İKRİME BİN EBİ CEHİL

KİMLİĞİ

Ebu Cehil’in oğludur.
Peygamber Efendimiz ve Müslümanların en azılı düşmanı olan, bizzat Resulullah tarafından “Bu Ümmetin Firavunu” olarak vasıflandırılan, asıl ismi Amr ve Eb Ül Hakem olmasına rağmen, İslam’a olan düşmanlığı dolayısıyla, “Cehaletin babası” anlamına gelen “Ebu Cehil” künyesi bizzat Peygamber Efendimiz tarafından verilmiş bulunan bir zalimin oğludur.
O zalim ki, Ammar Bin Yasir’in annesi Hazreti Sümeyye’yi şehid etmişti. İslamın ilk şehidesi Hazreti Sümeyye olmuştu.
İkrime işte bu zalimin oğluydu.
O, Kureyş´in en soylu, en zengin ve en şerefli sayılan kimselerindendi.
Eğer Ebu Cehil gibi bir babası olmasaydı, O da yaşıtları Ali Bin Ebi Talip, Sa´d Bin Ebi Vakkas, Musab Bin Umeyr ve Mekke´li diğer komşu gençlerinin İslam´a girdikleri gibi, İslam´a girebilir ve uzun yıllar büyük hizmetler görebilirdi.
İkrime Bin Ebi Cehil, El Mahzumi diye anılır ki, Kureyş´in sayılı silahşör ve kahramanlarından birisi ve en iyi dövüşen süvarilerindendir.

İSLAMIN İLK YILLARI

İkrime babasının liderlik otoritesiyle, kendini Hazreti Muhammed´e düşman olarak bulmuştu. O, Peygamber´e en şiddetli düşmanlığı ve O’nun ashabına en ağır eziyeti yapmış, İslam´a ve Müslümanlara babasını ve O’nun arkadaşlarını memnun edecek eziyet, hakaret ve belaları yağdırmıştı.
İkrime isminin ilk önce Hicret’i Nebevi’nin ilk yılında vuku bulduğu rivayet edilen, Seniyyet Ül Mere olayında öne çıktığını görmekteyiz.
Bu olayda karşı karşıya gelmiş, fakat çatışma olmadan ayrılmış bulunan Müslüman ve müşrik askeri birliklerinden, müşriklerin kumandanı İkrime Bin Ebi Cehil’dir. Sayıları 200 kişi kadardır. 60 kişilik birliği olan Müslümanların kumandanı ise Ubeyde Bin Haris’tir.
Birbirlerine sadece ok atmakla yetinen iki askeri birlik, daha sonra Müşriklerin kaçması ile, çarpışmadan ayrılmışlardı.
Müslüman birliğinin içinde Sa’d Bin Ebi Vakkas da vardı ve müşriklere ok yağdırmıştı.
Müslümanlar arasına ilk ok atan kişi ünvanını böylece kazanmıştı.
Sa’d’in attığı hiçbir ok, boşa gitmez ve hedefine tam isabet ederdi.
Müşrik askerleri bir çatışmayı göze alamadan dönüp kaçmak zorunda kalmışlardı.

BEDİR’DE

Babası Bedir´deki müşriklere komutanlık etmiş; Muhammed´i yenmedikçe Mekke´ye dönmemeye Lat ve Uzza adına yeminler etmişti. Hep beraber Bedir´de konaklamışlar, develer boğazlanmış, şaraplar içilmiş, cariyelere çalgılar çaldırılmış ve orada üç gün kalmışlardı…
Ebu Cehil´in komutanı olduğu bu savaşta, oğlu İkrime, güvenip dayandığı kişi ve adeta sağ kolu idi.
Bu savaşta Ebu Cehil’i gözüne kestiren Müslümanlardan, Muaz Bin Amr Bin Cemuh anlatıyor:
-Ben Ebu Cehil’i kendime hedef aldım. O’nu gözetleyip takip edip duruyordum. İmkan bulduğum anda üzerine bir hamle yaptım. Kılıcımla bacağına vurdum ve ayağını kopardım. Oğlu İkrime de bana bir darbe indirdi. Omuzumdan kolumu kesti. Kolum bir deri parçasıyla omzuma asılı kaldı. Gün boyunca bu halde arkamdan elimi sürüyerek savaşmaya devam ettim. Fakat beni rahatsız etmeye başlayınca, ayağımla üzerine basarak, çekip koparttım. Sonra kolumu orada bir kenara attım.
Muaz Bin Amr, Hazreti Osman dönemine kadar hayatta kolsuz olarak yaşadı ve vefat etti.
Bedir’de Muaz’ın yarım bıraktığı iş şöyle tamamlandı:
Muaz’dan sonra hemen Ebu Cehil’in üzerine  Muavviz Bin Afra yürüdü. Üzerine atıldı, ağır bir şekilde yaraladı.Yere yuvarlayıp bıraktı.
Arkasından Abdullah Bin Mes’ud, O’nun yanından geçti. Resulullah Efendimiz O’na, öldürülenlerin yanında dolaşmasını emretmişti. Ebu Cehil son nefesini vermekteyken İbni Mes’ud gördü.
Şöyle anlatır:
-Ayağımı boynuna yerleştirdim ve (Nasıl ey Allah’ın düşmanı! Allah seni rezil etti değil mi?) Diye sordum. Ebu Cehil, (Beni neyle rezil etti ki? Bir adam öldürdünüz diye mi böyle diyorsun? Şimdi bana söyle zafer kimin oldu?) Diye sordu. Ben O’na (Zafer Allah’ın ve Resulünündür.) deyince, (Ey koyun çobancığı! Sen gerçekten zorlu bir yere çıktın.) Deyince Ben de: (Seni öldüreceğim!) Dedim. O bana, (Efendisini öldüren ilk köle sen değilsin. Benim için bana en ağır gelen şey, senin beni öldürmen ve beni iyi soylu birisinin öldürmemesi oldu) Dedi…
Bunun üzerine Abdullah Bin Mes’ud kılıcıyla bir darbe indirdi, Ebu Cehil’in başı ayakları dibine uçtu.
Abdullah Bin Mes’ud, Ebu Cehil’in kafasını alıp Resulullah’a götürdü. Bunun üzerine de Resulullah şükür secdesine vardı.
Bedir´de, Ebu Cehil vurulup, yere yuvarlanıp düştüğünde, oğlu İkrime bunu gözleriyle görmüştü. Müslümanların mızrakları altında can verirken, dudakları patlamış halde attığı son canhıraş feryadı da, kulaklarıyla duymuştu.
Aldıkları yenilgi sebebiyle Ebu Cehil´in cesedini Mekke´ye defnetmek için götürmekten aciz kalınca, O’nu Müslümanlara bırakıp gitmişti. Yetmişe varan müşrik ölüsüyle birlikte, Ebu Cehil’in cesedi de, Müslümanlar tarafından kuyuya atılıp üzeri kumlarla örtülmüştü.
O günden itibaren, İkrime´nin İslam´a karşı tutumunda bir değişiklik olduğu gözlenmiştir.
Başlangıçta, babasının şerefi için İslam´a düşmanlık etmek durumunda kalmışken, bundan böyle, Peygamber Efendimizden ve Müslümanlardan öç almak isteği hep ön plana çıkmıştır.
İşte bu sebeple İkrime ve diğer ödürülenlerin yakınları, ölülerinin intikamını almak isteyen Kureyşliler’in kalplerinde, intikam alevlerini tutuşturuyorlardı.

UHUD’DA

Bedir’de 70 ölü, 70 de esir veren ve ulularını kaybeden müşriklerin, intikam ateşleri sebebiyle, açtıkları bir sefer olan Uhud günü gelip çatmıştı.
İkrime Bin Ebi Cehil, Uhud savaşı için yola çıktı.
Karısı Ümmü Hakim´i de, Ebu Süfyan’ın karısı Hind Binti Utbe liderliğinde, Bedir´deki ölülerinin intikamını almak isteyen kadınlarla birlikte, safların gerisinde durmak, bu arada KureyşIiler’i teşvik etmek ve içlerinden kaçmayı düşünen süvarilerin kaçmalarını önlemek için def çalmak ve gözcülük yapmak üzere Uhud´a getirmişti.
Kureyş ordusunda bulunan süvari birliğinin sağ cenahına Halid Bin Velid, sol cenahına da İkrime Bin Ebi Cehil kumanda ediyordu. O gün, bu iki müşrik süvari Hazreti Muhammed ve ashabının başına tam bir bela olup, müşrik süvarilerinin, ani bir durumdan yıldırım hızıyla yararlanmaları neticesini getirmişlerdi.
Söz buraya gelmişken, Uhud savaşının bir özetini vermek yerinde olacaktır:
Bedir Savaşının üzerinden bir sene geçmişti.
Müşriklerden üç kişi, Safvan Bin Ümeyye, İkrime Bin Ebi Cehil, Abdullah Bin Rebia; Ebu Cehil’in öldürülmesinden sonra Mekke’nin yeni reisi olan Ebu Süfyan’a gittiler. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
-Ya Eba Süfyan!
-Buyurun gençler hoş geldiniz!… Sizi dinliyorum! 
-Bu kahredici Bedir mağlubiyeti lekesini alnımızda daha ne kadar taşıyacağız?
-Ayakta kalmayın! Oturun bakalım!..
-Zaten bugüne kadar oturmaktan başka ne yaptık ki?
Ebu Süfyan sordu:
-Bir düşündüğünüz var mı?
-Var ya Eba Süfyan!
-Evet sizi dinliyorum!
-Şam seferinden ne kadar kazanç elde edildi?
-Elli bin altın. Bunu hepiniz biliyorsunuz?
Gencin biri reise sordu:
-Bu para Dar Ün Nedve’de saklı değil mi?
-Evet.
Bir başka genç bir teklif yaptı.
-Öyleyse ya Eba Süfyan! Tamamı kazanç olan bu parayı ikiye ayırsak ve yarısını silaha, diğer yarısını da asker toplamaya harcasak nasıl olur?
-Şayet bu parada hissesi olan herkes razı olursa gayet güzel olur.
Ateşli gençlerden biri patladı:
-Hele hayır diyecek biri çıksın!
-Hadi bakalım öyleyse. Gösterin hünerinizi!..
Yaptıkları görüşmeler sonunda, ikna kabiliyeti yüksek ve konuşması güzel, Amr Bin As, Cübeyr Bin Dehl, Abdullah Bin Zibara ile Şair Ebu Uzze Cemhi’yi seçerek, asker ve destek vermeleri için civar kabilelere yollamak istediler.
Ebu Uzze, önce kendisine yapılan teklifi reddetti. Zira; Bedir cenginde esir düşmüş; fakat bir daha müslümanlara karşı asla savaşmayacağına dair, Peygamber Efendimize söz vermesi üzerine fidye alınmadan serbest bırakılmıştı. Şimdi gelenlere bu vaadini hatırlatıyordu:
-Gelemem, sözüm var. Bir daha düşmanlık etmemek ve aleyhlerinde faaliyette bulunmamak üzere Bedir’de Muhammed’e söz verdim.
-Canım, düşmana verilen bir sözün değeri mi olur?
-Söz verdim dedim ya! Bana yapılan iyiliğe nankörlük edemem!
Saffan Bin Ümeyye; Ebu Uzze’nin damarına bastı.
-Korktuğun için gelmiyorsun. Söz bahane!
-Eğer korksaydım Bedir’e gitmezdim.
-Ama şimdi korkuyorsun. Bak benzin sapsarı!..
-Yalancı! Beni de kendine benzettin!.. Yürü nereye isterseniz oraya gidiyoruz!..
Saffan Bin Ümeyye neşelendi:
-Eğer sağ dönersen seni zengin yapacağım. Ölürsen, kızların kızlarımdır. Onları kendi kızlarımdan ayırmayacağım. Sen yeter ki heyette ol. Dilinle yardımcı olmasan bile, varlığınla bizi destekle.
Kabileleri birer birer dolaşmaya başladılar.
Mekke’de artan bir hızla hareketlenme başladı. Silahlar, atlar, develer alınıyor; gönderilen temsilciler, Sakıf, Beni Mustalik, Beni Hevn İbni Huzeyme, Beni Haris İbni Abdi Menat ve Kinane kabilelerinden asker ve destek topluyorlardı.
Açılan Mekke bayrakları altında biriktiler. Hem de az zamanda ve süratle. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan 3000 müşrik, kısa zamanda Mekke meydanında bir araya geldiler.
Sefere bütün Kureyş asilzadeleri katılıyordu. 3000 deve ve 200 at tedarik etmişlerdi. Askerin 700 ü de zırhlıydı.
Zırhlar içindeki Komutan Ebu Süfyan, alımlı bir at üzerinde görünürken, bir anda her taraf çın çın öttü:
-Yaşa Ebu Süfyan!
-Varol Kureyş!..
Ebu Süfyan, ordusunun karşısına geçerek etkili bir konuşma yaptı. Konuşmanın özü şu cümle idi:
-Medine’yi basacak; Muhammed ve Müslümanları kılıçtan geçireceğiz. Bedir’de öldürülen yakınlarımızın intikamını alıp, yeni din belasını ortadan kaldıracağız. Bu seferin gayesi budur.

