VAHŞİ BİN HARB

KİMLİĞİ

İsmi Vahşi Bin Harp, Künyesi de Ebu Deseme olup, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden Cübeyr Bin Mutim’in kölesi idi.
Nerede ve ne zaman doğduğu ve kölelikten önceki hayatı hakkında bir bilgi yoktur. Yalnız Mekke’de çok miktarda bulunan birçok köle gibi, O da Habeşistan asıllı siyahi bir kişidir.
İri yapılı, siyah derili, güçlü kuvvetli, oldukça soğukkanlı, keskin bakışlı ve kuvvetli bir hafızaya sahip bir kişi idi. Habeşistanlılar gibi mızrak atar, attığını da daima isabet ettirirdi.
Bunlar ve benzeri özelliklerinin gereğini, cahiliyye  döneminde, putperest efendileri için kullanır, onları memnun edecek faaliyetlerde bulunurdu.

BEDİR’DEN SONRA ARANAN KİŞİ OLDU Bedir savaşında 70 ölü ve 70 de esir vermiş bulunan Kureyş müşrikleri, intikam ateşiyle yanmaya başlamışlardı. Her gün toplanırlar, nasıl intikam almaları gerektiği konusunda saatlerce görüşme yaparlar, ama bir sonuca varamazlardı.
İntikam için yeni bir savaş olacak olsa, kimleri öldüreceklerini ve hangi metodu kullanacaklarını uzun uzun konuşurlardı.
Böyle bir savaşta, maharetli  ve keskin nişancı kişileri kullanarak, başta Hazreti Muhammed olmak üzere bir çok sahabeye suikast düzenleyerek, Bedir’de ileri gelenlerini öldürenleri öldürerek, intikam almak, en çok konuştukları konu idi.
Vahşi isimli kölenin, ok ve mızrak kullanmakta son derece maharetli olduğu biliniyordu.
Yakınları Bedir’de öldürülmüş olan müşrikler, onların intikamını almak üzere, içinde Vahşi’nin de rol alacağı çeşitli senaryolar kuruyorlardı.
Mesela Cübeyr Bin Mutim Vahşi Bin Harb’e şu teklifi yapmıştı:
-İnsanlarla beraber sen de savaş alanında bulun. Eğer benim amcam Tuayme Bin Adiy karşılığında, Muhammed’in amcasını öldürebilirsen, sana hürriyetini iade edeceğim.
Köle Vahşi’ye bu maksatla çok şeyler vadeden müşrik ileri gelenleri arasında, Ebu Süfyan’ın karısı Hind Binti Utbe de vardı.
Bedir savaşında pederi Utbe, amcası Şeybe ve biraderi Velid katledilmiş olan  Hind Binti Utbe, bir gün  mızrak atıcılığında eşsiz bir usta olan köle  Habeşistanlı Vahşi Bin Harb’i yanına çağırttı.
O’na:
-Babam, Bedir günü öldürüldü. Eğer sen, üç kişiden birini; Muhammed’i veya Hamza Bin Abdulmuttalib’i, yahut Ali Bin Ebi Talib’i öldürürsen, hürsün, seni ebediyen azad edeceğim.
Çünkü ben, Kureyş kavmi içinde bunlardan başkasını babama denk görmüyorum!
Dedi.
Ayrıca da kendisini azad etmekle kalmayıp, servete boğacağını da vaad etti.
Cübeyr Bin Mutim’in siyahi kölesi Vahşi Bin Harp de, her kiralık katilin yaptığı gibi, dersine çalışmaya başladı. Vuracağı kişiler hakkında bilgiler… Atış talimleri, taktikler… Artık hayatı kurtulacaktı. Kölelikten kurtulacaktı. Üstelik zengin olacaktı. Bu düşüncelerle kendisi için büyük günün gelmesini beklerken, günlerini talim ve eğitimle geçiriyordu.

