han daha çocuk yaşlardan itibaren geleceğin İstanbul Fatihi olarak yetiştirilmeye başlanmıştı. Bu amaçla Osmanlı tahtına cülus etmeden önce tebdili kıyafetle hem İstanbul surlarını, hem de Ayasofya Kilise’sini defalarca bizzat incelediğini tarihler yazar. 
Fetihle sonuçlanan muhasaranın son gecesi. 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece, zifiri karanlık, hafif yağmurlu ve elektrikli bir hava vardır. Genç Sultan Bayrampaşa sırtlarındaki otağının önünde, Hocası Akşemseddin ile beraber İstanbul’u izlemekteydi. Dikkat çeken bir olay vardı. Ayasofya’nın bulunduğu yere doğru devamlı çakan şimşekler adeta sürekli bir şerare oluşturuyordu. 
Akşemseddin:
-Sultanım, bakın bunlar Ayasofya üzerine inen nurlu ışıklardır. Bunun manevi anlamı, bu mabet yarın inşallah sizin uğurlu ellerinizle cami olacaktır, diyordu.
Aynı anda Bizanslılar da bu harika olayı izlemekteydiler. Ama onlara göre Ayasofya’ya akan bu ışık seli, Tanrı’nın ve Meryem Ana’nın artık kendilerine yardım etmekten vazgeçtiğinin bir alameti sayılmıştı. 
Sabah namazını tüm ordusuna bizzat Sultan’ın kıldırdığını ve takip eden olayları herkes bilir. Ertesi günü 29 Mayıs 1453 fetih günüdür. Fatih Sultan Mehmed Han ikindi namazından sonra İstanbul’a girince doğruca Ayasofya’ya gider. Kilisede yaklaşık 50 bin Bizanslı secde vaziyetinde kendini beklemektedir. Bunlar şehri Osmanlı askerine karşı savunan insanlardı. Binlerce askeri şehit etmişlerdi. Hem de esirleri bile surların üstüne çıkarıp kılıçtan geçirmek gibi insanlık dışı uygulamalara imza atmış suçlulardı. Genç sultan onlara, başlarını kaldırmaya davet ettikten sonra özet olarak şöyle hitap etmişti:  
-Benden korkmayın! Ben nasıl Müslümanların Sultanı isem, artık sizin de Sultanınızım. Sizi affediyorum. Evlerinize dönün. Daha önce nasıl yaşıyor idiyseniz gene öyle yaşayın! Dini liderlerinizi de serbestçe seçin. Size her türlü desteği vereceğim!
 Batılı kaynaklar Fatih’in işte bu affediciliği ve alicenaplığını, insan haklarına saygılı davranışını, inanç ve ibadet özgürlüğü tanımasını, “Yeni bir çağın açılması ve örnek bir uygulaması” şeklinde nitelerler. 
Daha sonra genç Sultan, kubbeye çıkar ve temelleri atılmış minare yerlerine bakarak, cumaya kadar bir minare inşa edilmesini, ikonların hemen ince bir sıva ile kapatılarak Cuma namazı için hazırlıkların yapılmasını buyurmuştu. 1 Haziran 1453 Cuma günü, Hoca Akşemseddin Ayasofya’nın cami olarak tescili demek olan ilk cumayı kıldırmıştır. Bu olaydan 1934 yılına kadar 481yıl, fethin sembolü olan Ayasofya’da kesintisiz olarak ezan okunmuş ve namaz kılınmıştır.
İlk minare Fatih’in emriyle yapılmış, Sultan 2. Bayezit devrinde bir minare daha ilave edilmiştir. Sultan 2.Selim zamanında da Mimar Sinan tarafından yapılan iki minare daha ilavesiyle bu günkü halini almıştır. Avlusunda 5 tane Osmanlı Padişahı türbesi vardır: Sultanlar 2.Selim, 3. Murad, 3. Mehmed, 1, Mustafa ve 1.İbrahim Hanlar.
 Ayasofya cuma ve bayram namazları için İslam dünyasının başşehrinde resmi devlet camii görevi gördü. Avlusu devlet erkanının bayramlaşma mekanı oldu. Mehter takımları en coşkun nevbetlerini bu avluda vururlardı. Cihad ilanı bu avluda yapılır, zafernameler burada okunurdu. Şerefelerinden Topkapı Sarayı’nın içi görünürdü. Bu özelliği dolayısıyla Ayasofya birçok olaya şahit olmuştu. Avlusu Osmanlı Devleti’nin iyi ve kötü günleri için toplanma yeri oldu.
