ABDULLAH BİN SAD BİN EBİ SERH

KİMDİR?

Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar, Mekke döneminde müşriklerin eza ve cefalarına dayanamamışlar ve çıkış yolları arayıp durmuşlardı.
İlk olarak, bazı Müslümanların Habeşistan’a hicretleri gerçekleşmiş, daha sonra ise Medine’ye hicretin süreci başlamıştı.
Peygamberliğin 13 ncü yılında Peygamber Efendimiz de Medine’ye hicret buyurmuştu.
Medine’de İslam Devleti’nin kurulup, tüm dünya insanlığı İslam’a davet edilmeye başlandığı yıllarda, civar kabilelerden ve Mekke’den Müslüman olmak isteyen insanlar da, bölük bölük Medine’ye gelerek iman ve biat ediyorlardı.
Gelip biat edenlerin içinde Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de bulunmaktaydı.
Bu şahsın Mekke döneminde Peygamberimize biat ettiğini, hatta ilk vahiy katibi olduğunu rivayet edenler de vardır.
Peygamberimize ve İslam’a bağlılığı ile kısa sürede öne çıkmış olan Abdullah Bin Sa’d, okur yazar olması sebebiyle vahiy katipliği görevine getirilmişti.
Cebrail Aleyhisselam, Hakk’tan getirdiği Ayeti Kerimeleri, Peygamber Efendimize okuyor, O da ezberliyor ve yanında bulunan vahiy katiplerine yazdırıyordu.
Yazı yazılan cisimler ise, hurma ağaçları, düzgün taşlar, deri parçaları, kürek ve kaburga kemikleri, bez parçaları gibi yazmaya elverişli her şey idi.
Yazılan bu ayetler aynı zamanda, Müslümanlarca derhal ezberleniyor ve zapt ediliyordu.
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, bir vahiy katibi idi. Bu itibarla, konuyu biraz açmak, vahiy katipleri ve Kuran sayfaları hakkında kısaca bilgiler vermek yerinde olacaktır.

KURAN’IN YAZILMASI VE TOPLANMASI

Cebrail Aleyhisselam, Kuran ayetlerini getirdikçe, Peygamber Efendimiz, önceden görevlendirdiği, okur yazar ve güvenilir olan vahiy katiplerini çağırır, onlara “şu surenin, şu ayetinden sonra şu ayet yazılacak” şeklinde talimatını verdikten sonra, yeni ayeti kerimeyi okurdu. Onlar da bu ayetleri ezberler ve ilgili materyallere yazarlardı. Yazı şekli olarak da küfi benzeri bir yazı kullanılmakta idi.
Ashabı Kiram da, gelen ayetleri derhal ezberleyip birbirlerine öğretirlerdi.
Peygamber Efendimiz her sene ramazan ayında, yazı ve ezber yolu ile tespit edilen Kuran’ın tamamlanan bölümlerini, Cebrail Aleyhisselam’a arzederdi. Vahyin 23 ncü, yani son senesinde ise, bu arz işi iki defa vaki olmuştur…
Medine’de kurulmuş bulunan ve mensuplarına Ehli Suffe denilen bir mektepte bu ayetler ezberlenir, getirdiği hükümler öğrenilir ve öğretilirdi.
Böylece Kuranı Kerim, hem yazılarak hem de ezberlenerek, Peygamberimizin yaşamış olduğu Asrı Saadet’te muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında, ayetler inmeye devam ettiği için, Kuran’ın yazıldığı sahifeler topluca tek Mushaf haline getirilememişti.
Kuran, vahyin sona ermesi ile tamam oldu.
Peygamber Efendimiz, okuma yazması olmayan bir Peygamber olduğu için, kendisine inen Ayetleri okuma yazması olan vahiy katibi sahabelere yazdırmıştır.
Vahiy Katiplerinin sayısı kırka kadar varmıştır.
Bunlardan bazılarının isimleri şöyledir:
Ebu Bekir
Ömer Bin Hattab
Ali Bin Ebi Talib
Osman Bin Affan
Amr Bin As
Muaviye Bin Ebi Süfyan
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh
Ubey Bin Ka’b
Zeyd Bin Sabit
Şurahbil Bin Hasene
Muğire Bin Şube
Muaz Bin Cebel
Hanzala Bin Rebi
Cehm Bin Salt
Huseyn Nemeri
Zubeyr Bin Avvam
Amir Bin Fuheyre
Eban Bin Said
Abdulah Bin Erkam
Said Bin Kays
Abdullah Bin Zeyd
Halid bin Velid
Ala Bin Hadremi
Abdullah Bin Revaha
Huzeyfe Bin Yeman
Muhammed Bin Mesleme
Ve diğerleri…

Peygamber Efendimizin vefatı üzerine, Hazreti Ebu Bekir Halife olunca, sağda solda bir takım bozguncular türemişti. Bunlardan birisi de peygamberlik iddiasında bulunan Yalancı Müseylime idi. Bu belayı ortadan kaldırmak için Halid Bin Velid komutasında bir askeri birlik Yemame savaşını vermiş ve yalancıyı tepelemişti.
Tepelemişti ama, çok miktarda Müslüman da şehid olmuştu. Bunların arasında sayıları 70 civarında olan Kuran hafızları da bulunuyordu. Kuran’ı ezberleyenlerin sayısı hızla tükeniyor diye endişe eden Hazreti Halife, Zeyd Bin Sabit’i görevlendirdi. Yapılacak iş; yazılarda ve hafızalarda bulunan Kuran ayet ve surelerinin bir araya toplanması işi idi., Hazreti Ebu Bekir’in emri ve Hazreti Ömer’in uygun bulmasıyla işe başlayan Zeyd Bin Sabit; Kur’an’ı toplarken, vahiy katiplerinin yazdıklarını dikkate alarak tek bir mushafta bir araya getirmiştir. Ayrıca ilgili ayetler ezberinde bulunan hafızlar da çağrılıyor, onların okudukları ile yazılı olarak getirilenler karşılaştırılıyor, bir yanlışlığın olmaması için de yazılar için şahitler de isteniyordu.
Böyle titiz bir çalışma ile Kuran bir araya toplanmıştı.
Hazreti Osman’ın halifeliği döneminde tek nüsha olan  Mushaf, Hazreti Ebu Bekir’in topladığı ve Hazreti Ömer’in kızı Hafsa Hatun’unun muhafaza ettiği bu nüshaya bağlı kalınarak ve yazılarak çoğaltıldı. Bununla ilgili olarak Hazreti Osman; Zeyd Bin Sabit, Abdullah Bin Zübeyr, Sa’d Bin As ve Abdurrahman Bin Haris Bin Hişam’ı görevlendirdi. Bu Mushaf üzerinde noktalama işaretleri ve harekeleri bulunmamaktaydı. Hazreti Osman, yazılan Kuran’ın bir nüshasını saklamış diğer nüshaları ise çeşitli İslam şehirlerine göndermiştir.
Nitekim çoğaltılan bu Kuranlar, Mekke, Basra, Kufe, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderilmişti.
Hazreti Osman, bu Mushafın haricinde, sağda solda kimin elinde bölük börçük yazılı ayet ve sureler varsa, bunların ileride istismarı olabilir diye imha ettirmiştir.

O BİR VAHİY KATİBİ İDİ

Bu genel bilgiden sonra dönelim konumuza:
Mekke’den Medine’ye Peygamber Efendimizin yanına hicret eden Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, vahiy katibi olarak görevlendirilmişti.
Zaman içinde nefsine olan aşırı güveni ve gururu, ayrıca hemen devreye giren şeytan, O’na, kendisinin de ayet yazabileceğini telkin etmeye başladı.
Vahiy nazil olurken, Arapça’nın kendine has iç uyumu, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh gibi eğitimli insanların, vahyin geri kalan kısmını tahmin etmelerini sağlardı. Fakat O bunu, kendisine has bir kabiliyet olarak algıladı.
Nefsine aşırı bir güven geldi ve Şeytan musallat oldu.