UHUD GÜNÜNDE

Bedir yenilgisi üzerinden henüz bir yıl geçmişti ki, (Üçüncü Hicri yıl) müşrikler daha fazla bekleyemediler, intikam günü için hazırlık yapmaya başladılar.
Kendilerine yakın bütün kabileleri dolaşarak, asker, silah, mühimmat ve para tedarik ettiler, planlar yaptılar, harekete geçtiler.
Elbette içlerinde Vahşi Bin Harp de bulunuyor, yapacağı görevin heyecanıyla yanıp tutuşuyordu.
Hazreti Abbas’ın, zamanında yaptığı istihbarat çalışması ile, olayı haber alan Peygamber efendimiz de, tedarik ettiği mütevazi ordusuyla müşrikleri, Medine’ye 8 km. mesafede bulunan Uhud dağının eteklerinde karşıladı.
Bu çarpışmada neler oldu?
Uhud savaşını merak edenler bu kitabın “İkrime Bin Ebi Cehil” bahsinde ayrıntıları ile okuyabilirler.
Vahşi Bin Harp ile ilgili sahneleri ise bizzat kendisi, Müslüman olduğunda, Peygamber Efendimize anlatmıştır. İşte kendi ifadesi ile o gün neler oldu; okuyalım:
-Savaşın en kızıştığı bir andı. Hind Binti Utbe bana şöyle seslendi: “Ebu Deseme! Sen benim işimi gör, ben de senin işini göreyim  (Sen benim isteğim suikastı gerçekleştir, ben de sana vaat ettiklerimi yerine getireyim!)”
Halk arasında Ali’yi aradım. Derken Ali göründü. Kendisi çok uyanık, girişken, çevik, çekingen ve etrafına çok bakan bir adamdı. Kendi kendime “Benim aradığım, hakkından gelebileceğim adamım bu değil!” dedim.
O sırada Hamza’yı gördüm. Halkı kasıp kavuruyor, kesip biçiyordu. O’na mızrak atabilmek için fırsat kollamak maksadıyla, bir kayanın arkasına gizlendim.
Bir ara, Siba Bin Ümmü Enmar: “Var mı benimle çarpışacak bir yiğit?” diyerek meydan okuyordu.
Hamza, O’na: “Gel yanıma ey kadın sünnetçisi olan kadının oğlu! Allah’a ve Resulü’ne sen misin meydan okuyan?!.” Dedi ve O’nu, göz açtırmadan, bacaklarından vurup yere serdi. Üzerine çöküp koyun boğazlar gibi boğazladıktan sonra, süratle bana doğru gelirken, beni gördü. Sel suları oyuklarına eriştiği sırada, ayağı kayıp yıkılınca da, mızrağımı istediğim yerinden vurmak için fırlatıp attım. Böğründen vurdum. Hatta, mızrağımın ucu, mesanesinden dışarı çıktı!
Arkadaşlarından bazıları koşup yanına geldiler. O’na: “Ebu Umare!” diye seslendiklerini işittim. Cevap vermeyince, “Vallahi, adam öldü!” dedim.
Arkadaşları, O’nun öldüğüne kanaat getirerek yanından dağıldılar. Beni göremediler.
Vahşi Bin Harp anlatmaya devam ediyordu:
-Onlar uzaklaştıktan sonra, Hamza’nın yanına varıp karnını yardım. Ciğerini çıkarıp Hind Binti Utbe’ye götürdüm.
-Babanı, öldüreni öldürürsem, bana ne var?
Dedim.
-Üzerimdeki elbise ve eşyam var!
Dedi.
-İşte sana, Hamza’nın ciğeri!
Dedim.
Hind, ciğeri alıp ağzında çiğnedi! Yutamayınca, ağzından dışarı attı.
Suyunu mu, yoksa posasını mı atmıştı bilmiyorum.
Üzerindeki elbisesini, bilezik ve halhallarını çıkarıp bana verdi.
Sonra da:
-Mekke’ye vardığım zaman sana, on tane de, dinar (altın) var! Bana, O’nun vurulup düştüğü yeri de göster!
Dedi.
Gidip gösterdim. Hamza’nın erkeklik uzvunu, burnunu ve kulaklarını kesti. Onlardan, iki bilezik, iki pazuband, iki tane de ayak halhalı yaptı. Bunları takınmış olarak Mekke’ye girdi. Hamza’nın ciğeri de yanında idi.
Peygamber Efendimiz, Vahşi’nin anlattıklarını büyük bir üzüntü ile dinledi. O’na, amcası Hazreti Hamza’nın acısına dayanamayacağı için artık gözüne gözükmeden yaşamasını tembih etti.

UHUD ZAFERİNİ MÜŞRİKLERE MÜJDELEDİ

Uhud’da Müslümanların uğradıkları bozgun haberini, Mekke’de müjdeli haber için bekleşmekte olanlara, Vahşi Bin Harb verdi.
Hızlıca hareket ederek, Mekke girişindeki Hacun denilen yere geldi. Herkes orada bekleşmekte idi. Bir kayanın üzerine çıkarak, yüksek sesle:
“Ey Kureyş topluluğu! Size müjdeliyorum ki; harp meydanında Muhammed’in adamlarını öldürdük. Hem de şimdiye kadar görülmedik miktarda!
Muhammed’i de ağır şekilde yaraladık!
Müslümanların en önemli adamı olan Hamza’yı da bizzat ben öldürdüm!”
Mekkeliler önce O’nun kötü haber getirdiğini sanarak telaşlanmışlardı. Ancak konuşmasını dinleyince, büyük bir sevince kapıldılar. Birbirlerini tebrik edip, bu haberi Mekke’nin her tarafına yaymak için dağılıp gittiler.
Vahşi’nin efendisi Cübeyr Bin Mutim de oradaydı. Vahşi’yi kenara çekerek haberin ayrıntılarını sordu:
-Sen neler söylüyorsun öyle?
Vahşi:
-Evet. Vallahi doğruyu söylüyorum.
Cübeyr:
-Sen Hamza’yı gerçekten öldürdün mü?
Vahşi:
-Vallahi mızrağımı kalbine sapladım. Mızrağın ucu iki bacağının arasından çıktı. Sonra O’na seslenildi. Cevap vermeyince öldüğünü anladım, gidip ciğerlerini söktüm aldım. Göresin diye sana da getirdim. İşte!..
Cübeyr:
-Bizim ve kadınlarımızın üzüntülerini giderdin. Kadınlarımız artık yıkanabilir, koku ve yağ sürebilir…
Diyerek sevincini belirtti ve köleyi tebrik etti.
Ayrıca O’na ne vaad ettiyse hepsini fazlasıyla yerine getirdi.
Ayrıca Hind Binti Utbe Vahşi’yi hediye ve servete boğdu.  Sıra evlenmeye gelmişti. Able isimli bir köle kadınla evlenmek istiyordu. Ancak O’nun da müslüman olduğu haberini alınca, böylece o hayali suya düşmüş oldu.
O bir kiralık katildi ve yaptığı işin bedelini böylece tahsil etmişti.
Efendimizin Amcası Hazreti Hamza bu şekilde şehid edilmişti. Ciğerlerini de bizzat Vahşi, sökerek Hind’e ve efendisi Cübeyr Bin Mutim’e götürmüştü.
Görüldüğü yerde öldürülecekler listesine bu suçu dolayısıyla dahil edilmişti.
Kimdi Hazreti Hamza?
Kısaca tanımakta fayda vardır:

HAZRETİ HAMZA

Hazreti Hamza, 569 ya da 570 yılında Mekke’de doğdu. Peygamber Efendimizin amcasıdır. Annesi Hale Binti Vehb, Peygamberimizin annesi, Amine’nin amcası kızıdır. Peygamber Efendimize süt veren Süveyde, Hamza’yı da emzirmiş olduğundan, Hazreti Hamza, Peygamberimizin aynı zamanda süt kardeşidir ve O’ndan iki yaş kadar büyüklüğü vardır.
Güçlü, kuvvetli, hareketli bir insan olan Hazreti Hamza, aslan avına meraklı bir kişi idi. 
Her Mekke’ye dönüşte Kabe’ye gider, tavaf yapardı. Yine avdan dönüyordu. Yine tavaf maksadıyla Kabe’ye yöneldiği bir sırada bir hizmetçi kız, yanına yaklaşarak dedi ki:
-Ey Ebu Ümare! Kardeşinin oğlu Muhammed’e, Eb Ül Hakem Bin Hişam (Ebu Cehil) ın neler ettiklerini bir görseydin!.. Eb Ül Hakem senin yeğenine küfretti. O’na üzücü hakaretlerde bulundu. Sonra da çekip gitti. Buna karşılık Muhammed O’na, hiçbir şey söylemedi!..
Hazreti Hamza, Peygamber efendimize hakaret edildiğini işitince, akrabalık damarları harekete geçti. Silahlarını kuşanarak, Kureyş ulularının bulunduğu yere geldi.
- Kardeşimin oğluna, kötü söz söyleyen, kalbini inciten sen misin?
Diyerek, boynundaki yayı çıkarıp, Ebu Cehil’in başını yedi yerinden yaraladı.
Orada bulunan kafirler Hazreti Hamza’ya saldıracak oldular. Bu durumda büyük çarpışma çıkacaktı.
Hazreti Hamza:
-Gücün yetiyorsa bana karşılık ver!
Diye haykırdı.
Fakat, Ebu Cehil dedi ki:
-Dokunmayınız, Hamza haklıdır. O’nun kardeşinin oğluna bilerek kötü şeyler söyledim.
Hazreti Hamza oradan ayrıldıktan sonra, Ebu Cehil, etrafındakilere;
- Aman O’na ilişmeyiniz! Bize kızar da Müslüman olur. Bununla Muhammed kuvvetlenir.
Dedi.
Hazreti Hamza Müslüman olmasın diye, kendi kafasının yarılmasına razı oldu. Çünkü Hamza, hatırı sayılır, kıymetli, herkesin sevip saydığı gücü kuvveti de yerinde bir şahıstı.
Hazreti Hamza, Peygamber efendimizin yanına gelip dedi ki:
- Ya Muhammed, Ebu Cehil’den intikamını aldım. O’nu kana boyadım, üzülme, sevin!
Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:
-Ben, böyle şeylere sevinmem!
-Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapmaya hazırım!
O zaman Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Ey Amca! Ben ancak senin iman etmen ile, kıymetli bedenini cehennem ateşinden kurtarman ile sevinirim.
Bunun üzerine Hazreti Hamza hemen şehadet getirip Müslüman oldu.
Abdullah Bin Abbas, Kuranı Kerim’de, En’am Suresi’nin  122 nci Ayeti Kerime’sinde, “Diriltildiği ve nura kavuşturulduğu” anlatılan zatın Hazreti Hamza, aynı Ayeti Kerime’de, “Karanlıklarda bocalayan” şeklinde anlatılanın da, Ebu Cehil olduğunu açıklamıştır.
İşte O ayet:
Enam Suresi:
“122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nura kavuşturduğumuz kimse, karanlıklar içinde bocalayan,  ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kafirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.”
Hazreti Hamza, Kureyşliler’in yanına gidip Müslüman olduğunu ve Allah’ın, Peygamberi’ni her suretle koruyacağını bildirip şöyle dedi:
- Kalbimi, İslamiyet’e ve Hakk’a meylettirmiş olduğu için Allahü Teala’ya hamdolsun. Bu din, kullarının her yaptığını bilen, herkese lütfu ile muamele eden, kudreti her şeye galip gelen, Alemlerin Rabbi olan Allahü Teala tarafından gönderilmiştir.
Kuranı Kerim okunduğu zaman, kalb ve akıl sahibi olanların gözlerinden yaşlar akar. Kuranı Kerim, açık bir lisan ile açıklanmış ayetler halinde, Hazreti Muhammed’e nazil olmaktadır. Muhammed, içimizde, sözü dinlenir, kendisine boyun eğilir bir mübarek kimsedir.
Ey müşrikler! Aklınız başınızdan gidip, gözünüz kararıp da, O’nun hakkında sert, ağır ve kaba sözler, söylemeyin! Eğer böyle bir düşünceye kapılırsanız, biz Müslümanların cesedine basıp geçmeden, O’nu hiç kimseye vermeyiz!
Bu bir nevi meydan okuma idi.
Hazreti Hamza’nın Müslüman olması ile, Resulullah Efendimiz çok sevindi. Müslümanlar, pek çok kuvvet buldu. Artık Mekkeliler Müslümanlara, hiçbir sebep yokken, fena muamele yapamadılar. Bilhassa Hazreti Hamza’nın kılıcının şiddetinden çekindiler.
Hazreti Hamza bir gün, Cebrail Aleyhisselam’ı kendi asli şeklinde görmeyi arzu ettiğini, Peygamber Efendimize bildirdi. Peygamber Efendimiz de Hazreti Hamza’ya sordular:
- O’nu görmeye dayanabilir misin?
- Evet dayanırım.
- Öyle ise yere otur da bak!
Hazreti Hamza Cebrail Aleyhisselam’ı görünce, bayıldı, arkası üstüne düştü.
Hazreti Hamza, Hazreti Zeyd Bin Harise, Hazreti Ebu Mersed Kennaz, Hazreti Enes ve Hazreti Ebu Kerse ile beraber Medine’ye hicret etti. Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiklerinde, Mekkeli Müslümanları hem kendi aralarında, hem de Medineli Müslümanlarla kardeş yaptı. Kendi aralarında da, Hazreti Hamza’yı, Zeyd bin Harise ile kardeş yapmıştı. Hazreti Hamza bu kardeşini çok sever ve muharebeye çıktığı zaman, her şeyini O’na emanet ve vasiyet ederdi.

