SAFVAN BİN ÜMEYYE

KİMLİĞİ

Tam ismi Safvan Bin Ümeyye Bin Halef Bin Vehb Bin Huzafe’dir.
Ebu Vehb olarak da tanınır.
Safvan Bin Ümeyye, cahiliye çağında, Kureyşliler’in eşrafındandı.
Hubel putunu bekler, fal okları çekerdi.
Safvan Kureyşliler’in en düzgün ve pürüzsüz konuşanlarındandı.
Babası Ümeyye bin Halef, Bedir Savaşında müşriklerin safında yer almış ve burada öldürülmüştü.
Mekke müşriklerinin sözüne itibar edilir ileri gelenlerinden birisi idi.
Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, İkrime gibi, O da Peygamberimizin ve Müslümanların azılı düşmanı idi. Her fırsatta Müslümanlara eziyet ediyor, sövüyor ve Allah’ın nurunu söndürmeye çalışıyordu.

İŞKENCECİ VE  ZALİMDİ

Kölelik o günkü düzenin bir parçasıdır. Köleler efendilerine tabidir. Onu alır satar, kullanır, işlerini yaptırır, bir meta gibi sayarak istedikleri gibi tasarruf ederlerdi.
İslamiyet, özellikle mazlumların haklarını koruyup kolladığı için, köleler arasında hızla yayılmaya başlamıştı.
Ünlü kölelerden Bilali Habeşi,  İslam’la şereflenmişti. Hazreti Bilal’e en ağır işkencelerin yapıldığını ve O’nun buna rağmen sabrettiğini ve asla imanına zarar verecek bir davranışa girmediğini biliyoruz.
Azılı İslam düşmanı Safvan Bin Ümeyye’nin de bir kölesi vardı ve künyesi Ebu Fukeyhe idi. Asıl adı Eflah veya Yesar idi.
O da Bilali Habeşi ile aynı günde Müslüman olmuştu.
Hazreti Bilali Habeşi’ye hangi işkenceler yapılıyorsa, Fukeyheye de aynıları ve belki de daha ağırları yapılıyordu.
Hem Safvan Bin Ümeyye’nin kendisi tarafından, hem de Abdü Dar oğulları tarafından.
Arabistan’ın şiddetli yaz günlerinde çölün öğle güneşini emdiği o cehennemi sıcakta, kumların üstüne yatırıp bağlarlar, üzerine demirden elbiseler giydirirler, saatlerce o halde tutarlardı. Hırslarını alamayıp kah sırtı üstü kah yüzükoyun yatırırlar, göbeğinin üstüne, göğsüne, sırtına ağır kaya parçaları koyarlar, işkencelerine devam ederlerdi. Bütün bunlara rağmen, asla küfür kelimelerini söyletemezlerdi.
Fukeyhe’nin dili artık dışarı sarkar, sesi soluğu kesilirdi.
Bu köle öldü diye yanından ayrılır giderlerdi.
Hicret’e kadar hep böyle işkencelere devam ettiler.
Safvan Bin Ümeyye’nin de talimatıyla, Ümeyye Bin Halef isimli, Allah ve Peygamber düşmanı müşrik, bir gün Fukeyhe’nin ayaklarına ip bağlattı. O’nu Ramda denilen yere kadar sürükletti. Ebu Fukeyhe bitkin bir haldeydi. Her tarafından kanlar fışkırıyor, vücudu yanıklarla doluydu.  O sırada yanlarından bir kara böcek geçmekteydi. Ümeyye bu kara böceği işaret ederek:
-Senin Rabb’ın bu değil mi? Benim rabbim bu böcek diye söyle bakalım!
Dedi.
Ebu Fukeyhe:
-Benim Rabb’im Allah’tır. Beni de, seni de bu böceği de Allah yaratmıştır…
Diye karşılık verdi.
Ümeyye hiddetlendi. Ebu Fukeyhe’nin boğazını boğarcasına sıktı. Kardeşi Übey Bin Halef de beraberlerinde işkence yapıyordu:
-Daha fazla işkence et. Daha fazla, daha fazla!.. Muhammed gelip de sihir yapıp, O’nu kurtarıncaya kadar işkenceye devam et!..
Diyordu.
Ebu Fukeyhe, bu işkencelere dayanamamış ve bayılmıştı.
Sesi soluğu kesilmiş, gözleri kapanmıştı. Öldüğünü sanarak bırakıp gittiler.
Hazreti Ebu Bekir, Hicret yılında Ebu Fukeyhe’nin parasını Safvan Bin Ümeyye’ye ödeyerek satın aldı ve işkenceden O’nu kurtardı. Tıpkı Bilali Habeşi’yi kurtardığı gibi, tıpkı Müemmil Bin Hubeyb’in cariyesi Lebibe’yi kurtardığı gibi, tıpkı Zinnire’yi kurtardığı gibi, tıpkı Nehdiyye’yi kurtardığı gibi, tıpkı Ümmü Übeys’i kurtardığı gibi, tıpkı Amir Bin Füheyre’yi kurtardığı gibi…
Bunlar hep Müslüman oldukları için en ağır işkenceye tabi tutulmakta olan köle veya cariyeler idi.
Bu durumu gören Hazreti Ebu Bekir’in henüz iman etmemiş olan babası Ebu Kuhafe oğluna:
-Oğulcağızım! Görüyorum ki sen, hep zayıf köleleri ve cariyeleri satın alıp azad ediyorsun!
Böyle yapacağına, güçlü, kuvvetli köleleri satın alıp azad etsen, onlar sana ve senden başkalarına koruyucu ve destek olsalar daha iyi olmaz mı?
Dedi.
Hazreti Ebu Bekir cevaben:
-Babacığım! Ben onlardan faydalanmayı değil, ancak Allah’ın rızasını kazanmayı ümit ediyorum.
Dedi.
Bu olay, Ayeti Kerimelerde ifadesini bulmuştur:
Leyl Suresi:
5. Artık kim verir ve sakınırsa,
6. Ve en güzeli de tasdik ederse,
7. Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).
Yine Kuranı Kerim’de bu gibi eziyet ve işkenceye uğratılmasına rağmen, sabredenler ve inancından en ufak bir taviz vermeyenler hakkında şu Ayeti Kerimeler vardır:
Nahl Suresi:
41. Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.
42. (Onlar) sadece Rabblerine tevekkül ederek sabredenlerdir.
106. Kim iman ettikten sonra, Allah’ı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlananlar hariç,- fakat kim kalbini kafirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.

MEKKE’DEKİ YAĞMA

Nihayet Peygamberimize Mekke’den Medine’ye hicret için ruhsat verilmişti. 40 yıl çocukluk ve gençlik hayatı, 13 yıl da Peygamberlik hayatının geçtiği Mekke’den artık hicret zamanıydı.
Peygamberimiz ve Müslümanlar hicreti dahi gizli yapmak zorunda kalıyorlardı. Çünkü Mekke müşrikleri, onları Mekke’de ezmek ve İslamiyet’i sağa sola sıçramadan, Mekke’de boğmak istiyorlardı.
Gizlice Mekke’yi terk eden Müslümanlar madde olarak varlarını, yoklarını, geride bırakmak zorunda kalıyorlardı. Çünkü gizli gitmesi gereken kişi yanına ne alabilir?
Peygamberimizin ve Müslümanların Mekke’de bırakmak zorunda oldukları maddi varlıkları Mekke Müşriklerinin talimatları ile yağma ediliyordu.
Bu talimatları veren şüphesiz, başta Ebu Cehil olmak üzere, Ebu Süfyan, İkrime Bin Ebi Cehil, Safvan Bin Ümeyye ve Ebu Leheb gibileri idi.

SAFVAN VE BEDR

Bedir mağlubiyeti tüm müşrikler gibi O’nu da perişan etmişti.
Safvan Bin Ümeyye ve diğer bazı müşrikler Bedir savaşına gitmemişlerdi.
Mekke’de büyük bir merakla savaş bölgesinden zafer haberleri bekliyorlardı.
Küfür ordusu, Bedir’e Müslümanlar üzerine sefere çıkınca, geride kalan müşrik gençleri her gece, Zi Tuva’da toplanarak, kahramanlık şiirleri okuyor, destanlar söylüyor, menkıbeler naklediyor ve müslümanları kötülüyorlardı…
Gençler, her gece yaktıkları ateşin etrafında sarhoş oluncaya kadar içiyor ve bekledikleri zaferi şimdiden kutluyorlardı. Yükselen alev gölgeleri yüzlerinde oynaşırken, onların kopardığı kahkahalar, çığlıklar, öğürtü ve böğürtüler, gecenin sessizliğini dalgalandırıyordu…
Ama bir gece meçhul bir sesle irkildiler, titrediler. Bu sesin sahibi kimdi; ses nereden gelmişti, nasıl işitmişlerdi? Anlayamadılar. Delikanlıları taş gibi donduran, çivi gibi yerlerine mıhlayan, kadehleri ellerine yapıştıran bu dehşetli ses, müşrikleri kötülüyor ve hezimete uğrayacaklarını; boşu boşuna zafer hülyalarına kapıldıklarını ihtar ediyordu…
Öyle korktular ki içlerinde bu korku yüzünden hastalananlar bile oldu.. Ertesi gün Mekke, gençlerin anlattığı belirsiz sesin esrarı ile şaşkınken Haysuman Bin Abdullah çıkageldi…
Duvar gölgelerinin serinliğine kaçmış halk, Haysuman’ı görünce yeni bir haberin ümidi ile canlandılar…
- İşte savaşın ta ortasından gelen biri… Durun hiç muamma çözmeye uğraşmayın! Şimdi her şeyi öğreniriz.
Haysuman yaklaşırken yaşlılardan biri seslendi:
- Yaklaş ya bahadır! Zaferden haber ver bize! Siz orda düşmanı cezalandırırken biz burada hasretiz müjdeli haberlere!
Devesinden bitkince inen Haysuman, bir taşın üstüne çöküverdi…
Ağlamaklı bir sesle:
- Sen ne diyorsun ey ihtiyar? Bırakın şimdi bu kırık dökük manzumelerle güpegündüz zafer rüyaları görmeyi!
- Asıl sen ne diyorsun ya Haysuman? Ne rüyası? Ordudan haber ver, lafı ağzında geveleme çabuk…
- Ordu!.. Hıh, Ordu!…  Ne ordusu be adam! Olmayan şeyin neyini haber vereyim size? Ordu diye bir şey kalmadı ki. Bir avuç isyankar müslamana yenildik. Bozulduk mahvolduk!.. Zafer tacı müslümanların başında. Şerefimiz yerlerde sürünüyor.
Haysuman katıla katıla ağlıyor; kafasını yumrukluyordu.
Herkes şaşkına döndü. Orada kim varsa, bir an dilsiz kesildi sanki. Adeta her şey buz tuttu; hiç bir şey kıpırdamaz oldu. Sessizliği Safvan Bin Ümeyye bozdu:
- Ya Haysuman! Aklın başında mı? Sarhoş olmayasın? Veya seni güneş çarpmış olmasın?
- Mahvolduk, mahvolduk!.. Nerede ise Kureyş’in bütün reisleri öldürüldü. Birçok kimse de esir edildi… Mesela ya Safvan senin baban ve kardeşin de öldürüldü…
Safvan çılgına döndü.
- Sus ey uğursuz! Kıyamet koptu de bari!.. Sus ey şom ağızlı!..
- Bozguna uğrayanları karşılamaya gidin. Aralarında bir çok yaralı var..
Herkes şaşkındı. Sinirler gerildi…
Şimdi herkes yakınını merak eder oldu. Acaba başlarına bir şey geldi mi?
- Ah keşke kıyamet kopsaydı da bu günleri görmeseydik! Nedir şu başımıza gelenler?
Safvan Bin Ümeyye için zor günler başlamıştı.

