2.ABDÜLHAMİD HAN VE RÜYALAR

  

 ONU TANIYALIM

Osmanlı Padişahları’nın otuzdördüncüsü ve İslam Halifeleri’nin doksandokuzuncusudur. Sultan Abdülmecid Han’ın ikinci oğlu olup, 1842 yılında doğdu. On yaşında iken annesini kaybeden Şehzade Abdülhamid için, özel hocalar bulunarak iyi bir eğitime tabi tutuldu. Arapça, Farsça, Tefsir, Hadis, Fıkıh ilimlerini ve fen bilgilerini öğrendi. Tahsilinden artan zamanlarını ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi.
Şehzade Abdülhamid’in zeka ve hafıza bakımından çok yüksek bir potansiyel olduğunu anlamış olan amcası Sultan Abdülaziz Han, onu çok iyi bir şekilde yetiştirmek gayesiyle gerekli tüm çalışmaları yapıyordu.  Nitekim Sultan Abdülaziz Han, onun daha serbest bir ortamda yetişmesini sağlamak, ayrıca dünyayı da yakinen öğrenmesi ve tanıması için, Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Şehzade Abdülhamid de bu imkanlardan en iyi şekilde istifadeye çalıştı. Yabancı basını devamlı takib ederek, dış devletlerin niyet ve emellerini ve gayelerine ulaşabilmek için uyguladıkları metodları çok iyi etüd etti. Ayrıca o, sanat ve ticaret faaliyetlerinde de bulundu. Kendisinin marangoz atölyesi ile çiftliği vardı. Toprak işleriyle meşgul oldu. Koyun besletti. Üstübeç madenleri işletti. Son derece cömert olan Şehzade, kazandığı paraları saltanatı sırasında din ve devlet işlerine ile fakir ve yoksullara sarfetti.

NELER YAPTI

Cuntacı, zalim ve İngiliz kuklası olan paşaların, Abdülaziz Han’ı tahttan indirip şehit etmeleri ile tahta çıkartılan 5.Murad Han’ın, akli melekelerinin noksan olması dolayısıyla, üç ay gibi kısa süre içinde tahttan indirilmesi sonunda, Abdülhamid Han’a sultanlık ve halifelik yolu açılmış oldu.
Sultan 2.Abdülhamid Han tahta çıktığında, devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına, Sırbistan ve Karadağ muharebeleri de eklenmişti. Girit’te huzursuzluk had safhadaydı. Rusya, bu karışıklıkta Osmanlı Devleti’nden en büyük payı kapma sevdasıyla savaş hazırlıkları yapıyordu. Yeni Osmanlı Padişahı ise aktif bir siyaset takip ediyordu. Bütün hükümet üyeleriyle mabeyn personelini saraya davet ederek bir yemek verdi. Burada yaptığı konuşmada milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi. Tersaneye giderek bahriyelilerle birlikte oturup asker yemeği yedi. Zaman zaman haber vermeden çeşitli camilere gidip, halkın arasında aynı safta namaz kıldı. Sultan’ın bu hareketleri asker ve halkın hoşuna gidiyordu. Nitekim herkeste ve özellikle orduda bir moral düzelmesi görüldü. Bunun neticesi olarak Sırp cephesindeki ordu önemli başarılar kazanmaya başladı. Osmanlı ordusu Belgrat’a girmek üzereyken büyük devletler işe karıştılar. Rusya’nın savaşa derhal son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine, Sırbistan ile üç aylık ateşkes imzalandı.
Diğer taraftan İngiltere, Şark Meselesi’nin İstanbul’da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. 23 Aralık 1876’da İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı’ndan sonra, batılı devletler Osmanlı Devleti için oldukça ağır sayılacak teklifler sundular. Bu toplantıdan bir gün önce 23 Aralık 1876’da, Osmanlı Devleti’nde Kanuni Esasi (Anayasa) ilan edilmiş ise de, batılılar bunu dikkate bile almadılar. Böylece Mithat Paşa ve arkadaşlarının batılı büyük devletleri Kanuni Esasi’yi ilan ederek etkileme çabaları meyve vermemiş oluyordu.
Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid Han, bu teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceği vaadine aldanan sadrazam Mithat Paşa, mecliste gayri müslimleri de kendi tarafına çekmek suretiyle, Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Harb aleyhinde rey kullanacak olanları peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Neticede meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Ayrıca Sultan Abdülhamid Han’ın devlet işleriyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmesini siyasi geleceği açısından tehlikeli gören Mithat Paşa, onu tahttan indirmenin yollarını aramaya başladı. Hatta Osmanlı Hanedanı’nı dahi ortadan kaldırmayı planlayan Mithat Paşa, konağında topladığı Namık Kemal, Ziya ve Rüşdü Paşalarla kendi taraftarı olan diğer devlet ileri gelenlerine "Ali Osman yerine Ali Midhat kurulsa ne olur?" demişti. Yine sadareti müddetince Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek ve Osmanlı ordusunun temeli durumundaki Harbiye Mektebi’ne Rum talebe almak gibi, Osmanlı Devleti’ni temelinden yıkabilecek faaliyetler içerisindeydi. Onun bu zararlı icraatları üzerine Sultan Abdülhamid Han, Kanuni Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurt dışına sürdü.
Diğer taraftan, Mithat Paşa sadrazamlıktan uzaklaştırılmış ancak, Tersane Konferansı kararlarını mecliste reddettirmekle Osmanlı Devleti’ni Rusya ile karşı karşıya getirmişti. Bu durumu düzeltmek için çok uğraşan 2.Abdülhamid Han, bütün çabalarının meclis ve paşalar tarafından boşa çıkarılması neticesinde savaş artık kaçınılmaz olmuştu. Nitekim 24 Nisan 1877 günü Rusya, Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan etti. Rumi 1293 senesine rastladığı için "93 Harbi" denilen bu savaş, Edirne Mütarekesi’ne kadar dokuz ay sürdü. Plevne’de Gazi Osman Paşa ve doğuda Ahmed Muhtar Paşa’nın kısmi başarılarına rağmen, savaş umumi bir bozgunla neticelendi.  Özellikle Plevne Müdafaası olarak tarihlere altın harflerle yazılan Gazi Osman Paşa’nın savunması, diğer paşalar tarafından gerekli desteği görememiş ve bu suretle büyük zaferler kazanılacakken tam tersi tecelli etmiştir.
Ruslar Edirne’yi de işgal ederek Yeşilköy’e kadar geldiler. Doğuda ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri Erzurum’a yaklaşmıştı. Savaşlarda on binlerce Müslüman Osmanlı vatandaşı şehid olurken, bir o kadarı da İstanbul’a akın akın göç ediyordu. Muhacirler bir plan içinde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmeye çalışıldı. Böylece Balkanlardan gelen, 93 muhacirleri denilen milyonlarca insan, Anadolu’ya yerleştirildi. Bugün bile hala o ızdıraplı yılların yaraları nesilden nesile anlatılmaya devam edilmektedir.
Bu sırada memleketin tek karar organı olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte ve milletvekilleri hiçbir meselede bir araya gelememekte idiler.
Bu vaziyet karşısında Sultan 2.Abdülhamid Han, İngiltere’yi devreye sokarak savaşın sona erdirilmesini sağladı. Arkasından devletin başına böyle bir felaketin gelmesine sebep olan, savaşın bitmesi ile de, bu durumda kendilerinin hiçbir mesuliyeti yokmuş gibi Padişah’ı suçlamaya başlayan Meclisi Mebusan’ı süresiz kapattı. Bu arada Rusya, ateşkesin sağlanmasından hemen sonra, Osmanlı Devleti ile antlaşma imzalayarak galip gelmenin avantajını iyi kullanmak istiyordu. Nitekim 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Osmanlılar için çok ağır ve feci şartlar getiriyordu. Söz konusu antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını savaş tazminatı ödeyecekti.
Sultan 2.Abdülhamid Han, devleti için çok tehlikeli olan bu antlaşmayı kabul etmedi. Diğer taraftan Ortadoğu’daki çıkarlarının tehlikeye düştüğünü gören İngiltere de Paris Antlaşmasını ihlal ettiği iddiasıyla Ayastefanos Antlaşması’nın milletlerarası bir konferansta gözden geçirilmesini istedi. Ayrıca İngiltere toplanacak olan bu konferansta Osmanlı Devleti’ni desteklemek vaadi ile bazı tavizler kopardı. Padişah, Kıbrıs’ta hükümranlık haklarına asla zarar verilmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle adanın İngiltere’ye belli bir süre geçerli kalması şartıyla, üs olarak verilmesini içeren antlaşmayı onayladı. Böylece Osmanlı, Rusya’ya karşı İngiltere’yi dost olarak yanına almış bulunuyordu. Ayastefanos Antlaşması’nın maddelerini yumuşatan yeni bir antlaşma böylece imzalanmış oluyordu. Bu haliyle bile bu anlaşma Osmanlı Devleti’nin imzalamak zorunda kaldığı en büyük kayıpları içeren anlaşmalardan biridir.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın tahta çıktığı iki yıl içinde gelişen feci olaylarda, Padişah’ın sorumluluğu yok denecek kadar azdı. Çünkü bu sırada Osmanlı dış siyasetine yön veren devlet adamları, yabancı diplomatların tesirinden çıkamıyorlardı. Devletin yüksek menfaatlerini bir kenara iterek yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı. Abdülaziz Han gibi değerli bir padişahı da, bundan dolayı ihtilalle düşürmüşler ve şehit etmişlerdi. Bu felaketler dolayısıyla devletin dış itibarı sarsılmış, İstanbul ve Berlin kongrelerinde yabancı devlet adamları tarafından devlet adamlarımız hakaret derecesine varan muameleye maruz kalmışlardı. Bu sebeple milletlerarası politikada devletin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü savunmayı birinci hedef gören Sultan 2.Abdülhamid Han, hükümet üyelerinden bu hususta raporlar istedi.
Ayrıca son yüz yıldır Osmanlı Devleti’nin başına gelen felaketlerin, dış devletlerin piyonu olmuş Osmanlı devlet adamlarının basiretsiz tutumlarından kaynaklandığını anlayan ve Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden para bile alanları gören Padişah, devlet hizmetinde çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Nitekim Sultan 2.Abdülhamid Han da hatıralarında bu teşkilatı; "Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde devletine ihanet edenleri tanımak ve takib etmek için" kurduğunu belirtmektedir.

PADİŞAH DİZGİNLERİ ELE ALIYOR

Sultan 2.Abdülhamid Han, yakın geçmişteki olayların da aydınlanmasını istiyordu. Bu maksatla, amcası Sultan Abdülaziz Han’ı şehid ettiren Mithat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için, Yıldız Mahkemesi’ni kurdu. Bu sırada suçluluğun verdiği bir duygu ile mahkemeye çıkmaktan korkan Mithat Paşa, İzmir’de Fransız Konsolosluğu’na sığındı. Fransızlar, Mithat Paşa’yı teslim etmek istemedilerse de, Padişah’ın sert direktifi karşısında duramayıp teslime mecbur kaldılar. Nitekim mahkeme sonucunda da suçlu görülen Mithat Paşa ve arkadaşları idama mahkum edildiler ise de, Padişah verilen cezaları müebbed hapse çevirdi. Bu da onun kan dökülmesine asla taraftar olmadığının bir delili olarak anılmaktadır.
Öte yandan devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan 2.Abdülhamid Han, bilhassa savaşlardan kaçınma yoluna gitti. O, savaşlardan zaferle sona erenlerin dahi milleti yorup bitirdiği görüşündeydi. Saltanatı müddetince daima idareli davrandı. Devletin pek çok ihtiyaçlarını hazineden para almak yerine kendi kesesinden ya da başka kaynaklardan karşıladı. Padişah öncelikle devleti ekonomik alanda düştüğü borç bataklığından kurtarmak istiyordu. Alacaklı devletlerin başında İngiltere ve Fransa geliyordu. Rusya da, Berlin Muahedesine göre tazminat alacaklısı durumundaydı. Padişah, 20 Aralık 1881’de yayınlanan Muharrem Kararnamesi’yle borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan “Duyunu Umumiye” teşkilatına bırakılıyordu. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar, verdikleri borçları muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında borçların yarısından fazlasını sildirmeye muvaffak olmuştu. Alacaklılar alacaklarını belirli şekilde tahsil edebilecekleri için memnundular. Meselenin bu şekilde halli ve Osmanlı Devleti’nin üzerinden ekonomik baskının kalkması, Sultan 2.Abdülhamid Han’ın büyük başarılarından biri oldu.
Osmanlı Devleti’ne hasta adam gözü ile bakıldığı ve topraklarının paylaşılması hesapları yapıldığı bir devrede başa geçen Sultan 2.Abdülhamid Han’ın, devletin idaresini bizzat eline aldığı 1878’den sonraki dış siyaseti, dahiyane bir mahiyet arz etmektedir. Padişah’ın dış siyaseti prensip itibariyle basit fakat uygulaması bakımından zordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip etmek üzere sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu. Osmanlı ülkesiyle ilgili bütün dünyada çıkan yazılar ve dış temsilciliklerden Padişah’a gelen raporlar burada toplanır ve değerlendirilirdi. 2.Abdülhamid Han, zaman zaman önemli gördüğü meselelerde yerli ve yabancı ilim adamlarından dış politika konusunda bilgi alırdı. Padişah’ın dış politikada hedefi Osmanlı Devleti’ni savaştan uzak, barış içinde yaşatmak ve her bakımdan güçlü bir hale getirmekti. Devletlerarası rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bir devirde böyle bir siyaseti uygulamak gerçekten zordu. Padişah bilhassa Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerinde birbirleriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı. Bu sebeple milletlerarası şartlar değiştikçe onun siyaseti de değişiyordu.
Sultan 2.Abdülhamid Han’ın İslam dünyasındaki itibarı pek fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika’daki Sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. Padişah’ın, Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve Bulgaristan Prensleri ise, Padişah’a bağlıydılar. Yanya ve Girit vilayetlerine göz diken ve Osmanlı hududunda tecavüzkar faaliyetlerde bulunan Yunanistan’a 1897 yılında haddini bildirmeye muvaffak oldu…
 Yunanistan ile savaşı göze alması ve kazanması, onun açısından büyük bir başarıdır. Bu savaşta Avrupa devletlerine rağmen Padişah’ın savaşı kabul etmesi dikkat çekicidir. Ancak yine saldırının Yunanistan tarafından geldiği unutulmamalıdır. Bu savaşla ilgili hatırlanması gereken bir husus ise, hala Osmanlı Devleti’nin, büyük devletlerin baskısı altında olduğu gerçeğidir. Çünkü savaşta Osmanlı ordusu Atina yakınlarına kadar girmesine, kısa sürede Yunanistan’ı ele geçirmesine rağmen, dış devletlerin müdahaleleri yüzünden çok az bir tazminat dışında bir şey kazanamamış olmasıdır. Olayın detayı şöyledir:

DÖMEKE MEYDAN MUHAREBESİ

Girit Adası’nda, Halepa Sözleşmesi ile Rumlara geniş haklar verilmiş, ancak bu durum da onları memnun etmemişti. Rumlar, adanın yönetiminde daha etkili olabilmek ve adayı Yunanistan’a bağlamak amacındaydılar. 1878’den itibaren, bu amaçlarına ulaşabilmek için uygun bir ortamın çıkmasını beklemeye başlamışlar ve bu arada bazı girişimlerde bulunmuşlardı.
Nitekim, Girit Rumları 1885’te Bulgaristan ile Şarki Rumeli’nin birleşmesi üzerine doğan Balkan bunalımından yararlanmak için harekete geçtiler. Girit’in Yunanistan’a bağlanmasını istediler. Yunanistan da büyüyen Bulgaristan’a karşı dengeyi sağlamak gerekçesiyle, Girit’i ele geçirmeye kalkıştı ve Ada Rumları’nı isyan için kışkırtmaya başladı.
Girit Rumları, Halepa Sözleşmesi’nin iyi uygulanmadığını ileri sürerek 1888’de yeniden ayaklandılar ve adanın Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkan Türklere saldırılara başladılar. Bunun üzerine Osmanlı, Girit’e asker gönderdi ve isyanı bastırdı. 26 Ekim 1889’da yayınlanan bir fermanla Girit valisine olağanüstü yetkiler verilerek yanına bir de komutan atandı. Valinin geniş yetkileri vardı:
 Girit meclisine başkanlık yapmak ve görüşmeleri yönetmek, meclisin aldığı kararları onaylamak veya reddetmek, meclisin çalışmalarına son verebilmek gibi yetkilerle donatılmıştı.
Daha evvel adaya verilmiş olan imtiyazlar da bazı sınırlamalara tabi tutuldu.
Girit Adası’nda bu gelişmeler olurken, Yunanistan da Bulgaristan olaylarını fırsat bilerek Girit, Epir ve Güney Makedonya’yı kendisine katmak amacıyla, Osmanlı sınırlarında bazı askeri hazırlıklara başladı. Bunun üzerine, Balkanlarda yeni bir bunalımın çıkmasını kendi çıkarlarına aykırı bulan büyük devletler, İngiltere’nin önerisi üzerine Yunanistan’a baskı yaparak, askeri girişimlerine son vermesini istediler. Yunanistan’ın buna karşı çıkması üzerine de, Fransa dışındaki beş büyük devletin ortak donanması Yunanistan’ı kuşattı. Teselya’ya hücum eden bir Yunan askeri birliği de, Osmanlılar tarafından püskürtüldü. Bunun üzerine Yunanistan, büyük devletlerin de isteğine uyarak bir kısım askeri terhis ederken; büyük devletler de Haziran 1889’da deniz kuşatmasını kaldırdı. Böylece, Yunan emelleri bir süre frenlenmiş ve yeni bir Osmanlı-Yunan çatışmasının çıkması önlenmiş oldu.
1894 Haziran’ında ise Rumlar Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve adaya Hıristiyan vali atanmasını istediler. Osmanlı Devleti, 1895 Yılı mayıs ayında Kara Todori Paşa’yı adaya vali olarak atadı. Fakat bu Hıristiyan vali, öncekiler gibi azimli olmadığı için adadaki karışıklığı gideremedi. Ertesi yıl, onun yerine Girit valiliğine getirilen Turhan Paşa da, bu hususta büyük bir başarı sağlayamadı. Bütün bu çabalara rağmen, Girit’teki Hanya, Kandiye ve Resmo’da olaylar önlenemedi. Rum çetelerinin saldırılarına karşı korumasız kalan Türkler için, kırsal bölgelerde yaşama imkanı kalmamıştı. Sahillerdeki kasaba ve limanlarda Türkler, iç bölgelerde ise Rumlar çoğunluğu oluşturmaya başladılar.
Rumlar, Türklere karşı vahşi bir terör uygulamasına girişmişlerdi. Yunanistan’dan yardım gören çeteler, Türk köylerini ve hatta kasabalarını basarak Müslüman halkı kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar ayırdetmeden öldürüyor, mallarını yağmalıyor, evlerini barklarını yerle bir ediyorlardı. Çok geçmeden, Türkler de teşkilatlanarak kendilerini savunmaya ve çetelerin yuvalandıkları yerlere karşı saldırılarda bulunmaya başladılar. Girit’teki konsoloslar, Türklerin varolma savaşını her zamanki gibi tek yanlı olarak değerlendirerek duruma müdahale edilmezse, Hıristiyanların yok edileceğini bildirdiler. Fransa ve İtalya da bölgeye gönderdikleri savaş gemileriyle Girit olaylarına müdahale etme girişimlerinde bulunurken, bu davranış diğer devletlerce benimsenmedi. Bu arada, Sultan 2.Abdülhamid Han asilere karşı harekete geçerek, Avrupalı büyük devletler müdahale etmeden olayların bastırılması için adaya on altı tabur asker gönderdi.
Büyük devletlerin elçileri de kendi aralarında anlaşarak Osmanlı Hükümeti’nden Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve Ada Genel Meclisi’nin toplanmasını istediler. Sultan bunun üzerine Avrupa devletlerinin baskısı üzerine, Halepa Sözleşmesi’nde tespit edilmiş olan bütün maddeleri uygulamaya hazır olduğunu ilan etti.
Neydi bu sözleşme?  23 Ekim 1878’de imzalanmış bulunan Halepa Sözleşmesi’nin esasları şunlardı: 
Girit valisi beş yıl süreyle atanacaktı. Valinin bir yardımcısı bulunacaktı. Vali; Müslüman ise yardımcısı Hıristiyan, Hıristiyan ise yardımcısı Müslüman olacaktı.
Girit Genel Meclisi; 49 Hıristiyan, 31 Müslüman üyeden meydana gelecek, aldığı kararlar Osmanlı kanunlarına aykırı olmayacaktı.
Girit’te Türkçe’nin yanında, Rumca da resmi dil olarak kabul edilecekti.
Vergi gelirlerinin yarısı adanın kamu hizmetlerine harcanacak, eğer adanın geliri giderlerini karşılayamayacak olursa, devlet yardım edecekti.
Bunlara ek olarak da, genel af ilan edilecek, halk ruhsatlı silah taşıyabilecek ve devlete ait topraklardan yararlanabilecekti.
2.Abdülhamid Han, işte bu Halepa sözleşmesi gereği ilk adım olarak adada genel af ilan etti. Sisam’ın eski prensi Georgis Beroviç’i de vali olarak atadı.
Ancak Rumlar, sudan bir bahane icat ederek yeniden ayaklandılar. Girit’teki Türkler de, Rumlara verilen imtiyazları kabul etmeyerek Babıali’nin bu tutumunu protesto için 4 Şubat 1897’de ayaklandılar. Böylece Girit adasında bir iç savaş başlamış oldu. Osmanlı Devleti, büyük devletlerin karşı çıkması üzerine adaya yeni askeri birlikler gönderemediğinden, olayları kontrol altına alamadı.
Okuyucularım, burada bugün Kıbrıs’ta ne planlar uygulanıyorsa, eskiden Girit’te de aynı entrikaların çevrilmiş olduğunu anlayacaktır. Konuya dönersek:
  Balkanlarda yeni bir bunalımın çıkmasını istemeyen Avrupa devletleri, İstanbul ve Atina’ya, bir savaşa yol açmamaları için baskı yapıyorlardı. Fakat Yunanistan bir yandan Girit’e asker gönderirken, bir yandan da Yunan ordusunu seferber hale getirmekte ve Teselya sınırına yığınak yapmaktaydı. Buna karşılık Osmanlı Devleti de askeri hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Osmanlı-Yunan ilişkilerinin bu şekilde gerginleşmesi üzerine İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya, Girit’e ortak bir donanma göndermeye karar verdiler.
14 Şubat 1897’de Albay Timalen Vasos komutasındaki bir Yunan birliği, Yunan Kralı adına işgal için Girit’e çıktı. Albay Türklere her türlü vahşeti yaparak kendisine verilen görevin icaplarını yerine getirmeye çalıştı. Vasos, 16 Şubat 1897’de Yunan Kralı adına, adayı Yunanistan’a ilhak ettiğini bildiren bir beyanname yayınladı. Yunan Başbakanı Deliyanis de, Yunan Meclisi’nde, Girit’in Yunanistan’a ait olduğunu bir deklerasyon yayınlayarak resmen açıkladı.
Bu bir savaş sebebiydi. Osmanlı Devleti, olayı şiddetle protesto etti. Büyük devletler de 2 Mart 1897’de Yunan Hükümeti’ne müşterek bir nota vererek, 6 gün zarfında Girit’ten askerini ve harp gemilerini geri çekmesini, aksi takdirde şiddetli tedbirlere başvurulacağını bildirdiler. Yunan Hükümeti, ada sularındaki savaş gemilerinin bir kısmını geri aldı ise de, Rumları "Türklerin fanatik teröristleri”ne terk edemeyeceği için adadan askerlerini çekemeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine büyük devletler, 21 Mart 1897’de Girit’i kuşatarak adada özerk bir yönetim kurulduğunu açıkladılar. Ertesi günü de adaya asker çıkartıp Girit’i geçici olarak işgal ettiler.
Bu durum Yunan kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. Etniki Eterya’nın etkisi altında bulunan Yunan Hükümeti ve kamuoyu, Osmanlı Devleti’ne savaş açılmasını istemeye başladı. Girit’teki hareket serbestisi kısıtlanan Yunanlılar, bu sefer Teselya sınırında ihlal ve tahrik eylemlerine başvurarak, Osmanlı Devleti ile harp isteyen kamuoylarının, Makedonya’ya dönük ihtiraslarını gerçekleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Etniki Eterya’nın ajanları vasıtasıyla ayaklandırılacak olan Makedonya Rumlarının yanı sıra, Balkanlarda bulunan diğer topluluklar da, Osmanlı Devleti’ne savaş açacaklar, Yunanistan da bu yolla zafer elde edebilecekti. Bu planı gerçekleştirmek için, Yunan subayları komutasındaki çeteler, Osmanlı sınırına tecavüze başladı. 9-10 Nisan 1897’de Kalabaka’da Osmanlı sınırını on beş kilometre kadar geçtiler. Ancak Osmanlı kuvvetleri karşısında tutunamayarak Yunanistan topraklarına geri çekilmek zorunda kaldılar.
Yunan saldırılarının devamı üzerine, Yıldız Sarayı’nda toplanan Osmanlı devlet adamları savaşa karar verdiler. On beş dakika sonra, Padişah’ın da bu kararı onaylaması üzerine, orduya savaş emri verildi. Bu sırada Yunan ordusunun, eşkiya saldırısı süsü vererek hududu geçtiği haberi geldi. Böylece 17 Nisan 1897’de Osmanlı-Yunan savaşı başlamış oldu.
Savaş başladığı sıralarda devletlerarası politik durum Osmanlı Devleti’nin lehineydi. Yunanistan büyük devletlerin uyarılarını dinlememiş ve barışı bozan taraf olmuştu. Makedonya’da büyüyen bir Yunanistan Devleti’nin bulunması öteki Balkan Devletlerinin çıkarlarına ters düşüyordu. Bu sebeple Bulgaristan, Sırbistan ve Avusturya, bu arada Yunanistan’ın o tarihlerde daha fazla büyümesini istemediklerinden tarafsız kaldılar. İngiltere ve Fransa zaten tarafsız kalacaklarını bildirmişlerdi. Almanya da, yeni yeni politik ve ekonomik ilişkilerini geliştirdiği Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yanaydı. Rusya ise bütün bu devletlere karşı çıkarak Yunanistan’a tek başına yardım edemezdi. Böylece Osmanlı Devleti ile Yunanistan, yalnız olarak karşı karşıya kalmışlardı.
Türk-Yunan savaşı, bu ortam içerisinde 18 Nisan 1897’de fiilen başladı. Ethem Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Yunanlıları, arka arkaya yenilgiye uğratarak, Yenişehir ve Tırhala’yı ele geçirerek kovalamaya başladı. Sonucu kesin olarak tayin eden savaş ise, 15-17 Mayıs 1897’de Dömeke’de yapıldı. Burada Türk ordusu Yunanlıları kesin ve ağır bir yenilgiye uğrattığını ifade etmezden önce bir rüya olayını nakletmekte fayda vardır:

BİR RÜYA VE SONUÇ
 
Osmanlı ordusu, Dömeke üzerine yürüyüşe geçerken; Müşir Edhem Paşa, Alasonya Ordusu umumi karargahının Tekke Köyü’ne nakledilmesi için emir verdi. Emri alan tümenler Dömeke üzerine bütün silah ve cephaneleriyle birlikte yürüyüşe geçmişlerdi.
Umumi karargahın bütün üst düzey kumandanları, Müşir Edhem Paşa başkanlığında toplanarak; imha savaşı olan meydan savaşının son hazırlıklarını müzakere edip, esasa bağladılar. Netice en mahrem usullerle tümen kumandanlarına bildirildi.
Cephede ordunun vaziyeti bu durumda iken, Yıldız Sarayı’nda bir görüşme oluyordu:
 Sultan 2.Abdülhamid Han kalp gözü açık, veli bir padişahtı. Hatta Şazeli tarikatına mensup olduğu gibi, Şeyh Efendi’nin vefatından sonra, kendisinin tarikatın şeyhi olduğu da kayıtlıdır.
  İşte bu tarikatın şeyhi Eb Ül Hüda Efendi, 2.Abdülhamid Han’a bir rüyasını anlatmıştır.  
Şeyh Eb Ül Hüda Efendi rüyasını şöyle anlatır:
“Mayıs ayının 15. gününü 16. gününe bağlayan gece, yatsı namazını eda etmiş, hiç konuşmadan yatağıma girmiştim. Uykumun ilk safhasında rüya başlamıştı. Kapkara ufuklarda yalçın kayalardan müteşekkil bir tepe görülmekteydi. Bu tepenin üzerinde bir yanardağ krateri gibi ateşler kaynıyordu. Kaynama az sonra, ateşlerin yayılması safhasına bürünüyordu. Yayılan ateş tepenin her tarafından bir lav halinde aşağıya dökülüyordu. Bu sırada ellerinde kırmızı bayraklar olduğu halde tepeye doğru koşuşan askerler geliyordu. Bunlar tepeye yaklaştıkça çoğalıyorlardı.
Tepenin üzerinde namütenahi irilikte kara cüppeli bir papaz beliriyor, ellerini ateş kaynayan çukura uzatıp avuçlarına aldığı ateşleri koşan askerlerin üzerine serpiyor, tepeye yaklaşanları engellemeye çalışıyordu.
Birden bire ortalığı sarmış kara dumanı yırtan bir hilal zuhur etti. Kara cüppeli papaz büyük bir öfke ile hilali kavrayıp yere çalmak niyetiyle atıldı. Fakat hilal yay gibi gerilip, bir şimşek olup, papazın kafasına çakarak onu kül yığını haline getirdi. Hilal, artık bir yıldırım olmuştu. Durmadan açılıp kapanmakta, her tarafa göz kamaştırıcı yıldırımlar yağdırmaktaydı. O esnada Şark tarafından yeşil elbise giymiş bir zat belirdi. Sağ elinin şehadet parmağı önce hilale doğruldu. Bir işaretle hilali sükunete getirdi. İkinci hedef ateşler püskürten kraterdi. İkinci işaret, akan ateşleri billur gibi akan sulara çeviriverdi. Üçüncü ve son hedef tepeye hücum eden kırmızı bayraklı askerlerdi. Bu askerler mutlu İslam askerleriydi.. İşaret üzerine Allah Allah! diyerek uçarcasına koşmaya başladılar. Ellerindeki şanlı sancağımızı zirveye diktiler.
Şevketmeabım; gözlerimi açtığımda, kulaklarımda ‘Nasrun minellahu fethun karib’sesleri çınlıyordu. İnşaallah yarına kalmaz zafer haberi alacaksınız”
Diyerek anlatımını bitirdi.
Boğuk, fakat ahenkli bir ses Şeyh Efendi’ye, “Rabbi yessir vela tüassir Rabbi temim bilhayr”diye cevap veriyordu. Bu sesin sahibi Cennetmekân 2.Abdülhamid Han idi.  
 
RÜYA GERÇEK OLMUŞTU

Bu savaşta Yunanistan kesin ve ağır bir yenilgiye uğramıştı. Rüyanın anlatılmasının ertesi günü gelen zafer haberi, yurdun her tarafında bayram havası esmesine sebep olmuştu.
Bu yenilgiden sonra Yunan ordusu hızla geri çekilmeye başlamış, halk dehşet içinde kalmış, hükümet ise ne yapacağını şaşırmıştı. Önünde artık ordu diye bir şey kalmamış olan Türk askerinin, Yunanistan'ı baştanbaşa işgal etmesine ve başkent Atina’yı ele geçirmesine hiçbir engel kalmamıştı.
Yunanlıların bu kadar ağır yenilgi almasından hoşlanmayan Avrupalı devletler, savaşı bir an önce bitirmek için Osmanlı Devleti’ne müdahale etmeye başladılar. Bu arada, Yunanistan’da da iktidar değişikliği olmuş, yeni Yunan Hükümeti, Avrupalı devletlere ve sonra da Rusya’ya başvurarak, mütareke yapılmasının sağlanmasını istemeye başlamıştı. Bunun üzerine, Rus Çarı, Sultan 2.Abdülhamid Han’a telgraf göndererek savaşın durdurulmasını istedi. 2.Abdülhamid Han ise ateşkes şartlarının oluştuğuna kanaat getirerek, Türk ordusunun nihai taarruza hazırlandığı sırada mütareke yapılması için emir verdi (20 Mayıs 1897). Yunanlıları kendi elleriyle hazırladıkları kötü durumdan yine büyük devletlerin müdahaleleri kurtarmış oldu.
Avrupalı devletler ve Rusya, Babıali ile Yunanistan’ı harp hususunda başbaşa bıraktıkları halde, barış şartlarının tespiti için devletlerarası bir konferansın toplanmasını istediler. Bu maksatla 3 Haziran 1897’de toplanan İstanbul Konferansı’na, Osmanlı Devleti’nin temsilcisi ile Yunanistan adına hareket eden Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın İstanbul büyükelçileri katıldılar. Dört ay süren görüşmelerden sonra, 18 Eylül 1897’de, Teselya sınırındaki bazı düzeltmeler dışında genel hatlarıyla savaştan önceki statüyü esas alan bir önbarış imzalandı.
Yunanistan’ın bu esasları kabul etmesi üzerine de, Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında, 21 Ekim 1897’de İstanbul’da ikili barış görüşmelerine başlandı. Kesin barış antlaşması ise 4 Aralık 1897’de imzalandı. On altı maddeden meydana gelen İstanbul Antlaşması’nın önemli maddeleri şunlardı:
1- Türk ordusu tarafından ele geçirilmiş olan Teselya, küçük sınır değişiklikleri yapılmak şartıyla, Yunanistan’a geri verilecek, sınır savaştan önceki duruma getirilecektir.
2- Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne 4 milyon lira savaş tazminatı, ayrıca savaş sırasında halka verdiği zararlara karşılık 100 bin lira tazminat ödeyecektir.
3- Osmanlı Devleti, savaş tazminatının ödenmeye başlanmasından bir ay sonra Teselya’yı boşaltacaktır.
Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin baskısıyla yapılan bu antlaşmayla savaş meydanında göstermiş olduğu büyük başarıdan yararlanamamış, masabaşı diplomasisinde kazandıklarını kaybetmiştir. Çünkü büyük devletlerin hemen tamamı Yunanistan’ın arkasında yer alıyorlardı.
Bu müdahaleler karşısında 2.Abdülhamid Han, yeni bir dış politika izlemeye başlamıştır. 1876’dan beri Kıbrıs’ta, Mısır’da ve diğer dış olaylarda kendisine dost görünen İngiltere’nin, artık Osmanlı’yı parçalamak amacı taşıdığı düşüncesiyle, Almanya ile sıcak ilişkiler kurulmasına öncelik ve ağırlık verilmeye başlanmıştır.  
 
