CEPHEDEKİ ŞARTLAR AĞIRLAŞIYOR

Çanakkale savaşlarının deniz zaferi ile ilgili ilk bölümü kış şartları içinde geçmişti.
Kış şartları, mütecaviz düşman askerleri için belki çok ağır şartlarda savaşmayı gerektirmiyordu. Onlar netice itibariy-le, bazı özel görevde olanlar müstesna, gemilerde idiler. Soğuk-tan aşırı derecede etkilenmezlerdi. Ancak savunma yapan askerlerimizin durumu böyle değildi. Ege’nin ve Çanakkale boğazının şartları gereği, kışın aşırı derecede soğuk ve sert rüzgarlar, as-kerlerimizin yaşama ve görev yapma şartlarını çok ağırlaştırı-yordu. Soğuktan hastalanmalar ve ölümler vuku buluyordu.
Deniz Zaferi’nden sonra 25 Nisan çıkarmasına kadar olan, savunma hazırlıkları için harcanan zamanda da kış şartlarının hüküm sürdüğünü, bilhassa geceleri çalışmak zorunda olan askerlerimiz açısından, soğuk, çamur ve rüzgarın büyük meşakkatlere sebep olduğunu ifade edebiliriz. Tabii bu zorluklar mevsim şartlarına göre giyinebilen ve teçhizatı olan askerler için belki asgari miktarlarda olduğu düşünülebilir. Ancak, silah ve teçhizat için yokluk çekmekte olduğunu bildiğimiz askerleri-miz, giyim ihtiyaçlarının karşılanması açısından da oldukça müşkül durumda idiler.
Mevsime göre giyinmeyi bir tarafa bırakın, giyecek elbise, yamasız pantolon veya ayakkabı bulmak oldukça zordu. Konuyu iki örnekle açıklarsak:
Alman komutan Liman Von Sanders’in hatıralarında yazdığına göre, Osmanlı Devleti’nde göreve başladığı zaman, gittiği yerlerde, merasimle karşılanmaktadır. Yine gittiği yerlerde bazı birlikleri denetlemektedir. Gerek merasim birliklerinde, gerekse denetleme yaptığı birliklerde, askerin giyiminin çok güzel ve yeni olduğunu görür. Halbuki çeşitli savaş ve yokluklardan sonra, ordunun zor durumda olduğu, silah, teçhizat ve giyim yönünden bitik olduğu söyleniyordu.
Merakını yenemeyince daha yakından bir araştırma yapar ve acı gerçeği o zaman görür. Meğer nerelere gideceği ve hangi birlikleri denetleyeceği önceden belirlendiği için, gerek mera-sim birliğinin giyecekleri, gerekse denetleyeceği birliklerin gi-yecekleri, kendisinden önce birliklere ulaştırılmaktadır. Böylece gördüğü yeni elbiseler hep aynı elbiselerdir.
Tabii beslenme şartları da bundan daha iyi durumda değildir.
Diğer örneğe gelince:
Çanakkale’de muhtemel saldırılara karşı savunma mevzileri hazırlanmaktadır. Siperlerin yanında kum torbalarıyla da siperleri takviye etmek  gerekmektedir. Bunun için İstanbul’dan cepheye kum torbaları gönderilmektedir. Bu arada birçok kum torbasının kaybolduğu tespit edilmektedir. Yapılan araştırmalar sonunda, bu kum torbalarının askerler tarafından, eskimiş ve yırtılmış olan elbiselerinin yamanmasında kullanıldığı anlaşıl-mıştır.
Kum torbaları ile, o da bulunabilirse, yamanan elbi-selerin, askeri soğuktan ve rüzgardan ne kadar koruyabileceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerekir.
Yırtık ayakkabılar da daha kötü bir dertti. Ayağı üşüyen, hele ayağı sular içinde olan bir askerden ne kadar verim alına-bilir. Bu asker, üşüyorsa ve karnı da iyi doymuyorsa…
Böylece, düşmana karşı kahramanca çarpışan askerleri-mizin, diğer bir düşmanının da açlık, elbisesizlik ve ayakkabı-sızlık olduğunu görüyoruz.
Halbuki çarpışmakta olduğu düşmanları, hem iklim şartlarına göre giyinme, hem de beslenme problemlerini hiç yaşamıyorlar, bolluk içinde bulunuyorlardı.
Çanakkale’de savaşın geçtiği alanlarda iklim şartlarını gözden geçirdiğimizde, baharın ılık havasının, Nisan ayının ikinci yarısından itibaren başladığını, Haziran ayının ortalarına kadar bu ılık havanın hakim olduğunu, Haziran’dan Eylül ortalarına kadar kavurucu yaz sıcaklarının hüküm sürdüğünü, Ekim sonundan, Nisan’ın ortalarına kadar da dondurucu soğuk ve rüzgarların olduğunu görürüz.