MÜŞRİK KADINLAR DA UHUD’DA

Müşrik ordusu, Ramazan ayının yirmi beşinde, Ebu Süfyan komutasında büyük bir velvele ile harekete geçti. En fazla şamata yapanlar, Safvan Bin Ümeyye’nin teklifi ile sefere katılmış ve ordunun önü sıra yürüyen, on on beş kadar kadındı. Ellerinde tefleri ile intikam ağıtları söylüyorlardı.
Nevfel Bin Muaviye, itiraz yollu dedi ki:
-Kadınlar gelmese olmaz mı ya Eba Süfyan? Bir mağlubiyet olursa akıbetleri ne olur?
Der demez, Bedir savaşında pederi Utbe, amcası Şeybe ve kardeşi Velid katledilmiş olan, Ebu Süfyan’ın karısı Hind Binti Utbe, bir dişi kaplan gibi atıldı:
-Sus! Sen ne konuşuyorsun öyle korkak? Karılarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için Bedir’i bırakıp kaça kaça geldiğinizi unuttuk mu sanıyorsunuz?
-Kim, ben mi?
-Sen ve senin gibi, ödlekler!
-İftira!..
-İftira miftira değil! Bu defa hele bir kişi kaçmaya yeltensin bakalım!..
Aslında Ebu Süfyan’ın da aklına yatmamıştı ama, bir emri vaki karşısında kadınların da savaşa götürülmesi fikrine karşı çıkamamıştı.
Yorulduğunda hanımı binsin diye devesine hevdec (bir nevi kafes, mahfel) yaptırdı. Bazı müşrikler de hevdec yaptırdılar.
Asker, binek, zırh ve silah bolluğu müşrikleri kendinden geçirmişti. Teflerin sustuğu anlarda bir ağızdan bağırıyorlardı:
-İntikam!
-Kureyş’in intikamı alınacak, intikam!
-Lat bizimle!
-Menat bizimle!
-Uzza bizimle!..

PEYGAMBERİMİZİN İSTİHBARATI

Allah düşmanları, Medine üzerine böyle mağrurane yürürken, Mekke’de bir şahıs, bütün olup bitenleri, asker sayısını, silah sayısını ve her şeyi kaleme alarak Peygamber Efendimize mektup yazdı.
Kimdi bu büyük Sahabi?
Bu insan, Sevgili Peygamberimizin amcası Abbas Bin Abdülmuttalib idi. Bedir savaşı sırasında esirken Müslüman olan ve bunun üzerine Peygamberimizin emri ile Mekke’ye geri dönen, ancak imanını açığa vurmasına izin verilmeyen ve Mekke’deki hadiseleri Medine’ye haber vermekle vazifelendirilen büyük Sahabi.
Hazreti Abbas, mektubu yazıp bitirdikten sonra kapatıp mühürledi ve Gıfaroğulları kabilesinden bir kimseyi ücretle tutarak, emaneti kendisine teslim ve sıkı sıkıya tenbih etti:
-Bu mektubu en geç üç gün içinde Yesrib’e götürerek, Eb Ül Kasım’a vereceksin. İşte bu da fazlasıyla ücretin.
İşte Sevgili Peygamberimizin, Hazreti Abbas’ın Medine’ye hicret etmesine izin vermemesindeki sır, böylece açığa çıkmıştı.
Resulullah Efendimizi Medine’de bulamayan haberci, Kuba’da mescidden çıkarken gördü ve mektubu teslim ederek yanlarından ayrıldı. Peygamberimiz mektubu Übey Bin Kab’a   okuttuktan ve içeriğini kimseye söylememesini emrettikten sonra, Sa’d Bin Rebi’nin evine gittiler ve bu Sahabi ile gelen haberi konuştular…

HAZIRLIĞA BAŞLANDI

Hazreti Abbas’ın yazdıklarını, Efendimiz Hazreti Sa’d'e bahsederken Sa’d'in hanımı da işitmişti… Bu sebeple haber kulaktan kulağa fısıldanarak kısa zamanda yayıldı.
Peygamberimiz, derhal Medine merkezine döndüler… Hemen şehir çevresindeki nöbetçi sayısı takviye edildi, Sa’d Bin Muaz ve Usseyid Bin Huzeyr, birkaç askerle Peygamber Efendimizin evinin etrafında nöbet tutmaya başladılar.
Ve süratle cihad hazırlığına başlandı.
Haber, Peygamberimizle müslümanların neşelerini gölgelemiş, buna karşılık yahudi ve münafıkları sevindirmişti.
Bu sırada düşman ordusu, Zülhuleyfe Vadisi’ne kadar gelerek burada mola vermiş bulunuyordu…
Asker ve imkan çokluğuna güvenen müşrikler, vur patlasın çal oynasın bir taşkınlık içinde eğleniyorlardı.
İslam istihbaratçıları, müşrik ordusunun Zülhuleyfe’ye kadar gelerek burada konakladıkları haberini, Allah Resulü’ne yetiştirdiler.
Peygamberimiz, hemen Enes Bin Fadale ve Musa Bin Fadale isminde iki kardeş kahramanı, casusluk faaliyeti için Zülhuleyfe’ye gönderdiler. Eluta’ya kadar giden bu iki gencin getirdiği haberler iyi değildi. Mekke’nin müşrik ordusu, binleri bulan at ve develerini Medine tarlalarının bulunduğu Urayz’da, ekili dikili yerlere salmış, ne varsa ezip telef ediyorlardı..
Efendimiz, bir de Habbab Bin Münzir’i gönderdiler.
Habbab’ın getirdiği bilgiler, Abbas Bin Abdülmuttalib ve kendisinden önce aynı işle vazifelendirilenlerin verdikleri bilgileri doğruluyordu.
Peygamberimiz:
-Hasbunallah ve Nimelvekil!
Dediler.
Sevgili Peygamberimiz o gece bir rüya gördü.
Efendimiz, ertesi sabah, namazını kıldırdıktan sonra, mesciddeki eshabına bu rüyadan bahsettiler:
-İnşaallah hayırdır; bir rüya gördüm. Bütün Müminler bir araya toplandı ve sanki nefes almaz oldular.
Efendimiz devamla buyurdular ki:
-Bir sığır boğazlandığını gördüm. Sonra bir koç getirdiler. Zülfikar’ı savurdum, ağzı yere çalındı ve kılıcın ağzında bir çentik açıldı. Ben zırhlıydım. Sonra ellerimi de zırhın içine aldım.
-Hayırdır inşallah ya Resulallah! Ancak biz rüyayı anlayamadık. Lütfen siz tabir eder misiniz?
Eshabın arzusu üzerine, Peygamberimiz, rüyayı açıklarken bütün herkes büyük bir dikkatle kendisini dinliyorlardı:
-Sığırın boğazlanması, bir çok insanın öleceğine; Zülfikarın ağzında açılan çentik, yakın akrabamdan birinin şehid olacağına ve benim yaralanacağıma, koç düşmana, üzerimdeki zırh, Medine kalesine; ellerimi zırhın içine almam Medine’nin müdafaaya elverişli bir yer olduğuna işaret olsa gerektir.
Rüya tekrar tekrar hayra yorularak cemaat dağıldı.
Peygamberimiz düşmanı karşılamak için hemen hazırlıkları başlattı. 
Sahabilerini topladı ve nasıl hareket edeceklerini konuşmaya başladı. Kendisi, gördüğü rüya üzerine şehirde kalarak düşmanı püskürtmek fikrinde olduğunu söyledi. Sahabilerin bir kısmı da bu düşüncede olduklarını bildirdiler.
Ancak Bedir savaşına katılamayanlar, gençler ve yiğitler, düşmanla göğüs göğüse çarpışmak için Medine dışına çıkılmasını istediler. Bu fikirlerinin kabulü için de çok ısrarlı davrandılar.
Peygamber Efendimiz bunun üzerine, İslam ordusu ile ilgili hazırlıkları bitirdi. Dışarıda savaşmak için ısrar edenler, Peygamberimizin fikrine göre hareket etmenin daha iyi olacağını anladılar. Bu fikrin uygulanması için ısrarlarından vazgeçtiler. Ancak Peygamberimiz verilen karardan dönmesinin uygun olmadığını bildirdi.

SAVAŞ ALANI UHUD

Uhud, Medine yakınında bir dağ ismidir… Başka dağ silsilelerinden ayrı ve kopuk, yalnız, tek başına bir dağdır… Bu sebeple kimbilir kaç asır öncesinden halk ona “Uhud Dağı = Yalnız Dağ” demiştir. 
Peygamber Efendimiz 1000 kişilik bir kuvvetle Cuma namazından sonra Medine’den çıktı. Yolda yahudilerden bir kısmı da savaşa katılmak istedi. Fakat Peygamberimiz onları kabul etmedi.
Yahudilerle dost olan münafıkların reisi, Abdullah Bin Übey Bin Selül, bazı bahaneler göstererek 300 adamıyla birlikte, İslam ordusundan ayrıldı. Onların Medine’ye dönmesiyle müminler 700 kişi kaldılar. Bunlardan 100′ü zırhlı, 2 si atlı idi. İslam ordusu Uhud dağına vardığı zaman, düşman askerleri oraya yerleşmişti. Kafirlere gözükmeden şafak vakti, Uhud Dağı’nın eteklerine varıldı. Arkaları Uhud Dağı’na gelecek şekilde, Medine’ye karşı saf bağladılar.
Düşmanın geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir okçu bölüğü, dağın sol tarafındaki boğazına yerleştirildi. Peygamberimiz bu okçulara, “savaşın sonucu ne olursa olsun, kendilerinden habersiz yerlerini terk etmemeleri”ni emretti.
Hicretin 3 ncü, Miladın 625 nci yılında, 11 Şevval Cumartesi günü Uhud Gazası böylece başladı
Mekke’li kadınların çalgıları arasında ortaya çıkan ve çarpışmak için adam isteyen kafir askerleri, Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’nin kılıçları ile yere düştüler.
Kureyşliler ölülerinin öcünü almak ve putlarını korumak için var güçleriyle saldırıyor, onların üçte birinden daha az sayıdaki müminler ise, Allah yolunda, O’nun hak davası uğrunda kahramanca karşı koyuyorlardı. Savaş kısa zamanda kızışmış, imanlı İslam askerleri, düşmanın merkezine kadar ilerlemişti. Onların kılıç darbeleri altında hemen 20 müşrik ölmüş, düşen bayraklarını kaldıracak kimse bulunamaz olmuştu.
Çok geçmeden Kureyş ordusu bozulmuş, kadınlar panik içerisinde dağa kaçışmaya, bağrışmaya başlamışlardı. Müminlerin bir kısmı, kaçan düşmanı kovalamaya çalışırken, diğer bir kısmı ise savaş zaferimizle bitti, diyerek ganimet toplamaya başlamıştı.

