DOSTLUKLA DÜŞMANLIK BİR ARADA

Türklerle Anzaklar bu olaydan sonra daha 7 ay birbirle-riyle kıyasıya çarpışacaklardır. Ancak bu çarpışmalara paralel olarak çeşitli dostluklar da gelişecektir. Adeta “savaş yapılacak saatlerde acımasızca çarpışma ve boğuşma, kalan zamanlarda ise insani ilişki ve dostluk” düsturu işleyecektir. İşte bazı örnekler:
Anzakların cephesini denetleyen bir kurmay subay, karşıdaki siperlerin kenarında gezen Türkleri göstererek kendi askerlerine, neden ateş etmediklerini sorduğunda “Orada bize bir zararları yok değil mi? Onları rahat bıraksak daha iyi olur.” diye cevap vermişlerdi.
Her sabah çorap ve çamaşırlarını yıkayan ve onları asmak için, siperin hemen yanındaki bir ağacın yanına giderek, daha önce gerdiği ipe seren bir Türk askerine, artık alışmış olduğundan kimse ateş etmeyi aklından bile geçirmez.
Siperlerden karşılıklı, sigara , çikolata, kuru üzüm, kuru incir ve hediyelik eşyalar, birbirlerine gönderilir. Anzak’lar bir defasında, Türk siperlerine konserve et atmışlardı. Bu et hemen iade edilmiş ve “ete hayır, süt gönderin” diye bir not iliştiril-mişti.
Keskin nişancılar atışlarında isabet kaydedemezlerse, kar-şıdan ona el kol işaretleriyle cevap verilir, veya “Gelecek sefere şansın daha açık olsun Tomy” diye seslenerek alay edilirdi.
Bazen de, karşılıklı iki düşman asker ortaya fırlayıp, içle-rinden birinin ölümüne kadar düello ederler, onlara diğer askerler karışmazlardı. 78
Anzak taburlarından birisinde bulunan, K. J. Sykes anı-larının bir yerinde yazıyor:
“Savaşın en kanlı bir anında, taburumda bulunan Mac Mahon isimli bir askerin çalgısından, (Un Peou D’amour) isimli şarkının sesleri duyulmaya baş-ladı. Ateş etmekte olan Türkler ve bizler, derhal ateşi keserek dinlemeye başladık. Bir iki dakika içinde şarkı bitti. Her iki tarafın siperlerinden coş-kulu bir alkış sesi yükseldi. Daha sonra öldürücü savaş tekrar başladı.”
“Bir seferinde de akşam vakti, bir Türk askeri ‘Allahüek-ber’ diye seslenmeye başladı. Dini merasim yapı-yorlarmış. Beyaz sarıklı olan bu askeri görebiliyordum. Vurabilirdim, fakat elim bir türlü tetiğe gitmedi. Sonuna kadar dinledim ve onu öldürmedim.”
Anzak’lı John Balfour isimli asker anlatıyor:
“Cephane taşıyan katırlarımızın birisi bir keresinde, yu-varlanarak infilak etti, parçalandı. Yanımızda bu-lunan bir erin yüzü kanlar içinde kalmıştı. Kanla-rını büyük bir itina ile temizledik. Hiçbir yara bula-madık. Meğer parçalanan katırın kanları arkada-şımızın yüzüne sıçramış. Hepsi bu imiş. Kendisi da-hil hepimiz, dakikalarca kahkaha ile güldük.”
Yine onlardan William Rolgard anlatıyor:
“Yemek pişirmekte olduğumuz mutfağın çukurunun içine, aniden bir el bombası düştü. Hepimiz panik halin-de kaçıştık. Aşçımız atik davranarak, büyük bir boş kazanı hemen bombanın üzerine kapattı. Böylece mutlak bir ölümden kurtulduk. Çok az bir hasarla tehlikeyi atlattık.
Yine bir müddet sonra, az ilerimizde bulunan bir helaya da bir el bombası düştü. İçerde hacetini gören bir arkadaşımız, donunu dahi toplayamadan dışarı fırladı, hepimiz kendimizi yere attık. Öylece bir müddet bekledik. Bomba patlamadı. Bizi de bir gülme krizi tuttu. Dakikalarca güldük, güldük.” 79

