İNSANLAR KONUŞA KONUŞA…

Geçici ateşkesten istifade ile düşman tarafların, biri birleri ile insani ilişkiler kurmaya ve tanışmaya başladıklarını yukarda kaydetmiştik. 3.Kolordu Kurmay Başkanı olan Fahrettin Altay Bey, geçici ateşkes esnasında, bu tanışma ve kaynaşma olaylarına başlangıç eden ilk temasları şöyle anlatıyor:
“İki düşman siperlerin arasına bir İngiliz ve bir Türk eri olmak üzere askerler dizildi. İki taraf sıhhiye erleri meydana çıkıp, cesetleri ve silahları taşımaya baş-ladılar.
İş görecek erlerin arasına, bazı kumandan ve subaylar da, er elbisesi giyerek katılmışlardı. (Aynı şeyleri İngilizlerin de yapmış olduklarını Atatürk’ün cena-ze törenine gelen o zamanki Anzak Komutanı, Ma-reşal Birdwood, Ankara’da bana söylemiş, kendisi-nin de er elbisesi giyerek cepheyi gördüğünü güle-rek anlatmıştı.)
Cesetlerin nakil işi yapılırken, siperlerimizin kuvvetle tu-tulması, her ihtimale karşı uyanık bulunulması, bir-liklere emredilmiş, Seddülbahir cephesine de bilgi verilmişti. Merkez tepe civarında bir yerde, siperler birbirine beş metre kadar yakın bulunuyor, bu-rada araya konan erlerle gelip geçenler, iki tarafın siperlerinin içini görebiliyorlardı. Gerek bizim, ge-rek İngilizlerin siperleri, alabildiğince silahlı as-kerlerle dolmuş, hepsi süngülerini takmış, silahla-rını doldurmuş, omuz omuza oturmuşlar, her ihtimale karşı hazırlanmışlardı. Mevzilerdeki batarya-larımız da top başı yapmışlardı. İki taraf komis-yonları bir taraftan çalışırken, bir taraftan da, bu dar yerde siperleri birbirlerine göstererek, gülüşüp duruyorlardı. Cesetlerin hemen hepsi bizim olduğu için, İngilizler kendi taraflarından bunları alıp, bi-zim tarafımıza bırakıyorlar, bu suretle de bizim sıhhiyecilerimizin işi iki misline çıkıyor, bir de bunları bizim tarafa taşımak gerekiyordu. Bu yüzden bizim sıhhiye erlerinin adedini iki misline çıkarmak zo-runda kalmışlardı. Tüfekler parçalanmış, paslanmıştı. İngilizler önce bunların mekanizmalarını sökerken, sonra bundan vazgeçtiler, kucaklayıp ku-caklayıp bizim tarafa atmaya başladılar. Öğleden sonra ortalık daha da kalabalıklaşmaya başladı. Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusunun, İngiliz-ce kelimelerinin ilk harflerinden meydana getirilip Anzak adı verilen askerleri, o vakit tanıdık; sevimli ve güler yüzlü insanlardı.

