SON CÜMLELER

SON CÜMLELER

Peygamber Efendimizin, kanlarının heder edildiğini haber verdiği, 15 kişinin hayatını beraberce okuduk.
Bir iki değişik rivayette, bu sayı 10,12, 14 olarak da verilmiştir. Ayrıca listede ismi bulunmayan bir iki kişi de, bazı rivayetlerde zikredilmiştir.
Bence burada, kişi isimleri veya sayıdan çok, olayların içinde geçen ibretli sahneler önemlidir.
Şu Ayeti Kerime’yi hep hatırda tutmak zorundayız:
Ahzab Suresi:
21. Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.
Bu Ayeti Kerime’nin ışığında, bize her şeyiyle örnek olduğunu kabul ettiğimiz, Peygamber Efendimizin bu şahıslara karşı davranışları ve onlar hakkında verdikleri hükümler, Kuranı Kerim’in hükmünün geçerli olduğu Kıyamet’e kadar bizlere örnek teşkil edecektir. Çünkü yukarda zikredilen Ayeti Kerime bunu açıkça belirtmektedir. Benzer başka Ayeti Kerimeler’in de mevcut olduğunu biliyoruz.
Bu 15 insanı tetkik ettiğimizde, üç ana grupta toplayacağımız suçlar dolayısıyla kanlarının heder edildiğini görürüz:
Bunların bir kısmı zalimdir. Peygamberimiz ve Müslümanlara fiilen, yahut da alay ederek, zulmetmişlerdir. Zalimlere elebaşılık yapmışlardır. Ya da yardımcılık ve yardaklık yapmışlardır.
Bir kısmı katildir haksız yere adam öldürmüşlerdir. Ya da öldürenlere yardım etmişlerdir. Öldürmenin ötesinde, öldürdükleri kişilerin cansız vücutlarını, hunharca kesip, biçip, ciğerini söküp, yiyip ya da benzer yollarla vahşet uygulamışlardır.
Bir kısmı ise hain ve mürteddir. Yani verilen görevleri yaparken ihanet etmişlerdir. Döneklik yapmışlardır, dinden çıkmışlardır.
Dikkat edilirse bu listedeki kişilerin her biri, bu üç grupta topladığımız suçlardan birisini, ikisini, veya hepsini birden işlemişlerdir.
Bu haliyle hiç birisinin masumiyet iddiası olamaz. Her biri öldürülmeyi hak etmiş kimselerdir.
Peygamber Efendimizin, bir barış, insanlık ve rahmet Peygamberi olduğu gerçeğini, gölgelemek isteyen bazı art niyetliler, bu kişiler için verilen öldürülme emrini dillerine dolamaya kalkışmışlardır. Onlara göre bu emirler, adi bir öç alma duygusu ile verilmiş olup, insaf ve merhametle bağdaştırılması zor olan ölüm emirleridir.
Bundan büyük bir iftira olabilir mi?
Olayları ayrıntıları ile okuduk. Öldürme emirlerini ve ayrıntılarını inceledik. Bunları sebep ve sonuçları ile gözden geçirirsek ortaya çıkan manzara şudur:
Öncelikle Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman kan dökülmesindan yana olmamıştır. Ortalığı yatıştırıp sükunet getiren Hudeybiye Barış sürecinin devam etmesinden yanadır. Bunun için elinden gelen tüm çabayı harcamıştır. Antlaşmayı bozan taraf Beni Bekir ve Kureyş birlikteliğidir. Bunda en ufak bir tereddüt yoktur. Peygamber Efendimiz onların yapmış oldukları bu hatalarını tamir etmeleri için önlerine seçenekler koymuştur. Böylece barış sürecinin bozulmadan devam etmesini arzu buyurmuşlardır.
Hatırlayalım neydi o seçenekler:
Huzaa Kabilesinden öldürülenlerin diyetlerinin ödenmesi halinde, antlaşma ve barış süreci devam edebilecekti. Hem Beni Bekirliler, hem de Kureyşliler bu teklife yanaşmadılar.
Bu teklif kabul edilmez ise, Kureyşileler’e, Beni Bekir’i himayelerinden çıkarmaları teklif edilmişti. Böylece Mekke ve Kureyş ile barış süreci devam ederken, Beni Bekir’le katliam için hesaplaşılmış, böylece de  Mekke’yi de içine alacak olan, genel bir savaşın çıkması önlenmiş olacaktı. Kureyşliler bu teklife de olumlu bakmadılar.
