İLK TÜRK HASTABAKICISININ HATIRALARI

Bu hatıra, gazeteci yazar Hikmet Feridun Es’in Safiye Hüseyin’le yaptığı, 12 Haziran 1935 yılında yayınlanan, “Yedi-gün” dergisindeki röportajından alınmıştır:
“Türkiye’nin ilk hastabakıcısı bayan Safiye Hüseyin, uzun uzun denize baktı;
-Evet dedi, savaşa da iştirak ettim. Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Gülle yağmuru, düşman bombardımanı altında, hayatımı güç halle kurtardım.
-Düşman bombardımanı, gülle yağmuru altında bir ka-dın… Kim bilir ne heyecanlı, ne acıklı, ne korkunç hatıralarınız vardır?
-Çok, pek çok… Memlekette ilk hasta bakıcı olmakla övü-nüyorum. Hatıralarımı mı soruyorsunuz? Hangi birini anlatayım, bilmem ki… Size Reşitpaşa Vapu-ru ile nasıl bombardımana tutulduğumuzu anlata-yım:
-Çanakkale’de kanlı savaşlar oluyordu. Alman Kızılhaç’ı ile, bizim Kızılay Cemiyeti birleşmiş, “Reşitpaşa Vapuru”nu hastane gemisi yapmıştık. Ben geminin baş hastabakıcısı olmuştum. Reşitpaşa Çanakka-le’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yara-sı ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti.

-Vaziyet tehlikelidir, dediler. Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru, ister Kızılay, ister Kızılhaç. İngilizler topa tutuyorlar. Ben aldırış etmedim. Za-ten umumi harp başladığı zaman, ben hastabakı-cılık için gönüllü yazılmıştım. Gönüllü olarak gidi-yordum. Peşinen şunu söyleyeyim ki, hayatımda hiçbir zaman ölümden korkmuş değilim.

Evet, onu anlatıyordum. Reşitpaşa’ya bindik. Çanakka-le’ye geldik. Akbaş mevkiine demirledik. Hastaları yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne ya-ralılar! Şu parmakları görüyor musunuz?Bayan Safiye Hüseyin’in sesine bir titreme geldi:

-Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini, bir da-ha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının!?..

Gün geçmezdi ki, Reşitpaşa hastane vapurunda  beş altı ölüm vakası olmasın.
Yaralıları aldık… Dönüyorduk… Birden bire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık… Süvari müthiş bir haber verdi:

-İngiliz uçağı!
Maamafih, zerre kadar korkmuyorduk. Geminin bir tara-fında kızıl bir ay, bir tarafında da kızıl bir haç vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden dünyada bize ateş etmezler diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, yanımızdaki gemiciler:
-Tuhaf… dediler, uçak işaret veriyor. Acaba kime ve neyi gösteriyor?
Biraz sonra etrafımızda müthiş gürlemeler oldu. Dehşetli bir gülle yağmurunun altında kaldık. Reşitpaşa’nın sağına soluna gülleler yağıyordu. O zaman anladık ki bize ateş ediyorlar… Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki, tasavvur edemezsiniz.
Fakat bütün bu tehlikelere rağmen, korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyordu. Ameliyat edecek, yaralarını saracak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bula-mıyorduk.
Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit-paşa vapurunu görseler, tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bu-lunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikeleri geçiriyorduk.
Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a ‘Reşitpaşa vapuru battı.’ diye haberler gitmiş… İstanbul’a döndük, herkes vapur batmış, bizi öldü zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Ha-yatımda işte böyle ahretten dönüş faslı da vardır.
Biz bu Reşitpaşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde, aç kaldık… Bite boğulduk, kö-mürümüz bitti, soğukta kaldık.
-Kim bilir ne feci hatıralarınız vardır?
-Reşitpaşa vapuruna birgün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onu cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit-paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık. Aya-ğını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama, vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı za-manda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.
O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım, dışarıda bir ses:
-Baş hemşire! Baş hemşire… diye bağırıyordu. Hemen giyinip fırladım. Genç bir Alman hasta bakıcısı:
-Hani ayağını kestiğimiz ağır yaralı yok mu?
-Bekir Çavuş mu?
-Evet.
-Ne oldu peki?
-Kendisine bir hal geldi hemşire… Tek bacağı ile ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.
Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum, bileğinden tuttum. Müthiş ateşi vardı:
-Aman Bekir Çavuş! Dedim, ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?
Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi:
-Aman, dedi, ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getir-mek lazım… Tabii kalkacağım.
Ve sabaha karşı Bekir Çavuş, kollarımızın arasında  dün-yaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar, kumandanının emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile, ne annesini, ne sevdiğini düşünüyordu. Kansız, bembeyaz du-daklarından çıkan son cümle:
-Emri yapamadım… oldu. Fakat ben ona kani idim ki; Bekir Çavuş vazifesini en güzel şekilde yapmıştı.
-Hastane gemisinde yaralılar çok sayıklarlar mı idi? Ek-seriya ne sayıklarlar?
-Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı… Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız. Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklarlardı. Bazen yan yana yatan muhtelif milletlerin yara-lılarının dudaklarından Almanca, İngilizce, Türkçe aynı kelime birden yükselirdi:

-Anne!…
Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm. Hemen he-men hepsi de aynı kelimeyi, bu anne sözünü sayıklayarak, Anne! diyerek öldüler.

-Nişanlılarını,sevgililerini sayıklayanlar olmuyor mu idi?

-Çok az… Hemen hemen yok gibi. Yalnız bir gün, İngilizlerin bir bozgunu sırasında, genç bir İngiliz yara-lısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlı idi. Başından aldığı ağır bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah, uzun bir sargı sarmıştık. İşte yalnız bu, nişanlısının ismini sayıkladı. Çok buhranlı bir halde idi.
Ağzına, damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları, söyledikleri en tesirli kelimelerden biri de bu-dur: su…
Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derece dikkat ederdik. Bu İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü. İngilizce mütemadiyen ‘öleceğim’ di-yor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ö-lüm halinde bulunan adama son vazifemi düşün-düm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için, aklıma getirmeyerek, kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:
-Ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek… İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…
Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…
Biz aşağı yukarı öleceğini bildiğimiz, bütün umutsuz has-taları böyle teselli ederdik.
‘-Katiyen ölmeyeceksin. Daha çok yaşayacaksın…’ diye  diye bazen buna kendilerini inandırırdık. Adeta ya-şayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.
-Gördüğünüz yüzlerce yaralı içinde en fecileri hangileri idi?
-Balkan muharebelerinden beri hastabakıcılık ediyorum. Gördüğüm en müthiş yaralılar, gözlerini kaybedenler… Bunların hali pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar. Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa, kendileri kurtulamı-yor…Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali ka-dar feci bir şey yoktur.
Bayan Safiye Hüseyin:
-Müthiş bir hatıram da nedir, biliyor musunuz? Dedi. Yine Reşitpaşa vapurunda idik. Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturya’lı iyi bir hasta bakıcı. Kadın bir gün Reşitpaşa’nın üstüne gülle yağmuru yağar-ken:
-Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.

Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastanesiydi. Bir müddet sonra haber aldık… Hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombalar altında can vermişti. Bizden de sekiz şehit vardı.

İşte bu benim en acı hatıralarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da. Gitseydim muhakkak ki, bu gün karşınızda bu-lunamayacak ve size şu anlattığım harp hatıra-larımı anlatamayacaktım.
-Hiç cepheye kadar gittiniz mi?

-Gittim, Maydos’a gittim. Sonra Anafartalar’da ikinci or-du karargahına gittim…

Anafartalar’a doğru ilerliyorduk… Tepemizde iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk. Ölüm muhak-kaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca, gözümüzün iliştiği bir sı-çan deliğine girdik. Üzerimizde epeyce dolaştıktan sonra gittiler.
Biz de ikinci ordu karargahına geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor… O zaman ge-çirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için, işte bu, görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi…” 89
İşte İngiliz’in, Fransız’ın medeniliği. Savaş kurallarını ihlal işte böyle oluyor. Kendi yaralılarına bile hizmet veren hastaneleri, hem de üzerinde işaret ve bayrakları gördüğü halde, sabit hastaneleri veya hasta nakleden vasıtaları hiç ayırım yapmadan, bombalamaktan, yaralı, doktor ve sağlık personelini öldürmekten geri kalmıyor. Diğer kaynaklardan da okuduğumuza göre sargı yeri veya hastane bombalama olayları sadece bu anlattıklarımızdan ibaret değildir.

TOP