-İngiliz misin?
-Hayır, biz İngiliz değiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda’lıyız.
Cevabını vermişlerdi.
- Niçin harp ediyorsunuz?
Diye sorduğumuz vakit de,
-İngilizler bizim kardeşlerimizdir. Dilimiz kültürümüz bir-dir.
Şeklinde cevaplar veriyorlardı.
Onlar da bizim askerlerin tavır ve hareketlerinden hoşlan-dıklarını her vesile ile gösteriyorlardı. Birbirlerinin canlarına kasteden bu iki taraf düşman askerleri arasında, kısa zamanda bir sempati hasıl olmuştu. Elbiselerinden kopardıkları düğmeleri, bizim askerlere hatıra olarak veriyorlar, bunun karşılığında da kendileri için bir hatıra istiyorlardı. O vakit bizim el-biselerin düğmeleri gizli olduğu için, bir şeyler araş-tırmışlar, ufak para gibi hatıralar elden ele geçmişti. Bir yandan da birbirlerine çikolata, şeker ikram e-dip, işaretle konuşmaya başlamışlardı. Ateşkes ko-misyonu bu nevi ‘dostluk’ları yasaklamak için ça-lışıyor idiyse de, komisyon gözcüleri grupların ya-nından ayrılıp uzaklaşınca, dostluk gösterileri de-vam edip gidiyordu.
Bir Avustralya’lı askerin, elindeki mezura ile bizim en uzun boylu askerlerimizin boyunu ölçmek için uğ-raştığını, bizimkilerin gülerek ona uyduğunu görmüştüm. Vakit geçtikçe ortalık bir seyran yerini al-maya başladı. Meydanda çalışanlar, birbirlerini kucaklayacak kadar dostluğu ileriye götürdüler. Bereket versin ki siperlerdeki askerlerimiz, şehitlerimizin cesetleri geçtikçe dişlerini gıcırdatmaya başlamışlardı. İngilizler bazen siperlerimize, çikolata atıp ikramlarda bulunmak gibi bir şeyler yapmak istiyorlarsa da, bunlar bizimkiler tarafından hemen kendilerine iade ediliyordu.
Havanın sıcak olması yüzünden cesetler kokmaya baş-lamış, ortalığı kötü bir koku kaplamıştı. Ben elim-deki kolonya şişesinden, mendilimi durmadan ıs-latıp burnuma tutmak sureti ile ancak dolaşabili-yordum. İşte o vakit anlaşılmıştı ki, İngilizleri ateş-kese zorlayan şey bu kokudur. Şüphesiz yaralıların iniltileri de bir sebepti ama, gerçek sebep İngilizlerin siperlerinin önünde yığılan cesetlerin kokma-sı olmuştu. Zavallı şehitçikler süngüleri ile yapamadıklarını, cesetlerinin kokusu ile yapmak istiyorlarmış gibi bir hal… Eğer ateşkes olmasaydı, ihtimal ki, İngilizler bu kokudan siperleri bırakıp kaçmak zorunda kalacaklardı.” 75
Ateşkes komisyonunda İngilizleri temsilen ana dili gibi Türkçe konuşan birisi vardır. İsmi Herbert’tir. Çarpışmalar sü-resince, bildiği mükemmel Türkçe ile siperlerimize doğru bağı-rarak, çeşitli propagandalar yapmış, teslim olmaları için çeşitli vaadlerde bulunmuş, bazen de sesli Kuran  veya Ezan okuyarak askerlerimizi şaşırtmaya çalışmıştır. Ateşkes süresi boyunca bizimkilerle çok iyi dostluklar kurmuş, sohbetler yapmışlardır. Süre sona erip vedalaşma zamanı geldiğinde Türklere dönüp:
-Yarın belki de beni vuracaksınız, der.
Komisyondaki Türkler hep bir ağızdan cevap verirler:
-Allah Korusun!
Türklerle tokalaşıp vedalaşır:
-Hoşçakal eski dost, talihin açık olsun.
Türkler yine geleneksel cevabı verirler:
-Güle güle gidin, güle güle gelin.
Bu geçici ateşkes Anzaklar açısından çok önemli bir bakış açısı geliştirmelerine sebep olur:
Türklere olan nefret ve öç alma isteği artık sönmüştür. Türkler hakkında kendilerine daha önce yapılmış bulunan propagandalara artık inanmamaya başlarlar. Türkler bir canavar, bir korkak veya öldürülmesi gereken bir insanlık düşmanı değildir. Onlar da kendileri gibi, normal bir insandır. Üstelik, çok cesur, acıma ve merhamet duyguları olan, son derece insancıl kişilerdir. Bu sebeple, zehirli gaz kullanılması ihtimaline karşı kendilerine verilmeye çalışılan gaz maskelerini takmayı şiddetle reddedeceklerdir. Çünkü bu merhametli ve insancıl Türkler, asla zehirli gaz gibi insanlık dışı bir silah kullanmazlar. Buna inanmaktadırlar.

TOP