2.ABDÜLHAMİD HAN VE YAHUDİ DEVLETİ
 
 Osmanlı Devleti’nin Filistin topraklarında özellikle Yahudilere karşı uyguladığı, hukuki ve siyasi nizamı bilmeyenler, bu coğrafyada İslam dünyasının üzerine çökmüş olan bütün felaketlerin, Osmanlı hakimiyetinin kötü bir yadigarı olduğunu savunmaktadırlar. Halbuki olaylar bunun tam tersidir.
Bankerlik, tefecilik ve çeşitli ekonomik oyunlarla zenginleşen Yahudiler, artık bir Yahudi Devleti’nin kurulması zamanının geldiğini düşünerek adımlar atmaya başladılar.   Meşhur siyonist Theodor Herzl başkanlığında, 1897 yılında, İsviçre’nin Basel Şehrinde 1.Siyonist Kongresi’ni toplamışlardı. Yahudi bankerler ve zenginler, Yahudi Devleti kurmak için seferber edilmişlerdi. Avusturya Büyükelçisi’nin tavassutu ile, Teodor Herzl 1901’de 2.Abdülhamid Han tarafından kabul edildi. Herzl, 1492 yılında İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinden Yahudi göçmenlerin Osmanlı Devleti tarafından kabul edildiğini Padişah’a hatırlattı. Filistin’de satınalacakları topraklar üzerine yerleşmek istediklerini masumca izah etti. Eğer bu teklif kabul edilirse, Osmanlı’ya sadık vatandaş olacaklarını ve Osmanlı Devleti’ne milyonlarca altın yardım edeceklerini, Osmanlı Devleti’nin bütün dış borçlarının böylece ödenebileceğini ifade ederek, toprak satınalma tekliflerini sundu. Bir siyonistin Cihan Sultan’ına yaptığı bu çirkin teklifi şiddetle reddeden 2.Abdülhamid Han:
“Bu toprakların bir karışını bile satamam, çünkü bu topraklar bana değil, halkıma aittir. Halkım bu toprakların her karışı için kanını feda etmiştir… Türk İmparatorluğu bana değil Türk halkına aittir. Bu yüzden onun hiçbir parçasını veremem. Bırakın Yahudiler paralarını kendilerine saklasınlar. İmparatorluğum çökerse Filistin’e para ödemeden sahip olacaklar. Cesetlerimiz paylaşılabilir fakat yaşayan bir vücut üzerinde herhangi bir operasyon yapılmasına izin veremem.”
Diyerek şiddetle reddetti.
Yahudiler, Avrupa basınında yer alan Osmanlı aleyhtarı yazıları durdurmaları karşılığında Filistin’de yerleşme hakkına sahip olabileceklerini ümit ediyorlardı. İkincisi, Yahudi bankerler Avrupa mali piyasalarında oldukça etkiliydiler. Osmanlı borç bonolarının önemli bir kısmı Avrupalıların elindeydi. Bu bonoları geri alabilmenin yegane yolu ise Yahudilerin yardımına başvurmaktan geçmekteydi. Kısacası, Filistin toprakları karşılığında, tüm Yahudi mali kaynakları ve basın organları Osmanlı Devleti’nin emrine amadeydi.
Toprak talebi çeşitli vesilelerle bir çok defa Sultan’a iletildi ise de, bunun asla mümkün olamayacağı görüldü.
İkinci bir defa da Teodor Herzl, 2.Abdülhamid Han’la yine yüz yüze konuşma fırsatı buldu ve Osmanlı Devleti sınırları içersinde yaşayan Yahudilere göstermiş olduğu şefkatten dolayı kendisine şükranlarını sundu. Bu görüşme esnasında Herzl, büyük güçlerin Osmanlı Devleti için ne kadar önemli bir tehdit olduğu konusunda sultanı ikna etmeye çalıştı. Herzl’e göre, Mezopotamya’nın tüm zenginlikleri İngilizler, Almanlar ve Fransızlar tarafından sömürülmekteydi. Osmanlı Devleti’ni Batılı devletlerin ekonomik zincirinden kurtarmanın yegane yolu Filistin’de Yahudi yerleşim merkezlerinin kurulmasına izin vermekten geçmekteydi. Yahudilerin diğer yardımı ise, Avrupa’daki borç bonolarının toplanması konusunda yapılacaktı. Bu bonoları geri almak Yahudiler için oldukça kolaydı, çünkü Yahudiler için paranın efendisi sözü boşuna söylenmemişti. Ve son olarak da Sultan’dan, Türkiye’de tarım, endüstri ve ticaretin geliştirilmesi için Osmanlı-Yahudi Şirketi’nin kurulmasını istedi.
Bundan bir müddet sonra 2. Abdülhamid Han Herzl’i saraya çağırdı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kapılarını Yahudilere açmaya hazır olduğunu söyledi fakat bazı şartları vardı. Şunlar teklif edildi:
Gelecek olan Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’na gelmeden önce “Osmanlı uyruğunu” kabul edeceklerdi.
Özellikle Yahudi halkı nereye isterse oraya yerleşebilecekti fakat Filistin toprakları hariç…
Yahudiler bu şartları kabul ettikleri takdirde, Yahudi bankerler Osmanlı borçlarını yeniden yapılandıracaklar, bunun karşılığında ise madenlerin işletilme hakkına sahip olacaklardı. Mevcut madenler ve yeni maden ocakları Yahudiler tarafından işletilebilecekti. Fakat anlaşmanın maddeleri Yahudileri memnun etmemişti. Herzl’e göre, Sultan’ın bahşettiği ayrıcalıklar Yahudi toplumunu ikna etmek için yeterli değildi.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra 2.Abdülhamid Han Theodorl Herzl’i tekrar saraya davet etti ve borçların yapılandırılması konusunda Fransızlarla devam etmekte olan görüşmelerden kendisini haberdar etti. Yani “eğer siz bize mali yönden destek olmazsanız, bu işi Fransızlara vereceğim” demek istiyordu. Ama Yahudi bankerlerin daha iyi bir teklif vermesi halinde, bu projeyi Fransızlar yerine, tebaası olan Yahudilere vermeyi tercih edecekti. Bu iyiliklerine karşın, sultan şefkatli kanatlarını Yahudi tebaasının üzerinden eksik etmeyecekti. Herzl bu teklife, yeni bir teklifle karşılık verdi. Öncelikle ödenmemiş borçların faiz tutarı olan 1.5 milyon pound ödemeyi ve daha sonra da 30 milyon pound değerindeki Osmanlı borçlarının Yahudi bankerler tarafından ödenmesini teklif etti.  Böylece, Osmanlı Devleti hem Duyunu Umumiye’den, hem de büyük güçlerin baskısından kurtulacaktı. Tabii ki bu kadar hizmet karşılıksız olamazdı. Ödül olarak Akka’yı ve Hayfa’yı istemekteydi.
Fakat Herzl de bu teklifinin kabul olmayacağını adı gibi biliyordu. Çünkü 2.Abdülhamid Han, Yahudi yerleşimi konusunda oldukça hassastı. Yahudilerin yerleşim yeri konusunda ısrarcı olması ve toprak talebinde bulunması sonucunda, dış borçların yeniden yapılandırılması projesi Fransa’ya verildi. Aslında, 2.Abdülhamid Han bu görevi Fransızlar yerine elbette Yahudi bankerlere vermek istiyordu. Çünkü Fransa borçlardan dolayı Osmanlı Devleti üzerinde baskı oluşturabilirdi, fakat Yahudi bankerlerinin (yani kendi tebaasının) böyle bir şey yapması söz konusu olamazdı. 2.Abdülhamid Han’ın Filistin konusundaki hassasiyeti projenin Fransa’ya verilmesinde önemli rol oynamıştı. Fakat petrol gibi önemli yeraltı kaynaklarının işletilmesi, yine Yahudilere verilmişti çünkü Osmanlı Devleti’nin ne teknolojisi ne de yetişmiş insan gücü bu yeraltı kaynaklarının işletilebilmesi için yeterli değildi.
O zamanlar, Osmanlı vatandaşları arasında yabancı düşmanlığı oldukça yaygındı. Müslüman tebaa, büyük güçlerin tüccar ve zanaatkarlarına şüphe ile bakıyor ve madenlerin yönetiminin yabancı insanlara verilmesini hoş karşılamıyordu. Madenlerin işletilmesi Yahudilere verilirse, zaten Osmanlı uyruğunu kabul ettikleri için, halkın bu olaya tepki göstermesi beklenemezdi.
2.Abdülhamid Han’ın asıl korkusu, dış borçların ödenmemesi halinde askeri bir yaptırıma maruz kalmaktı. Aslında bu endişesi hiç de yersiz değildi. Bu korku, 2.Abdülhamid Han’ı hiç hazzetmese de Theodorl Herzl’le işbirliği yapmaya yöneltti. Yahudilerden gelecek ekonomik yardım dış borçların etkisini bir nebze olsun azaltabilirdi. Aslında Sultan ve Herzl aynı frekansta buluşmuyorlardı. Her ikisinin de birbirinden beklentileri farklıydı. 2.Abdülhamid Han, hiçbir zaman Herzl’i Siyonizm hareketinin temsilcisi olarak kabul etmedi. Ona göre Herzl, Devlet’in borçlarının ödenmesinde faydası dokunabilecek alelade birisiydi.
Aslında olaya 2.Abdülhamid Han’ın gözünden baktığımızda, Yahudi bankerlere borçlu olmak, büyük güçlere borçlu olmaktan kat be kat daha iyiydi. Duyunu Umumiye, borçları bahane ederek sık sık devletin iç işlerine karışıyordu ve bir an önce bu kurumdan kurtulmalıydı. Yahudiler herhangi bir devletin koruması altında olmadığından, ya da bir devletleri olmadığından, Yahudi bankerlere borçlu olmak Osmanlı Devleti açısından bir tehdit oluşturamazdı.
1903 yılında İngiltere ve Fransa ilginç bir teklifte bulundu: Afrika Kıtası’nın ortasında bulunan Uganda’yı Yahudi yerleşimi için alternatif bir yer olarak gösterdiler. Yahudilerin şimdiye kadarki tüm girişimleri boşa gitmişti. Anlaşılmıştı ki, 2.Abdülhamid Han Filistin’in bir çakıl taşını dahi Yahudilere vermeyecekti. Uganda alternatifi Herzl tarafından kabul edilmedi. Ama teklif Yahudiler arasında fikir ayrılığına sebep oldu. Bir grup, çok uzun zaman sonra ilk defa kendilerine ait bir ülkeye sahip olabilmenin hayaliyle, Uganda teklifine sıcak baktı. Öte yandan daha dindar olan bir grup ise ana yurtlarının Filistin olması konusunda ısrar etmekteydi. Uganda’daki yaşam koşullarının araştırılması için bu ülkeye bir araştırma grubu gönderildi. 1905 yılında Basel’de toplanan 7.Siyonist Kongresi’nde, Uganda’nın anavatan olması teklifi reddedildi. 
2.Abdülhamid Han ise, Yahudileri karşısına aldığını, bunun için büyük bedeller ödemesi gerekeceğini biliyordu. Ama Yahudilerin de girdikleri yerde ifsat faaliyetlerine girişeceğini bildiği için çeşitli tedbirler almaktan da geri kalmıyordu.
Aslında daha önce Siyonist tehlikelere karşı Sultan Abdülaziz Han, Filistin topraklarının statüsü ile ilgili çeşitli tedbirler almıştı. Mesela, Filistin topraklarının hukuki statüsünü 1871 tarihli İradei Seniyye ile miri, yani devlet arazisi haline getirmişti. Ancak bir kısmı yine mülk arazi şeklinde devam ediyordu. 2.Abdülhamid Han, Yahudilerin bu kısımdan koparabildiklerine yerleşebilme ihtimalini önlemek için, tahta geçer geçmez, 1883 tarihinde yaptırdığı bir hukuki düzenleme ile Filistin arazisi hakkındaki muhtemel kanuni boşlukları doldurarak, Yahudilere mülk satışını dolaylı olarak engellemiş bulunuyordu. Bir taraftan da şahsi mal varlığıyla Filistin’de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak bu kapıyı kapatmaya gayret gösteriyordu.
Yahudi sorununun ciddiyet boyutunu çok iyi bir biçimde kavrayan Sultan 2.Abdülhamid Han, Yahudilerin Filistin’de toprak satın almasını engellemeye çalıştı. Bu engellemeleri yaparken Yıldız gizli istihbarat servisinden çok faydalandı. Bu servis, hiç zaman kaybetmeden, Yahudiler tarafından atılan her adımı anında saraya rapor ediyordu. Bunun yanında Viyana, Paris, Londra ve Berlin’deki büyük elçilikler siyonistlerin Filistin’le ilgili planlarını detaylı ve düzenli bir şekilde Yıldız Sarayı’na aktarıyorlardı. Sultan’ın hafiyeleri, dergi ve gazetelerde konuyla ilgili olan yazıların ve mütalaaların kopyalarını anında saraya iletiyorlardı.
Abdülhamid Han’ın en büyük kozu olan “Güçler Dengesi” politikasının bir sonucu olarak, büyük güçlerin Siyonist hareketini desteklemeleri belirli bir süre engellenebilmişti. Fakat alınan tüm karşı tedbirlere rağmen, Yahudilerden bir kısmı, çeşitli hileli yollara başvurarak Filistin’e yerleşmeyi başardılar. Osmanlı Hükümeti’nin politikası ise, Yahudi milletini Osmanlı tebaasına dahil etmeye çalışmaktan ibaretti.
2.Abdülhamid Han’ın kendisine bir nevi yakın gördüğü Almanya da, Siyonist oluşumu desteklemekteydi. Burada bir ikilem göze çarpmaktadır. Almanlar, bir yandan Yahudi ırkından nefret ederken, diğer yandan Yahudi politikalarına destek veriyorlardı. Aslında olay oldukça basitti. Tek amaçları aşağı bir ırk olarak gördükleri Yahudileri Almanya’dan def etmekti. Gittikleri yer o kadar da önemli değildi. Sultan 2.Abdülhamid Han, Dışişleri Bakanı Tevfik Paşa’yı Alman İmparatoru’na Yahudilere verdiği desteği sonlandırması için gönderdi. Tevfik Paşa bu görevinde başarılı olmuştu. Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu’nun güçlü bir müttefiki idi ve Ortadoğu’ya nüfuz edebilmesi için bu ülkenin desteğine muhtaç idi. Başta destek verdikleri Siyonist hareketin aslında Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına zarar vereceğine kanaat getirdiler. Berlin Anlaşması’yla Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü garanti etmişlerdi.
Siyonist hareketi destekleyen bir diğer ülke ise Rusya’ydı. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, aslında tüm olup bitenler güç dengesi ve çıkar çatışmalarının bir ürünüydü. Rusya’nın en büyük korkusu Almanların, Yahudilerin hamisi gibi davranarak, Filistin üzerinden Ortadoğu’da söz sahibi olmalarıydı. Almanlar Yahudileri desteklemeyi bırakınca, Ruslar da vermiş olduğu desteği çekmişti.
Fransa ise, siyonist hareketi hiçbir zaman asla desteklememişti. Ortadoğu’da istikrar ve barış ortamının hakim olması, Fransız çıkarları açısından hayati önem taşımaktaydı. Ayrıca, Theodor Herzl, tüm Avrupa ülkelerini ziyaret etmesine rağmen, destek için Fransa’yı ziyaret etmemişti. Bunlardan dolayı Fransa, Avrupa devletlerine şöyle bir nota göndermişti:
“Eğer bir Avrupa devleti Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti’ni destekleyecek olursa, karşısında Fransa’yı bulacak.” Hatta Fransa, Filistin’e alternatif olarak Uganda’yı yerleşim yeri olarak gösterecekti.
Amerika Birleşik Devletleri ise, Yahudi sorununa tamamen farklı bir boyuttan bakmaktaydı.  Bu da temsil ettikleri ve savundukları değerleri hayata geçirmek bahanesiydi. Yahudi halkının, Osmanlı Devleti’nin baskısı altında yaşadıklarına ve bu halkın korunması gerektiğine inanmakta ve savunmaktaydılar. Hatta sırf bu anlayışları bahane ederek, ileride Ermenileri de destekleyeceklerdi. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ise, İstanbul’a gelen Amerikan elçilerinin genellikle Yahudi kökenli olmasıydı.
Devletlerin Yahudi sorunlarına yaklaşımları bu şekilde iken, Osmanlı Devleti de Filistin’e yapılan yasadışı göçü engellemenin çabası içerisindeydi. Osmanlı Devleti büyükelçiliklerine gönderdiği bir emirle, şüpheli görünen şahıslara vize verilmemesini emretmişti. Örneğin Yahudiler, Hayfa ve Yafa’ya gitmek istediklerinde vizelerini Osmanlı elçiliklerinde onaylatmak zorundaydılar. Aksi takdirde Filistin’e girmeleri yasaklanmıştı. Haber alma teşkilatı o kadar iyi çalışıyordu ki, Filistin’e kaçak gelecek yolcuların hareket saatini, varış noktasını ve hangi gemiyle geleceklerini dahi biliyorlar ve bunu telgraf vasıtasıyla gizli kod şeklinde gönderiyorlardı.
1882 yılında Osmanlı Devleti, hacılar hariç, Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem, Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra yerleşim faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar.
1884 yılına gelindiğinde, Dahiliye Nezareti yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dahil olmak üzere, vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar.
1887 yılına geldiğimizde, Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler; Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı.  Osmanlı bu durumda başka ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu. Batı Avrupa devletlerinin vermiş olduğu pasaportlarda, din veya mezhep diye bir bölüm yer almamaktaydı. Bundan dolayı kimin Yahudi olup olmadığını anlamak da zorlaşıyordu.1898 tarihinde, Filistin’de bulunan yabancı devlet temsilcilerine, Filistin idarecisi tarafından bir bilgilendirme yapıldı.  Buna göre, Filistin’in kapıları, uyruğunu farklı gösteren tüm Yahudilere kapalıydı. Bu önlem göçü önleme konusunda bir nebze etkili olmuştu. Göçü engellemek için alınan bir diğer önlem ise, Siyonistlere toprak satışının engellenmesiydi. 1867 tarihli “Arazi Kanunnamesi” Yahudilere toprak satışını engellemiyordu. Osmanlı yönetimi 5 Mart 1883 tarihinde yeni bir toprak kanunu çıkardı. Bu yeni kanun şöyle diyordu;
“Osmanlı Devleti’nin izni olmadan, milliyetini değiştiren Yahudilere ve diğer yabancı güçlerin vatandaşı olan Yahudilere toprak satılamaz.”
Bu kanundan sonra, Avrupa ve Amerikan vatandaşı olan Yahudiler, Filistin’de toprak satın alma haklarını kaybettiler. Fakat Osmanlı Yahudileri üzerinde böyle bir sınırlama yoktu. Osmanlı Yahudileri, toprak alımı konusunda yabancı uyruklu Yahudilere yardım ettiler. Görünürde senetler Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler adına düzenlenirken, gerçekte mülkiyet yabancı uyruklu Yahudilere ait oluyordu. Bu şekilde kolonileştirme süreci devam ediyordu.
2.Abdülhamid Han, 1891 tarihli İradei Seniyye ile sorunu çözüme kavuşturmuştu. Bu tarihi belgede, Filistin topraklarına yerleşmek isteyen Yahudilere şu gerekçelerle karşı çıkıldığı kayıtlıdır:
Öncelikle, Yahudilerin Kudüs başta olmak üzere, Filistin topraklarına toplanmaları ve orada yerleşmek istemeleri, bir Yahudi Devleti kurma amacını gütmektedir. Buna engel olmak kesinlikle şarttır. Osmanlı toprakları her isteyenin yerleşebileceği boş topraklar değildir. Ya özel mülkiyet konusudur, ya vakıf arazisi ya da devlet arazisidir. 
Sonra kendilerini bütün aleme medeni milletler olarak ilan eden Avrupalıların, memleketlerinden kovdukları Yahudileri Osmanlı ülkesine almanın haklı bir gerekçesi ve manası yoktur. Hiçbir hukuk kaidesi ve insanlık da bunu gerektirmez.
Ayrıca Osmanlı ülkesinde asırlar boyu kayırılıp gözetlenen Ermeniler, devletin başına bela olmuştur. Ortada bir Ermeni fesadı varken, bir de Yahudileri kabul etmek devletin geleceği açısından tehlikelidir. 
Bütün bu sebeplerle artık hiç bir Yahudi, Osmanlı vatandaşlığına alınmayacak ve Yahudilerin Osmanlı ülkesine yerleşmelerine asla müsaade edilmeyecektir.
2.Abdüihamid Han, bununla da yetinmeyerek, başta Filistin toprakları olmak üzere, bütün Osmanlı Devleti sınırları içinde Yahudilere toprak ve mülk satışını yasaklamıştır. Çünkü o, Yahudilerin gerçek niyetini çok iyi bilmekteydi. Kendisi hatıralarında şunları söylemektedir:
“Siyonistlerin lideri olan Teodor Herzl, sözleriyle beni ikna edemedi. Onların amacı sadece tarımsal faaliyetler değil bunun yanında siyasi temsilciliklere ve kendi hükümetlerine sahip olmaktı. Eğer benim buna izin vereceğimi zannediyorlarsa, Yahudiler gerçekten çok saf olmalılar. Yahudileri, Osmanlı tebaasının bir parçası olarak düşündüğümde seviyorum, fakat onların Filistin hakkındaki planlarını düşündüğümde onlardan nefret ediyorum.”
Bütün bu yasakları aşıp Filistin’de bir Yahudi devletini kurmak isteyen Siyonistler, İttihat Ve Terakki Cemiyeti’ni, destekleyerek 2.Abdülhamid Han’ı ihtilalle devirip emellerine ulaşmak istemişlerdir.
Özetle, Filistin’i devlet garantisi ile koruyan Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki yöneticilerinin, cahilane ve maceraperest zihniyetle yapmış oldukları icraatlar neticesi zayıflayınca, Filistin davası da zayıflamış ve Osmanlı Devleti yıkılınca o dava da yıkılmıştır. Yahudiler de maalesef emellerine kavuşmuşlardır.
Bu dramatik süreci de, birkaç cümleyle özetlemek istersek:
İttihat Terakki Partisi, Osmanlı ülkesinde iktidarı devralınca 1913 yılında yabancılara toprak satışını kısmen serbest bıraktı. Bu kanun Yahudileri biraz rahatlattıysa da sorunlarını tam çözemedi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’ni tasfiye ederek Filistin topraklarına sahip olmak istediler. Birinci Dünya Savaşı bu yüzden çıkarıldı, dersek bu bir abartı olmaz. Bu savaşın ilk cephelerinden biri olan Çanakkale cephesinde karşımıza yığılan “Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” diye tarif edilen istila ordusunda, “siyon” ismiyle Yahudiler de gelip yerlerini aldılar ve Osmanlı’ya karşı savaştılar. O Osmanlı ki, Yahudileri 1400’lü yıllarda zulümden kurtarmış, bağrına basmıştı. O Osmanlı ki, Yahudileri yüzyıllardır bağrında yaşatmış ve himaye etmişti. Yahudilerin, Çanakkale cephesindeki bu destekleri karşılığı, hemen arkasından İngiltere’nin yayınladığı “Balfour Deklerasyonu” ile bir Yahudi Devleti’nin kurulması gerektiğini resmi belgelere geçirtmişlerdi. Gerisi artık çorap söküğü gibi gelecektir. Önce toprak satın alımları, bununla beraber, Filistin bölgesine göç eden Yahudiler… Arkasından tedhiş eylemleri ile satın aldıkları toprakların genişletilmesi, arkasından Filistinli Müslümanların hem katledilmesi, hem de yurtlarından sürülmesi neticesinde nüfus yapısının değiştirilmesi… 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin alet edilmesiyle İsrail Devleti’nin kurulması, sonra Kudüs’ün işgal edilmesi, 1967 savaşları ile mevcut topraklarının 4 katı Müslüman toprağının işgal edilmesi, Kudüs’ün başkent yapılması… İşgaller, zulümler, sürgünler, katliamlar… Halen en kanlı şekilde devam ediyor. Bundan sonraki hedeflerinin Mescidi Aksa’nın yıkılması, yerine Süleyman Heykeli’nin inşası, Arzı Mevud dedikleri Müslüman topraklarının işgal edilmesi, Dünya’da Siyonist hakimiyetinin kurulması vs. olduğunu neredeyse açıktan ilan etmekteler. Maalesef bu emellerini gerçekleştirebilmek için yerli işbirlikçiler de bulup kullanabilmektedirler.
Bu süreç çok ibretli bir süreçtir.
Her Müslüman’ın bu sürecin ayrıntılarını iyi bilmesi ve buna göre tavır alması gerektiği kanaatindeyim.
Biz tekrar 2.Abdülhamid Han’a dönelim:

HİLAFET SİYASETİ

2.Abdülhamid Han, artan milliyetçilik akımları karşısında, İslam dünyasını ayakta tutabilmek için Halifelik makamını ön plana çıkararak, dünya üzerindeki Müslümanların birleşmesi ve birlikte hareket etmesi için büyük atılımlar yapmıştır. Bunda da çok başarılı olduğunu görüyoruz. Özellikle büyük güçlerin sömürgelerinde yer alan Müslümanları kollamak için yapmış olduğu girişimler, zaman zaman işini kolaylaştırmıştır. İslamcılık akımını güçlendirmek için belirli projeleri hayata geçirmiştir. Örneğin Hicaz demiryolu projesi bunlardan bir tanesiydi. Bu proje sayesinde İstanbul ve kutsal topraklar arasındaki mevcut gönül bağı, demiryolu ağı ile daha da sağlamlaştırılmıştı. Özellikle Mekke ve Medine’deki Müslümanların sempatisini kazanabilmek için bu projeye çok önemli miktarda harcamalar yapılmıştı. 
İslamcılık, Haçlı sömürgeciliği karşısında direnebilme gücü sağlayan önemli bir dayanak noktası idi. Cezayir ve Mısır gibi Müslüman ülkeler tek tek batılı devletlerin sömürgesi haline gelirken o, akıllı politikaları ile büyük güçlerin Hilafet korkusu ve kabusu görmelerini sağlıyordu.
Sultan 2.Abdülhamid Han, gerçekten mütedeyyin bir insandı. Takip ettiği İslamcılık politikaları sayesinde, Müslümanlar arasında işbirliği ve dayanışmanın olabileceğini, dosta düşmana göstermeyi başarmıştı. Takip ettiği bu siyasete “İttihadı İslam” veya “Panislamizm” siyaseti denilmektedir.
Artan sömürgecilik akımları sonucu büyük güçler tarafından işgale uğrayan İslam ülkeleri, onun bu siyaseti sonucu, bundan sonra gözlerini Hilafet’i temsil eden Osmanlı Devleti’ne çevireceklerdir. 2.Abdülhamid Han tahta çıktığı zaman, ülkenin içteki ve dıştaki durumu pek iç açıcı değildi. Balkanlarda, Rusya himayesinde Balkan devletçikleri kurulmuş, Avrupa devletlerinin gittikçe artan müdahaleleri sonucunda, gayri müslim halk arasında ayrılıkçı fikirler hız kazanmıştı. Dış siyasette ise Osmanlı Devleti giderek yalnızlığın içine itilmekte idi. Nitekim bu durumu 2.Abdülhamid Han şöyle ifade eder:
“Dünya’da yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salib (Haçlı ) her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilal (İslam) her zaman yalnız kalmaktadır. Osmanlı Devleti’nden menfaat bekleyenler dost görünmekte, umduklarını bulamadıkları zaman hemen düşman kesilivermektedir.”
2. Abdülhamid Han, ülkeyi içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak ve dünya Müslümanlarının birlik ve beraberliğini sağlamak için sahibi olduğu Hilafet makamını güçlendirerek İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya gibi “Düveli Muazzama” yani Büyük Devletler ile mücadele edebileceğine inanıyordu. İngiliz tarihçi Prof. Dr. Arnold Toynbee’nin de ifadesiyle;
“Bugün dahi uykuda olduğu, fakat uyanacak olursa İslam’ın birleştirici ve kaynaştırıcı özelliği nedeniyle hesaplanamayacak derecede psikolojik tesirler yapacağı bilinen 2.Abdülhamid’in Panislamist siyaseti, başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa Devletleri’ni ve Rusya’yı endişeye düşürmüştür. Zira o dönemde Avrupa Devletleri’nin ve Rusya’nın sömürgesi altında yaklaşık 250 milyon Müslüman yaşamaktaydı.”
2. Abdülhamid Han, Müslümanların kurtuluş ümitlerini Allah’a ve Halife’ye bağladıklarını düşünüyordu. Kendi ifadesiyle:
“Halife’nin bir sözü Müslümanları harekete geçirmeye kafidir. Hilafet müessesesinin varlığı nedeniyle sömürgelerinde milyonlarca Müslüman bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız.”
  2.Abdülhamid Han’ın tahta geçer geçmez karşılaştığı ağır şartlar, onu yeni, şahsiyetli ve onurlu bir politika arayışına itti. Temsilcisi olduğu Hilafet makamını etkin bir şekilde kullanarak gerçekleştirdiği bu siyasetin esasının:
“Devletin devamını sağlamak, İslam dünyasının birliğini sağlamak, Haçlı ruhunu ve sömürgeciliği mümkün olduğunca frenlemek” olduğunu söyleyebiliriz.
2.Abdülhamid Han, bu siyasetini yürütebilmek için, 1876 yılında ilan edilen 1.Meşrutiyet ile hazırlanan Kanuni Esasi’ye 4.Madde olarak:
“Zatı Hazreti Padişahi Hasbel Hilafe Dini İslam’ın hamisidir.”
Yani “Padişah, Halifeliği sebebiyle İslam Dini’nin koruyucusudur” maddesini yazdırmıştır.
Padişah’ın anayasaya bu maddeyi ilave etmesindeki amacı, Halife olması sebebiyle tüm dünya Müslümanlarının koruyucusu olduğunu ilan etmek, Hilafet müessesesi ile Müslümanlar arasındaki manevi bağları güçlendirmek ve bunu dünya Müslümanlarına hissettirmek istemesidir.
Başta İngiltere olmak üzere diğer batılı ülkeler, Hilafet’in tesirini ortadan kaldırmak için çeşitli yollara başvurmaya başladılar. Örneğin propaganda ile Halife’nin Kureyş’ten olması gerektiği tartışmalarını gündeme getirdiler. Böylece Hilafet silahının güçsüz Arap kabileleri elinde etkisiz duruma getirilmesini amaçlıyorlardı.
2.Abdülhamid Han, bu olumsuz propagandayı engellemek; Osmanlı Halifeliği’nin meşru olduğunu ispatlamak için çok sayıda risale ve broşür yazdırarak muhtelif İslam ülkelerine dağıttırdı. Ayrıca İngiltere, Hindistan ve Mısır’daki bazı gazetelere halifeliğinin meşru olduğunu ispat etmek için mali imkanlar ayırdı.
 Eğitim-öğretimde İslamcı anlayış ön plana çıkarılmış ve yaygınlaştırılmış; yabancı ve azınlık okullarının birlik ve bütünlüğü bozucu, ayrılıkçı ve zararlı faaliyetleri engellenmiş, dini tebliğ arttırılarak İslam’ın ve Hilafet’in izzetinin korunması sağlanmıştır.
Tarikatlar vasıtasıyla İslam Birliği siyasetini her tarafa yaymış, bu amaçla Uzakdoğu’ya, Afrika’ya, Kafkasya’ya, Hindistan’a tarikat temsilcilerini göndermiştir. Böylece, o bölgedeki Müslümanların Hilafet makamına olan bağlılığını sağlamayı başarmıştır.
Çok sayıda Kuranı Kerim bastırmış, basılan bu Kuranı Kerimleri bilhassa sömürge durumuna düşmüş İslam ülkelerine göndermiştir. Bunun önemini o dönemin İngiliz Büyükelçisi Lord Nicholsen açıklamaktadır:
“Biz Mısır’da, bilhassa Hindistan’da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki Sultan 2.Abdülhamid Han, her yıl Selamı Şahane, bir de Hafız Osman Hattı Kuranı Kerim göndererek bütün İslam ümmetini sınırsız bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyordu…”
2.Abdülhamid Han, İslam birliği siyaseti için Hacc ibadetini çok iyi değerlendirmiştir. Şöyle ki; Hacc ibadeti boyunca birbirlerinin durumları hakkında bilgi alan, birbirleriyle yakınlaşıp kaynaşan Müslümanlara hitap için en uygun yer ve zaman olarak Hacc yapılan mahalleri seçmiştir. Dünya Müslümanlarının desteğini alabilmek için broşürler hazırlanıp dağıtılmış, Dünya İslam Birliği ve Hilafet’e bağlılık konusunda kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Bundaki amaç ise dünya Müslümanlarıyla diyalog ve ilişkilerini sıcak tutarak onların desteğini alma düşüncesidir. 2.Abdülhamid Han, Hicaz’da hastaneler yaptırmış ve bu hastanelerde, hasta hacılar tedavi edilmiştir. Parasız kalan hacıların masrafları karşılanarak memleketlerine gönderilmeleri sağlanmıştır. Ayrıca hacılar için su yolları, konaklama tesisleri ve misafirhaneler yaptırmıştır. 2. Abdülhamid Han bu masrafların büyük bir kısmını kendi cebinden karşılamıştır.
Hacc ibadetini yapmak isteyen hacıların kolay ve güvenli bir şekilde yolculuk yapmalarını sağlamak, Haçlıların kutsal beldelere muhtemel tecavüzlerini önlemek, kolay askeri birlik ve ikmal maddelerini ulaştırmak için Hicaz Demiryolu inşa edilmiştir. 1901’de Şam’da inşasına başlanılan demiryolu, 1908’de Medine’ye ulaştırılarak tamamlanmıştır. Hicaz Demiryolu, tamamen bir Osmanlı eseri olup, Osmanlı mühendisleri ve teknisyenleri tarafından yapılmıştır. Masrafları ise başta 2.Abdülhamid olmak üzere, tamamen İslam dünyasından toplanan yardımlarla karşılanmıştır. Hindistan, İran, Fas, Tunus, Cezayir, Türkistan, Sumatra, Java ve Malezya Müslümanları; açılan yardım kampanyalarına katılmışlardır. Bilhassa Afganistan Sultanı Amir Han, en büyük yardımı yapan şahıs olmuştur. Bu kampanya Müslümanlarda İslam birliği şuurunun gelişmesine de hizmet etmiştir. Müslümanların birliği siyasetinde oynadığı mühim rolü bilen İngiltere, bu demiryolunu; 1.Dünya Savaşı’nda çeşitli hile ve desiselerle kandırdığı bazı gafil Araplar’a dinamitlettirerek tahrip ettirmiştir.
2.Abdülhamid Han, dünyanın muhtelif bölgelerine gizli ajanlar göndererek, Müslümanlara Hilafet’e bağlılığın önemini anlattırıyordu. Aynı amaca yönelik olarak Teşkilatı Mahsusa ajanları da gizli faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanların önde gelenlerini rütbe, nişan, taltif, maaş ve hediyelerle kendisine, dolayısıyla da Hilafet makamına bağlılıklarını sağlamaya çalışmıştır.
Basın ve yayının önemini çok iyi kavrayan 2.Abdülhamid Han, İslam birliği siyaseti ve Hilafet müessesesinin önemini geniş kitlelere duyurabilmek için basın-yayının gücünden de yararlanmıştır. İslam ülkelerinde çıkan gazete ve dergilere yardım ederken, içteki azınlık ve emperyalist batılı güçlerin yaptıkları olumsuz yayınları susturmak için mücadele etmiştir. Doğu Hindistanlı Abdürresul’ün çabasıyla, Londra’da El Gayret gazetesi çıkarılmış, yine Londra’da 1903’te, Abdullah Sühreverdi Pan-İslam dergisini çıkarmış, Muhammed Webb adlı Müslüman 2.Abdülhamid Han’ın da yardımıyla 1893’te Newyork’ta, Moslem World adlı aylık bir dergi çıkarmaya başlamıştır. Ayrıca İstanbul’daki Vakit ve Tercümanı Hakikat adlı gazetelerinde de, Hilafet müessesesinin ve Müslümanların birliği siyasetinin önemi konusu ağırlıklı olarak yazılıp çiziliyordu.
Hilafet müessesesinin dini ve siyasi gücünden de yararlanılarak, İttihadı İslam projesini gerçekleştirmek isteyen ve bu konuda yukarıda zikrettiğimiz faaliyetleri organize eden 2.Abdülhamid Han’ın bu politikası, en çok İngiltere ve Fransa’yı rahatsız etmiştir. Çünkü bu sömürgeci devletlerin pençeleri altında 100 milyondan fazla Müslüman yaşıyordu. İngiltere’nin de desteğiyle İttihatçılar, 31 Mart ihtilalini hazırlayarak 2.Abdülhamid Han’ı tahttan indirmişlerdir. Bu olayda önemli bir rolü bulunan şair ve filozof Rıza Tevfik şu açıklamaları yapmaktadır:
 “31 Mart olayından sonra İngiliz konsolosluğuna gittiğimde çok soğuk bir şekilde karşılandım. Bunun sebebini o zaman anlayamadım. Çok sonraları Londra’ya gittiğimde bunun sebebini, o dönem İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Lord Nikılsın`a sordum. Lord Nikılsın bana:
(Bak Rıza Tevfik Bey! Biz İngilizler Mısır’da, bilhassa Hindistan’da geniş İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki 2.Abdülhamid, her yıl bir Selamı Şahane bir de Hafız Osman Hattı Kuranı Kerim gönderiyor ve bütün İslam ümmetini sınırsız bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyordu. İşte biz 31 Mart olayıyla siz Jön Türklerden Hilafet müessesesinin kaldırılmasını bekledik fakat aldandık. İşte bundan dolayı soğuk bir şekilde karşılandınız) cevabını vermişti.”
Hilafet’in gücünü çok iyi bilen İngiltere, Lozan görüşmelerinde bu müessesenin kaldırılmasını şart koşmuştur. Sonucu hepimiz biliyoruz.
Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz:
Yaklaşık 1300 sene varlığını devam ettirmiş olan Hilafet Müessesesi, Müslümanları dini, siyasi ve sosyal açıdan birlik ve beraberlik noktasında birleştiren en üst müessese idi. 2.Abdülhamid Han bu müessesenin önemini iyi kavramış, siyasi olarak çok güzel temsil etmiş, uygulamıştır. Bu durumdan rahatsız olan İngiltere, 31 Mart İhtilali’ni maşaları ile tertipleyerek, hem 2.Abdülhamid Han’dan kurtulmak, hem de Hilafeti kaldırmak suretiyle sömürge faaliyetlerine korkusuzca devam etmek istemiştir. Gerek İngiltere, gerek Fransa ve diğer sömürgeci batılı devletler, politikalarını “Hilafet’in kaldırılması” esasına istinat ettirmişlerdi. Bunu da nasıl başarmış olduklarını hepimiz biliyoruz.
 
