YAVUZ SULTAN SELİM HAN VE RÜYASI

 

ONU TANIYALIM

Osmanlı Devleti’nin 9. Sultan’ı olan Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı’nın ilk ve İslam’ın 71. Halifesi olarak dünyada ilk defa "Hadim Ul Haremeyn İş Şerifeyn" “Mekke ve Medine’nin Hizmetkarı” ünvanını almıştı. Dedesi Fatih Sultan Mehmed Han, babası 2.Bayezid Han ve annesi Ayşe Hatun’dur. Babasının sancak beyi olarak bulunduğu Amasya’da, 1470 yılında dünyaya geldiği kayıtlıdır.
Yavuz Sultan Selim Han ilim, alim ve sanatkarları seven, himaye eden bir şahsiyetti. Şark dillerinden Arapça ve bilhassa Farsça'yı tam bilen, konuşan ve yazışabilen, şiir ve edebi metinlerde kullanabilen bir hükümdar idi. Siyer ve tarih ilmini derinlemesine biliyor olduğundan bu konuda uzman bir şahsiyet olarak kendisinden söz edilmektedir. Boş zamanlarını alim ve ediplerin meclislerinde geçirmekten hoşlanırdı. Felsefe, mantık ve tasavvuf sahalarında geniş bir bilgisi vardı.
Tarihçilerin değerlendirmesiyle o, Osmanlı hükümdarları arasında ilim itibariyle en yüksekleri arasında idi. Kaynaklar onu ortaboylu, toparlak ve kırmızı’ya çalan beyaz yüzlü, çatık kaşlı, beyaz dişli, omuzları ile göğüs arası açık, sakalsız, pala bıyıklı, sert bakışlı, cesur ve gayretli biri olarak tanıtır.
Harp sanatını çok iyi bilen, cihad aşkıyla yanan, lider olarak yetişmiş bir komutan, dirayetli bir devlet adamı, mahir bir diplomat idi.
 2.Bayezid’in üç şehzadesinden en küçüğüdür.
İleri görüşlü bir şehzade olan Selim, sert bir yaratılışa sahipti. Yapacağı işlerde karar vermeden önce çok düşünür, etrafındakilerle konuşur ve bundan sonra kati bir karara varırdı. İstişare ve araştırmadan sonra varılan karardan dönmezdi. Babasının yerine geçip Osmanlı tahtına oturmayı kafasına koyduğu zaman, en çok güvendiği adamlarını İstanbul ve diğer şehzadelerin yanına gönderdi. Onlardan aldığı raporlar sayesinde gerekli tedbirleri alarak, varmak istediği hedefe emin adımlarla ulaşmaya çalıştı.
O, Padişahlık hasletlerini tamamiyle şahsında toplayan, sert ve şaşmaz bir disipline, tuttuğunu koparır bir azim ve iradeye, son derece cevval bir dinamizme sahip olduğu için, “Yavuz” adı ile anılan bir Sultan’dır.
Ağabeyi Şehzade Ahmed, babası 2.Bayezid’in yerine tahta aday gibi görünüyordu. Bununla beraber o, Amasya’da bir takım eğlencelere katılıp eğlenirken, Şehzade Selim, İran’ın da etkisiyle gerek doğuda, gerekse Anadolu’nun başka bölgelerinde bir felaket halini almış olan İran tehlikesini önlemeye çalışıyordu. Şehzade Selim, gittikçe artan İran propagandasının korkunç ve tehlikeli bir hal aldığını gören ilk şehzade oldu. Tehlikeli bu durumu defalarca babası ile sadrazama yazdı. Bununla beraber onların bu konuyu tam olarak anlayamadıklarını ve tedbir alamadıklarını görüp üzülüyordu. Bu sebeple doğuda ortaya çıkan ve devletin siyasi varlığına kast eden bu yangının söndürülmesi için, Anadolu’nun değişik bölgelerinden gelen yigitler ile Erzincan ve İran üzerine akınlarda bulundu.
Ağabeyleri şehzade Korkud ile Ahmed, iç bölgelerde yaşarken, Selim sınırda çarpışıyor, ilerisi için lazım olacak bilgi ve tecrübeleri elde etmeye çalışıyordu. Bu durum, hem halk hem de Kapıkulu askerlerinde, Şehzade Selim’in, dedelerinin yolunda yürüyebilecek yegane padişah namzedi olduğu kanaatini uyandırıyordu.
l5l2 yılında babası 2. Bayezid Han’ın kendi lehine tahttan feragat etmesi ile cülus ettiği zaman 46 yaşında olan Sultan Selim Han, devlete karşı zararlı bir faaliyette bulunmadıkları takdirde ağabeyilerine dokunmayacağına dair babasına söz vermişti.
Padişahlığı resmen devraldıktan sonra, babası 2. Bayezid, Dimetoka’ya gitmek üzere yola çıkmıştı. Aynı şehirde bulunup oğlunun işlerine karışmak istemiyordu. Yavuz da onu belli bir yere kadar uğurlayıp dönerken, yeniçerilerin tüfek ve kılıçlarını çattıklarını, yeni padişahı da bunların altından geçirmek istediklerini haber verdiler. Bu şekildeki bir hareketten yeniçeriler, Padişah’ın memnun olup bahşişi bol vereceğini sanıyorlardı. Fakat umduklarını bulamadılar. Çünkü, yeni Padişah onların kılıçları altından geçmeyi bir yenilgi alameti saymış, yol değiştirmişti. Böylece yeniçerilere görünmeden saraya geldi. Ancak onun bu şekilde hareket etmiş olması, yeniçerilerin saraya gelerek bahşiş istemelerine engel olamadı. Bunun üzerine hükümdar, sayıları takriben 35 bin civarında olan kapıkulu denilen saray askerlerine bol bol ihsanlarda bulundu. Diğer sınıflar da bu ihsandan nasiplerini aldılar.
Yavuz Sultan Selim Han, tahta çıktıktan sonra ilim adamları, devlet erkanı ve memleketin ileri gelenleri, gelip kendisini tebrik ederek biat ettiler. O da babasının dönemindeki görevlileri yerinde bırakarak, gerekenleri yaptıktan sonra ellerini kaldırıp söyle dua eder:
“Ya Rabbi, senin kudretin, beni saltanata getirdi. Bana devlet ve saltanat işlerini kolaylaştır. Ona riayet etmeyi bana nasib eyle.”
Ağabeylerinden bilhassa Şehzade Ahmed’in boş durmadığını, Anadolu’yu karıştırmaya ve Şah İsmail ile işbirliği yaparak devlet için tehlikeli hale gelmeye başladığını gören Sultan Selim Han, Kefe’de bulunan oğlu Süleyman’ı da İstanbul’a çağırıp askeri erkanını toplayıp durumun enine boyuna tartışılması için müzakere açar ve der ki:
-Babama söz vermiştim, ağabeylerim rahat durdukları müddetçe onlara dokunmayacaktım. Fakat görüyorsunuz, memleket ne hale geldi? Benim arzum sonuna kadar bunlarla savaşmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktır.
Bu arada ağabeyi Ahmed’e de, bu durumdan vazgeçmesi için bir mektup yazıp ileri gelen devlet adamlarından biri ile gönderir. Fakat Ahmed, başına toplamış olduğu Turgutlu ve Varsak askeri ile Selim’in bu barış teklifini kabul etmeyip isyana devam eder. Bundan sonra, devlet erkanının tamamı Selim’i destekler. Selim’in arzusu üzerine İstanbul’dan Anadolu’ya geçilir. Bursa’yı ele geçirmiş bulunan Şehzade Ahmed’in kuvvetleri üzerine gidilir.
Yapılan bir seri operasyonla Şehzade Ahmed ve diğer asiler etkisiz hale getirilir.

ÖNCE DOĞUYA DÖNDÜ

Trabzon’da vali bulunduğu sıralarda Şah İsmail’in faaliyetleri sonucu memlekette meydana gelen ve Şiiliğe dayanan iç isyanın tehlikeli boyutlarını gören Yavuz Sultan Selim Han, ancak babasının yerine geçip iç güvenliği sağladıktan sonra yüzünü doğuya çevirebilirdi. Bunun için o, önce ağabeyleri ile olan taht kavgalarına son vermesi gerektiğini görmüştür. Bundan sonra da içeride huzursuzluğa sebep olan dış kaynağı kurutmayı düşünür. Bu sebeple o, düşüncesini hayata geçirebilmek için derhal harekete geçer.