OKÇULARIN HATASI:

Ganimetler pek çok olduğundan, Müslüman askerler düşmanı sonuna kadar kovalama işini bıraktılar, ele geçen büyük fırsatı tam değerlendiremediler. Ayneyn adındaki boğaza yerleştirilmiş bulunan okçular da, savaşın kendilerinin zaferiyle bittiğini söyleyerek ganimet toplamaya koştular. Kumandanları Abdullah Bin Cübeyr’in, hiç bir halde buradan ayrılmamakla emrolunduklarına dair gösterdiği çabalar bir sonuç vermedi. Boğazda kumandanla beraber sekiz okçu kaldı, diğerleri ganimet toplama hevesiyle savaş alanına doğru koşarak uzaklaştılar.
Kureyş kumandanlarından Halid Bin Velid, bu fırsatı çok kollamış fakat ele geçirememişti. Okçuların dağıldığını görünce, 250 kişilik süvari birliği ile boğaza daldı. Kalan okçuları şehid ettikten sonra, ganimet toplamaya dalan mümin askerleri arkadan sardı. Diğer taraftan bu ani değişikliği gören Kureyş askerleri yeniden toplanıp saldırmaya başladılar.
Müslümanlar iki taraftan da kıskaca alınmıştı. Müminler aralarındaki parolayı bile unutmuşlar, birbirlerine girmişlerdi. Bu şaşkınlık içerisinde savaşı kazanmışken kaybeder hale düştüler. Dağlardan inen Kureyş kadınları, tekrar kafirleri çalgılar ve şarkılar ile coşturmaya çalışıyorlardı.
İslam Ordusu pek sıkışık bir halde kaldı. Kendilerini toparlamaya çalıştılarsa da, Kureyşliler üstünlüğü ele geçirmişti. Bazı sahabiler Kureyş’in amansız saldırılarına, yer yer mukavemet gösteriyor olsalar da, umumi gidiş düşmanın lehine idi.

PEYGAMBERİMİZ TEHLİKEDE

Kureyş askerleri bu fırsattan faydalanarak Peygamber Efendimizi öldürmeyi istiyorlardı. Sahabilerden Hazreti Musab’ı, Efendimiz sanarak şehid etmişler ve bunu bağırarak savaş meydanında ilan etmişlerdi. Peygamberimizin şehid edildiğine dair yayılan bu yanlış haber de, müslümanların moralini iyice bozdu. Halbuki, dağın tepesinde bir avuç Müslüman, Peygamber Efendimizin etrafını sarmışlar, O’na bir zarar gelmemesi için canlarını bile feda edecek derecede, kollayıp koruyorlardı. Bu arada Peygamberimizin mübarek dişi kırılmış, yanağı yarılmış, bazı yaralar almıştı.
Ebu Süfyan, Peygamberimizin bulunduğu tepenin altına gelerek oradakilere seslendi. Peygamberimizin, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’in sağ olup olmadıklarını anlamaya çalışıyordu. Fakat Peygamberimizin emriyle cevap verilmedi.
Ebu Süfyan:
-Demek ki, bunların hepsi ölmüş!
Demesine dayanamayan Hazreti Ömer:
-Hayır! Sorduklarının hepsi de sağ!
Cevabını verdi.
Ebu Süfyan:
-Savaş nöbetledir. Bugün biz Bedir’in öcünü aldık!
Diye övünmek istedi.
Hazreti Ömer de:
-Fakat bizim ölülerimiz Cennet’te, sizinkiler ise Cehennem’de!
Diye haykırdı.

MÜŞRİK ORDUSU DÖNÜŞ YOLUNDA

Müşrikler, Müminlere karşı sağladıkları üstünlükten faydalanıp da savunmasız kalan Medine’ye giremediler. Çünkü Allahü Teala’nın onlara verdiği korkuyla, Müminlerden tek bir esir bile alamadan, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar. 
Mekke ordusu, geri dönerken Bedir’de babasını, yani Ebu Cehil’i kaybetmiş olmanın hırsını yaşayan ve intikam hislerini henüz söndürememiş bulunan İkrime Bin Ebi Cehil, Kureyş reislerine çıkıştı:
-Neden geri dönüyoruz. Görevimiz bitti mi? Neden bu savaşı başlatmıştık? Hiç de övünecek halde değiliz! Bir iş mi yaptık sanki? Galip geldik; fakat sonunu getiremedik. Düşmanı yok etmeden geri dönüyoruz. Şimdi müslümanlar çok geçmeden yeniden derlenip toparlanacak ve daha büyük bir kuvvetle üstümüze gelecekler.
Bir reis, İkrime’nin sözünü kesti:
-Bir teklifin var mı bu konuda?
-Evet! Ben diyorum ki geri dönelim ve Medine’yi basarak taş üstünde taş koymayalım. Müslümanları tümden imha edelim. Akıl bunu emrediyor!..
Safvan Bin Ümeyye, bu teklife muhalefet etti:
-Biz, Medine üzerine yürürsek, Uhud’da büyük kaybı olan Evs ve Hazrec kabileleri, harbe iştirak etmemiş olanlarla beraber intikam almak için, müslümanlarla birleşerek üzerimize gelirler. O takdirde büyük kuvvet kazanacak olan Muhammediler, çarpışmaya girişmeleri halinde zaferle çıkarlar. Ben, böyle düşünüyorum. Bu sebeple yolumuzdan dönmeyerek, kendimizi tehlikeye atmayalım ve bir an evvel Mekke’ye gidelim, diyorum.
Müşrik ordusu, bir taraftan yol alırken, aynı zamanda hararetle bu fikri tartışıyorlardı. Bazıları İkrime gibi düşünüyordu, bazıları da Safvan gibi…
İki tarafı da dikkatle dinleyen Ebu Süfyan, bir türlü  karara varamadığı için, Ravha’ya kadar geldiler. Buraya geldiklerinde “Geri dönüp tekrar Medine üzerine yürüyelim.” diyenlerin görüşü ağır bastı…
Onlar, bir kere daha Medine üzerine yürüme hazırlığındayken, düşman ordusu içinde bulunup da, en başından beri teklif ve karşı teklifleri dinleyen Müzeni kabilesinden Abdullah Bin Amr, haberi süratle Sevgili Peygamberimize ulaştırmak için bir fırsatını bularak oradan uzaklaştı. Haberci, Medine’ye vardığında, günlerden Pazar ve sabah namazı öncesiydi. Abdullah Bin Amr, Peygamber Efendimizin huzurlarına kabul edildi.
Düşmanın son vaziyeti ve maksadı hakkında en yeni bilgileri alan Yüce Resul, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’i  çağırdı ve gelişmeleri onlarla istişare etti.

DÜŞMANI TAKİP ETME KARARI

Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer, Peygamberimizi can kulağı ile dinledikten sonra, istişare neticesi olarak kanaatlerini arz ettiler:
-Allah’ın Resul’ü daha iyi bilir ama, bize kalırsa müslümanların hala sapasağlam ayakta olduklarını düşmana göstermek ve onlara esaslı bir gözdağı vermek için arkalarına düşelim.
Peygamberimiz de aynı görüşteydi.
Sevgili Peygamberimizin imamlığında sabah namazı eda edildikten sonra, Efendimiz, Hazreti Bilal’i yanlarına davet ederek müslümanlara şu haberi ilan etmesini emir buyurdular:
“Resulullah, düşmanın takibini emrediyor! Ancak; bu takibe Uhud harbine iştirak edenler gelecek; bunların dışında hiç kimse iştirak etmeyecektir.”
Hazreti Bilal, yüksek sesle nida ederek sefer haberini bütün müslümanlara duyurdu… Uhud savaşına katılıp da sağ dönen bütün Eshabı Kiram, hatta en ağır yaralıları dahi Peygamberimizin davetine koştular.
Efendimiz, Kureyş’in Medine’yi basma niyetini öğrenince, hiç vakit kaybetmeden sefer hazırlığını başlatmıştı. En iyi müdafaa taarruzdur, gerçeği ile ve Uhud’un müslümanların cesaret ve yiğitliğine zarar vermediğini, yine düşmana kabul ettirmek maksadı ile, bu karar alınmıştı..
Sevgili Peygamberimiz, sebeplere tevessül etmekte noksanlık olmaması için, üstüne zırhlı gömleğini, başına miğferini giydiler ve İslam sancağını Hazreti Ali’ye verdiler.
Altı yüz otuz kadar Uhud gazisi, bu sancağın altında toplandılar.
Cabir Bin Abdullah da, bu sefere katılmayı çok arzu ediyordu. Ancak, “Uhud’a iştirak etmiş olanlar  bu sefere alınacaktır” şartı, O’nun bu isteğine set çekiyordu. Halbuki Hazreti Cabir, Uhud harbine çok istemesine rağmen gidememişti. Bu sebeple, ikinci kere bir büyük manevi rızıktan mahrum kalmak istemeyen bu genç ve yiğit sahabi, derhal yüksek huzura çıktı ve vaziyetini arz etti:
-Ya Resulallah! Bu sefere müsaadenizle ben de gelmek istiyorum. Gerçi Uhud’da yoktum ama, o benim şahsi kararımla olmadı. Babamın sözüne muhalefet etmemek ve O’nun cihad etme arzusuna mani olmamak için gelemedim. Yedi tane kız kardeşim var. Babam “Ya Cabir! Bacılarını emanet edeceğimiz bir yakınımız olmadığı için bu gazaya ikimiz birden gidemeyiz. Sen gençsin, inşaallah daha çok cihadlara iştirak edersin. Bense yaşlıyım. Sen kardeşlerinin başında kal da, ben Allah’ın Resulü ile gideyim. Bakarsın şehid olurum. Veya şehid olamazsam da, hiç değilse gazi olurum” dedi.
Baba sözü dinledim ya Resulallah! Herhalde beni mazeretli sayar, istisnai olarak orduya dahil buyurursunuz?
Diyerek ricada bulundu.
Sevgili Peygamberimiz, meşru mazeretli genç sahabi Cabir Bin Abdullah’ın da, sefere katılma arzusunu kabul ettiler.
Münafıkların başı Abdullah Bin Übey Bin Selul da, savaşa katılma arzusu gösterdi, Kendisi, Uhud yolunda uydurduğu mazeretlerle 300 askeri ile birlikte orduyu terk etmişti.
Bu münafığın sefere katılma talebi kabul edilmedi. 
Peygamberimizin atı mescidin kapısına getirilmişti. Hazreti Talha da, kapıda Sultanlar Sultanı’nı bekliyordu. Efendimiz dışarı çıkıp aziz sahabiyi görünce:
-Ya Talha! Silahın nerede?
Diye sordu.
Hazreti Talha:
-Yakında ya Resulallah!
Dedi ve koşarak zırhını giydi, kılıcını eline aldı, kalkanını göğsüne astı.
Sevgili peygamberimiz, Hazreti Talha’ya sordular:
-Ya Talha! Sence şu an Kureyş ordusu nerede?
-Ya Resulallah! Tahmin ediyorum Seyale’deler.
-Ben de öyle tahmin ediyorum.
Buyurdular ve  güzel bir haber verdiler:
-Ya Talha! Bil ki düşman artık bize galip gelemez!. Zafer, Allah ü Teala’nın izniyle bize nasip olacaktır.
İşte bu, müslümanları sevindiren en güzel haberdi.