 
SONA DOĞRU

Sultan 2.Abdülhamid Han’ın izlediği Hilafet siyaseti, Tanzimat’tan bir kopma olarak da değerlendirilmektedir. Tanzimat döneminde kısıtlanan ve protokol görevine dönüştürülen Padişahlık makamı, 2.Abdülhamid Han tarafından eskisinden daha güçlü hale getirilmiştir. Onun Hilafet siyaseti,   sömürgecilere karşı direnen İslam dünyasında siyasi önderlerin yetişmesine hizmet etmiştir.
Bu arada İngilizlerin, Arabistan’da meşhur casus Lawrens yolu ile Hilafet meselesini kurcalamaya başlamaları üzerine, Sultan 2.Abdülhamid Han da, bölgeye büyük bir derviş kafilesi gönderdi. Aynı şekilde bir kafileyi de Hindistan’a gönderen Padişah, böylece İngilizlerin propagandalarını etkisiz kılmaya çalıştı. Padişah’ın bu faaliyetleri üzerine İngilizler, onu saltanattan uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamayacaklarını anladılar. Bunun için İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetlerine hız verdirdiler. Başta Adana olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar. Neticede İttihad ve Terakki Partisi’ne mensup bazı Türk subayları, Padişah’ı, Kanuni Esasi’yi yeniden ilan etmeye zorladılar. 2.Abdülhamid Han da, 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. İkinci Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908’de Bosna-Hersek’i işgal ettiğini bildirdi. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit, Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Bu olaylar cereyan ederken 17 Aralık 1908’de yeni seçilen Meclisi Mebusan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi mebus seçilerek meclise girmişti. Meclis’te Osmanlı düşmanları daha etkiliydi.
 Meşrutiyete göre Sultan, sadece sadrazam ile şeyhülislamı seçebiliyordu. Sadrazam da nazırları seçiyor, kabine güven oyu alırsa çalışıyor, meclis istediği zaman hükümeti düşürebiliyordu. Neticede devletin idaresi ehliyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. Böylece çeşitli din, dil ve ırka mensup mebusların hepsi Osmanlı Devleti’nden ayrılarak istiklallerini ilan etmek için, her türlü gayrı meşru vasıtalara başvuruyorlardı. Binlerce Müslüman’ın kanına giren Yunan, Sırp, Bulgar ve Ermeni çeteleri için umumi af ilan edildi. Osmanlı Devleti’nden kaçan ne kadar isyancı varsa, hepsine yeniden kapılar açıldı ve bunlar İstanbul’a geldiler. İngilizler, Ruslar ve diğer Hıristiyan devletler, azınlıklara el altından bol miktarda silah gönderdiler.
İttihad ve Terakki Cemiyeti liderleri, yaptıkları acemi siyasetleri ile ortalığı birbirine karıştırmışlardı. İktidara gelebilmek ve 2.Abdülhamid Han’ı devirebilmek için yaptıkları tedhiş hareketlerinde kullandıkları Ermeni, Sırp, Bulgar ve Rum çeteleri şimdi karşılarına dikilmiş, toprak ve bağımsızlık talep etmeye başlamışlardı. Bu maceracı grup, yapacakları icraatlarda kendilerine destek olması için, Selanik’ten avcı taburlarını getirerek taş kışlaya yerleştirdiler. Kendilerine karşı olanları, mayalarında var olan komitacılık ruhuyla çekinmeden öldürüyorlar, memlekette terör havası estiriyorlardı. İktidar olduklarını unutup, eski yıllardaki gibi silahla komitacılık ve çetecilik yapıyorlardı. Çetecilik kanlarına işlemişti.
Kısa zamanda halkın huzuru kaçtı. İttihatçılar lanetle anılmaya başlandı. Yine bunların istek ve baskısıyla hükümet alaylı subayları ordudan çıkarttı. Bu sırada bazı gazeteler, İttihatçılara karşı halkın dini duygularını galeyana getiren neşriyat yaparak, halkı ve orduyu isyana teşvik ediyordu. Ayrıca ortamın oluşması için çaba sarfeden bazı subaylar, askerlere Müslümanlıklarının gereği, yapmaları icap eden hareketleri yaptırmıyorlardı. Örneğin cünüp olan askerlere gusül yapmaları için imkan tanınmıyor, İslam aleyhine sözler sarfediliyordu. Bu durum askerin galeyana gelmesine sebep oluyordu. Neticede, Rumi 31 Mart günü İttihatçılara bağlı olan avcı taburlarından dördüncü avcı taburunun askerleri, gece yarısı isyan ederek kendi subaylarını hapsettiler. Padişah 2.Abdülhamid Han, isyanı Hüseyin Hilmi Paşa’nın gönderdiği bir telgraf sonucu öğrendi. İsyancılar, Sadrazam’ın azledilmesini ve görevden alınan alaylı subayların tekrar orduya alınmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Padişah, Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek yerine Tevfik Paşa’yı getirdi ve Müşir Edhem Paşa’yı da harbiye nazırı yaptı. Mabeyn Başkatibi ile, isyancılara isyandan vazgeçtikleri takdirde affedildiklerine dair bir hattı hümayun gönderdi. Bunun üzerine isyan bir miktar yatıştı. Ancak, ertesi gün yeniden alevlendi.
İsyanın Rumeli’deki yankısı büyük oldu. Hadisenin kim tarafından hazırlandığı belli olmadığı için Sultan, boy hedefi oldu. Üçüncü ordu ile gönüllü Bulgar müfrezesi ve Sırp, Yunan, Yahudi, Arnavut çetecilerden müteşekkil bir ordu derlenerek ve adına da “Hareket Ordusu” denilerek İstanbul’a sevk edildi.
Mevcudu on beş bine varan Hareket Ordusu, 24 Nisan 1909’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim aldı ve Harbiye Nezareti’ni işgal etti. Taksim kışlası ile Taşkışla’daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı. Bu arada Yıldız Sarayı da işgal edildi. Bu işgal öncesi Sultan 2.Abdülhamid Han, kendisine sadık olan Birinci Ordu ile, Hareket Ordusu’na karşı konulması hususunda yapılan teklifleri kabul etmeyerek;
"Müslümanların Halifesi olduğunu ve Müslümanı Müslümana kırdıramayacağını" ifade etti.
Eğer ülkenin en mükemmel ordusu olan Birinci Ordu’ya karşı koyma emri verilseydi, derme çatma olan Hareket Ordusu bir anda dağıtılabilirdi. Padişah’ın emrine boyun eğen askerler silahlarını teslim edince, 25 Nisan günü Hareket Ordusu İstanbul’a hakim oldu. Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek suçlu suçsuz bir çok insanı idam ettirdi. Yüzlerce Balkan çetesiyle Yıldız Sarayı’na girerek kıymetli eşyaların yağmalanmasına göz yumdu. İttihad ve Terakki hakimiyetini devam ettirmek için İstanbul’da terör havası estirmeye başladı.
27 Nisan 1909 günü Ayan ve Mebuslar Meclisi toplandı. Ayan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Padişah’ın hal’ edilmesini teklif etti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gazi Ahmet Muhtar Paşa, hal’ kararının bir fetvaya istinad ettirilmesi lüzumuna işaret etti. Hal’ fetvasının ilk müsveddesini mebuslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan 2.Abdülhamid Han’a, 31 Mart isyanına sebep olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek... gibi asılsız suçlar yükleniyordu. Fetva emini Hacı Nuri Efendi bu suçlamaların iftira olduğunu ileri sürerek fetvayı imzalamadı. Ancak Meclis, bu fetva gereği Sultan’ı hal’ kararı aldı.
İnsan düşünmeden edemiyor:
 2.Abdülhamid Han gibi İslam siyasetini benimsemiş, dünya Müslüman birliğinin kurulmasında dev adımlar atmış, Osmanlı gibi bir İslam Devleti’nin yıkılmasının önlenmesi için bütün saltanatı boyunca mücadele vermiş olan bir Padişah’ın devrilmesi için lazım olan fetvayı, hem de yalanlar ve iftiralarla dolu olan bir fetvayı, bir İslam alimi ve müfessiri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hazırlıyor. Gerçi; sonradan bu güzelim siyaset adamını devirip maceracıların işbaşına geldiğini görünce, yaptığından pişman olacaktır. Tevbe edecektir. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş, güzelim İslam Devleti yıkılmış ve herkesin malumu olduğu olaylar olmuştur. Bu İslam alimi gibi bugün de hep saygıyla andığımız, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Saidi Nursi ve benzeri kişiler de, 2.Abdülhamid Han’a muhalefet etmişler ve devrilmesi için çalışmışlardır. Hepsinin de sonradan pişman olduklarını ilaveye gerek var mı? Ama bu pişmanlıkları neye yaramıştır? Kalan ömürlerini adeta bu yaptıklarının tamiri için harcamak zorunda kalmışlardır.
İnsan zaman zaman iç hesaplaşması sırasında şu cümleyi kuramadan edemiyor:
“Keşke bugün her birine çok hürmet ettiğimiz bu insanların mazisinde böyle bir vukuat olmayaydı? Bugün 2.Abdülhamid Han gibi bir insanın devrilmesiyle oluşan bu ortamda, o yıkımların sebep olduğu zayiatları onarmaya ve telafi etmeye çalışanların gayretlerine bakıyoruz da, keşke onarımı bu kadar gayretle bile mümkün olmayan yıkımların başlangıcında, müsebbipler arasında, bu çok saygı duyduğumuz mezkur insanlar olmasaydı. Bu muhteremler o gün Siyonist propagandaya karşı uyanık olsalardı da, bu kusurları hiç işlememiş olsalardı. Bugünkü yapılan mücadeleye gerek olmasaydı keşke… Ama insanoğlunun bulunduğu yerde kusur da günah da bulunuyor ne yazık ki…”
Demekten kendimizi alamıyoruz.
Bugünkü benzer yıkımlara sebep olan Siyonist propagandalara bakıyoruz da, bu yönlendirmelere kapılmamanın ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bugün, o tür yıkımlara sebep olan yönlendirmelere kanıp kapılan o kadar değerli ilim asker ve siyaset adamı olduğunu görüyoruz da, böyle muhterem insanların o tarihteki yanlışlara nasıl saptırıldıklarını bir parça tahmin edip anlayabiliyoruz.  
Böyle kusurlarına rağmen bu insanları sonraki müspet çalışmalarından dolayı seviyor ve saygı duyuyoruz.
Konumuza dönüyoruz:
Enteresandır, 2.Abdülhamid Han hakkında, Meclis’te hal’ kararı alınırken itiraz eden bir kişi çıkmıştır. Yani bir tek itiraz sesi duyulmuştur. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek,
 “-Yazıktır, günahtır”
Diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan:
“Alçak! Hain! Mürteci!”
Diye yükselen sesler arasında bu cılız ses boğulup gitmiştir. Onca alim, fazıl, kahraman ve tecrübeli devlet adamından oluşmuş üyeler arasından bir Gayrı Müslim üye, gerçekleri korkmadan haykırmıştı. Tarihin en hayret edilecek noktalarından birisi değil mi?!. Hele mebus ve ayan üyelerinin listesindeki isimleri gördükten sonra!..
Hal’ kararı alkış ve tezahüratlar arasında alınmıştır. Elbette İttihatcı liderlerin gözü oy kullanan mebusların üzerinde demoklesin kılıcı gibi duruyordu. Bu baskının alınan hal’ kararında etkili olduğu tarihçiler tarafından ifade edilmektedir.
Nihayet, hal’ kararının Padişah’a tebliği konusuna gelinmiştir. “Osmanlı çeşitli milletlerden oluştuğu için, tüm memleketi ve tebaaları temsilen bir heyet seçilmelidir” diye bir fikir ortaya atılmıştır. Aslında bu fikir Siyonist Emanuel Karasso’nun fikridir ama, böyle kamufle etmiştir. Onun fikridir çünkü kendisi, daha önceden siyonist faaliyetleri sebebiyle yurt dışına çıkmak zorunda bırakıldığında, Avusturya’da bir gazete çıkarmaya başlamış, 2.Abdülhamid Han’a olmadık hakaret ve iftiralarda bulunmuştur. Bunlar arasında:
“Birgün o makamından azledileceksin ve o esnada ben de karşında seni seyrediyor olacağım!..”
Anlamına gelen cümleler de vardır.
Tebaaları temsilen oluşturulan heyet arasında elbette bu melun da bulunacaktı. Gözleri dönmüş mebuslar öyle uyutuldular ki, tebaalar temsil edilecek derken, Türk ve Müslüman tebaa, yani asli unsurların temsili için bir temsilci seçilmesi ne yazık ki unutulmuş(!) gitmiştir.
Nihayet seçilen tebliğ heyeti Yıldız Sarayı’na gönderilmiştir. Bütün Osmanlı tebaasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşkil olunan ve bir tek Türk’ün olmadığı heyetin üyeleri şunlardır:
Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Padişah’ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan Arif Hikmet Paşa…
Padişah, hal’ kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyn başkatibi Cevad Bey’e sorup öğrenince;
"Bir Türk Padişah’ına ve İslam Halifesi’ne hal’ kararını bildirmek için, bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?!."
Sözü, bir ibret vesikası olarak tarihe intikal etmiştir.
İttihatçılar o gece (27 Nisan 1909) Sultan 2.Abdülhamid Han’ı türlü hakaret ve edepsizlikle İstanbul’dan çıkararak, kontrol altında tutabilecekleri Selanik’e naklettiler. Bu sırada hiçbir eşyasını almasına izin verilmedi. Padişah’a yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik’te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi. Burada çok sıkı bir nezaret içinde, nice hakaretlere maruz bırakıldı, çok sıkıntılı yıllar geçirdi. Gazete okumasına dahi izin verilmedi.
Sultan Abdülhamid Han, Selanik’te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne harb ilan etmesi üzerine, Büyük Kabine denilen, Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşad Han da, bu kararı tasdik etti.
1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen 2.Abdülhamid Han, ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi. Daha doğrusu ev hapsine mahkum edildi.
 