İLK BAYRAKTAR

Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra, Kureyşli müşrikler boş durmadılar. Peygamberimizi Medine’de rahat bırakmıyorlar, Medineliler’in O’nu terketmeleri için, etrafındaki Müslümanları tehdit ediyorlardı. Hatta, Peygamber Efendimizi Medine’nin dışına çıkarmaları için, Abdullah Bin Übeyy Bin Selül ile, Evs ve Hazrec kabilelerinin müşriklerine tehditler gönderdiler ve Müslümanlara Hac yollarını kapadılar.
Bu durumda, Müslümanların, Suriye ticaret yollarını kesmeleri, müşrikleri ticari ve iktisadi bakımdan zor duruma düşürmeleri ve böylece müşrikleri yola getirmeleri icap ediyordu. Bu sırada bir müşrik kervanının Medine yakınlarından geçmekte olduğu işitildi. Sefer hazırlığı yapıldı.
Sefere çıkacak birliğin kumandanlığına Hazreti Hamza’yı getiren Peygamberimiz, O’na beyaz bir bayrak verdi. Hazreti Hamza’ya verilen bu bayrak, İslam tarihinde Müslümanların kullandığı ilk bayrak idi.
Hazreti Hamza, 30 süvari ile birlikte hareket etti. Şam’dan Mekke’ye gitmek üzere, 300 süvarinin koruduğu bir müşrik kervanı, Sifr Ül Bahr denilen yere gelmiş bulunuyordu. İslam Mücahidleri, buraya geldiklerinde, müşriklerin kervanını koruyan üç yüz süvari ile karşılaştılar ve savaş düzenine girdiler.
Mecdi Bin Amr Cüheni, iki tarafın da müttefiki idi. Müslümanların sayıca çok az ve müşriklerin çok fazla olduklarını ve düşmanların bu ilk çarpışmada Müslümanları yenebileceklerini düşünerek arabuluculuk edip iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi. Sonra Hazreti Hamza ve arkadaşları Medine’ye geri döndüler. Mecdi’nin bu hareketi Peygamber Efendimize arz edilince, çok memnun oldular. Bu konuda buyurdular ki:
-İyi ve doğru bir iş yapmıştır.
Hazreti Hamza, Ebva, Veddan ve Zül Uşeyre gazalarında Peygamber Efendimizin beyaz sancağını taşıdı.

HAZRETİ HAMZA VE BEDİR

Bedir Gazası’nda 313 Sahabi 1000 den fazla müşrikle karşı karşıya geldi. Mekke müşriklerinden Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarak er dilediler. Peygamberimiz buyurdu ki:
- Ey Haşimoğulları! Kalkınız, Allahü Teala’nın nurunu söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü Teala, zaten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor. Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali! Kalk ya Ubeyde Bin Haris!
Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ubeyde miğferlerini giydiler. Meydana yürüdüler. Müşrikler dediler ki:
-Sizler kimlersiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışırız.
Onlar da:
-Ben Hamza’yım!
-Ben Ali’yim!
-Ben Ubeyde’yim!
Dediler.
Bunun üzerine müşrikler cevap verdiler:
-Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz! Sizinle çarpışmayı kabul ediyoruz!
Eshabı Kiram, müşrikleri, önce imana davet ettiler. Onlar kabul etmediler. Ondan sonra  müşriklerin üzerine saldırdılar. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali, Utbe ve Velid kafirlerini, anında öldürdüler. Hazreti Ubeyde, Şeybe’yi yaraladı. Şeybe de Hazreti Ubeyde’yi yaraladı.
Hazreti Hamza ve Hazreti Ali, Şeybe’yi orada öldürüp, Hazreti Ubeyde’yi kucaklayıp Resulullah’ın huzuruna getirdiler.
Ebu Cehil, müşrikleri savaşa teşvik etmeye başladı. Her iki taraf bütün güçleriyle saldırıya geçtiler. Bu savaş her iki tarafın ilk büyük savaşıydı. Müslümanlar “Allah Allah!” diyerek, tekbir getirerek hücum ediyordu. Hazreti Hamza, her iki elinde birer kılıç ile çarpışıyordu. Peygamber efendimiz:
-Ya Hayyu! Ya Kayyum!
Buyurarak Allahü Teala’ya yalvarıyordu.
Peygamberimiz, eshabını böyle yiğitçe çarpışıyor gördükçe:
- Onlar, Allahü Teala’nın yeryüzündeki arslanlarıdır…
Buyurarak onları takdir ediyordu.
Allahü Teala, Peygamberimize yardım için melekleri de savaşa gönderdi. Müslümanlar daha kılıcını vururken müşriklerin kellesi yere düşüyordu. Müşrikler bozguna uğradılar. Ebu Cehil de öldürüldü. Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar.
Hazreti Hamza, Bedir’de fevkalade kahramanlık gösterdi. Bedir savaşı, Peygamber Efendimizin ve Müslümanların zaferiyle neticelendi. Eshabı Kiram’dan 14 kişi şehid oldu.