YANLIŞ PROPAGANDALAR
DÜZELİYOR

Gerek cephede savaşan düşman askerleri, gerekse memleketlerindeki aileleri nezdinde, beyin yıkamak için, Türkler a-leyhine yapılmış menfi propagandaların etkileri de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Mısırda yayınlanan Argus isimli gazetede çeşitli tarihlerde bu konuyla ilgili yazılar çıkıyordu:
“22 Haziran 1915. Kahire’den ulaşan haberlerde, oraya getirilen yaralıların çoğunun, Türklerin işkence ve eziyet yaptığı yolundaki haberleri yalanladığı be-lirtiliyor. Türkler, kurallara uygun bir savaş veri-yorlar. Bir seferinde bir Türk askeri, yaralı bir İn-giliz’in yarasını ateş altındayken sarmış. Bir başka Türk, su matarasını yaralı Avustralya’lının yanına bırakmış. Önce Türklere esir düşüp, sonradan ka-çabilen bir Avustralya’lı asker de çok iyi muamele gördüğünü anlatmaktadır.”
“29 haziran 1915. Asker mektupları sayfasından:
Avustralyalı asker A.R.Ditterich, Mısır’da Mena’da bir hastanede yatıyor. Tedavisi sürüyor. Basına yolla-dığı mektupta Türklerin, müttefikleri Almanlar gibi davranmadığını, ve hiçbir yaralıyı da sakat bırakmadığını açıklayıp şunları belirtmektedir: Türkle-rin, yaralı ve ölülerimize işkence ederek, onların el ve kollarını kırıp, kestiğine ilişkin dedikoduları duymuşsunuzdur. Hastanemizin doktoru Springthorpe, tüm Mısır’da, bunun tek bir örneğine rastlanmadı-ğını, tek bir kişinin bile, böyle bir olaya tanık olma-dığını söylüyor. En yetkili kişiler de  bize Türklerin ‘Bu oyunu dürüst oynadığını’ söyledi. Çıkarmadan önce bizlere resmen, Türklerin yaralı ve esirleri sa-kat bırakıp işkence ederek öldürdüğü söylenmişti. O zamandan bu güne, bu tür rapor ve haberlerin doğ-ru olmadığı, artık anlaşılmış bulunmaktadır.”
“10 Ağustos 1915. Asker mektupları sayfasından:
Avustralya’lı çavuş H.D.Collyer, yaralanıp tedavi için gittiği Malta’daki hastaneden yazıyor.
Türklerin aslında iyi kalpli insanlar olduğunu biliyorum. İşte bunu kanıtlayan, hatırlayabildiğim üç olay: Bir keresinde on iki yaralı askerimiz, cephede Türk Kızılay ekibi tarafından bulunur. Esir alınmazlar. Yaraları sarılır ve kendilerine; sizinkiler gelip sizi alırlar, denilip bırakılırlar. Bir başka sefer bir Türk askeri, yaralı ve yürüyemeyen bir askerimizi bulur. Yaralarını temizleyip sarar. Onu kuytu bir yere yerleştirir. Arkadaşları tarafından bulunması gecikebi-lir endişesiyle de, yanına bisküvi ve su bırakır. Gene bir başka Türk, yaralı bir askerimizin yarasını sa-rar, ve hemen gitmesini, aksi takdirde bir Alman su-bayı gelirse, her ikisini de vuracağını söyler…
Tüm şiddet ve felaketin sorumlusu Alman köpekleri. Türk-lerin gözünü de iyice korkuttukları içindir ki, Türk, yapısının doğal yönlerini bizlere (serbestçe) gös-teremiyor.”
“Avustralyalı bir subayın naklettiği, ‘Göbekli Dobiş Lam-ba’ ismini verdiği yaşanmış bir öykü:
Avustralya’lı askerlerin Şişko Dobiş Lamba adını verdikleri Türk askerden bahsedeyim: Dobiş, Russel’s (Cesarettepe)de, karşı Türk siperlerinde idi. Ken-disine ateş edildiğinde kafasını sipere sokar, sonra da ıskaladığımızı anlatmak için, tek parmağını çı-karıp işaret ederdi.
Bir sabah Avustralya’lı yaralı iki asker, siperler arasında açıkta yatmaktaydı. Yardım için kimse kendilerine ulaşamadığından, kızgın güneşte öylesine yatıyorlardı. O sırada bizlerden birisi; Hey! Bakın! Şişko lamba göründü, dedi. Yaşlı adam siperden çıkar-dığı başıyla, tıpkı Kahire’li bir dükkan sahibi gibi eğilip, bizlere selam verdi. Hepimiz dona kalmıştık. Sanki dilimiz tutulmuştu. Dobişko daha sonra, si-perden çıktı (ki buna cesaret isterdi hani!) bizim yaralılara doğru ilerledi. O an, hani dedikleri gibi, yere iğne atsan duyulacak kadar sessizdi, çıt çıkmıyordu. Onun yaralı arkadaşlarımız üzerine eği-lip su verişini seyrettik. Gözlerimiz hayretten açıl-mış, bu inanılmaz olayı seyrederken, O, yaralıları rahat ettirmeye çalıştı. Daha sonra da, umursamaz ve sakin bir şekilde siperine döndü. Hep birlikte bağırıp, coşkuyla kendisini alkışladık.
Hepsi bu kadar da değil. Ortalık karışmadan (yani çatışma başlamadan) Dobiş Lamba tekrar göründü. İki yaralı askerimizi, küçük bir setin üzerinden aşırana kadar iteledi. Böylece onları karanlıkta rahatça si-perlerimize alabilecektik. İşte, barbar ve zalim ol-duğu söylenen Türk böyle…” 80
Çanakkale savaşlarına Anzak askerlerinin bir subayı ola-rak katılmış, yıllar sonra da Avustralya’ya Genel Vali tayin edil-miş bulunan Lord Casey, büyükelçimiz Baha Vefa Karatay’a ha-tıralarını anlatırken, bir yerinde şöyle diyor:
“Bir gün yaralılarımızı Türk siperlerine yakın ve açık bir araziden geçirerek taşımak durumunda kalmıştık. Beş altı kişilik bir müfreze, bu işe giriştikleri za-man, Türk siperlerinden hiçbir müdahale veya ateş görmedik. İsteseler hepimizi öldürebilirlerdi. An-cak onlar siperlerden başlarını çıkararak, insanlık ve mertlik örneği olarak bizleri izlemişlerdi.
Sonuç olarak, Türkler, kahraman oldukları kadar, insan ve medeni bir milletin evlatlarıdır.”
Yine büyükelçimiz Baha Vefa Karatay anlatıyor:
“Avustralya’da, halen hayatta olduğunu öğrendiğimiz bir Çanakkale gazisini ziyarete gitmiştim. Kendisiyle karşılaştığımız anda o yaşlı haliyle, ayağa fırlayıp, ne olduğunu anlamadan elimi öpüvermişti. Çok mahcup olduğumu görünce de açıklama yaptı: Hiç müteessir olmayınız. Beni büyük bir yükten kurtar-dınız. Çanakkale’de savaştığım yıllarda Türklere hayran kalmıştım. Bunlardan birini bulup mutlaka elini öpeceğime dair, kendi kendime yemin etmiştim. Cephede buna fırsat bulamadım. Ülkeme ye-minimi yerine getiremeden döndüm. Gittikçe yaş-lanıyorum. Sonunda yeminimi yerine getirmek için Türkiye’ye gitmeye karar vermiştim. Tanrı sizi kar-şıma çıkardı da bu yaşımda, bu büyük zahmetten beni kurtardı. Ben aslında şu anda yeminimi yerine getirmiş oldum.”
Anzak ordusunda teğmen olarak görev yapan L. H. Bar-lett anlatıyor:
“6 Ağustosta yaptığımız taarruzda, Türk siperlerinin üze-rinden ileri aştık. Ben yaralanmıştım. Geri sargı yerine giderken, yaralı bir Türk subayına rastla-dım. Hemen kaynaştık. Kendi yaralarımızı unuta-rak, işbirliği yaptık. Birçok yaralıya ve ölmek üzere olan askerlere yardımcı olduk. Mataralarımızda olan suyu yaralılara dağıttık. Sonra el sıkışarak dostça ayrıldık.” 81