1919-1922 yılları arasında İstiklal savaşımıza destek vermek ve Sevr dayatmasını dünya kamuoyunda protesto etmek için, halkımız bu meydanda toplanırdı. Padişah ve Halifei Müslimin’in işareti ve teşviki ile Ayasofya’da kılınan namazın ardından dev mitingler bu meydanda yapılırdı. Denilebilir ki, Feth’in ve Milli Mücadele’nin tarihi burada yazıldı. 
Yahya Kemal Beyatlı’nın “Güzel İstanbul” adlı eserinde, Anadolu’da kurtuluş savaşı veren milletini teşvik için söylediği gibi; bu mücadele iki özelliği olan bir mukaddes devlet için yapılıyordu. Birincisi Ayasofya’nın minarelerinde kesintisiz olarak okunan Ezanı Şerif. İkincisi de Yavuz Sultan Selim Han’ın Halife unvanı ile Mukaddes Emanetler dairesinde başlattığı ve halen kesintisiz olarak okunmakta olan Kur’anı Kerim idi. 
1934 yılında Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi için alındığı yazılan “Bakanlar Kurulu Kararı”  hakkındaki gerçekler son günlerde yazıldı, çizildi, anlatıldı. Bu konuyu yazımıza almayacağız. Ama Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi sürecinde yaşanan akıl almaz olaylardan bahsedeceğiz.
1930’lu 1940’lı yıllarda bırakın cami düşmanlığını, İslam’ı ve Osmanlı’yı hatırlatan ne varsa yakılıp yıkılıyordu. Harf devriminden sonra kırılıp atılan tarihi eski eser kitabelerini, kırılamadığı için harçlarla kapatılan levhaları ve tarih katliamını okudukça insanın içi sızlar.
1934 yılında müzeye çevrilen Ayasofya’nın minarelerinin de yıkılması talimatının verildiğini,  o devrin müzeler mimarları Muhterem insanlar Kemal Altan ve İbrahim Hakkı Konyalı’nın hazırladığı raporla minarelerinin kurtarıldığını görüyoruz. Raporda minareler yıkılırsa kubbenin de çökeceği belirtilmiş, zamanın iktidarı kubbenin yıkılmasını göze alamamıştır. Çünkü kubbe kilise zamanında da mevcuttu. Batılılar buna ne derdi? Vahşi bir tarih yağmasına tabi tutuldu. Tarihi metal şamdan ve benzeri eşyaların kimisi yağmalandı, kimisi haddehanelerde eritildi. Yekpare tarihi halı parçalanarak, her bir parçası yağma edildi. Mustafa İzzet Efendi’nin 19. Yüzyılda yazdığı ve 7,5 metre çapındaki levhalar indirilerek çıkarılmak istendi ise de kapılardan sığmadığı için yıllarca kenarda bekletildi. Sonrada yerine geri asıldı. Bu tarihi eser yağmalarının tamamı bu yazımıza sığmaz.
Ayasofya ve bağlı yerlerin tapusu son günlerde üzerinde çok yazılıp konuşuldu. Lanet konusu da işlendiği için yazımızda yer veremiyoruz.
1970’li yıllarda kiremit rengine boyanarak kilise görünümü verilmeye çalışıldı.
Ayasofya’nın kubbesi daha sonra gelen Osmanlı ve dünya mimarlarına örneklik etmiştir.
Ayasofya’nın her türlü ihtiyacını karşılayabilecek miktarda vakıf halinde mülk vardır. Tabi yağmalanmadıysa, bunlar bulunup yerlerine tahsisi sağlanmalıdır.
Milli Görüş, Erbakan ve Ayasofya, ayrı ve uzun bir yazı konusu. Bu yazımızda buna yer verenedik.
16 asırlık tarih.
Bu tarihin canlı şahidi Ayasofya! 
 
 AYASOFYA TARİHİ
 
Ayasofya basit gibi sanki, 
Yapısı taş üstünde taşmış;
Sayfalarına bakarsan inan ki, 
Tarihin hacminden taşmış!
 

Ekrem Şama