İRAN SEFERİ

İran’da Safevi Devleti’ni kuran ve Şiiliği resmi mezhep haline getiren Şah İsmail, izlediği siyasetle, İran’da büyük zulümlere imza atıyordu. Çeşitli bahanelerle bir milyondan fazla insanı katlettiğine dair bilgiler vardır. Ayrıca kendisini de neredeyse ilahlık derecesine çıkaran bir dini anlayışı getirmişti. Bu dini anlayışı Osmanlı topraklarına da hakim kılmak için birçok müridini Anadolu’ya göndermiş, yoğun propagandalara girişmişti. Yaptığı savaşların tamamını kazanan ve yendiği ordularda ve sivil kesimlerde büyük katliamlar gerçekleştiren Şah İsmail’in, yeni hedefi Osmanlı ülkesi idi.
Şah İsmail, Osmanlı’nın Irak ve doğu illerine yaptığı tecavüzlerde, Sünnilere ait cami ve mescitleri yakıp yıkıyor, şehirleri yağmalıyor, insanları katliama uğratıyordu.
Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail’in, ülkesine karşı giriştiği ve sebep olduğu bu türden tahriklere son vermek, bu arada Osmanlı hududlarına olan tecavüzünü de önlemek maksadıyla, İran üzerine yürümeye karar verdi.
 Ayrıca Şah İsmail’e karşı açılacak seferin meşruluğunun mutlaka ortaya konması ve bunun itirazsız kabul edilmesi gerekiyordu. Gerçekten de bu mesele önem taşıyordu. Zira mezhebleri ayrı da olsa, Müslüman bir orduyu, başka bir Müslüman ordunun üzerine sevk etmek söz konusu idi.
Tertip edilen Divanı Hümayun’da Yavuz Sultan Selim Han, Hıristiyanların şu anda baş kaldıracak durumda olmadıklarını izah ettikten sonra, esas tehlikenin doğudan gelebileceğine işaret ederek, Şah İsmail’in, İran'a hakim olduktan sonra yaptıklarına dikkat çeker.
Bu zatın cemaat ile namaz kılmayı men edip, Ehli Sünnet’e mensub ulemayı öldürdüğünü anlatır. Ayrıca kendisine bağlı olanların, ona nasıl itaat ettiklerine ve uğrunda her şeyi yapabileceklerine dikkatleri çekerek, bu yapıdaki toplumun Osmanlı toprakları için büyük bir tehdit ve tehlike teşkil ettiğini, bu sebeple onlarla savaşmanın aklen ve şeran lazım olduğunu belirterek ulemadan fetva ister.
Durumu inceleyen ilim adamları istenilen bu fetvayı vermiştir.
Sultan Selim Han, üç gün sonra Edirne’den hareket edip on günlük bir yürüyüşten sonra İstanbul’a gelir. Burada eski bir gelenek gereği çadırını Eyüp Sultan’da kurdurur. Önce Hazreti Peygamber’in mihmandarı Eba Eyyub el Ensari Hazretlerinin kabrini ziyaret ederek seferin başarılı geçmesi için Allah’tan yardım diler. Daha sonra dedesi Fatih Sultan Mehmed ve babası Bayezid Han’ın kabirlerini de ziyaret eden Selim Han, kurbanlar kestirip fakirlere de pek çok sadaka dağıtır. Sünni ulemanın verdiği fetvalar üzerine büsbütün heyecana kapılan halk, Şiilere karşı sefere çıkan Selim Han’ı görmek üzere Eyüp Sultan’ı doldurduğu gibi kayıklar da Haliç’i kaplamış, görülmemiş izdihama yol açmışlardı.
Sultan Selim ordusuyla yola çıktığında, Şah İsmail’e bir mektup gönderir ve şöyle der:
Besmele ve ayetlerden sonra konuya girer:
"Bilesin ve agah olasın ki, ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, dini ve şeriatı yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün Müslümanların ve bu arada adalet sever hükümdarların, kudretleri nisbetinde mani olmaları farzdır. Bunu söylemekten maksadımız şudur: Tekke köşesinden hakimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün, Müslümanların memleketlerine saldırdın, şefkat ve utanmayı bir tarafa atarak zulüm kapılarını açtın, günahsız Müslümanları incittin, fitne ve fesadı kendin için temel prensip olarak kabul ettin, umuru padişahi ve ahkamı şehinşahiyi muktezayı hevayi nefs ve rağbeti tabiiyeye uydurup kuyudu şeriati hakk ettin. İbaheyi muharreme ve irakatı dimai mükerreme ve mescidleri yıkma, türbe ve mezarları yakma, ulema ile Peygamber neslinden gelmiş olan seyyidlere ihanet ve ilkai mesahifi kerime der kazurat ve sebbi Şeyheyni Kerimeyn gibi işler, senin kötü hallerinden bir kaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayı ulema kesin delillere dayanarak senin küfür ve irtidadına, senin ve sana tabi olanların öldürülmelerinin vacib olduğuna; mal ve rızıklarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esir edilmesinin mübah olduğuna ittifakla karar vermişlerdir. Bu durum karşısında ben, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardım etmek ve merasimi namusu padişahi için ipekli elbiselerimi çıkardım, zırh giydim, kılıç kuşandım, ata bindim ve safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allah'ın inayetiyle senin padişahlığını yok etmek ve böylece acizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak, kılıçtan önce sana, Sünneti Seniyye icabı İslamiyeti teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup can u gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettiğin takdirde zulmeti zulümden simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve senin elinden almak üzere inşaallah yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır. Selam, hidayete tabi olanlaradır.”
Osmanlı ordusu, l8 Temmuz’da Erzincan’a bağlı Yassıçemen’deki Hasanbey Çayırı’na geldiği sırada, Şah İsmail’in elçisi Şah Kulu Akay Bevey Nuker, ordugaha gelip Yavuz Sultan Selim Han’a bir name ile içi afyon dolu altın bir kutu takdim eder. Şah İsmail, namesinde, Selim'i savaşa zorlayan sebebi araştırıyor, Dulkadirlilere düşmanlıkta bulunmamış olduğundan bahsediyordu. Aynı zamanda Selim'in mektubundaki ifadesini de bir padişaha yakıştıramayan Şah İsmail, bunların, afyon ile sarhoş olmuş katiplerin kaleminden çıkmış olduğunu iddia ettikten sonra, mektubunu İsfahan’da bir av esnasında yazdığını bildiriyordu. Osmanlılarla dostluktan bahsetmekten geri kalmayan Şah İsmail, Timur zamanında olduğu gibi, memlekette karışıklığın çıkmasını arzulamadığını, bu sebeple savaş istemediğini belirttikten sonra, aksi halde kendisinin de savaşa hazır olduğunu beyan ediyordu.
İleri yürüyüş devam eder. Şah İsmail’in, verdiği söze rağmen henüz ortalarda görünmemesi, kurak arazide büyük bir yorgunluk ve endişeye maruz kalan asker arasında hoşnutsuzluğa sebep olmuştu. Nitekim Fırat Nehri kıyısına gelindiği bir sırada isyan belirtileri görülür. Bununla beraber, sancak beyleri gibi vezirler de, ileri gitmenin aleyhinde olmalarına rağmen, bunu açıklamaktan çekinirler. Ancak, askerin hareketini tanzim ile Erzincan’dan Azerbaycan’ın merkezi olan Tebriz’e kadar katedilecek yolu 40 durağa taksim eden Sultan Selim Han’ın kararında sebat etmesi üzerine, daha ileri gitmenin mahzurlarını arzetmek maksadıyla, Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı Sultan Selim’e gönderirler. Şehzade Ahmed vakasında Selim’e hizmet etmek suretiyle onun, kardeşine galip gelmesini sağlamış bulunan ve çocukluğundan beri Şehzade Selim ile birlikte, Haremi Humayun’da büyümüş olan Hemdem Paşa, Padişah’ın, hakkındaki teveccühüne itimad ederek bu hususu arzeder. İşaret edilen tehlikeler ve ordunun içinde bulunduğu sıkıntılar göz önüne alındığı zaman bu fikir makuldü. Fakat hiç bir engel tanımayan ve tereddüt göstermeyen Selim Han, bunun askere çok kötü bir örnek olacağını düşünerek, Hemdem Paşa’yı feda etmek zorunda kalır.
Bundan sonra Tebriz’e doğru yeniden hareket emri verilmişti. Bunun üzerine günümüzde Ağrı vilayetine bağlı Eleşkirt Kazası, Sakallı Köyü’ndeki konağa gelen ordunun, kumandanlardan bazı kimselerin de teşviki ile:
-Düşman yok, harap memlekette nice seyahat ederiz?
Diye mırıldanıp isyana başladığı görülür. Hatta bir rivayete göre bu ordu tarafından, Selim Han’ın çadırına içleri tehdit dolu mektuplar bırakılıyordu. Bunun üzerine yiğit Padişah atına atlayıp askerin içine dalmış, heybetle ve gayet vakurane bir şekilde:
“Ehl ü iyal kaydında olanlara desturdur, gerü karılarının yanına gitsünler, biz buraya gerü dönmek içün gelmedük! Rahat isteyen bu yola yaraşmaz. Bizi isteyüp fi sebilillah can ve baş feda edecek yiğitler ölümden havf  itmez (korkmaz)!.. Ölümden korkanlar gerü dönsün! Düşmanla çarpışacak merdler benümle gelsün. Eğer içünüzde er yoğise ben yalınuz giderüm!..”
Diyerek askerin hamiyet duygularını tahrik etmişti. Asker, bu cesaret ve yiğitlik abidesinin bir at oynatışına, bu tarzdaki heybetli hitabetine ve küçük bir kılıç kımıldatmasına dahi vurgun ve aşıktı. Sevdikleri hükümdar komutana büyülenmiş yekpare bir kitle gibi bağlandılar. Bu sözlerinden sonra hareket emri veren Sultan’ı tek bir yeniçeri bile terk etmedi.
Birkaç gün sonra geceleyin, Tebriz’e 20 fersah mesafede bulunan Çaldıran tepelerine ulaşılır. Şah İsmail de ordusuyla buıradadır. Selim Han, bu mevkide yeni tertibatlar aldıktan sonra, şafakla birlikte savaşa girişmek veya askere 24 saat istirahat vermek seçeneklerinden birini tercih etmek üzere savaş divanını toplar. Genellikle, yol yorgunluğu münasebetiyle hemen savaşa girişilmesini tehlikeli bulan devlet büyükleri, askere 24 saat istirahat verilmesinin uygun olacağı teklifinde bulunurlar. Buna karşılık, askerin içinde Şiilerin bulunmasından ve istirahat anında bunların düşmanla anlaşabileceklerini göz önünde bulunduran, Rumeli Defterdari Piri Mehmed Çelebi, hemen savaşa başlanılması gerektiğini belirtir. Yıldırım Han devrindeki Ankara savaşındakine benzer bir çözülmenin olabileceğinden hemen hücum edilmesinin yerinde olacağını sözlerine ilave eder. Bu teklif, Yavuz Sultan Selim Han tarafından kabul görür. Böylece devlet büyükleri, şafakla birlikte savaşa başlama görüşünü kabul etmek zorunda kalırlar. Onlar, Selim Han’ın emri üzerine savaş nizamı alıp tepelerden ovaya inen kuvvetlerinin başına geçerler.
 
ÇALDIRAN ZAFERİ

Ordu yorgun olmasına rağmen sabahleyin şafakla birlikte tarihi savaş başladı.
Her iki taraf da galip gelebilmek için planlar yapmışlardı. Şah İsmail’in planı Osmanlı ordusunun arkasını çevirebilmek esasına dayanıyordu. Osmanlı ordusunda ise, birbirine zincirlerle bağlı 500 modern top vardı. Osmanlılar Şah’ın askerlerini bu topların önüne çekebilmek için manevralar yapmışlardı. Başlangıçta Şah İsmail planlarını uygulamaya soktu, kısmen başarılı olmaya da başlamıştı. Ama askerleri Osmanlı ordusundaki topların önüne gelince işin rengi değişiverdi.
Yaklaşık 2500 kilometrelik uzun bir yoldan gelen ve sayıları l00 bini bulan Osmanlı askerleri ile atları yorgundu. Aynı zamanda yiyecek sıkıntısı da vardı. Sayıca en az Osmanlı kuvvetleri kadar olan Şah İsmail’in ordusu ise dinçti. Zira bu ordu, Tebriz gibi çok kısa bir mesafeden gelmişti. Asker iyi beslenmiş ve Şahları için her türlü fedakarlığa hazır, ona taparcasına bağlı idi. Topuz, yay ve mızraklarla donatılmış savaşçıların atlarına çelik eyerler vurulmuştu. O zamana kadar, zaferden zafere koşmuş bir hükümdara malik olduklarından dolayı da maneviyatları bir hayli yüksekti.
Osmanlı toplarının ateş açmaları üzerine Şii ordusu dağılmaya başladı. Zira bu sürpriz tuzakta birçok kumandanları bombardımandan dolayı ölmüştü. Bunun üzerine savaş, Osmanlıların lehine döndü. Öbür taraftan Yavuz Sultan Selim Han, Rumeli askerlerine yardım etmek üzere bir kısım yeniçerileri yardıma göndermiş, siperlerin arkasında bulunan yeniçerilerin de, tüfek ile ateş etmelerini emretmişti. Beklemedikleri böyle bir durumla karşılaşan Şii ordusunda genel bir panik havası esmeye başladı. Bu arada vaziyeti düzeltmek ve ordusunun moralini takviye etmek maksadıyla her tarafa yetişmeye çalışıp koşan Şah İsmail, birkaç defa at değiştirmiş, bir aralık da atından düşüp yere yuvarlanmıştı. Bu karışık ortamda üzerine yürüyen bir Osmanlı süvarisinin, kendisini öldürmek üzere bulunduğu anda, tıpkı onun gibi giyinmiş ve kendisine benzeyen en yakın adamı Mirza Sultan Ali’nin esir düşmeyi göze alarak öne geçmesi üzerine kurtulabilmişti. O, bu kurtuluşunu sonradan Atçeken lakabını alacak olan Hızır ismindeki bir Türkmen muhafızının hayatı pahasına ona atını vermesine borçludur. Böylece, esir olmaktan kurtulan Şah İsmail, akşama doğru artık hiç bir ümidin kalmadığını görünce, süratle Tebriz’e doğru kaçmış, ancak kendisini burada da emniyette görmediği için, Sultaniye’ye çekilmek zorunda kalmıştı. Onun kaçması üzerine bütün Şiiler, artık karşı koymaktan vazgeçtiler. Bu arada bir kısmı esir olurken, bir kısmı da ölmüşlerdi.  
Şah’ın yaralanıp kaçmasından sonra İran ordusu daha fazla direnemeyerek dağılmış ve şafakla başlamış olan bu korkunç savaş, o gün akşam üzeri, Osmanlıların parlak galibiyetiyle sona ermişti. Bununla beraber Padişah, yatsı vaktine kadar atından inmez. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Çaldıran Savaşı’nın kazanılmasında, askeri tertip ve tahkim işlerindeki üstünlüğün, modern ateşli silahlara sahip olmanın, Osmanlı askerinin eşsiz fedakarlığının ve Yavuz Sultan Selim Han’ın askeri dehasının büyük payı vardır. Diğer taraftan, Osmanlı ordusundaki topların ve silahların daha modern ve gelişmiş olması, zaferi getiren önemli bir sebep olarak kaydedilir.
Bu muzafferiyetin ardından Şii ordugahı ile bütün hazineleri, zevceleri, karargahı, kumandanları ve tacı, tahtı Osmanlıların eline geçer. Çok çetin geçtiği anlaşılan Çaldıran Savaşı’nda, her iki taraftan da pek çok insan ölmüştü. Savaştan sonra Çaldıran sahrasında iki gün divan kurduran Selim Han, şehid düşenlerin namına birer kabir yaptırıp üstüne ölüm tarihlerini bildiren işaretler diktirmiştir.
Çaldıran Zaferi, Anadolu birliğini büyük ölçüde sağlamıştır. Bu birlik bugün hala o zafer sebebiyle devam edebilmektedir. Bu zafer aynı zamanda Güney Anadolu ile Ortadoğu’nun anahtarlarını da Yavuz’a takdim etmiştir. Bu zafer Hilafet meselesinin gündeme gelmesini yakınlaştırdığı gibi, kutsal üç belde olan Mekke, Medine ve Kudüs’ün yollarını da açmış oluyordu. Ayrıca Osmanlı doğu sınırlarını emniyet altına alıyor, Şii tehlikesi bertaraf edilmiş oluyordu.
Çaldıran Zaferi çok önemli bir olayın da başlangıcı oluyordu. Portekizliler Kızıldeniz’de bütün kuvvetlerini bulunduruyor ve Müslümanlar açısından mukaddes olan Mekke, Medine ve Kudüs’ü ele geçirmeye çalışıyorlardı. Memluk Devleti’nin emrinde bulunan Osmanlı Kaptanı Selman Reis, onları durdurmakta zorlanıyordu. Bu zaferle artık Osmanlı Kızıldeniz’deki bu büyük tehdidi yakın takibe almış oluyordu. Sultan Selim Han, zaferi bildirmek için, komşu devletlere fetihnameler yazdırıp göndermiştir.
Daha sonra İstanbul'a hareket eden Yavuz Sultan Selim Han, Temmuz ayında dönüşünü tamamlar.
 