HAZRETİ HAMZA VE UHUD

Peygamber efendimiz, Uhud harbinde; Hazreti Hamza’yı en önde, zırhsız süvarilerin başında çarpışmakla vazifelendirdi. Hazreti Hamza, iki elinde de kılıç olduğu halde;
- Ben Allahü Teala’nın arslanıyım!
Diyerek, düşmanı önüne katmış, öldüre öldüre ilerliyordu.
Safvan Bin Ümeyye, etrafındakilere,
-Hamza nerededir? Bana gösteriniz!
Diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile halkı kıyasıya kesip biçen birini görünce sordu:
- Bu çarpışan kim?
Çevresindekiler dediler ki:
- Aradığınız kimse! Abdülmuttalib oğlu Hamza!
Safvan bunun üzerine:
-Ben bugüne kadar, düşmanını öldürmek için saldıran, O’nun gibi hırslı, O’nun gibi gözüpek ve cesur bir kimse daha görmedim.
Diye itirafta bulundu.
Uhud’da herkes bütün güçleriyle çarpışırken, bir ara Resulullah Efendimiz ile Hazreti Hamza arasında kimse kalmadı. Hazreti Hamza, hiç arkasına bakmıyor, hep ileri doğru hücum tazeliyordu.
Savaşın başlamasından o ana kadar, tek başına 30 müşriki öldürmüştü.
Hazreti Hamza büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra, önceki sayfalarda anlatıldığı gibi, Vahşi tarafından şehid edildi.
Hazreti Hamza şehid olduğunda oruçlu idi. Hazreti Peygamberimiz, kendisi için: “Seyyid Üş Şüheda = Şehidlerin Efendisi” buyurdu. Ve cesedini meleklerin yıkadıklarını haber verdi.
Savaş bitmişti. Şehidlerin yanlarına gidildi. Peygamber Efendimiz, Hazreti Hamza’nın mübarek cesedini görünce, dayanamadı, ağladı. Mübarek gözlerinden yaşlar akarak buyurdu ki:
- Ben, şu şehidlerin, Allahü Teala’nın yolunda canlarını feda ettiklerine, Kıyamet Günü şahitlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, Kıyamet Günü mahşere, yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu gibi olacaktır.
O sırada şu Ayeti Kerimeler nazil oldu:
Ali İmran Suresi:
169. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.
170. Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de, hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.
Daha sonra Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
- Bana Cebrail Aleyhisselam gelip Hamza Bin Abdülmuttalib’in göktekiler katında, “Allah’ın ve Resulü’nün arslanıdır” diye yazıldığını haber verdi.
Hazreti Hamza’nın ve diğer şehidlerin cenaze namazları kılındı. Hazreti Abdullah Bin Cahş ile Hazreti Hamza’nın cesetleri bir kabre kondu. Abdullah Bin Cahş Hazreti Hamza’nın yeğeni idi..
Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah’ın annesi; Hazreti Hamza’nın mezarı üstüne bir türbe yaptırmıştı. Daha sonra da, buraya kütüphane ve mescid de yapılmıştı. Osmanlılar döneminde burası mamur halde tutulmuş ve titizlikle bakımı yapılmıştı.
Osmanlı Devleti yıkılıp, Hicaz Bölgesi Vahhabilerin eline geçtiğinde, Hazreti Hamza’nın mezarı, türbesi ve diğer tesisler yıkılarak yerle bir edildi.
Bugün Uhud’da Hazreti Hamza ve diğer şehitlerin medfun bulundukları mahalde, sadece  toprak yığınları bulunmaktadır.
Tarihte ve günümüzde, Medinei Münevvere’ye gerek Umre, gerek Hacc yaparken, gerekse özel maksatlarla gelen Müslümanlar, Peygamber Efendimizi ziyaretten sonra, Uhud Şehitliği’ni de mutlaka ziyaret etmektedirler. Burada yatan şehitlerin ve özellikle Hazreti Hamza’nın İslama hizmet için yaptıkları, yeniden hatırlanmakta, çok duygusal anlar yaşanmaktadır.
Yiğitliğiyle ünlü olan Hazreti Hamza, yurdumuzda güreşçilerin piri sayılmakta, her güreş müsabakasından önce Peygamber Efendimizle birlikte anılmakta ruhuna dua ve Kuran okunmaktadır.
Bu güzel geleneklerimiz kıyamete kadar yaşamalıdır ve İnşallah yaşayacaktır.