ÇANAKKALE SAVAŞI VE 2.ABDÜLHAMİD HAN

Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayı’nda beş buçuk yıl hapis hayatı yaşadı. Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin, bir oldu bittiye getirilerek 1.Dünya Savaşı felaketine sürüklendiğine şahit oldu.
1915 yılı Mart ayında, İngiliz, Fransız ve Rusların Çanakkale Boğazı’nı zorladıkları günlerdi. Bu güçlü birleşik donanmanın Çanakkale Boğazı’nı geçebileceği ve başkent İstanbul’un işgal edilebileceği endişesiyle, İttihat Terakki hükümeti İstanbul’u boşaltma kararı almıştır.
İstanbul’un boşaltılması konusunda yapılması gereken işler de, teker teker planlanmıştır. Padişah Sultan Reşad Han da,  boşaltma işine razı edilmiştir. Artık istedikleri anda hemen İstanbul’u terk ederek, Eskişehir ve Konya’da hazırladıkları binalara yerleşmek üzere hareket etmeleri mümkündür. Haydarpaşa Garı’nda emre amade bir tren bekletilmektedir. Ancak planlara dahil edilmesi unutulan, sonradan hatırlanan önemli bir konu vardır:
O sırada daha önce kendileri tarafından tahttan indirilen ve önce Selanik’te, buranın elden çıkması ile de Beylerbeyi Sarayı’nda, zorunlu ikamete mahkum edilen Sultan 2.Abdulhamid Han ne olacaktır? Sabık Sultan İstanbul’da bırakılacak olursa, işgal kuvvetlerinin eline geçer, kendileri ve Sultan Reşad için tehlikeli bir durum meydana gelebilir. O halde onu da, beraberlerinde götürmeleri gerekecektir. Ama Sabık Sultan’ı ikna etmek her babayiğidin harcı değildir.
İttihatçıların o zaman Dahiliye Nazırı olan, sonradan da sadrazamlık yapacak olan öncülerinden, Talat Paşa başkanlığında bir heyet, 2.Abdülhamid Han’a gerekli hazırlıklarını yapması için, alınmış olan bu kararları tebliğ etmek üzere görevlendirilmiştir.
Bu heyetin Sabık Sultan’ın huzuruna nasıl çıktığını, neler konuşulduğunu ve kendisinin bu kararları nasıl karşıladığını, o zamanın teşrifat müdürlerinden olan, sonradan gazeteci ve yazarlığı ile şöhrete ulaşmış bulunan,  Ercüment Ekrem Talu’nun ağzından dinleyelim:
“Öğle yemeğinden henüz kalkılmıştı. Başmabeyincinin odasına çağrıldım. İçeride her zamanki güleryüzlü Dahiliye Nazırı Talat Bey vardı. Bana Tarafı Şahane’den mühim ve gizli bir vazife ile hep birlikte memur edildiğimizi ve görüp işiteceğim şeylerden, hiç kimseye bahsetmeyeceğime yemin etmemi söyledi. Yemin ettim. Fakat bu vazifenin mahiyeti hakkında fazla malumat edinemedim. Teşrifat odasına döndüm ve yarım saat merak içinde bekledim. Yarım saat sonra biri, başmabeyincinin odasına gelip, ‘Beyler sizi bekliyor.’ dedi.
Sofaya çıktığımda, Talat ve Tevfik Beylerle Fahrettin Ağa, konuşa konuşa sarayın mermer merdivenlerini iniyorlardı. Kendilerine yetiştim. Dolmabahçe Meydanı’na açılan ve daima açık duran büyük kapıdan çıktık. Saatin yanındaki rıhtıma yanaşmış olan istimbota bindik. Dördümüz beraber ufacık kamaraya tıkıldık. Nereye niçin gideceğimizi hala bilmiyordum.
Arap, köşede tesbih çekiyordu. Talat Bey’le Tevfik Bey konuşmaya başladılar. Başmabeyinci, Sultan Reşad’ın meziyetlerini, iyi hallerini sayıp döküyor, Dahiliye Nazırı da ona münasip cevaplar veriyordu. Bir aralık Talat Bey ‘Hakanı Sabık teklifimizi nasıl karşılayacak?’ deyince, Beylerbeyi’ne gideceğimizi anladım.
Ama benim bu heyet arasında işim ne idi? Buna aklımı erdiremiyordum. Bittabi soramıyordum da... Besbelli kalabalık etmem için beni yanlarına almışlardı. Teşrifat memurları hem kuş, hem deve kabilinden kimselerdi. Sadaret kadrosunda kayıtlı idiler ve oradan maaş alırlardı, fakat çok sayıda vazife görürlerdi. İhtimal böyle birini, doğrudan doğruya saraya mensup herhangi bir memura tercih etmişlerdi.
Rumeli kıyısını, Hisara kadar takip ettikten sonra, karşı sahile varan çatanamız, Beylerbeyi Sarayı’nın rıhtımına bir çırpıda yanaştı. Bizi bekliyorlarmış. Eski Padişah’ın muhafızlarından Miralay Rasim Bey tarafından karşılandık ve doğru içeriye alındık. Talat Bey sordu:
-Haberleri var değil mi?
-Evet beyefendi, yukarıya buyurun ben geldiğinizi arz edeyim.
Merdivenleri çıktık. Deniz üzerinde bir odaya alındık ve ayakta beklemeye koyulduk. Burası sade, fakat temiz ve güzel döşenmiş bir odaydı. İstorları yere kadar indirilmiş pencereden içeriye yine de bol ışık giriyordu.
Kızlarağası kapının önünde duruyor, Talat Beyler ortada, yavaş sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Ben duvar dibine çekilmiş, heyecanımı zapta çalışıyordum.
On dakikalık bir zaman geçti. Yavaşça aralanan bir kapıdan içeriye, bu milletin otuz üç yıl encamına hükmetmiş olan, Abdülhamidi Sani ağır adımlarla girdi. Yalnızdı. Kulaklarına kadar geçmiş koyu renk fesinin altında, tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı. Saçları, sakalı, sakosu, tekmil düğmeleri kapalı yüksek yakalı ceketi, pantolonu ve ayakkabıları, hepsi bembeyaz... Sırtı hafif kamburlaşmıştı. Gözleri pek canlı idi. Hepimizi çenesi hizasından alnına kadar kısa temennalarla ayrı ayrı selamladı; yerden mukabele ettik. Talat Bey bizleri takdim etti. İsim ve sıfatlarımız söylenirken bunlara fazla ehemmiyet vermiyormuş gibi davrandı ve Fahreddin Ağa ile görüştü. Ne dediklerini işitmedim.
Derken Başmabeyinci Selamı Şahane’yi tebliğ etti ve sözü tekrardan Dahiliye Nazırı’na bıraktı. Hepimiz huzurunda elpençe divan durarak dizilmiştik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkar bir ifade ile önce vaziyeti anlattı ve lakırdıyı döndürüp dolaştırarak asıl ziyaretimizin sebebine intikal ettirdi. Hulaseten şöyle diyordu:
-Acil bir tehlike arzetmemekle beraber vaziyet çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin boğazı geçecek olursa, Padişah, hükümet ve Hanedanı Saltanat esarete düşerek elim bir musalehaya mecbur olmamak için, gerek Zatı Şahane ve gerek Meclis ve Hükümet karar vermiştir: Anadolu’ya geçip harbe oradan devama... Hatta Zatı Şahane için Konya’da Çelebi Efendi’nin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyet maazallah olacak oluverirse,  Zatı Hümayunları’nın hangi şehirde ikamet buyurmak isteyeceklerini, Biraderi Şahaneleri tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerine muntazırız.
Hakanı Sabık, Dahiliye Nazırı’nı sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki:
‘-Şevketli Biraderim’in haki payi şahanelerine arzı ubudiyet ederim. Endişeleri tamamiyle gayrı varittir. Eğer dokunulmamış ise, Çanakkale’yi ben zamanında fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde, Hakan’ın yapacağı şey, tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede, yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Konstantin’den aşağı kalamayız. Zatı Şahane’ye böylece arz edin! Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar! Düşman buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Biraderimden ve Hükümeti Seniye’den bu arzuma yardımcı olmalarını dilerim!’
Ve herhangi bir cevaba meydan vermeden, yine kısa temennalarla bizi selamlayarak döndü, çıktı gitti.
Saray merdivenlerini kös kös inerken rıhtımda bekleyen çatanaya tekrar bindik. Dolmabahçe’ye yöneldik.
Yolda düşüncelere dalmış gibi görünen Talat Bey, bir aralık bizden yana dönerek, ‘Aldık mı ağzımızın payını?’ mealine bir söz söyledi.
Beşinci Mehmed’e ne dediler, mülakatımızı nasıl naklettiler, orasını bilmiyorum. Tek bildiğim varsa, o da bu hadisenin üzerine Padişah’ın da, Hükümet’in de Anadolu’ya göç etmekten vazgeçtikleri ve Çanakkale’nin de düşmanları geçirmemiş olduğudur.
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş olan bu tedbirli Sultan’ın, kararlı ve isabetli davranışıdır ki, Çanakkale Boğazı’nın geçileceği ihtimaline kanaat getiren İttihat ve Terakki iktidarını da, bu riskli karardan vazgeçirmişti.”
Gerçekten de Çanakkale deniz savaşının o kritik günlerinde İstanbul boşaltılıp, başkent Eskişehir’e taşınsa idi, askerlerimizin bozulacak olan maneviyatı, direnmelerine engel olacak ve her şey baştan bitmiş olacaktı. 
Şimdi de, İstanbul’un boşaltılması kararı hakkında İngilizlerin değerlendirmesini okuyalım:
“Türkler İstanbul’u terketmiş olsaydılar harbe devam edemezlerdi. Çünkü Türklerin biricik silah ve mühimmat fabrikaları Payitaht’ta olup bunları donanma tahrip edecek ve Almanya’dan materyal tedariki mümkün olmayacaktı.” 
 Onun bu kararlılığı karşısında hükümet, İstanbul’u boşaltma kararından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Böylece Çanakkale muharebelerinde zafere giden yoldaki en önemli bir badire, hapis hayatı yaşadığı halde 2.Abdülhamid Han tarafından bertaraf edilmiş, Devlet’in daha o gün yıkılması önlenmiş oldu. O, hapis hayatı yaşarken bile, böyle önemli bir görevi başarabilmiş bir bilge kişidir.
2.Abdülhamid Han, 1.Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında hastalandı. Yetmiş yedi yaşındaydı. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefat etti. Mahşeri bir kalabalığın iştiraki ile Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud türbesine defnedildi.
Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indiren paşalar ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor Behaeddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşması’nın imzasından sonra gece yarısı ülkeyi terkettiler. Talat Paşa, 1921’de kırk dokuz yaşında Berlin’de, Enver Paşa 1922’de kırk yaşında Türkistan’da, Cemal Paşa da 1922’de elli yaşında Tiflis’te öldürüldüler.
Sultan 2.Abdulhamid Han hatıralarında diyor ki:
“Dostlarım beni, yumuşak başlı olmakla, düşmanlarım, zalim gaddar olmakla suçlarlar. İki taraf da yanılır. Ben ne bir Yavuz Selim Han idim, ne de Yavuz Selim Han’ın ülkesi benim buyruğumdaydı. Ben, doğuştan merhametli bir insanım. Fakat devletin merhametle idare edilemeyeceğini de bilirim. Ne yaptıysam, yapabildiğimdir. Benim tarih huzurunda ve Allah huzurunda hiçbir tereddüdüm yok. Ne yaptıysam, mülkün bekası, ahalinin refahı ve huzuru için yaptım. Kendi duygularımı bir kenara koydum. Bir insanda ateş böceği kadar aydınlık gördüysem, onun kim olduğuna, niyetinin ne olduğuna bile bakmadan, yıldız muamelesi yaptım ve işbaşına geçirdim. Kusurları bağışladım. Bencillikleri hoş gördüm. Vatan haini olduğuna inandığım insanları bile, şahsen suçlamadım, adaletle muhakeme ettirdim. Hakimlerin verdikleri cezaları hafiflettim. Bazılarını, ‘Kul kusursuz olmaz’ diyerek bağışladım. Bunu herkes bilmiyorsa, tarih ve Allah elbette bilecektir. Bu noktada hiçbir huzursuzluğum yok.”

