YAŞAYANLAR ANLATIYOR

Seddülbahir cephesinde çarpışmış bulunan bazı subay ve  erlerimiz, ya yazmış oldukları hatıralarında veya, sonradan kendileriyle yapılmış bulunan söyleşilerde o günleri anlatmışlardır. Bunlardan bazıları gerçekten ibret verecek olaylarla doludur. Bu anılarda cephede çarpışan askerlerimizin, hangi haleti ruhiye içinde bulunduğunu, çarpışırken, muvaffakiyeti yalnız Allah’tan beklediklerini, yardımın da yine ancak O’ndan geleceğini bilerek savaştıklarını anlıyoruz. Yine tehlikeli bir görev yapacakları zaman, “Selaten Tüncina” duasını okuduklarını, tekbir ve tesbih ederek ölüme koştuklarını anlıyoruz. Bu sayılan vasıflar ise “cihad” eden insanların vasıflarıdır.

HÜSEYİN OĞLU
MUSTAFA ONBAŞI

Yine Ruşen Eşref Ünaydın’dan 1918 yılında yapılmış bulunan  başka bir röportaj:
“On yedinci, on sekizinci yüzyılda İstanbul’a gelen elçilerin falan hatıra namelerinde, öyle, kağıtlar üstüne Amsterdam basması uzun burma bıyıklı, geniş gövdeli, ablak yüzlü ve koca enseli, babayiğit yeniçeri tasvirleri vardır a… İşte yanımda duran asker de onlardan birini andırıyordu. Yalnız usturayla traş ettirilmiş başında kavuk yerine kabalak, belinde, hançer yerine kasatura vardı. Ve onların bakışlarındaki kahhar heybet, bunda biraz daha yumuşak, biraz daha durgundu.
-E, sen nerelisin bakalım, ağam?
diye sordum.
-Afyon Karahisar’ın Sandıklı Kazasının, Kusura kariye-sinden Hüseyin Oğlu Mustafa.
-Rütben?
-Onbaşı
-Sen de Çanakkdle’de bulundun, demek!
-Evet efendim, bulunduk.
-Yaralandın mı?
-Evet; kolumdan, bileğimden, parmağımdan.
-Ne ile yaralandın?
-Misket parçası ile, şarapnel misketinin parçası ile.
-Hangi taraftaydın?
-Seddülbahir tarafındaydım. Donuz deresinden girdik, Kanlı dereye çıktık; Kirte köyünün alt yanında Kanlı dere vardır, işte oraya!..
-Ne gördün bu muharebelerde? Biraz naklet bakalım!..
İçini çekti:
-Şimdi efendim, Kanlı dereye girdik. Başladık muhare-beye… Alayımızı ne söyleyecek miyiz?
-Yok; sen bilirsin!
-Neyse Kanlıdere’de biz, bir altı gün kadar müdafaa ettik. Sonra üç gün istirahat yerine, sargı mahalline çe-kildik. Ondan sonra Kirte köyünün altına girdik.
İşte asıl ateşe şimdi gireceğiz. Kirte köyünün altında, şimdice, altmışıncı alay sağımızda taarruza baş-ladı. Bizim alay da, ikinci alay da, onun solunda taarruza başladı. Ondan sonra, bizim arkamızdan şiddetli hücum emri geldi. Biz hücuma kalktık, şimdice düşman şiddetli ateş peydah etti. Bizim tabur kumandanımız; ‘Haydi; bu şiddetli ateşe karşı fedai çıkacak yok mu?’ dedi. Bizim birinci taburdan elli kişi kadar çıktık, biz…
Düşman bize şiddetli ateş atıyor… Biz bir iki şehit verdik, düşmanın istihkamını tutuncaya kadar… Hem atı-yoruz, hem hücum ediyoruz!.. Düşmanın istihka-mını tuttuk. Düşman her ne kadar bize ateş ettiyse de, önümüzü alamadı. İstihkamdan püskürdü; şimdice birazları istihkamdan çıktı, kaçtı. Birazları içinde kaldı. Onları arkasından süngüledik. Kafir, kum torbasına sarılıyor ki, öte yana kaçacak, deniz ta-rafına!.. Biz hepsine süngülerle saldırdık. Beline beline süngüledik. Hele benimki yağırnısına geldi.
-Yağırnı diye neye diyorsun?
Eliyle belini göstererek:
-Hani şu bel kemiği yok mu? Ona biz yağırnı deriz… Sün-gü kırıldı… Sonra biz bunun istihkamına atladık. İkinci istihkamdan da çıkardık bunu… Deniz aşağı yoğduk… Sonra bizim fırka kumandanından emir gelmiş: Askeri geri çekin diyerekten… Biz geriye dönünce, başladı denizden bombardıman etmeye… Biz kendimizi siper aldık. Evvelden bir gülle düş-müş de bir çukur açmış imiş. Bizim kaçırdığımız düşmandan on altısı kaçamamış, oraya siper almış da yatmışlar. Sonra bizim arkadaş vardı, Ethem Ağa deriz, o adam görmüş onları… Bombacıydı o da.
-Kim, Ethem Ağa mı?
-Evet!.. Dedi bana:  Mustafa Onbaşı!  Burda birkaç kişi var amma, bunlar diri…  Ben üstlerine varmadım.
Ne yapalım? Dedi.
Dedim:
-Sen; ben varayım üstüne!..
Bundan üç bomba aldım ben. O da peşimden geldi. Bera-ber olarak vardık. Gösterdi orayı bana. Hemen ben kirpiti aldım; çaldım attım, çaldım attım; çaldım attım… Ben üç atıncaya kadar da iki tane de o çocuk attı. On altısı da maf (mahv) oldu. Sonra biz çocukla geri geldik. Sıçan yolundan gelirken, mü-lazımı evvel Cemal Efendi vardı bizim…  Mülazımı Evvel Cemal efendi orda bacağından vurulmuş. Aman evladım beni burada bırakmayın dedi. Onu aldık arkamıza; sargı mahalline gittik.