Bilindiği gibi düşman 25 Nisan’da karaya çıkmıştır. Bu günlerde yarımadada soğuktan ılık havalara girilmekte oldu-ğunu düşündüğümüzde, iklim şartlarının her iki tarafın askerleri açısından pek olumsuz bir tesirinin olmadığını anlayabiliriz. O günler, gerçekten yarımadanın en güzel günlerinin başlangıcıdır. Tabiat gerçekten harikadır. Etrafta türlü kuşların sesleri işitil-mekte, tabiat çeşit çeşit renklere bürünmekte, insan burnu çok çeşitli ve güzel kokan bitkilerin kokularıyla bayram etmektedir. Hele mayıs ayı boyunca, çayırlarda ve fundalıklar arasında açmış bulunan çok çeşitli renklerde çiçekler, yöreye cennet bahçesi görünümü kazandırmaktadır. Kadife görünümlü, gelincik çiçekleri,  kırmızı tarlalar oluşturmakta, adeta tabiatın bayramı seyredilmektedir.

Her iki tarafın askeri de bu manzarayı doya doya seyretmeyi, bu güzellikler arasında koşup yuvarlanmayı, şiirler, şarkılar ve türküler söyleyerek çiçekten çiçeğe uçmayı arzulamakta, ancak bırakın bunları yapmayı, siperden başını bile çıkarması mümkün görünmemektedir. Ara sıra bir tarafın yaptığı hücumlar neticesinde vahşi boğuşmalar olmakta, kırmızı gelinciklerin her biri bir askerin kırmızı kanıyla sulanmaktadır. Askerlerin ölme veya korunma dertlerinin dışında, tabiat şartlarıyla bir problemleri yok gibidir.
Ancak Haziran ayının ikinci haftasından itibaren, tedrici şekilde artan sıcaklar, askerler açısından bir takım yeni dertleri de beraberinde getirmeye başlamıştır. Hele Temmuz ve Ağustos aylarının  çöl şartlarına benzeyen kavurucu sıcaklıkları, dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu.
Yemesi, içmesi, uyuması, tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesi; çok dar, basık ve iki büklüm yaşanan küçücük siperlerde karşılanmak durumunda kalınan askerler için, bir de tepesinden kavurucu, sıcak güneşin vurması, hayatı dayanılmaz boyutlara getiriyordu. Yaşanılan siperlerin bir kısmının üzeri örtülü idi. Büyük bir kısmının ise üzeri açık olduğundan yakıcı güneş ışını, direkt olarak vuruyordu. Askerin bu ışınlardan korunmak için hiçbir tedbiri yoktu. Güneş çarpmasından hasta olanların, hatta hayatını kaybedenlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu.
Kendilerini Allah’a çok yakın hisseden askerlerimiz, her an şehit olarak onun huzuruna varmanın beklentisi içinde olduğundan, kuran okuma, zikir, tesbih, tekbir ve namaz gibi ibadetlerini her şartta yerine  getirmeye çalışıyorlardı. Bu kötü olumsuz hava şartlarının en ağır geçtiği günlerde, Ramazan ayı da gelip çatmıştı. Seferi oldukları, kendilerine oruç tutmanın zorunlu olmadığı, sonradan kaza etmelerinin mümkün olduğu, tabur imamları tarafından sık sık hatırlatılan askerler, günlerin uzun olmasına, dayanılmaz sıcakların hakim olmasına, her an şehitlik beklentisi içinde olmalarına ve yetersiz beslenme şartlarına rağmen, çok az kısmı müstesna oruçlarını da tutuyorlardı. Su ihtiyaçları da cephe gerisinden, pınarlardan, saka görevi almış olan askerler tarafından, eşek ve katırlarla getirilerek karşılanabiliyordu. Bu bakımdan sularının bol olduğunu söylemek de zordu.
Yeri gelmişken bu konu ile ilgili yaşanmış bir olayı Fahrettin Altay Paşa’nın hatıralarından okuyalım:
“Su taşıma görevi ile görevli bir neferimiz, silahsız olarak su taşıyan hayvanını çekmiş, o sıcakta askerleri-mize su getirirken, yanlışlıkla İngilizlerin arasına girmiş. Yarı baygın yatan iki İngiliz askerine rastlamış. Bunlar sıcaklık ve susuzluktan ölecek hale gelmişlermiş. Dillerini çıkarıp su istemişler. Şimdi bu sucu askerimizin anlattıklarını dinleyelim:
-Düşündüm, su versem, dirilip beni götürecekler. Ver-mesem zavallılar ölecekler, acıdım. İşaretle silah-larını istedim, yere bıraktılar. Birisini hayvanıma astım, süngü takılı olanı da elime aldım. Sonra da tasla ağızlarına yudum yudum su verdim. Suyu birden bire vermekten, belki ölüverirler diye çekin-dim. Kendilerine gelip ayağa kalktılar. Bu sefer onlara önüme düşün işaretini verdim. Bizim tarafa geldikten sonra da rast geldiğim subaya teslim ettim. Tekrar bizim askerlere dönüp su verme görevimi devam ettirdim.” 95
Bütün olumsuzluklar bu kadarla kalsa belki de yine iyi sayılırdı.