HAMRA UL ESED SEFERİ

Peygamberimiz Medine’ye kendi yerlerine Abdullah Bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak, yürüyüşü başlattı. Bazı sahabiler atlı, bazıları develi, çoğu da yaya idi… Şu var ki hemen tamamı yaralıydı. Hatta bizzat atıyla ordunun başında bulunan Resulullah Efendimiz bile yaralıydı. Sevgili Peygamberimizin Uhud’daki çarpışmalardan aldığı darbelerle alnı ve dudağı yarılmış, yüzüne iki miğfer halkası batmış, sağ alt çenesinin ön kesici dişi kırılmış, sağ omuzu ve dizleri incinmişti.
Bu arada Peygamberimiz, Salit Bin Süfyan ile Numan Bin Süfyan ismindeki iki kardeşi, keşif kolu olarak önden gönderdiler. İki fedakar mücahid, Hamra Ül Esed denilen yerde müşrik ordusuna yetişerek aralarına katıldılar.
Bu sırada düşman karargahı, toplantı halindeydi. Tekrar Medine üzerine dönüp baskın yapmayı tartışıyorlardı. İkrime Bin Ebi Cehil ve taraftarları, tekrar Medine’ye dönülüp baskın yapılmasını savunurken, Safvan Bin Ümeyye, bu fikirde olanlara karşı gelmekteydi. Böylece belirli bir zaman geçti. Ancak o sırada, iki sahabiyi tanıyanlar çıktı. Mübarek sahabilerin üzerine atılarak ikisini de şehid ettiler…
Böylece, bu seferin ilk şehitleri bu iki kardeş olmuştu.
Müslümanlar, Medine’ye sekiz mil mesafede ve Zül Huleyfe denilen yere doğru giderken, yolun sol tarafında bulunan Hamra Ül Esed isimli yerde ordugah kurdular. 
Ordu, Hamra Ül Esed’de iki şehidin cesetleri ile karşılaştı. Efendimiz, iki kardeşi aynı kabre defnettirdi.
Sevgili Peygamberimizin emri ile Hamra Ül Esed’de, her gece ayrı ayrı beş yüz noktada ateş yakıldı. Yakılan bu ateşlerle, kocaman çöl ateş, duman ve alev şenliğine dönüşüyordu.
Ta uzaklardan farkedilen bu muhteşem manzara, düşmanda beklenen ilk tedirginliği uyandırdı. Müslümanların büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu sandılar. Ve içleri korku ile titredi.
Düşmanı yanıltma tekniği olan bu nevi manevralar, Mekke’nin fethinde de kullanılacaktır. Hatta daha sonraki çağlarda bu taktik çeşitli komutanlarca uygulanacaktır. Örneğin İstanbul’un fethinden önceki gece, Fatih Sultan Mehmet Han, “mum donanması” denilen aydınlatma ve gürültü edilmesi manevrası yapılmasını emretmiş, ertesi gün yapılacak nihai hücumda, Bizans’lı askerlerin direnme güçleri zayıflamış, paniklemeleri sağlanmıştı.

DÖNEK ŞAİR YAKAYI ELE VERİYOR

Kureyş ordusu, Hamra Ül Esed’de bir gece konakladıktan sonra, sabah erkenden oradan ayrılmıştı. Onlar ayrıldıktan sonra, aynı yere müslümanlar geldiler. Bu sırada güneş haylice yükselmişti.
Fakat buna rağmen ordusundan geride kalan bir müşrik askeri uyuyakalmış olarak orada bulunuyordu. Asım Bin Sabit, adamı yakaladı. Şaşkınlıklar içinde uyanan düşman, başına gelenleri hemen kavradı. Müminler de O’nu tanımışlardı. Bu ordusunu kaçıran şahıs, şair Ebu Uzze’ydi. Ebu Uzze, Bedir savaşında Müslümanlara esir düşmüş; kendisinden bir daha müslümanlara karşı hiçbir savaşa katılmayacağına dair, kati söz alınarak, fidye bile alınmadan serbest bırakılmıştı…
Ama işte şimdi suçüstü yakalanmıştı. O, kendisine yapılan bu büyük iyiliğe ve verilmiş sözüne rağmen, Uhud’da Müslümanlara karşı savaşmıştı. Şimdi yakalanmış, huzurda Allah Resulü’ne yalvarıyordu:
-Ya Muhammed! Beni Uhud’a zorla götürdüler. Sizin karşınıza isteyerek çıkmadım. Rica ediyorum; bana acıyın. Himayeye muhtaç kızlarım var. Bana olmazsa bari, onlara merhamet ediniz. Lutfedin bana bir şans daha tanıyın. Yalvarıyorum acıyın!..
Dönek şair Ebu Uzze, adeta kendini paralıyordu.
Peygamber Efendimiz vakarla cevap verdi:
-Hani bana verdiğin kat’i söz? Biz seni bırakalım; sen de Mekke’de elinle sakalını sıvazlaya sıvazlaya “Muhammed’i ikinci kere aldattım!” diye arkamızdan alay et öyle mi? Mü’min olan, bir yılana aynı delikten iki kere sokulmaz…
Buyurdu ve boynunun vurulmasını emretti.

İSTİHBARATIN ÖNEMİ

Tihame Bölgesi’nde yaşayan Huzaa Kabilesi’ nin Müslümanları gibi, müşrikleri de Resulullah’a hürmetkar ve bağlı idiler.
Bu kabilenin mensuplarından Mabed Bin Ebi Mabed, bir iş için bazı adamları ile Mekke’ye giderken, yolları üzerinde bulunan, Hamra Ül Esed’e geldiğinde İslam ordugahını gördü. Uhud şehidlerinden dolayı, sevgili Peygamberimize taziyelerini bildirmek için ziyaretlerine geldi.
Mabed henüz iman etmemişti:
-Ya Eb El Kasım! Uhud sebebiyle emin ol ki, biz de çok üzüldük. Ancak dileriz ki; bundan sonra Kureyş’e karşı galip gelirsin.
Dedi ve gitti.
Mabed ve arkadaşları, müşrik ordusu ile de Revha’da karşılaştılar. Onlar da burada konaklamışlardı. Bu sırada Kureyş’in önde gelenleri hala ısrarla aynı fikri tartışıp duruyorlardı.
İkrime Bin Ebi Cehil ve taraftarları:
-Bu kadar yolu teptik, servetler harcadık, nice Müslüman askeri öldürdük, Muhammed’i bile yaraladık!.. Bu işi neden yarına bırakıyoruz? Köklerini kazımak varken bu ürkeklik neden? Hayır! Mekke’ye dönmeyeceğiz. Medine’ye gidecek ve tarihi görevimizi yerine getireceğiz!.. Onların hepsini öldüreceğiz!..
Böyle bir hareketin bir mağlubiyete sebep olabileceğini ileri süren Safvan Bin Ümeyye ve taraftarları ise; Mekke yolundan dönmenin yanlış olacağını anlatıyorlardı. Geri dönersek, şu andaki galip olan pozisyonumuzu kaybedebiliriz. Bu riske girmeyelim, diye diretiyorlardı.
Bu sırada Mabed yanlarına vardı. Mabed’i farkeden Ebu Süfyan seslendi:
-Ya Mabed! Geldiğin yollarda ne var ne yok? Bize vereceğin bir haberin var mı?
-Sizin için iyi haberler yok ya Eba Süfyan!
-Ne gibi?
-Müslümanlar, Uhud’a katılmış olanı olmayanı yek vücut olmuş, büyük bir ordu halinde üzerinize geliyorlar. Ben ömrümde böyle kalabalık bir ordu görmedim.
-Nasıl olur? Müslümanlarda harp edecek kuvvet kalmadı ki?
-Ben onları Hamra Ül Esed’de gördüm; yakında siz de şu ufuktan atlarının başlarını görürsünüz.
-Eyvah ya Mabed! Sen ne diyorsun? Söylediklerin doğru mu?
-Eğer bana inanmıyorsanız bekleyin ve bizzat görün! Ama kaçmak için o zaman, biraz geç kalmış olabilirsiniz!
Safvan Bin Ümeyye lafa karıştı:
-İşte ne kadar haklı olduğum anlaşılıyor. Haydi bir kazaya uğramadan Mekke’ye dönelim.
Ebu Süfyan dahil, müşrik önderlerini korku sardı. Bu sebeple bir an evvel toparlanarak Mekke yolunu tuttular. Onlar, mümin olmayan birinin Müslümanları korumak için bu şekilde hareket edebileceğini hiç bir şekilde düşünememişlerdi…
İkrime Bin Ebi Cehil, hırsından yerinde duramıyordu. Nasıl olup da, intikam için tarihi fırsatı kaçırmışlardı? İster istemez diğerlerinin fikrini O da kabul etmek zorunda kalmıştı.
Mabed, kendi adamlarından birini gizlice İslam ordugahına göndererek, Kureyş’in sıvışıp gittiği haberini Resulullah Efendimize ulaştırdı.

MÜŞRİKLER MEKKE’YE DÖNÜYOR

Ebu Süfyan komutasındaki müşrik ordusu Mekke’ye dönerken, yolda Medine’ye gıda almak için giden, Abdülkays Oğullarının ticaret kervanı ile karşılaştılar.
Ebu Süfyan:
-Yolunuz açık olsun! Ne yana böyle?
Kervan reisi cevap verdi:
-Medine’ye gidiyoruz.
-Ya? Güzel. Sizden bir ricam var!
-Elbette ya Eba Süfyan! Söyle lütfen!
-Size bazı şeyler tembih edeceğim. Eğer bu sözlerimi Muhammed’e nakletmek için bize vekil olursanız, bunun bedelini Ukaz Panayırı’nda fazlasıyla öderim.
-Elbette ya Eba Süfyan! Böyle küçük şeylerin lafı mı olur?
-Muhammed’e deyin ki: “Şimdi gidiyoruz. Ama yakında toplanarak yeniden öyle bir geleceğiz ki, kendisinin de, kendisine inanmış olanların da köklerini kazıyacağız!”
-Dediklerini aynen O’na ileteceğiz ya Eba Süfyan!
Abdülkayslar, Hamra Ül Esed’den geçerken reisleri, ısmarlanmış olan haberi Peygamberimize nakletti.
Sevgili Peygamberimiz:
-Hasbunallah  ve Nimelvekil, Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!..
Buyurdu.
Ve devamla: 
-Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; eğer müşrikler, bizimle çarpışmak için tekrar gelirlerse taş kesilecekler ve silinip gideceklerdir.
Sevgili Peygamberimiz ve ordusu Hamra Ül Esed’de üç gün kaldıktan sonra, Medine’ye avdet ettiler. Hamra Ül Esed Seferi üzerine, yol gösteren, takdir eden ve müjdeleyen bir çok Ayeti Kerimeler geldi.
Konumuz İkrime Bin Ebi Cehil…
Görüldüğü gibi gerek Uhud öncesi, gerek savaş esnasında ve gerekse dönüş yolunda, büyük rol oynamış müşrik kumandanlarından biridir. Müşrik süvari birliğinin bir kanadına komuta etmiştir.
Ayrıca müşrik ordusunun geri dönerek Medine’yi basması ve Müslümanları toptan yok etmesi için çok uğraşmış ama muvaffak olamamıştır.
Uhud savaşı böylece, üç safha geçirmiş oldu. Müminler galib iken mağlub, mağlub iken düşmanı takiple tekrar galib hale geldi. Mağlub duruma düşmeleri, Peygamber Efendimizin emrinde gösterdikleri gevşeklikten dolayı olmuşken, galib hale gelmeleri ise tekrar, O’nun sözlerine tam yapışmakla mümkün olabilmişti.

