1.DÜNYA SAVAŞINA NASIL GİRDİK ?

1.DÜNYA SAVAŞINA NASIL GİRDİK ?

İtthatçıların ve özellikle Enver Paşa’nın kanaatlerine göre, Cihan Savaşı’nı mutlaka Almanlar kazanacaktı. Esasen Alman-lar da Osmanlı’nın kendi yanlarında savaşa girmesini arzu etmek bir tarafa, Enver Paşa’yı bu konuda ikna bile etmişlerdi.
2 Ağustos 1914 tarihinde, Enver Paşa ile Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Von Wangenheim, yapmış oldukları gizli görüşmeler sonunda Osmanlı Devleti’nin, başlayacak olan Al-manya – Rusya savaşında, Almanya’nın yanında savaşa girmesi kabul edilmişti. Gizlice yapılmış olan bu antlaşmadan Enver Paşa’nın yanında, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclisi Me-busan Reisi Halil Menteşe  Bey’in haberleri vardı. Sadrazam Sa-id Halim Paşa’nın ve Padişah Sultan Reşad’ın daha sonra haberleri olmuştu. Hatta antlaşmanın bir nüshası Alman İmparatoru Wilhelm’e gönderilmek için Padişah’a imzalatılması zorunlulu-ğundan dolayı, kendisine haber verilmek zorunda kalınmıştı.
Aslında antlaşmanın imzalanmasından sadece bir gün ön-ce; Almanya, Rusya’ya savaş ilan etmiş bulunuyordu. Böylece fiilen olmasa bile, hukuken savaşa girilmiş bulunuluyordu. Bu antlaşma gizli olduğundan, Almanya’nın dışındaki diğer devletlerin haberleri yoktu.
Antlaşma ilan edildiği gün Enver Paşa sınırlarımızdaki sa-vaş tehlikesini sebep  göstererek  umumi seferberlik ilan etmişti.3
Birinci Dünya Savaşı başlamış; Almanya, Rusya ile doğu sınırında karada çarpışmaya başlamış, Akdeniz’de ise Almanya ile İngiltere’ye ait savaş gemileri kovalamacaya girişmişlerdi. İngiliz gemilerinin ateş gücü üstünlüğüne karşı Alman gemilerinin sürat avantajı bulunuyordu. Bu yüzden Almanlar, denizde İngilizlere karşı vur-kaç taktiği uyguluyorlardı. Yine böyle bir vur-kaç olayında, İngiliz savaş gemileri Almanların Goeben ve Breslau isimli gemilerini amansız bir şekilde takip etmeye başlamışlardı. Alman Amirali Souchon’un kumandasında olan bu iki geminin, Ege Denizi’nde kaçacak yerleri kalmamıştı. Almanya’nın İstanbul Büyükelçi’si ile Enver Paşa’nın görüşmeleri sonucu bu iki Alman gemisi, 11 Ağustos 1914 günü Çanakkale Boğazı’ndan içeri alınarak Marmara Denizi’ne geçirilmişti.
Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemiş, tarafsız bir ko-numda olduğundan, o günkü kurallara göre bu iki gemi; ya silahsızlandırılacak veya 24 saat içinde boğazdan dışarı çıkarılacaktı. İngiltere ve Rusya, bu kaideleri hatırlatarak gemilerin kendilerine teslimini istemeye başladılar. Zor durumda kalan ittihatçılar, bu iki geminin satın alındığını ilan ettiler. Aynı zamanda gemilerin ismini Yavuz ve Midilli olarak değiştirdiler. Dünyaya pek inandırıcı gelmeyen bu açıklamalardan sonra, gemi mürettebat ve subaylarına Osmanlı  üniformas giydirierek, hatta sadece fes giydirilerek, İstanbul Boğazı’nda resmi geçit yaptırıldı. Alman Amirali Souchon da Enver Paşa’nın kararları ile “Osmanlı Donanma Komutanı” olarak atandı. Ancak emirleri Almanya’dan almaya devam ettiğinde kuşku yoktur.
Almanlar savaş cephelerinde sıkışmaya başlamışlardı. Osmanlı Devletinin derhal kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. Çünkü Rusya’yı arkadan açılacak cephelerle, ancak Osmanlılar sıkıştırıp, Almanların rahatlamasını sağlayabilirlerdi.
27 Ekim günü  Karadeniz’e çıkan Alman gemileri iki gün sonra Rusların donanmalarını ve kıyı kentlerini bombardıman ederek İstanbul’a döndü. Bu fiili bir savaş ilanı demekti. Al-manlar böylece istediklerini elde etmiş oluyorlardı. Bu olay üze-rine Ruslar Osmanlı’ya savaş ilan ederek, 1 Kasım 1914’te Doğu Anadolu bölgesinden topraklarımıza girmeye başladılar. Pa-dişah ve hükümetin diğer üyeleri, bu olayların Enver Paşa tara-fından tertip edilmiş olduğunu, iş işten geçtikten sonra ancak öğrenebildiler.
Böylece fırsat gözleyen ve modern haçlı seferini yapma ha-yaliyle yanan İngilizlere, bekledikleri fırsat da verilmiş oluyordu.
O günlerde Kahire’de yayımlanan İngiliz yayın organı ‘The Egyiptian Gazette’ de çıkan bir yorumda şöyle deniliyordu:
“Avrupa son elli yıldan beri bu eski kıtada barışı tehlikeye sokan Prusya (Almanya) askeri gücünden ve Türk-lerden kurtulmuş olacaktır. Osmanlı ırkını, uzun zaman önce çıkıp geldiği, Anadolu’nun karanlık vadilerine geri süreceğiz.”
İngiltere’nin mağrur savaş bakanı Lord Kitchener ise za-ferden çok emin konuşuyordu:
“Bırakın İngiltere ve Fransa ordularını; Hint Ordusu bile Osmanlı Devleti’ni, bir eli arkasına bağlı olarak yenebilir.”
Osmanlı Devleti böylece İttihad ve Terakki’nin, özellikle Enver Paşa’nın maceraperest ve hayalci uygulamaları ile, adeta cehenneme düşer gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın içine düşürül-müş bulunuyordu. Bu konuda “Büyük Osmanlı Tarihi” yazarı Yılmaz Öztuna’nın yazdıklarını okuyalım:

