SAVAŞ SUÇLARINI KİM İŞLEDİ

Anzak’lı askerin anılarında geçen, domdom kurşunu kullanma ve benzeri savaş suçları konusunda, bir açıklama yapma-mız gerekiyor.
Domdom kurşunu denilen mermi, hedefe saplandığında büyüyerek, hedefin parçalanmasına sebep olan ve bu maksatla yapılmış bulunan bir mermi türüdür. Uluslar arasında kabul edil-miş savaş kaidelerine göre, bu tür mermilerin kullanılması ya-saklanmıştır. Anzak’lı askerin ifadesinden de anlaşılacağı gibi, as-kerlerimiz hakkında yapılan menfi propagandalarda, domdom kurşunu kullandıkları, esirleri parçalayarak öldürdükleri, insanla-ra işkence yaptıkları, tam bir canavar olukları  gibi bir takım asılsız söylentiler yayılmıştı. Bunların hiç birinin gerçek olmadığı, Türkleri kötülemek için bunların uydurulmuş olduğu, aksine, Türklerin savaşın kanuni ve insani kurallarına son derece bağlı oldukları, aslında kendilerinin bu tür haberlerin yayılması ile be-yinlerinin yıkandığı, yine kendi hatıralarında yazılmak suretiyle ispat edilmiştir. Ancak esir aldıkları Türkleri, maksatlı propagandalar dolayısıyla, beyinlerinde oluşmuş bulunan kin ve nefret duygusu ile derhal süngüleyerek veya kurşuna dizerek öldürdüklerini de, böylece kendi yazdıklarıyla ortaya çıkarmış oluyorlar.
Bahis açılmışken yine kaydetmekte fayda vardır:
Türkler gerçekten de tüm savaş boyunca savaş kaidelerini ve insancıl kuralları hiçbir şekilde ihlal etmemişlerdir. Bütün cephelerde durum aynıdır. Şayet isteseler zehirli gaz kullanmak suretiyle, kendilerine göre daha aşağıda bulunan düşmanlarını toplu katliama tabi tutabilirlerdi. Sırf insani duygularla buna te-vessül etmemişlerdir. Ayrıca esir almış bulundukları düşman as-kerlerine de misafir muamelesi uygulamış, yaralı olanları tedavi etmiş, hatta onların tedavilerini kendi yaralılarından önce yapmışlardır. Keza su kaynaklarının zehirlenmesi, hastane ve sargı yerlerinin bombalanması gibi insanlık dışı ve savaş kurallarına aykırı uygulamalara girişmemişlerdir.
Esir düşüp İstanbul’a getirilmiş bulunan İngiliz askerleri-nin ifadelerine göre, İstanbul’da ölmüş bulunan esirler için, tabi bulundukları Hıristiyan dininin gereklerine göre ve askeri tören düzenlenerek defnedilmiş oldukları belirtilmekte, bunun büyük bir insanlık örneği olduğu da eklenmektedir. Nitekim buna dair bir haberin, Mısır’da yayınlanan “The Egyptian Gazette” isimli gazetenin, 28 Ağustos 1915 tarihli nüshasında yayınlanmış ol-duğunu Mete Tuncoku’nun kitabından akuyoruz.
Samsun’a bağlı Bekdiğin Kasabasının Belediyesi, bir An-zak köşesi açmıştır. Bunun sebebine baktığımızda, esir düşmüş bulunan iki Anzaklı çaresiz askerle ilgilidir. Memleketlerine dö-necek paraları olmadığından, o kasaba halkından bir Çanakkale gazimiz, bu iki Anzak’lıyı köyündeki evine götürerek misafir et-miş, sonra da malını mülkünü satarak onlara dönüş için yol pa-rası tedarik etmiştir. Aynı şekilde de Avustralya’nın Melburn şeh-rinin Belediyesi de, bir köşelerini Bekdiğin Belediyesi ve Türk köşesi olarak ayırmıştır.
Önceki sayfalarda okuduk, askerlerimiz, batırdığı düşman gemilerindeki askerlerin kurtarılması için, yapılan kurtarma iş-lemlerinin bitimine kadar ateş kesmek suretiyle, insanlık örneği vermişlerdir. Bouvet zırhlısının batırılışı esnasında, komutanlarından bir emir almaksızın, sırf kendi insani duygularla bütün ba-taryalarımızın ateşi kesmiş olduğu kayıtlarda yazılıdır. Kayıtlarda bir şey daha yazılıdır; o da, bataryalarımızın ateşi kesmesini fırsat bilen diğer düşman zırhlıları ateşlerini şiddetlendirerek bu insani uygulamaya yardımcı (!) olmuşlardır.72 Yaralı Fransız askerinin akan kanını, kendi gömleğini keserek saran, ama kendisinin daha ağır yarasına sadece toprak basan, işte bu Çanakkale’de savaşan askerlerimizdi. İşte Türk askerinin genel karakteri budur. Bu ka-rakter aslında İslam Dini’nin Türk halkına kazandırmış bulunduğu bir haslettir.