 ÖYLE BİR RÜYA Kİ

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy kendine ait bir hatırayı yazıyor. Bu hatırası çok enteresan bir rüya ile ilgilidir. O Mehmet Akif Ersoy ki, 2.Abdülhamid Han’ın devrilmesinde onun da çabaları vardır. Siyonist propagandanın etkisinde kalarak, iyi yapıyorum zannederek bu elim fiilin destekçisi olmuştur.
Sonradan birçokları gibi, o da pişman olmuş, ne kötü bir iş işlediğini anlamış, şöyle veya böyle pişmanlığını da açığa vurmuştur. Tarihin akışı geri doğru değil, ileri doğru olduğundan, Osmanlı Devleti kısa sürede savaşa savaşa yıkılacaktır. Daha doğrusu yıktırılacaktır. 2.Abdülhamit Han’ı devirmek için çaba sarfedenlerin pişmanlığı da “Basra’nın harap edilmesinden sonra” meydana gelen pişmanlığa benzemektedir. Şimdi okuyacağınız bu rüya onun pişmanlığını ifade bakımından enteresan bir rüyadır: 
Anlattığına göre, 2.Abdülhamid Han’ın devrilmesinden sonra, İttihat ve Terakki partisi ülkeye hakim olmuş, asıl keyfi idare ve istibdat dönemi başlamıştır. Sokak ortasında cinayetler işleniyor, her tarafta ateş ve barut kokusu arasında ülke sınırları geçiliyor, ülkeler koparılıyor, gözyaşları sel gibi akıyordu.
İşte Akif, bu zamanların birinde, Sultanahmet Camii’nde şahit olduğu bir olayı anlatmaktadır.
Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatmıştır: 
“Sabah namazlarını kılmak için Sultanahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve:
-Muhterem niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?
Dedim.
Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
-Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,
Dedi.
Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
-Efendim, ben Abdülhamid Han Cennetmekan’ın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askeri görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadaret Makamı’na gönderdim.  Dilekçemde dedim ki:
-Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticari işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.
Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya Hünkar’dan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat Padişah’a gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat Sultan’ın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifahi olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm.
2.Abdülhamid Han gerçekten çok celadetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, Sultan’ın hallerini bize anlatırken:
-Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı. Derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celadetli ve haşmetli Padişah’ın huzuruna çıktım ve:
-Hünkarım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle!..
Diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak
-Haydi seni istifa ettirdik!
Dedi. Tabii ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm:
 Alemi manada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Yıldız Sarayı'nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı Padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubudiyetle Kainatın Efendisi'nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi . Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
Bu hali gören Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Abdülhamid'e dönüp:
-Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerede?!
Buyurdu. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, mahcup bir halde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
-Ya Resulallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik.
 Dedi.
Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam:
-Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.
Buyurdu.
Söyle bunu duyduktan sonra ben ağlamayayım da kim ağlasın?
Ve Mehmet Akif diyor ki:
Yaşlı adam ağlamasına, inlemesine devam etti. Derdi büyüktü. Sessizce yanından uzaklaştım. Zaten başka da yapabileceğim bir şey yoktu. Zira bu yaşlı adam tesellisini Peygamber Efendimiz’den bekliyordu. Pişmanlığının ve tevbesinin kabul edildiği müjdesi gelmeden belli ki ağlaması inlemesi dinmeyecekti.”
Mehmet Akif Ersoy bu olayı yaşayarak anlattığına göre, aynı pişmanlığı kendisinin de duymuş olacağından şüphe etmemelidir.

BU DA ONUN RÜYASI

Sultan Abdülhamid Han yalnızdı. Onun ne yapmak istediğini anlayacak kimse, neredeyse yok gibiydi. Devlet adamlarından, basın mensuplarından, aydın denen kesimden çok kişi onu gereği gibi anlayıp takdir edememişlerdi.
Hatta devrin İslam uleması bile ona muhalefet ediyorlardı. Şeriat isteriz diyerek saraya yüründüğü zamanlarda aklı başında kabul edilen bir alim çıkıp:
-Padişah şeriata uygun hareket etmiyor. O saraydan çıksın. Ben orayı medrese yapacağım!
Diyebilmişti.
Bu derece dejenere olan bir milleti idare etmek artık imkansızlaşmıştı. Sultan 2.Abdülhamid Han da, bu anlayışsız milleti kendi haline bıraktı. Ve tahtından indirilmesine kendisi adeta göz yumdu. Yoksa hiçbir güç zahirde onu tahtından indirmeye muvaffak olamazdı. O derece tedbirlerini almıştı.
Onu okumuş olanlar, Sultan Abdülhamid Han’ın Şazeli tarikatına müntesip olduğunu bilirler. O tarikatın ileri gelenlerinden bazıları, Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayı’nda hapis hayatı yaşarken, 1918 senesinde sitem dolu bir mektup gönderdiler.
Mektupta Sultan Abdülhamid Han’a suçlamaya varan sitemler ediyorlardı. Tahttan inerken karşı koymadığı için yanlış yaptığını ve yanlış kimselerin başa geçip devletin yıkılmasına sebep olduğunu vurguluyorlardı.
Gördüğünüz gibi kendisiyle aynı dünya ve ahiret görüşünü paylaştığı tarikat kardeşleri bile, o Padişah’ı anlayamamıştı. 
Bunun üzerine Cennetmekan Sultan 2.Abdülhamid Han, onlara bir mektup yazar. Mektupta şunlar yazılıdır:
“33 sene boyunca mücadele ettim. Yalnız bu milletin iflah olamayacağını anladım. Gelen Hareket Ordusu’na manevi göz ile nazar ettiğimde, aralarında Hızır Aleyhisselam’ın da olduğunu gördüm. Bunu görmemle birlikte, Allah’ın yeni bir zuhuratı var edebilmesi için, çekilmem yönünde bir İlahi emir geldiğine kanaat getirdim.”
Bu İlahi işaretleri elbette kalp gözü ve rüya aleminde almaktaydı.
İşte bu, Sultan 2.Abdülhamid Han’ın ne denli yüksek bir şahsiyet olduğunu ve manevi boyutunun ne kadar derin olduğunu gösterir.
Yine tarikat ehli başka bir alim vardı. Bu kimse Sultan Abdülhamid Han’ın saltanatı döneminde Padişah hazretlerini yanlış anlamış, onun icraatlarını şeriat dışı olarak görmüştü.    Sultan’a karşı aktivite gösteren, eylem yapan bir İslami cemiyetin içinde bulunuyordu bu alim.
Yalnız, köprünün altından çok sular akar. Bu alim, yaşı ve maneviyatı ilerledikçe, Sultan Abdülhamid Han’ın siyasetini 50 küsür sene sonra anlar. O vakit çok büyük yanlışlar yaptığını fark eder, tövbe eder. Sultan Abdülhamid Han’ın mezarına gider ve orada göz yaşları döker, helallik diler.
Hatta Osmanlı Hanedanı’nın kadın üyelerine memlekete dönme izni çıktığında, Sultan Abdülhamid Han’ın kızı Ayşe Sultan’ı da ziyaret eder. Sultan Abdülhamid Han’ın varisi olduğu için, kendisini o Padişah adına affetmesini isteyip, helallık diler. Ayşe Sultan’ın bu konuda muhatap olduğu bu talepler gazete haberlerine yansımıştır.
Bu olayların her biri Sultan Abdülhamid Han’ın ne denli ince bir siyaset yaptığının delilleridir. Yüksek akıl ancak, en yüksek iman sahiplerinde bulunur. Sultan Abdülhamid Han’ın siyaseti gün be gün anlaşılmaya başlıyor, denilebilir. Ama onu ancak seneler geçtikten sonra anlayabildiklerine göre, onun siyaset ve aklı demek ki herkesten onlarca yıl öndeydi. İnsanoğlu işte böyledir. Bilmediğini, aklının idrak edemediğini yıllar sonra anlayabiliyor.
İyi yapıyorum sanarak kötülüğe destek vermiş olan niceleri, hatalarını dahi anlamadan dünyadan göçüp gitmişlerdir. Ama bazı alim, fazıl, milletini seven kişiler var ki, zamanında yaptıkları bu hatanın kurbanı olarak, ömür boyu zahmet ve meşakkat çekmişler, henüz dünyada iken bedel ödemişlerdir. Yaptıkları bu hatayı telafi etmek için gece gündüz çalışmışlar, çabalamışlar, mesafe kazanmışlardır. Başta Bediüzzaman Saidi Nursi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Mehmet Akif Ersoy olmak üzere bu büyük insanların hayatları bizlere örnek olmalıdır. Hatalarından nasıl döndükleri, iyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesi için nasıl ömür harcadıkları bilinmektedir. Bugün dahi, o yıllarda yapılmış bulunan hataların sonuçlarını düzeltmek için çaba sarfeden nice değerli insan mevcuttur.                                            
Fakat insanoğlu nankördür. Elbette bu olay son değildir. Bu ibretlik olaylardan sonra da nice nankörlükler etmeye devam etmişlerdir. 2.Abdülhamid Han’a ve ondan sonra gelecek ve onun izinden gidip, İslam birliğini savunup gerçekleştirmek için, dişini tırnağına takıp mücadele vermiş bulunan nice liderlere dahi ihanet etmişlerdir. Kıyamete kadar da insanoğlunun vasfı değişmeyecektir. Dünya imtihan dünyası olduğuna göre herkes de yaptıklarının ve yapması gerektiği halde yapmadıklarının hesabını Allah’a verecektir.  Mümin feraseti odur ki, bugünün olaylarını anlar, gelecekte pişman olacağı tavırların içine girmez. Abdülhamid Han’ın zamanında emek verip gerçekleştirmeye çalıştığı siyasi hedefleri, kim takip edip onun izinden gidiyorsa, bu yolda ona yardımcı olmaya çalışır.

TOP