TANIYINCA HAYRAN OLDULAR

24 Mayıs geçici ateşkesini takip eden günlerde, meh-metçiği daha yakından tanıyıp, onun özelliklerini öğrenmeye başlayan Anzaklar, ona hayran olmaya başlamışlardır. Çünkü mehmetçik, İslam dininin kendisine kazandırmış olduğu ahlak ve seciye ile cihad ediyordu. Savaş alanında gösterdiği kahramanlık, mertlik, merhamet ve insani duygular gibi hasletler ci-had fiilini şuurlu olarak yapmış olmasından ileri geliyordu.
Cihadın, yapılırken uyulması gereken şartları arasında ah-laklı olmak ve Allah’tan korkmak gibi şartları vardır. Bu şartlara uymadan yapılacak bir savaş, cihad olma vasfını taşımaz. Meh-metçik bu şartları çok iyi biliyor, Allah indinde yaptığının, ci-had sevabını kendisine kazandırabilmesi için, şartlarına uyarak yapması gerektiğini biliyor ve bu şartları uyguluyordu.
Bu sebepledir ki, çarpıştığı düşmana cihadın gerektirdiği şekilde davrandığı gibi, hiçbir zaman da dilinden Allah lafzını eksik etmez, tetiği çekerken bile, tesbih, tekbir ve zikirle meşgul olurdu. Savaşmak için savaşıp , adam öldürmek değil, cihad et-mek ve cihad sevabı almak için savaşıyordu. Böyle olunca da onu tanıma fırsatı bulan herkes, o an çarpıştığı düşmanı dahi, ona hayran oluyordu. Bu konuda Türk Tarih Kurumunun işbirli-ği ile hazırlanmış bir internet sitesinde, bir menkıbe yayınlanmıştır. Mehmetçiğin, saydığımız bu vasıflarını pek güzel aksettirdiğine inandığım bu menkıbeyi burada aktarmak istiyorum.

TOP