ZAFERİN AKİSLERİ

Çaldıran Zaferi’nden sonra, başta Diyarbekir olmak üzere, Doğu Anadolu’nun birçok şehri, Osmanlıların eline geçer. Böylece, Selçuklulardan sonra bozulan Anadolu birliği tekrar ve kalıcı olarak sağlanmış olur.
Bu sayede Tebriz-Haleb ve Tebriz-Bursa ipek yolu Osmanlıların kontrolüne girmiş olur. Ayrıca, Şii akidesinin yayılması büyük ölçüde durdurularak propaganda malzemesi sağlayacak imkanlara set çekilmiş olur. Yine bu zaferle geçici de olsa, Safevi tehlikesi ortadan kalkmış oluyordu. Bu zaferden sonra Yavuz Sultan Selim Han, Şah ünvanını kullanmaya başlamış, hatta bu ünvan "Sultan Selim Şah" diye sikkelere de işlenmiştir. Yavuz’dan sonra gelen padişahlar da aynı ünvanı kullanıp, kendi dönemlerinde basılan paralara bu ünvanı yazdırdılar. Bundan dolayı bu ünvanla basılan paralara "Şahi” adı verilmektedir.
Şah İsmail’e gelince:
Çaldıran yenilgisinden sonra Şah İsmail ile Portekizliler arasında dostluk görüşmeleri başladı. O Portekizliler ki, Afrika’nın güneyinden, Ümit Burnu’ndan dolaşarak Kızıldeniz’e soktukları donanma ile Mekke, Medine ve Kudüs’ü, yani Müslümanların mukaddes kabul ettikleri şehirleri ele geçirmek üzere hareket ediyorlardı. Osmanlı Devleti’ne karşı Portekiz’le ittifak etmeye kalkışan Şah İsmail’e Portekiz’in gönderdiği bir mektup şöyledir:
“Senin ülkendeki Hıristiyanlara gösterdiğin hürmeti takdir ediyorum. Sana donanma asker ve silah arz ediyorum. Ta ki onları, Hindistan’daki Türk kalelerine karşı kullanasın. Keza eğer Arap ülkeleriyle anlaşmaları bozup, Mekke’ye hücum etmek istersen, Kızıldeniz’de beni yanında bulacaksın. Cidde önünde, yahut Aden’de veya Bahreyn’de, ya da Katif’te, yanında olurum. Şah beni İran sahilleri boyunca yanında bulacaktır. Böylece onun her istediğini yerine getiririm.”
Bu görüşmeler neticesinde mektupta adı geçen beldelerin Portekiz ve Safeviler arasında nasıl taksim edileceği bile kararlaştırılmıştı.
Ancak bu planlar, Portekizlilerin Kızıldeniz’de Osmanlı Amirali Selman Reis’e ve Osmanlı donanmasına defalarca yenilmeleri üzerine tahakkuk edememiş, Kutsal Beldeleri ele geçirme, yakma ve yıkma planları akamete uğramıştı. Çünkü Çaldıran Zaferi’nden kısa bir süre sonra Osmanlı Padişahları’nın “Hadim ül Haremeyn İş Şerifeyn” yani “Mekke ve Medine’nin Hizmetkarı” ünvanları olacak ve bu beldeler Osmanlı’nın koruması altına girecektir.
 
YAVUZ’UN RÜYASI

Yavuz Sultan Selim Han, muhteşem Çaldıran zaferinden yeni dönmüştür. Avrupa devletleriyle anlaşmaları yenilemiş, batı sınırlarını istikrara kavuşturmuştur. Gözünü güneye dikmiş, oradaki problemlere hal çaresi arıyordu.
Edirne’de, Sarayı Hümayun’da devletin ileri gelenleri ile vaziyeti müzakere edip hal çarelerini araştırmaktaydı. Maraş ve civarında bulunan bir takım olayları halletmek için o tarafa bir askeri birlik göndermesi gerekiyordu. Fırat boyuna gidecek olan bu askeri birlik, Veziri Azam Sinan Paşa kumandasında yaklaşık 40 bin askerden oluşuyordu. O civarda baş gösteren ve tehdit olan itaatsizlikleri bertaraf edecekti.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’daki Memluk hakimiyeti altında bulunan halk ve ulemadan imdat mektupları alıyordu. Bu mektuplarda Memlük Devleti ileri gelenlerinin zulmü anlatılıyor, Yavuz’dan imdat isteniyordu.
İşte bunlardan bir tanesi olan, Halep halkından gelen mektupta şunlar ifade ediliyordu:
“Bütün Halep halkı geldi. Alimler, ileri gelenler, veliler efendimiz siz Sultan’a (Aziz Allah yardımcınız olsun) gönderilmesi için topyekün bu mektubu yazmış bulunuyoruz. Bütün Halep’liler size bağlıdırlar. Efendimiz bizleri koruyun. Sultanımız şunu bilsin ki, İslam Şeriatı burada mecrasına oturmamıştır. Memluklular bir şey istediklerinde artık onlara karşı koyabilecek kimse yoktur. O şey mal, kadın veya çocuk olsun fark etmez. Onlar hiç kimseye merhamet etmiyor. Bizden üç evden bir kişi istiyorlar. Onların isteğine cevap veremiyoruz. Bize düşmanca davranıyorlar. Bize tahakkümde bulunuyorlar. Sultanımız, bize, ehlimize, ahalimize, bir eman lütfedin. İtimat ettiğiniz bir kişi gizlice bize gelsin, bizimle görüşsün ve bize ahit ve eman versin de, şu fukaranın kalpleri mutmain olsun. Rahata kavuşsun. Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve ehli beytine salat ve selam olsun…”
Mısır’da bulunan Memlük Devleti, güçlü bir askeri birliği acele hazırlayarak kuzey hududuna gönderdi. Böylece Sinan Paşa bu civarda istediği harekatı yapamadı. Geri döndü. Yavuz, kısa süre önce mağlup ettiği İran’ın Memluk Devleti ile ittifak edip doğuda yeniden fitne çıkarmasından endişe ediyordu. Sinan Paşa olayı dolayısıyla, artık Memlukler’e de bir darbe vurulmasını münasip görüyordu. Böylece güney sınırları da istikrara kavuşmuş olacaktı.
Bunun için bir takım endişeleri vardı. Bu sefere karar vermek kolay değildi.
Diğer taraftan denizcilikte atılım yapan Portekizliler, Ümit Burnu’nu dolaşmış gelmiş ve Kızıldeniz’e donanma ve kuvvet sokmuşlardı. Her fırsatta Mekke ve Medine gibi kutsal İslam beldelerine saldırabilirlerdi. Nitekim buna teşebbüs edeceklerine dair istihbarat bilgileri vardı. Memluklüler ise Kızıldeniz’i korumak ve Kabe, Medine ve Kudüs’ün emniyetini sağlamak hususunda yetersiz kalıyorlardı. Gerçi Osmanlı Devleti’nin yardımıyla burada bir donanma inşa edilmiş ve başına yine 2. Bayezit Han’ın gönderdiği büyük denizci Selman Reis getirilmişti fakat denizcilikten anlamayan Memlukler elinde ne kadar başarılı olabilirdi? O halde kutsal şehirlerin emniyeti için mutlaka Kızıldeniz’e müdahale edebilmek ve icabında buraya kuvvet sevkedebilmek gerekiyordu. Bunun için Halifeliğin de artık Osmanlı Sultanlarının elinde olmasında sayısız faydalar vardı.
Bütün bunlar düşünüldüğünde Memlük Devleti’ne savaş açmak gibi bir ihtimal kuvvetleniyordu.
1516 yılında Edirne Sarayı’ndayız.
Memluk Devleti’ne savaş açılması hakkında tartışmalar sürmektedir.
Tam bu gecelerin birinde, bir rüya olayı vuku bulmuştur.
Yavuz Sultan Selim Han’ın nedimi ve musahibi bulunan Hasan Can’dan, oğlu Hoca Sadettin, “Selimname” isimli eserinde naklen anlatıyor:
“Padişah efendimiz geceleri ekseriya kitap okur, ya da sohbet ederdi. Bir akşam uyuyakalmışım. Hizmetine ve sohbetine gidemedim. Sabah namazından sonra yanlarına ancak gidebildim. Beni gördüğünde sordular:
-Bu gece görünmedin Hasan Can, ne yaptın?
-Birkaç gecedir uykusuz kaldığımdan, bu gece uyuyakalmışım, efendimizin hizmetine gelemedim. Özür dilerim.
-O halde ne rüya gördün bana anlat!
-Size arz olunacak bir rüya görmedim efendim.
-Bir geceyi hep uykuyla geçirip de, hiç rüya görmemek olur mu? Elbette görmüş olmalısın. Hadi anlat!
-Yemin ederim efendim, bir rüya görmüş değilim.
Yavuz Sultan Selim Han, başını sallayarak cevap verdi:
-Acayip, çok acayip!
Biraz sonra bir iş için Kapı Ağası Hasan Ağa’ya beni gönderdiler. Hazinedarbaşı Mehmet Ağa, Kilercibaşı saray ağası ile aralarında konuşuyorlarken, Kapı Ağası Hasan Ağa,  düşünceli ve endişeli bir halde başını eğmiş, gözü yaşlı vaziyette kenarda duruyordu. Gerçi ekseriya suskun olurdu. Ama bu günkü hali daha değişik idi.
Sordum;
-Hasan Ağa acaba akrabalarınızdan biri mi vefat etti?
-Hayır. Herhangi bir şey yok.
Cevabını verdi.
Hazinedar Ağası Mehmet Ağa atıldı:
-Kardaşım ağa bu gece bir rüya görmüş. Onun için böyle düşüncelidir.
Bende şimşekler çaktı:
-Allah aşkına rüyayı haber verin, zira Padişah Efendimiz benden rüya sordular. Hatta rüya görmediğimi söylediğim halde neredeyse bana inanmadılar.
Rüyayı anlatması için israr ettikçe Hasan Ağa:
-Benim gibi bir günahkarın ne rüyası olur ki, Padişah Efendimizin huzurunda anlatmaya layık olsun?
Utanıp sıkılıyor ve bizim israrımızı geri çevirmeye çalışıyordu.
Mehmet Ağa:
-Nasıl anlatmayacaksın ki, seni bu rüyanı söylemeye memur etmişler. Az önce sen söylemiştin. Bu durumda söylememek hiyanet olmaz mı?
Hasan Ağa bu sefer mecbur kaldı anlatmaya. Şöyle dedi:
-Ben bu gece rüyamda gördüm ki, şu eşiğinde oturduğumuz kapıyı acele ve hızlı hızlı çalmaya başladılar. Ne var, kim o? Diye kapıya koştum. Bir de baktım ki, kapı yarım açılmış, dışarısı görünüyor. Dışarı baktım arap simalı nurani yüzlü insanlarla dolu. Ellerinde bayrak ve silahlar vardı. Kapının tam dibinde ise dört tane nurani çehreli insan duruyordu. Ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı çalanın yanında Padişahımızın ak sancağı duruyordu. Bana dedi ki:
-Bilir misin niçin geldik?
-Buyurun!
Dedim.
Dedi ki:
-Bu gördüğün şahıslar Resulullah Sallalahü Aleyhi Ve Sellem Efendimi’zin sahabeleridir. Bizi Hazreti Resulullah gönderip Selim Han’a selam etmemizi söyledi ve buyurdu ki, kalkıp gelsin, Mekke ve Medine’nin hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört şahıs, Ebu Bekir Sıddik, Ömer Ül Faruk ve Osman Zin Nureyn’dir. Şu anda seninle konuşmakta olan da ben Ali Bin Ebi Talib’im. Var Selim Han’ a söyle.
Dedi ve kayboldular. Ter içinde kalmıştım. Sabaha kadar kendimden geçmiş vaziyette kaldım. Sabah namazı vakti uyandırdılar. Kalktım elbiselerimi değiştirdim.
Hasan Ağa rüyasını anlatırken ağlıyordu.
Hasan Can anlatmaya devam ediyor:
Sonra bana verilen işi yaptığımı Padişah’a haber vermek için huzurundaydım. Selim Han bana:
-Senin sabaha kadar uyuyup da rüya görmemen şaşılacak bir şey.
Dedi.
Ben de şöyle arz ettim:
-Padişahım, rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse başka bir Hasan kulunuz görmüştür. Emriniz olursa arz edeyim. Anlatmamı emretti. Sonra ben Hasan Ağa’nın gördüğü rüyayı ayniyle naklettim.
Mübarek gözleri dolu dolu oldu. Sözlerimi bitirince buyurdu ki:
-Bu adam gerçekten derdi olan bir adammış. Sen O adamı bize medh ettikçe, biz sana her ibadet edeni veli sanma derdik. Şimdi anlıyorum ki sen onu bize boşuna medh etmezmişsin.
Sonra sözlerine şöyle devam etti:
-Biz sana demez miyiz ki, hiçbir tarafa memur olmaksızın gitmeyiz. Ecdadımız velilikten hisse sahibi olmuşlardı. Ama ben onlara benzeyemedim.
Bundan sonra Mısır Seferi için hazırlık yapılmasını emir buyurdular.
Meğer Padişah’a o gece Hasan isimli biri ile emirler gönderildiği tebliğ olunmuş.”
Koca Sultan’ın bu tevazu ve kararlılığına insan şaşmadan edemiyor.
Böylece Mısır, Suriye ve Filistin fetihleri için kesin karar verilmesinde işin manevi boyutu, Hasan Ağa’nın rüyası ve bu rüyanın da Sultan’a bildirilmesi ile tamamlanmış oluyordu.
Dikkatlerden kaçmamıştır:
Sultan’ın: “Biz sana demez miyiz ki, hiçbir tarafa memur olmaksızın gitmeyiz”  sözü ne büyük gerçeklere işaret etmektedir. Yavuz Sultan Selim Han’ın kalp gözünün nasıl açık olduğunu, her adımıyla gerek rüya, gerek uyanıklık ve gerekse başka yollarla Cenabı Allah ile nasıl irtibatta olduğunu bize göstermektedir.
 