NEFSE AŞIRI GÜVEN, GURUR, KİBİR

Olayın başlangıcı şöyledir:
İbni İshak ve İbni Abbas’ın rivayet ettiğine göre:
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, vahiy katiplerindendi.  Bir gün, Hazreti Peygamberimiz,  Muminun Suresi’nin 12 nci Ayeti olan:
“Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.” 
Ayetini yazdırmak için O’nu çağırdı. “Sümme enşe’nahu halkan ahar” ve devamında 14. ayeti yazarken, Abdullah Bin Sa’d; insanın yaratılışının bu kadar tafsilatlı ve muntazam olarak anlatılmasına hayran kalarak:
-Fe tebareke Allahu Ahsen Ül Halikin=Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Dedi.
Peygamber Efendimiz de O’na:
-O söylediğini yaz, çünkü bana da öyle nazil oldu.
Buyurdu.
O zaman Şeytan, Abdullah’ın içine daha önce ektiği şüphe tohumlarını yeşertmeye başladı:
“Eğer Muhammed doğru ise, bu O’na nasıl vahyolunmuşsa bana da vahyolunmuştur. Eğer yalancı ise, O nasıl söylediyse ben de öyle söyledim demektir…”
Diye düşünmeye başladı.
Nefsine güveni artıp, gurura kapıldı.
Kendini herkese beğendirip kabul ettirmenin yolunu keşfettiğini sanarak, doğru yoldan sapmaya başladı.
Artık kendinin de ayet yazabileceğini düşünerek, Peygamberimizin yazmasını istediği ayetleri veya kelimeleri değiştirmeye yeltendi.
Mesela Peygamber Efendimiz “El Kafirin” diye yazmasını istediğinde “Ez Zalimin” diye, “Azizün Hakim” yerine, “Alimün Hakim” diye yazmaya kalkıştı.
Sonra da:
-Muhammed’e gelen şeyin benzeri bana da gelmeye başladı.
-Muhammed Peygamber ise ve kendisine vahiy geliyorsa, ben de peygamberim, bana da vahiy geliyor.
-Muhammed söylediği şeyi bilmiyor, ben istediğim şeyi Kuran diye yazıyorum. Bu yazmış olduğum şeyler, Muhammed’e vahyolunduğu gibi bana da vahyolunuyor…
-Allah, Muhammed’e Kuran indiriyorsa, ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indirebilirim.
-Muhammed (Semian Aliman) dedi, ben de (Aliman Hakiman) dedim…
Diye sağda solda söylemeğe başladı.
Sonra da, bu yaptığı sahtekarlıkların hesabının sorulabileceğini düşünerek ve aklına göre Kuran benzeri bir kitap yazabileceğini hayal ederek, dinden çıktı.
Mekke’ye kaçtı.
Gurur kibir abidesi haline gelmişti. Kendisinin ne büyük bir insan olduğunu düşünüyordu. Artık şöhret yolunu da yakalamış olduğunu, herkesin kendisine saygı göstereceğini sanıyordu.
Mekke’de bulunan müşriklerin yanına vararak:
-Ben ne zaman istesem, Kuran’ı istediğim gibi yazardım. Şimdi de Kuran’ın benzerini yazabilirim.
Diye böbürlenmeye başladı.
Müşriklere ve putperestlere yaranmak için şöyle diyordu:
-Sizin dininiz Muhammed’in dininden daha iyidir!
Bunun üzerine şu Ayet nazil oldu:
Enam Suresi:
93. Allah’a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahyolundu!” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim!” diyenden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara; “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen!
Artık Abdullah Bin Sa’d, gurur kibir abidesi olarak, ihanetlerine devam ediyor, Ayet’in de ifadesiyle, icrai faaliyette bulunan bir zalim  olarak başı kılıca yaklaşmış bulunuyordu.
Mekke’nin fethinden önce ilan edilen öldürülecekler listesine, bu suçları yüzünden, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de dahil edilmişti.
Bunun için görüldüğü yerde öldürülecekti.

AYAKLARI SUYA DEĞDİ

Mekke’ye giren Müslümanlar hemen Abdullah Bin Sa’d’ı, öldürmek kastiyle aramaya başlamışlardı.
Abdullah Bin Sa’d’ın annesi, Hazreti Osman’ı da emzirmişti. Onun için kendisi, Hazreti Osman’nın süt kardeşi idi.
Müslüman ordusu fetih için Mekke’ye girdiğinde, Abdullah Bin Sa’d, her tarafta aranmaya başlandığında, O bir müddet gizlendi. Daha sonra gizlice süt kardeşi olan Hazreti Osman’a gitti.
O’na:
-Ya Osman! Vallahi ben öldürülmemek için seni seçtim. Benim için Muhammed’e git ve eman dile. Muhammaed beni görürse gözlerimi oyar. Çünkü benim suçum suçların en büyüğüdür. İşlediğim suçtan tevbe etmiş ve pişmanlık duymuş bir kişiyim.
Dedi.
Hazreti Osman:
-Hayır! Yalnız başıma gidemem. Seni yanıma alır giderim.
Dedi.
Abdullah Bin Sa’d:
-Vallahi O beni görecek olursa, muhakkak boynumu vurdurur. Benim yüzüme bile bakmaz. Kanımın dökülmesini helal saymıştır. O’nun eshabı da beni öldürmek için her yerde arıyordur.
Dedi.
Dedikleri doğruydu. Suçu suçların en büyüğü idi. Davasına ihanet etmişti. Dininden dönmüştü. Kuran’a ve Peygambere hakaret etmişti. Döneklik etmişti.
Üstelik İlahi Vahy’in  nasıl geldiğini kaynağından görüp, her şeye bizzat şahit olmasına rağmen.
Bu bakımdan her yerde aranıyor, öldürmek için sahabeler girişimlerini sürdürüyorlardı.
Ortalık yatışıncaya kadar, Abdullah Bin Sa’d’ı saklayan Hazreti Osman, aramaların azaldığı bir zamanda O’na:
-Haydi gel seni Resulullah’a götüreceğim! Korkma, İnşallah  seni görünce öldürmez!..
Dedi.
Zira Peygamberimiz, Hazreti Osman’nın hiçbir dileğini geri çevirmezdi. Abdullah Bin Sa’d’ı elinden tutarak Peygamberimizin yanına götürdü. Önüne gelince durdular.
Hazreti Osman:
- Ya Resulallah! Bu Abdullah’ın anası, bunu elinden tutup yürütürken, beni de sırtında taşırdı. Bunun sütünden keser, beni emzirirdi. Bunu bırakır, bana hediye verir ve iyilik ederdi. Anasının bana iyilik ve ihsanları için, bunu bana bağışlar mısın? Ya Resulallah! Diğer insanlara verdiğin genişliği ve emanı bu süt kardeşim Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’e de vermeni istirham ediyorum!
Dedi.
Abdullah Bin Sa’d’in elini tutarak, Peygamber efendimize uzattı.
Peygamberimiz, oralı olmadan, yönünü başka tarafa çevirdi.
Hazreti Osman yine önüne dolanarak, O’nun elini Peygamberimize doğru uzattı.
Peygamberimiz tekrar yönünü başka tarafa çevirdi.
Hazreti Osman Abdullah’ın elini tekrar Peygamber efendimize doğru uzattı.
Bu böyle devam etti durdu.
Peygamber Efendimiz, O’na elini vermemekle ve O’ndan devamlı yüz çevirmekle, birinin hemen orada Abdullah’ın boynunu vurmasını murad ediyordu.
Hiç kimsenin ortaya çıkıp bunu yapmadığını gördü. Hazreti Osman ise yaklaşarak Peygamber Efendimizin başını öptü, O’na hitaben:
-Ya Resulallah! Babam anam sana feda olsun! Abdullah’ın biatını kabul et!..
Diyerek üzerine düşmeye devam ediyordu.
Peygamber Efendimiz, bir müddet suskunluktan sonra:
-Olur!
Buyurdu.
Başını kaldırarak Abdullah Bin Sa’d’e, üç kere dik dik baktı.
Abdullah Bin Sa’d, yeniden şehadet getirip Müslüman oldu. Sonra da Resulullah’a biat etti.
Hazreti Osman memnun olarak, Abdullah Bin Sa’d’i alıp gittikten sonra, Peygamber Efendimiz çevresindeki insanlara döndü:
-İçinizde birileri kalksın ve O’nun boynunu vursun diye susmuştum. Biatını almamak için ellerimi çektiğimi görünce, eman vermeden önce, O fasıkı öldürecek içinizden bir anlayışlı kişi çıkmadı. Böyle yapmaktan sizi alıkoyan ne idi?
Diye sordu.
Aslında çevresindeki sahabelerden birisi, Abdullah Bin Sa’d’ı gördüğü yerde öldürmeyi kendisi için adamıştı. Onlar Peygamberimizin huzuruna geldiği zaman, o sahabe, kılıcı elinde ayakta bekliyordu. Peygamberimizin işaretini gözlüyordu ki, kılıcıyla Abdullah Bin Sa’d’ın işini bitirsin.
Peygamberimiz o sahabiye dönerek:
-Adağını yerine getirsen olmaz mıydı?
Buyurdu.
O sahabi:
-Ya Resulallah! İki elim kılıcımda, ayakta duruyordum. Gözledim ki, siz işaret buyurun da, ben üzerine atılıp O’nun boynunu vurayım.
Dedi.
Peygamberimiz de:
- Peygamberler için işaretle iş gördürmek olmaz! Ben işaretle kimseyi öldürtmem!..
Buyurdu.
O günden sonra Abdullah Bin sa’d Bin Ebi Serh, Peygamberimizi gördükçe, utancından başını yere eğer, yüzüne bakamazdı.
Hazreti Osman bir gün Peygamber Efendimize:
-Babam anam sana feda olsun Ya Rllah! Abdullah Bin Sa’d’ın, seni her görüşünde senden nasıl kaçtığını bir görseydin…
Dedi.
Peygamberimiz gülümseyerek:
-O’nun biatını almadım mı? O’na eman vermedim mi?
Buyurdu.
Hazreti Osman:
-Evet Ya Resulallah! Fakat O, Müslüman olduğu zaman işlediği suçun büyüklüğünü biliyor da, senin yüzüne utancından bakamıyor…
Dedi.
Peygamber Efendimiz:
-İslamiyet kendinden önceki kötülükleri siler!
Buyurdu.
Hazreti Osman hemen koşarak, bunu Abdullah Bin Sa’d’e haber verdi.
Bu olaydan sonra Abdullah Bin Sa’d, herkesle birlikte Peygamberimize gelir, selam verir, meclisinde bulunurdu.
Şunu söylemek yerinde olur:
Peygamber Efendimiz, nice katilleri, nice azılı müşrikleri affetmiş ve halkasına dahil etmiştir.
Bu olayda bir hain ve döneğin affı söz konusu olmuştur. Diğer herhangi bir af olayında, bu kadar tereddüt buyurduğu görülmemiştir.
Adeta Hazreti Osman’ın hatırı olmasa hiç affetmeyecekti diyebiliriz.
Buradan hareketle, ihanet suçunun ne büyük bir suç olduğu kanaatine varmak çok kolaydır.

