İSTANBULUN HAREMLERİNE HÜCUM

Kendilerini gördüklerinde, yüz geri kaçacaklarına inan-dıkları “Barbar Türkler”le savaşıp, kısa süre sonra da İstanbul’un rüya gibi gece hayatına balıklama dalmanın heyecanı içinde Gelibolu’ya doğru hareket ettiler.
Çıkarma birliklerinin içinde bulunan İngiliz binbaşı H. M. Alexander, çıkarmadan önceki son geceyi anılarında anlatırken Anzaklar hakkında şunları yazıyor:
“Uzun gecikmelerden sonra, nihayet yola çıkacaklarından mutlu, moralleri yüksek ve kararlı askerlerimizi taşıyan bütün gemiler, 24 Nisan akşamı serenler arasından tek tek geçip, limandan çıkmaya başla-dılar. Özellikle Avustralya’lı ve Yeni Zelanda’lı as-kerler, kolonilerden gelenlerin savaşta neler başa-rabileceğini göstermek için sabırsızlanıyorlardı. Çoğu kışı Mısır’da çölde geçirmişti. Avrupa cephesine yollanmadıkları için de düş kırıklığı içindeydi-ler. Ama işte şimdi, nicedir bekleyip istedikleri fırsat yaklaşıyordu. En iyisini de başarmaya azimliydiler. Bandolarının çaldığı müzik ve askerlerin coş-kulu çığlıkları arasında, nakliye gemileri limandan ayrılmaya başladılar. Fransız ve İngiliz gemiler, birbirinin yanından geçerken, özellikle çok nazik bir şekilde selamlaşıyorlardı. Ne de olsa artık bir harekata girişiyorlardı. Taraflar birbirinin değerini takdir etmeyi öğreneceklerdi. İngiliz gemileri ge-çerken baktım, birinin yan tarafına ve büyük harf-lerle şöyle yazılmıştı:
Önce İstanbul’a, sonra haremlere hücum!”71

ANZAKLARIN İLK ŞOKU

Çıkarma bölgesine doğru yaklaşıp, top ve tüfek seslerini işiten, makinalı tüfeklerle insanların biçildiklerini, her tarafta in-san cesetlerinden adeta tarlalar oluştuğunu gören, dik yamaç- larda ve küçücük düzlerde kaçıp kurtulacak herhangi bir yerin olmadığını tecrübeyle yaşayan, daha bir saat önce yanı başındaki arkadaşının parçalanmış cesedini zor tanıyan Anzak’lı askerler, neye uğradıklarını şaşırmışlar, tam bir şoka girmişlerdir. On-lara anlatılanlarla bu gördükleri ve işittikleri hiç birbirine uymamaktadır.
Şimdi onların bu haleti ruhiye ile yazılmış anılarındaki satırları, Tuncoku hocanın kitabından okuyalım:
Yeni Zelandalı er, George Bullinger’in anılarından o gün:
“25 Nisan saat 13.30. Hava iyi ve güzel. Tam hızla yol almaktayız. Gelibolu yarımadasının güney kıyılarına yakınız. Görülmeye değer bir gün. Limni’den sa-at 6.00’da ayrıldık. 8.00’den beri top gürültüleri ve uğultuları arasında ilerliyoruz. Şu anda burada bekleyen savaş ve nakliye gemilerimize çok yakınız. Manzara gerçekten nefis ve çok etkileyici. Gemi-lerimizdeki heybetli topların gürleyişi, saçılan ışıklar ve ilerde tepelerde yükselen toz bulutlarına ba-karak, binlerce Türk’ün atışlara hedef olduğunu düşünüyoruz. Böylesine büyük bir bombardıman acaba daha önce olmuş mudur?.. Birliklerimizi ta-şıyan nakliye gemileri, savaş gemilerimizin korumasında, Türk kıyılarını işgal ediyor. Birkaç saat içinde bize de sıra gelecek. Uçaklar ve keşif balonları sürekli uçmakta. Adamlarımız çok sakin. Bazı-ları bombardımana aldırış etmeden, uzanmış kitap okumakta…”
Çıkarmaya katılan ve daha sonra ağır yaralanarak ülkesi-ne gönderilen, Tony Fagan isimli Yeni Zelandalı asker ise ilk çı-karmayı anılarında şöyle anlatıyor:
“Bulunduğum gemiden Gelibolu Yarımadasını seyredip, makinalı tüfek sesleriyle donanmanın dev topları-nın kükreyişini dinlerken, bunların deneme atışları olmadığını fark ettim. Orada, ilerde, beni öldürmek isteyenler olduğunu fark ediyor, bunlardan da hiç hoşlanmıyordum. Vuruşarak tepelere doğru ilerle-meye çalışan Avustralyalı askerleri izlerken, savaşın çok ciddi bir şey olduğunu görüyordum.
Avustralyalı asker dolu iki bot, Türk makinalı tüfek atışı altında dosdoğru ilerliyordu. Botlarda ve kıyıda yatan, çok sayıda Avustralyalı asker vardı. Avus-tralyalı asker ölüleriyle dolu bir bot, hepimizi çok ürkütmüştü. Hele ben ilk kez ölü gördüğüm için şok olmuştum!..
Türklerin olduğu, ya da olabileceği düşünülen bütün he-deflere, her yönden rastgele ateş ediliyordu. Çalılar arasında, henüz yeni vurulup ölmüş, kanlar içinde yatan çok sayıda Yeni Zelandalı asker vardı. Onlar daha birkaç saat öncesine kadar sağ, tanıdığım gençlerdi. Savaşın ne çirkin, şeytanca ve ilkel bir şey olduğunu anlamaya başlıyorum.”
Bir başka askerin hatıra defteri ise, Türk düşmanlığı ile beyinlerinin nasıl yıkandığını yansıtırken, aslında kendilerinin savaş kurallarını, nasıl kanlı bir şekilde ihlal ettiklerini de ispat etmiş oluyor:
“29 Nisan 1915. Bizim üniformalarımızdan giyinmiş ve gizlenmiş Türk nişancıları, atış alanımız içinde de-ğişik yerlere dağılmışlardı. Bir tanesi gün boyu çok kişiyi vurdu. Alçak! Hain! İnsanları yok etmeyi iyi beceriyorlar. Onlara hiç acımıyor, yakaladık mı derhal süngülüyoruz. Adamlarımız Türkler karşı-sında ilerliyorlar. Birçok yerde onları yığınlar ha-linde öldürdük…
1 Mayıs 1915. Tembel Türk’e bizden hiç merhamet yok. Nasıl bekleyebilir ki? Domdom kurşunu kullanmayı pek seviyorlar. Fırsat bulsalar bilinen cana-varlıklarını da yaparlar. Ne zaman bir gizli nişancı yakalasak, hemen süngüleyip öldürüyoruz.”

TOP