ÇANAKKALEYİ ZİYARET ETMEK

Avustralya ve Yeni Zelandalılar 1915 yılında, dedelerinin savaşmak için gelmiş oldukları bu topraklara, her yıl Anzak çı-karmasının yıl dönümü olan 25 Nisan’da büyük topluluklar ha-linde gelirler, ölülerini törenlerle anarak, çıkarma saati olan şa-fak vaktinden başlamak üzere o günü adeta kendileri de yaşarlar.

anzak-gunu-2003.jpgAnzakların şafak ayini

Bir milletin büyüklerine karşı vefalı olması; hele bu bü-yükleri, savaşarak hayatlarını vermiş iseler gerçekten takdir edilecek bir durumdur.
Bizde ise resmi olarak, Deniz Zaferi’miz olan 18 Mart günleri “Çanakkale Şehitleri Günü” olarak anılmaktadır.
İtiraf etmemiz gerekirse, Çanakkale savaşının cereyan et-tiği yerler, küçük fedakarlıklarla ulaşabileceğimiz kadar ya-kınımızda bulunmaktadır. Her müslüman Türk evladının, ibret-lerle dolu olan bu yerlere giderek, o tarihi yerinde görmeleri ve anlamaları çok önemli bir görevleri olarak kabul edilmelidir. İnsan gidip görmeyince, neleri kaçırmış olduğunu da fark ede-miyor. Bu kitabın yazarı da 48 yaşına gelmesine rağmen, oraları görmemiş olduğunun ne büyük bir eksiklik olduğunu, ancak gidip görünce fark etmiş, daha sonraları rüyalarında bile orada yaşar olmuştur.
Bırakınız uzak yerleri, İstanbul’da bile Çanakkale şehitliklerini gezmek için zaman ve imkan ayıranların oranı inanıyorum ki, binde birler seviyesindedir. İstanbul’dan Çanakkale şe-hitliklerinin mesafesi 300 küsür kilometredir. Bir hafta sonu ka-çamağı ile oraları dolaşıp gelmek mümkündür. İnanıyorum ki, bir kere niyet edip giden, defalarca gitmek için can atacaktır. Şehitlikleri ziyaret etmek için gelen kafileler içinde bir anket ya-pılsa, emin olunuz ki, büyük bir çoğunluğu, daha önceden gelip ziyaret etmiş olduğu halde, doyamadığından ve tekrar görmeyi arzuladığından dolayı gelmiş olduğu anlaşılır. Çanakkale savaş alanları, başka savaşların mekanları ile karıştırılmamalıdır. Dar bir alan sayılacak mekanlarda, kısa zamana çok olay sığdırılmış olduğundan, insanlara çok enteresan gelmektedir. Çanakkale sa-vaşının bir özelliği de, tarihte ilk defa; deniz, kara, hava ve de-nizaltı muharebelerinin aynı anda bir savaşta beraberce yapılmış olmasıdır.
Ziyaretler için, kış aylarında hava şartları çetin geçtiğinden, özel aracı olmayanlara tavsiye etmek doğru olmaz. İlkbahar ve sonbahar mevsimleri, yarımadanın tabii güzelliklerini de görme imkanı vereceğinden dolayı en müsait mevsimlerdir. Yaz ayları ise sıcak geçmesine rağmen, billur gibi suyu olan kumsallarda denize girme fırsatı da sağladığından, bir taşla iki kuş avlama imkanı doğmuş olur.
Kafilelerle geziler düzenlenip, bir de rehber bulunabilirse, çok verimli olacağına inanıyorum.
Tarihimizi tanıma ve sahip çıkma açısından bilhassa, öğ-rencilerimizin buraları ziyaret etmesi çok önemlidir.  (Resim 27-28)
Hürriyet Gazetesi köşe yazarlarından Emin Çölaşan’ın konu ile ilgili bir yazısını, bu konudaki bazı gerçekleri dile ge-tirdiği için, buraya  aktarmayı faydalı buluyorum: “ANZAKLAR”

