YENİ TANIŞTILAR

Yaklaşık 8 saat süren bu ateşkes dolayısıyla, sakin geçen süre, cephede savaşan her iki taraf askerlerinin, ruh halini, birbirlerine karşı bakışlarını, bundan sonraki birbirleri hakkında kanaatlerini büyük ölçüde değiştirmiş, düşman tarafların birbirlerini daha yakından tanımalarına sebep olmuştu. Bundan dola-yı, artık cephede düşman tarafların birbirlerine ateş etmeleri ve öldürmeleri işi, adeta “mesai saatleri” mefhumuna bağlanmaya başlanmıştı. Adeta mesai saatleri içinde savaşılacak, mesai bi-tince de insani duyguların hakim olduğu ilişkiler kurulup, nere-deyse karşılıklı sohbetler yapılacaktı.
Kitabımızın evvelki bölümlerinde, Anzak’ları anlattığımız satırlarda hatırlanacaktır; kendilerine Türkler hakkında çok yanlış şeyler anlatılarak cepheye getirilmişlerdi. Türklerin barbar olduğu, cüsselerinin çok iri olduğu, boylarının da normalden uzun olduğu, bu barbarlardan insanlığı kurtarmak için savaşıla-rak yok edilmeleri gerektiği gibi çok değişik bilgilerle kafaları doldurulmuş, büyük bir kinle savaşmaları için, adeta savaşma motivasyonları sağlanmıştı.
Geçici ateşkes ilan edilip, cephede siper içinde bulunan Anzakların önünden Türk askerlerinin cesetleri geçerken, hemen boylarını, diş ve tırnak yapılarını kontrol etmeye çalışmışlardı. O zaman gördüler ki, kendilerine verilen ve bu bilgilerle kafalarında oluşturulan “Vahşi Türk” imajı tamamen yanlış ve uydurmadır. Türklerin de kendileri gibi, normal yapıda birer insan oldukları açıkça görülüyordu. Ne dişleri uzundu, ne tırnakları, ne de boy ve cüsse itibariyle kendilerinden bir farkları yoktu.
Demek ki dolduruşa gelmişlerdi. Bunca insanın öldürül-mesi, ne insani sebeplere, ne de dünyanın Türklerden kurtarılması gibi bir düşünceye dayanıyordu. Bunun bir tek izahı vardı; o da yayılmacı ve istilacı emellerin tahakkuku…
Yeri gelmişken Anzaklar hakkında bir parağraf açalım. Kimdir bunlar, nasıl insanlardır, nasıl düşünürler, ruh halleri na-sıldır?  Derleyebildiğimiz bazı bilgiler buraya aktarmak isti-yoruz.

ANZAKLARI
TANIMAYA ÇALIŞIYORUZ

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile, İngiltere’nin sö-mürgelerinden olan Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden bir ko-lordu kurulmuş, İngiltere’nin savaşmakta olduğu batı cephelerine sevk edilmek üzere, Mısır’ın İskenderiye kentine getirilerek, eğitimleri yapılmaya başlanmış bulunan bu kolorduya mensup askerlere, ülkelerinin isimlerinin baş harflerinin yan yana getirilmesiyle, ANZAC denilmiş olduğunu daha önce ifade etmiştik. C harfinin Türkçedeki K harfi şeklinde telaffuzuyla da, Anzak ola-rak yazılıp okunmuştur.