MERCİDABIK SAVAŞI

Edirne’de bu olaylar olurken, Memlük Sultanı Kansu Gavri, yanında Abbasi Halifesi el Mütevekkil Alallah olduğu halde, takriben 80 bin kişilik ordusuyla Halep’ten çıkarak Mercidabık’a gelip karargahını kurar. Bununla beraber Selim Han’a gönderdiği son mektupta, Halep’e gelmesinin kendi elinde olmayıp ümerasının ısrarıyla olduğunu bildirip özür diler. Lakin kendisinin Kilis yakınlarındaki Mercidabık mevkiine gelmesi artık bütün barış ümitlerini boşa çıkarmıştır.
Artık araya askerlerin ve silahların girmesi gerekmektedir. Yavuz, ordusu ile büyük bir süratle güneye hareket eder.
Mercidabık’a, Memluk ordusundan sonra gelen Osmanlı ordusunun sağ kolunda, Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, sol kolunda Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Paşa, merkezde de Kapıkulu askerleriyle Yavuz Sultan Selim Han yerlerini almış bulunuyorlardı. Ön tarafa da zincirler ile birbirlerine bağlanmış toplar yerleştirilmişti. Osmanlılar, adetleri üzerine hilal şeklindeki harp nizamlarını burada da uyguladılar.
Yavuz Sultan Selim Han askerine yaptığı hitabede hep birlikte hareket edeceklerini, şehitlik nasip olursa ahrette saadetin kendilerinin olacağını, eğer galip gelirlerse de, bu sefer dünyada devletin kendilerinin olacağını ifade ediyor, askerini cesaretlendiriyordu.
Savaşın ilk karşılaşmasında Osmanlıların teknik üstünlükleri karşısında dayanamayan Memluklar, kısa bir zamanda mağlub olmuşlardı. Osmanlı topçusu bu savaşta büyük bir rol oynamıştı.
Savaştan mağlup çıkan Kansu Gavri ve arkadaşlarının kaçarken çöle düşmüş oldukları, yorgunluk ve bitkinlikten gece yattığı yerde ölüp kalmış oldukları kayıtlıdır.
Yavuz Sultan Selim Han, Kansu Gavri’nin cesedini büyük törenlerle defnettiriyor, dualar ve hatim merasimleri tertip ettiriyor, ruhu için fukaraya büyük ihsanlarda bulunuyordu.
 
RÜYA GERÇEKLEŞİYOR: ADIM ADIM HİLAFET

Mercidabık savaşının kazanılmasından iki gün sonra akşam üzeri yola çıkan Padişah, iki günlük bir yolculuktan sonra Halep yakınlarına gelir. Sultan Selim Han herhangi bir çatışmaya girmeden burayı teslim alır. Halep, Selim Han’ı merasimle karşılar. Yavuz Sultan Selim Han, Halep’te iken başta Abbasi Halifesi el Mütevekkil Alallah Ebu Abdullah Muhammed ile üç mezhebin kadıları huzurunda bir görüşme yapar, onlara karşı iyi muamelede bulunur. En önemlisi de burada Halife’den, hilafet alametleri olan “Mukaddes Emanetler” ile beraber Halifelik ünvanını da devir ve teslim alır.
Böylece Hilafet müessesesi;
Hulefai Raşidin döneminde Miladi 632- 661 yılları arasında,
Emeviler döneminde, Miladi 661- 750 yılları arasında,
Abbasiler döneminde Miladi 750- 1517 yılları arasında devam etmiş ve 1517 yılında da Osmanlılara geçmiş oluyordu. Yavuz Sultan Selim Han, İslam’ın 72. ve Osmanlı’nın ilk Halifesi olarak bu makama gelmiş bulunuyordu. 1924 yılına kadar Osmanlılar Hilafeti temsil etmişlerdir.
Yavuz Sultan Selim Han, Halep Ulu Camii’nde Cuma namazını eda ederken, hatip hutbede yeni Halife olarak kendi ismini anar. Ancak hutbede Selim Han’ın ünvanı olarak Mekke ve Medine’nin hakimi manasına gelen "Hakim ul Haremeyn iş Şerifeyn" diye hitab edince o, yerinden kalkıp, bu sıfatın yerine "Hadim ul Haremeyn eş Şerifeyn", yani; Mekke ve Medine’nin hizmetkarı kelimelerinin kullanılmasını emrederek:
-Biz kimiz ki, Mekke’ye ve Medine’ye hakim olabilelim. Olsak olsak hizmetçi oluruz…
Diyerek bu emrinin gerekçesini ifade etmiştir. Hatib’in bu ünvanı aynen tekrarlaması üzerine çok sevinen Yavuz Sultan Selim Han, üzerindeki çok değerli kaftanını çıkarıp hatibe giydirecek ve üzerinde namaz kıldığı halıyı kaldırıp toprağa secde edecektir. Böylece o, İslam tarihinde İslam Dini’ne hürmet ve riayette ne kadar üstün olduğunu gösterdiği gibi, Peygamber Efendimiz’in, şair Kab bin Züheyr’in kasidesine, yani Kasidei Bürde karşısında bürdesini (hırka) vermesini örnek alarak, böyle bir harekette bulunmuştur. Bu hareket tarzı, Selim’in İslam’a ve Resulullah’a ne kadar bağlı olduğunun en açık bir göstergesidir. Rasulullah’a bağlılık ise, Osmanoğullarının en karekteristik vasfını teşkil eder. Yavuz için kullanılan bu ünvan, kendisinden sonra gelen bütün Osmanlı Halifeleri için de kullanılan önemli bir sıfat olmuştur.
Yavuz Sultan Selim Han, Hama ve Humus üzerinden Şam’a doğru ilerler. Memlukler tarafından terk edilip boşaltılan Şam, şehrin ileri gelenlerince Osmanlılara teslim edilir. Şam’a giren Yavuz Sultan Selim Han, burada iki gün kadar kalır. Bu süre içinde ordusunu yeniden bir nizam ve düzenlemeye tabi tutar. Şehirle yakından ilgilenir. Bu arada Muhyiddin el Arabi’nin kabri yanına bir de cami yapılmasını emreder.
Kızıldeniz’de Portekiz istilasını durdurmaya çalışan Selman Reis bu zafer haberini almıştır. Bir elçi göndererek artık emirleri Memluk Devleti’nden değil, Yavuz Sultan Selim Han’dan alacağını bildirmiş ve ilan etmiştir. Böylece Portekizli tecavüzcülere karşı arkası güçlenmiştir. Nitekim bu olaydan sonra Portekiz donanmasını defalarca bozguna uğratmayı başaracaktı.
Selman Reis’in Osmanlı’nın emrine girdiğini açıklaması ile Osmanlı artık Kızıldeniz’e açılmış bulunuyordu.

KERAMET ÜSTÜNE KERAMET
 
Yavuz Sultan Selim Han, mükemmel bir tahsil hayatını müteakip, fırsat bulduğu zamanları okuyup araştırmakla geçiren alim bir hükümdardı. Kendisi, tasavvufun "vahdeti vücud" felsefesini bilip beğendiğinden, bu felsefenin Anadolu’da yayılmasını temin eden ve "Şeyh ül Ekber" namıyla şöhret kazanmış olan büyük mutasavvıf  Muhyiddin ül Arabi’ye karşı büyük bir hürmeti vardı. Mercidabık zaferinden sonra Şam’a girdiği vakit, Şeyh ül Ekber’in kabrini sormuş ve bazıları tarafından "Şeyh ül Ekfer, (en büyük kafir)” diye tahkir edilen bu büyük zatın kabrini buldurmuştu. Mısır dönüşünde dört ay kadar Şam’daki ikameti esnasında şeyhin kabrine türbe ve yanına bir cami ile her gün fakirlere yemek dağıtmak üzere bir de imaret yapılmasını emretmişti. Bu inşaat öyle çabuk yapılmalıydı ki, kendisi henüz buradan hareket etmeden önce bitmeliydi. Gerçekten, mimarlarla usta ve amelelerden bir kısmı, gece çalışmak suretiyle bunları tamamlamışlardı. Yavuz bu camide ilk Cuma namazını kılmış ve vakıflarını tertib ettirerek, vaaz ile Kuran okumaya memur görevliler de tayin etmişti.
Yavuz Sultan Selim Han ve Muhyiddin ül Arabi arasındaki manevi haberleşmenin olduğu tasavvuf ehlince ifade edilmiştir. Bu konuda bilgiler mevcuttur:
Şam’a ulaşan Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’a geçmeden önce birkaç ay burada kalmıştı. Padişah Şam’da kaldığı sıralarda, Muhyiddin ül Arabi Hazretleri’nin bir kitabında geçen “Sin Şın’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki bir ifadeyi, büyük alim Kemal Paşazade ile birlikte incelemişlerdi. Burada “Sin”in Selim’e, “Şın”ın Şam’a, “Mim”in de Muhyiddin’e işaret olduğu kanatine varılmıştı. Yavuz Selim Han, Şam ve civarında bazı İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret ediyordu. Çok saygı duyduğu Muhyiddin Arabi Hazretleri’nin yeri ise hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Çünkü asırlar önce, eserlerini yanlış anlayıp karşı çıkan bazı Suriye alimlerinin de etkisiyle, kabri harabeye çevrilip kaybolmuştu. Yavuz Selim, bir gece rüyasında Muhyiddin ül Arabi Hazretleri’ni kendisine şöyle derken görür:
“Ya Selim! Senin gelmeni beklerdim. Safa geldin, hoş geldin. Mısır gazanı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana götürür. Beni haki mezelletten (horluk toprağından) kaldır. Bana bir türbe, bir cami ve imaret yapıver. Yürü işin rastgele, Mısır fethi müyesser ola!”
Yavuz sabahleyin bir siyah ata biner. At gider, Salihiyye Mahallesi’nde bir çöplükte durup eşinmeye başlar. Orası açılınca büyükçe bir taş çıkar. Üzerinde Arapça olarak “Bu Muhyiddin’in kabridir” yazısı görülür. Yavuz Sultan Selim Han orayı temizleterek bu kabri ortaya çıkarttırır. Yavuz, Ridaniye Zaferi ve Mısır’ın fethinden dokuz ay kadar sonra, tekrar Şam’a gelir ve dört aydan fazla kalır. 
 Mercidabık zaferini kazanan Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’da Kansu Gavri’nin yerine geçen Tomanbay’a elçiler göndererek Osmanlı hakimiyetine geçmelerini teklif etti. Kansu Gavri’nin yerine geçmiş olan Tomanbay’ın fikri olumlu olmasına rağmen, etrafındaki devlet adamları yüzünden elçileri öldürtmek durumunda kaldı. Bu durumda savaş kaçınılmazdı.
Mısır’daki devlet idarecileri, Yavuz’un Sina Çölü’nü geçemeyeceğini hesaplayarak, geri döneceğini düşünüyorlardı. Gerçekten de Sina çölü kavurucu sıcakları, çöl fırtınaları ve diğer olumsuzluklar yüzünden geçilmesi çok zor bir arazi idi. Pek az ordu buradan geçebilmişti.
O sırada İstanbul’dan aldığı haberlere göre, Macarlarla yeni barış yapıldığını, donanmanın Mısır’a harekete hazır olduğunu,  böylece gerekli top, tüfek, savaş araç gereçlerinin ve ikmal maddelerinin nakli için bütün hazırlıkların bittiğini, Şah İsmail’in ise, Tebriz’de bulunduğunu öğrenince, Mısır seferi için her şeyin müsait olduğunu düşünerek gerekli kararını veriyordu.
Yavuz Sultan Selim Han tüm savaş hazırlıklarını yapmaya başlarken bir yandan da, Allah’a dua ve niyazda bulunuyordu. Sina çölünün geçilmeye çalışılması büyük bir felaketle de sonuçlanabilirdi. Duada o kadar kendinden geçerdi ki, etrafındakiler endişelenmeye başlardı. Bu savaşlarda beraberinde bulunan ünlü tarihçi Silahşur “Fetihname” adlı eserinde bu sahneyi şöyle anlatır:
“Sultan Selim Kudüs’te Mescidi Sahra’da Mısır’ı fethedebilmek için hacet namazı kılar, yürekleri yakacak şekilde ağlardı.”
Nihayet kendisi önde ordusu peşinde Sina çölüne girmiştir. Sina çölünde hiç de rastlanmayan türden yağmurlar yağmaya başladı. Bu yağmurlar kum savrulmalarını önleyerek ve su ihtiyacını karşılayarak orduya yardım etmişti. Bu sayede ordu Sina çölünü büyük bir hızla 14 günde geçti.
Ayrıca bir rivayete göre, Sultan Selim Han ata binmemiş, askerleri gibi yaya gitmiştir. Kendisine:
-Hünkar’ım, siz zahmet buyurmayınız, atınıza bininiz. Bizler de sizleri yaya olarak takip ederiz!..
Diyenlere şu karşılığı vermiştir:
-Önde Peygamberimiz varken biz nasıl ata bineriz?
 