Hem antlaşmayı bozup hem de tamir edilmesinden yana hiçbir adım atılmaması demek, üçüncü şıkkı, yani bir savaş olmasını istemek ve kabul etmek demekti.
Böylece Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar için, savaş ve fetihten başka bir seçenek kalmamış oluyordu.
Görülüyor ki barışın devam etmesini arzulayan taraf, Sevgili Peygamberimiz, savaş isteyen taraf da, Kureyş Ve Beni Bekir’dir. Efendimizin barış, huzur ve rahmet Peygamberi olduğu gerçeği, bu olayda gün gibi aşikardır.
Gelelim bu öldürülme emirlerine!
Peygamberimizin bütün çabalarına rağmen, barış süreci sona ermiştir. Mekke artık fethedilecektir.
O güne kadar küfrün ve şirkin başkenti olan Mekke!
Müslümanların kıblesi olan Mekke!
Peygamberimiz ve Müslümanların doğup büyüdükleri, evlerinin ve yakınlarının halen orada bulunduğu Mekke!
Allah’a ortak koşulan putların yuvası haline getirilen Mekke!
Peygamberimiz ve Müslümanlara bunca eza, cefa yaparak, olmadık engeller çıkaranların yaşadığı şehir Mekke!
Müslümanların geride bıraktığı mallarının, mülklerinin yağmalandığı, geride kalan aile ve yakınlarına zindan edildiği Mekke!
Katillerin, hainlerin, mürtedlerin sığınağı olan Mekke!
Allah’ın haremi olması gereken Mekke!
İslam’ın kıblesi olması dolayısıyla, tertemiz bir sembol olması gereken, Kabe’yi içinde barındıran Mekke!..
Böyle Mukaddes bir şehre girmekte olan Peygamber Efendimiz ve ordusu, kan dökmemek için tüm tedbirleri almıştır. Reisleri ile haberler gönderilmiş, münadilerle sokaklarda ilan edilmiş, kan dökülmemesi için çağrılar yapılmıştır.
Ancak ortada bir sorun vardır:
Küfrün elebaşları, katil, mürted ve hainler halen burada ikamet etmektedirler. Fetihten sonra bunların bu şehirde oturmalarına müsaade etmek demek, Kabe ve Mekke’nin temizlenmesi gayesi ile çelişen bir netice ortaya çıkaracaktır. O halde, fetih esnasında bu durumun önlenmesi gerekecektir.
Bu elebaşıları için ölüm emri verilmesinden başka çare var mıdır?
Lakin olaya biraz daha geniş açıdan bakılırsa, özellikle kaçacak olanların takip edilmemesi, orduya ve komutanlara tembih edildiği, ayrıca bunun şehirde ilan edildiği, su götürmez bir gerçektir.
Adeta öldürülmeleri emredilen bu suçlulara, Mekke’yi terk etmeleri, kaçmaları ve canlarını kurtarmaları için ihtar gönderilmiş gibidir.
Nitekim bunların bir çoğu, Müslüman ordusu Mekke’ye girerken, şehirden kaçmışlardır. Hiç biri de takip edilmemiş, edilmeleri istenmemiş ve yakalanmamışlardır.
İstenseydi, Mekke zaten muhasara altında olduğundan, çıkış yolları kesilir, değil bir kişinin kaçabilmesi, dışarı kuş bile uçurtulmazdı.
Peygamber Efendimizin barışçı ve insancıl yönüne gölge düşürmek isteyenler bunları görmezlikten gelmektedirler.
Elbette maksatlı ve art niyetli olarak…
Yüce Peygamberimizin maksadı kan akıtmak olsaydı, verdiği ölüm emirleri istisnasız uygulanırdı. Hep beraber okuduk, 15 kişi için ölüm emri verilmiş, ancak kaç kişi infaz edilmiştir?
Hatırlayalım, bu 15 kişiden şu kişiler affedilmişlerdir:
İkrime Bin Ebi Cehil,
Hebbar Bin Esved Bin Muttalib
Hind Binti Utbe Bin Rebia
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh
Safvan Bin Ümeyye
Vahşi Bin Harb
Abdullah Bin Zebari (Zibara)
Enes Bin Züneym (Ed Di’li)
Kureyna (Fertena)

Şu kişiler de, bütün ihtarlara rağmen şehri terk etmemiş, gelip özür de dilememiş olmaları sebebiyle infaz edilmişlerdir:
Mıkyes Bin Subabet Ül Leysi
Huveyris Bin Nukayz
Abdullah Hilal Bin Hatal
Sare (Amr Bin Haşim’in azatlısı)
Kureybe (Ernebe)
Haris Bin Tulatıla

15 kişi için verilen öldürülme emri ancak 6 kişi için gerçekleşmiştir. Diğerleri ya bizzat, ya da aracılarla eman ve özür dileyerek affedilmişlerdir.