YENİLENMİŞ BİR ABDULLAH

Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, yeniden İslam’a döndükten sonra, ölünceye kadar güzel amel işlemeye devam etti.
O’nun asıl faaliyetlerinin Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde, Mısır’ın ve Kuzey Afrika’nın fethine başlanıldığında hareket kazandığını görmekteyiz.
Bu olaylara kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır:
Resulü Ekrem Efendimizin vefatı üzerinden henüz 5 yıl geçmiştir. Hicri 15 nci yıl içinde bulunulmaktadır.
Hazreti Ebu Bekir, kısa süren halifeliği döneminde, dinden çıkanları, İslam’ı kendi yaşayışlarına uydurmaya çalışanları, bölücülük yapmak isteyenleri, isyan çıkaranları ve çeşitli sebeplerle İslamiyet’in ve Müslümanların önünü kesmek isteyenleri ve kendini peygamber ilan eden yalancıları her cephede tepelemiş ve Müslümanların birliğini yeniden sağlamıştır.
O’nun da vefatından sonra, halife olan Hazreti Ömer; İslam ordularını düzene sokmuş, kuzey, doğu, güney ve batı yönlerinde müthiş bir hızla fetih hareketlerine girişmiştir.
İşte Peygamber Efendimizin önceden ifade ettiği ve müjdelediği fetihler bir bir gerçekleşiyordu. Bu müjdelerin üzerinden henüz çok kısa bir zaman geçmesine rağmen.
O, İslamın ilk yıllarında bunu Müslümanlara ve Kureyşliler’e müjdelemişti, ama o zaman pek anlayan çıkmamıştı:
İslamın ilk yıllarıdır. Müşrik uluları Efendimizin amcası ve himayecisi Ebu Talib’e giderler. Ebu Talib ölüm döşeğindedir. Müşrikler şöyle derler:
-Sen bizim büyüğümüzsün, efendimizsin. İnsafa gel de, bizleri kardeşinin oğlu Muhammed’den kurtar. O’na emret de, bizim putlarımıza ilahlarımıza ileri geri laf söylemekten vazgeçsin. Buna mukabil biz de kendisini İlah’ı ile baş başa bırakalım.
Ebu Talip Peygamber Efendimize haber gönderip çağırtır. Geldiğinde O’na:
-Bunlar kavminin ileri gelenleridir. Kendi ilahlarına küfretmekten vazgeçmen karşılığında, seni de İlah’ınla baş başa bırakmayı teklif ediyorlar.
Der.
Efendimizin cevabı şudur:
-Amcacığım! Peki ya ben onları bundan daha hayırlı bir söze çağırsam nasıl olur? Onlar bu sözü söyleyecek olurlarsa, tüm Araplar onlara boyun eğecek. Arap olmayanların da her şeylerini ellerine geçireceklerdir… Söyleyecekleri söz ise; La ilahe illallah’dır.
Müşrikler başta Ebu Cehl olmak üzere elbette bu teklifi şiddetle reddettiler.
Peygamberimizin teklifi tekrar okunacak olursa, İslam devletinin yapacağı fetihlerin bir müjdesi olduğu görülecektir.
Peygamber Efendimizin Hendek savaşında kırdığı sert kayadan çıkan kıvılcımların yönüne göre de, bu müjdeyi tekrar vermiş olduğu görülecektir.
O gün taşa üç defa vurarak parçalamış, çıkan kıvılcımların yönüne göre de, İran’ın, Yemen’in ve Bizans’ın fethedileceğini müjdelemiştir.
İşte o mucizevi müjdeler, bu yıllarda bir bir tahakkuk etmektedir.
Hem de O’nun vefatından hemen sonra başlayan baş döndürücü hızlı bir süreçle.
İçte adalet, barış ve bütünlüğün sağlanması ile,  İslam’ın umdelerini içine sindirmiş, savaşı cephede öğrenmiş ve Peygamberimizin halkasından yetişmiş komutanların, cephelerde yaptıkları görevlerle dünya tarihinin en hızlı genişleme süreci başlamıştır.
Kısa sürede İran dize getirilmiş, Bizans İmparatorluğu’na da darbe üstüne darbe vurularak zulümleri önlenmeye başlamıştır.
Şam ordularının başkomutanı Hazreti Ebu Ubeyde Bin Cerrah, yardımcıları, Halid Bin Velid Ve Amr Bin As’tır.
Şam ve etrafında bulunan memleketler artık Müslümanların eline geçmiştir.
İslam orduları kuzeyde Maraş kapılarına dayanmıştır.
Batıya doğru ise Amr Bin As komutasında yapılan hamleler sonunda, Kudüs aman dilemiş, Hazreti Ömer bizzat gelerek Kudüs’ü teslim almış, yerli halkla yaptığı bir mukavele ile Kudüs’ün yeni statüsü belirlenmiştir.
Bizzat Hazreti Ömer Efendimizin imzasını taşıyan bu mukavele, asırlarca Kudüs’te sulh ve sükunun sağlanmasında temel olarak kullanılmıştır.
Bu gün bile Kudüs’te nizam intizam söz konusu olduğunda, bu mukavele gıpta ve özlemle yadedilmektedir.

MISIR’A DOĞRU

İslamın Batı Orduları komutanı olan Amr Bin As, Kudüs’ün önemini bilmektedir.
Zengin Mısır ülkesi alınmadıkça, Kudüs’ün emniyetinin sağlanmış olamayacağını çok iyi bildiğinden, gece gündüz Mısır üzerine hesaplar yapmaya başlamıştır.
Mısır o yıllarda Bizans’a ait bir vilayettir. Kıpti olan nüfusunu vali Mukavkıs, Bizans İmparatoru adına yönetmektedir.
Hicretin 19 ncu senesidir.
İslam ordularının düzenli disiplinli ve hızlı hareketleri devam etmektedir.
Hazreti Ömer Şam’a gelmiştir.
Batı Orduları Kumandanı Amr Bin As, Hazreti Ömer’le görüşmektedir.
O’na Mısır ülkesinin önemini anlatarak, Mısır’ın fethi için kendisine izin verilmesini talep etmektedir.
Hazreti Ömer önce, İslam ordularının çok dağılması neticesinden korkarak, buna izin vermemişse de, Amr’ın ısrarlı talepleri sonunda Mısır seferine muvafakat etmiştir.
Amr Bin As, 4000 kadar süvari ile Mısır’a bir sefer düzenlemiştir.
Bu kadar az bir kuvvet bile çeşitli muvaffakiyyetler elde ettiğini tarihler yazmaktadır.. Çünkü, Mısır’ın yerli halkı olan Kıptilerle, Bizans’ın getirip Mısır’a yerleştirdiği Rumlar ve Rum askerleri, aralarındaki bir takım problemler yüzünden devamlı çekişme halindedirler.
Kıptiler Bizans’ın zulmünden bıktıkları için, adeta Müslüman ordusuna yardımcı olmaktadır. Bilip görüp işitmektedirler ki, Müslümanlar gittikleri her yere adalet ve huzur getirmektedirler.
Ayrıca Mısır’ın yerli valisi Mukavkıs da, Rum hakimiyetini yenmek için Müslümanlardan istifade etmek niyetindedir.
Böylece Mısır’ın bazı bölgeleri Müslümanların eline geçmiş oldu.
Hicretin 20 nci senesidir.
Amr Bin As, Mısır işini kökünden halletmek istemektedir. Bunun için Halife Hazreti Ömer’den müsaade talep eder.
Hazreti Ömer de bu konuyu ileri gelen sahabelerle istişare etmektedir.
Hazreti Osman şöyle bir tavsiyede bulunur:
-Ya Ömer! Amr gözü pek ve gayretlidir. Kendisinde baş olmak sevgisi de vardır. İnşallah ihtiyatsız hareket edip de, Müslümanları tehlikeye düşürecek bir adım atmaz.
Bunun üzerine Hazreti Ömer, Zübeyr Bin Avvam’ı Mısır’a mevcut kumandanların üzerine kumandan olmak üzere tayin eder.
Zübeyr Bin Avvam’ın emrine de, 12.000 kişilik bir askeri birlik vermiştir.
Bu askeri birliğin içinde; Ebu Zer Gıfari, Eb Ud Derda gibi ünlü sahabilerin yanında, konumuz bulunan Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de bulunuyordu.
Bu yeni ordu ile Mısır’da hızlı bir fetih hareketi başlattılar. Nitekim kısa süre sonra Mısırın en önemli kenti İskenderiye Müslümanların eline geçti.
Daha sonraki yıllarda Mısır’ın tamamı ve Trablusgarp da fethedilecektir.
Hicretin 25 nci yılıdır.
Hazreti Ömer’in vefatından sonra Hilafet makamına Hazreti Osman gelmiştir.
İslam devletinin hızlı ilerleyişi devam etmektedir.
Mısır Müslümanların eline geçmiştir ve orada kumandan yine Amr Bin As’tır.
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de, Amr Bin As’ın kumandası altında bir askerdir.
Hazreti Osman, Amr’a bir emir göndererek, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’in emrine bir birlik vererek, Afrika içlerine doğru fetih hareketine yollamasını ister.
Emrine 10.000 kişilik bir birlik verilen Abdullah Bin Sa’d, Afrika fethine başladı ise de karşısına güçlü ordular çıktığından, bir miktar ganimetle geri dönmek zorunda kalır.