Bunlardan daha beteri de vardı: Haşerat.
Evet, karasinek, sivrisinek, bit ve zehirli böcek ve karıncalar adeta askerleri teslim almıştı. Dökülen insan kanları, gömülememiş insan ölüleri, savaşta ölmüş, at, katır, eşek ve deve  leşleri, açıkta yemek pişirilen mutfaklar, uzağa götürülemediği için, hemen yakınlara atılan çöp ve yemek artıkları, hela olarak kullanılıp da üzeri örtülemeyen mıntıkalar, aylarca yıkanamayan ve kokmuş bulunan insan bedenleri, değiştirilememiş ve yıkanamamış çamaşırlar… Dayanılmaz sıcakların altında ortalığı kap-layan dehşet verici bir koku… Gece, gündüz ve kesintisiz… Bütün bu ortamları en çok seven küçük yaratıklar:  Karasinek, sivrisinek, bit, pire, akrep yılan, çıyan, zehirli böcekler, karıncalar… Asıl siper hayatını dayanılmaz yapanlar da bunlardı. Gündüzleri yakıcı güneşin altında, susuzluktan dudakları çatlamış askerler, sinek orduları ile baş edememenin çaresizliği ile kahroluyorlardı. Sinek orduları bulutlar gibi ufku kapamıştı. Bir lokma yiyeceği çiğneyip yutarken, birkaç tane sinekle beraber yutmaktan kurtulmak mümkün değildi. Sinek vızıltıları düşman ateşini bile bazen bastırıyordu.
Geceleri de sivrisineklerden ve bitlerden bir iki saat bile, tüfeğin başında uyumak mümkün olmuyordu. Yılan ve akrep ısırma vakaları her geçen gün artıyordu. Bit ve pireler, rahat yüzü vermiyorlardı. Aylarca aynı siperlerde, aynı olumsuz şartlarda yaşamak zorunda kalan askerlerden, aslında savaşta başarı beklemek doğru değildir. Ama mehmetçik bütün bu olumsuz ve öldürücü şartlara rağmen cihad ruhuyla savaşıyor, düşmanı bir adım bile ileri bırakmıyordu.
Bütün bu küçük yaratıkların olduğu yerde, dizanteri ve kolera gibi sindirim yolu hastalıkları da alabildiğince artmıştı. Çeşitli kaynaklarda dizanteri ve tifüs gibi pislik ve haşeratın sebep olduğu çeşitli hastalıklardan dolayı, 80-90 bin askerin hastalanarak cephe gerisine gönderildiği, bunların 20 ila 25 bininin de öldüğü yazılmaktadır.

Şüphesiz aynı olumsuzlukları düşman askerleri de yaşıyorlardı. Gölgede zaman zaman 80 dereceyi bulan sıcaklarla, sinek ordularıyla, bitle pireyle, haşeratla onlar da uğraşıyorlardı. Belki onların su imkanları daha kısıtlı olduğu için sıcaktan daha çok et-kilendiklerini söylemek mümkündür. Onlar su kaynakları olmayan daracık yerlere sıkışmış durumda idiler. Onların suları, Ege adalarından veya Mısır’dan gemilerle getiriliyor, katırlarla da cep-heye taşınarak askere ulaştırılıyordu. Bazen iskelelerdeki Türk ateşinin engellemesi dolayısıyla su sevkıyatı gecikmekte ve zor durumlar meydana gelmekte idi. Birçok askerin susuzluktan ölmüş olduğunu kendi kaynakları ifade etmektedir. Onların beslenmesi et ağırlıklı olduğundan, suya ihtiyaç çok daha fazla oluyor, çöpleri de kara sinekler için çok daha cazip oluyordu. Olumlu tarafları ise dizanteriye yakalanmış askerlerine ilaç verme ve tedavi gibi imkanları çok iyi olduğundan, bu hastalık bizim askerlerimizde olduğu kadar çok ölümlere sebebiyet vermiyordu.
Düşman askerlerinin sıcak karşısındaki durumu bizimki-lerden daha beterdi. Daracık bir arazi içine sıkışmış olduklarından alternatif mekanları yoktu. İstirahata aldıkları birlikleri, Türk topçusunun ateşinin erişmediği çok sınırlı mekanlara götürmek durumunda kalıyorlardı. Bu mekanlarda gölgelik olmadığından güneş ışınlarına direkt maruz kalıyorlar bu da hastalanmalarına sebep oluyordu.