Bu kişilere eman verilirken, iman etmiş olma şartı da aranmamıştır. İman etmeleri tercihlerine bırakılmıştır.
İşte rahmet, merhamet ve insanlık budur.
Görüldüğü yerde öldürülme, kanı heder edilme, ölüme mahkum etme gibi kavramları diline dolayıp, Efendimize leke kondurmaya çalışanlar, olayları bu gözle görmelidirler. Ayrıca Peygamberimize olan bakışlarını bu iftiracı ve maksatlı  kişilere göre ayarlamış olanlar varsa, lütfen ayrıntıları okuyarak yeniden düşünmeleri gerekir.
Kanı heder edilenler tek tek incelenirse, çok enteresan bilgilere ulaşılmaktadır:
Affedilen 9 kişiye baktığımızda, Peygamber Efendimiz, kimisine eman verirken, ayağa kalkıp sevinç gösterisi yapmış, kimisi içinse adeta istemeyerek eman vermiştir. Birazcık ayrıntıya girmeye ne dersiniz?
Zulme önderlik yapmış, sayısız suçlar işlemiş, üstelik Mekke’yi fethe gelen Müslüman askerlere silah çekmiş bulunan bir İkrime’yi, bir Safvan’ı, kayıtsız şartsız affetmiştir. İkrime daha şehadet getirmeden önce, O’nu ayakta karşılamış, sevincinden üzerindeki ridası yere düşmüş ve kendisine iltifat etmiştir.
Safvan ise iman edip etmemek için 2 ay mehil istemiş, 2 ay yerine, 4 ay mehil tanınmıştır. Üstelik kendisinin kalbini kazanmak için de çok büyük meblağlar tutan ikramlar yapılmıştır.
Sevgili Amcası Hazreti Hamza’nın ciğerlerini söküp yemiş olan Hind Binti Utbe de, eman alırken herhangi bir ayıplanmaya veya zorluğa maruz kalmamıştır. Yine O’nun ciğerlerini söküp Hind’e götüren Vahşi de, eman almış ve ceza görmemiştir. Ancak acılarının tazelenmemesi için yanına gelip gözüne gözükmemesi istenmiştir ki, bu Vahşi’ye verilen bir ceza değil, Hazreti Hamza’ya duyulan sevgi ve özlem dolayısıyla O’nu kaybetmenin acısını tekrar yaşamaması ve acı anıların tazelenmemesi içindir.
Sevgili Kızı Zeyneb’in ölümüne sebep olmak başta olmak üzere, daha birçok suça imza atmış bulunan, Hebbar Bin Esved’i bile, kolayca bağışlamıştır.
İhanet suçunu işleyen, Mikyas Bin Sübabet Ül Leysi ve Abdullah Hilal Bin Hatal katledilirken, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’e eman verilmiştir. Verilmiştir ama, nasıl verilmiştir?
En sevdiği kişilerin başında bulunan Hazreti Osman araya girmiş, O’nu Peygamberimize, elinden tutarak getirmiş ve iman ettiğini bildirmiş olmasına rağmen, uzun müddet eman vermemiş ve susmuştur. Hatta yüzünü her defasında O’ndan başka tarafa çevirmiştir. Daha sonra izah buyurduğuna göre de, böyle yapmasının sebebi olarak, O’nun boynunu vuracak bir kişiyi beklemiş de, ondan eman vermek istememiştir.
Mikyes Bin Sübabe’nin, Abdullah Bin Hilal Bin Hatal’ın ve Abdullah Bin Sa’d’in suçları ne idi de, böyle davranmıştı?
Göreve ve mücadelesini verdikleri davaya ihanet, döneklik, irtidat!..
Bu suçların, böylece diğer suçlardan daha ağır olduğu neticesi çıkarılmaktadır. Adeta Hazreti Osman gibi bir kişi arada olmasa, Abdullah Bin Sa’d’ı affetmeyecek, eman vermeyecekti diye düşünmek de mümkündür.