O ARTIK KOMUTAN VE VALİDİR

Hicret’in 26 ncı yılında ise, Hazreti Osman, Mısır konusunda yeni bir adım attı:
Mısır’ın askeri ve idari işlerinde komutan yine Amr Bin As, mali işlerin idaresinde ise, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh yetkili kılındı.
Ancak bu iki insan anlaşamamaya başladı. Birbirlerini kendi işlerine karışmakla itham ederek, Halife’ye şikayette bulundular.
Bunun üzerine Hazreti Osman, Amr Bin As’ı görevden alarak, Mısır’ın her işinde yetkili olmak üzere, Abdullah Bin Sa’d’ı komutan ve vali  tayin etti.
Bu duruma Amr Bin As çok gücendi. Medine’ye dönerek tayin ve terfi konularında, Hazreti Osman’a muhalefet etmeye başladı.
Aynı yıl Abdullah Bin Sa’d, Hazreti Osman’a başvurarak kendisine asker verilmesini ve Afrika’nın fethi için muvafakatını istedi.
Hazreti Osman da, Medine’de çok güçlü bir ordu oluşturup Abdullah Bin Sa’d’ın emrine gönderdi.
Seçkin sahabiler bu orduda görev almıştı.
Peygamber Efendimizin torunları Hazreti Hasan Ve Hazreti Hüseyin başta olmak üzere, Abdullah Bin Abbas, Abdullah Bin Amr, Abdullah Bin Caferi Tayyar, Abdullah Bin Zübeyr gibi şahsiyetler orduya dahil edilmişti.
Abdullah Bin Sa’d, bu muazzam orduyla Afrika’nın fethine girişti.
Hedef Batı Afrika sahillerine ulaşıncaya kadar fetih hareketine devam etmekti.
Fetih hareketi çok uzadı. Bunun üzerine Medine’den tekrar Abdullah Bin Zübeyr komutasında takviye birlikler gönderildi.
George isimli bir generalin komutasındaki Bizans ordusu ile, savaşa tutuşan Müslümanlar, uzun müddet orada takılıp kalmışlardı.
Bir türlü yenemiyorlardı.
Abdullah bin Zübeyr’in teklifiyle taktik değiştirildi.
Şöyle ki:
Afrika’nın kavurucu ikliminde, her gün çarpışmalar sabahleyin başlar, öğleye doğru iki ordu birbirini hırpalar, öğleyin şiddetli sıcakta, her iki taraf silah bırakarak çadırlara çekilirler, sıcağın şiddeti azalınca da, tekrar hücum başlatırlardı.
Bu sefer sabahleyin hücuma kalkacak askerlerin bir kısmı, atlarıyla birlikte çadırlara saklandılar. Diğer askerler çarpışmaya gittiğinde, bunlar dinleniyorlardı.
Çarpışma öğle sıcağında zorlaşıp, silah bırakıldığında, Rum askerleri istirahata başladıklarında, çadırlarda bulunan ve dinlenmiş olan Müslüman askerler şimşek hızıyla düşman üzerine atıldılar.
Neye uğradığını anlayamayan düşman ordusu darmadağın edildi. General George öldürüldü.
Bu savaşa (Harb Ül Abadile) Abdullahlar savaşı denilmiştir.
Çok miktarda ganimet elde edildi, ileri yürüyüş devam etti.
Çok çetin savaşlardan sonra parlak zaferler kazanıldı. Bir yıldan fazla süren bu çetin savaşlarda İslam ordusunun sadece üç adet şehit verdiği kayıtlıdır. Şehitlerin birinin ismi Şair Ebu Züeyb El Ezeli idi, şehid olduğu yerde defnedildi.
Bu başarılar sonunda, Trablusgarp’tan da ilerisi, Tunus ve civarı İslam Devletinin sınırları içine girmişti. Nil Vadisi boyunca güneye doğru uzanan İslam Ordusu, Nube üzerinden yürüyüşünü devam ettirerek, Sudan’da bulunan Dongola’ya vardı. Makarra Krallığı’nın da İslam Devleti’ne itaat etmesi esası üzerine barış yapıldı.
Çok miktarda ganimet de elde edildi. Bu ganimetlerin beşte biri Medine’ye gönderildiği zaman çok büyük yekünler tuttu.
Beytülmale ait olan bu servetlerin bir kısmı, Hazreti Osman’ın yardımcısı ve akrabası olan Mervan Bin Hakem’e 500 bin dinara satıldı. Ancak Hazreti Osman’ın, bunları Mervan’a hediye ettiği şeklinde bir dedikodu, Medine’de huzur bozucu bir şekilde dilden dile dolaşmaya başladı.
Abdullah Bin sa’d Bin Ebi Serh’in kumandası altında, Afrika’nın büyük bir kısmı bu şekilde Müslümanların eline geçmişti. Endülüs yolunun açıldığını gören Hazreti Osman:
Konstantıniyye (İstanbul) Endülüs tarafından fetholunur…
Diyerek yeni bir emir gönderdi ve Endülüs seferini başlattı.
Müslümanlar denizden Endülüs’e geçerek büyük fetih hareketlerinde bulundular.
Yeni fethedilen yerler, Mısır Valisi bulunan Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’in idaresine bağlandı.
Daha sonra meydana gelen karışıklıklar üzerine, Hazreti Osman, Kuzey Afrika’yı Abdullah Bin Sa’d idaresinden alarak, Abdullah Bin Nafi Bin Abdülkays’ı buraya vali olarak tayin etti.

KIBRISIN FETHİNDE O’NUN DONANMASI VARDI

Hicret’in 28 nci yılı idi.
Bizans Devleti’ne vergi vermekte olan Kıbrıs’da konuşlanmış bulunan korsanlar, Müslümanlara çok zarar veriyorlardı. Esasen Kıbrıs Adası’nın doğu ve güneyinde bulunan ülkeler hep Müslümanların eline geçmiş iken, ortada kalan bu ada bir tehdit unsuru olarak duruyordu.
Şam Valisi Muaviye, Hazreti Osman’dan buranın fethi için müsaade istedi.
Hazreti Osman da, deniz savaşının Müslümanlar için yeni bir şey olduğunu düşünerek, şu talimatı ve müsaadeyi verdi:
“Denizde savaşmak için hiçbir Müslüman asker mecbur tutulmayacak. Kura usulü ile asker seçilmeyecek. Tamamen gönüllü olarak seçilecek askerlerden oluşturulacak bir deniz birliği ile Kıbrıs’a gidilecek. Yeterli deniz aracı için hazırlıklar yapılacak…”
Muaviye gerekli hazırlıkları yaparak, Abdullah Bin Kays’ı komutan tayin ederek Kıbrıs’a sevketti.
Bu sefer için, Mısır Valisi bulunan Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de, denizde savaşacak şekilde bir askeri birliği donanmayla birlikte teçhiz ederek, Abdullah Bin Kays’ın komutasına verdi…
Bu donanma, Suriye ve Mısır’ın Akdeniz sahillerinde bulunan ve Bizans’tan kalan tersaneler kullanılarak hazırlanmıştı.
İslam orduları Kıbrıs’a çıktılar.
Yapılan mücadeleler ve görüşmeler sonunda, yıllık bir vergi vermek kaydıyla Kıbrıs, İslam Devleti’nin sınırları içine alınmış oldu.
Söz buraya gelmişken, ibretli bir diyaloğu hatırlatmak istiyorum:
Zafer kazanılmış, Kıbrıs fethedilmiş, ordu geri dönmektedir. Ashabın ileri gelenlerinden Eb Ud Derda, ağlamaktadır. Kendisine böyle zafer kazanılan, seviçli bir günde, gülmek eğlenmek yerine neden ağladığı sorulur.
Cevap verir:
-Bu adada bulunan bu kavim, bir zamanlar her şeye hakim ve hükümran idiler. Allah’ın emirlerini terk ettiler. Bu sefer onların üzerine Allah başka bir kavmi musallat etti. Bu kavim onların mallarını aldı, onları esir etti. Bundan ibret almak gerek. Eğer Allah bir kavmin başına esir olma belasını musallat ederse, onlar için artık kurtuluş kalmaz. Bunu düşünerek ağlıyorum…
Bütün belaların ve musibetlerin, Allah’ın emirlerini terk etmekten kaynaklandığını sahabeler çok iyi biliyorlardı.
Kıbrıs’ın fethine ashaptan Ubade Bin Samit ve eşi Ümmü Haram da katılmıştı…. Ümmü Haram, Peygamber Efendimizin süt teyzesi oluyordu. Müslüman ordusu gemilerle Kıbrıs’a gelip karaya çıkarlarken, at üzerinde bulunan Ümmü Haram, atın tökezlemesi sonucu düşmüş, boynu kırılarak şehide olmuştur.
Türbesi günümüzde Kıbrıs’ta Larnaka yakınlarında bulunmaktadır. Hala Sultan diye bilinen türbe, bugün bile ziyaretçilerle dolup taşmaktadır.
Peygamber Efendimiz Ümmü Haram’a bir deniz seferine katılacağını ve orada şehide olacağını sağlığında haber vermişti.
Böylece Peygamberimizin bir mucizesi doğrulanmış oluyordu.