RECİ OLAYINDA

Uhud savaşı sona ermişti. Müşrikler galibiyeti ele geçirdikleri halde, bundan yararlanamamışlar ve Mekke’ye dönmüşlerdi.
Kısa süre sonra da, Müslümanlar rezil bir hile ile karşılaştılar.
Uhud’da intikamılarını alamadıklarını düşünen Mekke müşrikleri, kendilerine getirilecek her bir Müslüman şahıs için, çok büyük bedeller ödeyebileceklerini ilan ettiler.
Köle ticareti ile meşgul olan Lihyanoğulları da, Müslümanlardan bazılarını kandırıp, hile ile esir almak ve Mekke müşriklerine satmak için hain bir plan yaptılar.
Adal ve Kare kabilelerinden bazı kişileri Peygamberimize göndererek, yeni iman etmiş olan kavimlerine, Kuran ve İslam Dini’nin esaslarını öğretecek öğretmenler göndermesini rica etmelerini tembih ettiler.
Peygamberimiz de, 10 kişilik bir öğretmenler heyetini yola çıkardı.
Yolda pusu kurup bekleyen Lihyanoğulları, 10 Müslümanı esir etmek istediler. Ancak bu cesur Müslümanlar, yaptıkları silahlı karşı harekat ile 100 kişilik müşrik birliğine ağır zayiat verdirdiler.
Hileci Lihyanoğulları, sağ kalan 2 müslümanı, yani;  Hubeyb Bin Adiy ve Zeyd Bin Desinne’yi büyük bedeller karşılığı, Mekke müşriklerine sattılar.
İçlerinde İkrime Bin Ebi Cehil ve Safvan Bin Ümeyye’nin de bulunduğu Mekke müşrikleri, Bedir ve Uhud’da öldürülen yakınlarının intikamını almak için, bu iki sahabiyi öldürmek üzere satın aldılar.
Hubeyb Bin Adiy ve Zeyd Bin Desinne, vahşice şehit edildiler.
Bu menfur olayın baş  kahramanları ise şu müşriklerdi:
Ebu Süfyan Bin Harp, İkrime Bin Ebi Cehil,  Safvan Bin Ümeyye, Said Bin Abdullah, Ahnes Bin Şerik, Ubeyde Bin Hakim, Ümeyye Bin Ebi Utbe ve Hadrami oğulları…
Bu feci olaya, İslam tarihinde Reci Vakası denilmektedir.

HENDEK SAVAŞI VE İKRİME

Bedir’de mağlup olan, Uhud’da da istediklerini yapamayan müşrikler, yeni bir saldırı daha yaptılar:
Hendek!..
Bu sefer Medine, Selmanı Farisi’nin teklifi üzerine, etrafına derin ve geniş hendekler kazılarak müdafaa edilecektir.
Ebu Süfyan’ın kumandasında Medine’ye hücum eden Kureyş müşriklerinin ordusunda, bu sefer İkrime Bin Ebi Cehil önemli bir asker olarak görev yapıyordu.
Medine’ye geldiklerinde onları “Hendek” sürprizi karşıladı. Daha önce hiç görmedikleri ve düşünmedikleri bir hendek… Şaşkına döndüler.
Ne yaptılarsa hendeği geçmeye muvaffak olamıyorlardı. Geçmeleri muhtemel yerlerinde de, Müslüman okçular vardı ve ok yağmurundan yaklaşamıyorlardı. Karşılıklı ok atmakla yetinmek zorunda kalıyorlardı.
Bu şekilde Hendek savaşında, müşrikler günlerce Medine´yi kuşattılar.
Müşrik komutanları her gün nöbetleşe süvari birliğine kumanda ederler ve hücum üzerine hücum tazelerlerdi.
Nöbetleşe süvari birliğine kumandanlık eden müşriklerin isimleri şunlardır:
Abu Süfyan Bin Harb, Hubeyre Bin Ebi Vehb, İkrime Bin Ebi Cehil, Dırar Bin Hattab, Halid Bin Velid, Abr Bin As.
İkrime´nin sabrı tükeniyordu. Kuşatmanın uzamasına canı çok sıkılıyordu. Bir an önce sonuç almak istiyordu. Babasının intikamını hala alamamıştı. Kaybettikleri her saate yanıyor, burnundan soluyordu.
Kumandanlık sırası kendisine geldiğinde,  İkrime bir şeyler yapıp artık bir sonuç almaya karar verdi. Hendeğin dar bir yerini görüp atını oraya sürdü ve geçti. Daha sonra da, Amr Bin Abdi Vudd El Amiri´nin aralarında bulunduğu birkaç kişi O’nun peşinden hendeği geçtiler.
Müslüman okçular tetikte bekliyorlardı. Hendeği geçenlerin üzerine ok yağdırmaya başladılar. Amr Bin Abdi Vudd canından olmuş, İkrime ve diğerleri ise ancak kaçarak canlarını kurtarabilmişlerdi…
Daha sonra Peygamberimizin münacaatıyla bir fırtına kopmuş, müşrik ordugahını darmadağın etmişti. Medine Yahudileri ile de araları serinleşen Mekke müşrikleri, hendeği de geçemeyeceklerini anladıklarından, çareyi kuşatmayı kaldırıp kaçmakta buldular.
Çıkan müthiş fırtınadan ürken kumandan Ebu Süfyan, “Ben gidiyorum, siz de hemen dönüp arkama düşün!” diye emir vererek devesine bindi.
Bunu gören İkrime Bin Ebi Cehil:
-Sen bu ordunun kumandanısın. Nasıl böyle yapabiliyorsun? Gidilecekse bile, bir plan yapmak gerekmez mi?
Diyerek Ebu Süfyanı kınadı.
O da geri dönerek bazı birlikleri artçı bırakarak bir kaçış planı yaptı.
Böylece yeni bir savaş, yine Mekke müşriklerinin kesin mağlubiyeti ile sonuçlanmıştı.
İkrime Bin Ebi Cehil ve O’nun gibilerinin intikam alma hevesleri, yeniden kursaklarına gömülmüş bulunuyordu.

HUDEYBİYE BARIŞ ANTLAŞMASINDA

Hicret’in 6 ncı yılında Peygamberimiz ve Müslümanlar, Umre yapmak gayesi ile Mekke’ye yöneldiler.
Hudeybiye mevkiinde konakladılar.  Burada, gelen Müşrik heyeti ile gelecek yıl Umre yapmak üzere, Hudeybiye Barış Antlaşması’nı imzaladılar.
On yıl süre için imzalanan bu antlaşmanın bir maddesine göre, Kureyş kabilesi dışında kalan diğer Arap kabileleri, Müslümanlardan veya müşriklerden, istedikleri tarafın himayesine girebileceklerdi. Bu takdirde bu antlaşma onlar için de aynen geçerli olacaktı. 
Bu antlaşma gereğince Huzaa kabilesi Peygamberimizin, Beni Bekir kabilesi de, müşriklerin himayesine girmiş ve böylece antlaşmaya dahil olmuşlardı.
Bu iki kabile arasında eskiden beri sürüp gelen bir düşmanlık vardı. Her zaman bahaneler arayarak hadise çıkarmak isteniyordu.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa ile Kureyş müşrikleri, Hudaybiye Antlaşması’nı yapınca, bazı Kureyşli ileri gelenler:
-Muhammed bize karşı zafer kazandı!
-Üstünlüğü Müslümanlara kaptırdık!
Diye hayıflanmaya başladılar.
Bir gün İkrime Bin Ebi Cehil, üzüntülü olarak eve geldi. Karısı Ümmü Hakim:
-Neyin var amca oğlu?
Diye sordu.
İkrime:
- Ebu Süleyman (Halid Bin Velid) la karşılaştım. Bana: “Ya Eba Amr! İçinde bulunduğumuz durum hakkında ne diyorsun? Biz Kureyşliler aslında azı dişleri gibiydik. Fakat Arap ve Arap olmayanların başına Muhammed geldi. Eğer biz O’na gidip tabi olsaydık, Muhamrned’in şerefi bizim için de şeref olurdu.” Diye bir söz söyledi.
Dedi.
Ümmü Hakim Bint Ül Haris Bin Hişam:
-Peki sen Halid Bin Velid’e ne dedin?
Diye sordu.
İkrime:
- Halid’e, “Benden başka hiç kimse kalmasa, O’na yine de uymam.” dedim.
Birkaç gün ancak geçmişti ki;  Mekke’de Amr Bin As’ın, Halid Bin Velid’in ve Osman Bin Talha’nın Medine’ye gidip, müslüman oldukları haberi yayıldı. Mekke halkı dehşet ve hayretlerinden daha ayılamamıştı ki; Cemil Bin Mahamer’in şu sözleri Mekke sokaklarında yankılanıyordu:
-Abdullah Bin Ebi Umeyye!.. Ebu Sufyan Bin Haris!.. Ve oğlu Cafer!..  Muhammed’e beyat etmek için Medine’ye gittiler!..
İkrime Bin Ebi Cehil sinir krizleri geçiriyordu.


PEYGAMBERİMİZİN UMRE ZİYARETİNDE

Hudeybiye Antlaşması’nın bir maddesi gereği, Müslümanlar ertesi yıl Umre yapmak üzere Mekke’ye geldiler.
Müşrikler civar tepelere çekilmişler, Peygamberimiz ve Müslümanların hareketlerine, bazen şaşkınlık bazen de öfke ile bakakalıyorlardı.
Mesela:
Umre tamamlandıktan sonra, Peygamber Efendimiz Kabe’nin içine girmek istedi. Ancak müşrikler, “Bu, antlaşmamızda yoktu” diyerek müsaade etmediler.
Öğle vakti girmişti. Kabe’ye girmesine müsaade edilmeyen Resuli Ekrem, Hazreti Bilalı Habeşi’ye, Kabe’nin üzerine çıkarak öğle ezanını okumasını emretti. Peygamberimiz ve Müslümanlar, Bilal’in yanık sesiyle okuduğu ezanı, huşu ve huzur içinde dinlerken, müşrik ileri gelenleri tedirgin ve üzgün görünüyorlardı. Her birinin ağzından nahoş laflar çıkıyordu:
İkrime Bin Ebi Cehil şöyle diyordu:
-Allah, Ebu Cehil’e bu kölenin söylediğini işittirmemek ihsanında bulunmuştur. 
(Yani O’nun canını almıştır da, bunları görüp işitmek durumundan kurtarmıştır.)
Müşrik Safvan Bin Ümeyye:
-Şükür ki Allah, bunları görmeden babamın canını aldı, götürdü.
Diyerek tedirginliğini ifade ediyordu.
Halid Bin Esid ise, hadiseden duyduğu üzüntüyü:
-Şükürler olsun Allah’a ki, babamı öldürdü de, köle Bilal’in Kabe üzerine dikilip, bağırdığı bu zamanı O’na göstermedi.
Diyerek ifade ediyordu.
Bu arada ezanı işitince, hiç bir şey söylemeden yüzünü kapayanlar da görülüyordu.
Onlar kin, düşmanlık ve kıskançlıklarından dolayı, böyle çirkin laflar ederlerken, Ashabı Kiram da saf bağlamış, Alemlerin Rabbi Allah’ın huzurunda, el pençe namaza duruyorlardı. Öğle namazı burada eda edildi.
Antlaşma gereği, üç gün sonra Müslümanlar Mekke’den ayrılıyorlardı.

HUDEYBİYE ANTLAŞMASI NASIL BOZULDU?

Hicret’in 8 nci yılıydı. Hudeybiye Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin üzerinden, yaklaşık iki yıl geçmişti.
Bu antlaşma gereğince Huzaa kabilesi Peygamberimizin, Beni Bekir kabilesi de, müşriklerin himayesine girmişlerdi. Böylece bu iki hasım kabile, antlaşmanın tarafları durumuna gelmişlerdi.
Bu iki kabile arasında eskiden beri sürüp gelen bir düşmanlık vardı. Bahaneler arayarak hadise çıkarmak isteniyordu.
Bir gün Mekke’li müşriklerin himayesindeki Beni Bekir kabilesinden biri, şiir okuyarak Peygamber efendimizi hicvetmeye yeltendi.
Huzaa kabilesinden bir genç buna razı olmayıp, hicvedici şiiri okuyan adama, bundan vazgeçmesini söyledi. Fakat o vazgeçmedi. Bunun üzerine başına vurup, yardı ve susturdu.
Beni Bekir kabilesi bu hadiseyi bahane ederek, Huzaa kabilesi üzerine aniden saldırdı. Kureyş müşrikleri de bu saldırıda, Beni Bekir kabilesine maddi yardımda bulundukları gibi kıyafet değiştirerek, onlarla birlikte Huzaa kabilesi üzerine saldırdılar. Bu saldırıda bizzat İkrime Bin Ebi Cehil de bulunmuş ve Huzaalıları beraberce öldürmüşlerdi.
Hudeybiye Antlaşması gereğince emin bulunan Huzaa kabilesi, bu ani saldırıda hazırlıksızdı. Yerleşmiş oldukları Vetir Suyu denilen yerden, Mekke’ye kadar kaçmak zorunda kaldılar. Kabe’ye ve Harem’e sığınmış oldukları halde üzerlerine hücum edildi ve neticede Huzaa kabilesinden 23 kişi öldürüldü.
Bu saldırıda, himayelerinde bulunan Beni Bekir kabilesine at ve silah vermek gibi yardımda bulunmaktan başka bilfiil çarpışmaya da katılan Kureyş müşrikleri, Hudeybiye Antlaşması’nı bozmuş oldular.
Allah’ın Fetih Suresi’nde müjdelediği fetih hareketinin kapısı aralanmış oluyordu.
Böylece Mekke’nin Fethi için geri sayım başlamıştı.
İkrime Bin Ebi Cehil’in faili olduğu, bütün bu olayları Peygamberimiz duydukça, İkrime hakkında hüküm de oluşmaya başlamıştı.
İkrime’nin başı kılıca yaklaşıyordu.
Kısa süre sonra görüldüğü yerde vurularak öldürülmesi emredilecekti.
Kanı heder edilecekti.