Sonunda O’nu da affetti. Eman verdi, biatını kabul buyurdu. Ama sonuna da bir bakıp ibret almak gerek:
Affedilen ve iman tazeleyen Abdullah Bin Sa’d,  sonra çok büyük hizmetlere imza atmış bir sahabedir. Uzun yıllar cihada katılmış, başarıyla valilik ve komutanlık yapmış, Afrika’nın büyük bir kısmını fethetmiş, Kıbrıs adasının fethinde, büyük hizmetleri geçmiş, o dönemden önce meydana getirilmiş en büyük düşman donanmasını üçte bir kuvvetle imha etmeyi başarabilmiş bir insan…
Ama bütün bu büyük hizmetlerine rağmen, sicilindeki ihanet suçundan bir türlü yakasını kurtaramamıştır. Kazanmış olduğu büyük deniz zaferi esnasında, sahabelerden ileri gelenlerin, O’nun hakkındaki sözlerini hatırlayalım:
O gün Müslüman ordusunda görevde bulunan ashaptan, Muhammed Bin Huzeyfe ve Muhammed Bin Ebi Bekir, gevşeklik göstererek görevlerini aksatmışlardı. Sebebi sorulduğunda ise şu cevabı vermişlerdi:
“-Halife Osman, Resulullah’ın ashabını memuriyetlerden çıkararak yerlerine, vaktiyle yine Resulullah’ın kanının dökülmesini emir buyurduğu Abdullah Bin Sa’d gibilerini getirdi. Bu çeşit adamların emri altında can ü gönülden nasıl harbedebiliriz?”
Hazreti Osman’a karşı ayaklananları teşvik eden fitneciler, en önemli sebep olarak, hep Abdullah Bin Sa’d’ı göstermişlerdir. O’nun bu kadar başarıları bile, zamanında işlediği ve affa uğradığı ihanet suçunu, toplum nazarında unutturmaya yetmemiş, bu suçu daima kendisine karşı alınan tavırlarda belirleyici olmuştur.
Hazreti Osman’a karşı hoşnutsuzluklar baş gösterdiğinde, Hazreti Ali, Hazreti Aişe, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr dahil, ashabın ileri gelenleri hep, Abdullah Bin Sa’d’ın görevden alınması telkin ve tavsiyelerinde bulunmuşlardır. Bunda başarılı da olmuşlardır ama, Hazreti Osman’ın bu azil emri yine başkaları tarafından engellenmiş olmasıyla, İslam tarihinin en kötü olaylarından biri olan, Halife Hazreti Osman’ın şehid edilmesi olayı gerçekleşmiştir.
Elbette olaylar Hazreti Osman’ın şehid edilmesi ile durulmamış, İslam tarihi çok kanlı olaylara sayfa açmak zorunda kalmıştır. Sıffin ve Cemel olayları, Hazreti Ali’nin Şehid edilmesi, Kerbela olayları ve günümüze kadar gelen tefrika belaları…
Bütün bunların tetikleyicisi Hazreti Osman’ın şehid edilmesi olayıdır denebilir. Hazreti Osman’nın şehid edilmesini tetikleyen sebeplerin en başında da, Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh’in etkili bir konuma getirilmesinin, fitneciler tarafından eski sicili kullanılarak istismar edilmesidir.
Alınacak derslerin birisi de, işte bu hıyanet suçunun affedilse bile, leke izinin çıkarılmasının ne kadar zor olacağı hususudur.
Abdullah Hilal Bin Hatal’ın ihaneti de, çok konuşulmuş, Peygamberimiz ve Müslümanların çok ağırına gitmiştir.
Hatırlayalım, Peygamber Efendimizin bugünkü tabiri ile Maliye Bakanlığı’na kadar yükselmiş bir kişi, yardımcısını öldürerek, topladığı zekat mallarını zimmetine geçirip, dinini de terk edip ihanet etmişti. Bu kişi fetih günü Kabe örtüsü altına sığınmış olarak bulunmuş ve Peygamberimizin verdiği ikinci bir emirle katledilmiştir.
Kendisine verilen görevlere ihanet etmek, beytülmali soymak, adam öldürmek, dinden çıkmak, alay etmek…
Hak ettiği cezayı görmüştür. 
Bütün bu olaylar bir şeyi daha gösteriyor.
İnsan fıtratının bir özelliğini…
Her insanoğlunun, en çukurda iken bile, önüne çıkan fırsatları değerlendirerek zirveye çıkabileceği, en zirvedeyken bile, nefis ve şeytanın iğvaları ile aşağıların en aşağısına yuvarlanabileceği ihtimali.