Gerek İngilizlerin, gerek Fransızların ve gerekse de An-zakların bu savaş kurallarını, sık sık ihlal etmiş olduklarını gö-rüyoruz. Bunlar arasında esirlere kötü muamele, işkence, hatta esir aldıkları Türk askerlerini diri diri yakma amacıyla alevlerin içine atma, hastane bombalama, hasta taşıyan araçları topa tutup gemileri batırma olayları gibi, insanlık dışı uygulamalara imza attıklarını, yine kendi hatıralarından anlıyoruz. Cihad etme ga-yesiyle mücadele veren askerlerimizin ise, bizzat Peygamberi-mizin koyduğu savaş kurallarına harfiyen uymuş olduklarını bu-rada da görmekteyiz.
Yeni Dünya isimli bir dergide yazıyor:
Cihan harbinden önce Babıali’de hukuk müşaviri olarak çalışmış bulunan Kont Astrolog’un düşmanlarımızın ağzından aktardığı itiraflar çok çarpıcıdır:
“İngilizlerin Kütül Emare yenilgisini takip eden günlerde Londra’da büyük bir harp meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısıyla ben de bulundum…
Başbakan Lloyd George şöyle dedi:
‘Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum: Bizim medeni milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor. Barbar saydığımız Türk orduları ise, savaşta medenileşiyor… İşte bu davranışlarının sebebini bir tür-lü anlayamıyorum.’
Daha sonra savaş bakanı söz alarak şunları söyledi: ‘Ben de bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü, bir müddet önce Çanakkale Savaşları’nda bir hadise yaşandı. Bir çarpışma sırasında esir verdiğimiz iki subay ve beş altı yaralı askerimiz Türkler tarafından tedavi edildiler. Bu tedavinin yapıldığı yere yakın bir ko-ğuşta da, yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler tedavi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz, hemen saldırmışlar. Türk doktorları ve yardımcıları bunları durduramamış. Ancak, bu durumu gören Türk yaralıları, Almanla-rın üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz Türk-lerin can evini yıkmak ve yakmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim.’
Bu meseleyi Kont’tan soralım dediler.
Söz aldım ve dedim ki;
‘Efendim bu mesele basittir. Biz Avrupalılar savaş sırasında Türkler kadar medeni olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupalılar savaşanlar arasında bir savaş hukuku olduğunu iki asır önce düşündük. Bu güne kadar da, bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirme-ye çalışıyoruz. Müslümanlık ise, 13 asır evvel, bu hukuku çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türk-ler bin seneden beri, bu dini kanunun hükümleriyle ahlaklanmışlardır.’ 73
Yine Anzak hatıra defterlerini okumaya devam ediyoruz:
“2 Mayıs 1915.Yüzbaşı saatine baktı. Haydi gençler! De-likanlılar, ileri! Yukarı doğru fırladık. Tanrım ne kor-kunçtu! Yaralıların inleyiş ve feryatları, patlayan mermiler ve yakınlarda çatırdayan makinalı tüfek sesleri… Çok kısa bir süre içinde, tepenin altında uzanan dere yatağı ölü ve yaralılarla dolmuştu. Şu paramparça insan cesetleri ve yığınları, bir zamanlar arkadaşlarımdı. Birlikte iş yapıp sigara içtiğim, şakalaşıp güldüğüm insanlar. Tanrım ne acı şey.”
“3 Mayıs 1915. Yamaçlarda cesetler inanılmaz şekilde asılıp kalmış. Dere yatağına doğru koşan yiğitlerin ürkütücü yaralarla ve kanlar içinde dönüşlerini görmek… Korkunç bir şey, hiç unutmayacağım. Za-vallı Yeni Zelanda’lı bir asker yaralanmış, çıldırmış bir şekilde, kanlar içinde, yanından geçen herkese sarılıp onu da kana bulayarak geliyordu. Bazıları ise düştüğü yerde son nefesini verip, öylece kalı-yordu… Yaralıların bu akışı hiç durmayacak mı?” 74

TOP