FETİHTEN ÖNCE AYASOFYA

 
 
Yaklaşık 17 asırlık mazisi varsa da, biz 1204 yılından bu yana Ayasofya’nın başından geçenleri satır başları ile yazalım.
1204 yılında Katolik Haçlı sürülerinin İstanbul’u işgal, yağma ve Ayasofya’yı tahrip etmiş oldukları bilinmektedir. Bizans imparatorları ne kadar çabaladılarsa da kubbe tam olarak tamir edilememiştir. Sonunda 2.Murad Han’a bir elçi göndererek, Ayasofya’nın kubbesini tamir edip, bundan böyle de çatlamasını veya yıkılmasını önleyecek tedbirler alması için bir mimar göndermesini rica ederler. 
 2.Murad Han da bir dostluk eseri olmak üzere ünlü Mimar Ali Neccar’ı bu işle görevli olarak Bizans’a gönderir. Ali Neccar Bursa Ulu Cami’nin ve başka bir çok eserin mimarı mahir bir sanatkardır. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Osmanlı devletinin mimarbaşıdır. Padişah kendisini İstanbul’a gönderirken bazı gizli talimatlar da verir. Ali Neccar Ayasofya’nın kubbesini payandalarla güçlendirmiş ve gerekli tamiratları yapmıştır. Ayasofya’nın bir tarafındaki dayanak duvarlarının içine iki yüz basamaklı bir merdiven yapmıştı. 
İşin sonunda İmparator, ona bu merdivenleri ne amaçla yaptığını sorduğu zaman, “Gerektiğinde kurşunluğa çıkmak için” karşılığını verdi. Bunun üzerine İmparator, Mimar Ali Neccar’ı hediyelere boğdu. 
Mimarımız Edirne’ye dönüşünde Sultan 2.Murad Han’a:
“Sultanım! Dört büyük payanda ile Ayasofya’nın kubbesini kurtardım. Emriniz üzerine minarelerin temellerini hazırlayıp yerine yerleştirdim ve üzerinde ilk namazı da ben kıldım. İstanbul ve Ayasofya fethedilmeye amadedir.” diye raporunu arzetmişti.
Bu olayı Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden öğreniyoruz.
Bir enteresan olay da fetihten önceki gece yaşandı.
28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece. Sultan Mehmet Han ortalık kararınca ordusuna bir emir göndererek “Mum Donanması” yapılmasını istedi. Zifiri karanlık, hafif yağmurlu ve elektrikli bir hava vardır. Alınan emir gereği, ortalık kararır kararmaz ne kadar aydınlatma aracı varsa hepsi birden yakılmış, muhasara boyundaki hatlar gün gibi aydınlanmıştır. Ayrıca ses çıkartacak ne kadar araç gereç varsa hepsi birden gümbürdemeye başlamıştı. Büyük toplar ateşleniyor, asker tekbir ve tehlil sesleri ile ortalığı çınlatıyordu. Yedi tepeden yedi muazzam mehter takımları en yüksek perdeden marşlar çalmaya başlamış, davul zurna sesleri ve kös gümbürtüleri yeri göğü inletmeye başlamıştı.
Bizanslı asker ve sivil herkes surlara koşarak, bu kendileri açısından dehşetli manzarayı korku ve heyecanla izlerken, ertesi günü Peygamberinin müjdesine mazhar olacak olan askerler heyecana geliyor motivasyonları son raddesine çıkıyordu.
Genç Sultan bu manzarayı Bayrampaşa sırtlarındaki otağının önünden, Hocası Akşemseddin ile beraber izlemekteydi. Dikkat çeken bir olay vardı. Ayasofya’nın bulunduğu yere doğru devamlı çakan şimşekler adeta sürekli bir şerare oluşturuyordu. Akşemseddin:
-Sultanım, bakın bunlar Ayasofya üzerine inen nurlu ışıklardır. Bunun manevi anlamı, bu mabet yarın inşallah sizin uğurlu ellerinizle cami olacaktır, diyordu.
Aynı anda Bizanslılar da bu harika olayı izlemekteydiler. Ama onlara göre Ayasofya’ya akan bu ışık seli, Tanrı’nın artık kendilerine yardım etmekten vazgeçtiğinin bir alameti sayılmıştı.
Gecenin en zifiri anında Sultan Mehmet Han yeni bir emir göndererek, tüm ışık kaynaklarının söndürülmesini ve seslerin kesilmesini, sükünetle sabah namazının beklenmesini emretti.
Bu ani sessizlik ve karanlık Bizans askerlerinin ve halkının moralini iyice çökertmişti. 
Sabah namazını tüm ordusuna bizzat Sultan’ın kıldırdığını ve takip eden olayları herkes bilir. Ertesi günü 29 Mayıs fetih günüdür. İkindiden sonra Ayasofya’ya giden genç Sultan, kubbeye çıkar ve temelleri atılmış minare yerlerine bakarak, cumaya kadar bir minare inşa edilmesini, ikonların hemen ince bir sıva ile kapatılarak Cuma namazı için hazırlıkların yapılmasını buyurmuştu. 1 Haziran 1453 Cuma günü, Hoca Akşemseddin Ayasofya’nın cami olarak tescili demek olan ilk cumayı kıldırmıştır. Takip eden 481yıl Ayasofya’da kesintisiz olarak ezan okunmuş ve namaz kılınmıştır.
Yahya Kemal Beyatlı’nın “Güzel İstanbul” adlı eserinde dediği gibi, İslam’ın başşehri İstanbul’un bu özelliğini vurgulayan iki büyük alamet, Ayasofya’nın minarelerinde kesintisiz olarak okunan Ezanı Şerif ile, Yavuz Sultan Selim Han’ın Halife unvanı ile Mukaddes Emanetler dairesinde başlattığı ve halen kesintisiz olarak okunmakta olan Kur’anı Kerim’dir. 
 
AYASOFYA!
 
Altı asırdır camisin, müzelik sana angarya,
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Ayasofya!..
 

Ekrem Şama