Peygamber halkasında bulunsa bile, en zirveye çıkmış olsa bile…
Çukurda bulunan kişilerden asla tamamen ümit kesilmemesi gerektiği, zirvede bulunan kişiler için de, hep tehlikelerle dolu bir yolun bulunduğunun göz önünden uzak tutulmaması…
En zirvede görev yapanlara bakalım:
Abdullah Bin Hilal Bin Hatal!
Peygamber Efendimizin zekat memuru!..
Bir gün nefsindeki mal hırsı galip gelebiliyor. Peygamber’e rağmen, kaynağından kana kana içtiği İslam şerbetine rağmen!
Abdullah Bin Sa’d Bin Ebi Serh!
Vahiy Katibi!..
Her şey gözünün önünde cereyan ediyor. Kuran Cebrail Aleyhisselam tarafından Peygamberimize getiriliyor, O da, kendisine ifade edip yazdırıyor. Pınarın kaynağından sulanıyor denebilir. Bütün bunlara en yakın şahit!..
Buna rağmen nefsinin gurur ve kibrine yenilebiliyor ve hem görevine, hem de Sevgili Peygamberimiz ve Müslümanlara ihanet edebiliyor. Ne büyük, ibretlik bir olay!..Alınacak ders bence şudur:
Hiç kimse bulunduğu yerde, sonuna kadar duracak bir özellikte değildir. Bir çukurda debeleyen rezil ve zelil bir kişi, bir bakmışsınız, öyle bir amel işler ki, zirveye tırmanıverir.  Keza zirvede bulunan birisi, nefis ve şeytana, yahut mal madde, makam, şöhret veya şehvet hevesine yenik düşebilir.
Müslüman bulunduğu makamı koruyabilmek ve yeni makamlar kazanabilmek için, mütemadiyen Ameli Salih işlemeye özen göstermelidir. Hep nefsin ve şeytanın aldatması tehlikesi içinde bulunduğunu, hatırda tutmalıdır.
Bir önemli husus da şu olmalıdır:
Gerek Peygamber halkalarında, gerekse onlardan sonra zulüm ve zalimlerin yaygın olduğu dönemlerde, Müslümanların bir araya gelerek oluşturdukları birlikteliklerle, Kuran’ın emirleri doğrultusunda yapmaya mecbur oldukları, kötülüklerin meni ve iyiliklerin yaygınlaştırılması çalışmalarında; içerden kendisine çok güvenilen bazı kişilerin döneklik ve ihanetleri yüzünden çalışmaların aksatıldığı olagelen hadiseler arasındadır. Hatta bazı kuruluşların böyle içten çökertildikleri de, sık görülmüştür.
Müslümanlar yaptıkları bu tür faaliyetlerde, her türlü tedbiri almakla yükümlüdürler. Ancak kişiler hakkında zahire göre işlem yaptıkları ve yapmak zorunda kaldıkları için, kötü maksatla aralarına dahil olanları önceden sezememekte ve aldanmaktadırlar. Halka içinde olan ve sonradan nefis, veya şeytanın aldatması ile, şöhret, servet, şehvet gibi, insanları yoldan çıkaran etkenlerle ihanet çizgisine gelenler de olmaktadır. Peygamber halkalarında bile.
Halkadaki diğer Müslümanların bu nevi ihanetleri gördüklerinde, bunu insanların zayıf karakterli oluşlarına hamletmeleri, ona göre vaziyet almaları gerekmektedir. Savundukları davanın aslı ile bir ilgisinin bulunmadığı bilinmelidir. O kişiyi iyi niyetlerle halkaya dahil etmiş olanlar elbette müneccim değildirler ve müneccimlik yapmak  zorunda da değildirler. Zahire göre amel edip karar almaktadırlar. Dünya herkes için imtihan dünyasıdır. Herkes   bu imtihanı kazanacak diye de bir kayıt yoktur. İman ve Ameli Salih sahipleri kazanacak, şeytana ve nefsine yenilenler kaybedecektir. Şeytan ve nefis ise herkesin başında, her kademedeki makamların üzerinde bir Demoklesin kılıcıdır.
Kişilerin tedbir alması ve iyi bir istihbarat ağının kurulması elbette her zaman yapılması gereken işlerdendir.