“Tarihin kaydettiği en büyük savaşa, kaybetmesi muh-temel tarafa katılarak girme olayı, padişahın,  sad-razamın, hükümetin, parlemantonun haberi olmaksızın vuku buldu. Sadece triomvira’yı teşkil eden üç kişi, aralarında bu kararı alıp tatbik ettiler. Bir rivayete göre Halil Menteşe Bey’e de söylediler. Osmanlı savaşa girmese de, Rusya gene mağlup ve teslim olacaktı. Zira boğazları kapatacağından Rusya gene batılı müttefiklerinden yardım alama yacaktı. Ancak savaşın sonunda, hiçbir devletin sa-taşmaya cesaret edemeyeceği, yıpranmamış bir Osmanlı ordusu ayakta kalacaktı. Osmanlı akıl al-maz insan ve servet kaybına uğramayacak, Ana-dolu yakılıp yıkılmayacak, Doğu ve Batı kültürlerini nefislerinde birleştirecek, harikulade yetişmiş vatanperver bir gençlik, Çanakkale’de, Sarıka-mış’ta, Sina Çölü’nde, Sakarya’da yok edilmeyecekti. Zamanı gelince ve muhtemelen 1945 de, İn-giltere ve Fransa gibi, Türkiye de imparatorluğunu kendi iradesiyle tasfiye edecekti. Arap ülkeleri, İn-giliz ve Fransızların ayakları altında bırakılmayacak, onların propagandası neticesi Türk düşmanı değil, Türk dostu olarak istiklallerini alacaklardı.
Burada, harbe asla girmememiz hakkında, Türk Genel Kurmay subaylarının, Enver Paşa’yı teker teker ve bazı askeri raporlarla ve müteaddid defalar ikaz ettiklerini, ancak, Enver’in Harbiye Nezareti’nde müşavirleri olan Alman generallerine inandığını, belirtmek gerekir. Enver’i harbe girmememiz için şiddetle ikaz edenler arasında, sonradan Türkiye tarihinde birinci derecede rol oynayan Kemal Ata-türk, İsmet İnönü, Kazım Karabekir gibi kurmaylar da bulunuyordu.”4
Bu konuda, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın konumu ger-çekten enteresan idi. Dışişleri konularında çok bilgili ve çok tec-rübeli olduğundan, savaşın ilanı sırasında sadrazamlıkla birlikte dışişleri de kendi uhdesine verilmişti. Kendisi devletin savaşa girmesinin bir felaket olacağını çok iyi biliyordu. Karadeniz’e çıkmış bulunan Alman gemilerinin Rusya’nın kıyı kentlerini bombalaması ve Osmanlı’nın fiilen savaşa girmesi olayında tam ‘şaşkınlar’ı oynamış olduğunu görüyoruz:
Haberi Enver Paşa’dan duyar duymaz büyük bir tepki gös-termiş, bu vebalin altına giremeyeceğini beyan ederek, hemen sadrazamlıktan istifa etmiştir. Talat ve Enver Paşalar devreye gi-rerek istifasını geri aldırmaya çalışmışlar, o da: “Savaşa  girmemize sebep olan Karadeniz olayı hakkında, İngiltere, Fransa ve Rusya nezdinde tekrar yeni bir girişim yaparak, özür dilemek ve meydana gelen bu hatayı tamir etmek” şartıyla istifasını geri almıştır. Gerçekten de bu üç devletin büyükelçilerine birer mesaj gönde-rerek, “Biz tarafsızlığımızı korumak istiyoruz. Karadenizde olan hadise tamamen bir kazadır. Binaenaleyh zarar ve ziyan tesbiti için bir komisyon kurulsun, gereken tazminatları ödiyelim ve bu olay olmamış sayılsın” demiştir. Ayrıca kendi arkadaşları olan hükümet üyelerine “Hiç olmazsa fiilen savaşa girmeyelim ve tarafsız kalalım. Hiçbir devlete tecavüz ve taarruz etmeyelim. Bu suretle tarafsız-lığımızı muhafaza etmiş olalım. Bu şekilde memleket de harp felaketinden kurtulur. Bu felakete istemiyerek girdiğimizi ve olayın ne şekilde cereyan ettiğini biliyorsunuz. Binaenaleyh fiilen tarafsız kalalım. Turan ve Mısır Fütühatı, Trablus, Tunus, Cezayir ve saire gibi işleri rica ederim bırakalım. Hudutlarımızı muhafaza edelim. Böylece tarafsız kalalım.” şeklinde adeta yalvarırcasına tekliflerde bulunmuş, fakat ne İtilaf Devletlerine, ne de kabine arkadaşlarına söz geçiremediğini kendi ifadelerinden okuyoruz.5