Ondan sonra Kirte köyünde bulunduk…
-Sen sonuna kadar orda mıydın?
Hayır üç ay eğleştim. Altmışıncı alayın ardından takviyye (takviyeye) gittikti. Yaralandım İstanbul’a geldim.

-Nasıl oldu?
-Altmışıncı alay Kirte’nin altında muharebeye girdi. Düş-man buna taarruz etmiş. İstihkamın birinde bizim-kileri maf etmiş. Sonra altmışıncı alay kumandanından, bizim alay kumandanına telefon gelmiş. Takviye istemiş. Bizim dördüncü alayın birinci taburuna arkasından takviye verdiler. Altmışıncı alayla karıştık. Biz girdik, şimdice, Kirte’nin altından emir verdiler. Hücuma kalktık. Girdik orda. Düşmanı yine püskürttük istihkamından dışarıya… Mustafa Efendi vardı: Yüzbaşımız; önümüzde:
-Hadi evlatlarım! Anamız bizi bu gün için doğurdu! Di-yerekten elinde kılıçla İngiliz’in ikinci istihkamına da girdik. Oradan da kaçırdık İngiliz’i.
-Eh bu İngiliz cesur mu bari?
-Askeri korkaktır, yani… Denizden gücü çoktur. Yoksa karada yüzü yoktur. Bir kere Türk’ün askerini gör-dü mü, gerisi geriye kaçmaya yüzü yeter; yoksa başka bir şeye yetmez.
-Hımm.
-Yine biz devam ediyoruz.Akşamın saat alaturka 11 raddelerinde bizim topçular yukarı cephemizden başladı ateş etmeye. Sonra, bu yol, onun topçuları da bu hücumun arasına ateş etti… Ortalık biraz siyahlık oldu, akşam olunca… Düşmanın askerinin kalan bir kısmı denize aşağı kaçtı. Sonra topçular birbirine müdafaa ederken toplarını hücum ettiğimiz mevkiye düşürüyorlardı. Tozdan dumandan birbirimizi fark  edemedik. Başladık ünleşmeye gayrı: ‘Bu tarafa gel, bu tarafa gel’ diye… İşte o gün yaralandım. Amma bilmem bizimki mi yarala-dı, onlarınki mi? Tozdan dumandan anlayamadık.
Anlattığı fecaatli boğuşma sahnelerini, ölüm anlarını daha belirtebilmek için sözlerine ellerinin işaretlerini katarken gördüm ki sağ elinin şahadet parmağı, yarısından yok. Sebebini sordum. Mühimse-mez bir eda ile dedi ki:
-Orda düştü gitti.
-Anlat, anlat; yaralanınca nasıl oldun?
-Ben gızgından bilmedim yaralandığımı.
Arkadaşlar dedi ki: Sen yaralanmışsın, Mustafa onbaşı. Yeninden kan sızıyor… Bir de baktım, parmağım da yok. ‘Eh ben yaralanmışım’ dedim.
-Vurulanlar bağırıyor mu?
-Biz duymuyoruz. Onlar geride kalıyor. Top sesinden, silah sesinden hiç duymuyoruz.
-Bari insan o aralık bir şey düşünebiliyor mu?
-Hiçbir şey düşünemiyor. Yalnız korkmuyor. O ateşin için-de, öleceğini mi kalacağını mı bilemiyorsun. Zabit-lerimiz bize tembih ederdi ki; oğlum Selaten Tün-cina’yı okuyun. Bilenlerimiz okurdu. Bilmeyenleri-miz de tekbir alırdı.
-Ara sıra şarkı markı da söyler miydiniz?
-Asker kendi mabeyninde geceleri şenlik yapar, şarkı ça-ğırır, türkü çağırır. İllik bu ya; oynayanlar oyun oy-nar; çalgı çalanlar çalgı çalar; bilmeyenler de sey-reder, çadırın içinde.
-Arkadaşlar birbirleriyle iyi geçinirler miydi?
-Avvv, iyi geçinmenin sözü mü olur? Birbirine imdat ederlerdi.
-Senin en iyi arkadaşın kimdi?
-Ethem vardı, şehit gitti, Allah rahmet eylesin. Bir de..
-Hani o bombayı atan Ethem mi?
-Evet… Bir de Hüseyin vardı, mecruf (mecruh= yaralı) geldi.
-Bizim askerimiz cesur muydu?
-Cesur idi, cesur olmaz mı?  Ben sonrakıları bilmiyorum a muvazzafları… Neden dersen biz hep bir misal-dik. Biz lediflerdik hep; 93 tevellütlü..
-Derler ki muharebede bizim askerin gözüne yeşil sarıklı askerler görünürmüş; siz de gördünüz mü, onlardan?
-Hayır efendim, biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil, yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı. Başka bir şey görmedik. İşte o zeytin ağaçlarını kurşun yıkmış, dalını bu-dağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu.” 91

TOP