RİDANİYE ZAFERİ

Mercidabık hezimetinden sonra, Mısır’a kaçabilen bazı Memluk emirlerinin gayretleriyle Kahire’de Memluk Devleti'nin başına Tomanbay getirilmişti. Memluklar, Mercidabık muharebesinden sonra, Osmanlı hükümdarının yanında bulunan Halife el Mütevekkil yerine de, El Müstemsik’i halife olarak tayin ettiler. Bu haber üzerine Yavuz Sultan Selim Han, Tomanbay’a iki elçi gönderir. Bunlar, Tomanbay’ın, Osmanlı hakimiyetini tanımak şartıyla, Gazze’den öteye olan Mısır topraklarını Memluklar’a bırakmak istediğini ifade eder. 
Mektubun tesirinde kalan Tomanbay, Sultan Selim Han’ın şartlarını kabul edip sulh yapmak istediyse de, yanında bulunan emirler şiddetle karşı koyarak bu teklifleri reddederler. Onlara göre, Suriye muvakkat olarak Osmanlı idaresine geçmişti. Yavuz’un, daha önce Cengiz oğullarından Hülagu ile Timur hadiselerinde olduğu gibi, Mısır üzerine gelemeyeceğini, Suriye ve Filistin’den geri döneceğini zannediyorlardı. Çünkü onlar, Hülagu ile Timur’un yapamadığını, Selim Han’ın yapabileceğine inanmıyorlardı. Bu da Sina Çölü gibi belalı bir geçitin aşılmasındaki güçlüktü. Çünkü tarih, bu çölü aşmaya yeltenip de muvaffak olamayanların hezimet haberleri ile doluydu. Bu bakımdan, Selim de geri dönmek zorunda kalacaktı. Padişah’ın, Anadolu’ya dönmesinden sonra zapt ettiği topraklar tekrar geri alınabilecekti. Olayları bu açıdan değerlendiren Mısır ileri gelenleri, Tomanbay’ın muhalefetine rağmen, Osmanlı elçilerini öldürmekten de çekinmediler. Elçilerinin Mısırlılar tarafından öldürüldüğünü öğrenen Selim Han, Memluk üzerine yürüyüp onları tarihten silmeye karar veriyordu. Bir bakıma bu sefer kaçınılmaz hale gelmişti.
Sultan Selim Han Sina Çölü’ne girer. Oradan Allah’ın yardımı ile geçer, süratle ilerleyerek ve sırasiyle El Ariş, Hanyunus, Salihiyye ve Belbis’i zaptederek Kahire önünde Matariye ile Cebeli Ahmer arasında bulunan Ridaniye’ye ulaşır. Yaklaşık 50 bin kişilik kuvvetleri ile Memluk ordusu da burada mevzilenmiş, beklemektedir. Bu maksatla, Venedik ve diğer batılı devletlerden temin ettikleri sabit topları da mevzilerine konuşlandırmışlardır. Kahire’nin kuzeyindeki El Mukattam dağından başlayarak, Nil Nehri’ne kadar uzanan bir sahada tahkim ettikleri mevzilerinde Osmanlı ordusunun gelmesini beklemektedirler. 
Savaş, 22 Ocak l5l7’de, Yavuz Sultan Selim Han’ın bizzat yaptığı plan gereği, Memluk ordusunu şaşırtacak bir şekilde başlamıştı. Bununla beraber Mısır ordusu da şiddetle karşı koymuştu. O gün bitmeyen harb, ertesi günü ikindi vaktine kadar devam eder. Muvaffakiyetten ümidini kesen Memluk Sultanı Tomanbay, son bir ümid ile Osmanlı ordusunun merkezine hücum ederek Selim Han’ı yakalamak veya öldürmek istemiştir. Fakat Yavuz, o anda merkezde değil, El Mukattam Dağı’nı dolaşan kuvvetlerin başında bulunuyordu. O sırada merkezde bulunan Veziri Azam Hadim Sinan Paşa ile Ramazan oğlu Mahmud ve Yunus Beyler şehit olmuşlardı. Osmanlı ordusu yapılan plan gereği, Memluk ordusunun mevzilere yerleştirdiği sabit toplar karşısında oyalama savaşı verirken, Yavuz Sultan Selim Han, yanına aldığı kuvvetlerle El Mukattam dağının etrafını dolaşıp aniden Memluk ordusunun yan tarafından hücuma kalktı. Yanında yeni model ve hedeflere karşı hareketli topları da bulunuyordu. Memluk topları sabit ve çakılı olduğundan, bu yeni hücuma karşı etkili olamazdı. Yavuz Sultan Selim Han’ın da istediği bu idi. Memluk ordusunun toplarından kurtulup yandan hücum etmek. Kısa süre sonra Memluk ordusu bozguna uğrayarak Kahire’ye doğru kaçmaya başladı. Kahire’nin büyük bir bölümü Osmanlı güçlerinin eline geçmişti.
Selim Han, üç gün sonra yanında eski halife ve dört mezhebin kadıları olduğu halde, Kahire’ye girip ordugah kurar. Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlılar Ridaniye savaşından sonra Kahire’yi bütünüyle ele geçirmek üzere giriştikleri teşebbüslerde büyük zorluklarla karşılaşmışlardı. Nitekim 27-28 Ocak gecesi, yatsı namazından sonra, 10 bin kişi ile ansızın Sultan Selim Han’ın karargahına hücum eden Tomanbay, Osmanlılarla şiddetli çarpışmalara girişmiş, iki gece sonra yeniden girdiği Kahire’de hendekler kazdırıp barikatlar kurdurtmak suretiyle sokak savaşlarına başlamıştır. Bunun üzerine yeni Veziri Azam Yunus Paşa, beraberindeki yeniçeri bölükleri ile, o dönemde dünyanın en büyük şehri olduğu anlaşılan Kahire’ye girerek sokak savaşlarına katılır. Bu arada Kahireliler de Osmanlılara karşı savaşmış ve sokaklarda damlardan Osmanlı askerlerine taş ve benzer şeyler atarak zayiat verdirmişlerdi. Bununla beraber, gerek Tomanbay’ın, gerekse halkın bütün çabaları, Kahire’nin Osmanlıların eline geçmesine engel olamadı. Bu çabalardan bir sonuç alamayacağını anlayan Tomanbay, ele geçmemek için kıyafet değiştirip Kahire’yi terk eder. Tomanbay, yedi kişi ile kaçıp kurtulmuş olmasına rağmen, Mısır’ın diğer devlet adamları  mukavemetten tamamiyle ümidlerini kestikleri için, gelip teslim oldular ki, bunların içinde Canberdi Gazali isimli bir kumandan da vardır. Bu son taarruzda Tomanbay, dörtbin kişi zayiat verdikten başka, bir hayli de esir bırakmıştır. Kahireyi terk edip kaçmış bulunan Tomanbay, affedilmesi için ricalarda bulunarak teslim olacağına dair üst üste mektuplar göndermiştir. Bunun üzerine kendisine emanname gönderilip, iki defa affedilir. Buna rağmen o, emanname getiren heyete itimad edemeyerek, heyet azalarını öldürtür.
Delta bölgesinde, başına topladığı üç bin kişiyle son defa talihini denemeye kalkışan Tomanbay, bu denemesinde de başarılı olamaz. Yakalanıp Sultan Selim Han’ın huzuruna getirilir. Sultan Selim Han, önceleri kendisine hürmet ederek onu, hükümdarlara yaraşır bir şekilde ağırlar. Bu arada onu, Mısır Valisi veya Anadolu’da kendisine ömür boyu sürecek bir sancak beyliği vermeyi tasarlamaktadır.
Bir gün Tomanbay’ı huzura kabul eden Yavuz Sultan Selim Han, Ridaniye savaşı hakkında görüşlerini sorar. Tomanbay da o savaşta Memluk ordusunda bulunan sabit ve çakılı topların karşısında, hareketli ve seyyar topları bulunan Osmanlı ordusunun avantajlı duruma geçtiğini, savaşı bunun için kaybettiklerini belirtir. Yavuz’un cevabı şudur:
-Siz bir İslam devletisiniz. Neden Kuran’ın emrine uymadınız? Orada bir ayet var “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız” diye emrediyor. Teknolojik yenilikleri takip edip Allah’ın bu emrini tutup kuvvet hazırlasaydınız mağlup olmazdınız…
Tomanbay’ın bu sözlere karşı söyleyeceği bir şey yoktur.
Memluk halkı Tomanbay’ı severdi. Düşmüş olduğu bu durum karşısında yer yer:
-Allah, Tomanbay’a yardım etsin!..
Benzeri sözlerle onun lehinde gösterilerde bulunmaları ve Hayır Bey ile Canberdi Gazali’nin ısrarları neticesinde l5l7 senesi Nisan ayı başlarında idamına karar verilir.
Sultan Selim Han, Tomanbay’ın cenazesinin, bir hükümdarın cenazesi gibi defnedilmesini ve ona gereken saygının gösterilmesini emretmişti. Mısır Başkadısı’nın imamlık yaptığı cenaze namazına bizzat iştirak eder. Müteveffanın ruhu için üç gün fakirlere altın ve yiyecek dağıtıp ihsanlarda bulunur.
Tomanbay’in ölümünden sonra Suriye gibi Mısır da Osmanlıların bir eyaleti haline gelmişti. Sultan Selim Han, burada itaatlerini arzetmeye gelen heyetleri kabul etmişti.
Bu heyetler içinde en önemli olanı, Haremeyn Şerifi Eb ül Berekat bin Muhammed’in, Sultan Selim Han’ı tebrik için gönderdiği oğlu Ebu Nümey’in başında bulunduğu heyet idi. Eb ül Berekat, oğlu vasıtasıyla Kabe’nin anahtarları yanında bazı mukaddes emanetleri ve hediyeleri göndermişti. Ebu Nümey’e, büyük ikramlarda bulunuldu. Ebu Nümey, l5l7 senesi Mayıs Ayı’nın sonlarına doğru Padişah tarafından kabul edildi. Bu kabul esnasında o, babasının Memluk idaresinden çektiği eziyetleri anlattı. Haremeyn Şerifi, Memluk Sultanlarına karşı duyduğu memnuniyetsizlik ile Sultan Selim Han’ın, Suriye'de mukaddes mahallere karşı göstermiş olduğu büyük alaka ve ihtimam sebebiyle, severek Osmanlı idaresine girmiş, Sultan Selim Han’ın adını hutbelerde zikretmeye amade bulunduğunu bildirmişti. Sultan Selim Han tarafından iyi karşılanmış olan Ebu Nümey, zengin hediyelerle geri dönmüştü. Bu arada, Mekke ve Medine fukarasına dağıtılmak üzere gemilerle bölgeye zahire ile 200 bin dinar gönderilmişti. Kendisine de aynı göreve devam etmesi bildirildi.

