ABDULLAH HİLAL BİN HATAL

KİMLİĞİ

Abdullah Bin Hatal, Beni Teym Ül Edrem Bin Galip sülalesinden bir şahıstı. İsminin Abdul Uzza Bin Hatal olduğunu söyleyenler vardır. Daha değişik bir isim rivayet edenler de vardır. Mesela Hilal Bin Abdullah Bin Abdi Menaf El Edremi de denmektedir.
Mekke’de Müslümanlığı kabul etmiş olduğundan, Medine’ye hicret ederek oarada bulunan Peygamberimizin halkasına dahil olmuştu.
Asıl ismi Abdul Uzza idi, Peygamberimiz bu ismi değiştirerek Abdullah olarak düzeltmiştir.
İhlas, samimiyet ve becerisiyle kendisini kabul ettirmiş olduğundan, Peygamberimiz kendisini zekat memuru olarak görevlendirmişti.
Önce zekat ve zekat memurluğu konusunda bazı bilgiler vermek yerinde olacaktır:

ZEKAT VE ZEKAT MEMURLUĞU

İslam’ın 5 şartı olduğunu hepimiz biliriz:
Kelimei Şehadet Getirmek
Namaz Kılmak
Oruç Tutmak
Zekat Vermek
Hacca Gitmek
Konumuz zekat olduğuna göre, diğer şartları atlayıp, o konuda genel bilgiler vermek gerekirse:
Önce zekatın mali bir ibadet olduğunu, mükellefinin de, belli bir miktardan fazla malı bulunan Müslüman kişiler olduğunu ifade edelim. Zekatın mükellefi zengin Müslümanlardır dedik, peki bu mükellefiyet kime karşıdır?
Elbette sonunda herkes hesabını Cenabı Allah’a verecektir ama, zekat konusunda Müslümanlar kiminle muhatap olacaktır?
Bu konuda bir Ayeti Kerime’yi hatırlamak gerekir:
Tevbe Suresi:
103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.
Bu Ayet’in muhatabı ilk bakışta Peygamber Efendimiz olduğu anlaşılır. Elbette Peygamber Efendimiz, hem Ümmet’in Peygamber’i, hem de İslam Devleti’nin Başkanı’dır. Bu Ayet de, İslam Devleti’nin Başkanı olarak Peygamberimize bir esası tebliğ etmektedir. Ayette geçen “sadaka” teriminin de “zekat” olduğunda herkes hemfikirdir.
O halde, zekat mükellefiyetinin muhatabı, İslam Devleti’nin Başkanıdır.
İşte Peygamber Efendimiz de bu ayetin emirleri gereği, Müslümanlığı kabul etmiş kişilerden zekat toplamak üzere memurlar görevlendirmiştir.
Bu memurlar da, aldıkları “Zekatın mükellefinden tahsil edilip Devlet Hazinesi’ne getirilmesi” görevini yapmışlardır.
Görüldüğü gibi zekatı tahsil etme görevi, Zekat Memurlarına verilmiş bir görevdir.
Zekatın ilgili yerlere sarf edilmesi ayrı bir olay olup, Devlet Başkanına ait bir görev ve yetkidir.
Zekat memurlarının ücreti de, Devlet Başkanı’nca yine toplanan zekatlardan verilecektir.
Bu ücret faslı da, zekatın verileceği yerler arasında sayılmıştır.
İşte zekatın verileceği 8 yer:
Tevbe Suresi:
60. Sadakalar (zekatlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekat toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.
Bu Ayeti Kerime’de zikredilen, zekatın 8 adet sarf yerini alt alta yazarsak:
1-Fakirler
2-Miskinler
3-Zekat memurları
4-Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar
5-Köleler
6-Borçlular
7-Allah Yolunda cihad
8-Yolcular
Olmak üzere sınırları çizilerek hükme bağlandığını görürüz.
O zaman İslam Devleti’nde zekatın işleyiş tarzı şöyle olmaktadır:
1-Müslümanlar fıkhi hükümlere göre mallarından zekatı ayıracaklar.
2-Devlet Başkanı bu zekatları kontrol ve tahsil edip Devlet Hazinesi’ne getirip teslim etmek üzere zekat memurları görevlendirecek.
3-Zekatlar hazineye getirilip teslim edilecek.
4-Devlet Başkanı, toplanan bu zekatlardan, zekat memurlarının ücreti dahil, diğer 7 yere hangi miktarlarda ve nasıl dağıtım yapılacağına karar verir ve icra eder.
Görüldüğü gibi Peygamberimizin ve ondan sonra gelen Hulefai Raşidin döneminde, zekatlar hep böyle tahsil edilip dağıtılmıştır. Kişilerin veya kabilelerin kendi zekatlarını, kendi isteklerine göre vermeleri veya dağıtmaları katiyen söz konusu değildir.
Bu usulü değiştirmek isteyen, yani zekatlarını İslam Devleti’ne değil de, kendi kendilerine dağıtmak isteyen bir takım kabilelere, Hazreti Ebu Bekir’in savaş açmış olduğu İslam Tarihinde kayıtlıdır.
Zekat memurluğu görevi, İslam Devleti’nde çok önemli ve kritik bir görevdir.
Günümüzün modern devletlerinde, hazineden sorumlu bakan olarak da düşünebiliriz bu görevi…
İşte Abdullah Hilal Bin Hatal, böylesi önemli bir görevi yapmakta idi.
Peygamberimizin bilinen diğer zekat memurları şunlardır:
Hazreti Ömer
İbni Lutbiye
İbni Sadi
Ebu Mesud
Ebu Cehm Bin Huzeyfe
Ukbe Bin Amir
Kays Bin Sa’d
Ukbe Bin Samit
Velid Bin Ukbe
Dahhak Bin Kays
Uyeyne Bin Hısn
Büreyde Bin Husayb
Ubbad Bin Bişr El Eşheli
Rafi Bin Mekis
Amr Bin As
Dahhak Bin Süfyan Bin Kilabi
Büsr Bin Süfyan Kabi
Beni Sa’d’den bir kişi
Muhacir Bin Ebi Ümeyye
Ziyad Bin Lebid
Adiy Bin Hatem
Malik Bin Nüveyre
Zeberkan Bin Bedr
Kays Bin Asım
Ala Bin Hadremi
Hazreti Ali
Zübeyr Bin Avam (Muhasip)
Cehm Bin Salt (Muhasip)
Huzeyfe Bin Yeman (Muhasip)