MEKKE’NİN FETHİNDE İKRİME

Kureyş müşrikleri Mekke´nin fethi günü, Hazreti Muhammed ve ashabına karşı durmanın, akıl karı olmadığını görerek direnmeme kararı almışlardı.  Peygamber Efendimizin kendilerine eman verdiğini de biliyorlardı. Ancak karşı gelenler ve silah çekenlerle savaşılacağını da öğrenmişlerdi.
Kimisi Ebu Süfyan’ın evine, kimisi Kabe’nin örtüsü altına sığınmışlar, kimisi de kendi evine girerek kapılarını kapatmışlardı.
Peygamberimizin komutanlarına ve askerlerine verdiği emir de, Mekke halkından ancak, kendilerine karşı gelenlere karşı silah çekilmesi yönündeydi…
Kadınlara, çocuklara ve yaralılara dokunulmayacak, kaçanlar takip edilmeyecekti.
Fakat, İkrime Bin Ebi Cehil’in başında olduğu, Safvan Bin Umeyye, Süheyl Bin Amr ve yandaşlarından oluşan bir grup müşrik, Kureyş´in kararına uymayıp, Peygamberimizin ordusuna kafa tutmaya kalkıştılar.
Bekiroğullarının kardeşi Himas Bin Kays Bin Halid de, silahını ve oklarını hazırlamaya başladı…
Hanımı O’na :
- Bu gördüğüm hazırlıkları niçin yapıyorsun? Maksadın nedir?
Diye sordu:
Himas Bin Kays :
-Muhammed ve ashabı için!
Diye cevap verdi.
Hanımı:
-Vallahi, hiçbir şeyin Muhammed’le ashabının karşısında durabileceğini zannetmiyorum.
Dedi.
Himas Bin Kays, öfkeli olarak :
-Esir ettiğimiz kimselerden birini sana hizmetçi yapacağım!
Diye cevap vererek, hazırlığına devam etti.
Hanımı sırtını dönerken şöyle diyordu:
-Vallahi, sanki senin saklanacak bir yer arayarak döndüğünü görüyor gibiyim. Eğer Muhammed’in atlılarını görseydin, sen de anlardın.
Halid Bin Velid ve müslümanlar, Mekke’nin fethinde sancağı Mekke’ye diktikleri zaman, Safvan Bin Umeyye, İkrime Bin Ebi Cehil, Süheyl Bin Amr’la onlara uyan Kureyşlileri İslam’a davet ettiler.
İkrime yanındakilere şöyle dedi:
-Arkadaşlar ok atın!
Halid Bin Velid’le beraberindeki Müslümanlar, mümkün olduğu kadar, savaştan uzak durdular. Ama Süheyl Bin Amr, Safvan Bin Umeyye, İkrime Bin Ebi Cehil ile yanındakiler, kılıçlarını sıyırıp müslümanların üzerine yürüdüler. Halid Bin Velid onlarla savaşmaktan başka çare bulamadı. Onları mescidin kapısındaki Hazvere’ye varıncaya kadar kovaladı. Bir grup dağa çıktı. Bu çarpışmada birkaç müşrik öldürüldü ve yaralandı.
Safvan Bin Umeyye Cidde’ye kaçtı. Ikrime Bin Ebi Cehil, Yemen’e doğru kaçarken,  Himas Bin Kays da koşarak evine döndü. Hanımının yüzündeki korkuyu görünce:
-Kapımı üzerime kapat!
Dedi.
Hanımı O’nun, daha önce söylediği sözleri hatırlatıp:
-Hani söylediklerin? Söz verdiğin hizmetçi nerede?
Diye sordu.
Himas Bin Kays:
-Handeme’de sen de bulunsaydın görürdün. Çünkü Safvan’la İkrime kaçtılar.
Dedi.
Böylece kaçanların arasında, öldürülmeyi çoktan hak etmiş bulunan, Müslüman askerlere kılıç çekmesi ile bir defa daha hak eden, İkrime de vardı.

PİŞMANLIK GÜNLERİ BAŞLIYOR

İkrime için artık, nefsiyle hesaplaşma ve pişmanlık günleri başlayacaktı.
Mekke halkı müslümanlara baş eğdikten sonra, artık İkrime’ye  yer kalmamıştı.
Bu sebeple O, alelacele kaçarak Yemen tarafına gitti. Çünkü artık O’nun için, Mekke’de barınma imkanı yoktu. Görüldüğü yerde öldürüleceğini çok iyi biliyordu.
Yemen’de de emniyette olamazdı. Daha uzaklara gitmeliydi. Deniz aşırı ülkelere… Mesela Habeş ülkesi olabilirdi. Ya da, daha başka bir yer…
Hazreti Peygamberimiz Mekke’ye girdi. Kabe’nin etrafındaki ve üstündeki putları kırdı, temizledi. Mekke halkını da affedip onlara:
-Gidin, sizler serbestsiniz!
Buyurdu…
Erkekler beyat ettiğinde, İkrime Bin Ebi Cehil’in Hanımı, Ümmü Hakim ile daha önce müslüman olan bazı kadınlar Peygamberimizin huzuruna geldiler ve:
-Ya Resulellah! Biz de sana beyat edeceğiz!
Dediler.
Resulüllah Efendimiz kadınlarla olan beyatinde, onlarla el sıkışmadı, elini su dolu bir kabın içine daldırdı. Kadınların da ellerini o kaba daldırmalarını emretti…
Böylece kadınların beyati tamam oldu.

İKRİME’NİN HANIMI DEVREDE

Şehadet getirip beyat eden kadın topluluğu arasında bulunan, İkrime’nin hanımı Ümmü Hakim, Resulullah’ın yanına varıp: 
-Ya Resulallah! İkrime sen onu öldüreceksin diye korkarak kaçtı, Yemen’e gitti. O’na eman verir misiniz?
Dedi.
Peygamber Efendimiz de O’na eman verdi.
Ayrıca, İkrime’yi bulup getirmek üzere de izin vermesini istedi. Peygamberimiz de O’na izin verdi.
Bunun üzerine Ürnmü Hakim, Rum asıllı kölesini yanına alıp, İkrime’yi bulmak için peşine düştü..
Yolda Rum köle O’na sarkıntılık etmeye kalkıştı. Ümmü Hakim köleyi oyalaya oyalaya, Ak kabilesinin bir obasına varıp gizlice onlardan yardım istedi. Onlar da köleyi tutup bağladılar.
Ümmü Hakim yoluna devam edip, nihayet İkrime’yi Tıhame sahillerinin birinde buldu.
O sırada İkrime kaçışına denizden devam ederek, izini kaybettirmek amacıyla bir gemiye binmişti.
O günleri İkrime şöyle anlatmaktadır:
“Bir gemiye binip Habeş ülkesine gitmek istiyordum. Binmek için geminin yanına vardım.
Gemici bana:
-Ey Allah’ın kulu! Allah’a ortak koşulan şeyleri bırakıp Allah’ı bir tanımadıkça gemime binemezsin!
Dedi.
Ayrıca:
-Bunu yapmazsan, geminin içinde helak olacağımızdan korkarım.
Dedi.
Ben:
-Allah’a şerik koşulan şeyleri bırakıp, Allah’ı bir tanımayan hiçbir kimse, senin gemine binemez mi?
Diye sordum.
Gemici:
-Evet! Allah’a karşı ihlaslı olmadıkça, hiç kimse bu gemiye binemez!
Dedi.
Lat ve Uzza adını anıp seslice dua ettiğimde, gemici:
-Burada hiç kimsenin, Allah’tan başka hiçbir şeye dua etmesi doğru ve caiz olmaz! Allah’a karşı ihlaslı ol, başkasını araya karıştırma!
Dedi.
-Peki Ne diyeyim?
Diye sordum:
-Allah’tan başka ilah yoktur, de! Çünkü burada Allah’tan başkasının faydası olmaz!
Dedi.
-Galiba bu, Muhammed’in bizi imana davet ettiği ve kendisiyle anlaşamadığım ilah olsa gerektir. Halbuki ben bu yüzden buralara kaçtım! Vallahi bu denizde ilahımız ise, karada da ilahımızdır.
Dedim.
-Vallahi O karada da ilahımız ve denizde de ilahımızdır! Vallahi denizde de birdir, karada da birdir!
Dedi.
O sırada çıkan şiddetli bir fırtına gemiyi alt üst ediyordu. Gemici herkese bağırıyordu:
-İlahınıza ihlaslı olun! O’ndan başka hiçbir kimse felaketi başınızdan savamaz!
Herkesin Allah’a dua ve birliğini ikrar ettiklerini görünce:
-Bunu niçin yapıyorsunuz?
Diye sordum.
-Burada Allah’tan başkası yarar vermez!
Dediler.
Denizde Allah’a karşı ihlaslı olmadıkça hiçbir kimse bizi kurtaramayacaksa, karada da O’ndan başkası kurtaramaz! Ey Allahım! Boynumun borcu olsun! Eğer beni sen içinde bulunduğum durumdan çıkarırsan, Muhammed’e gideyim, elimi O’nun eline koyarak beyat edeyim, diye içimden geçirdim.
-Beni geri çevirin! Allah’a yemin ederim ki, ben artık Muhammed’in yanına gideceğim!
Dedim.
İşte bunun üzerinedir ki, İslamiyeti anlamaya başladım ve içime İslam sevgisi düştü.”
İkrime’nin gemisi karaya yaklaştığı sırada hanımı Ümmü Hakim de yanlarına varmıştı.
Ümmü Hakim gemiye yaklaşıp İkrime’ye :
-Gel seni kurtuluşa çağırıyorum!
Dedi.
İkrime de :
-Kurtulmam için ne demem lazımdır?
Diye sordu.
Ümmü Hakim :
-Allah’dan başka ilah yoktur, de!
Dedi.
İkrime :
-Sen ne diyorsun? Ben zaten bu cümleyi söylememek için kaçmıyor muyum?
Dedi.
Fakat Ümmü Hakim ısrar edip :
-Akrabalık hakkını en çok gözeten, insanlara en iyi davranan ve insanların en hayırlısı olan bir kimsenin yanından geliyorum, Abdullah’ın Oğlu Muhammed’in yanından! Gel kendini tehlikeye sokma!..
Dedi.
İkrime de O’nu dinlemek için durmuştu ki, Ümmü Hakim O’na yetişip:
-Ben Resulüllah’tan sana eman aldım!
Dedi.
İkrime:
-Gerçekten bana eman almış mısın?
Dedi.
Ümmü Hakim de :
-Evet, bu hususta Peygamber Efendimizle konuştum, sana eman verdi.
Dedi.
Bunun üzerine İkrime hanımıyla birlikte geri döndü. Hanımı yolda kendisine, Rum asıllı köle ile arasında geçen olayı anlattı. Bu sebeple İkrime de, köleyi buldu ve öldürdü. O zaman daha müslüman olmamıştı.
İkrime Mekke’ye yaklaştığı zaman, Peygamber Efendimiz ashabına:
-Ebu Cehil oğlu İkrime Mümin ve Muhacir olarak geliyor. Sakın babasına çirkin söz söylemeyin. Zira ölüye sövmek, ölüye yetişmediği gibi, sağ olanları da incitir.
Buyurdu.
O sırada İkrime yolda hanımına normal karı koca ilişkisi içinde yaklaşmak istiyor, fakat hanımı buna engel oluyordu.
O’na:
-Sen kafirsin, ben Müslümanım. Böyle bir şey mümkün değil.
Diyerek reddediyordu.
İkrime de :
-Seni benden alıkoyan büyük bir şeydir.
Diyordu.