SEFERBERLİK VE CİHAD İLANI

Padişah Sultan  Mehmet Reşad “Halife-i Müslimin” ün-vanına dayanarak cihad ilan edebilmek için Şeyhülislam Mus-tafa Hayri Efendi’den fetva istedi. Kasım 1914 tarihinde Şeyhül-islam tarafından kaleme alınan fetva şöyledir:
“Bu mesele hakkında Hanefi İmamlarının cevabı nasıldır ki;
İslamiyet aleyhine düşmanların hücumu vaki olduğunda ve İslam memleketlerinin gasbı ve yağması ve müslüman nüfu-sun esir edilmeleri tahakkuk ettiğinde, İslamın Padişahı Hazret-leri umumi seferberlik ilan etmek suretiyle, cihad emretmiş ol-duğunda ‘İnfiru hifafen ve sikalen ve cahidu bi emvaliküm ve enfüsiküm’ Ayeti Celilesinin yüksek hükümleri gereğince bütün müslümanlar üzerine cihad farz olup, genç ve ihtiyar, piyade ve suvari olarak her taraftaki müslümanların malen ve bedenen cihada koşmaları farz-ı ayın olur mu? Beyan buyrula.
El Cevab: Olur. Allahüteala daha iyi bilir.
Bu surette bu gün Hilafeti İslamiye makamı ve onun hi-mayesindeki memleketlere harp gemileri ve kara askerleri ile hücum etmek suretiyle, Hilafeti İslamiye’ye düşmanlık ve Allah korusun İslamiyet’in yüksek nurunun söndürülmesi ve yok edil-mesine gayret ettikleri anlaşılan Rusya ve İngiltere ve Fransa ile, onlara yardım eden hükümetlerin idareleri altında bulunan bütün müslümanların da, adı geçen hükümetlerin aleyhine cihad ilan ederek bilfiil savaşa koşmaları farz olur mu? Beyan  buyrula.
El Cevap: Olur. Allahüteala daha iyi bilir.
Bu surette maksadın hasıl olması bütün müslümanların ci-hada koşmalarına bağlı iken, bazıları Allahüteala korusun muha-lefet etseler, muhalefetleri, büyük günah, ilahi gazab ve şeni bir kötülük karşılığı cezaya müstehak olurlar mı? Beyan buyrula.
El Cevab: Olurlar. Allahüteala daha iyi bilir.
Bu surette İslami Hükümet ile savaşan adı geçen hükü-metlerdeki müslüman halkın, kendilerinin öldürülmeleri, bütün ailelerinin mahvedilmeleri, yakılmaları suretiyle mecbur edilse-ler bile, İslami hükümetin askerleri ile savaşmaları şeran kati bir şekilde haram olup, katil olmaları ile cehennem ateşine müstehak olurlar mı? Beyan buyrula.
El Cevab: Olurlar. Allahüteala daha iyi bilir.
Bu surette mevcut savaşta İngiltere ve Fransa ve Rusya ve Sırbiyye ve Karadağ hükümetleriyle bunlara yardım edenlerin idareleri altında bulunan müslümanların, İslami Hükümet’e yar-dımcı olan Almanya ve Avusturya aleyhine savaşmaları, Hilafeti İslamiye’nin zararına sebep olacağından büyük bir günah olmakla, feci bir azaba müstahak olurlar mı? Beyan Buyrula.
El Cevap: Olurlar. Allahüteala daha iyi bilir.
Bu mesele hakkında Hanefi İmamlarının görüşü nasıldır ki;
Allahüteala daim etsin Kulların Rabbinin Rasülünün Ha-lifesi, Beşinci Mehmed Reşad Han efendimiz hazretlerinin, bizzat teçhiz ederek, bu defa şeriat hükümlerine göre  gerçekleşen  seferi hümayunları ile, gönderdikleri müslüman askerleri -Allah onların yardımcısı olsun- din ve milletimize düşman olan milletler ile, Allah yolunda cihad etmek halis niyetiyle  savaşmaları ve vuruşmaları sebebiyle ‘Men cehheze…’ hadisi şerifinin yüksek manası gereği sözü geçen Halife efendimiz hazretlerinin ‘Gazi’ oldukları şeran gerçekleşmiş olmak suretiyle, bütün işlerde ve bütün yerlerde minberlerde ve hususi olarak hutbelerde ‘Gazi’ ünvaniyle, Halifemizin isminin vasıflandırılması ve okunması meşru ve güzel olur mu? Beyan buyrula.
El Cevab: Olur.”6