Falanca kişi veya kişiler, en güzel bir makamda iken, ya da öyle bir makamı işgal ettiğini düşündüğümüz bir zatın yanında ve himayesinde bulunuyorken, O’nun eli altında yetişmiş oldukları düşünülürken, günün birinde ihanet etmiş olabilirler. Bu kişi veya kişiler bir Peygamber halkasında bile bulunmuş ve ihanet etmiş olabilirler. Böyle olursa, dünyanın sonu demek değildir. İnsan fıtratındaki zayıflığın bir neticesidir diye düşünmeliyiz. Onları ihanete sürükleyen tehlikelerin aynısının, kendi başımızda da bulunduğu gerçeğini asla gözlerden uzak tutmamalıyız.
Böyle oldu diye, nasıl ki Peygamber’e karşı güvenimiz sarsılamayacaksa, öyle hainleri başta etrafına dahil etmiş, onlara en mahrem görevleri vermiş bile olsa, bu kişilere karşı,   hele hele İslam’ın ve davanın safvetine karşı, şüphe içine düşmek, güven bunalımına girmek, asla Müslüman’a yakışmaz. Böyle bir ihanet gördüğünde kişi, O ihanetçiyi kınamakla birlikte, kendi nefsinin de bir gün, başına böyle bir bela açabileceğini düşünerek, Ameli Salih işlemeyi çoğaltmalı ve Allah’a iltica etmelidir.
Görev suistimalcilerine, döneklere, hainlere, mürtedlere bakarak, moral çöküntüsüne girmeleri, Müslümanlara yakışmaz.
İslamiyet kendinden önceki kötülükleri ve günahları siler atar. Bu düsturun nasıl işlediğini okuduk.
Yine okuduk ki; kişi inişli çıkışlı hayatında Müslüman olmuş, önceki günahları silinmişken, yeniden irtidat ve ihanet etmiş olsa bile, onun tekrar pişmanlık göstermesi ve islama dönmesi mümkündür. Bu takdirde yine aynı kaide işlemektedir. Yani önceki günahları silinmektedir. Ama herkesin sonunda, İman ve İslam’a dönmek için gerekli fırsatı, vakti ve imkanı bulamayabileceği de bir gerçektir.
Elbette kişilerin bu hareketlerinde, samimi mi oldukları, ya da başkalarını aldatmak için mi öyle göründüklerini bilmek mümkün değildir. Bu ancak Allah’ın bileceği işler cümlesindendir.
Bir başka altın öğüdü de okumuş ve öğrenmiş oluyoruz:
İkrime Bin Ebi Cehil’in iman etmek üzere  huzuruna gelirken, Peygamber Efendimizin, etrafındaki Müslümanlara söylediği söz çok önemlidir:
“-Ebu Cehil oğlu İkrime mümin ve muhacir olarak geliyor. Sakın babasına çirkin söz söylemeyin. Zira ölüye sövmek ölüye yetişmediği gibi, sağ olanları da incitir.”
Müslümanlar ölmüş gitmiş kötü kişilere söverek bir şey elde edemezler. Üstelik o kişiye muhabbet beslemesi muhtemel, ya da yakınlığı olan kişilerin de kalbini kırmış olurlar.
Mütemadiyen Ebu Cehiller’e küfretmek, İkrimeler’in düşmanlığının devam etmesini sağlayabileceği gibi, Hakyola  gelişini de engelleyebilir.
Yine dostluk ve düşmanlığın sınırlarını çizen Peygamberimizin şu öğüdü de ne kadar yerindedir:
“Dostunu günün birinde, aranızın açılabileceğini hesaba katarak, düşmanına da bir gün dost olabileceğini düşünerek itidalli ol.”
İnişli çıkışlı bir dünyada yaşıyoruz. Kişilere olan mesafemizi bu altın kurala göre ayarlamak zorundayız.
Çok önemli bir konu olarak da, bizzat Peygamber Efendimizin uyguladığı “Zekat Müessesesi” ne dikkat çekmek istiyorum.
İlgili bölümde okuduk:
Peygamber Efendimiz, Müslümanların zekatlarını toplayıp Beytülmal’e getirmek üzere, Zekat Memurları tayin buyurmuştur. Biraz tetkik ettiğimizde görüyoruz ki; Zekat Müessesesi bugün işlediği gibi değil.
Kuranı Kerim, zekat konusunda, aynı zamanda İslam Devleti’nin Başkanı da sayılan Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyuruyor:
Tevbe Suresi: 
103.Müminlerin mallarından zekat al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara dua et; çünkü senin duan, onlar için bir rahatlık ve huzurdur.  