EN BÜYÜK DENİZ SAVAŞI

Hicret’in 31 nci yılında Bizans İmparatoru Konstantin, 600 parçalık güçlü bir deniz donanması ile, Suriye sahillerinden saldırıya geçip, Müslümanları fethettikleri tüm yerlerden çıkarmayı amaçlayan bir askeri harekat başlattı.
Hazreti Muaviye karadan ve Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh de, donanma komutanı olarak, denizden bu saldırıya karşı harekat başlattılar.
İki donanma karşılaştıkları anda, rüzgar Müslümanların aleyhine esiyordu. İki donanma da oldukları yere demir attılar. Bir ara rüzgar kesilmişti.
Müslümanlar Bizanslılara, anlaşma yapılmasını, kan dökülmemesini teklif ettiler.
O geceyi Müslümanlar, Kuran okuyarak, namaz kılarak ve dua ederek geçirdiler. Rumlar ise çan çalıp eğlenceler düzenliyorlardı.
Barış tekliflerinin de reddedilmesiyle ertesi gün şiddetli bir çarpışma başladı. Gemiler birbirlerine rampa ettiğinde, başlayan boğaz boğaza çarpışmalarda oluk gibi kan akıyordu. Müslümanlar çok şehit vermelerine rağmen, karşı tarafın ölüsü daha çoktu. Bundan önceki hiçbir muharebede Müslümanlar, bu kadar sabır ve metanet göstermemişlerdi.
Allah’ın yardımı ile büyük bir zafer kazanıldı.
Hulefai Raşidin devrinde yapılmış ve kazanılmış en büyük deniz savaşı budur.
Aslında o güne kadar, Bizans donanması kadar güçlü bir donanma da denizlere çıkmamıştı.
Bu zafere “Zat Üs Savari Deniz Zaferi” denilmektedir.
Gemi sayısı ve güç dengesi Müslümanların çok aleyhine idi.
Yapılan savaşta, koca Bizans donanması mahvoldu.  Bu mağlubiyet üzerine, Bizans İmparatoru Konstantin, Sicilya’ya kaçtı.
Bizans’a bağlı olan Sicilya halkı, İmparator’dan hoşlanmıyorlardı.
İmparator, olan biteni olduğu gibi onlara anlattı. Bunun üzerine Sicilyalılar:
-Hristiyanlığı rezil ettin. Adamlarımızı da telef ettin. Eğer Müslümanlar bizim üzerimize gelecek olursa, artık onları buradan bile geri çevirmek mümkün değildir.
Dediler ve İmparatoru bir hamama sokarak öldürdüler.
Yukarda da belirtildiği gibi bu savaşta İslam donanmasına, kitabımızın bu bölümünün konusu olan, İslam Devleti’nin Mısır Komutanı ve Valisi olan Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh komuta etmişti.

GEÇMİŞİ KONUŞULUYOR

Zat Üs Savari deniz savaşında, Müslüman ordusunda görevde bulunan ashaptan Muhammed Bin Huzeyfe ve Muhammed Bin Ebi Bekir, gevşeklik göstererek görevlerini aksatmışlardı. Sebebi sorulduğunda ise şu cevabı vermişlerdi:
-Halife Osman, Resulullah’ın ashabını memuriyetlerden çıkararak yerlerine, vaktiyle yine Resulullah’ın kanının dökülmesini emir buyurduğu, Abdullah Bin Sa’d gibilerini getirdi. Bu çeşit adamların emri altında can ü gönülden nasıl harbedebiliriz?
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, bu sözleri işitti. İki askeri bu sözlerinden dolayı azarladı ve korkuttu. Ancak bu sözler, dalga dalga yayılarak halkın fikirlerini bozmaya başladı. Halk Hazreti Osman ve Abdullah Bin Sa’d hakkında ileri geri konuşmaya başladı.
Çünkü Abdullah Bin Sa’d, Hazreti Osman’ın akrabası ve süt kardeşi olduğundan, O’nu bizzat Halife’nin himaye ettiğine inananlar gittikçe çoğalmaya başlamıştı.
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, Vali olduğu Mısır’da büyük bir saray yaptırmıştı. “Dar Ül Haniyye” ismi verilen bu saray da, çok çeşitli dedikoduların üremesine sebep olmuştu.
Zaman ilerledikçe bu tür huzursuzluklar da çoğalıp, asayişi tehdit eder boyutlara ulaşıyordu.
Hazreti Osman’ın akrabalarını kayırmak adına, dirayetsiz kişileri yönetime getirdiği, her tarafta yayılmaya çalışılan bir huzursuzluk kaynağı haline gelmişti.
Mesela, Basra, Küfe, Şam, ve Mısır valileri hep Ümeyye Oğulları’ndan idi.
Hazreti Osman, Kufe Valiliğine; önce  kendi anne bir kardeşi, Velid Bin Ukbe Bin Ebi Muayt’ı, ardından da, akrabalarından Said Bin As’ı atamıştı. Basra Valiliği’ne; dayısının oğlu, Abdullah Bin Amir’i getirmişti. Mısır’da Vali olan Abdullah Bin Sa’d’ın ise, Resulullah’ın ihanet sebebiyle ölüme mahkum ettiği bir kimse olması, bu huzursuzluklara ivme kazandırıyordu.
Elbette bu durumu istismar eden sapık ve münafık kişiler, bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirip fitne fesat tohumlarını ekmeye başlamışlardı.
Böylece asırlarca yıkıcı etkisini gösteren, halen günümüzde bile kalıntıları devam eden, Müslümanların fırkalara ayrılması olayının tohumları atılmış oluyordu.
Hicretin 34 ncü yıllarında ise, Hazreti Osman’ın, 80 li yaşlara gelmiş yaşlı bir kimse olması, valiliklerde Ümeyye  Oğulları’nın hükmünü daha da öne çıkarmış, merkezde ise yine, Hazreti Osman’ın akrabası olan yardımcısı, Mervan Bin Hakem’in, ülke yönetiminde daha çok etkili hale gelmesine sebep olmuştu.
Bu olaylar, Peygamberimizin hayatta olan ashabının kırılıp gücenmelerine de sebep oluyordu. Ümeyye Oğulları ise gurur ve kibire kapılmışlar, tasvip edilmesi mümkün olmayan hareketlere başvuruyorlardı.
Mesela kendilerine muhalefet etmesi sebebiyle büyük sahabi, Ammar Bin Yasir’i Medine’de mescitte, bayıltıncaya kadar dövmeleri gibi…
Fitne için aranırsa çok sebep de bulunabilir. Nitekim şu konular bile istismar edilmiş, Hazreti Osman’ın aleyhine kullanılmıştır:
Daha önce bir araya getirilen Kuran ayetlerinin bulunduğu Mushaf’ın çoğaltılması ve belli başlı merkezlere gönderilmesi neticesinde, sağda solda yazılı bulunan bölük pörçük levhaları, zihinleri bulandırmaması için yaktırması…
Nitekim çoğaltılan bu Kuranlar, Mekke, Basra, Küfe, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderilmişti.
Ashaptan ileri gelenleri, yeni fethedilen bölgelere gönderip, onların Medine’de bulunan mülklerinin yeni gittikleri yerdeki tahsis edilen mülkleri ile takas imkanını sağlaması…
Medine’de bulunan korulukları beytülmal develerinin otlatılması için tahsis etmesi…
Kureyşliler’e bazı üstünlükler tanıması…
Hazreti Peygamberimizden gelen mührü kuyuya düşürüp kaybolmasına sebep olması…
Bunun gibi sudan bahaneler bile Hazreti Osman’ın aleyhine kullanılıyor, halkın O’ndan soğuması amaçlanıyordu.
Soy sop, kavim kabile gibi, İslam’ın övünç kaynağı saymadığı özellikler ön plana çıkmış, halk bunlar sebebiyle birbirlerine adeta düşman gibi bakar olmuştu.
Fitnecilerin ve münafıkların istedikleri ortam oluşmaya başlamıştı.
İslam tarihinde yıkıcı ve fitneciliği ile hep anıla gelen, Abdullah Bin Sebe gibi bir münafık yıkım faaliyetlerine böylece başlamış oluyordu.

ABDULLAH BİN SEBE KİMDİR?