YAKICI İNTİKAM ATEŞİ

Safvan Bin Ümeyye’nin içine bir ateş düştü ki, ne ateş!.. Yanıyor eriyor ama bir çıkış yolu da bulamıyordu.
O böyle yanıp tutuşurken Mekke müşriklerinden Umeyr Bin Vehb, bir anda dünyasını aydınlatmıştı.
Gözlerinde ümit ışığı parıldadı. Tamam, işte aradığı bu idi. Nihayet intikamı alınacaktı.
Bir anda dünyasını değiştirecek olan olay şuydu:
Umeyr Bin Vehb, kıvrak zekalı işbilir bir müşrikti. Bedir savaşına oğlu ile beraber iştirak etmiş; oğlu Müslümanlara esir düşmüş, kendisi karnından aldığı bir yara ile bayılmıştı. Bedir’de her şey sonuçlanıp savaş meydanı gece karardığında ayıkmış ve sürüne sürüne kaçarak soluğu Mekke’de almıştı.
Şimdi amcazadesi Safvan Bin Umeyye ile birlikte, Kabe yolundaki Hıcır denen yerde, oturmuş konuşuyorlardı.
Tamamen iyileşmiş olan Umeyr, Bedir cenginden, verdikleri kayıplardan, Müslümanlara esir düşen 70 arkadaşlarından, başta Ebu Cehil olmak üzere, hatır hürmet görür yirmi üç kişinin taş doldurur gibi berbat bir kuyuya doldurulduklarından bahsediyordu.
Safvan Bin Umeyye dişlerini gıcırdattı:
- Hey gidi koca Kureyş! Parlak yıldızın nasıl da söndü? Onlar öldüler biz hayattayız, öyle mi ya Umeyr? Eğer biz hayattaysak ve eli kolu bağlı oturup hiç bir şey yapamıyorsak olmaz olsun böyle hayat! İnsan yaşadığı hayatı hak etmeli. Biz bu hakka sahip miyiz ya Umeyr?
Safvan perişandı. Zaten Umeyr de O’nu bu kıvama getirmeye çalışıyordu.
Cevap verdi:
- Doğru diyorsun ya Safvan! Ömrün önümüzde kalan günleri artık bizim için ağız tadı değil, zehir vaad ediyor. Eğer borçlu olmasaydım; veya borcumu karşılayacak servetim olsaydı, Yesrib’e gider ve muhakkak bir yolunu bularak, O’nu katlederdim. Ama başıma bir hal gelirse çoluk çocuğum ağır bir borcun altında kalırlar.
Safvan, kafasında çakan ümit şimşekleri ile karşısındakinin ta gözlerinin içine baktı:
-Ne diyorsun?  Bu nasıl endişedir ya Umeyr? Biz amca çocukları değil miyiz? Senin borcun benim borcum; senin çocukların benim çocuklarım. Bilmez misin seni ne kadar severim? Bilmez misin yanımda ayrı bir yerin var? Hem bugüne kadar duyup işitilmedik hadiseler yaşanırken, bunlar ağza alınacak lakırdılar mı? Biz ne güne duruyoruz. Sen bizim intikamımız için hayatını tehlikeye atacaksın, biz sana yabancı gibi davranacağız… Olacak şey mi bu?
Hemen ne yapacaksan yap!…
Tüm varlığımla arkandayım. Bunu iyi bil!..
Umeyr umduğuna kavuşmuş; Safvan’ı da planına dahil etmeyi başarmıştı…

ŞEYTANİ BİR PLAN

Umeyr Bin Vehb, karşısındakinin gözbebeklerine bakarak:
- Ya Safvan! Yemin olsun ki elimdeki şu kılıcı zehirleyecek ve Muhammed’e yaklaşarak bununla öldüreceğim. Bu uğurda ölürsem gam değil. Zaten benim O’nun hayatına kastetmemden sonra sağ kalmam imkansız. Ne yapalım? Çakallar gibi yaşamaktansa, arslanlar gibi can vermek daha iyidir. Ancak sen şimdi bunları hiç kimseye söyleme . Aman ha!
- Çocuk musun ya Umeyr?
- Karına bile söylemeyeceksin…
- Olur mu hiç, sen merak etme!
-Sana güvenim sonsuz. Kureyş’in intikamını alacağım. Bu uğurda ölürsem hayatım feda olsun. Geride kalanlar sana emanet.
-Aynen dediğim gibi, merak etme!
Umeyr, hemen hazırlığa başladı. Kılıcını biledi ve çeliğe en tesirli zehiri yedire yedire suladı. Üzerinde saatler boyu çalıştığı kılıç, şimdi merhametsiz bir çıngırak yılanından farksızdı ve hasmını öldürmek için ucunun değmesi, küçücük bir çizik meydana getirmesi yeterdi.
Umeyr, şeytani planını devreye sokmak için, kendince bir münasip zamanda, Mekke’den çıkarak Medine yoluna düştü…

MÜŞRİK FEDAİSİ MEDİNE’DE

Umeyr Bin Vehb,  Peygamberimizin hayatına kasdetmiş olarak, Medine’ye girdiği sırada, Hazreti Ömer ve bazı müslümanlar mescidin kapıya yakın bir yerinde oturmuş sohbet ediyor; Bedir’in değerlendirmesini birbirlerinden dinliyorlardı.
Hazreti Ömer, birden irkildi:
- Şu mescid önündeki Umeyr Bin Vehb değil mi?
- Evet ya Ömer, ta kendisi.
-Acaba esir oğlunu kurtarmaya mı geldi?
- Sadece oğlunu kurtarmak için değil; O mutlaka bozuk bir niyetle buraya gelmiştir. O ne Allah düşmanıdır O!.. Ben, hemen Peygamber Efendimize haber vereyim…
Hazreti Ömer, Peygamberimize koştu:
- Ya Resulallah! Umeyr Bin Vehb, belinde kılıçla mescid önünde. Şu an devesini çöktürmekle meşgul…
Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
- O’nu bana getiriniz!
Hazreti Ömer, huzurdan çıktı. Sohbet arkadaşlarına:
- Resulullah’ın etrafında yer alınız! Bu adamdan her şey beklenir. Uyanık olun!
Dedi ve Umeyr’i karşılamaya gitti…
- Burada ne arıyorsun ey Allah’ın düşmanı?
- Oğlum için geldim!
- Seni Resulullah istiyor! Haydi yürü!
Hazreti Ömer, Umeyr’i kimseye herhangi bir zarar veremeyecek şekilde tutarak yürütmeye başladı. Efendimizin huzuruna geldiler.
Peygamberimiz:
-Elini çek ya Ömer; Umeyr’i serbest bırak!
Buyurdular. Ve sordular:
-Ya Umeyr! Buraya niçin geldin?
- Esir oğlum için…
- Oğlun için geldiysen bu kılıç neyin nesi?
- Bu da bir kılıç mı? Bedir’de kendimi korumak için bile iş görmedi… Yaralarım daha yeni yeni iyileşiyor.
Kararlıydı ve sinsice yaklaşıyordu, beklediği ana yaklaştığını sanarak ve heyecanını da bastırmaya çalışarak, aklınca Sevgili Peygamberimizi kandıracağını umuyordu. İşte kılıcı elinin altında ve büyük düşmanı tam karşısındaydı. Acaba hamle yapsa mıydı? Yok yok biraz daha yaklaşsa daha garantili olurdu.
Efendimiz üstelediler:
- Doğru söyle ya Umeyr! Niçin geldin?
- Oğlum için geldiğimi söyledim ya!

BÜYÜK ŞOK

- Ya Umeyr! Sen oğlunu kurtarmak için değil, beni şu zehirli kılıçla öldürmek için geldin?
- Hayır!.. Kim dedi?
- Sen Hıcır’da Safvan Bin Umeyye’ye dedin!
Umeyr şoka girmişti. Sapsarı kesildi. Peygamberimiz devam ettiler:
-Hıcır’da amcaoğlun Safvan ile oturmuş, Bedir’de kuyuya atılanları konuşuyordunuz. Sen “eğer borcum ve çoluk çocuğum olmasa Yesrib’e gider Muhammed’i şu kılıcımla öldürürüm” dedin. Ümeyye de beni öldürmen karşılığı borcunu ve aile efradının geçimini üzerine aldı.
Umeyr’i ter basmıştı. Şaşırdı. Bir yaprak gibi titriyordu. Yere düşmemek için çaba harcıyordu. Bütün gözler üzerindeydi. Kısık bir sesle cevap verdi.
- Bu konuşma sadece ikimiz arasında geçti. Bizden başka kimse bilmiyordu aramızdaki bu sırrı?
- Hayır o sırrı bir kişi daha biliyordu ya Umeyr!
- Kim?
- Allah!.. Herkes için sır olan Allah ü Teala için malumdur. İşte senin, kimse bilmiyor diye sevindiğin niyetini, sen daha buraya gelmeden, Allah bana bildirdi…

UMEYR ŞEHADET GETİRDİ

Umeyr şaşkındı. Umeyr konuşamıyordu. Umeyr’in gözlerinde değişik bir ışık belirmişti.
Nihayet dilinin bağı çözüldü:
- Ah demek ki biz bugüne kadar sana inanmamakla hata etmişiz!.. Ölenlerimiz de boşu boşuna ölmüş. Bütün kalbimle iman ediyorum ki, sen Hak Peygambersin:
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühu ve Resulühü.
Bir mucizenin ardından bir yıldız doğuyordu.
Sahabelerin endişeleri yatıştı, yüz hatları yumuşadı. Peygamber Efendimiz ve hazır olan Eshabı Kiram sevindiler.
Müslüman Umeyr Bin Vehb dedi ki:
- Bana İslam nimetini ihsan eden Allah’a Hamd ü Senalar olsun!..
Peygamberimiz, yüzlerine yayılan mübarek bir tebessümle:
- Kardeşinize dinini ve Kur’anı Kerim okumayı öğretiniz ve esirinin de hürriyetini iade ediniz!
Buyurdular.