MEKKE FETHİNDEN SONRA VAHŞİ BİN HARB

Peygamber Efendimiz Mekke’nin fethine hazırlanırken, bütün Mekke müşriklerine eman vermişti. Tek şartı, silah kullanmamaları, karşı gelmemeleri, evlerine veya Kabe’ye ya da Ebu Süfyan’ın evine girmiş olmaları idi.
Ancak 15 kişilik bir liste vardı ki, bunlar görüldüğü yerde öldürüleceklerdi. Kabe’ye sığınmış olsalar dahi…
Bu listede Hazreti Hamza’yı şehid eden ve ciğerlerine müsle yapan (Bedenini tahrip edip ciğerlerini söken), Habeşli köle Vahşi Bin Harp de vardı.
Vahşi Bin Harb, Mekke’nin fethinden sonra Taif’e kaçıp oraya yerleşti. 
Mekke fethinden sonra Taif’i kuşatan Peygamberimizin ordusu, çeşitli sebeplerle kuşatmayı kaldırıp, Medine’ye geri döndü.
Daha sonra Taifliler bir heyet göndererek, Müslüman olduklarını açıkladılar.
Allah’ın Resulü, Hazreti Hamza’nın katili Vahşi Bin Harb’e haber göndererek, O’nu İslam’a davet etti. Vahşi, Resulü Ekrem’e şu cevabı gönderdi:
-Ey Muhammed! Sen beni İslam’a nasıl davet edersin? Halbuki senin iddiana göre, adam öldüren veya Allah’a ortak koşan veya zina eden bir kimse günah işlemiş olur.. Onun için kıyamet gününde azab kat kat verilir. O azapta rezil ve zelil olarak kalır. Ben ise bütün bunları yaptım. Acaba benim için bir ruhsat var mıdır?
Dedi.
Bunun üzerine Cenabı Hak, Furkan Suresi’nin 70 nci Ayeti’ni inzal buyurdu.
Furkan Suresi:
70. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
Vahşi:
-Ey Muhammed! Ancak tevbe eden, iman eden, salih amel işleyenleri istisna eden şart şiddetli bir şarttır. Belki de ben buna güç yetiremeyeceğim.
Diye haber saldı.
Cenabı Hak, Nisa Suresi’nin 48 nci Ayeti’ni indirdi.
Nisa Suresi:
48. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.
Yine Vahşi:
-Ey Muhammed! Görüyorum ki bu da, Allah’ın isteğinden sonra olur. Bilmiyorum acaba, Allah beni affeder mi, etmez mi? Bundan başkası var mıdır?
Dedi.
Bunun üzerine Cenabı Hak, Zümer Suresi’nin 53 ncü Ayeti’ni indirdi.
Zümer Suresi:
53. De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Vahşi:
-İşte buna evet derim.
Dedi
Müslüman olmaya karar verdi.
Halk:
-Ya Resulallah! Vahşi’ye isabet eden bize de etmiştir. (Biz de O’nun gibi katl, zina işlemişizdir)
Dediler.
Resulü Ekrem Efendimiz de:
-Bu Ayet’in muhatabı sadece Vahşi değil, bütün Müslümanlardır.
Buyurdu.
Nihayet müslüman olmak için Medine’ye gelip,  mescidde Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kelimei Şehadet getirerek müslüman oldu. 
Hazreti Peygamber’in huzurunda, Amcası Hazreti Hamza’nın şehid edilişini kendisine anlattı. Neler söylediğini önceki sayfalarda okudunuz.
Peygamberimiz O’nu dinlerken büyük bir üzüntü yaşadı.
Resuli Ekrem Efendimiz, O’na bir daha gözüne görünmemesini söyledi.
Vahşi ise buna çok dikkat etti ve O’na gözükmemeye çalıştı. Peygamberimiz O’nu bir daha görmedi. 
Sevgili peygamberimiz Uhud savaşından sonra birkaç kafire beddua etmişti. Vahşi’ye neden lanet etmiyorsun, diye sorulduğunda:
-Miraç gecesi, Hamza ile Vahşi’yi kol kola birlikte Cennete girerlerken görmüştüm!
Buyurdu.
Müslüman olduktan sonra Vahşi Bin Harb, Hazreti Hamza’nın hanımı ve çocukları ile görüştü. Hatıralar yadedildi. Ağlaştılar. Vahşi yaptıklarından dolayı çok pişmandı. O’nu teselli ettiler. Vahşi duygulanıp ağladı. Onlar da daha fazla utandırmadılar, üzerine varmadılar. O’nu kendi haline bıraktılar.