Müslümanlar arasında, Ashabı Kiram düşmanlığını ilk aşılayan, Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe’dir.
“Sebeiyye” denilen sapık yolun kurucusudur.
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında, Yemen’den Medine’ye geldi. Ben müslüman oldum dedi. Halife’nin gözüne girmek için çok çabaladı.
Fakat bir türlü kendini öne çıkarmaya muvaffak olamadı. Bunun üzerine de, taktik değiştirip her yerde Halife’yi kötülemeye başladı.
Bu adamın fitne fesat çıkarıp, Medine’yi karıştıracağı anlaşılmıştı. Bunun üzerine Medine dışına çıkartıldı. O da gittiği Basra, Şam ve Kufe’de de Halife Hazreti Osman’ın aleyhindeki faaliyetlerine devam etti. Gittiği yerlerde etkileyici sözleri ile taraftar toplamaya başlamıştı.
Eshabı Kiram’ın büyüklerine uygunsuz sözler söyleyerek bozgunculuk yapıyordu. Şuurlu ve bilgili Müslümanlar kendisine yüz vermeyince, Mısır’a gelerek cahilleri etrafına topladı.
Özellikle Mısır’ın Fustat şehri, muhalefetin ve Abdullah Bin Sebe’nin öncülük ettiği fitnenin merkezi haline gelmişti. Çünkü buralar kaynıyordu. Bulanık suda balık avlamak çok daha avantajlı idi. Burada akaid konularına da girip kafaları iyice bulandırıyordu.
Abdullah Bin Sebe, istismarını ve fitnesini şuralara kadar vardırmıştı:
-Hazreti İsa’nın döneceğine inanıp da Hazreti Muhammed’in döneceğine inanmayana şaşarım…
Demeye başladı.
Daha sonra da:
-Halifelik Hazreti Ali’nin hakkıydı, Osman O’nun hakkına tecavüz ederek zalimlik yaptı…
Diyerek halkın zihnini bulandırmaya başladı.
Hatta Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’in hilafete geçmeye hakları olmadığını söylüyordu. Onların da Hazreti Ali’nin hakkını gasbetmiş olduklarını yayıp, etrafına topladığı cahilleri isyana teşvik etti.
Abdullah Bin Sebe ve taraftarlarının yaptığı fitnenin etkisinde kalarak Mısır ve Irak’tan Medine’ye gelen isyancılar, aşağıda anlatılacağı şekilde, Hazreti Osman’ı şehid ettiler.
Bu uğursuz olaydan sonra fitne ateşi daha da harlanmıştı. Hazreti Ali zamanında da fitneyi azdırdıkça azdırmışlardı.
Abdullah Bin Sebe, Kufe’ye giderek Hazreti Ali’ye yaranmaya çalıştı. Hazreti Ali’ye “Sen tanrısın!” diyerek O’na secde etmeye bile yeltendi. Hazreti Ali O’nu Medayin şehrine sürdü.
Sebeiyye fırkası, Cemel ve Sıffin olaylarının da hazırlayıcılarındandır. Hazreti Ali’yi de çeşitli melanetler sergileyerek şehid ettiler. Bu sefer de Hazreti Ali şehid olunca:
-O ölmedi, bulutlara yerleşti, şimşek, yıldırım hep O’nun emri ile olmaktadır.
Demeye başladılar.
Abdullah Bin Sebe, ölünceye kadar, daha nice düzmece sözleri ve fitne fücuru ile cahilleri aldatıp Müslümanları içeriden yıkmaya çalıştı.
Günümüzde bile hala Abdullah Bin Sebe gibi fitnecilerin, ektikleri fesat tohumlarının da etkisi ile, İslam dünyası parçalı halde, ezilip sömürülmeye devam etmektedir.
Elbet şurası da bir gerçektir:
Kötü niyetli ve Müslümanları bölmeye çalışan nice fitne fücur ehli kişiler de, Abdullah Bin Sebe ismini öne çıkararak, suları bulandırmaya devam etmektedirler.
Şimdi konumuza dönüyoruz.

HAZRETİ OSMAN’IN TEPKİSİ

Dedikoducuların, fitnecilerin, isyancıların faaliyetleri artık Medine’ye intikal etmişti.
Medine halkı da tedirgin olmuşlar, söylentilerden ister istemez etkilenmişlerdi. Bu sebeple Medine’de de kazan kaynamaya başladı.
Nasihat edebileceği, söz geçirebileceği, sonuç alabileceği düşüncesi ile, Hazreti Ali’yi, Hazreti Osman’a göndererek bu dedikoduların önlenmesi için telkinlerde bulunmasını istemişler, O’na giderek aralarında bu konuyu konuşmuşlardı.
Sonra Hazreti Osman, mescide giderek halkı topladı ve onlara şöyle hitap etti:
“Allah’a Hamd ve Resulullah’a Salavat’dan sonra:
-Her bir şeyin afeti olduğu gibi, her işin de bir afeti ve zorluğu vardır. Bu ümmetin hilafet nimetinin afeti de, ümmet içinde bir sürü kınayıcı ve gamazlayıcı kimselerin olmasıdır. Bunlar sizin sevdiklerinizi size gösterir, sevmediklerinizi de sizden gizlerler. Vallahi Ömer Bin Hattab’ı kınamadığınız hususlarda beni ayıplayıp duruyorsunuz. Çünkü O, böyle bir durumda size, ayağıyla bir tekme vurur, eliyle şamar atar, veya lisanıyla size gerekeni söylerdi de ondan… Siz de O’na sevdiğiniz, sevmediğiniz her hususta uyup sesinizi çıkarmamıştınız.
Ben ise size son derece yumuşak davrandım. Size omuzlarımı destek yaptım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum. Böylece size, bana karşı cesaretli olmanıza meydan verdim. Fakat Allah’a yemin ederim ki, taraftarlarımın sayısı sizden daha çoktur. Yardımcılarım daha yakındır. Sayıca daha kalabalığım ve yardım görmem daha yakındır. Adamlarımı çağırsam bana hemen ve topluca gelirler. Ben size denk kimseler hazırlamıştım, size karşı gereğinden fazla iyilikte bulundum. Fakat size karşı dişlerimi gıcırdatmak zorunda kaldım. Daha önceden yapmadıklarımı bana yaptırdınız, ağzıma almadığım şeyleri bana söylettiniz.
Artık bana dil uzatmayınız! Beni ayıplamayınız! Yöneticilerinize ta’n etmeyiniz! Ben sizin başınıza öyle kimselerin gelmesine mani oldum ki, eğer sizinle benim konuştuğum bu şekilden başka türlü konuşsaydı, yine de öpüp başınıza koyardınız!..”
Hazreti Osman’nın bu konuşmasından sonra, yardımcısı Mervan Bin Hakem ayağa kalkarak: 
-Eğer dilerseniz bizimle sizin aranıza  kılıçlar girsin ve sizinle bir şairin dediği gibi olalım:

Biz size her şeyimizi feda ettik,
Siz neye sahip oldunuzsa bundan oldunuz…

Diye devam ederken Hazreti Osman, O’nun sözlerini kesti:
-Sus ey kör olasıca!..  Bırak beni ve arkadaşlarımı, aramıza girme!.. Senin bu konuda laf söyleyecek hiçbir hakkın yoktur. Ben sana daha evvel bu konularda hiç konuşmayacaksın dememiş miydim?..
Diye azarladı.
Bunun üzerine Mervan sustu. Hazreti Osman da minberden indi. Çıkıp gitti.
İnsanlar arasındaki dedikodu ve çalkantılar bundan sonra da kesilmedi, artarak devam etti.
Bu konuşma ve Mervan’ın sözleri ortalığı daha çok alevlendirmişti.
Mısır halkından bazısı hicretin 35 nci yılında Medine’ye gelerek vali Abdullah Bin Sa’d’dan şikayette bulundu.
Hazreti Osman, şikayetçileri haklı bularak, bir mektupla Abdullah Bin Sa’d’e durumu düzeltmesi için, sert bir ihtarda bulundu.
Mektubu alan Abdullah Bin Sa’d, durumu düzeltecek yerde, şikayette bulunanlardan bir kişiyi döverek öldürdü.
Bu olay bardağı taşıran son damla olmuştu.
Bütün vilayetlerde olay çıkarmak isteyenler birbirleriyle haberleşerek, Medine’ye heyetler göndermeye ve bu bahane ile Hazreti Osman’ı halifelik makamından devirmeye karar verdiler.
Hicretin 35 nci yılında İslam Devleti’ne ait bütün vilayetlerden insanlar, Medine’ye gelerek Hazreti Osman’ı sıkıştırmaya başladılar.
Hilafete Hazreti Ali’yi getirmek isteyenler vardı. Bunlar bilhassa fitneci başı Abdullah bin Sebe’nin, atmış olduğu tohumların yeşermesi olarak görülmektedir.
Zira İbni Sebe, Hilafetin, Hazreti Ali’nin hakkı olduğunu, bu hakkının elde edilmesi için her yerde ayaklanılarak gidilip bunu fiilen gerçekleştirmenin her müslümanın öncelikli görevi olduğunu, bütün vilayetlerde yaymaya çalışıyor, bunun için de sapık oluşumlar kurmuş bulunuyordu.
Hazreti Osman’a yapılan haklı itirazlara, bu haksız ve sadece fitne amacıyla ortaya atılan iftiralar da etkili oluyordu.
Bu şekilde denilebilir ki, doğru ile yanlış, sapla saman birbirine karıştırılmış, kafalar bulandırılmıştı.
Medine halkı ise şaşkındılar. Fitnecilerin söyledikleri kafalarını bulandırıyor, bu zihin karışıklığı iyi niyetli kişilerin zihinlerini de bulandırmış bulunuyordu. Bunlardan bazıları Hazreti Osman’a gelerek:
-Ey Müminlerin Emiri! Bize diğer şehirlerden gelen haberler sana da ulaşmıyor mu?
Diye sordular.
Hazreti Osman cevaben:
-Bana iyilik ve esenlikten başka bir şeyin ulaştığı yok. Siz benim yönetim işlerinde ortaklarımsınız ve Müminlerin de şahitlerisiniz. Bana bu konuda gelen haberleri iletin ve bana öğütte bulunun.
Dedi.
Onlar da:
-Diğer şehirlerde olup bitenleri öğrenmen için,  oralardan sana haberler getirmek üzere, güvendiğin adamlardan bazılarını göndermeni tavsiye ederiz…
Dediler.
Bunun üzerine Hazreti Osman:
Muhammed Bin Mesleme’yi Kufe’ye,
Usame Bin Zeyd’i Basra’ya,
Ammar Bin Yasir’i Mısır’a
Abdullah Bin Amr’ı Suriye’ye,
Özel olarak gönderdi.
Mısır’a giden Ammar Bin Yasir hariç olmak üzere, hepsi geri gelmişler ve şöyle rapor vermişlerdi:
-Ey insanlar, biz oralarda hoşumuza gitmeyen bir şey görmediğimiz gibi, oralardaki Müslümanların ileri gelenleri ile avamın dahi hoşuna gitmeyen herhangi bir şey tespit etmedik.
Ammar Bin Yasir ise Mısır’dan geri dönmemişti.
Mısır valisi Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh, Medine’ye bir mektup göndermişti. Mektupta Ammar Bin Yasir hakkında şunlar yazılı idi:
“Ammar Bin Yasir, orada bulunan bir grup insana meyletmiş, onlara uymuştur. Bu adamlar arasında da, Abdullah Bin sevde, Halit Bin Mülcem, Seydan Bin Hümran ve Kinane Bin Bişr bulunmaktadır.”