MEKKE’DE BÜYÜK HEYECAN

Medine’de Umeyr Bin Vehb, kendisinin bile beklemediği bir şekilde sürpriz olarak iman etmiş durumdayken, Mekke’liler  her şeyden habersizdir. Bu sebeple Safvan Bin Umeyye, fazla bir açıklama yapmamakla beraber müşriklere onları ümitlendirici bir haberden bahsediyordu:
- Ey hemşehrilerim! Siz, bugün pek haklı olarak yas içindesiniz! Ama yakında yüreklerinizi ferahlandıran müthiş bir haber alacaksınız!
- Ne haberi ya Safvan?
-Şimdilik bu kadarını bilin yeter. Ama şunu söyleyeyim ki, Bedir mağlubiyetinin intikamı alınacak; ölülerimizin kanları yerde kalmayacak, göreceksiniz!
- Sen hayal görüyorsun!
Safvan bunu söyleyen yaşlıya döndü ve güldü:
- Hayır, ben hayal görmüyorum! Ama; yakında içinizdeki intikam duygularının tatmin edilmiş olduğunu göreceksiniz…
Umeyr Bin Vehb, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra, Resulullah Efendimizin huzuruna çıktı:
- Ya Resulallah, öğrenilmesi lazım olanları öğrendim. Şimdi müsaade buyurursanız Mekke’ye gitmek istiyorum. Zira hidayete kavuşmadan evvel, malumunuz olduğu gibi, Müslümanlara işkence eder; Allah’ın nurunu söndürmeğe çalışırdım. Şimdi memleketime gidip insanları İslam Din’ine davet etmek, muhalefet edenlere layık oldukları cevabı vermek istiyorum.
İzni alan ve oğlunu da yanına alan Umeyr giderken arkasından bakan Hazreti Ömer, dedi ki:
- Mescidin önünde ilk gözüme çarptığında Umeyr bana bir hayvan gibi göründü; iman edince evladım kadar sevgili oldu…
Umeyr Bin Vehb’i Medine’ye göndermiş olan Safvan, günler geçip de Medine tarafından bir ses seda çıkmayınca, yavaş yavaş huzursuz olmaya başladı. Bu arada Mekkeliler de kendisine arada bir soruyorlardı:
- Ya Safvan nerede kaldı senin müjdelerin?
- Bekleyin. Yakında kavuşacaksınız!
Biraz daha zaman geçiyor. Bu defa yine aynı şeyler soruluyor; fakat kendisi aynı cevabı aynı toklukla veremiyordu… Medine yolunu beklemeye başladı. Gelen yolcuların önüne çıkarak soruyordu:
- Sevinçli bir haberiniz var mı?
Soruları hep cevapsız kalıyordu.
Nihayet bir yolcunun dedikleri ise dünyaları başına yıktı. Adam şunu diyordu:
-Ne beklediğini bilmiyoruz ama, bizim sana vereceğimiz haber şu:
Amcaoğlun Umeyr Bin Vehb müslüman olmuş!..
Safvan adeta yıkılmıştı. Nice sonra kendine gelebildi… Duyduğunun doğru olmamasını diliyordu.
-Şaka yapıyorsunuz!
- Biz şaka yapmıyoruz ama dediklerimizden şüphen varsa az sabret, Umeyr de yoldadır nerede ise gelir.
Ve Umeyr çıktı geldi; konuştular ve koptular. Safvan Bin Umeyye kendisiyle bütün alakalarını kesti.
Artık kalbine tebliğ ateşi düşen Umeyr, insanları islamiyete davet etmeye başladı. Elinden bir çok bahtiyar kimse imana kavuştu. O’nun dini yayma gayretine karşı duranlar ise, layık oldukları muameleyi gördüler. Umeyr   onları affetmiyordu.
İslam ve Peygamber düşmanı Safvan Bin Ümeyye büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı.
Peygamberimize karşı kini bir kat daha artmıştı.

KERVAN KOMUTANI SAFVAN

Bedir Zaferi üzerinden sonra, Müslümanlar Mekke-Şam ticaret yollarını kontrole almışlardı. Geçmeye çalışan Mekke müşriklerinin kervanlarını vuruyorlar ve mallarını ganimet olarak zaptediyorlardı. Müşriklerin ise dünya ile bağlantıları bu yoldan sağlanıyordu. Ticaretlerinin tamamına yakını bu yoldan yapılmak zorundaydı. Kudüs ve Mısır ülkelerine yapacakları seyahatte de bu yoldan geçmek zorundaydılar.Bundan dolayı müşrikler ablukadan bunalmaya başlamışlardı. Yaptıkları toplantılarda bir çare arıyorlar fakat bulamıyorlardı.
Yaptıkları son toplantıda, Safvan Bin Ümeyye bunu yana yakıla arkadaşlarına izah ediyor, bir çare bulamadıkları için üzüntülerini dile getiriyordu ki, söylenilenleri dikkatle dinleyen Esved Bin Muttalib ortaya atıldı:
-Evet; sahil yolu tehlikeli. Fakat tehlikesiz yollar da var…
Safvan:
-Neresi, hangi yol?
Esved:
-Irak yolu. Gerçi daha uzun ve çöllerle dolu bir güzergah, ama kış mevsimindeyiz. Bu mevsimde çölün pek de öyle mahzuru olmaz.
Diğer müşrikler bu fikri beğenerek alkışladılar:
-Hay aklınla çok yaşa Esved Bin Muttalib! Şimdiye kadar Irak yolunu  düşünemedik? Çünkü hiç kullanmıyorduk. Ama artık kullanma zamanı gelmiştir.
-Bu çok güzel bir fikir.
-Aklınla bin yaşa!
-Evet evet bu çok güzel bir fikir. Bu kervanı ancak Safvan Bin Ümeyye gibi tecrübeli bir büyüğümüz bu yolu kullanıp Şam’a götürebilir.
Safvan, bu meşakkatli işe adının karıştırılmasından hoşlanmadı.
-Ben o yoldan hiç gitmedim ve de bilemem.
Esved:
-Senin bilmen şart değil! Sana öyle bir kılavuz vereceğiz ki, yolları elinle koymuş gibi bulacaksın.
-Kim o?
-Furat Bin Hayyan.
Safvanın artık itiraz edeceği bir mazereti kalmamıştı.
Furat’ı çağırdılar ve meseleyi izah ettiler.
Furat:
O uzun yolları avucumun içi gibi bilirim. Bedeli de ödenecekse neden gitmeyeyim? Teklifinizi kabul ediyorum.
Kervanın hazırlıkları süratle tamamlanır.
O günlerde içki müptelası bir müşrik, Medine’ye bir arkadaşına misafirliğe gitmiştir. Biraz içince kervan hakkında ne haberler varsa ortalığa söyleyivermiştir.
Sağda solda bulunan istihbaratçıları ile haber Peygamber Efendimize derhal ulaşmıştı.
Peygamber Efendimiz, olayı öğrenince Zeyd Bin Harise’yi çağırarak, düşman kervanını vurmak üzere hemen hareket etmesini emir buyurdu.
Tarih, Hicri 3 ncü yıl, Cümadelahire ayı başları; mevsim kış idi.
Bu sefer, Hazreti Zeyd Bin Harise’nin komuta ettiği ilk seferi idi.
Zeyd Bin Harise Peygamber Efendimizin teveccühünü bir yüce liyakat sayarak, şimşek hızı ile harekete geçti ve yüz kişilik bir süvari birliği toparlayarak müşriklerin götürmekte olduğu kervanın üzerine yürüyüşe geçti.
Zeyd Bin Harise, düşman kervanına, Necd bölgesinde, Rebeze ile Gamre nahiyesi arasında bulunan, Karde çayında yetişti.
İslam seriyyesinin büyük bir hızla ve kalabalık olarak azimle gelmekte olduğunu gören Kureyş müşrikleri, başta Safvan Bin Ümeyye, kaçtılarsa da kılavuz Furat Bin Hayyan yakalandı.
Bütün kervan, eksiksiz bütün serveti ile müminlerin eline geçmişti.
Kervan, mallar ve esir alınan Furat, Medine’ye getirildiler. Ganimet malının hesabı yapıldı; yüz bin dirhem tutuyordu. Bunun beşte birini ayıran Sevgili Peygamberimiz,   kalan seksen bin dirhemini, sefere katılan mücahidler arasında paylaştırdılar ve buyurdular ki:
-Kumandanların hayırlısı, Zeyd Bin Harise’dir.
Bu seferin tek esiri olan Furat Bin Hayyan’a gelince.
Kendisine “Müslüman ol, serbest bırakalım” teklifi yapılınca hemen kabul ederek iman etti…
Derhal iman etmesinin bir sebebi de, müslümanların güzel ahlakıydı. Esir olmasına rağmen onlardan hiçbir kaba ve incitici söz ve hakaret görmemişti. Yediklerinden kendisine yedirmişler; içtiklerinden de içirmişlerdi. Bütün hal ve hareketleri ince, dikkatli ve ölçülüydü. Bu yüzden Furat Bin Hayyan teklifi benimseyerek İslam’la şereflendi…
Bu seriyye İslam tarihinde  Karde Seriyyesi diye anılmaktadır.
Bedir savaşından sonra müşrikler böylece bir tokat daha yemiş oluyorlardı. Artık Irak yolu da onlar açısından devreden çıkmış bulunuyordu.
Bu kervana komuta eden Safvan Bin Ümeyye’nin Müslümanlara karşı hıncı bir kat daha artmış, öç almak için kara kara düşünür olmuştu.

UHUD’UN HAZIRLANIŞI

Uhud savaşında müşrik ordusunun hazırlanmasında ve donatılmasında, Safvan Bin Ümeyye, Ebu Süfyan ve İkrime Bin Ebi Cehil ile birlikte başrol oynamış, büyük miktarda maddi katkıda bulunmuştu.
Mekkelileri ve civar kabileleri Uhud savaşına dahil etmek, için, asker ve para yardımı toplamakla görevlendirilen heyette, Safvan Bin Ümeyye de vardı. Bu heyete, Bedir’de esir düşmüş, fakat Peygamberimize karşı bir daha herhangi bir hareketin içinde olmayacağına dair söz vermiş bulunan, Şair Ebu Uzze‘nin, sözünden cayarak, heyette dahil olmasını sağlamak için, O ikna etmişti. Şöyle ki:
Mekke müşrikleri ile birlikte civar müşrik kabilelerinin birleşerek bir ordu hazırlaması halinde, müslümanların işinin bitirileceği hesaplanıyordu. Bunun için bu civar kabilelere ağzı laf yapan şair, edip ve liderlerden oluşan bir heyetin gönderilmesi kararlaştırıldı. Ebu Uzze’nin de, bu heyette yer alması isteniyordu.
Ebu Uzze, önce kendisine yapılan teklifi reddetti. Zira; Bedir savaşında esir düşmüş, fakat bir daha Müslümanlara karşı asla savaşmayacağına dair, Peygamber Efendimize söz vermesi üzerine, fidye alınmadan serbest bırakılmıştı. Şimdi gelenlere ve Safvan Bin Ümeyye’ye bu vaadini hatırlatıyordu:
-Gelemem, sözüm var. Bir daha düşmanlık etmemek ve aleyhlerinde faaliyette bulunmamak üzere Bedir’de Muhammed’e söz verdim.
Safvan Bin Ümeyye:
-Canım, düşmana verilen bir sözün lafı mı olur?
Ebu Uzze:
-Söz ya. Bana yapılan iyiliğe nankörlük edemem.
Saffan Bin Ümeyye, Ebu Uzze’nin damarına bastı.
-Korktuğum için gelmiyorum dersen o başka. Gerisi bahane.
-Eğer korksaydım Bedir’e gitmezdim.
-Ama şimdi korkuyorsun. Savaş lafı duyar duymaz nasıl da sapsarı kesildin?
-Yalancı! Beni de kendine benzettin!.. Yürü nereye isterseniz oraya gidiyoruz.
Saffan Bin Ümeyye neş’elendi:
-Eğer sağ dönerseniz, seni zengin yapacağım. Ölürsen, kızların kızlarımdır. Onları kendi kızlarımdan ayırmayacağım. Sen yeter ki heyette bulun. Dilinle yardımcı olmasan bile, varlığınla bizi destekle.
Safvan Bin Ümeyye, ayrıca bu sefere kadınların da dahil edilmesini sağlamıştı…