Cihat FetvalariCihad Fetvası
12 Kasım 1914 tarihinde İstanbul’da yapılan büyük şenlik ve geçit resimleri ile Halife-i Müslimin’in Cihadı Ekber  ka-rarı halka duyuruldu. Kürsülerde Padişah Mehmet Reşad’ın sa-vaş ilan eden mesajları ile cihad fetvası halka ve askerlere oku-nuyordu. Padişah’ın mesajı kısaca şöyle idi:
” Orduma Ve Donanmama!
Büyük Devletler arasında savaş ilan edilmesi üzerine, her zaman ansızın ve haksız saldırılara uğrayan Devletimiz ve Ülke-mizin hukukunu ve mevcudiyetini fırsat kollayan düşmanlara karşı koruyabilmeniz için, seferberlik ilan etmiştim.
Böylece silahlı bir tarafsızlık içinde yaşarken Karadeniz boğazına torpil koymak üzere yola çıkan Rus do-nanması, kendi eğitimi ile meşgul bulunan donanmamızın bir bölümü üzerine ansızın ateş açmıştır. Uluslararası hukuka aykırı olan bu haksız hücumun, Rusya tarafından telafi edilmesini beklerken, gerek mezkur devlet, gerekse müttefikleri olan İn-giltere ve Fransa, büyükelçilerini geri çağırarak devletimizle siyasal ilişkilerini kestiler. Daha sonra Rus askerleri doğu sınırımıza saldırdı. Fransa ve İngiltere donanmaları birlikte Çanakkale Boğazı’-nı, İngiliz gemileri Akabe’yi, bombardıman ettiler. Böylece; devam eden düşmanca davranışlar üzeri-ne öteden beri arzu ettiğimiz barışı terk ederek, Al-manya ile Avusturya ve Macaristan devletleri ile müştereken, haklarımızı savunmak için silaha sa-rılmak mecburiyetinde bırakıldık.
Asker Evlatlarım;
Bugün size düşen görev, şimdiye kadar hiçbir orduya nasip olmamıştır. Bu görevi ifa ederken, bir zamanlar dünyayı titretmiş olan Osmanlı Orduları’nın torunları olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları, bir daha kutsal topraklarımıza ayak basmaya, Kabe-i Muazzama’ya ve Peygamberimizin mübarek kabrinin bulunduğu Hicaz topraklarını rahatsız et-meye cesaret edemesinler. Dinini, vatanını ve askerlik namusunu silahıyla savunmayı ve Padişah uğ-runda ölümü hiçe saymayı bilir bir Osmanlı Ordu ve Donanması olduğunu, düşmana etkili bir biçimde gösteriniz. Hak ve adalet bizde, zulüm ve haksızlık düşmanlarımızda  olduğundan, düşmanlarımızı kah-r u perişan etmek için Allah’ın kesin adaleti ve Yüce Peygamberimizin manevi yardımları bizimle olacaktır. Bu savaştan geçmişin zararlarını gidermiş, şanlı ve sağlam bir devlet olarak çıkacağımıza eminim. Bu günkü savaşta birlikte hareket ettiğimiz dünyanın en cesur ve azametli iki ordusuyla silah arkadaşlığı ettiğinizi unutmayın. Şehit olanlarınız önceki şehitlerimize zafer müjdeleri götürsün. Gazi olanlarınızın da savaşı mübarek, kılıcı keskin olsun. Mehmed Reşad”
Bunun arkasından Başkumandan Vekili olarak Enver Pa-şa’nın mesajı okunuyordu:
“Arkadaşlar!
Muhterem Başkomutanımız Yüce Halife Efendimiz Haz-retlerinin yüksek buyruklarını bildiriyorum.
Peygamber Efendimizin manevi yardımları, ve Padişah efendimizin hayır dualarıyla, Ordumuz düşmanla-rımızı perişan edecektir. Bugüne kadar karada ve denizde subay ve er kardeşlerimin  gösterdikleri kahramanlıklar, düşmanlarımızın kahrolacaklarına en büyük delildir.
Ancak her subay ve er unutmamalıdır ki; savaş alanı fe-dakarlıklar alanıdır. Savaşta hangi asker daha ileri atılır, hangi asker düşmanın şarapnel ve kurşunla-rından yılmayarak sebat eder, sonuna kadar dire-nirse savaşı o kazanır. Tarih şahittir ki, Osmanlı Askerlerinden şanlı, Osmanlı Askerlerinden feda-kar, hiçbir milletin askeri yoktur. Hepimiz düşüme-liyiz ki, başımızın ucunda Peygamber Efendimizin ruhu dolanıp duruyor. Şanlı atalarımız yine başımı-zın ucunda bizim ne yapacağımıza bakıyor. Eğer onlara, gerçek oğulları ve torunları olduğumuzu ispat etmek, bizden sonra gelecek nesillerin lane-tinden kurtulmak istiyorsak, çalışalım.
Zincirler altında inleyen üç yüz milyon müslüman ve eski yurttaşlarımız, hep bizim muzafferiyetimiz için dua ediyor. Ölümden kimsenin kurtulması mümkün    değildir. Ne mutlu ileri gidenlere, ne mutlu din ve    vatan yolunda şehit olanlara!
İleri! Daima ileri, ki zafer, şan, şehitlik, cennet hep ilerde, ölüm ve zillet geridedir. Mübarek şehitlerimizin ruhları şad olsun!
Padişahım çok yaşa.” (Resim 1-2)
CİHAD HEYECANI