Bu Ayeti Kerime’de, zekatın bizzat Hazreti Peygamber Efendimiz tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm Devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte, bu mali ibadetin müslüman toplum için önemi ve hikmetleri vurgulanmaktadır. Açıkça anlaşılıyor ki, zekat Müslümanların fert olarak kendi isteğine bırakılmamış, bizzat Devlet eliyle tanzim ve toplanması emredilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz, zekat memurları tayin ve göndermek suretiyle,      zekatı her sene muntazam şekilde Beytülmale almıştır. O’nun vefatından sonra halife olan Hazreti Ebu Bekir de, “Zekatı bundan böyle devlete vermeyeceklerini” bildirerek isyan eden kabile reislerini, askerî kuvvet göndermek suretiyle hizaya getirmiştir. Hazreti Ebu Bekir’in sözü meşhurdur:
“Vallahi onlar Hazreti Peygamber’e zekat olarak vermekte oldukları keçilerin değil kendilerini, yularlarını dahi vermeyecek olsalar, onun için bile savaş açarım!”
Yukarda yazdığımız Ayeti Kerime, İslam Devleti’nin Başkanı’na, Müslümanlardan zekat almasını emretmektedir. Bu emir bize, zekatın mutlaka, Devlet’çe alınarak dağıtılması gerektiğini haber veriyor. Bu Ayet’in gelmesinden itibaren, yaşadığı müddetçe, zekatlar hep Hazreti Peygamber’e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer devrinde, zekatın, Müslüman fertler tarafından, uygun gördüğü yerlere dağıtıldığına dair, en küçük bir belge ve işarete rastlanılamaz. Aksine, bütün delil ve rivayetler, bize zekatın Devlet’çe alındığını göstermektedir.
Yine bu Ayet’in ışığında, İslam bilginleri; Devlet Başkanı’nın bilgisi dışında, zekatı başka yerlere veya şahıslara vermiş olan bir mükelleften, Devlet Başkanı’nın, o zekatı tekrar tahsil edebileceğini ifade etmektedirler.
Bu günkü çağımızda, zekatın nasıl toplanacağına ve nerelere nasıl dağıtılacağına dair görüşlerini söyleyen ilim adamları; Müslümanların mutlaka bir “Zekat toplama ve dağıtma müessesesi” kurmaları gerektiğini, böyle bir müessese ile ancak sosyal yaralarımızın sarılabileceğini ifade etmektedirler. Böyle bir müessese kurulmasının isteğe bağlı olmadığını, tüm Müslümanların yapmaları gereken bir görev olduğunu da, açıkça beyan edip, sorumluluğumuzu vurgulamaktadırlar.
Bunları okudukça “Acaba bizim vermekte olduğumuz, ya da verdiğimizi sandığımız zekatlarımız, üzerimizden mükellefiyet olarak düşüyor mu?” diye hayıflanmamak ve ızdırap terleri dökmemek mümkün değil.
İslam dini, dünyaya yepyeni bir nizam ve bambaşka bir sistem getirmiştir. Daha önce görülmeyen, zekat gibi bir mali ibadet, ferdin vicdanına bırakılmamış, Devlet kuvvetleri tarafından tek bir bütçede toplanarak gerekli yerlere sarfedilmiştir.
Tevbe Suresi’nin 60 ncı Ayeti’nde açıkça yazıyor:
Zekatlar ancak:
1-Fakirler
2-Miskinler
3-Zekat memurları
4-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar
5-Köleler
6-Borçlular
7-Allah Yolunda cihad
8-Yolcular
Olarak sayılan 8 yere verilecektir.
Bu 8 yeri çok iyi incelemek ve irdelemek gerekir.
Zekat memurlarına, kölelere, kalpleri ısındırılacak olanlara ve de Allah yoluna, olarak sayılan sarf yerleri iyi anlaşılmalı ve uygulamada neler sağlayacağı hesap edilmelidir.
Yoksa “Zekat fakirin hakkıdır” diye genel kaideyi öğrenip, işin içine girmekten imtina etmek ve sıyrıldığını zannetmek, zekattan toplum olarak beklediğimiz faydaları göremememiz neticesini doğurur.
Herkes de böyle düşünüp, zekat konusunda alınması gereken kararlar alınmayıp, gerekli adımlar atılmaz ve  başı boş bırakılırsa, fert olarak hepimizin sorumluluğu devam edecektir. Üstelik yerine getirmediğimiz bu sorumluluk dolayısıyla, hem bu dünyada hesabımız ağır olmaktadır, hem de Huzuru Hakk’a varınca bu vebal dolayısıyla uğrayacağımız kötü neticeler bizi bekliyor olacaktır.