UHUD VE SONRASI

Peygamber efendimiz, Uhud harbinde Hazreti Hamza’yı en önde zırhsız süvarilerin başında çarpışmakla vazifelendirdi. Hazreti Hamza, iki elinde de kılıç olduğu halde:
- Ben Allahü Teala’nın arslanıyım!
Diyerek, düşmanı önüne katmış, öldüre öldüre ilerliyordu.
Safvan Bin Ümeyye, etrafındakilere:
-Hamza nerededir? Bana gösteriniz!
Diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile halkı kıyasıya kesip biçen birini görünce sordu:
- Bu çarpışan kim?
Çevresindekiler dediler ki:
- Aradığınız kimse! Abdülmuttalib oğlu Hamza!
Safvan Bin Ümeyye:
- Ben bugüne kadar, düşmanını öldürmek için saldıran, O’nun gibi hırslı, O’nun gibi gözüpek bir kimse daha görmedim.
Diyordu.
Uhud Savaşı önce Müslümanların galibiyeti, daha sonra da okçulardan bir çoğunun hata yapıp yerlerini terk etmelerinden sonra da Müşriklerin üstünlüğü ile sona ermişti. Ancak her iki taraf da kesin sonuç alamamışlardı.
Müşrikler önce Mekke’ye dönme kararı aldılarsa da, yolda başta İkrime Bin Ebi Cehil’in teklif ve ısrarıyla geri dönüp Medine’yi basma ve Müslümanları toptan imha etme konusunu görüşüyorlardı.
Olayın gelişmesi hakkında bir özet vermek gerekir.
Medine’ye geri dönüp baskın yapma fikrini ortaya atan İkrime Bin Ebi Cehil yapılan toplantıda görüşlerini savunuyordu:
-Hiç de övünecek halde değiliz! Bir iş mi yaptık sanki? Galip geldik; fakat sonunu getiremedik. Düşmanı yok  etmeden geri dönüyoruz. Şimdi müslümanlar çok geçmeden yeniden derlenip toparlanacak ve daha büyük bir kuvvetle üstümüze gelecekler. Olayı toptan halletmek, birikmiş intikamlarımızı toptan almak varken, biz evimize geri dönüyoruz. Bu yaptığımız aptallık değilse, nedir?
Bir reis, İkrime’nin sözünü kesti:
-Bir teklifin var mı bu konuda?
-Evet! Ben diyorum ki geri dönelim ve Medine’yi basarak taş üstünde taş koymayalım. Müslümanları tümden imha edelim. Bunu yapmak zorundayız. Yoksa aldığımız galibiyetin hiçbir meyvesini göremeyiz..
Bu teklife muhalefet edenlerin başında da Safvan Bin Ümeyye bulunuyordu. O söz alarak:
-Biz, Medine üzerine yürürsek, Uhud’da büyük kaybı olan Evs ve Hazrec kabileleri, harbe iştirak etmemiş olanlarla beraber intikam almak için, Müslümanlarla birleşerek üzerimize gelirler. O takdirde büyük kuvvet kazanacak olan Muhammed ve Müslümanlar, çarpışmaya girişmeleri halinde zaferle çıkarlar. Ben, böyle düşünüyorum. Bu sebeple yolumuzdan dönmeyerek kendimizi tehlikeye atmayalım ve bir an evvel Mekke’ye gidelim, diyorum.
Müşrik ordusu, bir taraftan yol alırken aynı zamanda hararetle bu fikri tartışıyorlardı. Bazıları İkrime gibi düşünüyordu, bazıları da Safvan gibi…
İki tarafı da dikkatle dinleyen Ebu Süfyan, bir türlü karara varamadığı için, Ravha’ya kadar geldiler. Buraya geldiklerinde “Geri dönüp tekrar Medine üzerine yürüyelim.” diyenlerin görüşü ağır bastı… Geri dönüş hazırlığına başladılar.
Müşriklerin bu durumunu istihbaratçıları ile anında haber alan Peygamber Efendimiz, yaralarını sarmakla meşgul bulunan Uhud gazilerini toplayarak düşmanı takip etme kararı aldı.
Müşrikler Peygamberimizin kendilerini takip ettiğini öğrendiler. Korkuya kapıldılar ve geri dönme kararlarını iptal ederek Mekke’ye doğru yollarına devam ettiler.
Safvan Bin Ümeyye, savunduğu tezin doğru çıkması ile müsterih bir şekilde orduyla birlikte dönüş yolundaydı.
Böylece son zafer kazanan taraf Müslümanlar olmuştu.
Bu zaferin ismine de, Hamra Ül Esed zaferi denilmiştir.

ŞEYTANİ BİR TUZAK

Uhud savaşından sonra da, Safvan Bin Ümeyye’nin İslam düşmanlığının, artarak devam ettiğini görüyoruz.
Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakça bir plan hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular.
Planın esası, hile ile bazı Müslümanları ele geçirip, öldürmek veya köle olarak satmaktı. Çünkü Mekke müşrikleri böyle yakalanıp getirilecek olan Müslümanlara çok para vereceklerini vaat etmişlerdi. Bu tuzağı hazırlayanlar ise Lihyanoğulları idi.
Bu maksatla, Adal ve Kare kabilelerinden birileri yeni Müslüman olmuş bir heyet gibi, Medine’ye gidip, Resulullah’ın huzuruna çıkarak şu ricada bulundular:
-Ya Resulallah! Bizim kabilelerimiz, İslamiyeti kabul ettiler. Yalnız Kuranı Kerim öğretmenine ihtiyacımız var. Lütfen bize, İslamiyet’i ve Kuranı Kerim’i öğretecek kimseler yollar mısınız?
Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar.
Başlarında, Asım Bin Sabit’in bulunduğu bu heyette:
Mersed Bin Ebi Mersed,
Halid Bin Ebi Bükeyr,
Hubeyb Bin Adiy,
Zeyd Bin Desinne,
Abdullah Bin Tarık,
Muattib Bin Ubeyd
Gibi, Sahabei Kiram’ın okur yazar kişileri de bulunuyordu.
Bu öğretmenler kafilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl kabilesi topraklarında, Reci suyu başında, seher vakti konakladılar.
Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lihyanoğularına gidip, haber verdi. Çok geçmeden kafilenin etrafı sarıldı. 200 den fazla silahlı eşkıya oradaydı.
“Bize öğretmen lazım!” diyenler, çekip gittiler. O güzide Müslümanları, eşkıya ile karşı karşıya bıraktılar.
Lihyanoğulları mensupları, esir ticareti ile geçinirlerdi.
Bu sebeple:
-Teslim olun ve canınızı kurtarın!
Teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri, onları Mekke’de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekkeli müşrikler, kendilerine:
-Yakalayıp getirdiğiniz her müslüman için, değerinden fazla para öderiz!
Demişlerdi.
Lihyanoğulları bunu açıkça Müslümanlara da söylemişlerdi Onun için, aralarında istişare ederek, çarpışmaya karar verdiler.
Durumlarından Resulullah’ın haberdar olması için dua ettiler…
Arkalarını dağa dönüp, kılıçlarını çekip, Allah’ın dini uğrunda vuruşmaya başladılar.
İki yüz kişilik düşmana karşı, görülmemiş bir kahramanlıkla çarpıştılar. Üzerlerine saldıran kuvvetten bir kısmını öldürdüler.
Asım Bin Sabit’in silah olarak çantasında 7 oku, elinde mızrağı ve belinde kılıcı vardı.
7 Okla 7 müşriki öldürdü. Mızrağı ile de bazı müşrikleri öldürdü. Mızrak parçalanınca da kılıcını çekti. Kılıcının kınını kırıp attı.
Ve niyaz etti:
-Allah’ım ben günün başında senin dinini korudum. Sen de günün sonunda benim cesedimi koru, müşrikleri benim cesedime dokundurtma!..
İki ayağından da yaralanıp yere düştü. Nihayet çarpışa çarpışa, on sahabiden yedisi okla vurularak orada şehit düştü.
Asım Bin Sabit’in, kendi cesedinin müşriklere kalmaması için yaptığı duanın sebebi de şu idi:
Bu yiğit sahabi, hem Bedir, hem de Uhud savaşlarına katılmıştı. Uhud savaşında, bir çok müşriki öldürmüştü.  Bu arada müşrik kadınlarının ileri gelenlerinden, Sülafe Binti Sa’d isimli kadının iki oğlunu da öldürmüştü. Bunun üzerine Sülafe, Asım Bin Sabit’in başını ele geçirecek olursa, kafatası ile şarap içeceğini kendi kendine adamış ve ilan etmişti. Ayrıca O’nun başını kendisine getirene 100 deve mükafat vereceğini herkese duyurmuştu.
Bu hususu hem Asım Bin Sabit, Hem Lihyanoğulları ve hem de Müslümanlar biliyordu.
Asım Bin Sabit şehid olunca, Lihyanoğulları koşarak O’nun başını kesmek istediler. Cesedin üzerine bir arı sürüsü konmuştu. Yaklaşamadılar.
Arı sürüleri bulutlar gibiydi, kimseyi cesede yaklaştırmıyorlardı. Yaklaşanın eline yüzüne konarak, geri kaçmalarına sebep oluyordu.
Aralarından bir tanesi:
-Bırakınız, akşam olunca, arılar O’nun cesedi üzerinden dağılırlar. Biz de başını o zaman keser alırız!
Dedi.
Akşam olunca da, hiç hava yağmurlu olmamasına rağmen, müthiş bir yağmur başladı. Cesedi alıp götürdü. Müşrikler O’nun cesedini ne bulabildiler, ne de herhangi bir yerini kesebildiler.
Yüce Allah, Asım Bin Sabit’in duasını kabul etmişti.
Hazreti Ömer, bu konu anıldıkça şu açıklamayı yapardı:
“Asım Bin Sabit, hiçbir müşrikle temas etmemeye and içmişti. Sağlığında gerçekten hiçbir müşriki ile bedensel bir teması olmadı. Kendisi sağlığında kendini müşriklerden nasıl korudu ise, Allah da şehitliğinden sonra, O’nun cesedini öyle koruyup, müşriklere dokundurtmadı.”
Lihyanoğulları, hemen Sülafe Binti Sa’d’e gittiler. Asım Bin Sabit’i öldürdüklerini ve vaat ettiği 100 deveyi hak ettiklerini söyleyip, develeri istediler.
Sülafe:
-Ben yüz deveyi Asım Bin Sabit’in başını getirene vermeyi vaat etmiştim. Siz bana bunu getirmediniz ki develeri vereyim.
Diye onları başından savdı.
Lihyanoğulları elleri boş geri döndüler.
Asım Bin Sabit bu olaydan sonra anılırken hep “Arıların koruduğu adam” diye anılırdı.