Padişahın Cihadı Ekber ilanı, bütün yurda dalga dalga yayıldı. Hatta dünyada ilgi ile karşılandı. İlan edilen cihadı tüm müslümanlara duyurmak için çeşitli görevliler islam ülkelerine  gönderilmiştir. Bunlardan bir tanesi de “Çanakkale Şe-hitlerine” isimli meşhur şiiri yazmış olan Merhum Mehmet Akif Ersoy’dur. Kendisi Cihad fetvasını müslümanlara ilan et-mek üzere Hicaz bölgesine gitmiştir.7
Sonradan Bediüzzaman olarak anılacak olan ünlü alim Said-i Nursi de, bu fetvayı müslümanlara duyurmak üzere Ku-zey Afrika ülkelerine gitmişti.
Cihad fetvası, dünya müslümanları arasında, umulan gibi bir heyacan ve ayaklanma meydana getiremedi. Müslümanlar arasında bazı olaylar oldu, özellikle Hindistan müslümanları İn-gilizleri epeyce uğraştırdılar. Bu arada bu Cihadı Ekber bazı en-teresan olaylara da sebep oldu. Bunlardan bir tanesi de Avus-tralya’da cereyan etmiş, günümüze kadar dilden dile anlatılarak gelmiştir:

GÜL MUHAMMED VE
MOLLA ABDULLAH Gül Muhammed Avustralya’da geçimini seyyar dondurmacılıkla sağlayan bir müslümandı.
Avustralya  güney yarımkürede olduğundan ağustos ayları kışın ortası sayılırdı. Bu mevsimde dondurma satmak mümkün değildi. Ayrıca kısa bir süre önce dünya savaşı da başlamış olduğundan insanlar için dondurma yemek akla gelecek belki de en son şeydi.
Yaşadığı şehir Broken Hill, Sidney’e 1200 km. uzaklıkta bir maden kasabasıydı. Burada yaşayan insanların gelir düzeyleri itibariyle dondurmaya ayıracakları para çok kısıtlı oluyordu.
Daha da önemlisi Gül Muhammed derisinin rengi ve yaşam tarzı dolayısıyla diğer insanlara benzemediği gibi, onlara pek güven de telkin etmiyordu.
Aynı şehirde yaşayan bir de kasap arkadaşı vardı; Molla Abdullah. Altmışlı yaşlarına gelen Molla Abdullah, islami usüllere göre hayvan keser ve etlerini satarak geçimini temin ederdi. O da tıpkı kendisi gibi Afganistan’dan buraya gelmiş olduğundan kasaba halkına pek benzemiyordu.
Halk bu iki müslümandan pek hoşlanmasalar da, tepki de göstermiyorlardı.
Yalnız çoluk çocuklarına bu sakallı ve cüppeli değişik insanlardan uzak durmalarını tenbih ediyorlardı.
Çocuklar da belki bunun etkisinde kalarak bu iki insana bazen taş atarak tepkilerini gösterirlerdi.
5 Kasım 1914′te İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Halife Sultan Reşat, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara cihat çağrısında bulundu. Bu arada Britanya İm-paratorluğu da, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Anzak birliklerini Osmanlı’ya karşı savaşmak üzere çağırmıştı. O sıcacık aralık ayı boyunca kıtanın dört bir yanına Anzak gençlerini savaşa da-vet eden afişler asılmıştı. 1914′ün son günlerinde, onbinlerce Anzak genci trenlere, oradan da gemilere doluşup, akranları olan Müslümanları öldürmek maksadıyla yola koyulmuşlar, büyük bir çılgınlıkla savaş bölgelerine gidiyorlardı.