RÜYA GERÇEK OLDU

 Mukaddes beldelerin, yani Mekke ve Medine’nin hizmet ve muhafazası Yavuz Sultan Selim Han’a geçmiş oluyordu. Bu da rüyasında gördüğü ve Hasan Ağa’nın rüyası vasıtasıyla verilen emirlerin ve görevlerin aynen gerçekleştiği anlamına gelmekteydi.
Böylece l5l7’den itibaren, Osmanlı Sultanları "Hâdim ul Haremeyn eş Şerifeyn" yani “İki Şerefli Harem’in Hizmetkarı” ünvanını aldılar. Bu ünvan, Osmanlı Padişahlarına hem İslam, hem de Hıristiyan aleminde büyük bir itibar temin etmişti.
Kızıldeniz’de halen mukaddes şehirler için bir tehdit oluşturan Portekiz kuvvetleri ile de karşı karşıya gelip hesaplaşma imkanı doğuyordu. Kısa süre sonra da Portekiz tehlikesi Kızıldeniz’den uzaklaştırılacak, bu bölge yaklaşık 18. Yüzyıl’ın sonlarına kadar düşman tehlikesine kapatılmış olacaktı.
Bu olaydan önce Portekizliler defalarca, Kabe ve Peygamberimizin mübarek cesedini alıp yok etmek için girişimlerde bulunmuşlar, niyetleri bu şekilde açıkça belli olmuştu.
Sonra Yemen valisi de gelerek itaatini bildirdi ve yerinde bırakıldı. Yemen çok önemliydi. Kızıldeniz’in girişini kontrol edebilen anahtar bir konumu vardı. Buraya hakim olan güç mukaddes şehirlerin anahtarını da elinde bulunduruyor sayılacaktır. Çünkü Mekke, Medine ve Kudüs denizden gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı Yemen köprübaşı elde tutulduğunda korunmuş oluyordu. Bu bakımdan Sultan Selim Han buraya bir donanma da gönderdi. Kızıldeniz’deki donanmanın kumandanı ise Selman Reis olup Cidde Mutasarrıfı sıfatını taşıyordu.
Böylece Yavuz Sultan Selim Han, hem Mekke ve Medine’nin, hem de Kudüs’ün hizmetkarı durumuna gelmiş olmakla, İslam’ın üç mukaddes beldesi de Osmanlı sınırları içine katılmış bulunuyordu.
Sonraki yıllarda Hadramut mevkii ve Habeşistan, Kızıldeniz’in girişini kontrol etmek için Selman Reis tarafından fethedilecektir. Bir adım sonrası ise bu bölgedeki deniz üslerinden yararlanarak, Hint Okyanusu kenarındaki Müslüman devletleri, Portekiz donanmasının istila, yağma ve zulmünden kurtarmak üzere donanmalar göndermek olacaktır.
Biz yine Mısır’a dönüyoruz:
Bu esnada elçilik vazifesi ile gelen heyetlerden biri de Venedik heyeti idi. Heyetin vazifesi o ana kadar Kıbrıs için Memluklere vermekte olduğu vergiyi, Memluklerden sağlamış olduğu imtiyazlar baki kalmak üzere, Osmanlılara vermek hususunda müzakerelerde bulunmak idi. Sultan Selim Han bu isteklerini kabul etmiştir. Ama Kıbrıs’ta bulunan Venedik ve Ceneviz’li korsanlar bir müddet sonra Akdeniz’de çıbanbaşı olacaklar, Müslüman hacı adayları ve ticaret gemilerinin önünü keserek katliam ve soygunlar yapmaya baçlayacaklardı. Korsanlıkları 1571 yılına kadar sürecek, 2.Selim Han zamanında Kıbrıs’ın fethedilmesi ile nihayet bu çıbanbaşı patlatılmış olacaktı.
Yeniden Yavuz Sultan Selim Han’ı anlatmaya devam ediyoruz:
Yavuz’un Suriye ve Mısır seferleri ile hem Memlük meselesi, hem de Hilafet meselesi kökünden halledilmiş oldu. Sultan Selim Han, Memlük sülalesinden geriye kalanları bağışladı. İleri gelen devlet adamları ve kumandanlara görevler verdi. Gönüllerini aldı. Mesela bunlardan Canberdi Gazali’yi Kudüs gibi mukaddes bir şehre vali tayin etti. Zaten Osmanlı, ta kuruluşundan beri bu nezaketi gösteregelmiştir. Fethettikleri yerlerdeki kıymetli devlet adamlarını kendi ordusunda veya devletinde önemli görevlere getirmekten çekinmemişlerdir. Bunlardan bazıları müstesna üstün hizmetler de görmüşlerdir.
İşte o müstesna olanlardan biri de maalesef Canberdi Gazali olmuştur. Kendisine yapılan bu ikram ve taltifi hiçe sayarak ve nankörlük ederek, Yavuz’un kısa süre sonra vefatıyla, Kanuni Sultan Süleyman devrinin hemen başlarında devlete isyan etmiş ve orduyu bir hayli uğraştırmıştır.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır Sultanlarının vakıflarına dokunmadı. Çeşitli vakıfları, hayır eserlerini, daha önceden gönderilmekte olan Mekke ve Medine’nin hisselerini, bunların depolarını olduğu gibi bıraktı. Yetimlere, yaşlılara, emeklilere, ihsanlarda bulundu. Devlet masraflarını tertibe ve düzene koydu. Zulüm uygulamalarını ortadan kaldırdı, borçları tasfiye etti. Halkın gönlünü fethetti. Mısır’ı fethetmekle kalmadı, adaletli ve istikrarlı bir idareye de kavuşturmuş oldu.
Yavuz Sultan Selim Han, 8 ay Mısır’da ikamet etmiş, sonra dönüş yoluna girmiştir. Padişah’ın, Mısır’da bu kadar uzun müddet kalması, belki de yeni yerlerin ilhakı içindi. Fakat Mısır’da fazla kalmaktan dolayı usanmış olan askerler ve devlet adamları, İstanbul’a dönmek istiyordu. Padişah da bu isteği uygun görmüştü.
Memluk Sultanlığı’nın ortadan kalkması, Osmanlı Devleti’ne Asya Kıtası’nda Suriye, Filistin ve el Cezire ile Hicaz’ı, Afrika’da ise Mısır gibi stratejik önemi büyük ve mamur bir bölgeyi kazandırdı. Böylece, Kızıldeniz’in karşılıklı iki sahiline de sahip olan Osmanlılar, Hint ve Akdeniz arasındaki Kızıldeniz ticaret yoluna hakim olmuşlardı. Böylece Arabistan, Haremeyn iş Şerifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habeşistan’a, Said, Nubye ve Mağrib’e kadar, Umman sahilinden Fırat ve Bağdat’a kadar olan memleketlerin emir ve sultanları, Yavuz Sultan Selim Han’ın emrine girmiş oluyorlardı. Yavuz Sultan Selim Han, atalarının kurdukları devlete büyük bir katkıda bulunmuş oluyordu. O, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından daha iyi bir şekilde geliştirilen orduyu kullanarak, gerek onun ve gerekse babası 2.Bayezid’in stratejik ve idari temellerinden yararlanarak Safevileri yenmekle de kalmamış, aynı zamanda Müslüman devletlerin önemli bir kısmını da kendine bağlamıştı.
Ayrıca Afrika’da Mısır topraklarından başka birçok toprak da, Osmanlı sınırlarına katılmıştı. Sudan toprakları bu şekilde sınırlar içine almıştır. İlhak edilen bu topraklara Anadolu’dan Türk halkından seçmece insanlar gönderilip yerleştirilmiştir. Bu gün Sudan halkının önemli bir bölümü bu şekilde iskan edilen Türklerin soyundan melezleşerek gelmiştir.

CEZAYİR VE SULTAN SELİM HAN

Diğer bir konu da, Cezayir’in devletin sınırlarına katılması olayıdır. Barbaros Hayrettin Reis ve kardeşleri kendi imkanları ile Akdeniz’de büyük başarılara imza atıyorlardı. Akdeniz’in güney kıyılarında Müslüman Arapların yaşadığı çok geniş toprakları fethetmişlerdi. Cezayir bunların başında geliyordu. Bu topraklar Barbaros ve kardeşlerinin yönetiminde olmakla beraber, herhangi bir devlete bağlı, ya da bir devletin eyaleti durumunda bulunmuyorlardı. Barbaros ve kardeşleri ise bir devlet kurma hevesinde bulunmayacak kadar mütevazi insanlardı. Yavuz Sultan Selim Han’ın Suriye ve Mısır’ı fethettiğini, ayrıca Halifelik sıfatını da kazanmış olduğunu duymuşlardı. Esasen babaları da, Fatih Sultan Mehmed Han’ın iradesiyle Osmanlı toprağı olan Midilli Adası’na yerleştirilmiş olanlardan birisi idi. Yani Osmanlı Devleti’nin tebaasından sayılırlardı. Gerçi bu fetihleri o devletin emri ve iradesiyle değil, kendi becerileri ile yapmışlardı ama, o kadar geniş toprakları kendi başlarına yönetmeyi düşünmemişlerdi.
Yerli halkın temsilcileri ile toplantılar yaptılar. Bu fikirlerini onlara da açtılar. Onlar:
-Ağam bizim o kadar engin bilgi ve tecrübemiz yoktur. Sizler neye nasıl karar verirseniz bizler size uyarız. Çünkü sizlere olan itimadımız sonsuzdur.
Dediler.
Bunun üzerine derhal hazırlıklara başlandı. Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han hazır Mısır’da iken durumu ona haber verip tabiiyetine geçtiklerini arz etmeleri gerekirdi.
Derhal 4 gemiyi bu işe ayırdılar. İçini tıka basa hediyelerle doldurdular. Hacı Hüseyin Reis’i de bu gemilere ve heyete reis olarak tayin ettiler.
Hacı Hüseyin Reis, İskenderiye limanına yanaştı. Kahire’ye Sultan Selim Han’a durumu arzetmeye gittiler. Beraberlerinde Avrupa’nın namlı kaptanlarından ve seçkin kumandanlarından aldıkları 44 esiri de kendisine takdim ettiler.
Büyük bir memnuniyet duyan Yavuz Sultan Selim Han, bu heyete özel bir önem verdi. İzzet ikram ve ihsanlarda bulundu. Hikayelerini dinledi. Kendilerini desteklemeye söz verdi. Dönüşlerinde kendilerine bir Fermanı Hümayun, donatılmış atlar ve sancak vererek geri gönderdi. Bunlar Cezayir’in artık Osmanlı toprağı olduğunun hukuki sembolleri idi.
Beraberlerinde bu emanetleri getiren temsil heyeti, Cezayir’de merasim ve coşkuyla karşılandı. Cezayir halkına ilan edildi ki,
“Artık bu ülkeler, Osmanlı’ya aittir. Bundan böyle hutbeler Sultan Selim Han İbni Bayezid Han İbni Sultan Mehmed Hanı Sani olan Halifei Müslimin adına okunacaktır.”
Hutbelerde Halifei Müslimin adından sonra, bu namlı kaptanların reislerinin de adı okunması gerekirken, tevazu ve hürmetten dolayı söz konusu geleneğe uymamış, kendi adlarını okutturmamışlardır.
Yavuz Sultan Selim Han, bu namlı denizcileri sonuna kadar destekleme sözünü de vermişti. Nitekim İstanbul’a dönüşte Barbaros Hayrettin Reis’e modern toplar, alet edevat, tüfenk ve diğer silahlarla birlikte, gönüllü usulüyle Anadolu insanından topladığı binlerce kişilik askeri gücü de göndermiştir. Hayatta olduğu sürece bu desteklerine devam etmiştir.
Barbaros Hayrettin Paşa ve etrafındaki şanlı kaptanların yazdıkları destanlardan bir kısmını, kitabımızın önceki bölümlerinde anlatmış olduğumuzdan, bu kadar bilgi ile iktifa edelim…

İSTANBUL’A DÖNÜŞ

Yaklaşık 8 Ay Mısır’da kalan Yavuz Sultan Selim Han, ordusuyla dönüş yoluna koyulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde en uzun süren bir sefer nihayete ermiştir.
İstanbul’dan bu sefer için ayrılmasının üzerinden 2 yıl, 2 ay geçtikten sonra ancak İstanbul, Üsküdar’a gelinebilmiştir.
Muzaffer bir kumandan, bahtiyar bir Sultan ve tüm Müslümanların Halifesi sıfatını beraberinde getiren Yavuz Sultan Selim Han, üstelik vatan topraklarını bir misli katlamış olarak İstanbul’a dönmektedir. İstanbul halkı heyecan fırtınasına kapılmış gibidir. Her yerde büyük şenlik hazırlıkları vardır. Sultanlarını bağırlarına basmaya hazırlanmaktadırlar. Bu çok büyük ve tarihi bir gündür. Üstelik bu günü aylardır heyecanla bekliyorlardı.
Halkın bu arzusu, coşkusu ve hazırlığı Sultan’a arz edilir.
Yavuz Sultan Selim Han, sanılanın aksine gösterişi, debdebeyi ve şahsına çok itibar edilerek pohpohlanmayı sevmeyen bir yaradılışta idi. Hazırlanan bu karşılama törenlerini nefsine gurur ve kibir getirir endişesiyle tasvip etmedi. Ama bütün bu hazırlıklara engel olamayacağını, karşılamanın kendiliğinden oluşacağını da düşünerek bir tedbir geliştirdi.
Ertesi günü Üsküdar’dan İstanbul’a geçecekken, yanına yakınlarından birkaç kişiyi alarak gece gizlice bir kayığa binip Topkapı Sarayı’na geçmiştir.
Ertesi günü Sultan’ın Topkapı Sarayı’na girmiş olduğunu duyan halk, hiçbir tören yapamadan dağılmak zorunda kalmıştır.
Yavuz Sultan Selim Han, 10 gün kadar sarayda kalmıştır. Bir yerde oturup kalmak ona göre bir şey değildir. O hareket adamıdır. 10 gün sonra başka seferlerin hazırlığını yapmak üzere saraydan ayrılmış yine araziye çıkmıştır.