ESİR ALINAN SAHABELER

Böylece Reci Vakası’nda, sadece Hubeyb Bin Adiy, Zeyd Bin Desinne ve Abdullah Bin Tarık kalmış, müşriklerle çarpışıyorlardı. Çok geçmeden müşrikler, onları sağ olarak yakaladılar. Üçünü de yayların kirişleri ile bağladılar. Mekke’ye götürmek üzere yola çıktılar.
Abdullah bin Tarık, Mekkeli müşriklere götürülmeye razı olmadı. Gitmemek için zorlandı:
-Vallahi ben size arkadaş ve yoldaş olmam! Şehit olan arkadaşlarım bana örnek ve önderdir!
Deyip, bir zorlayışta ellerini kurtardı. Lihyanoğulları O’nu taşa tuttular, sonunda şehit ettiler.
Lihyanoğulları, Hubeyb Bin Adiy ve Zeyd Bin Desinne’yi Mekke’ye götürüp müşriklere yüksek bir fiyatla sattılar.
Zeyd Bin Desinne’yi Safvan Bin Ümeyye, Bedir savaşında öldürülen babası Ümeyye Bin Halef’in intikamını almak için, öldürmek üzere satın aldı. Bedel olarak da Lihyanoğulları’na 50 deve verdi.
Hubeyb Bin Adiy’i ise, Huceyr Bin Ebi İbah, Bedir’de öldürülen kardeşinin oğlu, Ukbe Bin Haris’in intikamı için öldürmek üzere satın almıştı. Haris’in kızı Hubeyb için 100 deve vermişti.
Mekkeli müşrikler, Hazreti Hubeyb ve Zeyd’i satın aldıktan sonra, onlara ne ceza vereceklerini konuşuyorlardı. Bu hususta çeşitli fikirler ileri sürülüyordu:
- Hemen öldürelim!
- Hayır! Evvela işkence etmeliyiz!
- Ama haram aylar içinde bulunuyoruz!
- Evet! Bu sebeple, hemen öldüremeyiz!
-Haram ayların geçmesini beklememiz gerek!
- O halde hapsedelim!
- Ellerini, ayaklarını zincire vuralım!
Nitekim öyle de yaptılar. Yani zincire vurup ikisini ayrı ayrı yerlere hapsettiler.
Safvan Bin Ümeyye, Zeyd Bin Desinne’yi kölesi olan Nistas’ın evine hapsetmişti.
Sonradan Halife olan, Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye bu hapsedilen sahabeler hakkında şunları anlatmıştır:
“Hubeyb Bin Adiy esir edilip hapsedildiğinde ben de bulunuyordum. Hubeyb’den daha hayırlı bir esir ve mahkum görmedim.O günlerde değil Mekke’de, yeryüzünde bile üzüm bulmak mümkün değildi. Kendisi zincire bağlı hapsedilmiş olduğu halde, O’nun kocaman bir üzüm salkımından üzüm yediğini görmüştüm. Herhalde bu üzümleri Allah O’na rızık olarak veriyordu.”
Her ikisini de hapsettikten sonra, bir istekleri olup olmadığını onlara sordular.
Onların her biri:
-Hayır bir isteğimiz yoktur. Ancak bize su vereceğiniz zaman, normal su verin. Yiyecek vereceğiniz zaman da putlar adına kesilmiş hayvanların etlerinden vermeyin. Ayrıca da öldürüleceğimiz günün öncesinden bize haber verin!
Demişlerdi.
Zeyd Bin Desinne, Safvan Bin Ümeyye’nin eli ve bilgisi altında hapsedilmişti. Kendisi hapiste de zincire vurulu olarak dururdu.
Zeyd geceleri namazla, gündüzleri de oruçla vakit geçirir, putlar adına kesilmiş hayvan etlerini yemezdi.
Zeydin bu yaşantısı, Safvan Bin Ümeyye’nin zoruna gitti. Onuruna dokundu. Bunun için Zeyd’in gönlünü hoş etmek için bir takım çabaların içine girdi. Mesela O’na kendisinin yediği yemeklerden göndermeye başladı.
Zeyd bunun üzerine:
-Ben Allah’dan başkası adına boğazlanan hayvanların etinden yemem. Bana verirseniz süt verin. Onunla orucumu açarım.
Diyordu.
Bunun üzerine Safvan Bin Ümeyye, Hazreti Zeyd’e, oruç açacağı zaman, büyükçe bir kapta süt gönderirdi. O da gönderilen bu sütle orucunu açardı.
Onları öldürmek için her hazırlığı yapıyorlardı. Harp meydanındaki yenilginin intikamını, müdafaasız bu insanlardan alacaklardı. Hem de onları harpte değil, parayla pazardan almışlardı!
Bu alçaklığın planlayıcılarının içinde, konumuz olan Safvan Bin Ümeyye başrollerde idi.
Hubeyb Bin Adiy ve Zeyd Bin Desinne’yi öldürmek için, müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. Müşriklerin kin ve intikam hisleri hala galeyan halindeydi, geçmek bilmiyordu.
Herkese haber verildi. Bu yüzden şehrin zengini fakiri, genci ihtiyarı, kadını erkeği ve çoluğu çocuğu oradaydılar…
Bu iki yüce Sahabe’nin başına gelecekleri merak ediyorlardı.
Sabah erkenden iki Sahabe’nin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Tenim denilen yere götürdüler. Çünkü bütün melanetlerini, orada yapmayı adet edinmişlerdi.
Bu iki Allah ve Resulullah dostunda ise, telaştan eser yoktu. Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahabe, kucaklaşarak, birbirlerine uğradıkları belaya sabretmelerini tavsiye ettiler.
Ayrıca Kureyş meşhurları, İkrime Bin Ebi Cehil, Sa’d Bin Abdullah, Ahnes Bin Şerik, Ubeyde Bin Hakim, Umeyye Bin Ebi Utbe ve Hadramioğulları da oradaydılar.
İki darağacı kurulmuştu. Hubeyb darağacının birisinin dibine, Zeyd de ötekine götürüldü.
Hubeyb sehpaya çıkartılmadan evvel iki rekat namaz kıldı.
İdam mahkumlarının asılmadan önce iki rekat namaz kılma adetlerinin başlangıcı, Hazreti Hubeyb’in işte bu namazıdır. Peygamberimiz sonradan bu olayı öğrenince bunu tasvip buyurmuştu.
Hazreti Hubeyb namazdan sonra Rabb’ine el açarak derinden derine dua etti. Ayağa kalktığında da mümin olduğuna ve tek Hakyol’un da, islamiyet olduğuna dair şiirler okudu ve yüreği kavrula kavrula Kureyş’e beddualar etti… Kureyşliler başlarına yıldırım düşmüşe döndüler.
Kureyşlilere beddua ederek şöyle diyordu:
-Allah’ım onların hepsini mahvet. Topluluklarını dağıt. Birer birer canlarını al ve hiç birini sağ bırakma.
Halis Bin Bersa der ki:
-Hubeyb Bin Adiy beddua ederken, ben de vardım. Vallahi, hiç birimiz sağ kalmayacak sandım ve çok korktum.
Ebu Süfyan dahil, müşrik uluları oradaydılar. O bedduaya başlayınca bir çokları hemen yere yattılar. Çünkü yere yatınca, bedduanın tutmayacağına dair batıl inançları vardı.
Kimisi de oradan hemen uzaklaşıp saklandılar ki, kendilerine beddua dolayısıyla bir zarar gelmesin.
Hazreti Ömer halifeliği döneminde, sonradan Müslüman olan Said Bin Amir’i, Hıms’a vali tayin etmişti. Said Bin Amir ara sıra bayılıyordu.
Hazreti Ömer:
-Ya Said! Senin mübtela olduğun şey nedir? Cinnet gibi bir şey midir?
Diye sordu.
Said Bin Amir:
-Hayır Ya Emir El Müminin! Cinnet falan değildir. Zamanında Hubeyb Bin Adiy şehid edilirken, ben de oradaydım. Bedduasını işitmiştim. Vallahi bunu ne zaman hatırlasam, üzerime böyle baygınlık gelir.
Dedi.
Konumuza dönelim:
Müşrikler, büyük mazlumu daha fazla konuşturmayarak, idam sehpasına çıkardılar. Ve önce manevi işkenceye başladılar:
-Ya Hubeyb işte ölüyorsun. Gel İslamiyet’ten dön de canını bağışlayalım!
-İslam’dan çıkmış Hubeyb’e can ne lazım olur ki! Vallahi değil hayatımı bağışlamanız, şu dünyanın bütün zenginliklerini de ilave olarak ayaklarımın dibine serseniz, ben dinimden asla vazgeçmem!
Diye cevap verdi.
Müşrikler, bu defa O’nu, Peygamber’ine karşı kışkırtmaya yeltendiler.
-Ama sen burada hayatını verirken, senin Peygamber’in evinde rahat ve huzur içinde yaşıyor. Madem ki dininizin sahibi O, senin yerinde Peygamber’inin olması lazım gelmez miydi?
-Sizler bakan ama görmeyen insanlarsınız. O’nu tanıyabilseydiniz, şimdi ne şu cinayeti işler ne de böyle konuşurdunuz!
-Biz cinayet işlemiyoruz ki!
-Siz cinayet işliyorsunuz. Hem de en adi cinsinden. Nedir şu kalabalık? Burada bir cana mı kıyılıyor; yoksa cambaz mı oynuyor?
Müşrikler yine sordular?
-Ya Hubeyb son kere ihtar ediyoruz! Müslüman olmadığını söyle. Aksi takdirde Lat ve Uzza üzerine and olsun ki seni öldüreceğiz. Çünkü siz de Bedir’de bizim yiğitlerimizi öldürdünüz.
-Ama biz böyle haysiyetsizce tuzaklar kurarak öldürmedik. Mertçe savaş alanında vuruşarak öldürdük. Müslüman, dostuna da düşmanına da, mertçe davranır.
-Biz de mertiz.
-Bu nasıl mertlik ki, yüzümü Kıbleye çevirmeme bile mani oluyorsunuz? Ey Yüce Allah’ım! Şayet yanında makbul biri isem, bari yüzümü sen kıbleye çevir.