Halifeye yürekten bağlı Gül Muhammed, Osmanlı ordu-suna katılmak istediğini bildirdiği bir mektup yazıp İstanbul’a postalamıştı. Mektupta, Allah yolunda Halife’nin askerleriyle birlikte savaşmaya hazır olduğunu belirtiyordu. Gül Muham-med, mektubuna İstanbul’dan gelen cevapta Osmanlı ordusuna davet edildiğini okuyunca çok sevinmişti. Fakat Osmanlılar’la çarpışmak üzere yollara düşen Anzaklar gözünün önündeyken, savaşmak için Osmanlı Devleti’ne kadar gitmesine gerek olma-dığını düşündü. Düşman buradaysa, savaş da burada demekti. Molla Abdullah da aynı fikirdeydi. Ve iki Afgan, Snider ve Mar-tini-Henry marka iki tüfek, biraz cephane, bir tabanca ve iki bıçak kuşandılar. Gül Muhammed’in dondurma tezgahına örttü-ğü kırmızı kumaştan ay-yıldızlı bir Osmanlı Sancağı hazırla-dılar. Küçük birer dua kitabı astılar boyunlarına; omuzlarında tüfekleri, Broken Hill’e 4 kilometre uzaklıktaki, savaşa giden as-kerleri taşıyan trenin geçeceği yolun civarındaki bir tepeciğin ardına saklanarak beklemeye koyuldular.
31 Aralık Perşembe sabahı saat 10.00′da kalkan tren, kısa bir süre sonra ufukta belirdi. Savaş yolunda iğreti bir neşeyle şarkılar söyleyerek yol alan askerler, az ilerideki tepede dalgala-nan kırmızı sancağı görünce şaşırdılar ve birkaç dakika içinde kurşun yağmuruna tutulduklarında şakınlıkları iyice arttı. Avus-tralyalı askerler savaşa giderken, savaş, onlardan önce davranan iki Afganlı’nın yardımıyla Avustralya’ya gelmişti. Trendeki yolculardan dördü öldü, yedisi yaralandı.
İki savaşçı, bir süre sonra ortadan kayboldu. Avustralyalı kolluk kuvvetleri Afganlılar’ın izini sürmeye başladılar ve kısa zamanda kasabanın batısındaki tepeciklerde etraflarını sardılar. Gül Muhammed ve Molla Abdullah büyük bir mukavemet gösterdi. Broken Hill Savaşı, sekiz saat sürdü. Molla Abdullah, bir köylünün tüfeğinden çıkan kurşunla; çatışmada ağır yaralanan Gül Muhammed ise, kaldırıldığı hastanede arkadaşı gibi, şehitlik mertebesine  ulaştılar.
Broken Hill Savaşı’ndan sonra, Osmanlı ordusunu Avus-tralya’da temsil eden iki Afganlı’nın, olay yerinde bıraktıkları bir not bulundu. Gül Muhammed’in arkadaşıyla  beraber yazdığı notta şu sözlerin yer aldığını şaşkınlıkla okudular:                                                                                      
“Bu işe, sizin halkınız bizim ülkemizde savaştığı için kal-kıştık.”
Gül Muhammed ve Molla Abdullah Osmanlı sancağı taşı-dıkları için, ertesi günkü gazeteler: “İki Türk’ün Katliam Ateşi” türünden manşetler attılar. Broken Hill ve civarındaki Müslümanlar, öfkeli Avustralyalılar’la dalaşmaktan çekindikleri için, iki şehidin cenazesini kaldıramadılar. Bu konuyu düşünmek için pek fırsatları da olmamıştı, çünkü Broken Hill’li ilgili-ler cenazeleri rastgele bir yere gömüvermişlerdi.8 (Resim-3)
Bu gün Gelibolu Yarımadası’nda İngiliz, Fransız ve Anzak askerlerinin ölüleri için mezar yerleri ve abideler mevcuttur. Avustralya’daki bu iki Çanakkale şehidimiz için hiç olmazsa birer mezar yaptırmak ve abide dikmek kimsenin aklına gelmemiştir.