VALİLER TOPLANIYOR

Bu olaydan sonra Hazreti Osman, bütün şehirler ahalisine mektup göndererek şöyle demişti:
“… Ben bundan sonra valilerimi her mevsimin sonunda toplayıp, onlarla görüşeceğim. Medine halkı bana, bazı kimselerin etrafa küfredip durduklarını, vurup kırdıklarını haber verdiler. Bu konuda zarara uğramış veya böyle şeyler görüp işiten kimseler, mevsimin sonunda gelip uğramış oldukları haksızlıkları benden veya valilerimden istesin.
Doğruları söyleyenleri Yüce Allah mükafatlandırır.”
İslam Devleti’nin muhtelif şehirlerinde bu mektuplar okununca, Müslümanlar sevinçlerinden ağlamış, Hazreti Osman’a dualar etmişlerdi.
Daha sonra Hazreti Osman, bütün şehir valilerine mektup yazarak, onların hacc mevsiminde Medine’de toplanmalarını emretti.     
Ashabın ileri gelenleri de bu toplantıda hazır bulunmuşlardı.
Bütün valiler görüşlerini bildirdiler ve kendi yaptıkları icraatları savundular.
Özel görevlilerin raporlarında, herhangi bir haksızlığın olmadığını hatırlattılar.
Ayrıca Hazreti Osman’a da, temennilerini bildirdiler.
Mısır Valisi Olan Abdullah Bin Sa’d da toplantıya gelmişti. Hazreti Osman’a görüşlerini özet olarak şöyle bildirdi:
“Halka haklarını ver. Ama O’nların da devlete karşı yükümlülükleri vardır. Bu yükümlülüklerini de yerine getirmelerini kendilerinden iste. Onları kendi halleri üzerine bırakma…
Huzursuzluk çıkaran elebaşlarını cihada sevket. Onları askere al. Onlardan görev iste.
Halk daima mala ve paraya karşı tamah içindedir. Elindeki mallardan onlara bol bol ihsan et de, onların kalplerini ısındır..”
Diğer valiler de değişik şeyler söylediler. Ashaptan da dileyenler konuşarak hatalı icraatları ortaya koydular.
Bir kısım yanlış anlamalar düzeltildi, bazı hatalar kabul edildi ve telafi edileceğine dair sözler verildi.
Bir takım kararlar alınmıştı. Mesela:
Muhaliflerin cihad ile meşgul edilmesi, elebaşlarının askere alınması, bazılarının mal karşılığı gönüllerinin alınması, ıslahı kabil olmayan fitnecilerin bertaraf edilmesi için valilerin inisiyatif kullanması kararlaştırıldı.
Güzel bir hava oluşup dağıldılar.

FİTNECİLER DURMAK BİLMİYOR

Valiler toplantısı vilayetlerde havanın yumuşamasına sebep olmuştu ama, fitnenin önü kesilememişti.
Çünkü münafık ve fitneciler hiç durmaksızın çalışıyorlardı.
Şam Valisi Muaviye, Hazreti Osman’a, öldürülme tehlikesi olduğu gerekçesiyle kendisini Şam’a  götürmeyi teklif ettiyse de, O buna razı olmadı.
Vali ve kumandanlar Medine’deki toplantıya gitmişlerken, fitneciler onların yokluğundan istifade ile, yer yer ayaklanmalar başlatmak istedilerse de, buna muvaffak olamamışlardı.
Fitne kazanı fokurdaya fokurdaya yeniden bütün vilayetleri sarmaya başlamıştı.
İşin içine sahtekarlıklar da karışmıştı. Mesela:
Vilayetlerdeki halka hitaben bir takım mektuplar yollanıyordu. Bu mektuplar, Hazreti Ali, Hazreti Aişe, Hazreti Zübeyr, Hazreti Talha gibi halkın gönlünde taht kurmuş büyüklerin ağzıyla yazılmış sahte mektuplardı. Halk isyana teşvik ediliyor, Hazreti Osman’ın devrilmesi için kışkırtılıyordu.
İçinde fitnecilerin de bulunduğu topluluklar, İslam devletinin merkezi ve Hilafet Makamı’nın bulunduğu Medine’ye gelmişler, temas, teklif, tehdit ve zorbalıklarına başlamışlardı.
Hazreti Osman’ın yardımcısı Mervan Bin Hakem’in bir takım yanlış davranışlar içine girmesi de, halkı daha çok tahrik ediyordu.
Başta Hazreti Aişe Validemiz ve Hazreti Ali olmak üzere, sahabenin ileri gelenleri Hazreti Osman’a başvurarak fitneyi önleyici tedbirler alınmasını istiyorlardı.
Bu tedbirlerin başında ise, Mısır Valisi bulunan Abdullah Bin Sa’d’ın ve merkezde Hazreti Osman’ın yardımcısı bulunan Mervan Bin Hakem’in görevden azledilmesi geliyordu.
Bu tedbirlere dair Hazreti Osman’ı ikna ediyorlar, fakat Mervan Bin Hakem, çeşitli atraksiyonlarla bu kararın uygulanmasını her defasında boşa çıkarmayı başarıyordu.
Zorba ve fitneciler, Hazreti Osman’ın hilafetten düşürülmesi ve yerine yeni bir halifenin seçilmesini istiyorlar, bu maksatla ashaptan çeşitli kimselere teklifler götürüyorlardı.
Hazreti Ali, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr halifelik tekliflerini hep reddediyorlar, fitneye alet olmak istemiyorlardı.
Bu arada Mısır Valisi bulunan ve konumuzun öznesi Abdullah Bin sa’d, Medine’deki karışıklıkları öğrenerek hükümet merkezine hareket etti. Eyle denilen yere gelince Medine’deki isyanın büyüdüğünü, asilerin Hazreti Osman’ın evini kuşattıklarını, artık oraya yetişip tedbir alacak kadar zaman olmadığını (Başka bir rivayete göre Hazreti Osman’ın şehid edildiğini) haber alınca, bu sefer geri dönüp Mısır’a sahip olmayı denedi. Ama Mısır’a yaklaştığında da, Muhammed Bin Ebi Huzeyfe’nin Mısır’a hakim olduğunu öğrendi.
Bu şekilde Mısır’a da giremedi.
Filistin’e gitmeyi tercih etti ve orada ikamet etmeye başladı.
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’in son anlarını yazmazdan önce, biz yine Medine’deki olaylara dönelim:

MEDİNE İYİCE KARIŞIYOR

Bu arada Hazreti Ali, isyancılarla Hazreti Osman’ın arasını bulup, fitneyi söndürmek üzere yeni bir hamle başlattı.
Başta Hazreti Aişe Validemiz ve diğer Sahabei Kiram da, Hazreti Ali’nin bu yeni hamlesini yerinde bularak destek verdiler.
Yaptığı arabuluculuk faaliyeti neticesinde, Mısır Valisi Abdullah Bin Sa’d’ın görevden alınıp, yerine Muhammed Bin Ebi Bekr’in tayin olduğuna dair Halife emrini yazdırdı. Bu sefer olayların önünü, yazılan bu emrin hemen uygulamaya sokulması ile alabileceğini umuyordu.
Böylece isyancıları tatmin etmeyi umuyordu.
Nitekim bu emir, isyancıların ateşini söndürmüştü.
Abdullah Bin Sa’d’ın Mısır Valiliğinden azli, isyancıları diğer isteklerinden vazgeçirecek kadar önemliydi.Kendi aralarında yaptıkları istişareler neticesinde bu sonuca razı olmaya karar verdiler.
Medine’yi ve Hazreti Osman’ın evini kuşatma altında tutmakta olan isyancılar, böylece geriye, ülkelerine dönmeye başladılar.
Her bir isyancı topluluğu geldikleri şehirler yönüne aynı anda yola çıktılar.
Abdullah Bin Sa’d’ın yerine, Mısır Valisi tayin olunan Muhammed Bin Ebi Bekir, Mısır’dan gelmiş bulunan isyancılarla birlikte görev yerine gitmek üzere yola çıkarıldı…
Medine rahat bir nefes almıştı.
Hem Hazreti Osman’ın evindeki abluka kaldırılmış, hem de, başta Hazreti Ali olmak üzere, diğer Sahabei Kiram’ın kapılarını aşındıran kalabalıklar yok olmuştu.