Peygamberimizin, Safvan Bin Ümeyye’nin iman etmesine sebep olan cömertliğini okuduk:
Mal hırsının tatmini!
Dinimizde insanların kalbini kazanmak çok önemlidir. Bu bazen güzel bir söz, bazen ona karşı asil bir davranış olabileceği gibi, bazen de bu örnekte olduğu gibi, mal hırsını tatmin yoluyla da olabilmektedir.
Mal ihsan ederek kalp kazanmak, dinimizde bir müessese olarak vardır.
Zekat’ın verilmesi gereken yerlerden biri de yukarda arz ettiğimiz gibi  “Müellefei Kulup=Kalplerin Isındırılması” şeklinde isimlendirilmiştir.
Bu müessese, İslam Devleti’nin, kaynağını gerek zekatla ve gerekse ganimet malları ile karşılayıp uyguladığı bir müessese şeklinde olmuştur.
İslam’ın ve Müslümanların zayıf olduğu dönemlerde sıkça başvurulan bu metot, İslam’ın yayıldığı, Müslümanların çoğaldığı dönemlerde uygulamadan kaldırılmıştır. Uygulandığı dönemlerde bu müessesenin, fiilen ne kadar etkili olduğunu böylece görmüş olduk.
Çevremizde bulunan servetleri inceleyen uzmanlar, bu servetlerin belli yüzdelerinin, yüzlerce milyar dolarlık meblağlar oluşturduğunu ifade eden çalışmalar yapmakta ve neticelerini yayımlamaktadırlar.
İnsanın hayretler içinde kalmaması mümkün mü?
Bu konudaki Ayet, Hadis, Allah Rasulü ve Hulefai Raşidin döneminin uygulamaları, bize zekatın Müslüman toplumdan ayrılmaz bir unsur olduğunu, İslam toplumunun zekatsız düşünülemeyeceğini, önemine binaen başlangıcından beri, İslam Devleti’nce organize edildiğini, diğer ibadetler gibi, idari yönden müeyyidesiz kalmadığını açıkça göstermektedir.
Bunu düzenleyen Ayeti Kerimelerin hükmü Kıyamet’e kadar baki olduğuna göre, Müellefei Kulüp ve Allah yolunda gibi, zekat sarf yerlerinin finase edilmesi, günümüz Müslümanlarının gündeminde olması gereken acil bir konu olarak önümüzdedir.
Yine okuduklarımızdan şunu çıkarabiliriz ki:
Allah’a şirk, küfür ve zulüm üzerine kurulan güçlü düzenlerde, Hakk savunucuları zuhur ettiğinde, önce onları görmezden duymazdan gelme taktiği ile başlayan bir süreç yaşanmaktadır. Hakk’ın sesinin kaybolması ve kitlelere ulaşmasının önlenmesi böyle mümkün olmazsa, alay etme dönemi başlatılmaktadır.
Alayla da sonuç alınmadığı takdirde, iftira, baskı ve zulüm metotları ile Hakk’ın sesi boğulmaya çalışılmaktadır.
Son merhale olarak da, şiddet ve savaşla Hakk’ın mesajının yeryüzünden silinmesi gayreti gelmektedirler.
Geçmiş Peygamberlerin hayatlarını okursak, Müşriklerin Peygamberimize uyguladıkları mücadele metotlarının, benzerlerinin daima uygulandığını görürürüz.
Peygamberimizle de son bulmamış olan bu metotları, Hakk’ın her canlanmaya başlamasıyla şer güçlerin uygulamaya soktuklarını da, dünyaya baktığımızda görmekteyiz.
Ama güneş ilelebet gizlenemez!
Hakk’a tabi oldukları için, zulüm ve baskı gören toplumlar, eninde sonunda galip gelen tarafın hep Hakk olduğunu, “Mekke’nin Fethi” dönemlerini yaşayıp, Hakk’ın kuşatıcı sevgi, barış ve kardeşliğinin sonunda üstün ve galip geldiğini her zaman görmüşlerdir.
Hamd Alemlerin Rabb’ı Allah’a mahsustur.
Salat ve Selam ise, O’nun Kulu ve Resulü olan Peygamberimize ve bütün Peygamberlerine olsun.
Başta Peygamber Efendilerimizin Aileleri ve Sahabeleri ile, onları İman ile takip etmiş bulunan ve iman ile Darı Beka’ya göçmüş bulunan, bütün Mümin ve Mümine kullarına Allah rahmet eylesin. Allah onlardan razı olsun.

TOP