FETVA HAKKINDA SÖYLENENLER

O günkü Halife’nin, dünya müslümanlarının ve devletin durumu göz önüne alındığında, bu Cihadı Ekber ilanının ne ka-dar isabetsiz olduğu anlaşılacaktır. Bu silah; kullanılıp işe yaramadığı görüleceğine, kullanılmayarak caydırıcı bir güç olarak elde bulundurulması gereken bir silahtı. Bu konuda Yılmaz Öz-tuna şunları kaydediyor:
“Almanlar Osmanlı’nın askeri gücünden fazla, Padişah’ın Halife sıfatından ve Türkiyenin Jeostratejik durumundan faydalanmak için Osmanlı’nın harbe katılmasını istiyordu. Osmanlı savaşa girince, ordusunun da büyük ağırlık oluşturduğu görüldü. Halbuki Padişah’ın Halife sıfatından, ümit edildiğinin çok altında faydalar elde edilebildi. Hem Berlin’de hem de İstanbul’da hayal kırıklığı oldu. Halife sıfatıyla Sultan Reşad, Cihadı Ekber ve Cihadı Mukaddes ilan etmişti. İslam dünyasında bunun yankıları faz-la olmadı. Müslüman sömürgelerinin İngiltere ve Fransa’ya karşı ayağa kalktığı görülmedi. En çok, Hindistan müslümanları, (bu günkü Pakistan ve Bangladeş) İngilizlere büyük müşkilat çıkardılar. Belki cihadı ilan eden, İkinci Abdülhamid  olsaydı manzara bir mikdar değişirdi. Zira Sultan Reşad’-da ağabeyinin otoritesi ve prestiji olmadıktan baş-ka, İslam Dünyası, O’nun İttihad ve Terakki kuklası olduğunu biliyordu. İttihat ve Terakki’nin islam po-litikası ise, dünya müslümanları arasında kesin şe-kilde İkinci Abdülhamid’in politikası derecesinde beğenilmiyordu. Bununla beraber, bu sırada Bey-lerbeyi Sarayı’nda oturan Sultan Abdülhamid’in, 1914 yılı sonunda cihad ilanını öğrenince ‘Bu bü-yük bir silah idi ki, kullanılmadıkça daha büyük gö-rünürdü. Asla kullanılmamalıydı’ dediği bilinmektedir.” 9