Anlatmakta olduğumuz Çanakkale Cihadımızda Anzak-ların çok büyük bir rolü vardır. 25 Nisan çıkarmasında, Arıburnu ve bugünkü Anzak koyu diye anılan kayalık ve dik bir koydan çıkarma yapıp, yaklaşık 8 ay boyunca dişe diş bir mücadele ver-diğimiz, bu süre içinde sayısız olaylarla ve hatıralarla tarihe mal olmuş bulunan bu insanları, en iyi iki yazarımız anlatmışlardır:
Bunlardan ilki, 1967 ve 1968 yıllarında Avustralya’da fah-ri büyükelçilik yapmış bulunan Baha Vefa Karatay’dır. Kendisi görev yaptığı yıllarda Çanakkale olayına, yaşayan gazilerin ve ölenlerin yakınlarının ve yöneticilerin gözüyle bakmış, topladığı belge ve bilgileri “Çanakkale ve Anzaklar” ismiyle kitaplaş-tırmıştır.
İkincisi ise “Anzakların Kaleminden Mehmetçik” is-miyle derlemiş olduğu bilgi ve belgeleri, ayrıca Avustralya ve Yeni Zelanda’da yapmış olduğu değerli araştırmaları, kitap ola-rak yayınlayan A.Mete Tuncoku’dur.
Bu bölümde Anzakları, büyük ölçüde onların kitaplarından alıntılarla tanımaya çalışacağız.
Anzak askerlerinin, “Gönüllü savaşa katılma” metoduyla silah altına alınmış olduklarını, birçoğunun gönüllü yazı-lırken, daha ziyade bilmedikleri bir diyara giderek oraları tanıma, adeta tatil yapma içgüdüsüyle veya meraklarını tatmin için, gönüllü yazılmış olduğunu okuyoruz.
Anavatanları olan İngiltere’nin dünyada yenilmezliğine inandıkları için, gidecekleri cephelerden mutlaka muzaffer ola-rak döneceklerine kani olduklarından, bir parça da şan, şöhret ve itibar kazanmanın bir yolu olarak da algılamış olduklarını tahmin etmek zor değildir.
Ülkelerinde silah altına alındıktan sonra, Mısır’a gemilerle gelen bu askerler, burada Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar olarak bir araya getirilip birbirlerine alıştırılıp kaynaştırılmışlar ve daha sonraki kader birlikleri burada böylece çizilmiştir.
Mısır’a gelene kadar Türk veya müslümanlarla veya İslam Kültürü ile hiç karşılaşmamış ve tanımamış olan bu insanlar; so-kaktaki dilenciler, baldırı çıplak sokak satıcıları, veya turistlere ve askerlere antika eşya pazarlamaya çalışan, ayağı çıplak, üstü sinek yuvası olmuş çocuklarla karşılaşmışlar, gece hayatına düş-kün olmalarından dolayı da, hayat kadınları ve rakkaselerle te-masları olduğundan, Müslümanlık ve Türklük hakkındaki fikirleri bunlarla sınırlı kalmıştı.
Daha sonra kanal harbine katılan Türk askerleri ile karşı-laşmışlar, buradaki savaşma yeteneklerine bakarak, onların da, korkak, pısırık, kuru gürültüyle bile, kaçacak delik arayan insanlar oldukları intibaı kendilerinde pekişmişti. Abdullah isminin fazla kullanılması ve maşaallah veya bahşiş kelimelerinin sık sık kullanılıyor olması, onların, Abdullah’tan kısaltma “abdul” ve “maaşallah” veya “bahşiş” kelimeleri ile müslümanları ve tabii Türkleri sembolize etmelerine sebep olmuştur. Bunun içindir ki Çanakkale’de savaştıkları Türkleri hep abdul, maşallah veya bah-şiş diye isimlendiriyorlardı.
Böylece onların imajında Türkler, fakir, yalancı, hileci ve acınacak yaratık olarak yer etmiş bulunuyordu. Çanakkale cep-hesinde savaşacakları kesin olarak belli olduğunda da, adeta ha-yal kırıklığına uğramışlardı. Çünkü onlar hem Avrupa’yı görüp tanımak ve öğrenmek istiyorlardı, hem de tatil yapmak niyetin-de idiler. Çanakkale’de ise ilk silah sesini duyduğunda korkup kaçacak delik arayacağı kesin olan korkak Türklerle savaşma-nın, macera yönünden bir esprisi olmayacaktı. Ayrıca Çanakkale Asya’da olması sebebiyle, Avrupa görme arzuları gerçekleşeme-miş olacaktı.
Altı çizilmesi gereken bir husus da, asıl düşman onlara göre Almanlardı. Almanlar yok edilmesi gereken bir milletti. Türkler ise, böyle bir milletle işbirliği yapıp, anavatanları olan İngiltere’ye savaş açmış bulunduklarından dolayı düşmanları sa-yılırdı.Yani asıl düşman Almanlardı.
Anzaklar aslında, Mart 1915 ayının sonuna kadar Türk-lerle savaşacaklarını bilmiyorlardı. İtilaf Devletleri donanması 18 Mart’ta yenilince, kara harekatının yapılmasına karar veril-dikten sonra ancak, Anzakların bu bölgede savaşa katılacakları belli olmuştu. İngilizler 18 Martta uğradıkları büyük mağlubi-yetlerini, “Hava muhalefeti dolayısıyla durdurmak zorunda kal-dıkları deniz harekatı” olarak propaganda etmişler, yenilmez do-nanma imajını korumaya çalışmışlardı.

TOP