Zekat memurlarında aranılan en önemli vasıflar şunlardır:
1-Müslüman olmak
2-Akil ve Baliğ olmak
3-Güvenilir olmak
4-Zekatla ilgili hükümleri çok iyi bilmek
5-Zekat toplama işine ehil olmak
6-Hür olmak

İHANET VE İRTİDADI

Abdullah Hilal Bin Hatal, zekat memurluğu görevini yaparken, Peygamberimiz Müslümanlar’dan olan ve azatlı bulunan eski bir köleyi de, O’na yardımcı olarak vermişti.  Bu şahıs O’na işlerinde yardımcı oluyor, yemeğini pişiriyordu.
Civar Müslüman kabilelere beraberce gidiyorlar, zekat mallarını toplayıp beytülmale getiriyorlardı. Ayrıca bununla ilgili hesaplara da bakıyorlardı.
Bir seferinde yine göreve beraberce gitmişlerdi.
Zekat mallarını toplamışlar, Medine’ye dönüyorlardı.
Yolda konakladılar.
Zekat memuru olan Abdullah Bin Hatal, arkadaşına bir davar kesip pişirmesini emretti. Kendisi uykuya daldı.
Uyandığında arkadaşının da uyuyakalarak emrini yerine getirmediğini gördü. Son derece öfkelendi. Gözleri dönmüştü. İçinde fırtınalar kopuyordu. Bu yaptığı iş daha ne kadar devam edecekti.
Bu güzel koyunlar, semiz develer…
Alıp alıp Beyt ül male götürmek.
Böyle beceriksiz insanlarla çalışmak.
Yeter be yeter!
Diye düşünüyordu.
Hışımla doğruldu. Yardımcısının yanına doğru hızlı adımlarla gitti. O’nu boğazından yakaladı, döve döve öldürdü.
Topladığı zekat mallarına da göz dikmişti.
Artık başkasına çalışamazdı. Bu mallar kendinin olmalıydı.
Böyle bir cinayet işlediği için Medine’ye artık dönemeyeceğini düşündü. Göz koymuş olduğu Zekat mallarını da, önüne katarak Mekke’ye kaçtı ve dinden çıktı, yani irtidad etti, yeniden şirk bataklığına döndü.
Mekkeli müşrikler O’nu bu halde görünce sordular:
-Neden aramıza döndün?
Cevap:
-Sizin bu dininizden daha iyisi yokmuş. Gittiğime pişman oldum, onun için aranıza döndüm. Hem Muhammed’in mallarını da sürdüm buraya getirdim.