VE İMANA GELİYOR

Peygamber Efendimiz İkrime’nin geldiğini görünce o kadar sevindi ki, yerinden fırladığında sırtındaki cübbesi bile düştü. Sonra oturdu ve İkrime O’nun karşısına dikildi.
Hanımı da peçeli olarak beraberinde idi.
İkrime:
-Ya Muhammed! Bu hanımımın  deyişine bakılırsa, sen bana eman vermişsin?
Diye sordu.
Peygamber Efendimiz:
-Doğru söylemiştir, sen eminsin.
Buyurdu.
İkrime :
-Sen bizi neye davet ediyorsun, ya Muhammed?  
Dedi.
Peygamber Efendimiz:
-Seni, Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resulü olduğuma şehadet etmeye, namaz kılmaya, zekat vermeye ve şunu şunu yapmaya davet ediyorum!..
Deyip bütün İslam esaslarını saydı.
İkrime:
-Vallahi sen, hak iyi ve güzel vasıflardan başka bir şeye davet etmiyorsun. Allah’a yemin ederim ki, sen bizi bunlara davet etmeden önce de bizim aramızda idin ve hepimizden doğru sözlü, doğru özlü, iyi kalpli ve güzel davranışlı bir kimse idin. Şu halde Allah’tan başka ilah bulunmadığına, senin de O’nun Kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim!..
Dedi ve sonra :
-Ya Resulallah! Bana söylemem gereken en güzel şeyi öğret.
Dedi.
Peygamber Efendimiz de kendisine:
-Allah’tan başka İlah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın Kulu ve Resulü olduğuna şehadet getir…
Buyurdu.
İkrime:
-Şehadet kelimesinden sonra ne diyeyim?
Dedi.
Peygamber Efendimiz :
-Hazır olanlara; “Şahit olun ki, ben Müslüman’ım, Mücahidi’m ve Muhacir’im”  de!..
Buyurdu.
İkrime de bunları aynen söyledi.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz kendisine:
-Bugün benden sana verebileceğim ne istersen sana vereceğim.
Buyurdu.
İkrime de:
-Öyle ise, sana ne kadar düşmanlık yapmış isem, seninle savaşmak için ne kadar adım atmış ve ne kadar kol sallamış isem ve senin hakkında ister yüzüne, ister arkandan olsun, ne kadar kötü laf söylemişsem bunların hepsi için bana Allah’tan mağfiret dile.
Dedi.
Peygamber Efendimiz de:
-Ya Rab! İkrime ne kadar bana düşmanlık etmiş ise, senin nurunu söndürmek için ne kadar adım atmış ve isyanda bulunmuş ise ve benim hakkımda -ister yüzüme karşı, ister arkamdan olsun- ne kadar kötü laf söylemiş ise, hepsini affet!..
Diye dua etti.
İkrime de:
-Bu benim için yeter ya Resulallah!
Dedi ve ilave etti:
-Şahit ol ya Resulallah! Ben insanları Allah yolundan alıkoymak için, nerede ve ne kadar mal harcamışsam, onun iki katını Allah yolunda vereceğime ve yine insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için, nerede ve ne kadar can çürütmüş isem, onun iki katını Allah yolunda yapacağıma söz veriyorum!..
Dedi.
Ümmü Hakim’i Peygamberimiz eş olarak eski nikahları üzerine yine kendisine verdi.
YEPYENİ BİR İKRİME

Hazreti Aişe Validemiz rivayet etmiştir:
“Bir gün Resulullah bize:
-Uyurken rüyada Ebu Cehil’in yanıma gelip bana beyat ettiğini görür gibi oldum.
Buyurmuştu.
Halid Bin Velid Müslüman olunca:
-Ya Resulallah! Halid’in Müslüman olmasıyla Allah senin rüyanı doğruladı.
Dedik.
Resulullah da:
-Muhakkak O’ndan başkası Müslüman olacaktır!
Buyurmuştu.
Nihayet İkrime Bin Ebi Cehil Müslüman oldu ve bu Resulullah’ın rüyasını tasdik etti.”
Hazreti Ümmü Seleme de şöyle bir olay anlatır:
“Peygamberimiz rüyasında cennete girince, orada hoşuna giden bir hurma ağacı görmüştü.
Bu kimindir diye sorduğunda da, bu Ebu Cehil’indir; denildiği için, çok ağırına gitmişti. Kendi kendine:
-Cennette Ebu Cehil’in hurma ağacı nasıl olabilir? Vallahi O hiçbir zaman cennete giremez!
Buyurmuştu.
İkrime Bin Ebi Cehil Müslüman olunca da:
-Ey Ümmü Seleme! Ebu Cehil’in cennette gördüğüm hurma ağacı işte budur!
Buyurdu.”
İkrime Müslüman olduktan sonra, hangi evde bir put bulunduğunu duyarsa, gider o putu parçalardı. Halbuki kendisi cahiliye döneminde Mekke’de ticaret maksadıyla put yapan ve satanların başı idi…
İkrime artık gece gündüz iyilik için çalışan ve Peygamber Efendimizin yanında savaşan birisi oldu.
O, mushafı yüzüne sürüp şöyle derdi:
-Rabbimin Kitabı.. Rabbimin Kelamı..
Ve Allah korkusundan ağlardı.
İşte İkrime, Allah´ın Resulü’ne verdiği söze böyle sadık kalmıştı.
İkrime´nin İslam´a girişinden sonra, müslümanların yaptığı ilk savaşa O da katılmış ve öncü kuvvetler arasında yer almıştı.

YEMAME SAVAŞINDA

İkrime Bin Ebi Cehil, askerliği çok iyi bilen, strateji ve taktik askeri hareketleri yöneten bir kumandandır.
Peygamber Efendimiz döneminde savaşlara iştirak etti, başarı üzerine başarılar kazandı.
Ebu Bekir Sıddık Halife olunca da, hiçbir savaşta bulunmamazlık etmedi… Bu savaşlardan kimisine kumandan, kimisine de sıradan bir asker olarak katıldı.
O’nun kumandan olduğu savaşlardan birisi de, Yemame savaşıdır.
Hazreti Peygamberimiz zamanında peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Müseylime isimli bir yalancı, önemli gaileler çıkarmıştı.
Peygamber efendimiz O’nun öldürülmesini emrettiyse de, kısa süre sonra vefat etmesi dolayısıyla bu gerçekleşememişti.
Hazreti Ebu Bekir zamanında, Müseylime belası büyüyerek devam etti. Etrafına topladığı onbinlerce kişiyle terör estirmeye başlamıştı.
İslam birliğinin yeniden sağlanması için kolları sıvamış bulunan Hazreti Ebu Bekir, Müseylime üzerine de, İkrime Bin Ebi Cehil komutasında küçük bir birlik sevketmişti. Asıl kuvvetleri de Şurahbil Bin Hasene komutasında arkadan göndermişti.
Müseylime’nin etrafında ise, yaklaşık kırk bin silahlı insan vardı.
İkrime bir hata yaparak, Şurahbil Bin Hasene’yi ve kuvvetlerini beklemeden Müseylime’nin üzerine gitti. Yapılan çarpışmada Müslüman ordusu bozguna uğrayarak geri çekildi.
Hazreti Ömer de, İkrime Bin Ebi Cehil komutasındaki birliği başka cepheye kaydırarak, Halid Bin Velid komutasında yeni bir askeri birliği Müseylime üzerine sevketti. Şurahbil Bin Hasene’nin askerleri ile de işbirliği yapan Halid Bin Velid, Müseylime ordusunu yendi. Bu sırada Hazreti Hamza’yı şehid etmiş olan ve bu yüzden ölüme mahkum edilmiş bulunan, fakat sonradan Müslüman olan, azatlı Habeşli Vahşi Bin Harp, Hazreti Hamza’yı şehid ettiği mızrağıyla Müseylime’yi öldürdü.
Böylece bu problem de kökünden halledilmişti.

YERMÜK SAVAŞINDA

Hazreti Ebu Bekir’in hilafeti döneminde, Hazreti Halid Bin Velid’in komutasında, Bizanslılar’la yapılan Yermük savaşında, hanımı Ümmü Hakim ile savaşa katılan İkrime, cihada susamış bir er olarak yerini aldı.
Müslümanların Yermük’te toplandığını duyan Heraklius da, komutanlarına haber göndererek, orada toplanmalarını emretti. Hıristiyan ordusu 240.000 kişiden mürekkepti. Bu sırada Hazreti Ebu Bekir, Irak’ta kesin zafer kazanan Halid Bin Velid’e de, Yermük’teki orduya katılmasını emretti. Halid bin Velid’in emrindeki kuvvetlerin Yermük’teki orduya katılmasından sonra, İslam askerinin sayısı 46.000 e ulaştı.
Halid bin Velid, savaş alanına girdiğinde, İslam ordusunun dört ayrı komutanın idaresinde yan yana, fakat ayrı ayrı cephede savaşa hazırlandığını gördü. Bizans ordusunun tam bir savaş düzeni içinde ve İslam askerlerinin parçalarını birbirinden ayırmak ve öldürücü darbeyi vurmak üzere ustaca dizildiğini anladı. Öteki dört komutanla bir araya geldiklerinde onlara şöyle dedi:
-Bu savaş bir ölüm kalım meselesidir. Böyle bir günde övünme, büyüklük taslama kimseye yakışmaz. Allah rızası için savaşıyoruz. Savaşta ihlastan ayrılmayalım. Bu savaş geleceği tayin edecek, başarılı olursak, yarın da zafer bizimdir. Yenilirsek bir daha kendimize gelemeyiz. Yanlış bir savaş düzeni kurmuşsunuz. Hazreti Ebu Bekir böyle yaptığınızı bilse mani olur. Her komutan kendi birliğini değil, bütün İslam ordusunu idare etsin ve bu sıra ile olsun. Bugün biriniz, yarın diğeriniz orduya komuta etsin. İlk günü bana bırakın.
Dedi.
Halid Bin Velid’in askeri dehasını bilen komutanlar, O’nun sözlerini severek kabul ettiler.
Halid Bin Velid, orduyu görülmemiş bir savaş düzenine soktu. Birlikleri her biri biner kişiden mürekkep otuz sekiz bölüğe ayırdı. Merkezde on sekiz bölük, sağda ve solda onar bölük bıraktı. Merkezi Ebu Ubeyde, sağ kanadı Amr Bin As ve Şurahbil, sol kanadı da Yezid Bin Ebi Süfyan komutasına verdi. Ebu Süfyan Bin Harb, yaptığı konuşmalarla askerin moralini yükseltiyordu. Savaş başlayacağı sırada bir asker Halid Bin Velid’e yaklaşarak;
-Şu düşman askerine bak, ne kadar çok.
Dedi.
Halid BinVelid O’na;
-Savaşı çok olan değil, bilen kazanır. Allahü Teala’nın yardımı bize yeter.
Diye cevap verdi.
Yermük Harbi, tarihte eşine ender rastlanan çarpışmalara ve kahramanlıklara sahne oldu. Halid Bin Velid, birlikleriyle düşmanın tam kalbine hücum etti. Öyle ki, bir ara kendisini Bizans süvarileriyle piyadelerinin arasında buldu. Bu ani taarruz karşısında düşman şaşkına döndü. Bizans atları, ürküp savaş alanının dışında dar bir geçide doğru kaçmaya başladılar. Fırsatı değerlendiren İslam birlikleri, Bizans piyadelerinin üzerine toplu olarak hücuma geçtiler. Bu hücum onlara ölüm darbesi oldu. Vakusa Vadisine doğru gerilemeye başlayan Bizans askerleri, birbirlerini çiğneyerek derin hendeklere döküldüler. Kaynakların ifadelerine göre hendeklerde 120.000 Bizanslı öldü. Ayrıca savaş sırasında ölenler de az değildi. Savaş gece geç saatlere kadar sürdü. Bizans karargahı Müslümanların eline geçti.
Zamanının süper gücü olan Bizans ordusunun karşısında, bir ara müslümanlar sıkışmıştı. İşte o zaman İkrime Bin Ebi Cehil atından inip, kılıcının kınını kırdı ve Bizans saflarına daldı. Halid Bin Velid O’na koşup şöyle dedi:
-Böyle yapma İkrime! Senin ölümün müslümanlar için büyük kayıp olur!
İkrime :
-Beni bırak Halid! Senin Resulüllah’la güzel bir geçmişin var. Halbuki ben ve babam, Resulüllah’a en çok eziyet edenlerdendik. Beni bırak da, daha önce yaptıklarımı ödeyeyim. Resulüllah’a karşı birçok yerde savaştım. Bugün Bizanslılara karşı savaşmaktan mı kaçayım?
İşte bu asla olamaz!..
Dedi.
Bunun üzerine İkrime, Müslümanların içinde şöyle haykırdı:
-Kim ölünceye kadar savaşmak üzere bizimle beraberce sözleşecek?
Hemen etrafına toplanan dört yüz kadar müslüman arasında, amcası Haris Bin Hişam ve Dirar Bin Ezver O’nunla sözleşti. Halid Bin Velid’in çadırının önünde canla başla çarpışıp O’nu en güzel şekilde korudular. Savaşın kaderi de böylece değişip zafer Müslümanlara nasip oldu.