VEFATI

Sultan Selim Han, kendisini yeni seferler konusunda ikna etmeye çalışanlara şöyle demiştir:
“Bizüm şimden gerü ahret seferinden gayri seferümüz yoktur"
Hoca Sadüddin'in ifadesiyle:
"Bu guna tedabiri vahiye ile ben sefer itmem ve kimse sözü ile yola gitmem ve bil cümle bize sefer yok, meğer seferi ahiret" demek suretiyle, artık maddi ve dünyevi seferler için değil, manevi ve ahiret yolculuğuna hazırlanıp, Allah’ına kavuşmak üzere olduğunu, etrafındakilere bildirmek ister gibiydi. Adeta kendisi ömrünün bittiğini biliyor gibiydi.
Rahatsızdı. Zira iki omuzunun sağ tarafına yakın kısmında bir çıban çıkmıştı. Halk arasında yanıkara olarak isimlendirilen bu çıban, "Sirpençe" ismiyle bilinmektedir.
Sultan Selim Han, Veziri Azam Piri Mehmed Paşa ile vezir Mustafa Paşa’yı ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı acele yanına çağırtarak vasiyetini yapar. Daha sonra da Piri Paşa ile yalnız görüşür. Son demlerini yaşadığını anladığından acele edip yetişmesi için Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman’a haber göndermelerini emreder. Oğlu gelmeden 2l Eylül l520 (8 Şevval 926) Cuma günü akşamı 5l yaşında iken, Çorlu karargahının bulunduğu Sırt köyünde vefat etti.
Vefatından önce yanında bulunan müsahibi Hasan Can’a, yatakta bulunuşunu kastederek :
-Hasan Can ne haldür?
Demiş, o da:
-Sultanum! Cenabı Hakk’a teveccüh edüp, Allah’la olacak zamandur.
Deyince Yavuz:
-Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile bilürdün? Cenabı Hakk’a teveccühümüzde kusur mu fehm ettün?
Cevabını vermişti. Bunun üzerine Hasan Can:
-Haşa ki Sultanım, bir zaman Zikri Rahman’dan guful müşahede etmiş olam!.. Lakin bu, gayr ı ezmana benzemedüğü cihetten ihtiyaten cesaret eyledüm…
Demişti.
Bunun üzerine Sultan:
-Surei Yasin tilavet eyle!
Diyerek kendisi de Hasan Can’la birlikte okumuş. Aynı sureyi ikinci defa okuyup, "Selamun kavlen min Rabb İr Rahim..." mealen “Çok merhametli olan Rabb’den bir söz olarak (kendilerine) Selam (vardır)”.
Diye devam eden 58.Ayet’i birlikte okuyunca ruhunu teslim eder. Böylece, İslam tarihinin en büyük hükümdarlarından birinin, cihad ile geçen göz kamaştırıcı hayatı sona ermiş oluyordu…
Sultan Selim Han’ın vefatı, tek oğlu olan Manisa valisi Şehzade Süleyman gelinceye kadar gizli tutuldu. Ancak yeni hükümdarın, İstanbul tarafına gelip kadırga ile saraya indiği haber alındıktan sonra, Selim Han’ın vefatı ve yeni Padişah’ın İstanbul’a geldiği ilan olundu.
Devlet erkanı, derhal İstanbul’a gelip yeni Padişah’a biat ve tebrik ettikten sonra, Selim Han’ın naaşı bütün ilgililer tarafından Edirnekapı dışında, bağlar ucunda karşılanıp, hazırlanmış bulunan tabuta konulur. Fatih Sultan Mehmed Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra, aynı yere yakın olan, Fatih Çarşamba semtinde bulunan, Sultan Selim Camii yanındaki mahalle defnolundu. Sultan Selim Han’ın, vefatından evvel ara sıra gezintilerde bulunarak geldiği ve çok sevdiği bu mevkie, cami temellerini attırıp işe başlattıysa da, ömrü vefa etmediğinden cami ve türbesi, oğlu Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından tamamlattırıldı.
Halifei Müslimin Yavuz Sultan Selim Han’ın, bütün çaba ve gayretlerini, sadece fütuhat aşkıyla izah etmeye kalkışmak, büyük bir haksızlık olur. Zira bu seferlerin, dini, ictimai, iktisadi, askeri ve jeopolitik noktadan bir zaruretin neticesi olduğu gayet açıktır. Bu seferlerle ipek yolu, kalay yolu, baharat yolu, samur yolu ve kıymetli madenler yolu Osmanlı ülkesinden geçmeye başlamış, devletin Avrupa seferlerinden dolayı gerekli gördüğü gelirleri bu sayede epey artmıştı. O, Süveyş tersanesini kurdurmak suretiyle Kızıldeniz donanmasını da arttırmış, böylece Hindistan ticaret yolu üzerinde, Portekiz’le mücadeleye başlamıştı. Mekke, Medine ve Kudüs gibi üç mukaddes şehrin muhafazası için de bu tersaneye ihtiyaç vardı. Böylece bu mücadele, sadece ticari sahayı değil, aynı zamanda siyasi ve askeri sahayı da kapsıyordu. Bütün bunlar, Yavuz’un ne kadar ileri görüşlü ve her şeyi planlayan biri olduğunu göstermektedir.
Sekiz buçuk sene gibi devlet hayatında çok kısa sayılan bir sürede, ülkesinin hududlarını bir iken, neredeyse iki buçuk misline çıkarmış olan Yavuz Sultan Selim Han’ın Hindistan, Orta Asya ve Türkistan’a yönelmeyi arzuladığı, İran niyetiyle çıkmak istediği sefer hedefinin buralar olduğu rivayet edilmektedir. Onun, Hilafet’i aldıktan sonra, bütün bir İslam dünyasını birleştirip tek güç haline getirmek istediği de söylenmektedir. Bu sayede, Hıristiyan dünyasının tehlikesini de bertaraf edebileceği gibi, İslam Dini’nin sesini her tarafa ulaştırabilecekti. Böylece büyük dedeleri Ertuğrul Gazi ile Osman Gazi’nin rüyalarında, Osmanlı sülalesine verilen Kuran Nizamı’nın yeryüzüne yayılması görevinin gereklerini yerine getirmek ve yeryüzündeki Müslümanları birleştirip tek devlet haline getirmek yolunda dev adımlar atmıştır. Ömrü vefa etseydi belki de bu görevi başarıyla bitirecekti.
 O büyük insan hakkında, bu hizmetleri yaparken gerek rüya, gerekse kendisinin bilebildiği başka yollarla, manevi makamlarla irtibatlı olduğu, böylece de aldığı görevlerini harfiyen yerine getirmiş olduğu ifade edilse yanlış olmaz.
Kısa zamanda dünya haritasını değiştiren bu büyük Sultan’ın vefatı, oğlu Süleyman Han’ın gelmesinden sonra Ordu yu Hümayun’a bildirildi. Arkasında zaferden zafere, dünyanın bir ucundan öbür ucuna gitmiş olan asker, eski bir Türk geleneğine uyarak, külahlarını atıp, çadırlarını yıkarak ağlamaya başlarlar. Harp meydanlarının en tehlikeli anlarında sarsılmayan bu gazi ve mücahidler ordusu, kendilerine istedikleri ve tahayyül edebildikleri şekilde Sultanlık ve Kumandanlık yapan bu yüce adamın göçüp gitmesiyle sarsılmış bulunuyorlardı. Gerçekte bu sarsılma, sadece askerde değil, bütün bir millette, hatta Osmanlı sınırları içinde de tezahürlerini belli ediyordu. Elbette hasım ve düşmanları ise, rahat bir nefes alma ümidiyle bayram ediyorlardı.
 

   OSMANLILAR’DA HİLAFET

 İslam dünyası, Yavuz Sultan Selim Han’ın, Şii İran’ı dize getirmesi, Memluk Devleti’ni ortadan kaldırması, Hıristiyan Avrupa’ya karşı başarı kazanması ve o dönemlerde Memluk idaresinde olmakla birlikte, Kızıldeniz’deki Portekiz donanmasının tehdidi altında bulunan Mekke, Medine ve Kudüs’ü bu tehlikeden kurtarması sebebiyle, Osmanlıların gücünün farkına varmıştı. Hilafet’in artık Osmanlılara geçmesi gerektiğine dair genel bir kanaat hakim olmuştu. Bundan önce Halife, Memluk devletinin gücüne istinat ediyordu. Memluk devleti de fiilen sona erdiğine göre ve İslam şeriatine göre güçsüz ve ordusuz bir hilafetin de mümkün ve geçerli olması kabul edilmediğine göre, artık güçlü olan Osmanlı Sultanlarının Halife olması gerektiği eşyanın tabiatına da uygundu.
Osmanlılar bakımından ise şu değerlendirmeler yapılabilir: 
Kaynaklar her ne kadar Osmanlıların “Halife” sıfatı üzerinde pek durmadıklarını ifade etseler bile, Yavuz Sultan Selim Han ve sonra gelen Padişahlar bu kavramın ne anlama geldiğini iyi biliyor ve gereklerini ona göre ifa ediyorlardı. Ancak “Halife” sıfatını yazışmalarda pek kullanmazlardı. Bunu önem vermemek olarak almak doğru olmaz.
Her sene düzenlenen Sürre Alayları Osmanlı Padişahlarının “Halife” sıfatlarının bir gereği idi. Hadimül Haremeyn İş şerifeyn sıfatlarının gereği Kabe’ye yapılacak hizmetler için gönderilen para ve malzemenin götürülmesi, Hacc yolunun emniyete alınması için gönderilen silahlı kuvvetler ve çok sayıda hacı adayının Mekke’ye gitmesi için büyük merasimlerle kervanlar göndermişlerdir. Bunlara Sürre Alayı denilmiştir.
Diğer yandan gerek ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim Han, gerekse sonrakiler, dünyanın neresinde bir Müslüman’ın başı dertte olsa, derhal gereklerini yapmışlardır. Bırakın Müslüman bir topluluğun imdadına koşmayı, din ve milliyet farkı gözetmeksizin mazlumların imdadına da koştukları bir gerçektir. Bunun sayısız örnekleri mevcuttur.
Ta Endonezya’dan tutun da, Endülüs’e, Türkistan’a Hindistan’a ordu, donanma veya savaş malzemesi ve ustası göndermeleri başka ne ile izah olunacaktır?
Burada bir hatırayı nakletmenin tam yeridir:
Milli Görüş Lideri ve 54. T.C. Hükümeti’nin Başbakanı merhum Prof. Dr.Necmettin Erbakan’dan bizzat duyduğum bir olayı nakletmek istiyorum.
“1997 yılında D-8 işbirliğini kurmak üzere İran, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya ve Mısır’ı ziyaret etmiş, müzakereler yapmış, belli mutabakatlara varmıştık. Sırada Nijerya vardı.
Afrika’nın ortalarında bulunan bu Müslüman ülkeye, konu ile ilgili bir ziyarette bulunmak üzere gittik. Nijerya’da daha uçaktan inerken olağanüstü bir ilgiyle karşılaştık. Caddelerden Ayyıldızlı bayrağımızın takılı olduğu aracımızla geçerken, halk sokaklara akın etmişti. İlerlememiz zor oluyordu. Halktan bazıları ezilme pahasına arabamızın önüne kendilerini atıyorlardı. Arabaya dokunmaya çalışıyorlardı. Bu ilginin sebebini önce anlayamamıştık. Beraberimizde bulunan yetkiliye sormak zorunda kaldık:
-Bu olağanüstü bir şey. Halk neden bu kadar ilgi gösteriyor? Arabamızın altına kendilerini atacak kadar yoğun olan bu ilginin sebebi nedir?
-Efendim Türk Bayrağını öpmek istiyorlar da ondan?
-Neden istiyorlar bunu?
-Efendim burada Türkler adeta bir efsane olarak bilinirler. Yüzyıllar önce Portekizliler ülkemizi işgale ve yağmaya gelmişler. Onlara karşı koyacak askeri gücümüz yokmuş. Halkımızın Müslüman olması sebebiyle o zamanki idarecilerimiz Müslümanların Halifesi olan Osmanlı Padişah’ından yardım istemeye karar vermişler. Halife Hazretleri derhal buraya bir donanma göndermiş. Osmanlı donanmasının buraya geldiğini duyan Portekizliler, apar topar geri dönüp defolup gitmişler. Gelen Osmanlı donanması bizim yetkililerimize yeterli miktarda top, tüfenk ve cephane bırakmışlar. Ayrıca top yapım ustalarını da getirip teslim ettikten ve Portekiz tehlikesi bertaraf edildikten sonra geri dönüş hazırlıklarına başlamışlar. Bizim idarecilerimiz utana sıkıla, demişler ki:
-Efendim her yardımın bir bedeli vardır. Siz bizim ülkemizi işgalden, yağmadan, çoluk çocuğumuzu da kölelikten ve katliamdan kurtardınız. Bunun bedeli elbet çok büyük olmalı. Bizden ne istiyorsunuz?
Halife Hazretlerinin kumandanları sırtlarını sıvazlayıp:
-Ülkenizde bundan böyle huzur ve mutluluk içinde oturun, Halife Hazretlerine dua edin!
Demişler ve hiçbir bedel istemeyip gitmişler. Bizim halkımız bunu çok iyi bilir. Onun için arabada bulunan Türk Bayrağı’nı öpme yarışına giriyorlar. Sizi bağırlarına basıyorlar. Bu minnetin ve sevginin bir tezahürüdür.”
 İşte bunu yaptıran yegane sebep, Osmanlı Padişahlarının “Halifei Müslimin” sıfatını taşıyor olmalarıdır.
Osmanlı hükümdarlarının, “Halife” ünvanını ilk defa resmi bir kayıt olarak l7 Temmuz l774 tarihinde Küçük Kaynarca’da  Ruslarla yapılan antlaşmada kullandıkları görülmektedir. Ruslar, Osmanlı ülkesindeki Ortodoks Hıristiyan halkın himayesi hakkını istediği zaman, Osmanlı murahhası da, antlaşmaya Halife ünvanına istinaden Osmanlı tabiiyetinden çıkan Türk ve Müslümanlar üzerinde, dini hüküm ve nüfuzuna dair bir bend olarak koydurdu.
Sultan 2.Abdülhamid Han, 31 Ağustos 1876’da, 5.Murad Han’dan sonra Osmanlı tahtına geçtiği zaman, Halife sıfatı ile haiz bulunduğu konuma ehemmiyet vermiş ve saltanatının başlangıcında ilan edilen "Kanuni Esasi"de bu cihet açıkça yazılmıştı. Padişah’ın tam ünvanı şöyle kaydedilmişti:
 "Zati Hazreti Padişahi Hasb el Hilafe Dini İslam'ın Hamisi"
 Sultan 2.Abdülhamid Han, Halife sıfatı ile İslam birliğini sağlamak için, İslam dünyasının muhtelif bölgelerine adamlar göndermişti. Avrupa devletlerinin, İslam Alemi’ne olan hücumları, oralarda bulunan Müslümanların durumları ve yegane müstakil İslam Devleti’nin Osmanlı Devleti olması gibi sebeplerden, Sultan 2.Abdülhamid Han’ın bu siyaseti, başarılı da olmuştur.  Çünkü aklı başında olan bütün Müslümanlar, Avrupa emperyalizminin eline geçirdiği bölgelerde, yerli halka nasıl zulmettiklerini görüyorlardı. Bu da, onların, İslam Halifesi etrafında toplanıp kenetlenmelerine sebep oluyordu.
8 Haziran 2009 tarihli Milli Gazete’de şöyle bir haber çıktı:
“TAYLAND’DA OSMANLI İZLERİ