DARACAĞINDAKİ İLK ŞEHİDLER

Hubeyb Bin Adiy, bu sözlerden sonra kendini büsbütün Allah’a verdi:
-Ey her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah’ım! Şurada karşımda düşman simasından gayrı bir sima göremiyorum. Halimizi O’na bildirecek hiç kimse yok. Ya Rabbi! Sen Resulün’ün Risaleti’ni bize tebliğ ettin; bizim de selamımızı ve başımıza gelenleri kendisine tebliğ et.
Bedir’de babası, kocası, kardeşi ölmüş kırk kişi, mızraklarla darağacındaki garip ve mazlum Müslüman’a saldırdılar. Mızraklar, insafsızca inip kalkarken Hazreti Hubeyb’in yüzü kıbleye döndü. Sanki görünmez bir el, bu kadar düşmana rağmen, O’nu kıbleye çevirmişti. Mübarek sahabe, kan revan içinde iken bile şükrünü dile getiriyordu:
-Elhamdü Lillah ki, Rabbim yüzümü kendisi, Peygamberi ve müminler için seçtiği Kabe’ye döndürdü.
Diyordu.
Bir mızrak, aziz insanın göğsünden girip sırtından çıktı… Bir kelimei şahadet Tenim ufuklarını çınlattı.
Safvan Bin Ümeyye’nin kölesi Nistas idam ipini çekti… Böylece Müslümanlardan Hubeyb Bin Adiy, bir ilk oluyordu. İlk defa darağacında şehid olan Müslüman kişi…
Bu sırada Medine’de, ashabıyla birlikte olan Sevgili Peygamberimizi bir an için uyku benzeri bir hal kapladı; tıpkı vahiy geldiği zamanlardaki gibi. Başlarını kaldırdılar ve:
-Ve aleyhisselam!
Dediler.
Ashabı Kiram merak edince buyurdular ki:
-Cebrail geldi; müşrikler, Hubeyb Bin Adiy’yi şehit etmişler. Bana selamını ve haberini getirdi. Ben de “O’nun üzerine de olsun” diyerek selamını aldım.
Müslümanlar çok üzüldüler.
Müşrikler, aziz şehid Hubeyb Bin Adiy’in cesedini öylece ipte asılı bırakarak dağılıp gittiler…
Haber, her tarafta işitilsin istiyorlardı. Böylece bu hareketle akıllarınca müşriklere cesaret; müslümanlara da gözdağı vereceklerdi.
Günler geçmesine rağmen, Hazreti Hubeyb’in cesedinin hala idam sehbasında sallanıp durduğu haberi, Medine’ye gelince,  Peygamberimiz, çok üzüldüler ve ashabına buyurdular ki:
-Kim, Hubeyb’in cesedini darağacından indirirse cennet onun nasibi olur.
Bu gayrı insani hareket, bütün Peygamber dostlarını incitmişti. Bu bakımdan Efendimizin arzusu onları ferahlandıran bir emir oldu. Zübeyr Bin Avvam ve Mikdat Bin Esved, bu canavarlığa son verme işini üzerlerine aldılar.
Gündüz saklanıp gece yürümek sureti ile, Tenim’e kadar geldiler. Ne var ki zalimler, darağacının çevresine bekçiler koymuşlardı. İki sahabe, geldikleri günün gece yarısına kadar, bir yerde gizlenerek bekçileri gözetlediler. Onların tahmin ettikleri gibi, uykuya mağlup olmaları üzerine de, mübarek cesedi süratle darağacından alarak atlarına yüklediler ve yine süratle oradan uzaklaştılar. Hubeyb Bin Adiy, idamının üzerinden kırk gün geçmiş olmasına rağmen sanki yeni şehid edilmiş gibiydi. Hala yaralarından gül kırmızısı bir kan sızıp duruyordu.
Sabah olduğunda kafirler, cesedin sehpadan alınmış olduğunu görünce, takipçiler çıkardılar. Yıldırım gibi at koşturan kalabalık sayıdaki müşrik, ertesi gün öğleden sonra Zübeyr Bin Avvam ile Mikdat Bin Esved’e yetiştiler.
Zübeyr Bin Avvam, şehidin cesedini attan alıp yere koydu. Düşman karşısında rahat hareket edebilmesi lazımdı. Fakat O’nun cesedini yere koyduğu an müthiş bir şey oldu:
Herkesin gözü önünde cereyan eden hadise, görenleri iliklerine kadar ürpertti.
Olan şuydu:
Hazreti Zübeyr’in mübarek şehid cesedini yere koyduğu an, toprak O’nu hemen içine aldı. Sanki yer hasretle yarılmış ve nicedir özlediği şehidi, kalbine doğru çekmişti.
Zübeyr, kendisini ve arkadaşı Mikdat’ı Kureyş kafirlerine aile mensuplarını sayarak tanıttı ve:
-İsterseniz karşılıklı ok atalım, isterseniz herkes kendi yoluna gitsin.
Diye teklif etti.
O kalabalık insanlar, iki mücahide ilişmeden uzaklaşıp gittiler. 
Hubeyb Bin Adiy’den sonra, Zeyd Bin Desinne asılmıştı:
Bu sahabeye de benzeri azaplar yaşatılıyordu:
-Ya Zeyd! Bak işte arkadaşın öldü! Bari sen aklını kullan. Sebepsiz yere canından olma!
-Ne istiyorsunuz?
-İslam’dan dön serbest bırakalım!
-İslam’dan dönmek; yani Allah’ı ve O’nun Alemlere Rahmet olarak gönderdiği Peygamber’i inkar etmek! Öyle mi?
-Evet.
-Ey zalimler şunu bilin ki, Zeyd’in bin canı olsa binini de Allah ve Resulü’ne feda eder. Sizden af ve serbestlik isteyen mi var?
Ebu Süfyan sordu:
-Ya Zeyd! Şimdi senin yerinde Peygamber’in olsun istemez miydin? Sen O’nun yoluna can verirken O, şimdi sevdikleri ile beraber!..
-Siz ne anlayış fukarası insanlarsınız! Ben, O’nun değil benim yerime ölüme gitmesi, ayağına diken batmasına bile tahammül edemem.
Ebu Süfyan, bile, hakikati dile getirmek zorunda kaldı:
-Şu yaşıma geldim. ashabının Muhammed’i sevdiği gibi kimsenin kimseyi sevdiğini görmedim.
Bu konuşmalardan sonra Zeyd Bin Desinne:
-Ya Rabbi! Selamımı Resul’üne ulaştır!
Diye du etti. Allahü Teala da O’nun duasını kabul etmişti. Selamı, Peygamberimize herkesin gözü önünde ulaşmıştı.
Müşriklerin kararı kesindi:
Safvan Bin Ümeyye’nin azatlı kölesi Nistas mızrağını Hazreti Zeyd’in göğsüne saplayarak sırtından çıkardı. Böylece, Peygamber aşığı Hazreti Zeyd Bin Desinne cennetteki makamına yükseldi.
Bedir ve Uhud harplerine katılma şerefine sahip ve Sevgili Peygamberimizin, Halid Bin Ebi Bükeyr’le kardeş yaptığı şanlı Sahabe de, Hubeyb Bin Adiy gibi ömür defterini dini uğruna, canını vererek şerefle kapatmıştı…
Hazreti Zeyd’in şehadetini haber alan Peygamberimiz O’na dua buyurdu.
Bu olaydaki yapılanlar Safvan Bin Ümeyye başta olmak üzere azılı müşriklerin işledikleri alçak cinayetlerinin sadece ikisiydi…

BEDR ÜL MEVİD OLAYI VE SAFVAN

Uhud savaşı sona ermiş, müşrikler Efendimizin bulunduğu dağa doğru seslenip çeşitli şeyler söylemektedir.
Ebu Süfyan, Hazreti Ömer’le böyle bir diyalog kurmuştu. Karşılıklı bağırarak yaptıkları konuşmalarla, Peygamberimizin hayatta olduğu, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’in de sağ olduğu anlaşılmıştı.
Bunun üzerine Ebu Süfyan, dağın eteğinden ayrılırken, son söz olarak Hazreti Ömer’e:
-Gelecek yıl Bedir’de sizinle buluşup kozlarımızı paylaşırız. Biz oraya geleceğiz. Söz veriyoruz!
Diye bağırmıştı.
Hazreti Ömer duraklamış, Peygamberimizin ne söyleyeceğine kulak kesilmişti.
Peygamberimiz de “Olur! Orası inşallah bizimle sizin buluşup vuruşacağımız yer olsun, de.” buyurmuştu.
Hazreti Ömer de, Ebu Süfyan’a bunları söylemişti.
Ebu Süfyan’nın söz verdiği zaman gelip çatmış, fakat o yıl Mekke bir kıtlık yaşamıştı. Müşrikler kendilerinde savaşacak güç görmüyorlardı. Bu sözlerini ertelemek istiyorlardı. Bilhassa Safvan Bin Ümeyye, Ebu Süfyan’a giderek, bir çare bulmasını, savaşın ertelenmesini istiyordu.
Çeşitli istihbaratçılarla, Medine’ye el altından adamlar göndererek, Müslümanların gözünü korkutup, savaşın onlar tarafından ertelenmesi için çabaladılar.
Yaptıkları bütün çalışmalara rağmen buna muvaffak olamadılar. Müslüman ordusunun hazırlanarak Bedir’e doğru gelmekte olduğunu haber aldılar.
Bunun üzerine alel acele bir ordu hazırlayıp yola çıktılarsa da, develerinin ve atlarının zayıf olması, askerlerinin cesaretlerinin olmaması, Müslümanların ise, çok iyi hazırlandıklarına dair istihbaratlar almaları dolayısıyla, korkuya kapılıp geri döndüler.
Geri dönüş emrini verince, Ebu Süfyan’ın yanına giden Safvan Bin Ümeyye:
-Ben seni çok uyardım. Müslümanlara karşı bu yıl hazırlanıp çıkmayalım dedim. Beni dinlemedin. Şimdi ise verdiğimiz sözden cayan biz olmuş olduk. Onlar artık bize karşı cesaretlenip yiğitleşecekler!
Diye endişelerini dile getirdi.
Müşrikler döner dönmez de, Hendek Savaşı için hazırlıklara başladılar.