DIRAR MESCİDİ OLAYINDA VAHŞİ

Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethinden bir yıl sonra Bizanslılara karşı Tebük seferine çıkmıştı.
Efendimiz Tebük’e giderken, Medine’ye bir saat uzaklıktaki Ziyevan köyüne gelindiğinde münafıklardan bir heyet gelerek:
-Ya Resulallah! Biz hastalar ve Kuba Mescidi’ne gelemeyenler için, özellikle yağmurlu gecelerde namaz kılmak üzere bir mescid bina ettik. Teşrif edip burada namaz kıldırmanızı, hayır ve bereketle dua buyurmanızı istirham ediyoruz!
Dediler.
Olayın aslı şu idi:
Medine’de münafıklar, İslam aleyhindeki faaliyetlerini açıkça ve rahatça yapamadıkları için, İslam Devleti’nin takibinden kendilerini koruyacak, gizli çalışmalarını yürütmeye elverişli bir merkeze ihtiyaç duyuyorlardı.
Aslen Medineli olduğu halde, Hazreti. Peygamber’in Medine’ye hicret etmesi üzerine, İslam’a düşmanlığı ve hışmı dolayısıyla önce Mekke’ye daha sonra da Bizans ülkesine giden, Ebu Amir El Rahib/El Fasık (Peygamber Efendimiz, O’nun El Rahib lakabını El Fasık şeklinde değiştirmiştir) irtibatlı bulunduğu Medine’deki münafıklara, mescit şeklinde bir merkez kurmaları tavsiye ve tahrikinde bulundu.
Bunun üzerine münafıklar, Hicretin 9 ncu yılında Medine’de Salim Bin Avf oğullarının bölgesinde, Kuba Mescidi’ne yakın bir yerde, sözde bir mescit inşa ettiler. Bundan sonra Hazreti Peygamberimize müracaatla, içlerinden yaşlıların ve özür sahiplerinin devamlı merkezdeki Kuba Mescidi’ne gelemediklerini, bazen yağmurlu ve soğuk günlerde kendilerinin de cemaata katılamadıklarını, bu sebeple kendi bölgelerinde namazı cemaatla kılabilmek üzere bir mescit inşa ettiklerini belirterek, mescitlerine gelip namaz kıldırmasını ve böylece bu mescidin açılışını yaparak resmen tanınmasını istediler.
Bu sırada Hazreti Peygamberimiz, Tebuk Seferi’nin hazırlıkları ile son derece meşguldu ve sefere çıkmak üzere hareket halinde idi. Bu sebeple kendisine müracaat edenlere, ancak seferden döndükten sonra mescitlerine gelebileceğini belirtti.
Tebük’e varıldı, yirmi gün kadar kaldıktan sonra, Ashabı Kiram’ın ileri gelenleri ile istişare ederek geri dönmeye karar verdi. Çünkü Bizans ordusu saldırmaya cesaret edememiş ve amaca ulaşılmıştı. O gün için daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Şam yöresini fetih gibi bir amaçla yola çıkılmamıştı. Üstelik Şam yöresinde bulaşıcı bir hastalık (taun) olduğu da haber alınmıştı. Geri dönüş için yola çıkan ordu, Ramazanın ilk günlerinde Medine’ye ulaştı.
Fakat Peygamber Efendimiz, Tebük Seferi’nden dönerken, Medine yakınlarında Tevbe Suresi’nin 107 ila 110 ncu ayetleri nazil oldu.
Bu ayetlerde sözkonusu mescidin zarar verme (dırar), inkar etme, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarma, daha önce Allah ve Resulü’ne karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlama, amacıyla yapıldığı, münafıkların bu amaçlarını gizlemek için “Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk” diye yemin ettikleri, buna rağmen yalancı oldukları belirtiliyordu. 
Münafıklar, Dırar Mescidi’ni açmak için Peygamber Efendimizin seferden dönmesini bekliyorlardı. Peygamberimiz, Medine’ye dönünce, gerçek mahiyeti konusunda bilgilendirildiği, yönlendirildiği Dırar Mescidi’ni, görevlendirdiği birkaç sahabe vasıtasıyla yıktırarak ve yaktırarak ortadan kaldırdı.
Böylece münafıkların belli bir merkezde üslenerek faaliyette bulunmalarına fırsat vermedi.
Dırar Mescidi’nin yakılması, İslam tarihinde, bir ibadet mahalline yönelik ilk ve son eylemdir. Bu eylem İslam toplumunun birliğini bozmaya yönelik faaliyetlere, hiç bir şekilde izin verilmeyeceğinin bir delilidir. Bu olay ayrıca İslam düşmanlarının haince amaçları için İslam’ın temel kurumlarını bile kullanmaktan çekinmeyecekleri konusunda, Müslümanlara yapılan bir uyarı niteliği taşımaktadır. .
Bu mescid Ebu Amir adlı bozguncu münafık ve fasığın teşviki ile, münafıklarca Kuba Mescidi’nin cemaatını bölmek niyetiyle yapılmış ve Hazreti Peygamberimize suikast düzenlemek üzere içi silahla doldurulmuştu. Peygamber Efendimiz bu mescide gitmeye hazırlanırken, Cebrail Aleyhisselam gelerek durumu haber verdi:
Tevbe Suresi:
107.(Münafıklar arasında) bir de (müminlere) zarar vermek, (hakkı) inkar etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulü’ne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve; (Bununla) iyilikten başka birşey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.
108. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. O’nda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.
109. Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
110. Yaptıkları bina, (ölüp de) kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı olarak bir kuşku (sebebi) olacaktır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
Münafıklarca Medine’de inşa edilen bu mescit, Müslümanlara zarar verme amacıyla yapıldığı için, Kuran’da Mescidi Dırar olarak nitelenmiş ve daha sonra bu adla anılmıştır.
Peygamber Efendimiz bu mescidin derhal yıkılmasını emir buyurdular. Bunun için Vahşi Bin Harb’in de içinde bulunduğu bir grup müslümana haber gönderip emir verdiler:
-Halkı zalim olan şu mescidi, yıkın ve yakın!.. 
Peygamber Efendimiz, münafıkların amacını bildiren vahiy üzerine, bu mescidi yıktırarak müslümanlar arasında fitne kaynağı olmasına izin vermemiştir. Bu mescidin yakılıp yıkılması olayında Vahşi’yi de görüyoruz
Mescidi Dırar’ı yıkanlar arasında bulunan Vahşi, namaz ve diğer ibadetlerini coşku ile yapmaya devam etmiştir.
Yermuk savaşında Rumlarla çarpışan mücahitler safında da bulundu.