Kendi askerlerinin de siper hayatında çok zor şartlar altında görev yaptıklarını okuyoruz.  Artık böceklere alışmış olduklarından, mesela akrep ile kırkayakları dövüştürmek suretiyle vakit geçirme alışkanlıkları peydah etmek zorunda kalırlar. Yemekleri etli  ve yağlı olduğundan sineklerin tasallutuna daha çok maruz kalmaktadırlar. Bütün tehlikelerine rağmen bu sıkıntıların en iyi çaresini zaman zaman denize girmekte bulurlar. Suyun içinde geçirdikleri dakikalar boyunca sinek vızıltısı duymazlar ama Türk topçusunun isabetli atışları kendilerine çok cana mal olur. Buna rağmen deniz banyosu geçici bir çaredir.
Fransız askerleri de aynı şartlardadırlar. Eskihisarlık sırtlarındaki mevzilerinde vakit geçirmeleri çok zordur. Aralarından birisi siper kazarken tarihi bir eşya bulur. Bunun üzerine Fransız askerleri boş kaldıkça yörede kazı çalışması yaparlar, bazı tarihi eşyalar çıkarırlar.
Ünlü Conk bayırı savaşlarında Tümen komutanı olarak görev yapan Yarbay Cemil Conk anlatıyor:
“Bu mıntıkanın bizi rahatsız eden iki özelliği daha var: Ceset kokusu ve ölülerin üstünde toplanan sineklerin korkunç yekünü. Bardakların üstünü bir men-dille kapatmadan su içmek mümkün değil. Ölüler, günlerce, hatta haftalarca gömülmeden açıkta kal-dıkları için kokmuşlar.
Havayı o kadar ağır ve mide bulandırıcı bir koku kapla-mıştı ki, insan her yaptığı nefes alma ve verme ha-reketinde derin bir ürperme hissediyor. Bu ürperme vücudumuzun ve duyu organlarımızın tahammülü haricinde…
Öğürmemek için mümkün olsa, nefes bile alıp vermeyeceğiz.
Sineklere gelince; miktarları milyarları aşan bu rahatsız edici mahluklar, cesetlerin üstünde vızıldayarak do-laşıyorlar, ölülere konuyorlar, tekrar havalanıp yine vızıltılarına başlıyorlar. Sonra yemyeşil bir küf ren-gi bağlayan, hareketsiz yüzlerin çürümüş dudaklarına adeta yapışıyorlar. Manzara iğrenç; fakat bu kadarla da kalmıyor… Bir yudum su içecek olsanız, bardağa sudan evvel sinekler doluyor. Bardağın ağzına bir mendil, bir tülbent koymak suretiyle, yani ilkel bir filtre yaparak; suyu boşaltmak ancak mümkün oluyor. Lakin; tülbentin yardımı ile su doldurulan bardağı; ağzı açık olarak dudaklarınıza götürmek de mümkün değil. Karasinekler bu kısacık an ve mesafe içinde,bardağa öyle bir saldırıyorlar ki… Suyu, bardağın ağzındaki tülbenti kaldırmadan içmeye çalışmaktan başka çare yok.”  96
Cephedeki şartlar, düşman askerleri üzerinde de çok büyük olumsuz etkiler yapıyordu. Anzakların içinde bulunduğu cephe şartlarını özetleyen bir iki örnek vermek istiyorum:
Yeni Zelanda’lı asker, George Bollinger, hatıra defterine şunları yazmış:
“…Sıcak bastırıyor; milyonlarca sinek siperlere hücum et-mekte. Siperlerin dışındaki yüzlerce askerimizin cesetlerinden etrafa yayılan leş kokusu dayanılır gibi değil. Dışarıda herkes bize inanıp güveniyor. Ancak cephede ateş altındaki koşullar nedir, far-kındalar mı? Anlayabiliyorlar mı? merak ediyorum, cephede çarpışan herkesin, bir an önce barış istediğini ve bu isteğe engel olamadığını, acaba bili-yorlar mı?”
Yine Yeni Zelanda’lı sıhhiye eri George Skerret anılarında yazıyor:
“Binlerce, binlerce sinek vardı. Koku gittikçe kötüleşiyordu. Sanki, cesetlerin toprak altında değil, üstünde olduğu bir açık mezarlıktaydık.
Türk artık, yapılagelen resmi propagandanın aksine (Unspeakable Turk – Ağza alınmaya değmez Türk!) olarak görülmüyordu. O da herhangi bir Anzak kadar insandı ve duyarlıydı. O da kan kaybediyor, korkuyla sarsılıyor, ve feryat ederek ölüyordu. O da geride, yaslı ana babalar, dullar bırakıyordu.”  97
Böylece Anzakların gözünde görüntüler yerli yerine oturmuş bulunuyordu. (Resim 18)

TOP