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI SONRASI

Safvan Bin Ümeyye, Hudeybiye barış antlaşmasının bozulmasına sebep olan kıtal olaylarının faillerinden birisidir.
Hudeybiye antlaşmasını ve nasıl bozulduğunu kısaca hatırlamakta fayda vardır:
Hicretin altıncı yılı idi. Peygamber Efendimiz Beytullah’ı ziyaret için Zilkade ayının başında bin beş yüz kadar ashabı ile Medine’den çıktı, Mekke’ye yöneldi. Maksatları savaşmak olmadığı için, Müslümanlar yanlarına silahlarını almayıp yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.
Mekke müşrikleri, Hazreti Peygamber’in Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktığını haber alınca, Müslümanları Mekke’ye sokmama kararı almışlardı. Bunun için bir ordu halinde Mekke’den çıkmışlar ve gerekli tedbirleri almışlardı.
Hazreti Peygamberimiz onlara Hazreti Osman’ı gönderdi. Maksatlarının savaş değil, sadece bir Umre ziyareti olduğunu bildirdi. Fakat onlar yine razı olmadılar.
Urve Bin Mesut, yolda Peygamber Efendimize rast gelerek Müslümanların davranışlarına dikkat etmişti. Müslümanların Hazreti Peygamberimizin etrafında pervane gibi dolaştıklarını, bütün emirlerini hemen yerine getirdiklerini, huzurlarında son derece edeble hareket ettiklerini görmüş bu işe şaşıp kalmıştı.
Urve Mekkeliler’in yanına gidince:
-Ey cemaat! Ben Kayser’in, Kisra’nın ve Necaşi’nin divanlarında bulundum. Birçok hükümdarlarla görüştüm. Vallahi ben, Muhammed hakkında arkadaşlarının yaptığı hürmet ve itaatin bir benzerini görmedim. Bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir toplum değil!
Diyerek kendilerini uzlaşmaya niyetlendirmek istedi. Bunun üzerine Mekkeliler, Arablar’ın en güzel söz söyleyeni olan Süheyl Bin Amr’ı Peygamberimizin huzuruna gönderdiler.
Çeşitli müzakereler oldu. Karşılıklı elçiler gitti geldi. Sonunda on sene müddetle sulh yapılmasına karar verildi. İslam tarihinde bu antlaşmaya  “Hudeybiye Musalahası=Barış Antlaşması” denir.
Barış antlaşması imzalandıktan sonra, Hazreti Peygamberimiz ile sahabeler kurbanlarını keserek Medine’ye döndüler.
Hudeybiye Musalahası’nın başlıca şartları şunlardı:
1- Müslümanlarla karşı taraf arasında on sene savaş olmayacak, iki tarafın hiç biri diğerinin malına ve canına el atmayacak.
2- Müslümanlar bu yıl Beytullah’ı ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl, üç günden fazla olmamak üzere Mekke’ye gelip Beytullah’ı ziyaret edebilecekler. Bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.
3- Müslümanlardan Kureyş’e sığınacak herhangi bir kişi olursa, geri döndürülmeyecek, fakat Mekke’den Müslüman olarak Peygamberimize sığınacak her hangi bir kişi çıkarsa derhal geri gönderilecek.
4- Müslümanlardan Hac, Umre ve ticaret için Mekke’ye gideceklerin canları ve malları güvence altında olacak. Kureyş tarafından Mısır’a ve Şam’a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine’ye gelenlerin de, canları ve malları güven altında bulunacak.
5- Kureyş’ten başka diğer kabileler, isterlerse Müslümanların, isterlerse Kureyş’in koruması altına girebilecek. Böylece bunun gibi kabileler de bu antlaşma hükümlerine tabi olmuş sayılacak.
Bu antlaşma üzerine, Huzaa kabilesi Müslümanların, Beni Bekr kabilesi de Kureyş’in koruması altına girdiler.
Hudeybiye Andlaşmasının önemi İslam tarihinde pek büyüktür. Bunun çok yararları görülmüştür:
1- Ashabı Kiram savaş için hazırlanmışlardı, silahları noksandı. Düşman ise son derece hazırlıklı idi. Bu durumda kuvvet dengesi çok uygun olmadığından savaş yapılması çok riskli idi.
Bu antlaşma ile böyle bir savaş önlenmiş oldu.
2- Müslümanlar çok iyi bir şekilde eğitilmiş oldukları için, belki de düşmanlarına üstün geleceklerdi, fakat kesin bir gerek olmadığı halde savaş ile Mekke’ye girmek, Kabe’ye saygısızlık olacaktı. Bununla beraber Mekke’de kalıp da, İslam olduklarını saklayan bazı müslümanlar da, müşriklerin eza, cefa ve taarruzlarına terk edilmiş olabilirdi. Bu antlaşma böyle ihtimallere engel olmuştu.
3- Mekkeliler, Medine’de kurulan İslam Devleti’ni o zamana kadar tanımıyorlardı. Bu antlaşma ile Müslümanlar kendi devletlerini onlara tanıtmış oldular.
4- Müslümanlar bu antlaşma sebebiyle, Kureyş’in saldırısından emin olarak, başka düşmanları ile uğraşmaya zaman kazandılar. Başka yerlerde fetihlerde bulundular.
5- Bu antlaşma ile birçok kabile, Müslümanlarla serbestçe görüşerek İslam’ın yüksekliğini anlamış oldular. İslamiyet’i kabul edenlerin sayısı birden bire çoğaldı.
6-Yalnız Kureyş’e veya Arap kavimlerine değil, tüm insanlığa tebliğ için gönderilmiş bulunan Peygamberimiz, bu sulh devresinden istifade ile, dünyada bulunan diğer devlet ve kabileleri İslam’a davet etme fırsatını ele geçirmiş olacaktı.
Sonuç bakımından Hudeybiye Antlaşması açık bir zaferdi.
Kısa süre sonra Mekke’de müthiş bir kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Peygamberimiz Medine’den müşriklere bu zor günlerinde yardımcı olmak üzere arpa ve altın gönderilmesini emretti. Gönderilenlerin de, Mekke’nin ileri gelinlerinden Ebu Süfyan, Safvan Bin Ümeyye ve Süheyl Bin Amr’a teslim edilmesini öğütledi. Safvan ve Süheyl gelen malları almayı reddettiler. Muhammed bizim insanımızın kalbini kazanmayı amaçlamıştır. Bundan dolayı bu yardımı kabul edemeyiz, dediler. Fakat Ebu Süfyan, gelen malların hepsini teslim aldı ve ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
- Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükafatlandırsın! Çünkü O, akrabalık haklarını gözetti.
Diyerek de memnuniyetini dile getirdi.
Hudeybiye antlaşması gereği Müslümanlar ertesi yıl Umre yapmak üzere Mekke’ye geldiler.
Müşrikler Peygamberimiz ve Müslümanların hareketlerine, bazen şaşkınlık bazen de öfke ile bakakalmışlardı.
Mesela:
Umre tamamlandıktan sonra, Peygamber Efendimiz Kabe’nin içine girmek istedi. Ancak müşrikler:
-Bu, antlaşmamızda yoktu!
Diyerek müsaade etmediler.
Öğle vakti girmişti. Kabe’ye girmesine müsaade edilmeyen Resuli Ekrem, Hazreti Bilal’e Kabe’nin üzerine çıkarak öğle ezanını okumasını emretti. Peygamberimiz ve Müslümanlar, Bilal’in yanık sesiyle okuduğu ezanı, huşu ve huzur içinde dinlerken, müşrik ileri gelenleri tedirgin ve üzgün görünüyorlardı. Her birinin ağzından nahoş laflar çıkıyordu:
İkrime Bin Ebi Cehil, şöyle diyordu:
-Allah, Ebu Cehil’e bu kölenin söylediğini işittirmemek ihsanında bulunmuştur. (Yani onun canını almıştır da, bunları görmek durumundan kurtarmıştır.)
Müşrik Safvan Bin Ümeyye:
-Şükür ki Allah, bunları görmeden babamı aldı, götürdü.
Diyerek tedirginliğini ifade ediyordu.
Halid Bin Esid ise, hadiseden duyduğu üzüntüyü,
-Şükürler olsun Allah’a ki babamı öldürdü de, köle Bilal’in Kabe üzerine dikilip bağırdığı bu zamanı görmedi!
Diyerek ifade ediyordu.
Bu arada ezanı işitince, hiç bir şey söylemeden yüzünü kapayanlar da görülüyordu.
Onlar kin, düşmanlık ve kıskançlıklarından dolayı böyle çirkin laflar ederken, Ashabı Kiram ise saf bağlamış, Alemlerin Rabbi Allah’ın huzurunda el pençe namaza duruyorlardı. Öğle namazı burada eda edildi.
Bu günlerde Mekke müşriklerinden bazılarını çok neşelendiren bir haber geldi:
Peygamberimiz ve Müslümanlar Yahudilerin yaşadığı Hayber üzerine sefer başlatmışlardı.
Safvan Bin Ümeyye, Hayber’in ne kadar sağlam bir kale olduğunu ve Yahudi Gatafanlılar’ın ordusunun çok güçlü olduğunu iyi biliyor ve Müslümanların sonunun geldiğine inanıyordu.
O’nun gibi düşünmeyen Huveytib Bin Abd Ül Uzza ise:
-Muhammed ve ashabını ben yakından inceledim. Bu savaşın galibi Müslümanlar olacaktır.
Diyordu.
Bu şekilde Mekke müşrikleri iki görüşe ayrılmışlar ve aralarında bahse tutuşmuşlardı.
Ebu Süfyan da Müslümanların galip gelebileceğini ifade edince Safvan:
-Senin korkak bir adam olduğunu anladım!
Diye çıkıştı.
Müslümanlar galip gelip Hayber fethedilince de, bahse konu 100 deve Huveytib ve O’nun taraftarlarına verilmişti.
Yine Mekke müşriklerinden olan ünlü kumandan, Halid Bin Velid’in kalbi yumuşamış ve İslamiyet’e meyletmiştir. Karar vermiştir ki, artık Medine’ye gidip Peygamber Efendimize beyat edecektir.
Mekke’de samimi olduğu bazı kişilere bu fikrini açmak ister.
Bu arada Safvan Bin Ümeyye’ye de şunları söyler:
-Ey Ebu Vehb! Sen bizim içinde bulunduğumuz durumu hiç düşündün mü? Biz Mekke’de artık bir azınlık haline geldik. Muhammed’i biz buradan çıkardık. O Medine’ye gitti. Şimdi orada güçlenmiş bulunuyor. Gördük ki artık O, Araplara ve Arap olmayanlara da galip gelmiş ve gelmektedir. Muhammed’in yanına gitsek de, O’na tabi olsak olmaz mı? Çünkü Muhammed’in şerefi, bizim için de bir şeref sayılır.
Safvan kızardı, bozardı ve sert tepki gösterdi.
Şöyle cevap verdi:
-Kureyşliler’den, benden başka hiç kimse kalmasa, yine ben O’na hiçbir zaman tabi olmam…
Safvan’ın küfrü bu kadar kati ve inadi idi.
Hudeybiye Antlaşma şartlarına göre, diğer Arap kabileleri, iki taraftan birinin himayesine girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzaa kabilesininin Müslümanların, Beni Bekir kabilesinin de Kureyş’in himayesine girdiğini ifade etmiştik.
Hicretin 8′inci yılı Şaban ayında, Kureyş’in tarafında olan Beni Bekir kabilesi, Peygamberimizin himayesinde bulunan Huzaa kabilesine ansızın bir gece baskını yaptı. Esasen iki kabile arasında öteden beri düşmanlık vardı.
Bu baskında Beni Bekir kabilesi, Kureyş’ten yardım ve teşvik görmüş, hatta Safvan Bin Ümeyye, başta olmak üzere İkrime Bin Ebi Cehil ve Süheyl Bin Amr gibi ileri gelen bir kısım Kureyşliler baskında bizzat bulunmuşlardı.
Baskın sonunda Huzalılar’dan birçok kişi  öldürülmüş, sağ kalanlar Kabe’ye sığınarak kurtulabilmişlerdi.
Bu olay üzerine Huzaalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine’ye geldiler. Peygamber Efendimize durumu anlatıp yardımını istediler. Hazreti Muhammed son derece üzüldü. Kendilerine yardım edeceğine dair kesin söz verdi. Kureyş’e derhal bir elçi göndererek, şu üç seçenekli ültimatomu bildirdi:
1-Öldürülen Huzaalılar’ın diyetlerinin (kan bedellerinin)ödenmesi,
2- Bu olmadığı takdirde, Beni Bekir Kabilesi’nin himayesinden vazgeçilmesi,
3-Bu iki şarttan biri kabul edilmediği takdirde de, Hudeybiye Antlaşması’nın bozulmuş sayılacağını, ve bunun bir savaş sebebi olduğunu,
Tebliğ etti.
Kureyşliler, ilk iki şartı kabul etmeyip Hudeybiye Antlaşması’nı bozduklarını bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş oldular.
İşte bu olaydır ki Mekke’nin Fethi sürecini başlatmıştır.
Daha önce de Peygamberimize ve Müslümanlara en ağır işkence ve hakaretleri yapmış olan ve Hudeybiye antlaşmasının bozulmasına sebep sayılan, Huzaalıların uykudayken kılıçla doğranarak öldürülmesinde başrol oynayanların arasında bulunduğu  anlaşılan, Safvan Bin Ümeyye, tıpkı İkrime Bin Ebi Cehil gibi, görüldüğü yerde öldürülecekler listesine böylece dahil edilmişti.