“Avustralya ve Yeni Zelanda Dışişleri Bakanları, Avus-tralya Genel Kurmay Başkanı ile, bu iki ülkeden 5 bin kişi, şu anda Türkiye’de, Çanakkale’de. 1915 yılında, bundan tam 86 yıl önce, sahillerimize yapılan Anzak çıkarmasının 86.yıldönümü nedeniyle, yapılan törenlere katılıyorlar.
Biz kendi tarihimizden kopuk duruma düştük. Yakın geç-mişimiz bile bizim toplumumuzu hiç ilgilendirmiyor. Ama elin oğlu, hem de binlerce kişilik kafilelerle, her yıl nisan ayında, dünyanın taa öbür ucundan kalkıp, Çanakkale’ye geliyor ve ora-da savaşmış, can vermiş atalarının anısına törenler düzenliyor. Törenler, çıkarmanın gerçekleştiği şafak saatlerinde başlıyor ve gün boyu sürüp gidiyor.
Çanakkale yöresini ve karşı sahilleri gezdiniz mi? Git-mediyseniz ilk fırsatta mutlaka gidin.
Orada bir tarihin yattığını göreceksiniz ve tüyleriniz ür-perecek. Anıtlar, şehitlikler, toplu mezarlar, müzeler, siperler, tabyalar, toplar…
O daracık alanda 120 bin şehidimiz yatıyor. O gencecik ana baba kuzularını bir yıl içerisinde yitirmiştik.
Orada ayrıca en az 100 bin İngiliz, Fransız, iki ülkenin sömürgelerinden getirilen, müslüman, hıristiyan, zenci, Hint’li, Nepal’li, çekik gözlü Gurka’larla birlikte Büyük Biritanya İm-paratorluğunun insan deposu Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen askerler yatıyor.
Atatürk’ün Çanakkale’de yatan yabancı askerler için ver-diği, çok güzel bir söylev vardır ve aynen şöyledir:
‘Çanakkale’de çarpışan ulusların askerleri, bu memleke-tin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Hu-zur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’-lerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşla-rınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra ar-tık bizim evlatlarımız olmuşlardır.’
Bu sözleri söyleyen kişi bizzat o siperlerde savaşmış bir komutan. Yanında subayları, askerleri can vermiş. Şehit düşen nicelerinin arkasından gözyaşı dökmüş.
Atatürk’ün büyüklüğünü görüyor musunuz?
Peki ne işi vardı o ülkelerin oralarda? En az 100 bin evlatlarını niçin bu toprağa bıraktılar?
Hadise gayet basitti. Birinci Dünya Savaşı başlamıştı ve Türkiye, bir Almanya – Enver Paşa tezgahı ile ansızın savaşa so-kulmuştu. Bir yanda Almanya – Avusturya – Türkiye, diğer ta-rafta ise İngiltere – Fransa – Rusya.
İngiltere ve Fransa, müttefikleri Rusya’ya yardım göndermek zorunda idi ve bunun tek yolu da boğazlardan geçiyordu. Önce Çanakkale boğazını, sonra da İmparatorluğun başkenti İstanbul’u ele geçirip, Rusya’ya deniz yoluyla ulaşacaklardı.
Çanakkale’yi önce deniz yolu ile zorladılar ve başarama-dılar. Pek çok savaş gemileri Türk bataryaları tarafından batı-rıldı.
Bunun üzerine çıkarma kararı alıp, karaya asker çıkar-dılar. Kanlı savaşlar oldu, göğüs göğüse süngü savaşları yapıldı.
Bazen savaşa ara verildiği de oldu. Ölüleri ve yaralıları toplamak için birkaç saatliğine ateşkes ilan edildi. İki tarafın as-kerleri arasında işte o zaman dostluk başlıyor, birbirlerine küçük armağanlar veriyorlardı. Pek çok Türk askeri, çikolata, konser-ve, bisküvi gibi nesnelerle ilk kez o ateşkes saatlerinde tanıştı.
Emperyalist ülkeler sonuçta başaramadı. Dünyanın en üs-tün teknikleri ve en acımasız savaş makinaları ile gelmişlerdi. Ama Çanakkale’yi ne denizden ne de karadan geçemediler.
Ordularımız yorgundu. Daha üç yıl önce Balkan Savaşı’-nda yenilmiş ve Rumeli’yi tümüyle yitirmiştik. Rumeli’den, ön-ce milyonlarca aç, sefil, perişan insanımız, başta İstanbul, yurdun dört bir yanına dağılmıştı.
Her aile nice şehit vermişti ve elde kalan son evlatlar bu kez, Çanakkale’de boğuşuyordu.
Ama itiraf edelim, o savaş bölgesinde bizim büyük bir avantajımız vardı. Arkamızdan, içimizden ihanete uğramıyorduk. Düşmanla iş birliği yapıp ordumuzu arkadan vuranlar yok-tu. Çünkü orası Türk bölgesi idi.
Ülkenin okumuş insan gücü zaten yok denecek kadar az-dı. Ve biz Çanakkale’de, elde kalan ve askerlik çağında olan, son okumuş kadrolarımızı da yitirdik. Doktor, mühendis, veteriner, hukukçu yedek subaylarımızın çoğu, subay meslektaşları ile birlikte orada toprağa düştü.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, çektiğimiz okumuş insan gücü sıkıntımızda, Çanakkale savaşlarını payı büyüktür.
Aradan yıllar geçti, biz tarihimizden, geçmişimizden iyi-ce koptuk. Biz koptuk ama Anzaklar kopmadı. Onlar her yıl ni-san ayı sonlarında Çanakkale’ye geliyor, savaşlarda can veren, ya da ülkelerine sağ salim dönen dedelerini bizim toprakları-mızda saygıyla anıyor.
Hem de dışişleri bakanları, en üst düzey yetkilileri ve binlerce gençle birlikte. Tarihlerinde yazılı tek savaşa katılan, can veren dedeleri için gözyaşı döküyorlar.
Ya biz ne yapıyoruz? Bizim halkımız, bizim medyamız nerede? Biz televole izliyoruz, magazin seyredip okuyoruz, ah-laksızlık, rüşvet ve hortumla boğuşuyoruz. Kim takar Çanakka-le’yi, kim takar Anzak’ları! Kimin umurunda orada yatan 250 bin asker!
Biz geçmişimizi unuttuk ama, Avustralya’lı ve Yeni Ze-landa’lı unutmadı. Onları kutluyorum, önlerinde hayranlık ve saygıyla eğiliyorum.” 83
Başka söze gerek kaldı mı?