Bu derece basiretsizce, zamansız olarak ve enini sonunu düşünüp hesaplamadan Cihadı Ekber ilan edilmişti. Yaklaşık bir buçuk milyon insanımızın cephelerde; ondan daha fazlasının da savaş sebebiyle açlık, yoksulluk ve sefalete bağlı olarak telef olmasına sebep olan, ayrıca devletin sonunu getiren bir savaşın içine girilmişti. Bütün bunlar doğrudur. Ancak Cihadı Ekber de ilan edilmiştir. İslami kaidelere göre ilan edilmiştir. Müslüman milletimiz böyle durumlarda daima işini, gücünü, tahsilini, eşini, ailesini terk ederek, kendisine verilen görevleri canla başla yerine getirmiştir. İşte şimdi de Allah yolunda cihada çağrılıyordu. Elbette koşacak ve gereğini yapacaktı. Ya şehit, ya gazi olmak için; din, devlet ve vatan düşmanları ile savaşmaya gönüllü gidecekti.
Nitekim on beş yaşından yetmiş yaşına kadar, eli silah tutabilen herkes gönüllü olarak cepheye gitmek için uzun kuyruklar oluşturmuştu. Bakıldığında çoğunluğun medrese öğrencileri olduğu görülecekti. Osmanlı’da o güne kadar böyle yoğun olarak medrese öğrencilerinin silah altına alındığı görülmemişti. Birçok kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre bu kadar öğrencinin cepheye gitmesi ve çoğunun şehit olması dolayısıyla, o günden başlayıp Cumhuriyet döneminde devam eden aydın din adamı ve ilim er-babı yokluğundan dolayı çok büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Bu ko-nu ayrı bir araştırma konusudur.
Bugün Çanakkale şehitliklerini gezen herkes, ülkenin dört bucağından cihad çağrısına uyarak koşup gelen, orada şehit düşmüş insanlarımızın hangi yaşlarda savaşa katıldıklarını ve nereden geldiklerini, sembolik olarak yapılmış bulunan mezar taşlarından gözleri yaşlı, dilleri dualı olarak görüp ibret almaya çalışmaktadır.
Burada cefakar, fedakar Türk  analarını minnet ve rahmet-le anmamız gerekecektir. Evlatlarını askere gönderirken, bayrama gönderir gibi yolcu edip, gözyaşlarını içine akıtarak, “Ya şehit ol ya gazi, yoksa sütümü sana helal etmem!” diye sırtını okşayarak gönderen anaları…Cihad fetvasını işitip din düşmanlarına karşı cihad etmek için evladını gönderen anaları… Ça-nakkale cihadında bununla ilgili yaşanmış bir olayı burada hatırlamamız gerekecektir:
KINALI MURAT

Çanakkale savaşı bütün şiddetiyle devam ederken Sed-dülbahir cephesine yeni askerler sevk edilir. Bunlardan bir tane-sinin saçlarına kına yakılmış olması, bölük komutanının dikka-tinden kaçmamıştır. Askeri yanına çağırır. Henüz bıyıkları bile terlememiş, daha çocukluk yaşlarını bitirememiş delikanlıya ko-mutan sorar:
-Evladım sen kimsin?
-Yozgat’ın Sorgun İlçesi, Karayakup Köyü’nden İbrahim oğlu Murat!
-Evladım, saçlarına niçin kına yaktın?
-Annem yolcu ederken yaktı kumandanım.
-Evladım kınayı kadınlar yakar. Sana neden kına yaktılar?
-?!
Kınalı Murat, komutanına karşı çok mahcup olmuştur. Arkadaşları arasında da bu konuda kendisine şaka yollu takılanlar vardır. Kendisi bu konuyu annesine yazmaya karar verir. Saçlarına neden kına yaktığını, sebebini bilmediğini, komutan   ve arkadaşlarına karşı mahcup düştüğünü yazar. Aradan bir müddet geçmiştir. Yapılan bir hücumda Kınalı Murat ve birçok mehmetçik şehit düşmüşlerdir.
Bölükteki askerlere gelen mektuplar bölük komutanının elindedir. Bunların arasında Kınalı Murat’a da anasından bir mektup vardır. Bölük komutanı duygulanır. Mektubu açmaya karar verir. Annesi Murat’a selamdan sonra şöyle yazmıştır:
“Gözümün nuru Murad’ım, kumandanına benden selam söyle. Sen benim İsmail’imsin. Allah seni benden kurban istedi. Seni ben Allah yoluna kurban olarak gönderdim. Bizim adetlerimize göre kurbanlık koç-ların kafasına kına yakılır. Bu sebeple senin saç-larına kına yakarak askere gönderdim. Kumanda-nına ve askerlerine karşı bu sebepten kına yaktığını söyle ve başın dik olarak din düşmanlarına karşı savaş. Selam eder gözlerinden öperim.”
Bölük komutanı mektubu hürmetle katlayıp zarfına geri yerleştiriken gözyaşları arasında dudaklarından şu cümle döküldü;
“-Anacığım Allah kurbanını kabul etmiştir. Ne mutlu sana ve Kınalı Murat’a!..”

Cihat FetvalariCihad Fetvası

Cihat İlanıCihad kararı İstanbul’da halka ilan edilişi

Mehmet AkifCihad ilanını Arabistan’a tebliğ eden Mehmet Akif

Gül MuhammedGül Muhammed ve Molla Abdullah’ın silahları ve sancağı

1brok32.jpgGül Muhammed’in arabası

TOP