MEKKENİN FETHİNDE

Hudeybiye Barışı’nın bozulmasının ardından, süratle fethe hazırlanan Müslüman ordusu, müşriklerin hiç haberi olmaksızın, yola çıkmış, Mekke yakınlarına kadar gelmiştir.
Müşrikler işte o zaman haberdar olmuşlar, büyük bir infiale kapılmışlardı.
Peygamberimizin ordusu Mekke’ye girmektedir. Müşrikler direnmenin artık hiçbir faydası olmadığını anlamışlar, pasif kalarak çeşitli yerlere sığınma telaşına düşmüşlerdi.
Ancak Halid Bin Velid komutasındaki bölüklere karşı, Handeme mevkiinde direnmeye kalkışan çok az sayıda müşrik bulunmuştur.
Bunlar arasında İkrime Bin Ebi Cehil ve Safvan Bin Ümeyye de bulunmaktadır.
Ama görmüşlerdir ki, direnmenin imkanı yoktur.
Diğerleri gibi Safvan Bin Ümeyye de, atına atladığı gibi Mekke dışına kaçmış ve izini kaybettirmişti.
Daha sonra Cidde’ye kaçtığı anlaşılacaktır.
Safvan Bin Ümeyye, Cidde’den gemiye binip Yemen’e gitmek üzere kaçışına devam etmektedir.
Umeyr Bin Vehb isimli sahabe Peygamberimize gelerek:
-Ya Resulallah! Safvan Bin Ümeyye kavminin başıdır. Kendini denize atmak üzere kaçıp gitmiş bulunuyor. Senin eman vermeyeceğinden korkuyor. Babam anam sana feda olsun!  Allah’ın Selatı Selamı senin üzerine olsun. O’na eman ver!..
Dedi.
Peygamberimiz bunun üzerine:
-O’na eman verilmiştir!..
Buyurdu.
Umeyr Bin Vehb ismini hatırlayacaksınız.
Hani Bedir Savaşından sonra, Safvan Bin Ümeyye’nin desteği ile intikam için Medine’ye gelen Umeyr Bin Vehp!
Oğlunu esirlikten kurtarma bahanesiyle Peygamber Efendimize sokulup, Zehirli kılıcıyla O’nu öldürmeyi planlayan Umeyr Bin Vehp!
Ama Peygamber Efendimizin mucize gösterip, O’na gerçek gayesini açıklaması üzerine, şehadet getirip iman eden Umeyr Bin Vehp!..
Böylece Safvan Bin Ümeyye’nin intikam hayallerini yıkan insan!..
Şimdi Safvan Bin Ümeyye’yi kurtarmak için harekete geçmiş bulunuyordu.
Umeyr Bin Vehb, Safvan’ı araya araya, sora sora çok uzak diyarlarda buldu. Yanında Yesar isimli uşağından başka kimse bulunmuyordu.
Safvan uşağına:
-Bak bak! Kimi görüyorsun?
Diye sordu.
Uşak da:
-Bu Umeyr Bin Vehb’dir!
Dedi.
Safvan korkuya kapıldı:
-Ben Umeyr’i ne yapayım? Vallahi O, yalnız beni öldürmek için gelmiş olabilir. Kendisi benim intikamımı almak üzere gitmiş ama, Muhammed’e yardım etmiş, O’nun peşine takılmış bulunuyordu!..
Dedikten sonra:
-Ey Umeyr! Bana yaptıkların daha yetmedi mi? Hem borcunu, hem de ailenin geçimini bana yükledin. Sonra gidip Muhammed’e tabi oldun. Şimdi de gelip beni öldürmek mi istiyorsun?..
Diye bağırdı.
Umeyr Bin Vehb de, O’na dönüp:
-Ey Safvan! Babam anam sana feda olsun! Allah’tan kork! Kendini helak etmekten sakın!.. İşte sana Resulullah Efendimizden eman da getirmiş bulunuyorum!..
Dedi.
Safvan henüz anlamamıştı:
-Yazıklar olsun sana! Sen benden uzak dur!.. Benimle konuşma!
Çünkü sen yalancısın! Sana inanmam mümkün değil. Olmayacak şeyleri uyduruyorsun!..
Dedi.
Umeyr Bin Vehb:
-Ey Safvan! Babam anam sana feda olsun! Ben sana insanların en iyisinin ve akraba haklarını en çok gözetenin yanından geliyorum! Resulullah sana eman verdi!
Dedi.
Safvan Bin Ümeyye:
-Hayır! Vallahi bana O’ndan tanıyacağım bir alamet getirmedikçe sana inanmam ve seninle birlikte dönmem!
Diye kesti attı.
Bunun üzerine Umeyr Bin Vehb, o kadar yolu tekrar geri gelerek Peygamberimizin yanına döndü.
Ve:
-Ya Resulallah! Safvan Bin Ümeyye’ye gittim. Senden kaçıyor ve kendisini öldürmek istiyordu. Senin eman verdiğini söyledim. Bana Muhammed’den tanıyacağım bir alamet getirmedikçe geri dönmem dedi!
Ya Resulallah! Kendisine eman verdiğini anlayacağı bir alamet verir misiniz?
Dedi.
Peygamber Efendimiz de, Mekke’ye girerken başına sarmış olduğu, Yemen kumaşından yapılmış sarığını işaret olarak  O’na verdi.
Umeyr Bin Vehb, sarığı alarak ikinci kez Safvan Bin Ümeyye’yi aramağa gitti.
O’nu yine buldu ve sarığı kendisine gösterdi:
-Babam anam sana feda olsun!.. Ben sana insanların en hayırlısının, akraba haklarını en çok gözetenin, insanların en iyisinin, insanların en sabırlısı ve en uslusunun yanından geliyorum! Amcanın oğlunun şerefi senin şerefindir. O’nun üstünlüğü senin üstünlüğündür. O’nun hükümranlığı, senin hükümranlığındır.
O senin analarının, babalarının evladıdır. Kendin hakkında yapmakta olduğun tutum ve davranışlardan Allah’tan korkmanı tavsiye ederim…
Dedi.
Safvan:
- Ben öldürülmekten korkuyorum!
Dedi.
Umeyr Bin Vehb:
-O seni İslamiyet’e girmeğe davet etmiştir. Kabul ediyorsan ne ala! Kabul etmezsen sana 2 ay mühlet vermiştir. Böylece tercih hakkı kullanabileceksin!
O insanların en vefalısı ve en iyisidir.
Mekke’ye girerken sardığı ve bir ucunu arkasına salıverdiği sarığını da sana gönderivermiştir. Görsen onu tanır mısın?..
Dedi.
Safvan:
-Evet!
Dedi.
Umeyr Bin Vehb, sarığı çıkarıp O’na gösterdi.
Sarığı gören Safvan Bin Ümeyye:
-Evet! Aynen O’nun sarığıdır!
Dedi.
Artık geri dönüşe itiraz edecek bir sebep kalmamıştı. İkna oldu.

KALBİ ISINMAYA BAŞLADI

Safvan Bin Ümeyye ve Umeyr Bin Vehb, beraberce Mekke’ye geldiler.
O sırada Peygamber Efendimiz ikindi namazını kıldırıyordu.
Orada ayakta durdular.
Safvan merakla:
-Gece ve gündüzde kaç namaz kılınır?
Diye sordu.
Umeyr Bin Vehb:
-Beş namaz!
Dedi.
Safvan:
-Bu namazları onlara Muhammed mi kıldırır?
Diye sordu.
Umeyr de:
-Evet!
Dedi.
Peygamberimiz selam vererek namazı bitirince, Safvan Bin Ümeyye bağırarak:
-Ey Muhammed! Umeyr Bin Vehb bana senin sarığını getirdi. Beni senin yanına gelmeye çağırdığını, İslamiyet işini kabul edersem ne ala, etmezsem de bana 2 ay mühlet verip tercih hakkı tanıdığını söyledi! Doğru mudur?
Dedi.
Peygamberimiz:
-Doğru söylemiş!
Buyurdu.
Safvan da:
-Bana bu hususta 2 ay mühlet ver, tercihimi yapayım.
Dedi.
Peygamberimiz:
-Hayır! Sana 2 ay değil, bu hususta 4 ay mühlet verilmiş, tercih hakkı tanınmıştır! İn hayvanından!
Buyurdu.
O’da bineğinden indi.
Mekke’nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin yanından ayrılmamıştı.
Hatta Peygamber Efendimiz, Safvan Bin Ümeyye’den çok miktarda savaş malzemesini ödünç olarak almıştı.
Huneyn günü, Müslümanlar bozguna uğrar gibi olunca, Ebu Süfyan Bin Harb:
-Bu bozgunun, denize kadar arkası alınmaz!..
Dedi.
Safvan Bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebu Süfyan’ın bu sözlerinden hoşlanmadı:
-Ağzına taş toprak dolsun senin!..
Diye karşılık verdi.
Yine o sırada Safvan Bin Umeyye’nin kardeşi gelip:
-Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti!
Deyince Safvan Bin Ümeyye’den şu cevabı aldı:
-Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinliler’den birinin hakim olmasından, Kureyş’li birinin hakim olması daha hoş gelir.
Nihayet zafer Müslümanların oldu ve çok miktarda ganimet elde edildi.

…VE İMAN ETTİ

Huneyn zaferinden sonra, Peygamberimiz, Cirane’de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan Bin Ümeyye, Peygamberimizin yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru gıptayla bakıyordu.
Uzun uzun bakıyordu.
Her halinden, bu kadar çok ganimet malının değerini düşündüğü belli oluyordu.
Peygamberimiz ise, O’nun bu halini göz ucuyla süzüyordu:
-Ey Ebu Vehb! (Safvan Bin Ümeyye’nin künyesi) O vadi, pek mi hoşuna gitti?
Diye sordu.
Safvan Bin Ümeyye
-Evet!
Dedi.
Peygamberimiz bunun üzerine:
-O vadi de, içindekiler de, senin olsun!
Buyurdu.
Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
-Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın Kulu ve Resulüdür!
Dedi ve hemen orada Müslüman oldu.
Peygamberimiz bunun üzerine, karısı Begüm Binti Muazzal ile, eski nikahları üzerine onları evlendirdi.
Begüm, Safvan’dan bir ay önce Müslüman olmuştu.
Safvan Bin Ümeyye’nin Müslüman olduğu bu olayı şöyle anlatanlar da vardır:
Resulullah aleyhisselam, o gün, Safvan Bin Ümeyye’ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.
Safvan:
-Vallahi, Resulullah bana verdikçe verdi. Ama, kendisi, bana hala insanların en nefretlisi idi. Bana vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!
Demiştir.
Peygamberimiz, böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan Bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşliler’in yanına döndü.
Onlara:
-Ey Kavmim! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanlarda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!
Dedi.

YEPYENİ BİR SAFVAN

Safvan Bin Ümeyye, Müslüman olur olmaz hayatını yeni baştan tanzim etti.
Müslümanlığını ve yaşantısını güzelleştirdi.
Hicret sevabını almak için Medine’ye gitti. Hazreti Abbas’ın evine misafir oldu.
Bu hicret olayı o sırada Medine’de bulunan Peygamberimize haber verildiği zaman, Efendimiz:
-Mekke’nin Fethinden sonra artık hicret yoktur. Cihad ve niyet vardır!
Cihad için seferber edilmek istenildiğiniz zaman seferber olunuz!
Buyurdular.
Safvan Bin Ümeyye’ye dönerek:
-Ey Ebu Vehb! Kimin evine indin?
Diye sordu.
Safvan:
-Abbas’ın evine indim!
Dedi
Efendimiz:
-Kureyşliler’den, Kureyşliler’i en çok seveninin evine inmişsin!
Buyurdu.
Sonra da, Mekke’ye dönmesini tavsiye buyurdu.
Safvan Bin Ümeyye, Hicretin 42 nci yılında, Mekke’de vefat etti. Kendisinden oğlu Abdullah, Abdullah Bin Haris, İbni Müseyyeb, Tavus ve Ata gibi önemli şahsiyetler hadis rivayet etmişlerdir.
Peygamber Efendimize selat ve selam olsun. O’nun  Ailesine ve Şanlı Sahabelerine ve onları takip edip, iman ile göç etmiş olanlara da, Allah Rahmet eylesin!..

TOP