Onbinlerce kilometre mesafedeki Uzakdoğu ülkesi Tayland'da Osmanlı İmparatorluğu'nun az bilinen izleri, bölgeyi ziyaret eden Müslümanları şaşırtıyor.
Başkent Bangkok'ta bir caminin kapısında 93 yıldır muhafaza edilen İmparatorluk arması, kentteki Türklere hüzünle karışık gurur veriyor. Söz konusu arma, Chroen Krung Caddesi 99. Sokak'taki Bang Uthit Camii'nin kapısında yer alıyor. 1916'da inşa edildiği anlaşılan camideki armada Sultan 2. Abdülhamid Han’ın tuğrası yer alıyor.
Armanın ve tuğranın ilginç bir hikayesi var. 20. yüzyılın başlarında, o zamanki adıyla Siam Krallığı'nda yaşayan Müslümanlar, İslam'a ve Hilafete bağlılıklarını yineleyip, Halife 2. Abdülhamid Han’dan nişane talep ederler. Talepleri kabul görür ve kendilerine numune olacak bir Osmanlı Arması gönderilir. Armanın ellerine ulaşmasından sonra ülkedeki Müslümanlar yeni yapılan camilerin giriş kapısının hemen üstüne bu armanın aynısını yapmaya çalışırlar. Osmanlı'nın tarih sahnesinden çekilmesi ve hilafetin kaldırılmasından sonra ise bu uygulamaya son verilir.
Günümüze kadar yıkılmadan veya önemli tadilat görmeden ayakta kalabilen camilerin başında gelen Bang Uthit Camii'ndeki arma da böylece bozulmadan korunmuş olur. Bir ara, camiin dış cephesi boyanırken arma da tamamen beyaza boyanır. Osmanlı İmparatorluğu'nu iyi tanıyan duyarlılık sahibi bir kişi durumu fark eder ve armayı yeniden eski haline getirir. Camide, Osmanlı'nın ve Türkiye'nin tarihi ve coğrafi konumunu açıklayan bir de pano bulunuyor. Caminin bitişiğindeki okulda sergilenen panoda, arma ile tuğranın tarihçeleri, önem ve anlamları açıklanıyor.”
İşte bu 2.Abdülhamid Han’ın Halife sıfatını kullanarak İslam birliği için yapmış olduğu çalışmaların günümüze kadar gelmiş olan izlerinden biridir.
Ancak her başarının bir de meydana getirdiği tepkisi vardır. Bu da batılı sömürgeci devletlerin, bilhassa İngiltere ve Fransa’nın 19.yüzyıldan itibaren Hilafet’e karşı vaziyet almalarına sebep olmuştur. Çünkü dünya üzerinde bulunan Müslüman ülkelerin çoğunu bu devletler sömürüyorlardı. Halkını da köle gibi kullanıyorlardı. Güçlü bir halifenin bulunması, bütün dünyadaki Müslümanların Hilafet şemsiyesinde kendilerine yer bulması, onların çıkarları açısından bir tehdit ve tehlike oluşturuyordu. Müslümanlar dağınık olmalı idi ki, kendi sömürü çarkları rahat dönsün.
Bunun için Hilafet makamının mümkünse tamamen ortadan kalkması, bu mümkün olmazsa güçlü Osmanlı Sultanlarından bu sıfatın alınıp, güçsüz Arap emirlerine verilmesi, onların en önemli siyasi hedefleri arasına girmişti. Tarihler gösteriyor ki, gerek Birinci Dünya Savaşı’nda, gerekse Türkiye’nin İstiklal Savaşı’nda bu devletler hep bu siyasetin etkisiyle vaziyetlerini almışlar ve bu gayenin tahakkuku için gayret göstermişlerdir. Ne yazık ki, sonunda da muvaffak olduklarını görüyoruz.
Sultan 2. Abdülhamid Han’dan sonra Osmanlı Devleti iktidarına el koyan İttihat Terakki hükümetleri başarısız ve maceracı yönetimleri ile, Osmanlı Devleti’nin tarihten silinmesine sebep olmuşlardır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahidettin Han’ın 1922 yılında yurt dışına çıkmaya mecbur edilmesi ile saltanat son bulmuştur. Yine Vahidettin Han’ın yurt dışında, 1926 yılında vefat etmesi ile de Halifelik sona ermiş oluyordu. Gerçi Sultan Vahidettin Han’ın yurt dışına çıkmaya mecbur olmasından itibaren, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi tarafından Halifelik ünvanı verilen Abdülmecid Efendi’nin halifeliği tartışmalıdır. Çünkü kendisinde devlet ve ordu gibi hilafetin ayrılmaz parçaları olan güçler bulunmuyordu. Bu bakımdan kendisini halife olarak kabul etmeyenlerce, son Halife Sultan Vahidettin Han’dır . Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği bir kanunla 3 Mart 1924 tarihinden itibaren Hilafet, tarihe mal olan bir müessese haline geldi. Konu ile ilgili kanun maddesi:
"Halife hal' edilmistir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Makamı Hilafet mülgadır"
Şeklindedir. İslam dünyasının l0l. ve Osmanlıların 29. halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin tartışmalı hilafeti, 1 yıl, 3 ay 14 gün sürdükten sonra böylece nihayete ermiştir.
Konu ile ilgili geniş bilgi bu kitabın “Sultan Vahidettin Han ve Rüyası” başlığı altında verilecektir.

 MUKADDES EMANETLER

Yavuz Sultan Selim Han’ın rüyasında aldığı talimatla karar verdiği sefer neticesi, Hilafet’in Osmanlı Padişahlarına geçmesi ile birlikte İstanbul’a getirilen Mukaddes Emanetler, 1517 yılından bu yana Topkapı Sarayı’nda bulunan "Hırka i Saadet Dairesi"nde büyük bir titizlikle korunuyor.
Topkapı Sarayı’nın Hırkai Saadet Dairesi olarak adlandırılan bölümünde muhafaza edilen "Mukaddes Emanetler", bazı Peygamberler, Peygamber Efendimiz ve yakınlarının değerli eşyalarından oluşur.  Mukaddes Emanetler, Topkapı Sarayı’nda Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan üçüncü avluda bulunan bir odada korunmaktadır. 
Burada muhafaza edilen ve Hilafet’in sembolleri sayılan bu emanet eşyalar nelerdir, nerede ve nasıl teslim alınmıştır?
Bu emanetlerin büyük bir kısmı, Yavuz Sultan Selim Han’a iki kişi tarafından teslim edilmiştir. Birincisi hilafeti Yavuz Sultan Selim Han’a devreden 3. Mütevekkil, diğeri ise Kahire’ye kadar gelerek Mekke ve Medine’nin anahtarlarını teslim eden Haremeyn Şerifi Eb Ul Berekat bin Muhammed’in oğlu ve elçisi Ebu Numey’dir.
Ayrıca Osmanlı Padişahları bazı eşyaları başka kanallardan elde ederek buraya getirtmişlerdir.
Gerek1517 yılında teslim alınan, gerekse başka kanallardan değişik zamanlarda elde edilen Mukaddes Emanetler günümüze kadar büyük bir titizlikle korunmuş, korunmaya da devam edilmektedir.
Sözü geçen Mukaddes Emanetler şu parçalardan oluşmaktadır:

Hırkai Saadet:

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in şair ve edip Kab bin Züheyr’e hediye ettiği hırka, Mukaddes Emanetler’in en önemlisi olarak sayılmaktadır. Dört Büyük Halife’den sonra, sırayla Emevilere ve Abbasilere intikal eden bu hırka, bir müddet Mısır’da muhafaza edilmiş ve Abbasi Halifeleri tarafından bazı merasimlerde giyilmiştir. Osmanlı Halifelerinden bazıları da çıktıkları seferlerde Hırkai Saadet’i yanlarında götürmüşlerdir.

Dendanı Saadet:

Peygamber Efendimiz’in Uhud Savaşı sırasında kırılan dişlerinin bir parçasıdır. Silindir şeklinde, altın çerçeveli, üzeri zümrüt ve yakut kaplı altın bir kutunun içinde muhafaza edilmektedir.

Sancakı Şerif:

Peygamber Efendimiz’in siyah renge yakın, yünlü kumaştan sancağıdır. Osmanlılar zamanında seferlere götürülen bu sancak, yıpranmış olduğu için yeşil bir kumaş üzerine tıpkısı yapılmıştır. Aslı da erimiş ve ufalanmış olması sebebiyle bir sandıkta yanında bulunmaktadır.

Sakalı Şerifler:

Hırkai Saadet dairesinde birçok Sakalı Şerif yani Efendimiz’in sakalından alınmış kıllar vardır. Bunlar altın çerçeveli camdan kutularda ve mücevher kutularında saklanmaktadır.

Kademi Saadet:

Peygamberimiz’in dört adet ayak izi. Hırkai Saadet dairesinde gömme dolapta muhafaza edilmektedir. Abdulmecid Han tarafından Trablusgarp’tan getirtilmiştir.

Mührü Saadet:

Hazreti Muhammed’in mührüdür. İlk halifeler tarafından kullanılmıştır. Hazreti Osman tarafından kuyuya düşürülerek kaybedilen mühür, orijinaline uygun olarak yeniden yapılmıştır. Bağdat’ta ele geçirilen mühür İstanbul’a getirilerek devrin halifesine teslim edilmiştir.

Namei Saadet:

Hazreti Muhammed’in çağdaşı olduğu devlet başkanları, ya da valilere, İslam’a davet için gönderdiği mektuplardır. Bunlardan birisi de 1850 yılında bir Fransız tarafından Mısır’da bir manastırın kütüphanesinde, İncil'in kapağına yapıştırılmış olarak bulundu. Peygamberimiz’e ait olduğu anlaşılınca Sultan Abdulmecid Han’a teslim edildi. O da buraya getirip diğer emanetlerin yanına yerleştirdi.

Süyufu Mübareke:

Muhtelif kılıçlar. Hırkai Saadet dairesinde bulunan 20 kılıçtan sadece 2 tanesi Peygamber Efendimiz’e aittir. Bu kılıçlardan biri Hazreti Davud Peygamber’e, diğerleri ise, Dört Halife ve Peygamberimiz’in ashabına aittir.

Kabe Anahtarları:

Muhtelif zamanlarda Kabe’nin yenilenen kilitleri, Mukaddes Emanetler arasındadır. Demirden altın ve gümüş kakmalı kilitler Osmanlı Devleti döneminde, uzun süre Davutpaşa’da korunmuş, daha sonra Hırkai Saadet dairesine getirilmiştir.

Kuranı Kerim:

Mukaddes emanetlerin en değerli olanlarından biri de Hazreti Osman Kuranı’dır. Hazreti Ebubekir döneminde bir araya getirilen Kuran sayfaları, Hazreti Osman döneminde mushaf halinde çoğaltılarak o günkü eyaletlere gönderilmiştir. Mushafların asıl nüshası ise Hazreti Osman’ın nezdinde bulunuyordu. Şehit edildiği sırada okumakta olduğu ve kanının damladığı Kuran, şu anda Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler arasındadır.

Seccade:

Ayrıca Hırkai Saadet dairesinde Peygamberimiz’in kızı Hazreti Fatıma’ya ait olduğu belirtilen bir seccade bulunmaktadır.
Mukaddes emanetlerin bulunduğu dairede Yavuz Sultan Selim Han zamanından beri görevli hafızlar tarafından kesintisiz olarak, sesli Kuranı Kerim okunmakta ve sürekli olarak hatim yapılmaktadır. 

TOP