AYNI MIZRAKLA İKİ BÜYÜK OLAY

Vahşi, Peygamber Efendimize gözükmeden Veda Haccı’nda bulundu. Kabe’ye bakarak, tekrar Resulullah ile görüşmeyi nasip etmesi ve O’nu memnun edecek bir ameli yapması için, gözyaşları ile dua ve niyazlarda bulundu.
O’nun bu niyazı, Peygamberimizin vefatından sonra ancak tahakkuk etti.
Şöyle ki:
İslam Tarihinde “Yemame Savaşı” diye anılan bir olay vardır.
Bu savaş, Hazreti Ebu Bekir’in  gönderdiği İslam ordusuyla, peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimet Ül Kezzab taraftarları arasında yapılan bir savaştır. Savaş Hicri 10 ncu ve Miladi 632 nci yılında Yemame bölgesinde yapıldı…
Bu savaşla, Müseylimet Ül Kezzab ve taraftarlarının isyanı bastırıldı. Riyad’ın doğusunda yer alan Yemame’de yapıldığı için, savaş bu adla adlandırılmıştır. Halid Bin Velid komutasındaki Müslüman ordusu iki bin kişiden fazla şehit verirken, Müseylimet Ül Kezzab’ın taraftarlarından yirmi bin kişi ölmüştür.
Savaşa kadar gelinen seyir özetle şöyle gelişti:
Hicretin 10 ncu yılında, Resuli Ekrem Efendimize Yemame’den Beni Hanif heyetiyle birlikte gelen Müseylimet Ül Kezzab, Müslüman olduğunu açıkladı. Bir müddet Medine’de kaldıktan sonra, Yemame’ye döndü. Çevresine Peygamber Efendimizin peygamberlikte ortağı olduğunu söyleyerek, yalancılığa başladı. Kendisine “Rahman” adında bir meleğin vahiy getirdiği iddiasında bulunduğu için, “Rahman-Yemame” olarak anılmaya başlandı.
Bir takım cümleler kurarak “Bu Allah’ın kelamıdır, bana gökten nazil oldu” derdi. Farz namazları kaldırıp, içki ve zinanın serbest olduğunu söylediği için, taraftar bulmakta zorlanmadı. Özellikle Beni Hanif kabilesini de, bu iddiasına inandırıp etrafında kırk bin kişi topladı.
Resuli Ekrem Efendimize iki elçiyle, peygamberlik iddiasını bildiren bir mektup gönderdi. Mektubu alan Resuli Ekrem Efendimiz elçilere, Müseylime hakkındaki inançlarını sordu.
Onlar da:
“O da senin gibi bir peygamberdir.”
Dediler.
Bunun üzerine Efendimiz hiddetlenip O’na cevap yazdı:
-Sen Yemame halkını dalalete düşürdün. Cenabı Hak seni ve sana bağlı olanları helak etsin.
Diye yazmıştı.
Sonra Efendimiz Necd bölgesinde bulunan Müslümanlara, Müseylime’nin üstüne yürüyerek, O’nun öldürülmesini emretti. Ancak çevresindekileri kandırarak büyük bir kuvvet toplayan Yalancı Müseylime, Efendimiz tarafından Yemame’de memur olarak  bulundurulan, Sümame Bin Esal’i bölgeden çıkmaya zorladı ve tek başına bölgeye hakim oldu.
Peygamber Efendimiz tam bu sırada vefat etmişti.
Böylece yarım kalan Müseylime belası, Hazreti Ebu Bekir’e intikal etmiş oluyordu.
Hazreti Ebu Bekir Müseylime’nin üzerine, önce İkrime Bin Ebi Cehil komutasında bir ordu gönderdi. Ancak kendine yardımcı kuvvet olarak gönderilen Şurahbil’i beklemeden savaşa girdiği için, İkrime ve beraberindekiler yenilgiye uğradılar. Sonra Hazreti Halid Bin Velid,  Müseylime’ye karşı hazırlanan bir orduyla, Miladi 632’de Medine’den yola çıktı. İki ordu Yemame’de karşılaştı ve peygamberlik iddiasındaki yalancı ve taraftarları bozguna uğratıldı.
Savaşın kızgın bir anıydı.
Hazreti Hamza’yı şehid etmiş bulunan ve sonra imana gelen Vahşi Bin Harb, elinde mızrağıyla fırsat gözlüyordu.
Bu mızrak belalı bir mızraktı. Çünkü Uhud savaşında, Hind Binti Utbe tarafından kiralanan Vahşi’nin, Hazreti Hamza’yı şehid ettiği mızraktı. Bununla çok hayırlı bir iş yapmayı umuyordu.
İşte karşısında peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime vardı. Tam sırasıydı. Bir yay gibi gerildi ve mızrağı fırlatıverdi. Mızrak ıslık çalarak gitti ve Müseylimenin tam göğsüne saplandı. Uç kısmı sırtından çıkmıştı.
Nefes bile almasına fırsat kalmadan cehennemi boylamıştı.
Böylece peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Müseylime, Vahşi’nin mızrağı ile ortadan kaldırılmış oldu. Müseylime’nin karısı Secah da, Beni Talib Kabilesi’nde peygamberlik iddiasında bulunuyordu. Bu savaştan sonra O da, bu iddiasından vazgeçerek tekrar İslam’la şereflendi.
Vahşi şöyle diyordu:
-Kafirken en hayırlı kimseyi öldürdüm. Müslüman olduktan sonra ise, en şerli kişiyi aynı mızrakla öldürdüm.
Bu savaşta çok sayıda sahabi şehid olmuştu. Şehidlerin içinde 70 den fazla hafız sahabe de bulunuyordu. Bunun üzerine Kuran’ı ezberlemiş kimselerin yok olmasından endişelenen Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer’le de istişare ederek Kuran sayfalarını bir araya getirmeye karar verdi.
Vahşi daha sonra Humus’a yerleşmişti. Hastalandı ve orada Hicret’in 25 nci yılında vefat etti.           
Peygamber Efendimize Selat ve selam olsun. O’nun ailesi ve güzide sahabelerinden ve onları takip edip iman ile Darı Beka’ya intikal eden, bütün Müminlerden Allah razı olsun…

TOP