ŞEHİTLİK MERTEBESİNE ERDİ

Yermük savaşı Müslümanların büyük zaferiyle sonuçlandığında, harp meydanında, aldığı yaralar sebebiyle güç ve takati kalmayan üç mücahid uzanıyordu. Bunlar; Haris Bin Hişam, Ayyaş Bin Ebi Rabia ve İkrime Bin Ebi Cehil idi.
Haris içmek için su istedi. Su getirildiğinde, İkrime O’na doğru baktı.
Haris :
-Suyu İkrime’ye verin!
Dedi.
Suyu İkrime’ye yaklaştırdıklarında, bu defa Ayyaş O’na doğru baktı.
İkrime:
-Suyu Ayyaş’a verin!
Dedi.
Ayyaş’ın yanına geldiklerinde, O’nun canını teslim edip şehid olduğunu gördüler… Tekrar diğerlerine döndüklerinde onların da şehid olduğunu gördüler… Çok susadıkları halde hiç biri içememişti.
Halid Bin Velid, son nefeslerinde İkrime’nin ve oğlu Amr’ın başını dizlerine koyup, başlarını okşayıp, dudaklarını ıslatmaya çalışırken İkrime şöyle diyordu:
-Hanteme Hatun’un Oğlu (yani Hazreti Ömer) bizim şehid olamayacağımızı sanır, söyler dururdu!..
Ve bu yüce sahabi, şehitlik mertebesine ulaşıyordu.
İslam askerlerinden şehit olanların sayısı 3000 civarındaydı. Yaralıların sayısı da oldukça fazlaydı. Bu savaşta İslam kadınları da geri hizmetlerde cansiperane çalıştılar.

YERMÜK İÇİN NE DEDİLER?

Bizans ordusunun ağır yenilgisini haber alan imparator Heraklius, ikamet ettiği Humus’tan uzaklaşırken:
-Elveda sana Suriye, ebediyen elveda!
Diyordu.
Gerçekten de, bu savaşla birlikte Irak, Şam ve Suriye tamamıyla Müslümanların eline geçmiş oldu.
Ömrü cihad etmekle geçen Halid Bin Velid, ömrünün son günlerinde şehit olamamanın üzüntüsü içinde, eski günleri yad ederken bir ara yanındakilere;
“Ahhh! Yermük Günü… İnsan kanlarının vadide sel gibi aktığı Yermük! Şiddetli bir yağışın olduğu gece, gökten boşanan yağmura karşı kalkanımın altında gecelediğimi unutamıyorum. O gece muhacirlerden kurulu akıncı birliği ile birlikte baskın yapmak için sabahı zor etmiştik.
Ah! Yermük Harbi… 3000 yiğitle, 100.000 kafire karşı zafer kazandığımız Mute’yi bile unutturdu. Yermük, Rumlarla yaptığımız ilk büyük muharebedir. Bundan sonra daha nice savaşlar birbirini takip edecektir. Sakın gaflete düşmeyin. Şimdi kendimi at kişnemeleri arasında Allah! Allah! nidalarıyla insanlara dar gelen Yermük vadisinde hissediyorum. Vallahi Rabbimden beni her gazada diriltmesini ve o savaşın hakkını vermeyi isterim!”
Demiştir.

VE HANIMI UMMÜ HAKİM

İkrime’nin Yermük harbinde şehid olmasından sonra, karısı Ümmü Hakim, ashabdan Hazreti Halid Bin Said ile nişanlandı…
Yermük savaşından sonra Bizanslılar, başlarında Heraklius’un ana baba bir kardeşi Tozarik olmak üzere, Ecnadin’de toplanmışlardı.. Ümmü Hakim ile Halid Bin Said nişanlandığı esnada, Ecnadin vakası ortaya çıktığında Halid, yeni nikahladığı Ümmü Hakim’i beraber alıp çıkmış, zifafı da yolda icra etmeyi düşünmüştü.
Merc Üs Safer denilen mevkiye varılıp konduklarında, zifafı burada yapmayı arzu ettiğini Ümmü Hakim’e bildirdiğinde, Ümmü Hakim:
-Bu işi, düşman saflarının Allah’ın izniyle bozulup perişan olmaları vaktine tehir etseniz.
Dediyse de Halid:
-Peki ama, nefsim bana bu muharebede şehid olacağımı haber veriyor.
Demesi üzerine, Ümmü Hakim’in de muvafakat etmesiyle, hemen oracıkta bulunan köprünün yanına bir çadır kurarak zifafa girdiler.
Bundan dolayı bu köprü, “Kantaratu Ümmü Hakim= Ümmü Hakim Köprüsü” diye anılır oldu.
Gerçekten yemek hazırlanıp yenildikten hemen sonra, düşman askerleri baş göstermekle muharebeye tutuşulur ve Hazreti Halid şehit düşer. Ümmü Hakim, o günde gerdeğe girdiği çadırın direğiyle, yedi adet düşman öldürmüştür…

İKRİME VE ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ

Yermük ve Ecnadin gibi savaşlar Müslümanların, özellikle sahabelerin, ahlaki özelliklerini yansıtması bakımından çok güzel örnekleri içermektedir.
İkrime olayını okuduk.
Bütün gün kelle koltukta savaşmışlar, ağır yaralı olarak yere düşmüşlerdir.
Son nefeslerini vermekteyken de suya hasrettirler. Bir damla su beklemektedirler.
Hiçbir yaralı kendini diğer yaralı kardeşinden öncelikli hissetmemekte, yaralı kardeşini nefsine tercih etmektedir. Nitekim getirilen suyu, her bir yaralının, arkadaşına göndermesi ve sonra şehit düşmesi sebebiyle içememişlerdir.
Bu haslet insanoğlunun ne kadar fazilete sahip olabileceğini bizlere göstermektedir.
Sahabenin ahlaki üstünlüğünü ve kahramanlığını ispat etmektedir.
Yermük savaşının tarihi Miladi 635 yılına tesadüf etmektedir.
Yermük savaşının üzerine 1280 yıl ilave ederseniz Miladi 1915 yılına gelmiş olursunuz. Yani Osmanlı’nın dünyaya veda ederken kazandığı Çanakkale Zaferi’nin yapıldığı yıla.
Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, bu zaferi en güzel mısralarıyla anlatmıştır.
Çanakkale Şehitlerine isimli ünlü eserinin ilk mısraları şöyledir:

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya,
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Şu mısralarla da son bulmaktadır:

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber!..

Çanakkale zaferini gerçekçi, akıcı ve vurucu bir dille anlatan “Çanakkale Şehitlerine” şiirinin içinde bulunan bir beyit hep tartışılmıştır:

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Tartışılan konu şudur:
“Bedrin aslanları, yani Sahabeler’le Çanakkale’de savaşanları aynı değerde görmek ve göstermek doğru mudur?
Onlar sahabedir. Çanakkale’de şehit düşenlerin derecesi onlarla bir olamaz. Akif burada hatalıdır.”
Şimdi burada Çanakkale Savaşlarında geçen bir olayı nakledeceğim. Akif’in bu meşhur tespitinin, hatalı mı isabetli mi olduğunun yorumunu da, okuyucularıma bırakmak istiyorum:
Aubrey Herbert bir İngiliz subayıdır. Çanakkale savaşlarında cephede görevlidir. Daha önce İstanbul’da İngiliz Büyükelçiliği’nde yıllarca asker olarak görev yapmış olduğundan, Türkçe’yi ana dili gibi konuşabilmektedir.
Bunun için İngilizler O’nu, tercüman olarak istihdam etmektedirler.
Herbert, Çanakkale anılarını bir araya toplamış kitap olarak yayımlamıştır. Sonraki yıllarda bu kitap Türkçeye  “Devler Ülkesinde Devler Savaşı Çanakkale” ismiyle çevrilmiş ve yayımlanmıştır.
Tarih 8 Ağustos 1915 tir. Düşman yaklaşık 7 aydır denizden ve karadan defalarca hücuma geçtiği halde, bir türlü Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a ulaşamamıştır.
Bunu başarabilmek için hücum üzerine hücum tazelemekte, en modern silah ve teçhizatı kullanmakta, adeta siperlerimize ölüm yağdırmaktadır.
6 Ağustos’ta yeni bir kolordu getirerek karaya çıkarmışlar 2 gündür bütün cephelerde şiddetli bir hücuma geçmişlerdir. Bu onların son denemesidir ve kendi açılarından başarmak zorundadırlar. Seddülbahir’de, Arıburnu’nda ve Anafartalar’da çok kanlı çarpışmalar yaşanmaktadır. Kan sel gibi akmakta, cehennemi bombardıman yeri göğü titretmektedir. Bombaların patlamasıyla tepeler düzlenmekte, dereler yatak değiştirecek kadar oyulmaktadır. Ortada yatan yaralılar ve cesetler defalarca bombardımana tabi tutulmakta, binlerce genç ölüm şerbetini içmektedir.
Üstelik Ramazan ayı dolayısıyla Osmanlı Ordusu’nun askerlerinin bir çoğu oruçludur.
Aubrey Herbert anlatıyor:
“-Kabatepe’de görev yapıyordum. Görevim cepheler arasında ölü ve yaralıların durumlarını yerinde incelemek ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktı. Bu arada yaralılardan ve esirlerden istihbarat elde etmek görevimi de yapmaya çalışıyordum. Siperler arasında dolaşırken çam ağaçları vardı. Onların altına gittim. Sıcak dayanılacak gibi değildi. Bombardımansa göz açtırmıyordu.
Yaralı iki Türk askerine rastladım. Ağır yaralıydılar ve inliyorlardı. Hele birinin durumu ağırdı. Bilincini yitirmişti Can vermek üzereydi.
Mataramı çıkarıp su vermek istedim.
Arkadaşına döndü baktı:
-O’nun durumu böyle ağırken, bu suyu içmek bana yakışmaz!..
Dercesine su içmeyi reddetti…”

Akif’in tartışılan mısralarını hatırlayalım:

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i,
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

…Ve yorumu okuyucularıma bırakıyorum.

Peygamber Efendimize selat ve selam olsun.
Cümle Sahabelere ve şehitlere Allah’ım rahmet eylesin!..

 

TOP