BAZI GERÇEKLER DE ÇOK ACI

Anzak askerlerinin, Türkleri gerçek yüzleri ile tanıdıktan sonra, yazdıkları olumlu hatıralarını okuduk. Tabii bu hadiseden önce, kafalarına kazınmış olan Vahşi Türk imajı ile birçok vah-şete imza atmış olduklarını da yine kendi hatıralarından okuyo-ruz. Buna dair örnekleri burada tek tek saymamız doğru olma-yabilir. Belki, o önceki vahşi davranışlarından dolayı, sonradan pişmanlık duyduklarını söylemek de  mümkündür.
Şurası da diğer bir gerçektir: Bir insanın; esasen vicdanın-da ve geleneğinde, merhamet, iyi ahlak, mertlik, insancıllık gibi hasletler yeterince yerleşmemişse, o insanın yapmış bulunduğu vahşetleri, içinde noksan olan hasletlerin bir sonucu olarak mı işlediği, veya, menfi propagandaların etkisinde kalarak mı vah-şileştiği, belki tartışma konusu yapılabilir. Şunu ifade etmek is-tiyoruz: Kişinin benimsemiş olduğu dini inanç, çevresinden edindiği gelenek ve görenek, ayrıca yetişme tarzı itibariyle, sa-vaşta uyması gereken insani kurallar kendisine belletilmemişse ve çevresinde de bu tür uygulamaları canlı olarak görmemişse, propagandaların etkisiyle bile olsa,  gayrı insani uygulamaları, her zaman işlemeye temayülü var demektir. Bence Anzaklarda, noksan olan işte bu hasletlerdi. Belki genelleştirmek doğru ol-mayabilir, ama en azından bir kısmına, savaş ahlakının, kültür olarak verilmemiş olduğunu ifade etmek yanlış olamasa gerekir. Bu düşüncemi doğrulayacak bir örnek vermek istiyorum:

TOP