BATAKLIĞA BATTI

Böylece şirk bataklığına yeniden batmış olan Abdullah Hilal Bin Bin Hatal, bir daha bu bataklıktan çıkamadı.
Artık İbni Hatal’ın işi gücü Peygamberimizi tahkir etmek, hakkında hicivler yapmak ve şiirler söylemek olmuştu.
Yardımcısı ve yardakçısı iki kadın (Fertena, Ernebe) ile birlikte içer içer sarhoş olur, sonra da Efendimiz hakkında akla hayale gelmedik hakaret ve hicivler içeren şiirler söylerlerdi.
İbni Hatal’ın bulunduğu meclis hep dolu olurdu. Mekke müşrikleri İbni Hatal’ın böyle meclislerini çok severler, gelip beraber içer, sarhoş olur, O’nun şiirlerinden parçalar söyler ve Müslümanlarla eğlenirlerdi.

İHANETİN SONU

Mekke’nin fethi günü gelmişti.
Müşrikler direnmek veya teslim olmak arasında gidip geliyorlardı.
Abdullah Bin Hatal ise, savaş kıyafetini kuşanmış, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, gösterişli bir at üzerinde savaşa hazırlanmıştı.
Mekke’nin dışına çıkıyorken kendisine Muhammed’in büyük bir orduyla gelmekte olduğu haber verildi.
İbni Hatal habercilere dönüp:
-Fakat Vallahi göreceksiniz ki, Müslümanların vücutları, kılıcımın darbelerinden kesilerek su tutmayan tulumların ağzına benzemedikçe, bu şehre giremeyecekler!
Diye bağırıyordu.
Handeme denilen mevkiye kadar böyle bağırarak gitti.
Handeme’de Müslüman ordusunun azametini görünce için için korkmaya ve titremeye başladı.
En iyisi kaçmak diye düşündü.
Kabe’ye kadar kaçtı.
Atından indi, silah ve savaş kıyafetlerini çıkardı, Kabe’nin örtüsü altına saklandı.
Beni Ka’b’dan bir adam, Abdullah Bin Hatal’ın silahlarını ve zırhını alarak ve atına atlayarak, Hacun mevkiinde bulunan Peygamberimize getirdi. O sırada Peygamberimiz başındaki zırhı çıkarmakla meşguldü.
Adam:
-Ya Resulallah! Şu İbni Hatal adındaki şahıs Kabe’nin örtüsü altına sığınmış!
Dedi.
Peygamberimiz:
-Öldürünüz O’nu! Nerde bulunursa bulunsun öldürünüz!
Buyurdu.
Ebu Berzet El Eslemi adındaki sahabi şöyle diyor:
-İbni Hatalı Kabe’nin örtüsüne sarılmış olduğu halde buldum. O’nu yakaladım, çıkarıp Rükün’le Makam arasında bir yerde boynunu vurdum!..
Böylece, hidayete ermiş, en büyük makam ve mevkilere ulaşmış, bizzat Peygamber elinden en güzel görevlerden birine tayin olmuş bir insan, yaratılışındaki zaaf noktalarının kurbanı olarak, bütün bu nimetleri tepmiş, ölümlerin en kötüsü ve aşağısı olan “Peygamber buyruğu ile kanı heder edilerek öldürülmek” derecesine yuvarlanmış oldu.

TOP