Yeni Vali ile beraber, Mısır’a görevli gönderilen sahabeler ile, Mısır’dan şikayetçi gelmiş olanlar, birlikte Medine’den çıkınca, yeni ve hiç beklenilmeyen bir olay zuhur etti.
Mısıra gidecek kafile Medine’den biraz uzaklaşmış iken, bir zenci kölenin, devesini sürerek ileri doğru hızlıca gitmekte olduğunu gördüler. Şüpheli hareketlerinden dolayı durdurulup üstü aranan kölenin, su matarasının içine gizlenmiş bir mektup taşıdığı anlaşıldı… Mektup görevden alınmış bulunan Mısır Valisi Abdullah Bin Sa’d’a yazılmıştı. Altında Halife Hazreti Osman’ın mührü bulunan mektupta şöyle yazıyordu:
“Muhammed Bin Ebi Bekir, falan ve filan kişilerle sana doğru yola çıktılar geliyorlar. Onlar sana gelince bir çaresini bulup idam et. Yeni bir emir gelinceye kadar, vazifende kal. Senden şikayet için gelip dönmüş olanları hapset, yeni bir emir gelinceye kadar bırakma.”
Başta isyancılar ve yeni vali Abdullah Bin Ebi Bekir olmak üzere, şaşkına döndüler. İçinde kendilerinin bir kısmının idam, bir kısmanın da hapis emirleri bulunan bu mektuptan dolayı, feverana kapıldılar.
Hep beraber geri döndüler. Medine’ye son derece kızgın ve kararlı olarak geldiler.
Ashabın ileri gelenlerini toplayıp, mektubu gösterdiler ve olayı anlattılar.
Aralarında sulhu temin etmiş bulunan Hazreti Ali, son derece üzüldü, utandı.
Diğer vilayetlere geri dönmekte olanlar da bu olayı duyunca yoldan geri gelip tekrar Medine’yi kuşattılar… Hepsi tedirgin ve kızgındı.
Hep beraber Hazreti Osman’a gittiler:
-Bu deve senin midir?
Diye sordular.
Hazreti Osman:
-Evet!
Dedi.
-Bu köle de senin midir?
Dediler.
Hazreti Osman:
-Evet!
Dedi.
Sonra mektubu gösterdiler:
-Bu mektubu sen mi yazdın?
Diye sordular.
Hazreti Osman:
-Hayır! Ben yazmadım. Yazması için kimseye de emir vermedim!
Dedi.
-Peki bu mühür kimin, senin değil mi?
Diye sorduklarında Hazreti Osman:
-Evet benim mührüm!
Diye cevaplayınca bu sefer:
-Ya nasıl oluyor da, senin kölen, senin devene binmiş, senin mührünü taşıyan bu mektubu, Abdullah Bin Sa’d’a götürüyor? Senin haberin nasıl olmaz?
Diye yeni bir soru sordular.
Hazreti Osman:
-Bu mektubu ben yazmadım, yazılmasını kimseye emretmedim, köleyi de Mısır’a ben göndermedim…
Diyerek yemin etti.
Bunun üzerine Muhammed Bin Ebi Bekir:
-Osman yalan söylemez, bu iş Mervan’ın işidir.
Dedi.
Yazıya iyice bakınca bu yazının Mervan’ın yazısıyla aynı olduğunu anladılar.
-Bize Mervan’ı teslim et!
Dediler.
Hazreti Osman Mervan’ı onlara teslim etmekten kaçındı. Mervan o zaman Hazreti Osman’ın evinde bulunuyordu.
Bu olay Hazreti Osman’ın evini yeniden kuşatmış olanları çileden çıkarmıştı.
Bazı kaynaklar bu köle, deve ve mektup olayının fitneciler tarafından tamamen düzmece olarak uydurulduğunu söylemektedirler.
Kısa süre içinde isyan çığırından çıkmıştı. İhtilal olaylarının karakteristik işleyişi başlamış, inisiyatif kötü maksatlı kişilere geçmiş bulunuyordu.  Hazreti Osman’ın kanını dökmek için fırsat kollamaya başladılar. Asilerin attıkları oklar sebebiyle başta Hazreti Ali ve oğulları olmak üzere ashaptan çokları yaralanmıştı.
Hazreti Osman o güne kadar kuşatma altında tutulurken dahi dışarı çıkabiliyor, mescide gidiyor, halka namaz kıldırabiliyordu. Ama artık evden çıkmasına müsaade edilmemeye başlandı. Eve yiyecek ve içecek de sokulmuyordu.
Ashap’tan Abdullah Bin Selam, asilere nasihat etmek istedi. Söyledikleri şunlardı:
-Ey kavim! Sakın ola ki kılıç sıyırmayın! Eğer sıyırırsanız, bundan sonra o kılıcı bir daha kınına koyamazsınız. Yazık size ki, Sultanınız kamçı ile kaim oluyor. Eğer O’nu öldürürseniz ondan sonra artık kılıçla kaim olur. Yazık size ki şu şehriniz Medine meleklerin tavaf ettikleri bir yerdir. Eğer O’nu öldürürseniz onlar şehrinizi terk ederler, yazık olur…
Her ne zaman bir peygamber öldürüldüyse, yetmiş bin; bir halife de öldürüldüyse de otuz beş bin insan daima öldürülegelmiştir.
Asiler bu söz üzerine:
-Behey Yahudi oğlu! Bize öğüt verecek sen mi kaldın?
Diyerek yanından uzaklaştılar.
Şerli işlerine devam ettiler
Evde bulunanlar silah kullanmak ve isyancılara karşı savaşmak istedilerse de Hazreti Osman onlara izin vermedi.
Kan dökülmesini istemiyor, insanları da tehlikeye atmaktan çekiniyordu.
Hazreti Osman adeta şehit edileceğini bilerek hareket ediyor gibiydi. Başta Buhari olmak üzere meşhur hadis kitaplarında yazdığına göre, Hazreti Osman şehit edilmeden kısa süre önce Peygamber Efendimizi rüyasında görmüştü.
Peygamber Efendimiz O’na: yarın beraber iftar edeceklerini müjdelemişti.
Hazreti Osman şehid edilirken oruçluydu.

HAZRETİ OSMAN’IN ŞEHİD EDİLMESİ

Hazreti Osman, Mervan’ı asilere teslim etmiş olsa idi, belki kendisi kurtulabilirdi. Ama bu da hukuk adına bir cinayet olurdu: Sorgusuz sualsiz linç…
Hazreti Osman’ın şefkati ve yumuşaklığı buna razı olmadı.
Böylece başına bu uğursuz işler geldi.
Sonunda Mısır Vilayeti’nden gelmiş olan ve fitnecilerden içleri kinle doldurulmuş bulunanlar, Hazreti Osman’ın odasına girerek O’nu kılıç darbeleriyle şehit ettiler. (Hicri:35)
O’nu korumaya çalışan eşi Naile Binti Ferafisa’nın da parmakları kesildi.
O sırada Kur’an okumakta olan Hazreti Osman’ın kanı mushafın üzerine aktı.
Kanın aktığı Kuran Ayeti; “Feseyekfikehümüllah… – Onlara karşı Allah sana yeter” Ayeti idi.
Bu Mushaf ve ilgili kan dökülen sayfası, halifeden halifeye intikal ederek, Osmanlılar’a gelmiş ve Topkapı Sarayı’nda, Mukaddes Emanetler Dairesi’nde muhafaza edilmektedir. Ayrıca da, 5 adet kılıcı da yine Topkapı Sarayı’nda Mukaddes Emanetler dairesinde muhafaza edilmektedir.
Zalim ve katiller, Beytülmal’i de yağmaladılar. Hazreti Osman’nın defnini de engellemiş olduklarından, ancak hanımı Naile’nin çabalarıyla akşam ile yatsı arası çok sınırlı kişi tarafından defin işlemi gerçekleştirilebildi.
Hazreti Osman’nın cesedi, Cennet Ül Baki mezarlığının yanında bulunan Haşşükevkeb denilen yerde toprağa verilmişti.
Burası Hazreti Muaviye’nin halifeliği zamanında Cennet Ül Baki mezarlığına birleştirilmiştir.
Cennet’le müjdelenen on sahabiden biri olan Hazreti Osman’ın, akıtılan kanı, fitnenin kırılarak açılan kapısı olmuş, sonra asırlarca bu konuda Müslümanlar, birbirlerinin kanını akıtıp durmuşlardır.
Bu yara günümüzde bile kapanmış değildir.

ABDULLAH BİN SA’D BİN EBİ SERH’İN VEFATI

Abdullah bin Sa’d, Miladi 656 (H.36) Senesi’nde, bir rivayete göre Askalan’da, bir rivayete göre de Remle’de vefat etti.
Vefat ettiği yıl içinde, Hilafet sebebiyle, Hazreti Ali Ve Hazreti Muaviye arasında çekişmeler devam ediyordu.
Abdullah Bin Sa’d, herhangi birisine biat edemeden vefat etti.
Fitneden fücurdan devamlı kaçınır ve şöyle dua ederdi:
“Ey Allah’ım! Benim en son amelimi sabah namazı olarak nasip et!”
Bir gün sabah namazına durmuştu. Birinci rekatta Fatiha ve Adiyat Suresi’ni okudu. İkinci rekatta da, Fatiha ve başka bir Sure okuduktan sonra, sağ yanına selam verdi. Sol tarafına selam verirken ruhunu teslim etmişti…
Peygamber Efendimize Selat ve selam olsun. O’nun ailesi ve güzide sahabelerinden ve onları takip edip iman ile Darı Beka’ya intikal eden, bütün Müminlerden Allah razı olsun…

TOP